4 Aralık Dünya Madenciler Günü:Madenciler için iş güvenliği, insanca yaşanabilir ücret, aileleri için adalet, avukatları için özgürlük..

Dayanışma Yaşatır!
Yeraltında Emek, Yeryüzünde Adalet İçin!
Bu topraklarda maden ocakları yalnızca kömür, altın, bakır çıkmadı; yüzyıllardır emekçinin kanını, terini ve hayatını çekip aldı.
Bugün 4 Aralık Dünya Madenciler Günü, isimlendirilmiş bir “kutlama” günü değil; ölümleri durdurmak, adaletsizliği yarmak ve sermaye düzenini değiştirmek için bir haykırıştır.
İşçi Sağlığı ve Güvenliği Meclisi’nin verileri ortadadır:
Bu yılın ilk 11 ayında ölen 1.956 işçiden en az 43’ü madencidir.
Son beş yılda 400’den fazla madenci, iş cinayetlerinde toprağa verilmiştir.
Her ölüm “kaza” değil, politikanın, ihmalin, denetimsizliğin ve kâr hırsının imzasıdır.
2020’de 61, 2021’de 70, 2022’de 105, 2023’te 51, 2024’te 75 madenci…
Rakamlar artıyor, sorumlular aklanıyor, ocaklar göçüyor.
Amasra’da grizu patladı, 42 işçi öldü.
İliç’te siyanürlü atık dağı çöktü, 9 işçi yaşamdan koptu.
ÇED’i onaylayanlara “kovuşturmaya yer yok” dendi.
Bu düzen, maden değil ölüm üretiyor.
Bu ülkenin hafızası katliamlarla doludur:
Kozlu, Karadon, Elbistan, Soma, Ermenek, Şırnak…
Her biri aynı gerçeği haykırıyor:
Cezasızlık sürdükçe ölüm sürer. Taşeron düzeni sürdükçe mezar büyür.
Ve en büyük yara:
Soma’da 301 işçinin canını alan katliamın sorumluları bugün özgür;
o işçilerin avukatları ise cezaevinde.
Can Atalay ve Selçuk Kozağaçlı, taşeronlaşmaya, güvencesizliğe, ölüm siyasetinin kurumsallaşmasına karşı işçilerle omuz omuza durdukları için Silivri’dedir.
Bu, adaletin değil düzenin hükmüdür.
Bu, politikanın değil sermayenin yasasıdır.
4 Aralık, yalnızca bir anma günü değildir; hesap sorma, yüzleşme ve mücadele günüdür. Madenciler hâlâ yaşamları pahasına üretirken, sektör hâlâ özelleştirmelerin, taşeronlaşmanın, güvencesizliğin ve denetimsizliğin elinde. Her yıl yüzlerce madenci ölürken “fıtrat” söylemi tekrarlanıyor; ama adaletsizlik hiç değişmiyor.
Bugün madencinin tek talebi daha fazla ücret değil; sağ salim evine dönebilmek.
Toplumun talebi ise açık: Ne yeraltı karanlığında ölüm ve cezasızlık kader değildir.
4 Aralık Dünya Madenciler Günü, bu ülkede yeraltından yükselen adalet çağrısını bir kez daha duyuruyor:
Madenciler için iş güvenliği, insanca yaşanabilir ücret, aileleri için adalet, avukatları için özgürlük istiyoruz.

 

Engelliliği Üreten Düzeni Değiştirmek İçin

3 Aralık Dünya Engelliler Günü, yalnızca farkındalık yaratmanın değil, engelli bireylerin eşit, özgür ve onurlu bir yaşam sürmesi için toplumsal ve siyasal sorumluluklarımızı hatırlamanın günüdür.
Engellilere erişilebilir, güvenli, kapsayıcı yaşam alanları yaratmak; eğitimden sağlığa, istihdamdan sosyal yaşama kadar tam katılımı sağlamak sosyal hukuk devletinin en temel yükümlülüklerindendir.
Unutulmamalıdır ki savaşlar ve işgaller, milyonlarca insanı sakat bırakan, yaşam boyu süren fiziksel ve psikolojik engellere neden olan en yıkıcı toplumsal felaketlerdir. Kapitalizmin vahşi sömürüsü sonucu iş kazaları engelli insanlar üretmektedir.
Bu yüzden barıştan, eşitlikten insanın insanca yaşayacağı bir toplumsal düzen, engelliliğin üretilmesini durdurmanın da en etkili yoludur.
Engellilerin haklarını savunmak, savaşa, işgale ve kapitalizme karşı durmaktan sosyal, ortakçı, demokratik, adil ve barışçıl bir toplum inşa etmekten geçer.
Savaşa hayır! İşgale hayır!
Eşitlik, erişilebilirlik ve barış içinde bir yaşam için…

Yağmur Altında Bütçe İsyanı: İzmir’den Yükselen “Genel Direniş” Çağrısı

Sermayenin Bütçesine Karşı Halk İçin Bütçe, Demokratik Türkiye

TBMM’de 2026 yılı bütçe görüşmeleri sürerken  Eski Sümerbank önünden İzmir Cumhuriyet Meydanı’na yapılan yürüyüş ve yapılan KESK mitingi, sadece bir sendikal eylem değil; sermaye yanlısı bütçe politikalarına, büyüyen yoksulluğa ve otoriterleşen rejime karşı biriken toplumsal öfkenin dışavurumu olarak okunmalı. Yağmura rağmen meydanı dolduran binlerce emekçi, “Halk için bütçe, demokratik Türkiye” sloganını, iktidarın ekonomik programının sınıfsal karakterine karşı politik bir itirazın şiarı haline getirdi.

Konuşmalarda altı çizilen temel nokta, bütçenin “teknik” bir mali plan değil, bizzat sınıfsal tercihlerle şekillenen siyasal bir belge olduğu gerçeğiydi. KESK Eş Genel Başkanı Ayfer Koçak’ın vurguladığı gibi, bütçenin gelir tarafı esas olarak emekçilerin sırtına yüklenen dolaylı vergilere dayanıyor; gider tarafı ise yandaş holdinglere teşvik, faize kaynak transferi ve savaş-güvenlik harcamaları üzerinden sermayeye çalışıyor. Bu nedenle mitingte sıkça dile getirilen “Ege’nin bütçesi değil, sermayenin bütçesi” ifadesi, iktidarın “bölgesel kalkınma, istihdam, yatırım” söylemini boşa düşüren bir teşhir işlevi gördü. Orman yangınlarına, depremlere ve derinleşen kamu yatırımı eksikliğine rağmen Ege’ye gerekli payın ayrılmaması, çevre mücadelesi, yaşam hakkı ve emek mücadelesinin aynı bütçe politikası ekseninde kesiştiğini gösteriyor.

Mitingin ana şiarlarından “Geçinemiyoruz”, artık sıradan bir şikâyet değil, yoksulluğun yönetilebilir olmaktan çıktığı bir eşiğe işaret ediyor. Başak Edge Gürkan’ın konuşmasında öne çıkardığı kiraların asgari ücreti aşması, maaşların sağlıklı beslenmeye yetmemesi, tencerenin kaynamaması gibi unsurlar; krizin soyut rakamlardan ibaret olmadığını, gündelik hayatın en temel alanlarında bir çöküş olarak deneyimlendiğini somutlaştırdı. Yoksulluk, “küresel kriz” ya da “döviz dalgalanması” gibi muğlak gerekçelere değil; sermayeden çok emekten alınan vergilere, zenginleri kayıran bütçe tercihlerine bağlandı. Toplanan her 100 liralık verginin çok küçük bir kısmının sermayeden, ezici çoğunluğunun emekçi sınıflardan alınması, meydanda yankılanan “vergi adaletsizliği” bilincinin maddi zeminini oluşturuyor.

Bir diğer kritik vurgu, bütçenin kimler için yapılmadığıydı. Kadınlara, gençlere, kamusal sosyal politikalara ve afet önlemlerine ayrılmayan kaynaklar; tasarruf söylemi eşliğinde kısılan kamusal hakların bedelini halka ödetiyor. Deprem ülkesi olan Türkiye’de afet hazırlığına, her yaz yaşanan orman yangınlarına karşı önleyici yatırımlara bütçe ayrılmaması; sağlıkta randevu krizinden eğitimin niteliksizleşmesine kadar uzanan geniş bir alanda, sermaye yanlısı büyüme modelinin toplumsal maliyetini açığa çıkarıyor. Bütçe, bu anlamda, hak gasplarının kâğıt üzerindeki adı haline geliyor.

Mitingin politik çıtasını yükselten unsurlardan biri de “Genel grev, genel direniş” çağrısının açık ve ısrarlı biçimde dile getirilmesiydi. Bu çağrı, sıradan bir miting sloganı olmaktan öte, emek hareketinin önümüzdeki döneme dair stratejik yönelimini işaret ediyor. “Hiçbir kuruma, kişiye, sınıfa yalvarmayacağız” vurgusu, devletin lütfuna, seçimden seçime dağıtılan umut kırıntılarına yaslanan çizgilere mesafe koyuyor. Emekçilere, haklarını bir ihsan değil, örgütlü mücadeleyle “söküp alma” perspektifi öneriliyor; bu da sınıf hareketinin özneleşme iddiasını güçlendiriyor.

Temel Conta işçilerinin 355 gündür süren grevinin ve Digel işçilerinin 317 gündür devam eden sendikal hak mücadelesinin kürsüye taşınması ise bu stratejik hattı somutluyor. Bir yandan sermayenin sendikal örgütlenmeye karşı ne kadar inatçı ve sistematik bir saldırı yürüttüğünü gösteren bu direnişler, diğer yandan “yılmadan, geri adım atmadan” sürdürülen mücadeleler olarak emek hareketine moral ve deneyim aktarıyor. KESK’in bu direnişleri sahneye çıkarması, bütçe mücadelesini yalnızca kamu emekçileriyle sınırlamama; metalden tekstile, daha güvencesiz sektörlere uzanan ortak bir sınıf zemini kurma iradesini ifade ediyor.

Mitingin bileşenleri de bu genişleme eğilimini doğruluyor. TÜMTİS, TMMOB, İzmir Barosu, Tabip Odası, emekliler platformları ile Emek Partisi, TİP, Sol Parti, TÖP, DEM Parti gibi siyasal odakların alanda yan yana gelmesi; bütçe tartışmasının giderek bir “rejim tercihi” tartışmasına dönüştüğünü gösteriyor. “Vergide adalet”, “Çetelere değil emekçiye bütçe”, “İş, ekmek, özgürlük”, “Faşizme karşı omuz omuza” sloganları, ekonomik krizin alım gücü kaybının ötesinde; faşist uygulamaların , hukuksuzluk, savaş politikaları ve yağma düzeniyle iç içe geçmiş bir rejim krizi olarak kavrandığını yansıtıyor.

KESK’in “Halk için bütçe, demokratik Türkiye” şiarı, ekonomik taleplerle demokrasi mücadelesini birbirinden koparmaya çalışan liberal yaklaşımdan farklı bir yerde duruyor. Hukukun üstünlüğü, ifade özgürlüğü ve sendikal haklar olmadan emekten yana bir ekonomik programın da mümkün olmayacağı vurgulanıyor. Türkiye’nin düşük ücretli, güvencesiz emek cenneti olarak küresel sermayeye bağlanmasına yönelik eleştiri, bütçe mücadelesini anti-emperyalist ve anti-kapitalist bir perspektifle buluşturuyor.

Yoğun yağmura rağmen Cumhuriyet Meydanı’nın dolmuş olması, mitingin moral-politik gücünü artıran simgesel bir ayrıntı. İktidarın “sokak bitti, muhalefet dağıldı” söylemi karşısında, yağmur altında yürüyen ve slogan atan binlerce emekçi, fiilen başka bir tablo çiziyor. Geniş Merdiven konseriyle sonlanan miting, öfke ve itirazla dayanışma ve ortaklaşmanın iç içe geçtiği politik-kültürel bir buluşma işlevi gördü.

Sonuçta İzmir’deki “Halk için bütçe, demokratik Türkiye” mitingi; sermaye yanlısı bütçeye, yoksullaştırmaya, vergi adaletsizliğine, kamusal hak gasplarına, sendikal saldırılara, faşizmin tahkim edilmesi  ve savaş bütçesine karşı sınıfsal bir itirazın kolektif ifadesi olarak görülmeli. Temel Conta ve Digel işçilerinin direnişleri, bu mücadelenin sürekliliğini; “Genel grev, genel direniş” ufku ise gelecekte daha örgütlü ve bütünlüklü bir mücadele hattının mayalandığını haber veriyor.

İzmir’de 165 Kurumdan Büyükşehir Belediye Başkanlığına Uyarı. Basmane Çukuru Kamunun. Sermayeye Peşkeş Çekilemez. Gökdelen istemiyoruz.

 

İzmir’de siyasi partiler, meslek odaları, sendikalar, kitle örgütleri, çevre örgütleri ve dostluk–dayanışma kurumlarından oluşan 165 kurum, kamuoyunda “Basmane Çukuru” olarak bilinen ve kentin merkezinde yer alan tarihi bölgenin yeniden yapılaşmaya açılmasına karşı Basmane Çukuru önünde bir basın açıklaması gerçekleştirdi.

Yıllardır atıl durumda tutulan Basmane Çukuru için Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) ile varılan yeni mutabakat sonrası hazırlanan planın İzmir Büyükşehir Belediyesi Meclisi gündemine taşınması, kent bileşenlerinin tepkisine yol açtı.

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay, kısa süre önce yaptığı açıklamada, alanın büyük bölümünün inşaata açılacağını şu sözlerle duyurmuştu:

“Basmane Çukuru denen bölge içinde bir taraftan TMSF’nin temsil ettiği 200 civarında iş insanı var. Onların haklarına karşılık yüzde 70’lik inşaat yaparken yüzde 30’luk kısmına da herkesin kullanacağı ve İzmir’in merkezi bir yerinde önemli ihtiyacı karşılayacak kültür merkezi yapılacak. Tiyatro ve konser salonu olacak. Kültür odaklarından birinin oraya yerleşmesini sağlayacağız. Vardığımız mutabakat budur. Protokol taslağı çalışıldı. Buna herkes ‘evet’ dedi. Şu an işimiz sadece imzaya kaldı. İmzayı attıktan sonra biz burayı TMSF’ye teslim edeceğiz. Onlar da inşaatlarını yapacak.”

Ancak 165 kurum, söz konusu mutabakatın gerçekte sermayeye yeni bir alan açma protokolü olduğunu vurguluyor. Kurumlar, Basmane Çukuru’nda AVM benzeri ticari yapılar ve gökdelen türü yüksek binalar yapılması yönündeki her yaklaşımı kent suçu olarak gördüklerini açıkladı.

165 kurum adına basın açıklamasını okuyan Mimar ve ekolojist İlker Kahraman, alanın tarihsel olarak kamusal işlevler üstlendiğini hatırlatarak, bölgenin Kültürpark ile uyumlu, bütünüyle kamusal bir alan haline getirilmesini ve parselin tekrar kamuya devredilmesini talep etti. Kahraman, Basmane arazisinin tapu devrinin iptali için süren davanın önemine işaret ederek, alanın bütünüyle İzmirlilere iade edilmesi gerektiğini vurguladı.

“Basmane Çukuru’nda gökdelen istemiyoruz” pankartının açıldığı açıklama boyunca, sık sık “Söz, yetki, karar İzmir halkının”, “Basmane Çukuru halkındır, halkın kalacak”, “Sermayeye karşı omuz omuza”, “TMSF elini Basmane’den çek” sloganları atıldı. Eyleme çok sayıda siyasi parti, meslek odası, sivil toplum örgütü ve ekoloji örgütü temsilcisi katıldı.

Kurumlar, Basmane Çukuru’nun: geçmişte Ermeni Hastanesi, Otobüs Terminali, ESHOT Otobüs Garajı gibi kamusal işlevlerle kullanıldığını;Tarihi Kemeraltı Çarşısı ile Kültürpark arasında, sit alanlarının bitişiğinde yer aldığını; bu nedenle alanın tümden kamusal, yeşil ve erişilebilir bir kent mekânı olarak yeniden düzenlenmesi gerektiğini vurguladı.

Basın açıklamasında, Basmane arazisinin kamudan koparılarak sermayeye devredilmesinin, plan değişiklikleri ve hukuksuz protokollerle ilerleyen sürecin, “kent suçları zinciri” oluşturduğu ifade edildi. Yüksek yoğunluklu ticari ve konut yapılaşmasının, hem Kültürpark’ın hem de Kemeraltı’nın tarihsel–kültürel bütünlüğünü tahrip edeceği uyarısında bulunuldu.

 

Açıklamanın ardından kitle, Basmane Çukuru’ndan yürüyüşe geçerek Kültürpark içindeki İzmir Büyükşehir Belediyesi binasına yürüdü. Burada, plan değişikliğinin ve TMSF ile yapılan protokolün iptali için hazırlanan dilekçeler belediye başkanlığına teslim edildi.

Açıklamanın tam metni  ve imzacı kurumlar şöyle:

BASMANE “ÇUKURU” KAMUNUNDUR

Günümüzde Basmane Çukuru olarak bilinen alan (Basmane Arazisi), kamuya ait bir yer iken 1997’de yerel yönetim olanaklarının, kamu yararına aykırı olarak ihlal edilmesi ile büyük oranda sermayeye teslim edildi.

Bu alan geçmişte Ermeni Hastanesi, ardından Otobüs Terminali, Eshot Otobüs Garajı gibi hep kamusal alan olarak kullanıldı. İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından bir protokol ile kısmi olarak özelleştirilen, devamında yapılan plan değişiklikleri ve hak ihlalleri ile sürekli yargıya taşınan, itirazlara ve çeşitli kent suçlarına konu olan bir yer oldu.

Bir yandan çok geniş bir sit olan Tarihi Kemeraltı Çarşısı’nın hemen bitiminde yer alan, diğer yandan 2. derece tarihi ve doğal sit alanı olan Kültürpark’ın da bir parçası konumundaki Basmane alanı parkla uyumlu olarak değerlendirilmelidir. Bu alanda Kültürpark ve Kemeraltı Çarşısının anlam ve önemini etkisiz kılacak şekilde işlevlendirilecek AVM gibi ticari yapı ya da yüksek bina yapılması yaklaşımlarını kent suçu olarak görüyoruz.

Basmane arazisi öncelikle İzmir halkınındır, kamunundur. Söz ve kararların şeffaf olarak İzmir halkının onayına sunulması gerekmektedir. Geçmişte hukuksuz bir şekilde sermayeye devredilen Basmane Arazisi tapusunun iptal ettirilerek, tamamı İzmirlilere ait olan arazinin tekrar İzmir halkına döndürülmesinin sağlanmasını talep ediyoruz.

Buradaki kamu hissesinin sermayeye devredilmesini kabul etmiyoruz. Devam eden “Tapu Devri İptal Davası’nın” sonucunun olumlu olmasını ve parselin tekrar kamuya devredilmesini bekliyoruz.

Yukarıdaki istemlerimizin hayata geçmesi için biz aşağıda imzası olanlar gereğinin yapılmasını talep ediyoruz.  27.11.2025”

Eki: 165 İMZACI KURUM LİSTESİ

İMZACI KURULUŞLAR

1             10 Ekim Barış ve Dayanışma Derneği

2             Alsancak Hareketi Derneği

3             Amazonlar ve Titanlar Sanatçılar Platformu

4             Arya Kamalı Uluslar Arası Kültür Sanat Merkezi

5             Askerî Darbelerinin Asker Muhalifleri Derneği(ADAM-DER)

6             Ata Soyer Sağlık ve Politika Araştırmaları Derneği

7             Avrasya Derneği

8             Bağımsızların Umudu Platform

9             Basın Yayın İletişim ve Posta Emekçileri Sendikası 6 No.lu İzmir Şube (HABER-SEN )

10           Batıder Kültür  ve Sosyal Yardımlaşma Derneği

11           Bayraklı Kulalılar Derneği

12           BEKEV ( Buca Evka1 Kadın Kültür ve Dayanışma Evi Derneği)

13           BORKAD Bornova Kadın Dayanışma Derneği

14           BTS Birleşik Taşımacılık Sendikası

15           Buca Cezaevini Özgürleştirme Platformu

16           Büro Emekçileri Sendikası (BES)

17           Can Kemik Hastalığı Derneği

18           Çağdaş Hukukçular Derneği

19           Çat-Lak Tiyatro Aktivistleri

20           ÇEKED Çağdaş Eğitim ve Köy Enstitüleri Derneği

21           Çocuk Zihinsel Engelli Derneği

22           Çocuklar İçin Felsefe Derneği

23           ÇÖYDER Çağdaş Özürlüler Derneği

24           DEM Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi

25           Demokrasi Dostluk Dayanışma Derneği

26           Deri Tekstil ve Kundura İşçileri Derneği

27           Dersimliler Derneği

28           Dersimliler derneği Bornova Şb.

29           Devrimci 78’liler Derneği

30           Devrimci Parti

31           Devrimci Sosyalist İşçi Partisi

32           DİSK Gıda Sanayi İşçileri Sendikası

33           DİSK İletişim İş Sendikası

34           Doğa Canlıları Yaşatma ve Dayanışma Kooperatifi

35           Dokuz Eylül Engelli Derneği

36           DYBD Dünya Yalnız Bizim Değil Platformu

37           Ege 78’liler Derneği

38           Ege Çevre Platformu

39           Ege Geriatri Derneği

40           Ege Su Platformu

41           EGEÇEP Ege Çevre ve Kültür Derneği

42           Ege’de Fark Yaratanlar Derneği

43           Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (EĞİTİM-SEN) 1Nolu Şube

44           Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (EĞİTİM-SEN) 2Nolu Şube

45           Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (EĞİTİM-SEN) 3 Nolu Şube

46           Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (EĞİTİM-SEN) 4 Nolu Şube

47           Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (EĞİTİM-SEN) 5 Nolu Şube

48           Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (EĞİTİM-SEN) 6 Nolu Şube

49           Eğitimciler Derneği Bayraklı Şb.

50           Eğitimciler Derneği İzmir Şb.

51           Emekçi Hareket Partisi

52           EMEP Emek Partisi

53           Enerji Sanayi ve Maden Kamu Emekçileri Sendikası (ESM )

54           Engelli Genç ve Kadınları Destekleme ve Eğitim Derneği

55           Engelsiz İzmir Derneği

56           Engelsiz İzmir Derneği Karaburun Şubesi

57           ESP Ezilenlerin Sosyalist Partisi

58           Eşit Yaşam Derneği

59           Farkında mısınız İklim Değişiyor Derneği

60           Foça Tarih ve Doğa Talanına Hayır Platformu

61           Galen Koro Derneği

62           Gör Bir Derneği

63           Gördesliler Derneği

64           Gülder Güzelbahçe Kültür, Çevre ve Güzelleştirme Derneği

65           Gültepe Kentsel Değişim Kültür ve Dayanışma Derneği

66           Hak İnisiyatifi Derneği

67           Halk Sanat Derneği

68           HALKEVLERİ

69           Halkların Köprüsü Derneği

70           Hasta Çocuk Evleri Derneği

71           HDK Halkların Demokratik Kongresi

72           Her Yer Çocuk Derneği

73           İHD İnsan Hakları Derneği

74           İHDG İnsan Hakları Gündemi Derneği

75           İmaca Dostluk Dayanışma Derneği İmece – Der

76           İzmir Atatürk Ormanını – Kültürpark’ı Koruma Ve Anıt Yaptırma Derneği

77           İzmir Barosu

78           İzmir Bayraklılılar Derneği

79           İzmir Böbrek Diyaliz Hastaları Derneği

80           İzmir Divriği Kültür ve Dayanışma Derneği

81           İzmir Film ve Televizyon Yapımcıları Derneği

82           İzmir Kadın Dayanışma Derneği

83           İzmir Kültür Sanat Antika Derneği

84           İzmir Müzisyenler Derneği

85           İzmir Müzisyenler ve Sahne Sanatçıları Derneği

86           İzmir Sağlık ve Hasta Hakları Derneği

87           İzmir Samsunlular Derneği

88           İzmir sinema kültür eğitim derneği

89           İzmir Siverekliler Derneği

90           İzmir Tabip Odası

91           İzmir Tüm Engelliler Eğitim, Kültür ve Dayanışma Derneği

92           İzmir Vegan Platformu

93           İzmir Yaşam Alanları

94           İzmir Yaşam Hakkı Savunucuları

95           İzmir Yeşil Gelecek Derneği

96           İzmir Zihinsel Engelli Derneği

97           Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu

98           Karabağlar Kent Konseyi

99           Karaburun Kent Konseyi

100         Kemeraltı Hayat Platformu

101         Kemeraltını Yaşatma Derneği

102         Kent ve Demokrasi Derneği

103         KESK Şubeler Platformu

104         Konak Kent Konseyi

105         Kültür ve Sanat Emekçileri Sendikası (Kültür Sanat Sen )

106         Kültürlerarası Sanat Derneği

107         Kültürpark Platformu

108         Limontepe Kentsel Dönüşüm Derneği

109         Meme Kanseri Savaşım Derneği

110         Mor Dayanışma Merkezi

111         Mustafa Tamer Stratejik Araştırmalar Vakfı

112         Mülkiyeliler Birliği İzmir Şb.

113         Narlıdere Briç İhtisas Spor Kulübü

114         ODTÜ Ege Mezunlar Derneği

115         Onbeşler Birlik Dayanışma Bilim ve Kültür Derneği

116         Öğrenci Veli Derneği İzmir 2’nolu şube

117         ÖVDER Tüm Öğrenci Velileri Derneği

118         Özgür Yaşam Eğitim ve Dayanışma Derneği

119         Özgürlükçü Hukukçular Derneği

120         Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Bornova Şubesi

121         Pir Sultan Abdal Kültür Derneği İzmir Bileşenleri

122         Polen Ekoloji

123         Roman Kültürü Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği

124         Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) 1 No.lu Şb.

125         Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) 2 No.lu Şb.

126         Sağlık, Eğitim, Araştırma ve Geliştirme Derneği

127         Selanikliler Derneği

128         Sokak Emekçileri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği

129         Sokak Sanatçıları Derneği

130         SOL Parti

131         Söz ve Eylem

132         SYKP Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi

133         Şefkatli Engelli Federasyonu

134         Şeyh Bedrettin Börklüce Mustafa Kültür Sanat Dayanışma Derneği

135         Tarım Orkam-Sen – Tarım ve Ormancılık Hizmet Kolu Kamu Emekçileri Sendikası

136         TİP Türkiye İşçi Partisi

137         TMMOB Mimarlar Odası İzmir Şubesi

138         TMMOB Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi

139         TÖP Toplumsal Özgürlük Partisi

140         TSİP Türkiye Sosyalist İşçi Partisi

141         Tüketiciyi Koruma Derneği İzmir Şubesi

142         Tüm Belediye ve Yerel Yönetim Hizmetleri Emekçileri Sendikası 1 no.lu Şube

143         Tüm Belediye ve Yerel Yönetim Hizmetleri Emekçileri Sendikası 2 no.lu Şube

144         Tüm Ege Engelliler Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği

145         Tüm Emekliler Sendikası 2021 Narlıdere

146         Tüm Emeklilerin Sendikası Bornova Şb.

147         Tüm Emeklilerin Sendikası Buca  Şb.

148         Tüm Emeklilerin Sendikası Dikili  Şb.

149         Tüm Emeklilerin Sendikası Foça  Şb.

150         Tüm Emeklilerin Sendikası Karşıyaka Şb.

151         Tüm Emeklilerin Sendikası Konak Şb.

152         Tüm Emeklilerin Sendikası Seferihisar Şb.

153         Tüm Emeklilerin Sendikası Tire Şb.

154         Tüm Engeller Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği

155         Tüm Engelliler Çevre Kültür ve İşletme Kooperatifi

156         Tüm Engelliler Derneği

157         Tüm Engelliler Federasyonu

158         Tüm Engelliler Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği

159         Türkiye Gazeteciler Sendikası

160         Türkiye Yazarlar Sendikası İzmir Temsilciliği

161         Uluslararası Aktivist Sanatçılar Birliği Derneği

162         Viranşehir Ceylanpınar Kültür Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği

163         Yeşil Sol Parti

164         Yeter ki İyilik Olsun Derneği

165         Yol, Yapı, Altyapı, Tapu ve Kadastro Emekçileri Sendikası YAPI YOL SEN

 

 

 

 

 

 

 

Hakan Tosun’un Kamerası Hala Kayıtta. Hakan Tosun’a Ne oldu? Hakan Tosun’un Katilleri Bulunsun Hesap Sorulsun!

İzmir Alsancak’ta, Mimarlık Merkezi’nin dar koridorlarına sığmayan bir soru yankılandı gün boyu:

“Hakan Tosun’a ne oldu?”

Cevabı hâlâ resmi kayıtlarda yok. Ama ailesinin, dostlarının, meslektaşlarının yüreğinde tek bir cümlede düğümleniyor:

“Hakan Tosun’un katilleri bulunsun, hesap sorulsun.”

“Hayat Var”: Hakan’ın objektifinden kalan izler

26 Kasım Çarşamba günü, ekoloji ve hak mücadelesinin izini süren, bu yıl aramızdan koparılan gazeteci Hakan Tosun, İzmir Alsancak’taki Mimarlar Odası İzmir Şubesi Mimarlık Merkezi’nde anıldı.

Anma, Hakan’ın hayatla kurduğu bağı en iyi anlatan yerden, yani gözünden başladı:

“Hayat Var: Hakan Tosun Fotoğraf Sergisi” ile.

Duvarlara asılı kareler, yalnızca birer fotoğraf değildi. Validebağ’dan Akbelen’e, Bergama’dan Kültürpark’a, Çeşme’den kent meydanlarına uzanan direnişlerin sessiz tanıklarıydı. O karelerde hem bir ağacın gövdesi, hem bir işçinin yüzündeki çizgiler, hem de bir annenin öfkeyle karışık umudu vardı.

Hakan, yalnızca haber yapan biri değildi.

O, insan haklarını ve doğayı aynı kadrajda savunan bir gazeteciydi. Fotoğraf ve videolarında; kolluk kuvvetleriyle çevrelenmiş bir orman, dozerlerin gölgesinde kalmış köylüler, gözaltı otobüsünün camına vuran bir el ve gökyüzünü kurtarmaya çalışan eller yan yanaydı.

Belgesel gösterimleri, şarkılar, şiirler ve anılarla dolu bu etkinlik, Hakan’ın yalnızca nasıl öldüğünü değil; nasıl yaşadığını da hatırlatmak içindi.

“Hakan’ın kamerası hâlâ kayıtta”

Serginin ortasında, Hakan’ın çektiği fotoğrafların arasında söz alan ablası Özlem Tosun, kelimeleri zorlayarak konuştu:

“Hakan’ın ardından konuşmak çok acı…

Hakan için adalet talebiyle buradayız.

Adaletin yerine getirilmesini istiyoruz.

Hakan tek başına mücadele verdi belki ama şimdi arkasında biz varız.

Hakan’ın kamerası hâlâ kayıtta ve biz de onun sesi olmaya devam edeceğiz.”

Bu cümle, salonu dolduran herkesin boynuna bir sorumluluk gibi asıldı. Hakan’ın durduğu yer, artık yalnız ona ait değil; hepimize devredilmiş bir nöbet gibi.

Kim bu kalabalık? Yarım kalan sözleri tamamlamaya gelenler

Anma yalnızca bir aile buluşması değildi; aynı zamanda hak ve adalet mücadelesinin buluşmasıydı.

Etkinliğe; Karabağlar Belediye Başkanı Helil Kınay, İzmir Barosu Başkanı Sefa Yılmaz, KESK Eş Genel Başkanı Ayfer Koçak, İzmir Tabip Odası Başkanı, Siyasi Partiler,  kitle örgütleri, çok sayıda Çevre örgütleri  temsilcileri ve üyeleri yurttaşlar katıldı.

Sergi salonunda konuşan Karabağlar belediye Başkanı Helil Kınay, aslında herkesin dilindeki soruyu tekrar etti:

“Herkes ‘Hakan Tosun’a ne oldu?’ diye soruyor.

Bu kalabalıkların hepsi yarım kalanların sözlerini tamamlamak için.

‘Ne oldu’ sorusunu sormak ve cevabını almak gibi bir borcumuz var.

Sesimizi tek yumruk olarak büyütürsek, cevaplarımızı da alacağımız, hesabını da soracağımız başka buluşmaları gerçekleştireceğiz.”

Bugün sorulan “Hakan Tosun’a ne oldu?” sorusu, yalnızca bir gazetecinin ölümüyle ilgili değil;

Türkiye’de adalet mekanizmasının, hak mücadelesinin, basın özgürlüğünün, ekoloji direnişinin durumuna dair bir soru.

Hakan dakikalarca dövülerek öldürüldü

Etkinlikte, Hakan’ın fotoğraflarından oluşan sergiyi gezenler; ardından Hakan Tosun’un video haberlerinden hazırlanan belgeseli izledi.

Sonra söz, Hakan’ın ablası Özlem Tosun ve avukatı Onur Cıngır’a geçti.

Avukat Cıngır, yalnızca bir hukukçu gibi değil, Hakan’ı tanıyan biri olarak konuştu. Soruşturmadaki eksiklikleri tek tek sıraladı ve şunları söyledi:

“Hakan herhangi bir şekilde ölmedi; dakikalarca dövülerek öldürüldü.

“İlk altı gün boyunca Hakan’ın kimliği ve çantası “bulunamadı”.

“Fotoğraf makinesi hâlâ kayıp; altı gün sonra bulunan çantanın da aslında ilk dakikadan itibaren hastanede olduğu ortaya çıktı.

“Dosya, ciddi eksikliklerle ilerliyor;

iki kişi tutuklu ama dosyada üçüncü bir fail daha var.

‘Bu üçüncü kişi kim?’ sorusu hâlâ cevapsız.

“Avukatlar, dosya için iki farklı resmi dilekçeyle, 27 ayrı talepte bulundu; bunların yalnızca birkaçı dikkate alındı.

“Çıkmayan görüntüler, ortaya çıkmayan deliller ve tamamlanmayan soruşturma adımları var.

“Cıngır, bu dosyanın yalnızca bir cinayet davası değil, aynı zamanda Türkiye’de adalet mekanizmasının turnusol kâğıdı olduğunu vurguladı:

“Bu dosya Türkiye’deki adalet mekanizmasında önemli bir mihenk taşıdır.

Biz sesimizi yükseltmeye devam edeceğiz.

Bu karanlık kalan kısımlarından kalan deliller ortaya çıkana kadar çalışacağız.”

İddia açık ve sert:

Hakan’ın ölümü bir “olay” değil, sistemli bir şiddet sonucu gerçekleşen bir katliam.

Ve bugün sorulan soru daha da berraklaşıyor:

Hakan Tosun’u kimler, neden hedef aldı?

Bu cinayetin arkasında Hakan’ın yaptığı haberler mi var?

Ve en önemlisi: Hakan Tosun’un katilleri neden hâlâ sokakta?

“Hakan’ın kamerası hâlâ kayıtta”: Bir simgeye dönüşen cümle

Etkinlikte söz alan KESK Eş Genel Başkanı Ayfer Koçak ve İzmir Barosu Başkanı Sefa Yılmaz, Egecep Eş sözcüsü Arif  Ali Cangı ve diğer konuşmacılar  da aynı cümleyi tekrar etti:

“Hakan’ın kamerası hâlâ kayıtta.”

Bu cümle, artık ekoloji mücadelesiyle, hak ihlalleriyle, sokak eylemleriyle, adliye koridorlarındaki bekleyişlerle bütünleşen bir simge haline geliyor.

Hakan’ın objektifi, Validebağ Korusu’ndaki ağaçlara,  Akbelen’de direnen köylülere, Bergama’daki altın madenine, Kültürpark’ın betonlaştırılmasına, Çeşme’nin kıyılarındaki talana dönüktü.

Bugün aynı kamera, adalet arayan gözler olarak devam ediyor.

Sanatçılar sahnede, söz adalette

Anma yalnızca konuşmalarla sınırlı kalmadı.

Sergi salonunda Levni Band ritim dinletisi yaptı; salonun duvarlarına vurulan ritimler, adalet talebiyle birleşti.

Etkinliğe destek veren sanatçılar arasında: Geniş Merdiven, İlkay Akkaya, İlker Kılıçer, Kasım Taşdoğan, Latif Tiftikçi, Levni Band, Moleni,  Praksis, Halkların Korosu,  Özcan Yaman, Özgür Başkaya, Tuğrul Keskin vardı.

Türküler, şarkılar, şiirler…

Hepsi tek bir cümleye bağlandı:

“Hakan Tosun’un katilleri bulunsun, hesap sorulsun.”

Bir gazetecinin ölümünün ötesinde: Ekoloji ve hak mücadelesine açılan dosya

Hakan Tosun’un dosyası, yalnızca bir ceza davası değil.

Bu dosya;

Ekoloji mücadelesinin kriminalize edilip edilmediği,

Gazetecilerin, özellikle de sokağın, direnişin, doğanın,  gazetecilerinin ne kadar güvende olduğu,

İşkence ve ağır şiddet iddialarının nasıl soruşturulduğu,

Kayıp delillerin, kaybolan görüntülerin, geciktirilen işlemlerin nasıl “normalleştirildiği” sorularını önümüze koyuyor.

Hakan’ın ölümü, yalnızca bir insanın aramızdan gitmesi değil, toplumun hafızasından bir tanığın eksiltilmesi anlamına geliyor.

Kamerasıyla hakikati kayda alan, doğaya ve insana yapılan kötülüğü belgeleyen biri, şimdi adalet arayan bir dosyaya dönüşmüş durumda.

Hakan Tosun’a ne oldu?

Bugün Alsancak’ta sorulan soru, yarın başka meydanlara da taşınmak zorunda:

Hakan Tosun neden dakikalarca dövülerek öldürüldü?

Bu şiddetin tüm failleri neden hâlâ ortaya çıkarılmadı?

Kayıp deliller, çıkmayan görüntüler, eksik işlemler kimin sorumluluğunda?

Hakan’ın ablası Özlem Tosun’un sözleri, aslında bu soruların cevabı gelene kadar sürecek mücadelenin özeti gibi:

“Hakan tek başına mücadele verdi belki ama şimdi arkasında biz varız.”

O “biz”; aile, dostlar, meslektaşlar, çevre örgütleri, sendikalar, barolar ve adalet isteyen herkes.

Son söz değil, başlangıç: Hesap sorulana dek…

Alsancak’taki anma, bir “veda” değildi.

Tam tersine, hesap soruluncaya dek sürecek bir adalet mücadelesinin yeniden ilanıydı.

Bugün, Hakan Tosun’u fotoğraflarıyla, belgeselleriyle, şarkılarla, şiirlerle andılar.

Yarın, adliye önlerinde, meydanlarda, ekoloji alanlarında, haber merkezlerinde anacaklar.

Çünkü soru hâlâ ayakta:

Hakan Tosun’a ne oldu?

Ve bu soruyu soranlar, şunu da ekliyor:

Hakan Tosun’un katilleri bulunsun, adalet yerini bulsun, hesap sorulsun.

İzmir’de 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’nde Kadınlar: “Susmuyoruz, Korkmuyoruz, İtaat Etmiyoruz”

25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü dolayısıyla İzmirli kadınlar, Alsancak’ta ÖSYM önünde toplanarak Türkan Saylan Kültür Merkezi’ne yürüdü. Kadınlar “Eşit özgür, güvenceli bir yaşamdan vazgeçmiyoruz” pankartı taşıdı. Yürüyüş boyunca kortejde sık sık “Nehirden denize özgür Filistin”, “Yaşasın kadın dayanışması”, “Katledilen kadınlar isyanımızdır” ve “Görünmeyen emeğin sesini yükselt”, “Susmuyoruz korkmuyoruz itaat etmiyoruz”, “ Nefrete inat yaşasın hayat “, “Kutsal aileniz batsın kadınlar yaşasın”,  “Çocuk cinayetleri politiktir”, “Görünmeyen emek sesinin yükselt”, “Kadın yaşam özgürlük”, “Jin jiyan azadi”   sloganları atıldı. Yürüyüşün en dikkat çekici görsellerinden biri, ön safta her biri “FREE PALESTINE” harflerini taşıyan kadınların oluşturduğu “Özgür Filistin” yazısı ve metrelerce uzunluktaki Filistin bayrağının kadınlar  tarafından taşınmasıydı.

Yürüyüş boyunca megafonla yapılan ajitasyon konuşmalarında Filistin’deki saldırılar, kadın ve çocukların hedef alındığı insanlık dramı,  uluslararası sermaye ve savaş ekonomisinin sorumluluğu ile Türkiye’deki siyasal ilişkiler eleştirildi; katılımcılar sık sık “Susmuyoruz, susmayacağız” vurgusunu tekrarladı. Bu konuşmalar yürüyüşün dinamiğini oluşturdu ve sokakta güçlü bir dayanışma mesajı verdi .

 

Yürüyüş boyunca,  kadın cinayetleri, devletin koruma mekanizmalarının yetersizliği, “aile yılı” politikalarının yol açtığı sonuçlar, LGBTİ+’lara yönelik nefret politikaları, iş yerlerinde artan güvencesizlik ve iş cinayetleri konuları sıkça gündeme getirildi. Eylemde paylaşılan verilere göre 2025’te bugüne kadar en az 407 kadın katledildi, 317 kadın ölümü şüpheli kayıtlara geçti; katılımcılar devletin sorumluluğuna dikkat çekti ve hesap sorma çağrısı yaptı.

Ayrıca yürüyüş boyunca işçi kadınların direnişleri, emek sömürüsü ve son dönemde yaşanan iş cinayetleri örnekleri  (Dilovası’ndaki patlama vb.) eylemin ana gündemleri arasında yer aldı. Digel  İşçileri de kendi dövizleriyle  eyleme katıldı.  Kadınlar farklı coğrafyalardaki kadın direnişleriyle de dayanışmalarını  vurguladı.

TKM önünde basın açıklaması gerçekleştirildi.

Açıklamanın tam metni şöyle:

“Basına ve Kamuoyuna

Bugün 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü. 65 yıl önce Dominik’te faşist diktatörlüğe karşı mücadele eden Mirabel kardeşlerin kanat çırpışı bugün dünyanın dört bir yanında erkek-devlet şiddetine karşı eşit, özgür, güvenceli bir yaşamdan vazgeçmeyen kadınların, LGBTİ+’ların isyanıyla yankılanıyor.

Saray iktidarının kadın, LGBTİ+, çocuk, hayvan, doğa, emek düşmanı yüzü tüm dünyada derinleşen kapitalizmin krizi ile emeğimize, bedenimize, kimliğimize yönelik saldırılar ile kendini gösteriyor. Sermayenin çıkarlarını korumak için oluşturulan 12.Kalkınma Planı’nın bir parçası olan “Aile vizyon belgesi”nde “aile ve iş yaşamının uyumu” adı altında kadınlar kutsal ailenin içerisine hapsedilmeye, ucuz, esnek ve güvencesiz çalışmaya mahkum edilmeye çalışılıyor. Yoksullaştırma politikaları derinleşirken faşist iktidarlar beden/nüfus politikalarını sertleştiriyor. Kapitalizm, kadınların görünmeyen bakım emeği üzerinden tüm dünyada 10,8 trilyon dolar kar elde ederken bu kardan vazgeçmemek için kutsal aile mitine yeniden saırılıyor.  Ülkemizde ise asgari ücretin açlık sınırının altında kaldığı, kamusal kreşlerin, bakım evlerinin olmadığı koşullarda kadınların ev içi emeğinin daha fazla sömürülebilmesi için “Aile Yılı” ilan ediyor. Sermayenin çıkarlarını korumak ve ucuz iş gücü yaratmak için kaç çocuk doğuracağımıza karışan AKP, yukarıdan aşağıya tüm kurumları ile kadın, LGBTİ+ düşmanlığını, yapısal şiddeti örgütlüyor.

Sermaye çıkarlarını ve ucuz iş gücünün sürekliliğini sağlamaya çalışan iktidar, Sağlık Bakanlığı ile kadınların “normal doğum” yapması gerektiğine dair kamu spotu yayınlarken çocuk başına verilen teşvik primlerini bir müjde gibi duyuruyor. Eğitim Bakanlığı MESEM projeleri adı altında çocukları işçileştiriyor, güvencesiz çalıştırılan çocukların ölümüne neden oluyor. Ataerkil kapitalist sistem, neoliberal poltikalarla derinleşen yoksulluğu erkek-devlet şiddeti ile yönetmeye çalışıyor. Açlık sınırının altındaki ücretler ile pazar arabaları, market poşetleri dolmuyor, kiralar/faturalar ödenemiyor, çocukların yanına bir öğün yemek koyulamıyor. Kaynamayan tenceresinin sorumlusu ise biz kadınlar oluyoruz. Hane gelirine destek olmak isteyen kadınların emeği parça başı iş adı altında patronlar, büyük şirketler tarafından sömürülüyor.

Bizler her gün yoksullaşırken kendi karlarına kar katmak için iş güvenliği önlemleri almayan patronlara iktidarın politikaları güç veriyor. Kadınlar açlık sınırın altında çalıştırılıyor, sendika hakları patron tarafından keyfi olarak engellemeye çalışıyor. İşyerinde ve evde şiddet artıyor. Tüm bu saldırılara rağmen tacize, şiddete, mobbinge karşı  insanca yaşanabilir bir ücret, güvenceli çalışma ve sendika hakları için Temel Conta’da, Digel’de, TPI’da,  Şık Makas’ta ve ülkenin dört bir yanında kadın işçiler grev kırıcı patronlara karşı emek ve onur kavgasını aynı zamanda işyerinde şiddete, tacize karşı direnişe dönüştürüyor.

Güvencesizlik, denetim eksikliği her gün can almaya devam ediyor. İş cinayetleri artarken geçtiğimiz günlerde Zara’nın taşeron firması olan Dilovası’ndaki bir fabrikada yaşanan patlamada 3 kız çocuğu 3 kadın işçi katledildi. Birkaç bina ötesinde İş-Kur binası bulunan, defalarca şikayete rağmen kapısına gidilmeyen fabrikada yaşanan ne kaza, ne ihmaldir. Bunun adı cinayettir ve bu cinayetin sorumlusu işçilerin güvenliği için önlem almayan, denetlemeyen Çalışma Bakanlığı ve iktidardır. Güvencesiz, güvenliksiz, düşük ücretlere çalışmaya hayır diyoruz. Eşit işe eşit ücret, sendikalı çalışma hakkı için mücadeleyi de dayanışmamızı da büyütüyoruz.

İstanbul Sözleşmesi’ni bir gecede fesih eden Saray, yıllardır mücadele ile kazandığımız tüm medeni haklarımıza saldırıyor. Erkek şiddetini önlemeyen devlet, kadınların boşanma hakkını arabuluculuk ile engellemeye çalışıyor. Erken yaşta evlilikler için teşvik primleri veren Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, kadınların güçlendirilmesi için günde 51 kuruş bütçe ayırıyor. Nafaka hakkımıza göz diken iktidar; Diyanet’in fetvaları ile hayatlarımızı, bedenlerimizi tahakküm altına alan politikalarını, erkek şiddetini, çocuk istismarını meşrulaştırıyor. Medeni haklarımıza, miras hakkımıza saldırıyor.

Gülistan Doku’nun faillerini bulmayanlar, aile-cemaat-tarikat işbirliği ile öldürülen Narin Güran’a ne olduğunu açıklayamıyor, Rojin Kabaiş cinayetinin üstünü şüpheli ölüm olarak kapatmaya çalışıyor. Hiçbir kadının ölümünü şüpheli olarak bırakmayacağız diyen kadınların mücadelesi sonucunda Rojin’in ölümünden tam bir yıl sonra Adli Tıp Kurumu raporlarında Rojin’in üzerinde iki ayrı erkeğe ait DNA bulunduğunu açıklandı. Bu ülkede kadınlar, çocuklar katlediliyor, kaybediliyor. Deliller gizleniyor, failler korunuyor.  Öldürülen, kaybedilen kadınların, çocukların akıbeti milyonların gözleri önünde gizleniyor.

Aile yılının ilan edilmesinin ardından 2025’i ilk on ayında 235 kadın cinayeti yaşanırken, 247 şüpheli kadın ölümü gerçekleşti. Son altı ayda şüpheli kadın ölümleri %96 arttı. Her üç günde bir 2 kadın cinayeti şüpheli olarak kayıtlara geçiyor. Kadın cinayetlerinin sayısı hiç olmadığı kadar artarken, şüpheli kadın ölümleri ise ilk kez kadın cinayeti sayısını geçti.  Bu ülke ölü kadınların, ölü ve kayıp çocuklar ülkesine dönmüş durumda. Aile irşat büroları ile “Kutsal aile” masalı anlatılıyor. Kutsal aile masalı ile üstünü örtmeye çalıştıkları ailelerde kadınlar şiddete uğruyor, çocuklar istismar ediliyor. Kutsal aile örtüsünün altında cebinde uzaklaştırma kararıyla öldürülen kadınlar, bakım emeği yükü, yoksulluk, kadınların sömürülen emeği var. Yaşamlarımızı sizin ataerkil kapitalist sisteminize teslim etmeyeceğiz! Aileye, saraya kul; sermayeye köle olmayacağız!

2025, dünyayı emperyalist savaşların yıkıcılığıyla kuşatan bir yıl oldu. Ortadoğu’dan Ukrayna’ya, Kafkaslar’dan Afrika’ya kadar süren paylaşım savaşlarının bedelini yine en ağır biçimde kadınlar ve çocuklar ödüyor. Siyonist İsrail’in Filistin’de sürdürdüğü soykırım, kapitalist devletlerin açık desteğiyle derinleşiyor; son iki yılda 50 binden fazla kadın ve çocuk katledildi, hayatta kalanlar açlıkla teslim alınmaya çalışılıyor. Suriye’de Dürzi ve Aleviler katlediliyor, kadınlar tecavüze uğruyor,  İran zindanlarında kadınlar kimlikleri ve özgürlük talepleri için işkenceye, idam tehdidine maruz kalıyor. Dünyanın dört bir yanında farklı dillerde, farklı topraklarda kadınlar emperyalist ve faşist iktidarlar tarafından katlediliyor, göçe zorlanarak yerinden ediliyor, emeği ucuzlatılıyor.

Bu tabloda AKP iktidarı, timsah gözyaşlarıyla Filistin için ağlarken Türkiye’nin limanlarını İsrail’e açıyor, askeri–ticari ilişkileri sürdürüyor, bölgedeki gelişmelerden pay kapmak için Yeni Osmanlıcı hayallerle ABD emperyalizminin yanında hizalanıyor. Bütçe; eğitime, sağlığa, kadınlara, çocuklara değil savaş politikalarına, savunma sanayisine ve sınır ötesi operasyonlara akıtılıyor. Kürt sorunun çözümü için barış ve demokrasi talepleri görmezden gelinirken, muhalefeti susturmak için gözaltı–tutuklama terörü, baskı ve şiddet artıyor. Bu baskı rejimi en çok da kadınlar üzerinde hayat buluyor; mücadele eden kadınlar gözaltına alınıyor, tutuklanıyor; cezaevlerinde politik kimlikleri ve kadın olmaları nedeniyle sistematik olarak ağır hak ihlallerine maruz kalıyor, tahliyeleri engelleniyor, sağlık hakları gasp ediliyor.

Biz kadınlar, emperyalist savaşlara karşı durmanın aynı zamanda varlığımıza, emeğimize, doğamıza ve çocuklarımızın geleceğine sahip çıkmak olduğunu biliyoruz. Bunun için buradan bir kez daha sesleniyoruz: Filistin’de, İran’da, Suriye’de hiçbir kadın yalnız değildir; tıpkı bu ülkede savaş politikalarının en ağır yükünü taşıyan, kimliği, dili ve eşit yurttaşlık hakkı uzun yıllardır yok sayılan Kürt kadınlarının da hiçbir zaman yalnız olmadığı gibi.

Bizler Deniz Poyraz’ın kız kardeşleri olarak, onun düşlediği barış içinde eşit ve özgür bir toplumsal yaşamın inşası için mücadelemizi sürdüreceğiz. Çünkü biliyoruz ki bu ülkeye gerçek bir barış, Ekin Van’ın bedenini teşhir edenlerin, Kürt illerinde kadınlara tecavüz edip “Bana bir şey olmaz” diyen Musa Orhan’ın ve sivillere yönelen tüm asker–polis–korucu şiddetinin yargılanmasıyla mümkündür. Devletin özellikle Kürt kadınlarının bedenleri ve yaşamları üzerinde kurduğu savaş politikalarının bir aracı olan çıplak arama işkencesinin faillerinin hesap vermesiyle mümkündür.

Biz kadınlar için barış; yalnızca silahların susması değil, aynı zamanda kimliğimizin tanınması, ana dilimizin kamusal yaşamdan eğitim hakkına kadar her alanda özgürce kullanılabilmesi, eşit yurttaşlığın lafla değil hukukla güvence altına alınması demektir. Kadınların ve özellikle Kürt kadınlarının kamusal, siyasal ve toplumsal hayatta kendi diliyle, kimliğiyle, iradesiyle görünür ve eşit olması demektir.

Yemekhane zammını protesto ettiği için geri gönderme merkezinde kötü koşullara mahkûm edilen ve sınır dışı edilen Nana’nın yeniden Türkiye’de güvenli yaşamasının garanti altına alınmasıyla mümkündür. Tüm kadınlar ve LGBTİ+’lar için barış; yaşamlarımız üzerinde kurulan baskı biçimlerinin son bulması, faillerin yargılanabilir olması, eşitliğin ve özgürlüğün gerçek anlamda güvence altına alınmasıyla mümkündür.

Biz kadınlar biliyoruz: Barış, ancak Kürt kadınlarının kimlik, ana dil ve eşit yurttaşlık taleplerinin yok sayılmadığı; tüm kadınların özgürce ve eşitçe var olduğu bir ülkede mümkündür. Barış için mücadele etmekten vazgeçmeyeceğiz.

11.Yargı Paketi ile ahlak bekçiliğine soyunan iktidar, doğuştan gelen biyolojik cinsiyete aykırı tutum ve hayasızca hareket diyerek neyi dahi tanımladığı belli olmayan ifadeler ile LGBTİ+’lara hapis cezasını getirmeyi hedefleyen, LGBTi+lara yönelik şiddeti meşrulaştıran, hormona erişimi engelleyen, suça sürüklenen çocukların faillerin sırtını sıvazlayıp çocukları cezalandırmayı hedefleyen yargı paketini kadınların ve LGBTİ+’ların tepkisi sonucu geri çekmek zorunda kaldı. Biz kadınlar ve LGBTİ+’lar direnişimizi birbirimize miras olarak bırakıyor, birbirimizden aldığımız güç ile ellerimizi sıkıca tutuyoruz. Akademisyeninden, sanatçısına, yazarına kadar uyguladığı şiddeti ataerkil sistemin ona sunduğu koruma kalkanlarının arkasına saklamaya çalışarak örtbas etmeye çalışmasına karşı kadınlar susmuyor. Cesaretini birbirine bulaştırarak yaşadığı şiddeti anlatmaya devam ediyor. Yıllarca uğradığı şiddetin karşısında yaşamını savunuyor. Hiçbir kadının kirpiği yere düşmesin diye, hikayemiz yarım kalmasın, ismimiz anıt sayacın eklenmesin diye gücümüzü birbirimizden alacak, dayanışmamız ile yeni bir yaşamı kuracağız. Kimliğimiz, bedenimiz, aşkımız sizin yargı paketlerinize sığmadı/ sığmayacak!

Makbul kadın olmayacağız, nafaka hakkından da, İstanbul Sözleşmesinden de, eşit yurttaşlık haklarımızdan da vazgeçmeyeceğiz. Yoksulluğa karşı sabretmeyecek, insanca yaşam ve  güvenli, güvenceli, çalışma koşulları için mücadele edeceğiz. Sağlıklı konutlarda barınma hakkı, güvenli kentler, güvenceli yaşam için dayanışmayı da mücadeleyi de yükselteceğiz. Tarım alanlarını, sulak arazileri, ormanları maden şirketlerinin talanına açanlara karşı doğayı ve katliam yasasına karşı yaşamı savunmaya devam edeceğiz. Emperyalist savaşlara karşı tüm dünyada barışın sesi olacağız,

Kadın ve LGBTİ düşmanı politikalarınıza karşı, birbirimizden, dayanışmamızdan, haklarımızdan, hayatlarımızdan ve mücadelemizden asla vazgeçmeyeceğiz.  Erkek egemen kapitalist düzeninize karşı, eşit, özgür bir hayatı kazanana dek örgütlü mücadelemiz devam edecek.  Ve kadın özgürlük mücadelemizde hiçbir kadın, hiçbir zaman yalnız yürümeyecek.

Yaşasın kadın dayanışması

Yaşasın örgütlü mücadelemiz

İZMİR KADIN PLATFORMU”

 

 

Kuzey Ege’den yükselen ses: Ekmek, toprak, adalet ve ekolojik demokratik cumhuriyet

Ege Çevre ve Kültür Platformu’nun (EGEÇEP) organize ettiği Ege Ekoloji Kervanı, son gününde İzmir’den yola çıkıp Aliağa Termik Santrali, Bergama/Ovacık Altın Madeni ve Ayvalık’taki Doğuş Prina Fabrikası önünde durdu; her durakta ekolojik talan ve hukuksuzluk vurgusuyla açıklamalar yapıldı.
Aynı günün devamında bu kez Balıkesir Burhaniye Cumhuriyet Meydanında, Körfez Emek ve Demokrasi Güçleri’nin çağrısıyla “Ekmek, Toprak ve Adalet için Halk Buluşması” gerçekleştirildi. Kervanın gündüz durakları ile Burhaniye’deki miting, Kuzey Ege hattından yükselen ekoloji, emek ve demokrasi taleplerini ortak bir zeminde buluşturdu.Meydana yürüyüşte “Halklara özgürlük, inançlara eşitlik”, “Doğayı ve yaşamı savunuyoruz”, “Ekmek, barış, özgürlük için saray düzenine son” pankartları ve “Havama, suyuma, toprağıma dokunma”, “Faşizme karşı omuz omuza”, “Jin, jiyan, azadî” sloganları öne çıktı.

AYM kararına rağmen çalışan santral
Kervanın ilk durağı, Aliağa’daki İzdemir Termik Santrali oldu. EGEÇEP bileşenleri ve Foça Tarih ve Doğa Talanına Hayır Platformu, termik santral önünde yaptıkları açıklamada, santralin Anayasa Mahkemesi’nin faaliyeti durdurmaya dönük kararına rağmen çalışmaya devam ettiğini vurguladı.Platform Başkanı Mevlüt Ülgen, Aliağa Termik Santrali’nin halk sağlığını doğrudan tehdit ettiğini belirterek, “Bu santral derhal kapatılmalı, AYM kararı koşulsuz uygulanmalıdır” çağrısında bulundu. EGEÇEP Eşsözcüsü Arif Ali Cangı ise, mahkeme kararlarına rağmen termik santrallere verilen ÇED olumlu kararlarının, idare tarafından işlenen bir hukuksuzluk olduğunu söyledi.
Termik santral önünde taşınan “İklimi değil yasayı değiştir” ve “Anayasa Mahkemesi kararı uygulansın, Aliağa Termik Santrali kapatılsın” pankartları, çevre mücadelesinin hukuki boyutunu görünür kıldı. Artık tartışma, sadece yeni projelere izin verilip verilmemesi değil, mevcut yargı kararlarının uygulanıp uygulanmaması noktasında düğümleniyor.

Ovacık’ta 30 yıllık direnişin gölgesinde
Kervan, Aliağa’nın ardından Bergama’nın Ovacık Mahallesine geçti. Altın madenine birkaç yüz metre mesafedeki mahalle muhtarlığı önünde yapılan açıklamada, Bergama Çevre Platformu üyesi Erol Engel, 1990’larda başlayan madencilik faaliyetlerini ve buna karşı gelişen yerel direnişi anlattı.
Engel, “Bergama mücadelesi, çok uluslu şirketlerin Türkiye’yi talan etmesini en az 10 yıl geciktirdi” diyerek, bu sürecin ülke çapındaki etkilerine dikkat çekti.  Erol Engel, “Bütün bu dava ve kararlara rağmen, 200 metre ilerdeki maden hâlâ çalışıyor” diyerek tabloyu şöyle özetledi:

“Nasıl çalışıyor? Haksız, hukuksuz, adaletsiz bir Türkiye’de, çıkan yargı kararları yok sayılarak çalışıyor.”

Bergama durağı, kervanın yalnızca bugünün çevre sorunlarına değil, 30 yıllık bir mücadele hafızasına yaslandığını gösterdi. Yargı kararları, bilirkişi raporları ve köylü eylemleriyle sembolleşen Ovacık, bugün de ekolojik ve hukuki mücadelenin bitmediğini hatırlatıyor.

Ayvalık’ta “nefes alamıyoruz” isyanı


Üçüncü durak Ayvalık’taki Doğuş Prina Fabrikası oldu. Ayvalık Tabiat Platformu ve bölge halkı, fabrikanın bacasından çıkan duman ve kokuya karşı “Nefes alamıyoruz, yetkililer göreve”, “Doğuş Prina’nın zehirli baca dumanına son” pankartlarıyla ses yükseltti.
Platform üyesi Yücel Kurşun, yıllardır Çevre ve Şehircilik Balıkesir İl Müdürlüğü’ne başvurduklarını hatırlatarak, “Her seferinde akredite kuruluş ölçüm sonuçlarının ‘normal’ olduğu söyleniyor, ama sorun hâlâ devam ediyor” dedi. Kurşun, “Yaşam savunucuları olarak yetkililerin sermaye sahiplerini kollamak yerine TÜBİTAK MAM (Tübitak Marmara Araştırma Merkezi)’ ile denetimleri yenilemesini ve Ayvalık halkına karşı sorumluluklarını yerine getirmesini bekliyoruz” çağrısında bulundu.
Ayvalık’taki tablo, teknik raporların “sorun yok” dediği noktada halkın “nefes alamıyoruz” demeyi sürdürdüğü bir çelişkiye işaret ediyor. Kervan, böylece termik santral ve altın madeninin yanı sıra, gündelik yaşamı etkileyen bir endüstriyel tesisin yarattığı halk sağlığı sorununu da görünür kıldı.

Kervanın ardından Balıkesir Burhaniye Cumhuriyet Meydanında, Körfez Emek ve Demokrasi Güçlerinin çağrısıyla “Ekmek, Toprak ve Adalet için Halk Buluşması” düzenlendi. Eski Kütüphane önünden meydana yürüyen kortejlerde “Toprağımızı vermiyoruz”, “İşgal yasasına geçit yok” dövizleri taşındı; kervanın gündüz sloganları mitingde de yankı buldu.

Körfez Emek Demokrasi Güçleri adına basın açıklamasını Çiğdem Avcu okudu.

“Bugün bu ülkede üç beş yandaş, bankalar, tekelci sermaye karlarına kar katıyor. Emekçiler, emekliler kan ağlıyor. Halk düşmanı AKP gerici iktidarı yasaları, Anayasayı tanımıyor. Devlette liyakat ortadan kalkmış durumda. Her taraftan lime lime dökülüyorlar. Soma maden faciası, Yenidoğan çetesi, sahte diploma çeteleri, daltonlar, casperler, çocuk çeteleri bu iktidarın eseri.

“Uyuşturucu baronları, uluslararası çeteler memlekette fink atıyor. Tarikat, cemaat yapılanmaları tüm devlet kurumlarını ele geçirmiş durumda. Laikliğin yerine şeriatçı bir düzen kurmak için dört bir yandan saldırıyorlar. Tarikatlar, Ülkü Ocakları, gericiler, Mili Eğitim Bakanlığıyla el ele ülkeyi ortaçağ karanlığına çeviriyor. Laik, bilimsel, demokratik eğitim kavgamız sürüyor. Şeriatçı düzene asla izin vermeyeceğiz. Hesap soracağız, yargılayacağız.”

“19 mart AKP darbesi ülkede karşı devrimi tamamlama sürecinin son aşamasıdır. Tüm hesaplar Recep Tayyip Erdoğan’a ömür boyu başkanlık, emperyalizme sonsuz hizmet üzerine kuruludur. Bu oyunu mutlaka bozacağız, Birleşik Mücadelemizle bozacağız. Bugün bu ülkenin devrimcileri, demokratları tüm toplumsal güçleri birleşmeli, faşizme karşı omuz omuza vermelidir. Bu gerici rejimi yenmenin tek yolu halkın birleşik mücadelesidir. Memleketin emekten, demokrasiden, Cumhuriyetten yana olan siyasi partileri, sendikaları demokratik kitle örgütleri amasız, fakatsız bir araya gelerek Demokratik cumhuriyet programını oluşturmalı, bu program doğrultusunda ülkenin her yanında oluşturulacak eylem birlikleriyle mücadeleyi en üst seviyeye taşımalıdır.

“Mahallelerde, köylerde, üniversitelerde halkın olduğu her yerde toplumsal muhalefeti örgütlemeli, halk ve mahalle inisyatiflerini güçlendirmeliyiz. Gelin Burhaniye’de gerçekleştirdiğimiz bu buluşmaları, ülkenin her yanına yayalım, gerici rejimi gönderelim Bu memleket bizim! Hesap soracak, yaptıklarını yanlarına bırakmayacak, Devrimci Demokratik Halk Cumhuriyetini birleşik mücadelemizle omuz omuza kuracağız. Bu kötülüğün iktidarını mutlaka gönderecek, karanlığa teslim olmayacağız!” dedi.

Körfez Çevre Örgütleri adına Sıdıka Elibol açıklamaya yaptı. Bölgedeki enerji ve maden şirketlerinin yarattığı doğa talanına karşı mücadele edeceklerini vurguladı.  Elibol, “Her gün öldürülen kadın, çocuk, işçi, gazeteci, hayvan için adalet arayışından nasıl vazgeçmiyorsak, doğaya karşı işlenen suçların da ‘Ekokırım’ kapsamına alınmasını istiyoruz”

“Su ve gıda kıtlığı, kuraklık, çölleşme, seller, suyun ticarileşmesi, orman yangınları, bunlara bağlı olarak biyolojik çeşitliliğin azalması, iklim göçleri, savaşlar, artan nüfus, kontrolsüz kentleşme, ekosistemde var olan tüm canlıların yaşama hakkını yok etme tehlikesiyle yüz yüze bırakıyor”

“Lapseki’de ve Madra’da Burhaniye içme suyu kaynağına 2.5 km mesafedeki işletmesiyle ve Alamosgold’dan devraldığı projeyle Kaz Dağlarında Tümad Altın Madeni, Balya’da Eczacıbaşı, Türkmen Dağında CVK Altın Madeni, Bigadiç’te ve Sındırgı’da Zenit Altın Madeni, Bigadiç’te Polimetal ve Eti Maden, Kozak yaylasında Çukuralan Altın Madeni, , Madra Barajı’nın dibinde Bilfer Demir Madeni, Bayramiç Halilağa’da Cengiz’in altın madeni, Karlık’ta LİMAK Altın madeni. Üçü Biga’da, ikisi Çan’da olmak üzere beş adet termik santral. Bölgemiz onlarca metalik madencilik, taş ocağı, granit ve mermer ocağı, RES’ler ve GES’lerle, jeotermal enerji santrallerle yağmalanmaya devam ediyor” dedi.

Mitinge  CHP Balıkesir Milletvekili Serkan Sarı, Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) İzmir Milletvekili İbrahim Akın, Emek Partisi (EMEP) İstanbul Milletvekili İskender Bayhan ve çok sayıda siyasi parti, sendika, kadın ve ekoloji örgütü katıldı.

CHP’ Milletvekili Serkan  Sarı konuşmasına “Denizlere, Mahirlere selam olsun” diyerek başladı.
Sarı, ülkenin dört bir yanında benzer mitinglerin gerçekleştiğini hatırlatarak, “Baskıya, sömürüye, faşizme karşı birlikte mücadele edeceğiz ve bu saray düzenini yıkacağız” dedi.

EMEP Milletvekili Bayhan, iktidarın “kutsal vatan” ve “adalet” söylemini eleştirerek, “Onlar için ‘kutsal vatan’, emek ve alın terinin sömürülmesi demek. Toprak, altıyla üstüyle madenlere peşkeş çekilecek zenginlik demek. Adalet ise kayyım, iş cinayetleri ve cezasızlık demek”,  “Milyonlar asgari ücret altında yaşamaya mahkûm edildi.”,  “Onlar için adalet, partilerinin adında kalan bir kavramdır. Halkın iradesine kayyumla el koymak onların adaletidir.” dedi.

DEM Parti İzmir Milletvekili Akın ise, hem emek sömürüsüne hem de doğa talanına dikkat çekti:

“Bu ülkede sadece emek sömürüsü yok; doğa da talan ediliyor. Suyumuz, toprağımız kirleniyor. Emeğimize yönelik sömürüye, ekolojik saldırılara karşı kendimizi korumak zorundayız.”

Akın, partisinin hedefini de şöyle ifade etti:

“DEM Parti olarak kadın özgürlükçü, ekolojik demokratik cumhuriyeti kuracağız. Barışı getireceğiz. Kadınların olmadığı bir yerde direniş başarısız oluyor.”

Türkiye’nin BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 31. Taraflar Konferansı  (COP31)  ev sahipliği yapacağının altını çizen Akın, iktidarın iklim söylemi ile sahadaki fosil yakıt ve maden politikaları arasındaki çelişkiye işaret ederek, “Fosil yakıt tüketimine karşı ortak mücadele etmemiz lazım. Sermayeye karşı mücadele etmek bizim meşru mücadelemizdir. Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz” dedi.

“Eşitlik olmadan adalet olmaz”

Mitingte konuşan Körfez Bağımsız Kadın Dayanışması üyesi İffet Taylı ise, hakları kısıtlayan “yargı paketleri” ne, laikliğin aşındırılmasına ve kadın emeği üzerindeki yükün artmasına tepki gösterdi. Ev içi bakım emeğinin kamusal hizmetlerle paylaşılması gerektiğini vurgulayan Taylı, yaklaşan 25 Kasım Kadına Karşı Şiddetle Mücadele Gününe de işaret ederek, “Kadına yönelik şiddete karşı çıkmakla kalmamalı, hayatın her alanında toplumsal cinsiyet eşitliğini gözetmeliyiz. Çünkü eşitlik olmadan adalet olmaz” dedi.

Aliağa’dan Ovacık’a, Ayvalık’tan Burhaniye’ye uzanan bu hat, Kuzey Ege’deki mücadelenin yalnızca çevre koruma değil; ekmek, toprak ve adalet talebiyle, kadın özgürlüğü ve demokratik bir cumhuriyet arayışıyla iç içe geçtiğini gösteriyor.

 

 

Bu Düzen Değişmeden Çocuklar Özgürleşmeyecek.

BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 36. yılında gerçekler tüm çıplaklığıyla bir kez daha karşımızda; ülkemizde 19 Kasım 2025 tarihine kadar 83 çocuk işçi yaşamını yitirdi, bu sayı da sadece saptanabilenlerden oluşuyor.

Bugün çocukların yaşadığı yoksulluk, emek sömürüsü, şiddet ve eğitimden yoksun bırakılma, bireysel tercihlerin, ihmalin değil sınıflı toplumların karakterinin çocukların hayatına yansımasıdır.

2025 yılında çocuklar savaşların, otoriter rejimlerin, kapitalist krizin derinleştirdiği yoksulluğun ve ekolojik yıkımın bedelini en ağır şekilde ödüyor.

Bu coğrafyada ise her bir hak ihlali, egemenlerin politik tercihleriyle birleşerek daha da ağırlaşıyor.

Çocuklar yaşamlarını kaybederken, sayı istatistiklere indirgenirken ve görünmez kılınırken, devletin ve sermayenin kurduğu düzen çocuğu bir hak öznesi olarak değil, yönetilmesi ve yönlendirilmesi gereken potansiyel bir kitle, hatta kimi zaman ucuz emek “hazinesi” olarak görüyor.

Ama biz biliyoruz. Hiçbir çocuk, sermayenin ihtiyaçlarına göre biçimlendirilmiş bir dünyada eşit, özgür ve onurlu yaşayamaz.

Sömürü düzeni, çocukluğun her alanını kuşatıyor, çocukların düşlerini çalıyor.

Bu ülkede çocukları en çok yaralayan şey tesadüfler değil,  kapitalist düzen politikalarının, piyasa merkezli eğitim sisteminin ve faşist-gerici siyasal rejimin ürettiği koşullardır.

-Yoksulluğun kuşattığı mahallelerde, çocuklar daha küçük yaşta evin ekonomik yükünü sırtlamak zorunda bırakılıyor.

-MESEM gibi “mesleki eğitim” adı altında kurgulanan yapılar, sermayeye ucuz emek sağlarken çocukların hayatlarını riske atıyor.

-Sabahın karanlığında işe gönderilen çocukların yaşamı, makinelerin soğuk metalinde son buluyor.

-Kürt çocukları anadilinde eğitimden mahrum bırakılıyor; kimlikleri ve kültürleri değersizleştiriliyor.

-Kız çocukları ücretsiz bakım emeğinin görünmez duvarlarına sıkıştırılıyor; eğitimden koparılıyor; kayıt dışı üretime ucuzun ucuzu iş gücü olarak sokuluyor.

-Afetlerde, depremlerde, sellerde yine en çok çocuklar hayatını kaybediyor çünkü devletin öncelikleri çocuklar değil, rant projeleri oluyor.

-Yargının cezasızlık politikaları şiddeti büyütüyor; çocuklara yönelik suçlar görünmezleştiriliyor.

-Yoksulluğun ve güvencesizliğin ortasında çocuklar çetelere, suça, şiddet kullanmaya sürüklenirken çocuklara dönük algı çocuğu “suçlu” görüp gösterirken sorumluları aklıyor, görünmez kılıyor.

Bu tablo bir kader değil, sermayenin çıkarını çocuk yaşamının önüne koyan sistemin kaçınılmaz sonucudur.

Çocukların değil, sermayenin ihtiyaçlarına göre kurulan bu düzen sürdürülemez

Çocukların ölümü “kader”, yoksulluğu “işin fıtratı-doğası”, sömürüsü ise “çıralık ya da mesleki eğitim” olarak sunuluyor.

Oysa gerçekte:

Her çocuk ölümü politiktir.

Her çocuk yoksulluğu sınıfsaldır.

Her çocuk emeği sömürüsü bir utançtır, bir suçtur.

Bu gerçek değişmeden çocukların hayatı da değişmeyecektir.

Çocukların özgürleşmesi, toplumun özgürleşmesiyle mümkündür

Biz biliyoruz ki:

Çocukların hakları ancak eşitlikçi, özgürlükçü ve halkın yararını önceleyen bir toplumsal sistem içerisinde güvence altına alınabilir.

Onların eşit yurttaşlar olarak var olabilmesi için, yalnızca sosyal politikalara ve kurumlara değil, toplumsal dönüşüme, sınıfsal adalete ve hukuksal, demokratik özgürlüklere ihtiyaç vardır.

Bu nedenle:

– Çocuk emeğini sömüren tüm mekanizmalar dağıtılmalıdır.

– Anadilinde eğitim hakkı tanınmalıdır.

– Cezasızlık sona ermelidir.

– Eğitim, sağlık, barınma ve beslenme çocuklar için tartışmasız kamusal hak olmalıdır.

– Toplumsal cinsiyet eşitsizliğiyle mücadele edilmelidir.

– Çocuğa özgü adalet sistemi kurulmalı, çocuk cezaevleri kapatılmalıdır.

– Afetlerde, krizlerde ve çatışmalarda çocukların yaşamı her şeyin önünde gelmelidir.

Çocukları korumak, onların yalnızca yaşamasını değil eşit, özgür, güvenceli bir yaşam kurmasını sağlamak demektir.

Bugün bir kez daha ilan ediyoruz:

Çocuk haklarının yok sayılmasına karşı susmak ezenden yana taraf olmaktır.

Çocuklar için mücadele etmek geleceğe sahip çıkmaktır.

Bu düzen değişmeden çocuklar özgürleşmeyecek;

Bu düzen değişmeden barış, adalet ve eşitlik mümkün olmayacak.

Biz, çocukların yaşamını, haklarını ve geleceğini savunan bir kurum olarak söz veriyoruz:

Çocukların sömürülmediği, öldürülmediği, yok sayılmadığı, aç kalmadığı bir ülke kurulana kadar mücadeleyi sürdüreceğiz.

Çocukların özgür geleceği toplumun özgürlüğünün yolunu aydınlatacaktır.

“25 Kasım Uluslararası Kadına Yönelik Şiddete Karşı Dayanışma ve Mücadele Günü  Şiddetsiz, Eşit Özgür Bir Yaşam İçin Mücadelede Kararlıyız!

Kamu emekçilerinin işlerine iade talebiyle sürdürülen oturma eyleminin 347’nci haftasında, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’ne dikkat çekildi; kadınların barış ve demokrasi talebi öne çıkarıldı.

Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) ihraç edilen kamu emekçilerinin işe dönüş talebiyle Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) İzmir Şubesi tarafından her çarşamba düzenlenen oturma eylemi, bu hafta da Karşıyaka Çarşı girişinde gerçekleştirildi.

Eylem öncesinde KESK İzmir Kadın Meclisi, Karşıyaka İZBAN durağı önünde bir araya gelerek çarşı girişine kadar yürüyüş yaptı. Yürüyüşte kadınlar, “Şiddetsiz, eşit, özgür bir yaşam için mücadelede kararlıyız” yazılı pankart taşıdı; sık sık “Jin, jiyan, azadî”, “Kadınlar savaş istemiyor”, “Kadın cinayetleri politiktir” sloganları atıldı.  Açıklamaya  emek demokrasi güçleri de  katıldı.

Basın açıklamasını Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen) İzmir 3 No’lu Şube Kadın Sekreteri Sabiha Metin okudu. Metin, 25 Kasım vesilesiyle kadına yönelik şiddete, savaş politikalarına ve KHK ihraçlarına karşı mücadeleyi büyütme çağrısı yaptı.

Okunan  basın açıklaması şöyle:

25 kasım uluslararası kadına yönelik şiddete karşı dayanışma ve mücadele günü  şiddetsiz, eşit özgür bir yaşam için mücadelede kararlıyız!

25 Kasım 1960’ta Dominik Cumhuriyeti’nde Mirabal Kardeşler diktatörlüğe karşı mücadele yürüttükleri için katledildi. 25 Kasım, onların anısına Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Dayanışma ve Mücadele Günü ilan edildi. Mirabal kardeşlerin kararlılığını, direncini, mücadelesini bugüne taşıyoruz. Erkek devletin şiddetine, erkek egemenliğine, savaşa, sömürüye, yoksulluğa karşı yaşamı savunuyoruz! Barış, emek, eşitlik ve demokrasi mücadelesini yükseltiyoruz: ŞİDDETSİZ, EŞİT ÖZGÜR BİR YAŞAM İÇİN MÜCADELEDE KARARLIYIZ! diyoruz.

Bu 25 Kasım’a, siyasal iktidarın toplumu sermayenin ihtiyaçlarına göre dizayn eden, ucuz ve güvencesiz işgücünü kalıcı hale getiren politikalarının en ağır sonuçlarından biriyle, Dilovası’ndaki katliamla giriyoruz. İkisi çocuk yaşta olmak üzere altı kadının hayatını kaybettiği bu katliamda yaşamını yitirenleri saygıyla anıyor, ailelerine ve dostlarına sabır diliyoruz. Ne kaza, ne kader, ne fıtrat. Tüm iş cinayetlerinde olduğu gibi, Dilovası’ndaki katliamın sorumlusu emekçilerin güvenli ve güvenceli yaşama hakkını hiçe sayan düzendir. Bizler bu çürümenin sürdürülmesine razı değiliz. Bu düzenin değişmesini, iş cinayetlerine neden olan güvencesiz, kayıt dışı istihdamın son bulmasını ve tüm sorumluların hesap vermesini istiyoruz.

Birçok kadın istihdama erişemiyor. İstihdama erişebilenler de evlerinde, sokaklarda, işyerlerinde, yaşamın her alanında şiddetle ve tacizle karşı karşıya bırakılıyor:

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı 2002’de yüzde 25 olan kadın istihdam oranının bu yıl %32’e çıktığını müjdeliyor. Kadınların istihdama katılımı arttı diye açıklamalar yapıyor Bakan.  DİSK AR verilerine göre ise kadın işsizliği yüzde 39,4. Yani kadınlar işsiz ve istihdama erişemiyor. İstihdama erişebilenlerin ne kadarının güvencesiz, esnek, yarı zamanlı ve düşük ücretli işlerde istihdam edildiğiyse açıklanmıyor.

Özelleştirmelerle kamusal hizmetler tasfiye edilerek sermayeye devredilirken, bakım emeği de kadınlara yükleniyor. Kadın istihdamını artırmaya yönelik olduğu söylenen politikalar, bakım emeğinin doğal olarak kadınlarca ücretsiz olarak karşılanacağı bir “aile” anlayışına göre planlanıyor. Bu planda merkezi bütçeden kadının payına günde yalnızca 51 kuruş düşüyor! Ev içi emek, bakım emeği, yeniden üretim emeğini üstlenmek durumunda kalan kadınlar, düşük ücretli, güvencesiz, esnek ve yarı zamanlı işlerde çalışmak zorunda bırakılıyor.

Veriler, raporlar ve medyadaki haberler erkek şiddetinin artmakta olduğunu ortaya koyuyor. 2024’te en az 394, 2025’in ilk dokuz ayında ise 290 kadın öldürüldü. Bu kadınların 184’ü aile içinde, 47’si kamusal alanda, 12’si işyerinde katledildi. Kadın çalışanların yüzde 45’i son bir yılda şiddete uğradığını söylüyor.

Kadınlar katlediliyor. Her fırsatta kadına yönelik şiddetle mücadeleye kararlı olduğunu söyleyen iktidar ise şiddeti, tacizi, kadın cinayetlerini önlemeye, engellemeye yönelik anayasanın ve uluslararası sözleşmelerin gereğini yerine getirmiyor, mevcut yasaları ise uygulamıyor.

Toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlama hedefini esas almayan politikaların, erkek şiddetinin sürmesine aracı olacağını defalarca söyledik. İstanbul Sözleşmesine dönülmesinin, ILO’nun 190 sayılı sözleşmesine taraf olunarak sözleşmenin yürürlüğe girmesinin, şiddeti engelleme yolunda önemli bir adım olduğunu kim bilir kaç kez yineledik. Kamuda toplu sözleşme süreçlerinde masada ve heyetlerde sorunlarımızın ayrı başlıkta ele alınması talebini yükselttik. Ama tüm çağrılarımıza rağmen şiddetle mücadelede bağlayıcı ulusal mekanizmaların gereği yerine getirilmiyor. Haksız tahrik, iyi hal indirimleriyle, failler cezasız bırakılıyor. Şiddete maruz bırakıldığımız yetmiyormuş gibi, hukuksuzluğun ve cezasızlığın yaygınlığına karşı gerçek adalet mücadelemiz kriminalize ediliyor. Toplumsal cinsiyet kavramının kendisi düşman haline getiriliyor, iktidar toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesi yürüten kadın ve LGBTI+ örgütlerini toplumsal yapıyı bozmakla itham ediyor.

Her gün yeni yasa teklifleriyle, yeni “paketlerle”, kazanımlarımız, ifade özgürlüğümüz, örgütlenme hakkımız tırpanlıyor. Hutbelerle, demeçlerle, yasalarla yaşam biçimlerimiz, örgütlü mücadelelerimiz, kılığımız kıyafetimiz, haklarımız hedef haline getiriliyor. “Ailenin kutsallığı” söylemiyle tek tip bir yaşam dayatılıyor; bu anlayış şiddeti meşrulaştırıyor, eşitsizliği derinleştiriyor!

Bugün kadınların demokrasi talepleri her zamankinden daha acil. Yıllardır devam eden çatışmalar son buldu. Barışı konuşmaya başladık ancak iktidarın demokratikleşmenin önüne geçen saldırgan politikaları devam ediyor. Seçme ve seçilme hakkı gasp ediliyor, seçilmiş belediye başkanları tutuklanıyor, belediyelere kayyum atanıyor, yürütülen operasyonlarla yerel yönetimler yetkisiz kılınıp, çalışmaz hale getiriliyor.

Kalıcı bir barış demokratikleşmeye dönük adımların atıldığı, anti demokratik uygulamalardan vazgeçildiği koşullarda mümkün olacaktır. Kadınlar olarak barış içinde demokratik bir ülkede birarada yaşama talebimizde ısrarcıyız!

Ekonomik ve sosyal güvenceden yoksun bırakılmayı, yoksullaşmayı, güvencesiz- kayıt dışı çalıştırılarak sömürülmeyi, dünyanın bakımı da dahil tüm bakım yüklerini karşılıksız olarak yüklenmek zorunda görülmeyi, şiddet tehdidi altında yaşamayı reddediyoruz.

Şiddetsiz, eşit, özgür, barış içinde; emeğimizin değer gördüğü demokratik ve laik bir ülkede yaşamak istiyoruz!

Hayatımızı kuşatmaya, kazanımlarımızı değersizleştirmeye, hayatlarımızdan ve haklarımızdan çalmaya çalışanlara inat, demokrasi, eşitlik ve laiklik mücadelesinde birleşiyor, her alanda mücadelemizi büyüterek işyerlerinde, sokaklarda, yaşamlarımızda emeğimize ve özgürlüğümüze yönelen her türlü şiddete karşı sözümüzü örgütlüyoruz.”

 

Avrupa Komisyonu’na Açık Mektup: İŞLEM TALEBİ Aliağa’daki Gemi Geri Dönüşüm Tesislerinin AB Sertifikalarını Derhal İptal Edin!

İzmir’deki ekoloji örgütleri, Aliağa’da faaliyet gösteren Gemi Geri Dönüşüm Tesisleri’nin Avrupa Birliği (AB) sertifikalarının iptal edilmesi gerektiğini belirterek, konuya ilişkin bir açıklama yaptı. TMMOB Mimarlar Odası İzmir Şubesi’nde düzenlenen toplantıda konuşan Selma Akdoğan, tesislerin AB Gemi Geri Dönüşüm Tüzüğü’ne uygun çalışmadığını vurguladı. Akdoğan, ekoloji örgütleri adına Avrupa Komisyonu’na iletilen sertifika iptali talebinin yer aldığı mektubu kamuoyuyla paylaştı.

Mektubun tam metni  şöyle:

“Avrupa Komisyonu’na Açık Mektup:
İŞLEM TALEBİ :Aliağa’daki Gemi Geri Dönüşüm Tesislerinin AB Sertifikalarını Derhal İptal Edin
Sayın Komisyon Üyesi Jessika ROSWALL,
Avrupa Komisyonunu, Avrupa Gemi Geri Dönüşüm Tüzüğünün 23. Maddesi uyarınca, Aliağa’daki gemi geri
dönüşüm tesislerinin AB onayını iptal etmeye çağırıyoruz. Bu talebimiz sektör, mevcut AB ve çevre mevzuatına,
işçi sağlığı ve güvenliği standartlarına ve işçi haklarıyla uyumlu hale gelene kadar geçerlidir.
Aliağa’daki gemi geri dönüşüm sektörü, AB tarafından onaylanan tesisler de dahil olmak üzere, çevre koruma
ve işçi sağlığı ve güvenliği standartlarını karşılamamaktadır. Ancak AB bayraklı gemilerin yarısından fazlası
Türkiye’de sökülmektedir. Aliağa’daki 22 gemi geri dönüşüm tesisinden 11’i AB onaylıdır. Ayrıca, beş tesis onay başvurusunda bulunmuştur.
Avrupa Komisyonu, bir AB ülkesinde asla kabul edilmeyecek uygulamaları Aliağa’da onaylamıştır. AB içinde
yasak olanın başka bir yerde kabul edilmesi utanç verici bir çifte standarttır. Tehlikeli atık yönetimi, güvensiz
çalışma koşulları ve sektörün yönetimiyle ilgili ihlaller yıllardır sabittir. Özellikle, Türkiye’deki gemi geri dönüşüm sektörünün AB Gemi Geri Dönüşüm Tüzüğüne uyumsuzluğu ile ilgili aşağıdaki sorunları vurgulamak istiyoruz.
● Tesisler hukuka aykırı bir şekilde Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) süreçlerinden muaf
tutulmaktadır. Bu konuda ilgili taraflarca yapılan başvuru halen Anayasa Mahkemesi tarafından
incelenmektedir.1
● Çevre ve iş mevzuatının uygulanması ve sektörün denetlenmesi son derece yetersizdir. Bu kapsamda
ilgili taraflar ayrıca suç duyurusunda bulunmuştur. Sunulan deliller büyük ölçüde AB Denetim
Raporlarına dayanmaktadır. 2
● Yakın zamanda, gemi geri dönüşüm sektöründen kaynaklı 15.000 ton tehlikeli atığın yasadışı şekilde
döküldüğü ortaya çıkmıştır.3
● Gemiler, hiçbir AB devletinde uygulanmayan ve uygulanmasına izin verilmeyen baştankara yöntemiyle
sökülmektedir. Bu yöntem yalnızca kıyı ekosistemini değil, gıda güvenliğini ve halk sağlığını da yok
etmektedir.
● TÜBİTAK ve Ege Üniversitesi tarafından yürütülen bir çalışma, bölgedeki hava, su ve topraktaki ağır metal
seviyelerinin gemi geri dönüşüm faaliyetleri nedeniyle sınır değerleri büyük ölçüde aştığını ortaya
koymuştur.
● Türkiye’de bir meslek hastalıkları izleme sistemi yoktur. Verilerin gerçeği yansıtmadığı düşünülmektedir.
Buna rağmen, son dönemlerde AB onaylı tesislerde çalışan işçilerde meslek hastalıkları saptanmıştır.
● AB denetim raporlarında atık yönetimi, asbestin raporlanması ve sızıntıların önlenmesi tedbirleri de dahil
olmak üzere çok sayıda ihlal belgelenmiştir. Bu ihlaller, tekrar tekrar tespit edilmesine rağmen devam

1 Anayasa Mahkemesi, Başvuru numarası: 2025/38719
2 Aliağa Cumhuriyet Başsavcılığı, dosya numarası: 2025/4151
3 “Basına ve kamuoyuna” https://www.aliaga.bel.tr/haber/basina-ve-kamuoyuna-duyuru/1502
etmektedir. Dahası, AB denetimleri atık su sistemlerini, drenaj kapasitelerini veya söküm sırasında oluşan
döküntülerin kontrolünü sağlayacak süreçleri incelememiştir.
AB sertifikaları, AB Gemi Geri Dönüşüm Tüzüğüne uymayan Aliağa’daki tesisleri meşrulaştırmaktadır. Bu,
devam eden ihlallere rağmen, devletler de dahil olmak üzere, gemi sahiplerinin gemilerini Aliağa’ya
göndermesini mümkün kılmaktadır.
Dahası, Avrupa Komisyonu’nun Hindistan’daki kumsal söküm yöntemiyle çalışan tesislerden gelen başvuruları
değerlendirmesi büyük bir endişe kaynağıdır. Kumsalda söküm, gemi sökümünün en vahşi ve yıkıcı yöntemidir.
AB’de ne baştankara ne de kumsalda söküm yöntemi kabul edilmemektedir. Çünkü bu yöntemler
kontaminasyonun önlenmesini imkansız kılmakta ve çevreye telafisi mümkün olmayan zararlar vermektedir.
Çifte standartlara karşıyız ve Avrupa Komisyonunu AB’de yasak olan uygulamalarla Aliağa ve Hindistan’ı
meşrulaştırmamaya çağırıyoruz.
Avrupa Komisyonu’na Taleplerimiz:
● Aliağa’daki tesisler için tüm AB onaylarını derhal iptal edin.
● AB Gemi Geri Dönüşüm Tüzüğü kapsamındaki onay prosedürlerini gözden geçirin ve güncelleyin.
Standartları, kuru havuz gibi endüstriyel platformlar kullanılarak tam koruma sağlayan yöntemleri
kabul edecek şekilde yükseltin.
● Türkiye’deki yetkililerle ve sivil toplumla iş birliği yaparak, sızıntıların tam kontrolünü sağlayacak
altyapı yatırımları da dahil olmak üzere, güvenli, sağlıklı ve çevreye zarar vermeyen gemi geri dönüşüm
uygulamalarının hayata geçirilmesini sağlayın.
Kıyı ekosistemlerinin benzersiz ve yeri doldurulamaz olduğunu vurguluyoruz. Kirliliğin sınırı yoktur ve insan
hakları evrenseldir. Hepimizin zararları önleme konusunda ortak bir sorumluluğu vardır. AB, Türkiye’deki
mevcut gemi geri dönüşüm uygulamalarını meşrulaştırarak, belgelenmiş ihlallere gözlerini yumuyor, toksik
mirasını yönetemeyen bölgelere aktarıyor ve gemi geri dönüşüm sektörünü gerçek anlamda sürdürülebilir
uygulamalara dönüştürme rolünü yok sayıyor. Avrupa Komisyonu’na destek sağlamaya hazır olduğumuzu teyit ediyor ve gerekli adımları daha ayrıntılı görüşmek için bir toplantı talep ediyoruz.
Av. Arif Ali Cangı
EGEÇEP’i temsilen
İmzacı Kuruluşlar:
Av. Çisem Aylanç
İzmir Barosuna
bağlı Avukat
Av. Hülya Yıldırım
Türk Tabipleri
Birliğini temsilen
Depo, Liman, Tersane ve Deniz İşçileri Sendikası (DGD-SEN)
Ege Çevre ve Kültür Platformu (EGEÇEP)
Ege İşçi Birliği
Av. İpek Sarıca
EGEÇEP’i temsilen
Ege Kent Konseyleri Birliği
Foça Çevre Platformu (FOÇEP)
Foça Tarih ve Doğa Talanına Hayır Platformu
Gemi Yapımı ve Deniz Taşımacılığı, Ardiye, Depo ve Antrepoculuk İşçileri Sendikası (LİMTERİŞ)
Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER)
İbrahim Doğangül – Aliağa Belediyesi Meclis Üyesi
İzmir Kent Konseyi
İzmir Tabip Odası
Izmir Yaşam Alanları
Konak Kent Konseyi
Polen Ekoloji Kolektifi
TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu – İzmir’deki 23 odayı temsilen (4)
Türk Tabipleri Birliği
Türk Toraks Derneği
Destekleyenler:
Avrupa Çevre Bürosu – European Environmental Bureau: EEB, çevre alanında faaliyet gösteren Avrupa’daki
en büyük sivil toplum örgütleri ağıdır. Şu anda 41 ülkede 190’dan fazla üye kuruluşu bulunmaktadır; bu
ağdaki kuruluşların sayısı giderek artmakta olup, yaklaşık 30 milyon bireysel üye ve destekçiyi temsil
etmektedir. Tüm kuruluşların listesine burdan ulaşılabilir: https://eeb.org/who-we-are/our-members/
STK Gemi Söküm Platformu – NGO Shipbreaking Platform: Kullanım ömrü sona ermiş gemilerin dünya
çapında güvenli ve çevre açısından uygun şekilde geri dönüştürülmesini teşvik etmek için çalışan çevre,
insan ve işçi hakları örgütlerinden oluşan küresel bir koalisyondur. 17 üye kuruluşuyla birlikte, gemi geri
dönüşümü konusunda AB ve BM düzeyinde çalışan sivil toplum ve savunuculuk grubu olarak tanınmaktadır.

 

(4) Bilgisayar Mühendisleri Odası İzmir İl Temsilciliği; Çevre Mühendisleri Odası İzmir Şubesi; Elektrik Mühendisleri Odası İzmir

Şubesi; Gemi Makineleri İşletme Mühendisleri Odası İzmir Şubesi; Gemi Mühendisleri Odası İzmir Şubesi; Gıda Mühendisleri

Odası İzmir Şubesi; Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası İzmir Şubesi; İçmimarlar Odası İzmir Şubesi

İnşaat Mühendisleri Odası İzmir Şubesi; Jeofizik Mühendisleri Odası İzmir Şubesi; Jeoloji Mühendisleri Odası İzmir Şubesi;

Kimya Mühendisleri Odası Ege Bölge Şubesi; Maden Mühendisleri Odası İzmir Şubesi; Makina Mühendisleri Odası İzmir

Şubesi; Metalurji ve Malzeme Mühendisleri Odası İzmir Şubesi; Meteoroloji Mühendisleri Odası İzmir İl Temsilciliği; Mimarlar

Odası İzmir Şubesi; Orman Mühendisleri Odası İzmir Şubesi; Peyzaj Mimarları Odası İzmir Şubesi

Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi; Tekstil Mühendisleri Odası İzmir Şubesi; Ziraat Mühendisleri Odası İzmir Şubesi