YENİ DÖNEM ÖĞRENİM KATKI BURSU DUYURUSU

ÖĞRENİME KATKI BURSU DUYURUSU

2026-2027 Öğrenim Yılı “Öğrenime Katkı Bursu” için başvurular  02 Eylül’de başlayacak  16 Eylül de sona erecektir.

İzmir’de ikamet eden ya da bu ilde öğrenim görecek olup ta başvuracak olanların saat 13.00-15.30 saatleri arasında Derneğimize bizzat gelerek form doldurmaları gerekmektedir.

Bu iller dışından başvurular internet üzerinden imecedostluk@gmail.com e-posta adresine yapılacaktır.

İMECE-DER Yönetim Kurulu.

İmece Dostluk Dayanışma Derneği (İmece-Der)

859 Sokak Vatan İşhanı No:602 Kat:6 Konak/İZMİR
Telefon: 0 232 854 02 94 – 0 536 402 06 28
E-Posta: imecedostluk@gmail.com

www.imece-der.com

İMECE-DER ÖĞRENCİ BİLGİ FORMU

Kimlik Fotokopisi-Kimlik Bilgileri

Okul Bilgileri

Devam ettiğiniz ya da mezun olduğunuz lisenin
Adı:
İl ve İlçesi:
Bitirme yılı:
Bitirme Dereceniz:
Üniversiteye hazırlıkta dershaneye devam ettiniz mi?

Bazı derslerden özel ders aldınız mı?
Dershanenin Adı:

Devam Edeceğiniz Üniversite ve Fakülte Adı:

Bölümünüz:
Kaçıncı sınıf:
Okulunuz kaç yıllık öğrenim veriyor?
Gündüzlü mü?
2. Öğrenim mi?
Devam edeceğiniz okulun bulunduğu

İl :
llçe:

Öğrenim sırasında kalacağınız yer:
Aile    Yurt      Akraba    Arkadaş    Diğer:
Öğrenim Sırasında kalacağınız adres:
Kaldığınız yer için ödeme yapıyorsanız aylık toplam tutarı:

Aile Bilgileri
Anne-baba durumu:
Beraberler      Boşanmış      Baba vefat     Anne Vefat
Ayrı iseler kiminle yaşıyorsunuz?
Adı, soy adı:
Mesleği
Sosyal Güvenlik kurumu SSK    ES    Bağ-Kur
Birlikte yaşadığınız ebeveynin adı-telefon numarası:
Kardeş Sayısı (siz dahil):
Okumakta olan kardeş sayısı (siz dahil):
Devam ettikleri okullar ve sınıfları:

Evin geçimini kim sağlıyor? Baba     Anne    Diğer
Bakmakla yükümlü olduğu kişi sayısı:
Ailenin oturduğu ev kira mı?
Kira ise tutarı:
Eve giren gelir toplamı:
Ailenin başka geliri var mı?
Aile akraba ya da başka bir yerden maddi katkı alıyor musunuz?
Alıyorsanız nereden ve tutarı:
Anne ya da babanızın vefatıyla size bağlanan bir maaş varsa tutarı:
Burs aldığınız kurumlar varsa kurum adı ve burs tutarları:

Sağlık sorunuz var mı (kronik hastalık) ?
Kan grubunuz:
Aileniz ve sizin üyesi olduğunuz dernek, sendika..vb  var mı?

Sizinle ilgili ulaşabileceğimiz yakınınızın adı-soyadı, iletişim bilgileri

En son okuduğunuz kitaplar:

Hobileriniz; ilgi ve çalışmayı dilediğiniz alanlar:

Cep tlf, watsapp, signal  kullanıp kullanmadığınız; varsa;

E-posta…vb adresiniz:
Cep Tlf No:

İmece-Der’ i tanıyor musunuz, tanıyorsanız nereden?

İmece-Der’e ilk başvurunuz mu?

Bize ulaşmanıza vesile olanlar ( burs alanlar, aileniz, akrabanız, internet taraması..)

Size ulaşamadığımızda ulaşabileceğimiz kişilerin isim ve tlf numaraları:

Belirtmek istediğiniz özel durumlar-notlar:

İmece çevresinden size referans olabilecek kişi(ler)nin adı soyadı (doldurulması zorunludur):

Verdiğim bilgiler bilgilerin tam ve doğrudur; durum değişikliği olursa anında bilgi vereceğimi kabul ediyorum.

Tarih

İsim Soy isim

 

İmza

Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) İzmir 1 ve 2 Nolu Şubeleri:Bayraklı Şehir Hastanesindeki yaşanan sorunlarla ilgili taleplerini açıkladı.

 

Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) İzmir 1 ve 2 Nolu şubeleri,  Bayraklı Şehir Hastanesi’nde yaşanan sorunlara ilişkin sendikanın 1 Nolu Şubesinde basın toplantısı gerçekleştirdi. SES İzmir 2 No’lu Şube Eşbaşkanı Başak Edge Gürkan basın metnini okudu.

 

“BASINA VE KAMUOYUNA

Bilindiği gibi Bayraklı Şehir Hastanesi de diğer şehir hastaneleri gibi Sağlıkta Dönüşüm Programının bir parçası olan Kamu Özel Ortaklığı Kanununa dayanan Yap-İşlet-Devret modeliyle açıldı.

Şehir Hastanesinin açılmasının ardından başlayan “Sağlık sistemi çöktü” isyanları hem sağlık emekçileri hem de sağlık hizmetine ulaşmaya çalışan vatandaşlar için her geçen gün büyümektedir.

Bilindiği gibi kamu kaynaklarının özel şirketlere aktarılması amacıyla hazine arazilerinin yapımcı şirkete bedelsiz devri, yurt içi ve yurt dışı finans kuruluşlarından hazine garantili kredi imkanları da sağlanarak, yapımı tamamlandıktan sonra Sağlık Bakanlığı tarafından %70 doluluk kapasitesi garanti edilerek, 25-49 yıllığına kiralanmakta; hastaneyi yapan şirket inşaattan kar ederken, yıllardır sağlıkta reform söylemleriyle kamudan koparılmaya çalışılan sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi toplum sağlığında ciddi yaralar açmaktadır. Giderek zorlaşan çalışma koşulları altında ezilen sağlık emekçileri hizmet üretemez hale gelmekte, hastalar randevu alamamakta, ameliyatlar yapılamazken yoğun bakımlarda yer bulunamamaktadır.

Yurtdışına gidenler, istifa edenler, intihar edenler, hasta veya yakını tarafından şiddete uğrayanlar, geçinemediği için ek iş yapanlar, kötü çalışma koşullarına bağlı artan akut ya da kronik fiziksel ve psikolojik rahatsızlıklar, evde bakımlarından sorumlu oldukları çocukları ya da yaşlılarıyla ilgilenemeyen sağlık emekçileri olarak bozulan halk sağlığının merkezinde yer almaktayız.

Yeni varyantlarıyla devam eden pandeminin süren kalıcı etkileri ise tartışılamaz.

İzmir öznelinde baktığımızda Bayraklı Şehir Hastanesinin açılması ile beraber Şehir Hastanesine taşınan hastanelerde ameliyathane, poliklinik ve bazı kliniklerin kapanması, personel, malzeme ve yatak yetersizliği vb sorunlar kriz haline gelirken, diğer hastanelerde de hasta başvurularının ve yatışların artması nedeniyle artan iş yükü kaosa dönüşmüştür.

Şehir Hastanesi açılması sürecinde Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası 1 ve 2 Nolu Şubeler olarak İzmir İl Sağlık Müdürlüğü ile görüşmelerimizde “kapanacak hastane var mı? Personel istihdamı çözüldü mü?” gibi sorularımız hep “sorun yok” şeklinde yanıtlanmıştı. Oysa Ocak dönemi il dışı tayin münhal kadrolarında şehir hastanesine 500 hemşire kadrosu açılmıştır. Soruyoruz, bir hastane bu kadar yüksek hemşire ihtiyacı varken nasıl açılmıştır?

Ne yazık ki hiç kimsenin hiçbir şey bilmediğini, liyakatsizliğin diz boyu olduğunu, Şehir Hastanesinin inşaatını yapan şirkete acilen para aktarmak için açıldığını, diğer hastaneleri kapatmasalar da işlevsizleştirdiklerini, vatandaşın sağlık hizmetine ulaşamamasının umurlarında olmadığını yaşayarak görmekteyiz.

Şehir hastanesinin açılabilmesi için il genelinde tüm hastanelerden idarelere dahi sormadan görevlendirmeler yapılmış, şehir hastanesinin açılması uğruna diğer hastaneler işlemez hale getirilmiştir. Görevlendirmeler sebebiyle tüm hastanelerde personel yetersizliği artmış, nöbet listeleri dönmeyince de ya aylık nöbet sayıları bir insanın çalışabileceğinden çok sayılara çekilmiş (bazı hastanelerde ayda 10-11 nöbet) ya da nöbetçi ekipteki kişi sayıları düşürülmüştür ve aynı hizmetin devam etmesi istenmiştir. Buna bağlı olarak sağlık emekçilerine daha fazla angarya çalışma yüklendiği gibi aynı zaman da diğer hastanelere başvuran hastalar için sağlık hizmeti de aksamaktadır.

Geçici görevlendirmelerin neye göre ve nasıl yapıldığı bilinmemektedir. Bir gece sosyal medya üzerinden personel görevlendirildiğini öğrenmiş ve yazılı bir tebligat yapılmadan şehir hastanesinde başlaması istenmiştir. 2 aylık sürenin sonunda rotasyon şeklinde geçici görevlendirilenin değişmesi gerekirken görevlendirmeler keyfi şekilde uzatılmıştır. Bazı görevlendirmelerin iptal edildiği, bazı görevlendirmelerin kişinin rızası olmadan uzatıldığı bilgisi tarafımıza gelmiş olup geçici görevlendirmeler yapılırken hangi kurala göre yapıldığını da İl Sağlık Müdürlüğüne soruyoruz.

Yandaş sendika görevlendirmeleri kendine üye yapmak için kullanmaktadır ve İl Sağlık Müdürlüğünün buna göz yumduğu bilinen bir gerçektir. Özel olarak Sağlık-Sen yöneticisinin tayinini şehir hastanesine çıkarttırdığı ve orda şube kurma çalışmalarında görevlendirdiği veya görevlendirmesinin iptal edilmesi için Sağlık Sen e üye olmasının istendiği duyumlar arasındadır.

Son duruma bakarsak; İl Sağlık Müdürlüğü şehir hastanelerine geçici görevlendirme yaparken hastanelere danışmadan yapmış, normalde rotasyon ile geçici göreve gidilmesi gerekirken bölümlerden daha önce görevlendirme yapılmış olanların görevlendirmeleri uzatılmıştır. Aynı zamanda şehir hastanesi idarecileri iş bilmezlikleri yüzünden hekime muayeneye çıkan çalışanlardan doğrudan istirahat raporu istemektedir.

Çok sayıda asistan hekimin Şehir Hastanesine görevlendirilmesi hekim eksikliği yarattığı gibi uzmanlık eğitimi almalarına engel olunmaktadır. Mevcut hastanesinde devam eden asistan hekimler açısından da pek çok öğretim üyesinin hastanelerden ayrılmış olması sebebiyle yine eğitim alacakları hoca kalmamıştır.

Tüm bu değerlendirmelerle beraber en öne çıkan sorunlardan biri acil servislerde yaşanan sorunlardır. Poliklinik randevusu alamayan hastalar acillerde yığılmaktadır. Ayrıca acilde yetkili hekim sayısı ve sağlık emekçileri sayısı son derece yetersizdir.

Sonuç olarak, gerek Şehir Hastanesinde gerekse de görevlendirme yapılan diğer hastanelerdeki sağlık emekçileri huzursuz, klinikler tam olarak açılmadığı için mesaiye hangi klinikte başlayacaklarını bilmeden çalışmaktalar.

Bütün bu olumsuz koşulların sağlık emekçilerine yönelik şiddeti artıran etkenlerden olduğu da unutulmamalıdır.

Ek olarak, hemşire sayısındaki eksikliklerle artan hemşire sorunları 24 saatlik nöbetleri dayatmaktadır. Bu koşullarda 24 saatlik nöbet tutturulması baskı, mobing ve şiddetin bir örneğidir. Yoğun bakımlarda yer olmaması nedeniyle kliniklerde yoğun bakım izlenmesi, kemoterapi ve benzeri özellikli ve riskli tedavilerin klinik ortamlarında yapılması ne hemşireler ne de hastalar için uygun değildir.

Uzun yemek kuyrukları, yemeklerin niteliksizliği, menülerin besleyici ve doyurucu olmaması ve de yemeklerden sık sık metal ya da böcek vs gibi yabancı maddelerin çıkması sorunları da her hastanede yaşanan ortak sorunlardandır. Mutfak, yemekhane hizmetlerinin taşeronlara devredilmesi ve çalışanların sağlığının önemsenmemesinin yol açtığı bu sorunlar sağlık emekçilerinin ve hastaların  sadece sağlığını bozmakla kalmamakta değersiz ve tükenmiş hissetmesine neden olmakta, ayrıca ya evden yemek getirmek ya da sürekli dışarıdan yemek sipariş etmek zorunda kalınması ekonomik yük getirmektedir.

Hastaneler borçları nedeniyle ihalelere girememekte cihaz bakımları yapılamamakta, bozulan cihazların tamiri ya da değişimi sağlanmamaktadır. Bu durumlar hem çalışanların iş yükünü artırmakta hem de hastaların teşhis ve tedavisi gecikmekte ya da özel merkezlere yönelmektedirler.

Sağlık emekçilerinin ekonomik, sosyal ve özlük haklarının korunabilmesi ve geliştirilmesi ile birlikte  çalışma koşullarının düzeltilmesi ve de vatandaşın nitelikli ulaşılabilir sağlık hizmeti alabilmesi için  taleplerimizi bir kere daha yinelerken tüm sağlık ve meslek örgütlerini ortak mücadeleyi birlikte örgütlemeye çağırıyoruz

TALEPLERİMİZ

  • TÜM HASTANELER İÇİN PERONEL SAYISININ ARTIRILMASI, ATAMA BEKLEYEN SAĞLIK EMEKÇİLERİNİN ATAMASININ BİR AN ÖNCE YAPILMASI
  • 24 SAATLİK NÖBETLERİN VE 5 GECE NÖBETİNDEN FAZLA ÇALIŞMANIN YASAKLANMASI
  • SAĞLIK EMEKÇİLERİNİN ÇALIŞMA ALANLARININ DÜZENLENMESİ, NÖBET SÜRELERİNİN, NÖBETÇİ EKİPTEKİ KİŞİ SAYILARININ VE NÖBET SAYILARININ ÇALIŞILAN BİRİMİN İHTİYAÇLARINA UYGUN BİÇİMDE, SAĞLIK ÇALIŞANLARININ SAĞLIĞINI GÖZETEREK PLANLANMASI
  • İL GENELİNDE HİÇBİR HASTANENİN KAPATILMAMASI, KAPATILAN BÖLÜMLERİN YENİDEN AÇILMASI
  • GÖNÜLLÜ PERSONEL HARİCİ ZORUNLU GÖREVLENDİRMELERİN DERHAL DURDURULMASI, GÖREVLENDİRMELERİN MUTKLAKA YAZILI OLARAK YAPILMASI
  • VAROLAN HASTANELERDE Kİ GİRİŞİMSEL İŞLEMLERİN YAPILDIĞI BİRİM VE AMELİYAT MASALARININ AZALTILMAMASI, YETERLİ SAYIDA OLMASININ SAĞLANMASI
  • BAŞTA ŞEHİR HASTANESİNE OLMAK ÜZERE ÇALIŞAN PERSONELİN ULAŞIM SORUNUN ÇÖZÜLMESİ, ÜCRETSİZ SERVİSLER KONULMASI
  • HASTALARIN SAĞLIK HİZMETİNE ULAŞMADA YAŞADIĞI MAĞDURİYETLERİN GİDERİLMESİ
  • 7/24 HİZMET VERECEK ÜCRETSİZ KREŞ SAĞLANMASI
  • NİTELİKLİ SAĞLIK HİZMETİ VERİLEBİLMESİ İÇİN MALZEME VB. EKSİKLİKLERİN GİDERİLMESİ
  • TÜM MESAİ SAATLERİ İÇİN GÜVENLİK SAĞLANMASI, ŞİDDETE YÖNELİK ÖNLEMLERİN ALINMASI”

Anayasa Mahkemesi Kararına uyulsun Can Atalay Serbest Bırakılsın

Anayasa Mahkemesi’nin Can Atalay Kararı  uygulanmalıdır.

Anayasa Mahkemesi, Hatay milletvekili Can Atalay’ın, “seçme, seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkı” ve “kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı” ile “Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru hakkının” ikinci kez ihlal edildiğine ve tahliyesine hükmetmişti.

Anayasa Türkiye Cumhuriyetinin temel yasasıdır. Anayasanın 153. maddesi uyarınca Anayasa Mahkemesi kararları yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar. Ama hayır, Anayasa Mahkemesi Kararları, Ceza mahkemesini ve Yargıtay 3. Ceza Dairesi’ni bağlamıyormuş. “AYM’nin kararının hukuki değeri yok” muş.

Hukuk ayaklar altında çiğnenmektedir. Burjuva hukukunun kurallarını burjuvazi sınıf olarak kendisi koymuştur. Burjuva kapitalist düzen meşruiyetini ve hukuksallığını  yasal düzenlemelerden alır.  Her üretim biçiminde olduğu gibi kapitalist üretim biçimi de  kendine özgü hukuku ve  kurumlarını oluşturmuştur. Hukuk, burjuvazinin yani güçlü sınıfın hukudur, onu güvenceye alır.

Burjuva hukukun temel kaidesi, yargı ve yargıç bağımsızlığıdır. Yargıçların bağımsızlığı, yargıçların  yürütme ve yasama organlarına bağlı olmamasını , yasama, yürütmenin ve  idarenin yargıçlara emir ve talimat vermemeleri ya da tavsiyede bulunmamaları; yargıç bağımsızlığı, yargıcın karar verirken hukuka ve yasalara bağlı olarak  hiçbir dış baskı ve tesir altında bırakılmaması anlamına gelmektedir.  Yargıca baskı yapılması olasılığının bulunması dahi yargıcın bağımsızlığını zedeler, kararların objektif ve tarafsız olmasına gölge düşürür.

AYM’nin kararı ile ilgili olarak AKP-MHP iktidarı temsilcilerinin açıklamaları ise şöyledir:

 Anayasa Mahkemesi bu noktada maalesef birçok yanlışları da arka arkaya yapar hale geldi.”…,“Anayasa Mahkemesi adalet ve hukuk düzenin safrası ve sancısıdır.”… “Kafası zehirlenmiş Anayasa Mahkemesi Başkanı’na hatırlatırım ki  Türkiye’de kuvvetler ayrımı netleşmiş, aralarındaki sınır çizgileri kalınlaştırılmıştır. Dahası yargı bağımsızlığının yanı sıra tarafsızlığı da anayasal hüviyet kazanmıştır. Anayasa Mahkemesi Başkanı zillet ittifakının yüksek yargıya yuvalanmış hastalıklı koludur.” ..” Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan  objektifliğini ve tarafsızlığını kaybetmiştir”…. ..”Türk devleti ile uğraşma, cesaretin varsa Kandile git.”  

Siyasi iktidar böylelikle Yargıtayı siyasal niteliği ve çıkarları doğrultusunda  yönlendirmiş, yargı bağımsızlığını ve yargıç güvenliğini ortadan kaldırmıştır.

Siyasi demokrasi ve özgürlüklerin güvence altında olmadığı koşullarda siyasi iktidarlar burjuva kapitalist düzende yürürlükteki hukuki kurallara ve yasalara uymayı  tercih etmemekte ve kendi sınıf ve iktidar çıkarlarına uygun olarak hukuk kurumlarına ayar verebilmektedir. Kendi karakterine  uygun “siyasal hukuku”nu  yargıda etkin duruma getirerek fiili olarak  faşist-gerici politik  uygulamalarını yaşama geçirmeye çalışmaktadır.

 Ülkemizde de siyasi iktidar ve ilgili bakanlık yetkilileri hukuk ve adaletin mevcut normlarına göre uygulanmasını değil,  fiilin hukuk dışı da olsa uygulanmasını,  ilgili mevzuatın yasal değişiklik ve kararnamelerle sonradan oluşturulabileceğini defalarca ifade etmiştir. Ne yazık ki adli ve idari merciler de konumları, makamlarını koruma uğruna hukuk ve normlarını uygulamaktan imtina etmişlerdir.

 Siyasi iktidar “Başkanlık” sisteminde edindiği yetkileri mevcut anayasa hükümlerine, hukuk normlarına aykırı olarak ya da yeni yasaları “torba yasa” kapsamına alarak kullanmakta, fiili olarak yeni bir yasa devleti dizaynetme adımlarını atmaktadır. Anayasa Mahkemesi’nin, çevre konusunda idare mahkemelerinin kararlarını uygulamayarak yurttaşların yaşam alanlarını ortadan kaldırmakta;  KHK ile görevden alınan kişilerin iade kararlarına karşın göreve dönmelerini engelleyerek ya da geciktirerek ilgili mahkemelerin aldığı kararları tanımama yoluna gitmektedirler.  Yerel yönetimlerde siyasal muhaliflerini halkın iradesiyle seçilmiş olmalarına karşın görevden alarak yerlerine kayyımlar atayarak bunu gerçekleştirdiklerine yıllardır tanık olmuştuk.  Böylelikle seçme ve seçilme hukuku normlarına aykırı olarak idari pratik mevcut hukuksal burjuva normları da tanımamış, tasfiye etmiştir.

Bu hukuksuzluk adaletsizlik yolu terk edilmelidir.  Yargı üzerindeki baskı ve politik müdahalelerden vaz geçilmelidir.  Yargı, anayasa hükümlerine, uluslararası hukuk ilkelerine ve normlarına uyulmalı ve uygulanmalıdır. Anayasa Yüksek Mahkemesi’nin kararlarına zaman geçirmeksizin uyulmalı; Hatay halkının seçme iradesi olan Milletvekili Can Atalay derhal serbest bırakılmalıdır.

İmece Dostluk

 

Yaşasın 1 Mayıs-Bıji 1 Gulan

 İşçiler, emekçiler, gençler, kadınlar,

1 Mayıs işçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günüdür.

1 Mayıs, bütün dünyada işçilerin, emekçilerin, tüm ezilenlerin fabrikada, işletmede, tarlada, yaşamın her alanında, meydanları mücadele isteği, coşkuyla ile doldurduğu gündür.

1 Mayıs işçi sınıfının “Yepyeni bir güneş doğar dağların doruklarından, Mutlu bir hayat filizlenir kavganın ufuklarından, Yurdumun mutlu günleri mutlak gelen gündedir” marşıyla alanlara yürüdüğü   “ Devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkların bayramı”  olsun diye ileri atıldığı bir gündür..

1 Mayıs,  dünya proleteryasının “Proletaryanın zincirlerinden başka kaybedecekleri şeyleri yok, kazanacakları bir dünya var. Bütün ülkelerin işçileri birleşiniz”  şiarını yükselttikleri, bir gündür.

1 Mayıs faşist diktatörlüğün zorbalığına, sermayenin amansız sömürüsüne, işsizliğe, yoksulluğa, pahalılığa, güvencesizliğe karşı mücadele günüdür.

1 Mayıs, bütün ülkelerin işçilerinin, sermayeye, faşizme, ırkçılığa, ulusal baskı ve zorbalığa, doğanın talan edilmesine ve çevre katliamına karşı birlik, mücadele, dayanışma günüdür.

1 Mayıs dünya proleteryasının  tekelci kapitalistlerin emperyalist paylaşım savaşlarına, savaş kışkırtıcılığına, siyasal- ekonomik yayılma ve güç tesis etmek üzere  ülkelerin işgaline karşı ulusal ve toplumsal kurtuluş mücadelesinin  bayrağını yükselttiği gündür.

Günümüzde Emperyalist büyük güçler dünyanın çeşitli bölgelerinde paylaşım savaşlarını sürdürüyor. Ukrayna’daki savaş, egemenlik ve paylaşım savaşıdır. Ukrayna savaşı emperyalist, gerici haksız bir savaştır. Ukrayna’da Rusya işgaline karşı çıktığımız kadar, devletin  sınır ötesi harekatlarına da  NATO’nun Rusya- Ukrayna savaşı bahanesiyle olası müdahalesine de savaş taktiklerine de karşıyız.

Emperyalizmin dönem dönem ağırlaşan krizine,  krizden çıkmak için saldırganlığına, halklar arasındaki farklılıkları kışkırtarak yaratmak istediği  düşmanlıklara karşı çıkıyoruz. Kapitalizmin insanı değil kârı esas alan barbarlığına, azgın sömürüsüne, çürümüşlüğüne ve kokuşmuşluğuna karşı, başka bir dünyanın mümkün olduğunu biliyoruz. Bu durumda İşçi sınıfı ve emekçiler kendileri için cehennem olan bu sistem karşısında yeni bir dünya özlemini daha çok hissediyor, istiyor ve düşlüyor.

Kapitalizm yerine, baskının, zulmün, sömürünün olmadığı yeni bir dünya rüya değildir. Bilime inanmayan ve onun aydınlatıcı yolundan yürümeyenlerin ömrü sonsuz olamaz.. Yalnız sınıf bilinçli ve örgütlü işçiler ve emekçiler çürümüş kapitalizme darbeyi indirebilir. Yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü işçi sınıfı, emekçiler sahte değil, gerçek özgürlüğü kazanabilir. Yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü işçiler, emekçiler sermayenin ve faşizmin düzeni yerine işçi sınıfı ve emekçilerin iktidarında eşit, özgür bir Türkiye’yi kurabilir ve bu, bizler istersek mümkündür.

1 Mayısa doğru, büyük insanlığın kurtuluşu için, sermayenin boyunduruğu altında çalışan bütün halkların geleceği için, daha insanca çalışma ve yaşam koşullarını elde etmek için örgütlenme ve mücadele etme hakkı için yürütülen büyük mücadele ve dayanışma mutlaka kazanacak!

İşçi sınıfı ve emekçiler zorunlu olarak çalıştıkları fabrikalar ve işyerleri başta olmak üzere bu 1 Mayıs’ ta haklı taleplerini haykıracaklar!  Talepleri hepimizin talepleridir; bizler de bulunduğumuz yer ve koşullara uygun olarak bu taleplere sahip çıkıyoruz, çıkacağız.

Her yer,  her alan 1 Mayıs!

Kapitalizme ve Faşizme Hayır!

Yaşasın İşçi sınıfı ve Emekçilerin Birliği, Mücadelesi, Dayanışması!

Yaşasın İşçilerin Birliği, Halkların Eşitliği- Kardeşliği!

Bıji 1 Gulan

Yaşasın 1 Mayıs

 

Öğrenime Katkı Burs Duyurusu

2021-2022 Öğrenim Yılı “Öğrenci Katkı Bursu” için başvuru 02-24 Eylül tarihleri arasında internet üzerinden imecedostluk@gmail.com e-posta adresine yapılacaktır.

İMECE-DER Yönetim Kurulu

Vatan İşhanı No:602 Kat:6 Konak/İZMİR
Telefon: 0 232 854 02 94 – 0 536 402 06 28
E-Posta: imecedostluk@gmail.com

İMECE-DER ÖĞRENCİ BİLGİ FORMU

Kimlik Fotokopisi-Kimlik Bilgileri

Okul Bilgileri
Devam ettiğiniz Lisenin
Adı:
İlçesi:
Bitirdiğiniz Lisenin Adı:
Bitirme yılı:
Bitirme Dereceniz:
Üniversiteye hazırlıkta dersaneye devam ettiniz mi?
Dersanenin Adı:

Devam Edeceğiniz Okulun Adı:
Bölümünüz:
Kaçıncı sınıf:
Okulunuz kaç yıllık öğrenim veriyor?
Gündüzlü mü?
2. Öğrenim mi?
Okulunuzun Bulunduğu İl :
llçe:

Öğrenim sırasında kalacağınız yer:
Aile   Yurt    Akraba    Arkadaş    Diğer:
Öğrenim Sırasında kalacağınız adres:
Kaldığınız yer için ödeme yapıyorsanız aylık toplam tutarı:

Aile Bilgileri
Anne-baba durumu
Beraberler    Boşanmış    Baba vefat    Anne Vefat
Ayrı iseler kiminle yaşıyorsunuz?
Adı:
Mesleği
Sosyal Güvenlik kurumu SSK   ES   Bağ-Kur
Birlikte yaşadığınız ebeveynin adı-telefon numarası:
Kardeş Sayısı (siz dahil):
Okumakta olan kardeş sayısı (siz dahil):
Devam ettikleri okullar ve sınıfları:

Evin geçimini kim sağlıyor? Baba   Anne   Diğer
Bakmakla yükümlü olduğu kişi sayısı:
Ailenin oturduğu ev kira mı?
Kira ise tutarı:
Eve giren gelir toplamı:
Ailenin başka geliri var mı?
Aile akraba ya da başka bir yerden maddi katkı alıyor mu?
Alıyorsa nereden ve tutarı:
Anne ya da babanızın vefatıyla size bağlanan bir maaş varsa tutarı:
Burs aldığınız kurumlar varsa isim ve burs tutarları:

Sağlık sorunuz var mı(kronik hastalık) ?
Kan grubunuz:
Aileniz ve sizin üyesi olduğunuz dernek, sendika..vb.

Sizinle ilgili ulaşabileceğimiz yakınınızın adı-soyadı, iletişim bilgileri

En son okuduğunuz kitaplar:
Hobileriniz; ilgi ve çalışmayı dilediğiniz alanlar:

Cep tlf,  watsapp kullanıp kullanmadığınız;
Belirtmek istediğiniz özel durumlar-notlar:

E-posta Adresiniz:
Cep Tlf No:
Size ulaşamadığımızda ulaşabileceğimiz kişilerin isim ve tlf numaraları:
İmece çevresinden size referans olabilecek kişi(ler)nin adı soyadı (doldurulması zorunludur):
Verdiğim bilgilerin doğruluğunu; durum değişikliği olursa anında bilgi vereceğimi kabul ediyorum.
Saygılarımla..

İsim Soy isim
İmza Tarih

Saygılarımla..

 

*Bursa hak kazanan öğrenciler 8 Ekimde belirlenmiş olacak ve cep msj yoluyla öğrenciye iletilecektir.

Burs alan her öğrencinin her dönem sonu transkripini Kurumumuza iletmesi; formdaki bilgilerde değişiklik olması durumunda bir hafta içerisinde Kurumumuzu bilgilendirmesi gerekmektedir.

İlk ödeme Ekim 2021 üçüncü hafta sonunda olup, haziran dahil her ayın üçüncü haftası yapılacaktır.

 

 

1 Mayısa Doğru

Covid-19 Virüsünün dünyadaki tüm insanları etkilediği ve yeni yaşam biçimleri ürettiği koşularda, 1 Mayıs yaklaşıyor. Ülkemizde işçi sınıfı ve tüm emekçiler fabrikalarda, işyerlerinde, tarlalarda üretmeye devam ediyorlar. Tekeci burjuvazinin temsilcisi, egemen sınıflar 65 yaş üstü ve 20 yaşa kadar olan insanlara sokağa çıkma yasağı koydu. Ancak bu yasaklama 20 yaş grubundaki işçiler, emekçiler ve tarım işçisi gençler için geçerli değil..Onlar çalışmaya ve üretmeye devam edecek. Yaş skalası açısından, üreten işçiler emekçiler fabrikalarda, atölyelerde, tarlalarda yaşamın her alanında, her gün yeniden üretmeye devam edecekler.

Kapitalizm ve devlet, Covid-19 virüsün yayılmasını önleyecek en önemli tedbirlerin başında gelen “Kişiler arasında fiziki teması kesme” kuralını fabrikalar, işletmeler ve tarlalarda uygulamamaktadır; İşçi sınıfının, emekçilerin ve onların ailelerinin sağlığı değil kapitalistlerin karı ve sermayelerini koruyup büyütmeleri önemlidir. İtalya, İspanya, Fransa, ABD, İngiltere’de de üretim durdurulmadığı için virüs çok yayılmıştır ve bugün on binlerce insanın yaşamını yitireceği beklenmektedir. 1 Mayısa doğru İşçi sınıfı ve tüm emekçilerin talebi, çalışması zorunlu olan işletmeler dışındaki tüm fabrika işletme ve işyerlerinde çalışmanın durdurulmasıdır.

Ülkemizde 11 Marttan bu yana görülen Covid-19 virüs salgını koşullarında kapitalizm ve devlet, işçilere ve emekçilere çalışmayı-üretmeyi dayatmıştır. Alınan önlemler yetersizdir, üretim ve çalışma yaşamı sürmektedir; bu nedenle salgının ivmesi artmıştır. Bilim çevreleri önümüzdeki iki aylık süreçte yeterli önlemlerin uygulanmasını zorunlu görmektedir. İktidar geç kalmıştır, önlemleri yetersizdir ve salgının gerisinden gelmektedir.

1 Mayısa doğru kapitalizmin ve devletin milyonlarca emekçi üzerindeki her türlü sömürüsüne, baskısına karşı mücadele ve dayanışma; düşük ücretlere, sendikalaşma ve sendika seçme hakkına dönük işten çıkarmalara, baskı, moobinge karşı güçlerini birleştirme çabasıyla bütünleşmiştir. Bu mücadele aynı zamanda, işçi sağlığı için güncel olarak Covid-19 a karşı gerekli önlemlerin alınmasıdır. Fabrikalarda, işletmelerde, işyerlerinde üretimin durdurulması istenmektedir. İşçilerin, emekçilerin ve ailelerinin sağlıklı kalmaları için üretimin durdurulması şiarı bir çok fabrikada, işletmede, işçiler, emekçiler sendikalar, meslek örgütleri, tıp ve bilim çevrelerince zorunlu görülmektedir. Siyasi iktidar ise işçilerin, emekçilerin ve sendikaların meslek örgütlerinin ve bilim insanlarının sesine kulaklarını tıkamıştır.

Covid-19 salgını koşullarında da sermaye fabrikalarda, tarlalarda işçileri örgütsüz, sendikasız olarak düşük ücretle çalıştırıyor. İşçi, emekçi havzaları işçi cehennemine dönüşmüş; sigortasız, sendikasız, uzun çalışma saatleri içerisinde milyonlarca işçi neredeyse köleleştirilmiş durumdadır. Covid-19 salgınını engellemenin ve milyonlarca işçi ve emekçinin yaşamını kurtarmanın yolu, işçi sınıfı ve emekçilerin güçlerini birleştirmesi ve mücadelesiyle mümkündür. Siyasi iktidar ve sermaye grupları, işçi sınıfının, emekçilerin ve bilim çevrelerinin haklı ve yaşamsal taleplerine kulak vermeli ve gerekli önlemleri almalıdır.

1-Sokağa çıkma yasağı ilan edilmeli, COVID-19’a karşı mücadele kapsamında, güncel ihtiyaçlara cevap veren, zorunlu ve acil mal ve hizmet üretimi hariç olmak üzere, bütün fabrika ve işletmeler kapatılmalı; en az 15 gün süreyle, iş yerleri tatil edilmelidir. İşçilerin, emekçilerin dolayısıyla ailelerinin sağlığı korunmalı ve salgının yayılma hızı önlenmeli; bu süre içinde işçilere ücretli izin verilmelidir.
2-Ülkemizde işçilerin ücretinden yapılan kesintilerle oluşturulan işsizlik fonunda biriken 130 milyar TL aşan parayı, hükümet, ücretli izne çıkarılan işçilerin ücretlerinin bir bölümünü ödemek için kullanmalıdır. Küçük ve orta düzeyde işletmelerin işçilik payını önemli oranda devlet ödemelidir.
3-İşten çıkarmalar, ücretsiz izin uygulaması yasaklanmalıdır. COVID-19 salgınının yeni bir işsizlik dalgasına yol açmaması, işin ve işçinin gelir sürekliğinin sağlanması için, COVID-19 ile mücadele döneminde, işverenin iş sözleşmesini fesih imkânı askıya alınmalıdır. İşten çıkarılmaların ve işlerin durdurulmasının yol açacağı gelir kaybına karşı, İşsizlik Sigortası Fonu kaynakları hızla devreye sokulmalı, işsizlik ödeneği ve kısa çalışma ödeneğinden yararlanmak için, işçi açısından gerekli olan koşullar kaldırılmalıdır.
İşten çıkarılmaların izlenmesi ve yasaklanması için Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı nezdinde Üçlü Danışma Kurulu bileşimine uygun bir izleme ve denetim mekanizması kurulmalıdır. İşsizlik maaşının süresi uzatılmalı, salgın süresince işsiz yurttaşlara yaşayabilir bir ücret yardımı yapılmalıdır.
4-Yoksul yurttaşların temel ihtiyaçları devlet tarafından karşılanmalıdır. Sağlık yardımı almakta olan 10 milyon dolayındaki “kayıtlı yoksullara” asgari geçim endeksine uygun bir maaş ödenmelidir.
5-En düşük emekli aylığı asgari ücret düzeyine çıkarılmalıdır. Korona virüsle mücadele döneminde, risk grubundaki kesimlerin ücretlerine 1000 TL ek destek yapılmalıdır.
6- Elektrik, su, doğalgaz, iletişim faturaları ve konut, taşıt kredileri ile kredi kartı borçları, salgın riski boyunca faizsiz olarak ertelenmelidir.
7-Öğrenci yurtları ücretsiz olmalı, öğrencilerin yurt borçları silinmelidir.
8-Çiftçi borçları ve ihtiyaç kredileri, faizleri silinerek taksitlendirilmelidir.
9-Büyükşehirlerde ve illerde Covid-19 hastaneleri ve yurttaşların diğer sağlık sorunları için gidecekleri hastaneler de belirlenmeli ve açıklanmalıdır.
10-Devlet hastaneleri ve özel hastaneler Covid-19 hastalarına ücretsiz sağlık hizmeti vermelidir. Buna uymayan özel hastaneler kamulaştırılmalı. Sağlık alanı ticari kar alanı olmaktan çıkarılmalı, sağlığa eşit erişim ücretsiz olarak sağlanmalıdır.
11-Salgın sürecinde, özel sağlık kuruluşları kamu kontrolüne geçirilmelidir.. Halka yaygın bir şekilde test yapılmalı, hasta olanlar saptanarak tedavi edilmelidir. Test sonuçlarının açıklanmasında ve salgınla ilgili siyasi iktidar şeffaf olmalı ve halktan hiçbir şey gizlenmemelidir.
12-Salgında hastalanma ve yaşamlarını kaybetme riski olan hekimler ve diğer sağlık çalışanlarının ekipman eksiklikleri hızla ve ivedilikle giderilmeli ve Covid-19 testi öncelikle sağlık emekçilerine yapılmalıdır. Kamu-özel bütün sağlık kurumlarında Covid-19 hastalarıyla temas ya da temas şüphesi olan hekim ve sağlık çalışanlarından başlanarak bütün sağlık çalışanlarının testlerinin hızla tamamlanmalıdır.
13-Covid-19 hastahanelerindeki sağlık çalışanlarının sosyal çevrelerini de hastalığa bulaştırmalarını engellemek için mesai sonrası kalacakları mekanlar belirlenmelidir. Ölümlerin artması ile hekimlere ve sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin artacağını öngörerek, gerekli tedbirler alınmalıdır. Yargı süreci işletilmeden ‘Kanun Hükmünde Kararnamelerle’ işlerinden atılan tüm sağlık çalışanları, akademisyenler ve diğer KHK’li kamu emekçileri işlerine dönmeli;
14-Fahiş fiyatlarla stok, ortalama kar marjının üzerinde zam yapanlara göz yumulmamalı, denetimler artırılmalı, fırsatçılık yapanlara yaptırımlar uygulanmalı;
15-İşçilerin ve emekçilerin temel gıda ve hijyen maddelerine erişimi için kamu kaynaklarına başvurulmalıdır. Virüsten koruyucu ürün ve malzemeler (maske, kolonya,klorak, sabun vb.) başta dar gelirliler olmak üzere halka ücretsiz dağıtılmalıdır.
16-“Evde kalma” nedeniyle kadına ve çocuklara yönelik ev içi şiddetin görünmez kılındığı koşullar yaşanmakta, kadınlar umarsız bırakılmaktadır. Şiddet çağrısı alındığında şiddet uygulayan erkekler öğrenci yurtlarında ayrı bir bölüme yerleştirilmeli, evden uzaklaştırma uygulanmalıdır. İstanbul Sözleşmesi,6284 Sayılı Yasa ve kadınların nafaka hakkı titizlikle uygulanmalıdır..
17- Mülteci geri gönderme merkezlerinde gerekli tedbirler maksimum düzeyde alınmalı, bu merkezlerde olmayan mültecilerin konut, hijyen ve temel gıda malzemesi temini kamu kaynaklarıyla sağlanmalıdır.
18- Devlet salgını bahane ederek yurttaşlar üzerindeki gözetim ve denetim ağlarını baskıya dönüştürülmemelidir. Virüs tehlikesinin getirdiği günlük yaşamdaki bazı kısıtlamalar, güdük temel hak ve özgürlüklerin ortadan kaldırılması, baskı ve bireysel özgürlüklerin, kişilik haklarının ihlaline yol açmamalıdır. Yurttaşların temel hak ve özgürlüklerini kısıtlayan tüm uygulamalara son verilmeli, internet ortamındaki ifade ve düşünce özgürlüğü ve haber alma haklarına yönelik tüm yasaklamalar, cezalandırılmalar kaldırılmalı.
19- Savaş koşullarında Covid-19’un artacağı düşünülerek, siyasi iktidar emperyal isteklerini bir yana bırakarak, Suriye’deki ve Libyada’daki askeri birlikleri geri çekmeli ve komşu ülkelerle; karşılıklı saygı, içişlerine karışmama ve barış politikası izlemelidir.
20-Öncelikle cezaevlerinde tutukluların hızla tahliyesi sağlanmalı; yaşam hakkı ve ifade özgürlüğü esas alınarak siyasi tutuklular, gazeteciler, hasta mahkûmlar, yaşlılar ve çocuklar tahliye edilmeli, infazlar ertelenmelidir.
21- Çoğu yabancı sermayeyle ortak olan petrol ve maden şirketleri, elektrik santralleri, kar hırsıyla dağları, ormanları, akarsuları, börtü böceği doğal ve kültürel değerlerimizi tahrip etmiş, etmeye de devam etmektedir. Kapitalizm yaşam alanlarımızı, havamızı, suyumuzu, havamızı zehirlemekte, yok etmektedir. Salgın koşulları fırsata çevrilerek doğanın tahribatı devam etmektedir. Tüm canlıların ve çocuklarımızın geleceğini karartanlar, doğa ve çevre savunucularının yolunu kesmekte, bu alanlara girmelerini, halkla bütünleşerek sorunların saptanmasını, çözüm yollarının birlikte üretilmesini engellemektedirler. İşçilerin emekçilerin, halkımızın ve çocuklarının sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı, doğal ve kültürel değerlerimizi korumaya yönelik mücadelesi her alanda sürecektir. Bu salgın ekolojik dengenin, tüm çeşitliliği, canlılarıyla sürdürülebilir ve geleceğe devredilebilir doğanın önemini bir daha göstermektedir. Bu ders herkes tarafından iyi anlaşılmalıdır.
22- İllerde bilim kurulları oluşturulmalı, ilçe bazında belediyelerin ve muhtarlıkların da içinde yer aldığı, demokratik kitle örgütü, meslek odaları ve sendika temsilcilerinin ve muhalif siyası partilerin de katıldıkları kriz masaları kurulmalı, bilgilendirme, değerlendirmeler ve çözüm mekanizmaları birlikte oluşturulmalıdır.

Kapitalizm doğası gereği krizde, salgın koşullarında bu kriz daha da ağırlaştı, ağırlaşıyor, kendi kendinini tüketiyor; kendisine bu krizden çıkış yolu bulmaya çalışıyor. Bütün ülkelerdeki kapitalist devlet yöneticileri panik halindeler. Sermayelerini büyütme, karlarını arttırmanın, üretim maliyetlerini düşürmenin yeni yollarını arıyorlar. İnsan olmadan üretim, üretim fazlası olmadan kar olamaz. Kapitalistler ve devlet ‘üretim sürmelidir, salgın olsa da üretim durmamalıdır’ diyor. İşsizlikte işçi bulmak kolay, işçiler ücretli köle! Yani sermayedarlar sömürü ve kar hırslarından vazgeçmiyorlar.

Bu durumda İşçi sınıfı ve emekçiler kendileri için cehennem olan bu sistem karşısında yeni bir dünya özlemini daha çok hissedecek, isteyecek ve düşleyecekler. Kapitalizmin yerine, baskının, zulmün, sömürünün olmadığı yeni bir dünya gelecek. Bilime inanmayan ve onun aydınlatıcı yolundan yürümeyenlerin sonu gelecek.. Ancak yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü işçiler ve emekçiler çürümüş kapitalizme darbeyi indirebilecek. Yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü işçi sınıfı, emekçiler sahte değil, gerçek özgürlüğü kazanacak. Yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü işçiler, emekçiler sermayenin ve faşizmin düzeni yerine işçi sınıfı ve emekçilerin iktidarında aydınlık bir Türkiye’yi kuracaklar.

1 Mayısa doğru, büyük insanlığın kurtuluşu için, sermayenin boyunduruğu altında çalışan bütün halkların sağlığı, geleceği için, daha insanca çalışma ve yaşam koşullarını elde etmek için örgütlenme ve mücadele etme hakkı için yürütülen büyük mücadele ve dayanışma kazanacak!

Yaşasın İşçi sınıfı ve Emekçilerin Dayanışması!
Yaşasın İşçilerin Birliği Halkların Eşit Kardeşliği!
Barış İçin Savaşa, Kapitalizme ve Faşizme Hayır!
Yaşasın Birlik Mücadele ve Dayanışma
Yaşasın 1 Mayıs

Yaşamın kaynağı toplum sağlığıdır,halkın talepleri yaşamsaldır. Halkın talepleri gerçekleştirilmelidir.

Tüm dünyada küresel salgın halini alan ve ülkemizde varlığı 11 Marttan bu yana görülmeye başlanan Koronavirüs (Covid-19) salgını karşısında siyasi iktidar yetersiz kalmış, salgına karşı acil önlemler alınmamıştır. Siyasi iktidarın açıklamalarında çalışanların hakları, kadınlar ve yoksullarla ile ilgili bir önlem bulunmuyor.

Fabrikalarda, işletmelerde ve işyerlerinde işçiler, emekçiler toplu olarak çalışmaya devam etmektedir. Fabrika ve işletmeler bazındaki önlemlerin en olumlusu hijyen kurallarına uymakla sınırlıdır. Virüsünün yayılma ivmesi yüksektir. Alınan önlemlerle sorunun aşılması olanaklı değildir.

Bütün fabrikalarda, işletmelerde, organize sanayi sitelerinde, şantiyelerde, üretimin ve işin durdurulması önem taşımaktadır. Bugün salgının durdurulması sadece 65 yaş üstünün sokağa çıkmamasını istemekle engellenemeyeceği İtalya ve İspanya örneklerinden görülmektedir. Ve bu yaşanmışlıklardan gerekli dersler çıkarılarak derhal sokağa çıkma yasağı ilan edilmelidir.

Bunun için siyasi iktidar, Covid-19 salgınını önlemek için fabrikalar, işyerleri, şantiyelerdeki faaliyeti durdurmalıdır. İşçiler ücretli izne çıkarılmalıdır. Acil ve zorunlu işlerin yapıldığı işyerleri dışında diğer tüm işyerlerinin faaliyetlerini durdurarak çalışanlarını ücretli izne çıkarmalıdır.

Ülkemizde işçinin ücretinden kesilen paralarla oluşturulan işsizlik fonunda birikmiş 130 milyar lira bulunmaktadır. Hükümet, işçilerin maaşında kesilen primlerle oluşan işsizlik
fonunda biriken bu parayı, ücretli izne çıkarılan işçilerin ücretlerinin bir bölümünü ödemek için kullanmalıdır. Küçük ve orta düzeyde işletmelerin işçilik payını önemli oranda devlet ödemelidir.

İşten çıkarma, ücretsiz izin uygulaması yasaklanmalıdır.

Sokağa çıkma yasağı ilan edildiğinde yurttaşların temel ihtiyaçları devlet tarafından karşılanmalıdır.

Sağlık yardımı almakta olan 10 milyon dolayındaki “kayıtlı yoksullara” asgari geçim endeksine uygun bir maaş ödenmelidir.

En düşük emekli aylığı asgari ücret düzeyine çıkarılmalıdır. Korona virüsle mücadele döneminde 1000 TL destek eklenerek risk grubundaki bu kesimler korunmalıdır.

Konut ve taşıt kredileri ile kredi kartı borçları ve elektrik, su, doğalgaz ve iletişim faturaları salgın riski boyunca faizsiz olarak ertelenmelidir.

Öğrenci yurtları ücretsiz olmalı, öğrencilerin yurt borçları silinmelidir.

Çiftçi borçları ve ihtiyaç kredileri, faizleri silinerek taksitlendirilmelidir.

Büyükşehirlerde ve illerde Covid-19 hastaneleri ve yurttaşların diğer sağlık sorunları için gidecekleri hastaneler de belirlenmeli ve açıklanmalıdır. Devlet hastaneleri ve özel hastaneler Covid-19 hastalarına ücretsiz sağlık hizmeti vermelidir. Buna uymayan özel hastaneler kamulaştırılmalıdır. Salgın sürecinde, özel sağlık kuruluşları kamu kontrolüne geçirilmelidir.. Halka yaygın bir şekilde test yapılmalı hastalar tesbit edilmelidir. Test sonuçlarının açıklanmasında ve salgınla ilgili siyasi iktidar şeffaf olmalı ve halktan hiçbir şey gizlenmemelidir.

Salgında hastalanma ve yaşamlarını kaybetme riski olan hekimler ve diğer sağlık çalışanlarının ekipman eksiklikleri giderilmeli ve Covid-19 testi öncelikle sağlık emekçilerine yapılmalı ve kamu-özel bütün sağlık kurumlarında Covid-19 hastalarıyla temas ya da temas şüphesi olan hekim ve sağlık çalışanlarından başlanarak bütün sağlık çalışanlarının testlerinin hızla tamamlanması, yurttaşların sağlıkları açısından da önem kazanmıştır. Covid-19 hastahanelerindeki sağlık çalışanlarının sosyal çevrelerini de hastalığa bulaştırmalarını engellemek için mesai sonrası kalacakları mekanlar tesbit edilmelidir. Ölümlerin artması ile hekimlere ve sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin artacağını öngörerek gerekli tedbirler alınmalıdır. Yargı kararı olmadan ‘Kanun Hükmünde Kararnamelerle’ işlerinden atılan tüm sağlık çalışanları ve akademisyenler işlerine dönmelidir.

Fahiş fiyatlarla stok, ortalama kar marjının üzerinde zam yapanlara göz yumulmamalı, denetimler artırılmalı, fırsatçılık yapanlara yaptırımlar uygulanmalıdır.
İşçilerin ve emekçilerin temel gıda ve hijyen maddelerine erişimi için kamu kaynaklarına başvurulmalıdır. Virüsten koruyucu ürün ve malzemeler (maske, kolonya,klorak, sabun vb.) başta dar gelirliler olmak üzere halka ücretsiz dağıtılmalıdır.

“Evde kalma” nedeniyle kadına ve çocuklara yönelik ev içi şiddetin görünmez kılındığı koşullar yaşanmakta, kadınlar umarsız bırakılmaktadır. Şiddet çağrısı alındığında şiddet uygulayan erkekler öğrenci yurtlarında ayrı bir bölüme yerleştirilmeli, evden uzaklaştırma uygulanmalıdır.

Salgın süresinde doğalgaz, elektrik, su ve internet ücretsiz sağlanmalıdır.

Mülteci geri gönderme merkezlerinde gerekli tedbirler maksimum düzeyde alınmalı, bu merkezlerde olmayan mültecilerin konut, hijyen ve temel gıda malzemesi temini kamu kaynaklarıyla sağlanmalıdır.

Devlet salgını bahane ederek yurttaşlar üzerindeki baskı, gözetim ve denetim ağlarını yaygınlaştırmamalıdır. Virüs tehlikesinin getirdiği günlük yaşamdaki bazı kısıtlamalar, güdük temel hak ve özgürlüklerin ortadan kaldırılması ve açık bir faşizme geçilmesine yol açmamalıdır. Yurttaşlar temel hak ve özgürlüklerini kısıtlayan tüm uygulamalara son verilmeli, internet ortamındaki ifade ve düşünce özgürlüğü ve haber alma haklarına yönelik tüm yasaklamalar kaldırılmalıdır.

Tüketici, konut ve taşıt kredileri ile kredi kartı borçları ve elektrik, su, doğalgaz ve iletişim faturaları günlük olağan yaşama geçinceye dek ertelenmelidir.

Savaş koşullarında Covid-19’un artacağı düşünülerek, siyasi iktidar emperyal isteklerini biryana bırakarak, Suriye’deki ve Libyada’daki askeri birlikler geri çekmeli ve komşu ülkelerle; karşılıklı saygı, içişlerine karışmama ve barış politikası izlemelidir.

Öncelikle cezaevlerinde tutukluların hızla tahliyesi sağlanmalı; yaşam hakkı ve ifade özgürlüğü esas alınarak siyasi tutuklular, gazeteciler, yaşlılar, hasta mahkûmlar ve çocuklar tahliye edilmeli, infazlar ertelenmelidir.

Yerellerde, il/ilçe bazında belediyelerin ve muhtarlıkların da içinde yer aldığı demokratik kitle örgütü, meslek odaları ve sendika temsilcilerinin ve muhalif siyası partilerinde içinde yer aldığı kriz masaları kurulmalıdır.

Bu zor süreçte inisiyatif sadece siyasi iktidarda olmamalı, muhalefet partilerinin ve demokratik kitle ve meslek örgütlerinin toplumsal rol ve sorumluluğu artırılmalı, salgınla ilgili önlemlerin alındığı il ve ilçelerde bilim kurulları oluşturulmalı, başta tabip odaları olmak üzere meslek örgütleri, sendikaların ve siyasi partilerin bu kurullarda temsili sağlanmalıdır.

WORKERS OF SF TRADE AND KALE PRATT&WHITNEY ARE NOT ALONE!


WORKERS OF SF TRADE AND KALE PRATT&WHITNEY ARE NOT ALONE!

Four woman workers of the SF Trade Textile Plant have been picketing at the entrance of the Gaziemir Free Zone for 143 days for being involved in union activities.

The unionization of workers in the Kale Pratt&Whitney Aero Engine Industries, a joint venture between the Turkish Kale Group and the American Pratt&Whitney primarily for making engine parts for the F-35 fighter, spurred the capitalist bosses to action.

When workers in the Kale Pratt&Whitney Aero Engine Plant joined the All Metal Workers Union, the employer terminated 94 workers.

The plant management had effectively reduced wages to minimum wage with low raises, and had started to engage in mobbing against workers after the S-400 crisis with the US. As a result, the workers began to organize under the All Metal Workers Union, a member of DİSK. When the workers exercised their constitutional right and joined the union, the first move was to terminate 7 workers one night, for no reason. The terminated workers staged a demonstration in front of the plant. The workers who expressed support for their fired colleagues were terminated themselves within a few days. Soon, 94 workers had been fired. Then, the plant manager called the workers to a meeting and offered to re-hire them on the condition that they resign from the union. When the workers refused, they responded with threats and insults. The workers started a sit-in on February 29 at the entrance of the Aegean Free Zone to fight for their right to unionize.

The workers fight against the usurping of their legal and legitimate right to unionize, while the employer terminates workers for various reasons. It all boils down to a smear campaign using cherry-picked articles of the labor law, designed to make the employer look righteous on a legal basis. This is not new to the capital: it is a tested method used to break unionization. To prevent unionization among workers, they will identify union members and fire them using various excuses. This plays out once again in the SF Trade and Kale Pratt&Whitney Aero Engine plants.

The bosses of Kale Pratt&Whitney Aero Engine plant fire unionized workers on the one hand, while hiring new and non-union workers on the other to prevent the union from gaining majority. The forces of labor and democracy are obligated to defend the acquired rights of the working class against unlawfulness and injustice, and to rise in solidarity with the working class.

The workers and laborers will expose capitalist bosses for the frauds they are. Today, SF Trade Textile workers are at resistance at the entrance of the Gaziemir Free Zone, and Aero Engine workers are at resistance at the Izmir Fair Gate of the Free Zone. The working class and all people in support of labor stand with the textile and aero engine workers; they support them in solidarity, helping them feel that they are not alone. The justice of time will favor the workers. Workers who resist will finally and rightfully prevail. We stand with workers who recognize the power of organized struggle, who defy the capital and take a step for unionization.

Workers who resist and fight are not alone. The workers, laborers, friends of labor, and the makers of all value stand with them. 11.03.2020

Glory to the working class!
Glory to the workers’ resistance!

İmece Friendship Solidarity Association

YEREL YÖNETİM ANLAYIŞIMIZ VE TALEPLERİMİZ

YEREL YÖNETİM ANLAYIŞIMIZ ve TALEPLERİMİZ

Kente yönelik politika ve uygulamalarda, insan hakları, kentli hakları, kent insanları arasında kardeşlik-barış iklimi, birlikte yaşama, engelli, hasta, çocuk ve kadına duyarlı planlama, yerellerde hizmetlere eşit erişim, insan ve çevre sağlığı gibi kriterler temel referanslar olmalıdır.

Kentlerin sahibi o kentte yaşayan halktır ve yerel yöneticilerin demokratik biçimde seçilmesi ve başarısızlıkları durumunda geri alınması esas olmalıdır. Seçimler gibi, kente dair kararlar da kentlilerin katılımcısı olduğu demokratik süreçler, mekanizmalar  işletilerek alınmalıdır.

Fiziksel, doğal, tarihi ve kültürel değerleri korumak ve geliştirmek, koruma ve kullanma dengesini sağlamak, ülke, bölge ve şehir düzeyinde sürdürülebilir kalkınmayı desteklemek, yaşam kalitesi yüksek, sağlıklı ve güvenli çevreler oluşturmak  merkezi yönetimin olduğu kadar yerel yönetimlerin de görevidir.

Kentimiz İzmir’in yapılan araştırmalarda beş bin yıl öncesine kadar uzanan bir tarihi vardır. Yıllarca süren çalışmalarla ortaya çıkan tarihi mirasına sahip çıkan, bu mirası bilimsel temelde ciddi araştırmalarla zenginleştirici projeler üreten bir yerel yönetim anlayışı,  kentin tüm kültür ve doğal varlıklarını geleceğe taşıyabilir.

Kent yönetimine talip olan başkan adayları ve meclis üyelerinin kentin sorunlarının çözümü konusunda önerilerde bulunması bir program ortaya koyması kuşkusuz önemli, ancak yeterli değildir. Sermayeye karşı emekçi halkın çıkarlarını savunan  yerel yönetim adayları, tekellerin, uluslar arası ya da yerli sermaye gruplarının değil halkın taleplerini, çıkarlarını savundukları ölçüde halkın desteğini ve sevgisini kazanabilirler. Sermaye partilerinin adaylarından ayıran başlıca farklılık da ekonomik, sosyal ve siyasi demokrasi taleplerini savunması, buna uygun politikaları geliştirerek uygulamasıdır.

Kentimiz özellikle son yıllarda yoğun göç almış; hızla nüfusu artmıştır. Kentin  kamu yararından uzak sermaye odaklı planlanması gelecekte, hava kalitesi daha da kötü, yaşam standartları düşük, yeşil alanları  olmayan, ranta odaklı yapılaşma  ve ulaşım sorunları yaratmıştır.

‘‘ Körfez Tüp Geçiş Projesi, henüz yapım aşamasında olan İstanbul Otoyolu ile Çiğli’de sulak alanların ve Kuş Cennetinin olduğu bölgeden güneyde doğal sit statüsü değiştirilen İnciraltı ve Çeşme yarımadasını birbirine bağlayacaktır.” Bu proje Gediz deltasındaki kuş türlerinin yoğun bulunduğu bölgede sulak alanların tasfiyesi ile kuş, bitki, memeli hayvan, çeşitli kelebek türleri yok edilerek, ekolojik dengeleri tahrip edecek, betonlaşmaya yol açacak ve plan değişiklikleri ile yüksek rant artışlarının önünü açarak kıyıları betona teslim eden bir kentin yolunu açacaktır.’’(1) İzmir’in tarihi, kültürel ve doğal değerleri-zenginlikleri rant için tasfiye edilmiş olacaktır. İzmir’in İstanbul olmasını istemiyorsak bu ‘‘ihanet’’ projelerine karşı durmak İzmir’i yönetecek başkanların öncelikli görevidir.

Doğa Derneği’nin de içinde yer aldığı “İzmir’e Sahip Çık” platformu’nun da önerdiği, desteklediği 15 Şubat 2019 günü yeryüzünün en zengin ve benzersiz doğal alanlarından biri olan İzmir’in Gediz Deltası’nın UNESCO Dünya Doğa Mirası ilan edilmesi için çalışmalar hızla başlatılmalı; bu konuda yapılmakta olan çalışmalar desteklenmelidir.

Alsancak’taki tarihi Elektrik Fabrikası’nın arazisiyle birlikte,  Özelleştirme İdaresi Başkanlığı tarafından Devlet İhale Kanunu’nun kısıtlamalarına tabi olmadan satışa çıkarılması engellenmelidir. İzmir 1 No’lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun 8 Ocak 1998 tarihli kararıyla ‘Korunması Gerekli Kültür Varlığı’ olarak tescillendiği temel alınmalı; 1943 tarihinde kamulaştırılarak İzmir Belediyesi’ne devredilen sahanın tekrar İBB’ye devri için meslek odaları ile kentliler birlikte kenti savunmalıdır.

Bayraklı bölgesini çok katlı beton blokların ısı adaları oluşturarak ekolojik dengeyi bozmasına engel olunmalı, kentin tarihi ve doğal dokusuna aykırı projelere onay verilmemelidir.

Egemen iradenin, siyasi iktidarın kürt sorunundaki şiddet yanlısı ırkçı, ayrıştırıcı, düşmanlaştırıcı, yandaşlarını kayırmacı politikalarına karşı kent düzeyinde eşitlikçi, özgürlükçü, yerel hizmetlerin  gerçekleşmesinde yoksul-dar gelirli yerleşimlere öncelikli, barışçıl ve demokratik projeler üretilmelidir.

Yönetime aday olanlar, alevilerin, farklı din, mezhep ve kültürlerin inanç özgürlüğünü ayrımsız savunmalıdır. İbadet mekanlarının restorasyonu desteklenmeli, güvenlikli kılınmalıdır Yönetmeye aday olanlar, sendikalaşmayı, sendika seçme özgürlüğünü, taşeron uygulamasına karşı kadrolu-güvenceli çalışma hakkını esas alan anlayış ve uygulamaların savunucusu olmalıdır.

Belediye emekçilerinin kadrolu, güvenceli istihdamını esas almalı, liyâkattan taviz verilmemeli, sendikaları tahakküm altına almaya çalışmadan, eşit ilişki kurabilmelidir. Sendikaların ve demokratik kitle örgütlerinin İzmir’de yerel demokrasinin gelişiminin bir parçası olduğu bilinmelidir. Kocaoğlu döneminde kadrolu olabilmek için hukuk yoluna başvuran ve işinden atılan tüm işçilerin yeniden iş başı yapmalarını sağlayacak adımlar atılmalıdır.

696 Sayılı kanun Hükmün’de kararnameyle  belediyelerde çalışan şirket işçileri, süresiz işçi statüsüne geçirilmişti.. Bu işçilere 2020 yılına kadar toplu iş sözleşmesi yapılmayacak, kadrolu işçi gibi 4 ikramiye verilmeyecek ve sosyal-ekonomik haklardan yararlanamayacaklar. Bu işçilere sadece düşük bir zam öngörülmektedir. Bu kararname eşitlik ilkesine aykırıdır. Kadroya geçirilme adı altında işçilerin ekonomik ve sosyal hakları gasp edilmiştir. Yerel yönetim adayları bu kararnameye karşı çıkmalı ve işçilerin ekonomik ve sosyal haklarını savunulmalı, eşitlik ilkesini temel almalıdır.

Toplu İş Sözleşmeleri (TİS) nin sendika, sendika olmayan iş kollarında işçi temsilcileriyle yapılmasını savunulmalı; grev hakkının önündeki engelleri kent bazında yok saymalıdır. Kıdem tazminatı hakkını güvenceye almalı; kiralık işçilik uygulamalarına karşı çıkmalıdır.

Çalışanlar arasında cinsiyet eşitliğini savunmalı; özellikle kariyer, kadro yükseltmede pozitif ayrımcı, ücret politikasında mutlak eşitlikçi olmalıdır.

Kentimizde kadın hak ve özgürlüklerine uygun koşulları oluşturmayı; kentin gecesi-gündüzüyle, toplu taşım araçlarıyla, sokaklarıyla güvenli kılıcı politikaları geliştirmelidir.

Gençliğin bilimsel-özerk-demokratik-parasız eğitim-öğretim hakkında her gün daha fazla artan eşitsizliğe karşı politikalar geliştirilmeli; barınma, ulaşım, beslenme konularında olanaklar yaratılmalıdır

Küçük üreticilere ve köylülere düşük oranlı kredi tahsisi, kooperatifleşme olanaklarını sağlamalı; Kooperatifleşmenin yaygınlaştırılması için üreticilere yardım ve destek politikaları (destekleme alımları) geliştirilmelidir. El emeği üretimi yapan kadınlara yerel pazarlarda ücretsiz  alanlar sağlamalıdır.

Tarım ve hayvancılığa yapılacak ekonomik destekleri yerel bütçe kaynaklarından yapmalı ve halka aracısız, ucuz beslenme olanaklarını sağlamalı; bunun için de üretim ve tüketim kooperatifleri kurulması için adımlar projelendirilmelidir.

Tarım emekçilerine yönelik bir ekonomik ve sosyal güvence ağı geliştirilmesini savunmalı; kırsal kesimde kadınlara yönelik özel bir sosyal güvenlik sistemini bu döngü içerisinde  projelendirilmesini savunarak uygulamasını gerçekleştirecek bir alan açmalıdır.

Tarım alanları, sulak alanlar, su kaynaklarının özelleştirmelere açılmasını, sermayeye bırakılmasına kararlılıkla karşı çıkmalıdır. Bu temelde HES, RES, Termik santrallerin yerlerini meslek örgütleri, uzmanlar ve yöre halkı ile belirlemeyi savunmalıdır. Güneş enerjisinden yararlanmanın yolları aranmalıdır.

Kentimiz yeşil alanlardan da il ve ilçe bazında otoparklardan da  yoksun durumdadır. Kentin yeşil alanları artırılmalı,ihtiyaçlar nüfus oarnında belirlenerek katlı otoparklar yapılmalıdır.

Hava kirliliği, araç yoğunluğu ve diğer nedenlerle yoğunlaşmıştır. Koah, astım, solunum yolu hastalıkları yüksek orandadır. Kentimizdeki hava kirliğini ortadan kaldıracak politikalar geliştirmek zorundayız.

Gıda güvenliğini denetimleri sıklaştırarak sağlamalı, BB bünyesinde araştırma laboratuarları kurmak projelendirilmelidir.

Yerel yönetimlerin ulaşım hizmetlerinden kar elde etmesi düşünülemez. Yerel yönetimler ulaşım hizmetini diğer gelirlerinden sübvanse etmelidir. Kentlerde ulaşım hizmetleri yerel yönetimlerin kamusal bir görevidir. Kentte yaşayan tüm yurttaşların toplu taşıma hizmetlerinden yararlanması asgari ücret esas alınarak yapılmalıdır.

Saygılarımızla

İmece-Der

 

  • 1.İzmire Sahip Çık

 

 

 

Olcay Çınar


OLCAY ÇINAR
10.08.1952 De Mardin’in Cizre ilçesinde doğdu.
Babası jandarma astsubayı, annesi ev hanımıdır. Dört kardeşin en büyüğüdür. Babasının mesleği dolayısıyla ilk okulu Bingöl ün Kığı, Mersin in Gülnar ilçelerinde, ortaokulu Kütahya da; liseyi İzmir Eşrefpaşa Lisesinde okudu.
Liseden sonra Ege Üniversitesi Makine Mühendisliğini kazandı. İlk yıllarında yurtsever devrimci hareketle tanıştı. Buca da özerk demokratik üniversite mücadelesi verirken bir yandan da faşizme ve emperyalizme karşı mücadelede Halkın Kurtuluşu saflarında yerini aldı.
Üniversiteyi bitirdikten sonra DSİ’de makine mühendisi olarak çeşitli görevlerde bulundu.
Kamu çalışanlarının sendika hakkı için mücadele etti ve KESK in İzmir deki yapılanması için çok emek verdi; Kamu İktisadi Teşebbüsü kurumların özelleştirilmesine;TEK in özel şirketlere devrine karşı mücadelede ön saflarda yer aldı.
Sevgili eşi Şenol la üniversite yıllarında anti faşist mücadele içinde tanıştı, mücadelede birlikleri evlilikle sonuçlandı. Bir erkek çocukları oldu.
Yakalandığı amansız hastalık nedeniyle 09.08. 2016 da aramızdan ayrıldı.
Bizlerle yaşayacak.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri: Savaşa, Sömürüye ve Emperyalizme Karşı Barışı Büyütelim!!

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde sokaktaydı: “Savaşa değil, emekçiye bütçe!”, “Savaşa değil sağlığa bütçe”

ÖSYM önünden başlayan yürüyüş Gündoğdu Meydanı’nda son bulurken, savaşlarda yaşamını yitirenler için denize karanfiller bırakıldı.

Dünyanın dört bir yanında savaşların, işgallerin, katliamların ve yoksulluğun büyüdüğü bir dönemde 1 Eylül Dünya Barış Günü İzmir’de emekçilerin ve demokrasi güçlerinin sokaklarda yükselttiği barış ve kardeşlik talepleriyle karşılandı.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri’nin çağrısıyla ÖSYM önünde bir araya gelen kitle, Türkan Saylan Kültür Merkezi’ne yürüdü. Yürüyüş boyunca savaş karşıtı sloganlar yükselirken, emekçilerin bütçenin savaşa ve silahlanmaya değil halkın ihtiyaçlarına ayrılması talebi öne çıktı.

Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde gerçekleştirilen basın açıklamasını Emek ve Demokrasi Güçleri adına Baro yöneticisi Av. Gamze Şimşek okudu.

Şimşek, açıklamaya “1 Eylül Dünya Barış Günü’nü, insanlığın savaşlardan, işgallerden, katliamlardan ve sömürüden kurtulamadığı bir dünyada karşılıyoruz” sözleriyle başladı.

1 EYLÜL’ÜN TARİHSEL ANLAMI

Açıklamada, 1 Eylül 1939’da Nazi Almanyası’nın Polonya’yı işgaliyle başlayan ve milyonlarca insanın yaşamını yitirdiği II. Dünya Savaşı hatırlatıldı.

Kentlerin bombalandığı, halkların yerlerinden edildiği, toplama kamplarında milyonlarca insanın katledildiği belirtilen açıklamada, II. Dünya Savaşı’nın insanlık tarihinin en ağır trajedilerinden biri olduğu vurgulandı.

1 Eylül’ün yalnızca geçmişte yaşanmış bir savaşın yıldönümü olmadığı belirtilerek, savaşın, militarizmin, faşizmin ve emperyalist saldırganlığın karşısında barışı savunmanın tarihsel bir günü olduğu ifade edildi.

Ancak 87 yıl sonra dünyanın hâlâ savaşlardan kurtulamadığına dikkat çekildi.

Ukrayna’da savaşın sürdüğü, Filistin halkının ağır bir yıkım ve insani krizle karşı karşıya olduğu, Sudan’daki savaşın milyonlarca insanı yerinden ettiği belirtilen açıklamada, Myanmar’dan Kongo’ya, Yemen’den Ortadoğu’nun farklı bölgelerine kadar halkların savaşların ve silahlı çatışmaların ağır sonuçlarını yaşadığı ifade edildi.

 “PEKİ BÜTÜN BU SAVAŞLAR NEDEN ÇIKIYOR?”

Açıklamanın önemli bölümünde savaşların nedenlerine ilişkin değerlendirmeler yapıldı.

Savaşların yalnızca halkların birbirlerine duyduğu düşmanlıkla, dinlerle, mezheplerle, etnik farklılıklarla veya ülkeler arasındaki tarihsel anlaşmazlıklarla açıklanamayacağı belirtilen açıklamada, savaşların arkasındaki ekonomik ve siyasi çıkarlara dikkat çekildi.

Enerji kaynakları, pazarlar, silah ticareti, jeopolitik hesaplar, emperyalist güç mücadeleleri ve sermayenin sınırsız büyüme arayışının savaşların temel dinamikleri arasında olduğu vurgulandı.

Dünyanın bir yanında insanların açlık, yoksulluk ve işsizlikle mücadele ederken diğer yanında silahlanmaya trilyonlarca dolar harcanmasının tesadüf olmadığı belirtildi.

Savaşlardan en fazla yoksulların, emekçilerin, çocukların ve kadınların zarar gördüğü ifade edilirken, silah tekellerinin, enerji şirketlerinin ve savaş ekonomisinden beslenen sermaye gruplarının büyümeye devam ettiği kaydedildi.

“GERÇEK BARIŞ, SİLAHLARIN SUSMASINDAN İBARET DEĞİL”

Emek ve Demokrasi Güçleri, gerçek barışın yalnızca silahların belli bir süre susması olmadığını vurguladı.

Açıklamada şu değerlendirmeye yer verildi:

“Gerçek barış; insanların açlığa, yoksulluğa, işsizliğe, sömürüye ve güvencesizliğe mahkûm edilmediği; halkların birbirine düşmanlaştırılmadığı; bütün insanların eşit, özgür ve onurlu bir yaşam hakkına sahip olduğu bir toplumsal düzeni gerektirir.”

Savaşın karşısındaki en güçlü seçeneğin halkların kardeşliği ve enternasyonal dayanışma olduğu belirtilerek, halkların birbirine düşman edilmesine değil, eşit ve özgür yurttaşlar olarak yan yana yaşamasına ihtiyaç olduğu vurgulandı.

BARIŞ MÜCADELESİ, SINIFSAL EŞİTSİZLİKLERE KARŞI MÜCADELEDİR

Açıklamada barış talebinin demokrasi ve sosyal adalet talebinden ayrı düşünülemeyeceği belirtildi.

Kalıcı barışın; emekçilerin söz ve karar sahibi olduğu, üretimin ve toplumsal zenginliklerin bir avuç sermaye grubunun çıkarına değil toplumun ihtiyaçlarına göre düzenlendiği, sömürünün ve sınıfsal eşitsizliklerin ortadan kaldırıldığı bir toplumsal düzenle mümkün olabileceği ifade edildi.

Bu yaklaşım, 1 Eylül eyleminin yalnızca savaş karşıtı bir protesto olmadığını; aynı zamanda savaşları ve yoksulluğu üreten düzene karşı bir itiraz olduğunu ortaya koydu.

TÜRKİYE’DE DEMOKRATİK VE BARIŞÇIL ÇÖZÜM ÇAĞRISI

Türkiye açısından da yıllardır çözülemeyen çatışma ve Kürt sorununa demokratik, siyasal ve barışçıl bir çözüm bulunması gerektiği belirtildi.

Gündeme gelen “çerçeve yasa” tartışmalarının Türkiye’nin demokratikleşmesi ve kalıcı bir barış ortamının kurulması açısından önemli olduğu ifade edilirken, yalnızca bir yasanın barışı ve kardeşliği garanti etmeyeceği vurgulandı.

Açıklamada, ortaya konulacak çerçevenin gerçekten demokratik bir içeriğe sahip olup olmadığı, geçmişin acılarıyla yüzleşmeyi ve toplumsal barışı sağlayacak mekanizmaları içerip içermediği konusunda tereddütler bulunduğu belirtildi.

Biz bu ihtimali peşinen reddetmiyoruz. Tam tersine, Türkiye’nin gerçek bir barış sürecine ihtiyacı olduğunu savunuyoruz. Ancak barışın yalnızca devletler arasında yapılan düzenlemelerle değil, toplumun bütün kesimlerinin sürece katılımıyla, demokratik hakların güvence altına alınmasıyla, düşünce ve ifade özgürlüğünün önündeki engellerin kaldırılmasıyla ve eşit yurttaşlık temelinde mümkün olabileceğini vurguluyoruz.

Bununla birlikte Türkiye’nin gerçek bir barış sürecine ihtiyacı olduğu vurgulanarak, barışın yalnızca devletler arasında yapılacak düzenlemelerle değil, toplumun bütün kesimlerinin sürece katılımıyla mümkün olabileceği ifade edildi.

Demokratik hakların güvence altına alınması, düşünce ve ifade özgürlüğünün önündeki engellerin kaldırılması ve eşit yurttaşlık temelinin güçlendirilmesi çağrısı yapıldı.

“Barışın adı yalnızca silahların susması değil; insanların düşünceleri, kimlikleri, inançları ve siyasal tercihleri nedeniyle baskı görmediği bir ülkenin kurulmasıdır” denildi.

ABHAZ HALKININ TALEPLERİ DE AÇIKLAMADA YER ALDI

Basın açıklamasında Kafkasya ve Karadeniz havzasındaki halkların yaşadığı sorunlara da yer verildi.

Türkiye’de yaşayan yüzbinlerce Abhaz kökenli yurttaşın anavatanlarına seyahat özgürlüğünün, doğrudan deniz ve havayolu ulaşım imkânları yaratılarak güvence altına alınması gerektiği belirtildi.

Abhazya’nın kimlik ve pasaport belgelerinin Türkiye tarafından tanınması çağrısı yapılan açıklamada, Türkiye’nin uygulayabileceği düzenlemelerle bu izolasyonun kaldırılması yönünde adımlar atılması istendi.

“SAVAŞ POLİTİKALARININ FATURASINI EMEKÇİLER ÖDÜYOR”

Türkiye’de ekonomik krizin derinleştiği, milyonlarca insanın yoksulluk sınırının altında yaşamaya devam ettiği belirtilen açıklamada, gençlerin geleceksizlikle, emekçilerin ise güvencesizlikle karşı karşıya bırakıldığı ifade edildi.

Toplumun geniş kesimleri geçim sıkıntısı altında ezilirken demokratik hak ve özgürlükler üzerindeki baskıların ağırlaştığı belirtildi.

“Savaş politikaları ile yoksulluk arasında doğrudan bir bağ vardır” denilen açıklamada, savaşın ve güvenlik politikalarının faturasını emekçilerin ödediği vurgulandı.

Demokratik hakların daraltılmasının bedelini toplumun ödediği, silahlanmaya ve militarizme ayrılan kaynakların bedelinin de halkın sırtına yüklendiği ifade edildi.

Bu nedenle 1 Eylül’de yalnızca dünyadaki savaşlara değil, savaşın toplumsal zeminini oluşturan eşitsizliklere, sömürüye, yoksulluğa ve baskıya da itiraz edildiği belirtildi.

Açıklamanın bu bölümünde şu sözler öne çıktı:

“Barış, adalet olmadan kalıcı değildir. Özgürlük olmadan barış eksiktir. Eşitlik olmadan kardeşlik mümkün değildir. Sömürü devam ederken gerçek barış kurulamaz.”

FİLİSTİN’DEN UKRAYNA’YA: HALKLARIN BARIŞ HAKKI

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, dünyanın neresinde olursa olsun haksız savaşlara, işgale, militarizme ve halkların birbirine düşman edilmesine karşı olduklarını açıkladı.

Filistin halkının özgürlük ve kendi kaderini tayin hakkının savunulduğu açıklamada, Ukrayna’da savaşın sona ermesi ve Sudan’da akan kanın durması çağrısı yapıldı.

Dünyanın bütün çatışma bölgelerinde halkların barış içinde yaşaması gerektiği vurgulanırken, Türkiye’de demokratik, eşitlikçi ve kalıcı bir barışın kurulması için bütün halkların ve emekçilerin ortak mücadelesinin büyütülmesi çağrısı yapıldı.

Etkinlikte, savaşın ve sömürünün karşısında halkların ortak mücadelesinin büyütülmesi gerektiği vurgulanırken, barış talebinin emek, eşitlik, özgürlük ve demokrasi mücadelesiyle birlikte yükseltilmesi çağrısı yapıldı.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri açıklamasını şu sözlerle tamamladı:

“Haksız savaşın kazananı olmaz; ancak halklar kaybeder. Biz, halkların birbirine düşman edilmediği; sınırların ölüm ve yıkım değil, kardeşlik ve dayanışma anlamına geldiği; çocukların bombalar altında değil, özgür ve güvenli bir dünyada büyüdüğü bir gelecek istiyoruz.”

GÜNDOĞDU MEYDANI’NA YÜRÜYÜŞ

Basın açıklamasının ardından kitle Gündoğdu Meydanı’na doğru yürüyüşe geçti.

Barış yürüyüşleri  boyunca savaş karşıtı, emek ve halkların kardeşliği ve eşitliği vurgulu “Yaşasın halkların kardeşliği!”,“Yaşasın halkların eşitliği!”, “Emperyalizm yenilecek, direnen halklar kazanacak!”, “Savaşa değil, emekçiye bütçe!”, “Savaşa değil, sağlığa bütçe!”,“Susma, haykır; halklar kardeştir!”,“Nefrete inat, yaşasın hayat!”, “Savaşa hayır, barış hemen şimdi!” sloganlar atıldı.

Gündoğdu Meydanı’na ulaşan kitle, savaşlarda yaşamını yitirenleri andı. Savaşlarda hayatını kaybedenler için denize karanfiller bırakıldı.

 

 

1 EYLÜL DÜNYA BARIŞ GÜNÜ

 

Savaşın, işgalin ve baskının karşısında barış, demokrasi ve özgürlük için mücadele

1 Eylül 1939’da siyasal ve ekonomik hegemonya kurma amacıyla Nazi Almanyası’nın Polonya’yı işgaliyle başlayan, İkinci Dünya Savaşı, insanlık tarihinin gördüğü en büyük yıkımlardan birine yol açtı. Milyonlarca insan ulusal, etnik, din-mezhep farklılıklarından dolayı düşmanlaştırıldı, ırkçılık, şövenizm kışkırtıldı, etkin ideolojik argümanlar olarak kullanılarak işkenceyle katledildi, kırıma uğradı, yaşamını yitirdi; kentler yok edildi, halklar yerlerinden edildi, toplumsal hafızalarda kuşaklar boyunca silinmeyecek acılar bırakıldı.

1 Eylül bu nedenle yalnızca geçmişte yaşanan bir savaşın yıldönümü değildir. Aynı zamanda insanlığın savaşlara, işgallere, militarizme, faşizme ve her türlü baskıya karşı “BİR DAHA ASLA” deme günüdür.

Ancak bugün, aradan geçen onlarca yıla rağmen dünyanın farklı bölgelerinde savaşlar devam ediyor.

Ukrayna-Rusya savaşı bütün yıkıcılığıyla sürerken, emperyalist güçlerin ve bölgesel aktörlerin çıkar çatışmaları milyonlarca insanın yaşamını tehdit etmeye devam ediyor.

Ortadoğu ise giderek daha büyük bir savaş ve çatışma alanına dönüşüyor. Filistin’de İsrail’in saldırıları ve işgali sürerken, Suriye yıllardır savaşın, dış müdahalelerin ve istikrarsızlığın ağır sonuçlarını yaşamaktadır. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla birlikte bölgesel savaşın kapsamı daha da genişlemiş; savaşın Suriye, Lübnan, Irak ve bütün bölgeye yayılma ihtimali daha görünür hale gelmiştir.

Böylesi bir ortamda imzalanan ve bölgesel güvenlik mimarisinin parçası olarak tartışılan Mekke Anlaşması, Türkiye’nin doğrudan tarafı olmadığı bölgesel çatışmaların içerisine çekilmesi bakımından ciddi sorun işaretleri yaratmaktadır. Türkiye’nin dış politikasının halkların savaşlarına taraf olmak yerine barıştan, diplomatik çözümden, egemenlik hakkından ve halkların kendi kaderlerini belirleme hakkından yana olması gerekir.

Çünkü savaşların bedelini savaşları planlayanlar değil çocuklar, kadınlar, işçiler, emekçiler ve yoksul halklar ödüyor.

BARIŞ, SADECE SİLAHLARIN SUSMASI DEĞİLDİR

Barış, yalnızca savaş uçaklarının uçmadığı, bombaların patlamadığı çatışmasızlık durumu değildir.

Barış, insanların düşünceleri nedeniyle tutuklanmadığı, gazetecilerin haber yaptıkları için cezaevine konulmadığı, avukatların mesleklerini yaptıkları için baskı görmediği, seçilmişlerin halkın iradesi yok sayılarak görevlerinden uzaklaştırılmadığı; işçi ve emekçilerin çalışarak hak ettikleri asgari de olsa ücretlerinin aylarca ödenmediği, emekçilerin eşit işe eşit ücret istedikleri için darp edilmedikleri, üzerlerine biber gazı sıkılmayan eşitlikçi bir ortamdır.

Barış, yaşanan savaşlar sonrası halkların, ulusların mücadele yoluyla kazandıkları uluslararası ilkelerin “hukuk” olarak güvenceye alındığı ve hükümlerininin ulusal yasaların da üzerinde olduğu kabul edilen; hukukun üstünlüğünün, kuvvetler ayrılığının, bağımsız yargının ve temel hak ve özgürlüklerin güvence altında olduğu demokratik bir yaşamdır.

Bu nedenle Türkiye’de bugün yaşananları görmezden gelerek gerçek bir barıştan söz etmek mümkün değildir.

TÜRKİYE’DE BARIŞIN ÖNÜNDEKİ EN BÜYÜK ENGELLERDEN BİRİ DEMOKRASİ KRİZİDİR

Türkiye’de uzun süredir düşünce ve ifade özgürlüğünü daraltan, toplantı ve gösteri hakkını sınırlayan, muhalefeti baskı altına alan, gözaltı ve tutuklamayı siyasal mücadelede bir araç haline getiren ağır bir yönetim anlayışıyla karşı karşıyayız.

Seçilmiş belediye başkanlarının tutuklanması, görevden uzaklaştırılması ve yerlerine kayyum atanması, yalnızca bir kişinin özgürlüğü meselesi değildir.

Bu uygulamalar aynı zamanda seçmenin iradesine, sandığa ve demokratik temsil hakkına yönelik müdahalelerdir.

Gazeteciler üzerindeki baskılar da devam etmektedir. Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın Temmuz 2026 verilerine göre onlarca gazeteci ve medya çalışanı cezaevindedir.

Aydınlar, akademisyenler, sanatçılar, insan hakları savunucuları, avukatlar ve muhalif siyasetçiler üzerindeki baskılar; gözaltı, tutuklama ve ceza tehdidiyle birlikte düşünce ve ifade özgürlüğünü ağır biçimde daraltmaktadır.

HUKUK DEVLETİ OLMADAN BARIŞ OLMAZ

KHK’larla ihraç edilen akademisyenlerin, öğretmenlerin ve tüm kamu çalışanlarının görevleri, özlük hakları ve uğradıkları diğer kayıplar iade edilmelidir. Barış Akademisyenleri görevlerine iade edilmelidir.

İhraç edilenlerin haklarını etkili biçimde arayabilecekleri bağımsız, tarafsız ve adil bir hukuk yolu güvence altına alınmalıdır.

Çünkü gerçek bir barış, geçmişte yaşanan hak ihlallerinin üzerinin örtülmesiyle değil; hakların tanınması, mağduriyetlerin giderilmesi ve adaletin sağlanmasıyla kurulabilir.

GEZİ TUTSAKLARI ÖZGÜR OLMADAN DEMOKRASİDEN SÖZ EDİLEMEZ

Gezi davası kapsamında Osman Kavala, Can Atalay, Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater ve Mine Özerden başta olmak üzere verilen ağır hapis cezaları ve devam eden tutukluluklar, Türkiye’nin demokrasi ve hukuk devleti bakımından en önemli sorunlarından biri olmaya devam etmektedir.

AİHM’in Osman Kavala hakkında 25 Ağustos 2026 tarihinde verdiği yeni kararda Türkiye’yi yeniden mahkûm etmesi ve Kavala’nın serbest bırakılması gerektiğini belirtmesi, bu meselenin hâlâ çözülemediğini açıkça ortaya koymaktadır.

Bir ülkede Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanmadığı bir ortamda hukukun üstünlüğünden söz edilemez.

AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanması bir iktidarın tercihi değil, anayasal ve uluslararası hukuktan kaynaklanan bir yükümlülüktür.

Bu nedenle; İmza altına alınan uluslar arası sözleşmelerin gereği yerine getirilmelidir.

AYM kararları uygulanmalıdır. Hukukun üstünlüğü yeniden tesis edilmelidir.

Yargı bağımsızlığı güvence altına alınmalıdır.

“BARIŞ” SÖYLEMİ, GERÇEKLİĞİ ÖRTMEMELİDİR

Bugün iktidar tarafından kullanılan barış söylemleri elbette dikkatle izlenmelidir.

Ancak barış adına yapılan açıklamalar, ülkenin içinde bulunduğu gerçekliği gizlememelidir.

Bir yandan barıştan söz edilirken diğer yandan muhaliflerin tutuklandığı, seçilmiş belediye başkanlarının görevlerinden uzaklaştırıldığı, kayyım uygulamalarının sürdüğü, gazetecilerin cezaevinde tutulduğu, aydınların ve insan hakları savunucularının baskı altında olduğu, Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarının uygulanmadığı bir ortamda gerçek bir demokratikleşmeden, barıştan söz edilemez.

Barış sözle değil, hukukun gereklerinin yerine getirilmesiyle; özgürlükle, eşitlikle; demokrasiyle; adaletle mümkündür.

Gerçek barış, toplumun bütün kesimlerinin katıldığı, şeffaf, demokratik ve hukuka dayalı bir süreçle mümkündür.

TÜRKİYE’NİN İHTİYACI BAĞIMSIZ, DEMOKRATİK VE BARIŞÇIL BİR ÜLKEDİR

Türkiye’nin ihtiyacı, dış politikada bölgesel savaşların parçası olmak değil; bağımsız, barışçı ve halkların egemenlik hakkına saygılı bir dış politikadır.

Türkiye’nin ihtiyacı, içeride farklı düşünceleri susturmak değil; düşünce ve ifade özgürlüğünü güvence altına alan demokratik bir hukuk devletidir.

Türkiye’nin ihtiyacı, seçilmişleri görevden almak değil; sandıkta ortaya çıkan halk iradesine saygı göstermektir.

Türkiye’nin ihtiyacı, sorunları baskı ve güvenlik politikalarıyla çözmeye çalışmak değil; toplumsal sorunları demokratik siyaset ve hukuk yoluyla çözmektir.

Kürt meselesi başta olmak üzere Türkiye’nin bütün temel sorunlarının çözüm yolu şiddet, baskı ve güvenlikçi politikalar değil, eşit yurttaşlık, demokratik siyaset, temel hak ve özgürlükler ve barışçıl yöntemlerdir.

Kadınların eşit olmadığı, gençlerin geleceksiz bırakıldığı, eğitim-öğretimin bilimsel, demokratik, özerk olmadığı, milyonlarca insanın yoksullukla mücadele ettiği, doğanın, yaşam alanlarının  sermayenin çıkarları uğruna yok edildiği bir düzen de gerçek anlamda barışçı değildir.

Çünkü savaş ile baskı, sömürü ile eşitsizlik, militarizm ile otoriterlik birbirinden bağımsız değildir.

Dünyada savaş üreten anlayışa karşı çıkarken, ülkemizde demokrasi ve hukuk mücadelesini büyütmek zorundayız.

Barış mücadelesi aynı zamanda demokrasi mücadelesidir.

Özgürlük mücadelesidir.

Adalet mücadelesidir.

Eşitlik mücadelesidir.

1 Eylül Dünya Barış Günü’nde bir kez daha söylüyoruz:

Emperyalist savaşlara, işgallere ve militarizme hayır!

Halkları birbirine düşmanlaştıran, savaşlara sürükleyen politikalara hayır!

Savaşın Türkiye’yi ve bölgemizi daha büyük çatışmaların içerisine sürüklemesine hayır!

Baskıya, zorbalığa, keyfi tutuklamalara ve demokratik hakların gaspına hayır!

Seçilmişlerin iradesinin yok sayılmasına hayır!

AYM ve AİHM kararlarının uygulanmamasına hayır!

Gezi tutsakları ve siyasi nedenlerle özgürlüğünden mahrum bırakılan herkes özgür bırakılmalıdır!

Ve bir kez daha:

Halklar savaş değil, barış istiyor.

Halklar baskı değil, özgürlük istiyor.

Bizim mücadelemiz, bağımsız, demokratik, laik, sosyal hukuk devletinin bütün kurum ve kurallarıyla yaşadığı, insan haklarının güvence altında olduğu, halkların eşit ve özgür yurttaşlar olarak birlikte yaşadığı, savaşın değil barışın egemen olduğu bir Türkiye ve dünya içindir.

1 Eylül Dünya Barış Günü’nde; savaşa, işgale, faşizme, militarizme, sömürüye ve baskıya karşı barışı, demokrasiyi, özgürlüğü ve halkların kardeşliğini savunuyoruz.

Yaşasın halkların eşitliği ve kardeşliği!

Yaşasın demokrasi ve özgürlük mücadelesi!

Yaşasın barış!

Ali Aydın Davası 2 Eylül’de, Ortak Çağrı: Cezasızlığa izin vermeyeceğiz, cinayetin bütün yönleri ortaya çıkarılsın, hakikat ortaya çıkana kadar mücadele edeceğiz!

 

Ali Aydın davası öncesi ortak çağrı: “Cezasızlığa izin vermeyeceğiz, hakikat ortaya çıkana kadar mücadele edeceğiz”

İnsan hakları savunucusu ve önceki dönem İnsan Hakları Derneği (İHD) İzmir Şubesi Eş Başkanı avukat Ali Aydın’ın 14 Ocak 2026’da sabah yürüyüşü yaptığı sırada öldürülmesine ilişkin davanın ilk duruşması 2 Eylül Çarşamba günü saat 09.30’da Karşıyaka 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek. Aydın’ın ailesi, meslektaşları ve insan hakları örgütleri, cinayetin yalnızca sanığın bireysel eylemiyle açıklanamayacağını belirterek olayın bütün yönleriyle araştırılması, varsa tüm sorumluluk ilişkilerinin ortaya çıkarılması ve maddi gerçeğin açığa çıkarılması çağrısında bulundu.

Bilgilendirme toplantısı İzmir Barosu Avukat Nevzat Erdemir Konferans Salonu’nda yapıldı. Toplantıya İzmir Barosu Başkanı Sefa Yılmaz, İHD İzmir Şubesi Eş Başkanı ve davanın avukatlarından Ahmet Rodi Polat, İHD Genel Eş Başkanı Cihan Aydın ile Ali Aydın’ın eşi Kızbes Aydın katıldı. Toplantının açılış konuşmasını İzmir Barosu Başkanı Sefa Yılmaz yaptı.

Açıklamalarda ortaklaşan vurgu, Ali Aydın cinayetinin sıradan bir adli olay olarak ele alınmaması ve dosyanın yalnızca görünen fail üzerinden kapatılmaması oldu. İnsan hakları örgütleri, cinayetin hazırlık sürecinin, Aydın’ın neden ve nasıl hedef seçildiğinin, olay öncesi ve sonrasındaki ilişkilerin ve varsa azmettirme ya da yardım bağlantılarının bütünlüklü biçimde araştırılmasını istedi.

Sefa Yılmaz: “Ali Aydın’ı kalbimize gömdük, mücadelesini yarınlara taşıyacağız”

Toplantının açılışında konuşan İzmir Barosu Başkanı Sefa Yılmaz, Ali Aydın’ın yalnızca bir avukat olmadığını, aynı zamanda uzun yıllar boyunca insan hakları mücadelesinin içerisinde yer alan bir hak savunucusu ve aktivist olduğunu vurguladı.

Yılmaz, Aydın’ın hukukçu kimliğinin ötesinde, yaşamını ezilenlerin, kadınların ve çocukların yanında mücadele ederek geçirdiğine dikkat çekti.

“Ezilenlerin yanındaydı, kadınların, çocukların yanındaydı ve bu mücadelesini bir ömür boyu devam ettirdi” diyen Yılmaz, Ali Aydın’ın ölümünün ardından mücadelenin sonlandırılmayacağını belirtti.

Yılmaz, Aydın’ın cinayetinin gerçek nedenleri ortaya çıkarılmadan mücadeleden vazgeçmeyeceklerini ifade ederek, “Ali Aydın’ı kalbimize gömdük. Onun mücadelesini yarınlara taşımak üzere devam edeceğiz” mesajını verdi.

Aydın’ın menfur bir cinayetle aralarından ayrıldığını belirten Yılmaz, 2 Eylül’de görülecek ilk duruşmaya dayanışma amacıyla katılım çağrısı yaptı.

Baro Başkanı Yılmaz ayrıca ilk duruşmanın 2 Eylül 2026 Çarşamba günü saat 09.30’da Karşıyaka 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüleceğini belirterek, duruşmanın yapılacağı salon konusunda henüz kesinlik bulunmadığını, Karşıyaka Adliyesi veya İzmir Adliyesi’ndeki daha büyük salonlardan birinin gündemde olduğunu ifade etti.

Yılmaz’ın konuşmasının temel eksenini, Ali Aydın’ın hukukçu kimliğinin yanı sıra bir insan hakları savunucusu olarak verdiği mücadelenin devam ettirilmesi ve cinayetin gerçek nedenleri ortaya çıkarılana kadar davanın takip edilmesi oluşturdu.

Rodi Polat: “Bu cinayet sıradan bir adli olaya indirgenemez”

İHD İzmir Şubesi Eş Başkanı ve davanın avukatlarından Ahmet Rodi Polat ise Ali Aydın’ın ölümünün ardından aradan geçen ayların acıyı azaltmadığını, öfkeyi dindirmediğini söyledi.

Polat, Aydın’ın kendileri için yalnızca bir meslektaş veya kurum yöneticisi olmadığını belirterek, “dostumuz, yol arkadaşımız ve Ali abimiz” olduğunu ifade etti.

Ali Aydın’ın İHD İzmir Şubesi’nin önceki dönem eş başkanı, İHD Ege Bölge Temsilcisi ve Merkez Yönetim Kurulu üyesi olduğunu hatırlatan Polat, Aydın’ın Çağdaş Hukukçular Derneği’nde ve Özgürlük İçin Hukukçular Derneği’nde de aktif çalışmalar yürüttüğünü söyledi.

Öğretmenlikten avukatlığa uzanan yaşamı boyunca ezilenlerin, ayrımcılığa uğrayanların, mahpusların ve hak ihlaline maruz bırakılanların yanında yer alan Aydın’ın, hapishanelerdeki ihlalleri görünür kıldığını ve adliye koridorlarında mağdurların sesi olduğunu belirtti.

Polat, Aydın’ın insan haklarını soyut hukuk kuralları olarak değil, yaşamın her alanında savunulması gereken bir onur ve özgürlük mücadelesi olarak gördüğünü söyledi.

Aydın’ın kimliğinin, savunduğu değerlerin ve yıllardır sürdürdüğü hak mücadelesinin cinayet dosyasından koparılamayacağını belirten Polat, “Onun kimliğini, savunduğu değerleri ve yıllardır sürdürdüğü hak mücadelesini cinayet dosyasının dışında bırakmak, Ali Aydın’ı yaşamından, sözünden ve politik varoluşundan koparmak anlamına gelir” dedi.

“Meczup anlatısı somut delillerin yerini alamaz”

Polat, cinayetin ardından sanığın kişisel özelliklerine indirgenen bir “meczup” anlatısının oluşturulduğunu belirterek, bunun somut delillere dayalı araştırmanın ve hukuki değerlendirmenin yerini alamayacağını söyledi.

Aynı zamanda ruhsal farklılıkları şiddetle özdeşleştiren bu dilin ayrımcı olduğunu ve cinayeti toplumsal bağlamından kopardığını belirten Polat, cinayetin nedeninin fail hakkında üretilen sıfatlarla değil, bütün delillerin birlikte değerlendirilmesiyle ortaya çıkarılabileceğini vurguladı.

Polat’a göre hedef seçimi, olay öncesindeki hazırlık, iletişim ve hareket kayıtları, dijital materyaller, olay sonrasındaki ilişkiler ve diğer bütün deliller birlikte değerlendirilmeliydi.

“Ceza yargılamasının görevi hazır bir anlatıyı onaylamak değil, maddi gerçeğe ulaşmaktır” diyen Polat, sanığın Ali Aydın’ı nasıl ve neden hedef aldığının, olay öncesi ve sonrasında kimlerle iletişim kurduğunun ve yardım ya da yönlendirme ilişkilerinin bulunup bulunmadığının etkili biçimde araştırılması gerektiğini söyledi.

“Cezasızlık pratiğinin Ali Aydın davasında yeniden üretilmesine izin vermeyeceğiz”

Polat, insan hakları savunucuları, hukukçular, gazeteciler, aydınlar ve demokratik siyaset alanında mücadele edenlere yönelik cinayetlerin tarihinin aynı zamanda cezasızlığın da tarihi olduğunu belirtti.

Vedat Aydın’dan Musa Anter’e, Hrant Dink’ten Tahir Elçi’ye, Deniz Poyraz’dan adını sayamadıkları birçok kişiye uzanan bu tarih içerisinde toplumsal ve siyasal bağlamın çoğu kez yok sayıldığını belirten Polat, sorumluluğun yalnızca görünürdeki kişiyle sınırlandırıldığını söyledi.

Anayasa’nın 17. maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. maddesi uyarınca devletin doğal olmayan ölümlerde etkili soruşturma ve kovuşturma yürütmekle yükümlü olduğunu hatırlatan Polat, yaşam hakkını koruyan yargılamanın gerçek bir hesap verme süreci olması gerektiğini vurguladı.

Hrant Dink cinayetinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kamu makamlarının yaşamı koruma ve etkili soruşturma yürütme yükümlülüklerini ihlal ettiğine karar verdiğini hatırlatan Polat, Tahir Elçi cinayetinde maddi gerçeğin hâlâ ortaya çıkarılmadığını, Deniz Poyraz cinayetinde ise saldırının siyasal bağlamını görünmez kılan yalnız fail anlatısıyla karşılaşıldığını söyledi.

“Bu cezasızlık pratiğinin Ali Aydın davasında yeniden üretilmesine izin vermeyeceğiz” diyen Polat, adalet talebinin yalnızca bir kişinin cezalandırılmasına indirgenemeyeceğini belirtti.

“Adalet, cinayetin bütün yönleriyle aydınlatılması, sorumluluk ilişkilerinin ortaya çıkarılması ve hakikatin toplumdan saklanmamasıdır” dedi.

Polat, Ali Aydın cinayetinin ailesinin ve birlikte mücadele ettiği kurumların sınırları içinde kapatılacak bir dava olmadığını belirterek, davayı insan hakları savunucularının korkmadan yaşayabildiği, avukatların hedef gösterilmediği ve siyasi cinayetlerin cezasız bırakılmadığı bir ülke isteyen herkesin davası olarak tanımladı.

Cihan Aydın: “Bu bizim kaderimiz gibi ama biz bu kadere itiraz ediyoruz”

İHD Genel Eş Başkanı Cihan Aydın ise İzmir’de böyle bir nedenle bulunmanın kendileri açısından son derece üzüntü verici olduğunu söyledi.

İHD’nin 23 üyesinin bu ve benzer biçimlerde katledildiğini, bunların önemli bölümünde faillerin hâlâ bilinmediğini belirten Aydın, “Aslında biz biliyoruz, herkes biliyor” diyerek cezasızlık politikasıyla gerçeklerin kamuoyundan gizlenmesinin bir devlet alışkanlığı haline geldiğini söyledi.

Tahir Elçi cinayetini hatırlatan Aydın, onlarca kameranın gözü önünde gerçekleşen bir cinayette dahi sonucun ortada olduğunu belirtti.

Hak ve hukuk mücadelesi yürüten insanların bu tür acıları ve kayıpları sık sık yaşadığını belirten Aydın, “Bu bizim bir nevi kaderimiz gibi ama biz bu kadere itiraz ediyoruz” dedi.

Bu kaderi değiştirmek için ısrarla hak ve hukuk mücadelesi yürüttüklerini söyleyen Aydın, “Bir daha bunlar yaşanmasın” diye mücadele ettiklerini ancak aynı şiddetin bu kez Ali Aydın’ı bulduğunu ifade etti.

Aydın, cinayette kim varsa bütün açıklığıyla ortaya çıkarılması gerektiğini belirterek, varsa cinayetin arkasındaki bağlantıların ve sorumluların açığa çıkarılması için mücadeleyi sürdüreceklerini söyledi.

Davayı İzmir Barosu, Çağdaş Hukukçular Derneği, Özgürlük İçin Hukukçular Derneği ve İnsan Hakları Derneği olarak başından beri birlikte takip ettiklerini belirten Aydın, bugüne kadar dayanışma gösteren kurumlara, başkanlara, yönetim kurullarına ve meslektaşlara teşekkür etti.

“Bundan sonra da bu dayanışmayı büyüteceğiz” diyen Cihan Aydın, 2 Eylül’de bütün dostları, yoldaşları ve arkadaşları duruşmaya katılmaya çağırdı.

Kızbes Aydın: “Ali Aydın ölmedi, hepiniz birer Ali Aydın’sınız”

Toplantının en güçlü emek ve mücadele vurgusu ise Ali Aydın’ın eşi Kızbes Aydın’ın konuşmasında ortaya çıktı.

Kızbes Aydın, gösterilen dayanışma nedeniyle teşekkür ederek başladığı konuşmasında, “Ali Aydın ölmedi. Hepiniz birer Ali Aydın’sınız” dedi.

İzmir Barosu’na, İnsan Hakları Derneği’ne, Çağdaş Hukukçular Derneği’ne, Özgürlük İçin Hukukçular Derneği’ne, insan hakları savunucularına ve avukatlara teşekkür eden Aydın, dayanışmanın davanın takip edilmesi açısından önemine dikkat çekti.

Ardından Ali Aydın’ın 47 yıllık mücadelesine ilişkin kişisel tanıklığını anlattı.

“Ben Ali Aydın’ın 47 yıllık mücadelesinin birinci tanığı olarak konuşuyorum” diyen Kızbes Aydın, eşinin hiçbir zaman kendisine zaman ayırmadığını, bütün zamanını hak, hukuk ve eşitlik mücadelesine verdiğini söyledi.

“Sabaha kadar karakol karakol geziyordu”

Kızbes Aydın, Ali Aydın’ın mücadele pratiğini gündelik yaşamından örneklerle anlattı.

Bazı geceler yalnızca iki-üç saat uyuduğunu, “Şu karakolda gözaltı var, o karakolda gözaltı var” diyerek sabaha kadar karakol karakol dolaştığını söyledi.

Bu yoğun tempo nedeniyle bir gün uykusuzluk nedeniyle kaza yapmasından korktuğunu anlatan Kızbes Aydın’ın sözleri, Ali Aydın’ın hak mücadelesine verdiği emeğin boyutunu ortaya koydu.

Ali Aydın’ın mücadelesi, yalnızca mesleki bir faaliyet değil; gece-gündüz, karakol ve adliye koridorlarında sürdürülen, başkalarının haklarını savunmaya adanmış bir yaşam biçimi olarak anlatıldı.

“Böyle bir kalleşlikle ölümü Ali Aydın hak etmemişti”

Kızbes Aydın, bu mücadele nedeniyle Ali Aydın’ın karşısında bulunanların da dikkatini çektiklerini belirterek, “Bu yolda ölünebilir, doğru. Ama böyle bir kalleşlikle, böyle bir kahpelikle ölümü Ali Aydın hak etmemişti” dedi.

Ali Aydın’ın kendisini öldüren kişinin dahi hakkını savunabilecek bir insan olduğunu belirten Kızbes Aydın, “Belki de onu katledenin bile hakkını savunacak durumdaydı” ifadelerini kullandı.

“Birleşmezsek bu cinayetlerin sonu gelmez”

Kızbes Aydın’ın konuşmasının merkezinde ise örgütlü mücadele ve dayanışma çağrısı vardı.

“Eğer biz halk olarak birleşmezsek, birleşik mücadeleyi örmezsek, bu tip cinayetlerin sonu gelmez” diyen Aydın, Tahir Elçi cinayetinin cezasız kalmasının Ali Aydın cinayetinin yaşanmasına zemin hazırlayan bir örnek olduğunu söyledi.

“Tahir Elçi’nin katilleri bulunsaydı belki bugün Ali Aydın öldürülmemiş olurdu” diyen Kızbes Aydın, bundan sonraki görevin cinayeti aydınlatmanın yanı sıra başka ölümlerin önüne geçmek olduğunu vurguladı.

“Artık bizi bölüp parçalayıp yönetemesinler” diyen Aydın, birleşik mücadele çağrısı yaptı ve bunun İzmir’den güçlü bir dayanışma hattına dönüşmesini istedi.

“Adliyenin önünü kitlesel dolduralım”

Kızbes Aydın, 2 Eylül’de görülecek duruşma için de kitlesel katılım çağrısında bulundu.

Mahkeme salonunun dar olabileceğini ve herkesin salona alınamayabileceğini belirten Aydın, buna rağmen adliye önünün kitlesel biçimde doldurulmasının önemli olduğunu söyledi:

“Adliyenin önünü kitlesel doldurursak, bu işin peşini bırakmadığımızı onlara anlatmış oluruz.”

Cezasızlığın önüne geçilmeden ülkede demokrasinin kurulamayacağını belirten Kızbes Aydın, Ali Aydın’ın mücadelesinin de onun ardından sürdürüleceğini söyledi.

“Her emek, demokrasi, eşitlik mücadelesi verenler gibi o da canını bu yoldan esirgemedi” diyen Aydın, geriye kalan görevin cinayetin arkasındaki karanlığı ortaya çıkarmak ve birleşik mücadeleyi örgütlemek olduğunu ifade etti.

“Ali Aydın’ı unutmayacağız, unutturmayacağız”

Toplantıda dört konuşmacının açıklamalarında farklı başlıklar öne çıksa da ortak bir talep etrafında birleşildi: Ali Aydın cinayeti bütün yönleriyle araştırılmalı, varsa tüm sorumluluk ilişkileri ortaya çıkarılmalı ve dosya cezasızlıkla kapatılmamalı.

İzmir Barosu Başkanı Sefa Yılmaz, Aydın’ın mücadelesinin yarınlara taşınacağını belirtirken; İHD İzmir Şubesi Eş Başkanı Rodi Polat, cinayetin sıradan bir adli olay olarak ele alınamayacağını ve maddi gerçeğin ortaya çıkarılması gerektiğini vurguladı.

İHD Genel Eş Başkanı Cihan Aydın, insan hakları savunucularına yönelik cinayetlerdeki cezasızlık pratiğine karşı mücadeleyi büyüteceklerini söyledi.

Ali Aydın’ın eşi Kızbes Aydın ise 47 yıllık mücadeleye ilişkin tanıklığını, “Ali Aydın ölmedi. Hepiniz birer Ali Aydın’sınız” sözleriyle kolektif bir mücadele çağrısına dönüştürdü.

Ali Aydın’ın ardından geriye yalnızca bir cinayet dosyası değil; 47 yıllık hak, hukuk, eşitlik ve dayanışma emeği kaldı. Ailesi, meslektaşları ve insan hakları örgütleri, bu emeğin cezasızlıkla ve unutulmayla karşı karşıya bırakılmaması için mücadele edeceklerini belirtti.

Ali Aydın cinayetinin ilk duruşması 2 Eylül Çarşamba günü saat 09.30’da Karşıyaka 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek.

İzmir’de Bağımsız Maden İşçileri Sendikası: Patronlara Servet, İşçiye Sefalet, Madenciler Hakları İçin Direniyor. İşçilerin Haklarını Verin!

Madenciler Direniyor: İşçilerin Birliği Sermayeyi Yenecek

Doruk Madencilik ve Eti Gümüş işçilerinin ödenmeyen ücret ve tazminatları için Ankara’da sürdürdüğü direnişe destek büyüyor. Bağımsız Maden İşçileri Sendikası’nın çağrısıyla İzmir’de gerçekleştirilen basın açıklamasında, madencilerin haklı talepleri sahiplenilirken sermaye ve kamu kurumlarının sorumluluğuna dikkat çekildi. Aynı gün İzmir’in yanı sıra İstanbul, Bursa, Datça ve Varto’da da dayanışma eylemleri gerçekleştirildi.

Bağımsız Maden İşçileri Sendikası, Doruk Madencilik ve Eti Gümüş işçilerinin aylardır ödenmeyen ücretleri, kıdem ve ihbar tazminatları, sendikal tazminatları ve zorunlu ücretsiz izin dönemlerinden doğan alacakları için Ankara’da sürdürdüğü direnişe ilişkin İzmir’de basın açıklaması gerçekleştirdi.

Türkan Saylan Kültür Merkezi önündeki açıklamayı Bağımsız Maden İşçileri Sendikası adına Tuğçe Kızıldemir yönetti.

Eylem boyunca işçiler ve dayanışmaya gelenler sık sık; “Doruk maden işçisi yalnız değildir!”, “Yaşasın sınıf dayanışması!”,“Madenciler açken patronlara huzur yok!”,“İşçilerin birliği sermayeyi yenecek!” sloganlarını attı.

 “Tek bir işçinin tek bir kuruşunu geride bırakmayacağız”

Kızıldemir, maden işçilerinin aylarca çalışmalarına rağmen ücretlerini alamadığını, işten çıkarılma ve zorunlu ücretsiz izin süreçlerinde doğan kıdem ve ihbar tazminatlarının da ödenmediğini belirtti.

Direnişin Ankara’da Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı önüne taşınmasının nedeninin, bakanlıkların ve kamu kurumlarının süreçteki sorumluluğu olduğunu belirten Kızıldemir, işçilerin haklarının yalnızca şirketlerin insafına bırakılamayacağını vurguladı.

İş müfettişi raporları ve teftiş kayıtlarında işçilerin alacaklarının tespit edildiğine dikkat çekilen açıklamada, buna rağmen şirketlerin faaliyetlerini sürdürmesinin kabul edilemez olduğu ifade edildi.

Kızıldemir, 16 gündür sürdürülen direnişte tek bir işçinin dahi geride bırakılmayacağını belirterek, mücadelenin yalnızca Doruk ve Eti Gümüş işçilerinin değil, bütün işçi sınıfının mücadelesi olduğunu söyledi.

Tuğçe Kızıldemir, Müzisyen Murat Mengir Kaon’a söz verdi.  Murat Mengir bir ezgi söyleyerek direnişi selamladı. Aynı zamanda Karabağlar Belediyesi’nde 15 yıldır çalışan Murat Mengir Kaon da yaşadığı görev değişikliği ve çalışma koşullarına ilişkin sorunları dile getirdi. Kaon, Belediye önünde sürdürdüğü oturma eylemine destek çağrısında bulundu. Karabağlar Belediyesi önünde oturma eylemi yapan Murat Mengir daha önce kamuoyuna yaptığı açıklamada , “Üyesi olduğumuz Belediye-İş Sendikasını ve TİS sürecini eleştirmemiz neden sürgün edilmemize gerekçe yapılıyor? Sendikayı eleştirmek, söz söylemek suç mudur?” demişti.

Murat Mengir Kaon, yaşananların yalnızca kendi görev yeriyle sınırlı olmadığını belirterek İzmir genelindeki belediyelerde çalışanların yaşadığı “sürgün, mobbing ve havuz uygulamalarına” da dikkat çekmişti.

Eylemde Emekliler Dayanışma Sendikası adına söz alan Hasan Sakal, maden işçilerinin mücadelesini kendi mücadeleleri olarak gördüklerini belirterek dayanışma çağrısı yaptı.

“İşçinin emeği patronun servetine dönüşüyor”

Bağımsız Maden İşçileri Sendikası adına basın açıklamasını Beyza Çavdar okudu. Açıklamada , Yıldızlar SSS Holding’in farklı bölgelerdeki maden işletmelerinde işçilerin emeği üzerinden büyüdüğü savunuldu.

Açıklamada, holdingin Şebinkarahisar, Zamantı, Yomra, Kütahya ve diğer bölgelerdeki faaliyetleri üzerinden sermayesini büyüttüğü, buna karşılık işçilerin ücret ve tazminatlarının ödenmediği ileri sürüldü.

Sendika, holding patronunun sahip olduğu servet ile işçilerin ödenmeyen alacakları arasındaki uçuruma dikkat çekti.

Açıklamada şu çağrı yapıldı:

“Yıldızlar SSS Holding’in ve Sebahattin Yıldız’ın ‘paramız yok’ diyerek işçinin hakkını ertelemesini kabul etmiyoruz. Arsalarını sat, servetinden öde, madencinin hakkını ver.”

Sendika tarafından daha önce kamuoyuyla paylaşılan çalışmada, Sebahattin Yıldız adına çok sayıda mülkiyet ve hisse işlemi bulunduğunun tespit edildiği belirtilirken, bir tarafta patronun serveti, diğer tarafta ise işçilerin milyonlarca liralık alacağının bulunduğu ifade edildi.

“Bu düzen sermayeyi büyütüyor, işçiyi yoksullaştırıyor”

Basın açıklamasında yalnızca patronların değil, kamu kurumlarının da sorumluluğuna dikkat çekildi.

Holdingin büyümesinde kamu tarafından verilen ruhsatların, özelleştirmelerin, teşviklerin ve idari işlemlerin rol oynadığı belirtilerek, bu süreçlerin işçilerin haklarının gasp edilmesine rağmen devam ettirilmesi eleştirildi.

Sendika, “Holding ve sahipleri işçilerin emeklerine çökerken, kamu adına kamunun gücünü kullanan Bakanlıklar, idari merciler ve denetim kurumları tüm bu talana göz yummuş, hatta yardımcı olmuşlardır” diyerek kamu kurumlarını sorumluluk almaya çağırdı.

Açıklamada, kamu kurumlarının ruhsat verme, denetim ve takip mekanizmalarındaki sorumluluğunun altı çizildi.

“Holding’i maden devi yapan bakanlık, madencinin hakkını da ödemek zorundadır” denildi.

Bakanlıklara verilen sözler hatırlatıldı

Sendika, 28 Nisan’da üç bakanlığın işçilerin alacaklarının ödenmesi konusunda garantör olduğunu, 10 Haziran’da ise Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın alacaklar tamamen ödenene kadar sürecin takipçisi olacağını açıkladığını hatırlattı.

Ancak verilen sözlerin yerine getirilmediğini belirten sendika, artık yeni bir ödeme takvimi, yeni bir söz ya da yeni bir vade istemediklerini açıkladı.

“Ödeme ya da alacakların devlet güvencesine alınması dışında bir çözümü kabul etmiyoruz” denildi.

Sendikanın talepleri arasında Yıldızlar SSS Holding’e ait maden arazi ve işletmelerinin kamulaştırılması, işçilerin bütün alacaklarının güvence altına alınması ve üretimin devam edeceği işletmelerde iş güvencesinin sağlanması yer aldı.

Doruk ve Eti Gümüş işçilerinin talepleri

Açıklamada Doruk Madencilik işçileri için iş müfettişi raporlarında tespit edilen zorunlu ücretsiz izin dönemi ücretlerinin ve ihbar tazminatlarının derhal ödenmesi talep edildi.

Müfettiş raporlarında tespit edilen sendikal tazminatların, eksik ücret ve tazminatların ve geç ödemeler nedeniyle oluşan faizlerin de eksiksiz ödenmesi istendi.

Eti Gümüş işçileri için ise kıdem ve ihbar tazminatlarının yanı sıra zorunlu ücretsiz izin döneminden doğan ücret alacakları ve işlemiş faizlerinin ödenmesi talep edildi.

Holding tarafından daha önce açıklanan ödeme takviminin dahi yerine getirilmediğine dikkat çekilen açıklamada, işçilerin artık yalnızca sözlere güvenmeyeceği vurgulandı.

 “Bu artık bütün işçi sınıfının kavgasıdır”

Bağımsız Maden İşçileri Sendikası, yaşananları yalnızca iki maden işletmesindeki alacak sorunu olarak görmediklerini belirtti.

Açıklamada, işçinin ücretini patronun finansmanına dönüştüren, işçinin hakkını aramasını baskıyla karşılayan ve kamu kaynaklarını sermayenin büyümesine açan düzene karşı mücadele edildiği ifade edildi.

“Bu mücadele artık yalnız Doruk Madencilik ve Eti Gümüş’te çalışan maden işçilerinin ücret ve tazminat kavgası değildir. İşçi sınıfının kavgasıdır.” denildi.

Sendikalar, emek ve meslek örgütleri, siyasi kurumlar ve halk dayanışmaya çağrıldı.

Dayanışma farklı kentlerde büyüyor

Doruk Maden işçilerinin haklı taleplerini desteklemek ve Ankara’daki direnişle dayanışmayı büyütmek amacıyla bugün İzmir, İstanbul, Bursa, Datça ve Varto’da da basın açıklamaları gerçekleştirildi.

Farklı kentlerde yükselen dayanışma sesleriyle madencilerin direnişinin büyütülmesi çağrısı yapıldı.

Bağımsız Maden İşçileri Sendikası, haklar ödenene, müfettiş raporlarının gereği yerine getirilene ve tek bir madenci dahi geride bırakılmayana kadar mücadeleyi sürdüreceklerini açıkladı.

Ankara’daki direnişin 16. gününde madencilerin mesajı netti:

“Haklarımızı almadan Ankara’dan ayrılmayacağız!”

“Doruk maden işçisi yalnız değildir!”

“İşçilerin birliği sermayeyi yenecek!”

“Mutlaka biz kazanacağız!”

SGK Emekçileri İş Bıraktı: “Dokuz Eylül SGK Halkındır, Tasfiye Edilemez!”


İzmir’de SGK emekçileri, kamu hizmetlerinin tasfiyesine ve emekçilerin hak gasplarına karşı bir kez daha alanlara çıktı. KESK’e bağlı Büro Emekçileri Sendikası ile Büro Hizmet Kolu Kamu Çalışanları Sendikası (Büro-İş), Konak’ta eski Sümerbank binası önünde (SGK İl Müdürlüğü önü) gerçekleştirdikleri kitlesel basın açıklamasıyla Dokuz Eylül Sosyal Güvenlik Merkezi’nin tasfiye edilmesine karşı mücadeleyi büyüteceklerini ilan etti. “Dokuz Eylül SGK Halkındır, Tasfiye Edilemez” pankartının açıldığı eylemde, SGK emekçileri İzmir genelinde tam gün iş bırakarak üretimden gelen güçlerini kullandı.
Basın açıklamasında, daha önce yapılan iki uyarının Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ile SGK Yönetim Kurulu tarafından görmezden gelindiği vurgulanarak, “Uyarı dönemi geride kalmıştır. Bugün hizmet üretiminden gelen gücümüzü kullanıyor, İzmir genelinde tam gün iş bırakıyoruz” denildi.
Açıklamada, Dokuz Eylül Sosyal Güvenlik Merkezi’nin yalnızca bir hizmet binası olmadığı, yüz binlerce emekli, dul, yetim ve yurttaşın sosyal güvenlik hizmetine eriştiği yaşamsal bir kamu kurumu olduğu belirtilerek, Ankara’dan alınan tasfiye kararının İzmir halkının sosyal güvenlik hakkına yönelik açık bir saldırı olduğu ifade edildi.
SGK yönetiminin yıllardır çalışanlara “bütçe yok” gerekçesiyle kreş hakkını çok gördüğü, buna karşın kamuya ait nitelikli ve depreme dayanıklı bir binayı elden çıkarmakta hiçbir sakınca görmediği belirtilen açıklamada, bunun emekçilere yönelik açık bir çifte standart olduğu vurgulandı.
Deprem gerçeğine de dikkat çeken sendikalar, sağlam kamu binalarının boşaltılarak çalışanların ve yurttaşların riskli yapılara mahkûm edilmesini “cinayet davetiyesi” olarak nitelendirdi. İş sağlığı ve güvenliğini hiçe sayan bu anlayışın kabul edilmeyeceği belirtilirken, yaşanabilecek olası bir felaketin tüm sorumluluğunun SGK Yönetim Kurulu ve Bakanlık yetkililerine ait olacağı ifade edildi.
Emekçiler taleplerini net biçimde sıraladı: Dokuz Eylül Sosyal Güvenlik Merkezi’nin devir ve tasfiye kararının derhal iptal edilmesi, SGK çalışanlarının kreş hakkının gecikmeksizin hayata geçirilmesi ve kamu hizmetlerinin deprem riski taşımayan, insanca çalışma koşullarına sahip binalarda sürdürülmesi istendi.
Açıklamanın sonunda, “Bu hukuksuz karardan geri dönülene kadar ne bir adım geri atacağız ne de susacağız. Binamızı da, geleceğimizi de, halkın hizmet alma hakkını da SGK yönetiminin keyfi kararlarına teslim etmeyeceğiz” denilerek mücadelenin sokakta, iş yerlerinde ve yargı önünde kararlılıkla sürdürüleceği vurgulandı.

Eylem boyunca “Susma haykır, peşkeşe hayır!”, “Karanlığa teslim olmayacağız!”, “Rektör elini SGK’dan çek!” sloganları sık sık yükseldi. Mücadeleye Emek Partisi İzmir İl Başkanı Elif Çuhadar, DKD-Der, İmece-Der ve Tüm Emekliler Sendikası da katılarak dayanışma gösterdi.
SGK emekçileri, kamu hizmetlerinin tasfiyesine, kamu binalarının rant uğruna elden çıkarılmasına ve emekçilerin haklarının gasp edilmesine karşı mücadeleyi büyüteceklerini bir kez daha ilan ederek, İzmir halkını kamu hizmetlerine ve emekçilerin haklı direnişine sahip çıkmaya çağırdı.

595 Günlük Temel Conta Direnişi Fabrika Önünde Sona Erdi: “Çadır Kalkıyor, Mücadele Bitmiyor!”

Sendikalı oldukları için işten atılan Temel Conta işçilerinin 595 gündür fabrika önünde sürdürdüğü onurlu direniş, emek ve demokrasi güçlerinin geniş katılımıyla gerçekleştirilen basın açıklamasının ardından sonlandırıldı. Ancak işçiler, “Direniş çadırını kaldırıyoruz ama sermayeye karşı mücadeleyi bırakmıyoruz. Haklarımızı mahkeme salonlarında da sonuna kadar savunacağız” mesajını verdi.

Basın açıklaması öncesinde fabrika önü, “Yaşasın sınıf dayanışması”, “Direne direne kazanacağız”, “Birleşe birleşe kazanacağız” sloganlarıyla inledi. Yüzlerce gün boyunca işçilerin direnişine omuz veren sendikalar, siyasi partiler, meslek örgütleri ve emek dostları, Temel Conta işçilerini bu son günde de yalnız bırakmadı.

Patron masaya oturmadı, mücadele şimdi adliyede sürecek”

Basın açıklamasında ilk sözü alan Türk-İş  Ege Bölge Temsilcisi Hayrettin  Çakmak, patronun 595 gün boyunca işçilerin taleplerine kulak tıkadığını belirterek, direnişin biçim değiştirdiğini ancak sona ermediğini söyledi.

“595 gündür işçi düşmanı işveren vekilini masaya oturtmaya çalıştık. Başaramadık. Patron bugün buradan ayrılacağımızı, davamızdan vazgeçeceğimizi sanıyor. Yanılıyor. İçeride bayram havası estirdiklerini duyuyoruz. Biz de haklı davamızı kazandığımız gün adliye koridorlarında halay çekerek kutlayacağız. Bu davanın peşini asla bırakmayacağız.”

Çakmak, direnişi omuzlayan işçilerin büyük bir fedakârlık gösterdiğini vurgulayarak, “Yağmur demeden, çamur demeden, ailesinden, çocuklarından fedakârlık ederek bu mücadeleyi namus meselesi yapan kardeşlerimizi yürekten kutluyorum. Çadırda yaşamak kolay değildir. Buna rağmen bu direnişi hiçbir leke sürdürmeden tamamladılar.” dedi.

İşçilere seslenen Çakmak, “Siz asla yalnız değilsiniz. Türk-İş’e bağlı sendikalar olarak dün olduğu gibi bundan sonra da yanınızda olacağız. Bu bizim boynumuzun borcudur.” ifadelerini kullandı.

Dayanışmayı büyütenlere teşekkür

Karaca, konuşmasında direniş boyunca destek veren emek ve demokrasi güçlerine de özel olarak teşekkür etti. Emek Partisi başta olmak üzere siyasi partilerin, sendikaların, meslek örgütlerinin ve dayanışma gösteren tüm emek dostlarının Temel Conta işçilerini hiçbir zaman yalnız bırakmadığını söyledi.

İzmir Barosu: “Haklı mücadele hukuk önünde de savunulacak”

Ardından  söz verilen İzmir Barosu Başkanı Sefa Yılmaz, Temel Conta işçilerinin mücadelesinin yalnızca bir işyeri direnişi olmadığını, sendikal haklar ve örgütlenme özgürlüğü açısından bütün işçi sınıfını ilgilendiren önemli bir mücadele olduğunu vurguladı.

Yılmaz, işçilerin anayasal haklarını kullandıkları için baskıya uğradığını belirterek, hukuki sürecin sonuna kadar takipçisi olacaklarını ifade etti.

Petrol-İş: “Bu direniş işçi sınıfının hafızasında yaşayacak”

Daha sonra söz alan Petrol-İş Aliağa Şube Başkanı Hasan Toptan, Temel Conta direnişinin Türkiye işçi sınıfı mücadelesinde unutulmayacak bir yere sahip olduğunu söyledi.

Toptan, patronların sendikal örgütlenmeye yönelik saldırılarının ancak örgütlü mücadele ve sınıf dayanışmasıyla püskürtülebileceğini belirterek, Temel Conta işçilerinin gösterdiği kararlılığın birçok işçiye cesaret verdiğini ifade etti.

Sinem Kaya: “Teslim olmuyoruz”

Direnen işçiler adına konuşan Sinem Kaya, 595 günlük direniş boyunca geri adım atmadıklarını belirterek, fabrika önünden ayrılmalarının teslimiyet anlamına gelmediğini söyledi.

Sinem Kaya’nın açıklaması şöyle:

” Bugün, 10 Aralık 2024’te başlayan ve tam 595 gün süren mücadelemizin bu kapıdaki son günündeyiz.
595 gündür yaktığımız grev ateşinin başında, hukuku çiğneyenlere, emeği yok sayanlara rağmen Temel Conta’nın kapısındaki nöbetimizi bugün sonlandırıyoruz.
16 kişi çıktığımız bu yolda, yine 16 arkadaşımın ortak iradesiyle bugün bu fabrikanın önündeki grev nöbetimizi bitiriyoruz. Ama bilin ki bu bir geri çekiliş değildir. Bu, mücadelenin biçim değiştirmesidir. Kapıdaki nöbetimiz sona eriyor, fakat hak ve adalet mücadelemiz devam ediyor.
Biz Temel Conta işçileri olarak anayasal hakkımız olan sendika hakkını kullandık. Karşımıza, toplu iş sözleşmesi masasına oturmayan bir patron çıktı. Ardından grev kırıcılığı, baskı, mobbing, yalan ve iftiralar geldi. Savcıyı, polisi, jandarmayı üzerimize saldılar. Temel Conta patronu Tamer Kip ve Arife Sezerman, yalnızca güçlerini değil, bu ülkenin kurumlarını da işçiyi susturmak için kullandı.
Ama biz ilk günden beri tek bir cümleden vazgeçmedik:
“Asla boyun eğmeyeceğiz.”
Bize edilen o sözü de unutmadık, unutturmayacağız:
“Allah topunuzun belasını versin işe yaramaz işçiler”
İşte bu söz, bu mücadelenin utanç hanesine kazınmıştır.
Yıllarca en ağır, en sağlıksız, en düşük ücretli koşullarda çalıştık. Torbalı Pancar’daki bu fabrikanın her köşesinde bizim alın terimiz, emeğimiz ve ömrümüz var. Siz servetinizi bizim emeğimizle büyüttünüz. Sonra da bizi yok saydınız, ezdiniz, bize sanki sahibi olduğunuz insanlar gibi davrandınız.
595 gündür tek bir gerçeği haykırıyoruz:
Biz sizin köleniz değiliz.
Bu mücadele bize bir gerçeği daha gösterdi. Bu ülkede sendika hakkı da grev hakkı da kağıt üstündedir. Eğer yoksulsanız, emeğinizle evinize ekmek götürüyorsanız karşınızda koca bir patron düzeni var. Biz gördük ki işçisiyle, öğretmeniyle, doktoruyla, beyaz yakalısıyla, mavi yakalısıyla emekçiler birleşmedikçe bu düzen değişmeyecek.
Bugüne kadar bizi yalnız bırakmayan sendikalara, siyasi partilere, demokratik kitle örgütlerine ve en çok da omuz veren dostlarımıza yürekten teşekkür ediyoruz. Siz olmasaydınız bu 595 günü ayakta tamamlayamazdık.
Bugün bize “Bu grevde en zor an neydi?” diye sorarlarsa…
Ne soğuk derim…
Ne açlık derim…
Ne yağmur derim…
En zor an, bir anne olarak kızımın elinden tutup grev çadırına gelmekti.
İlk günlerde ne çadırımız vardı ne de bizi ısıtacak bir sobamız. Kızım soğuktan titreyerek uyudu. Ben ise onun üzerini örterken, bir yandan da “Acaba doğru mu yapıyorum?” diye kendime sordum. Ama sonra onun yüzüne baktım ve anladım ki susarsam ona bırakacağım gelecek daha karanlık olacaktı.
Yağmur yağdığında slogan atmak için dışarı çıktığımızda çocuklarımız da peşimizden koştu. Sırılsıklam oldular. Patron arabasıyla yanımızdan geçerken o küçücük gözlerdeki ıslak bakışları ömrüm boyunca unutmayacağım.
Jandarma çadırımıza girip “Alın bunları.” dediğinde, üç yaşındaki bir çocuğun “Ben gitmek istemiyorum.” diye ağlamasını da unutmayacağım.
İşte bizim grevimiz sadece bir ücret kavgası değildi.
Bu; çocuklarımızın geleceği, annelerin onuru ve insan gibi yaşayabilme mücadelesiydi.
Biz haklıydık.
Ama haklı işçileri yalnız bırakan, hukuku işletmeyen bu düzen karşısında ağır bir bedel ödedik.
Yine de kimse bizim boyun eğdiğimizi sanmasın.
Çünkü boyun eğmedik.
Değerli dostlar
Bugün, grev hakkımızı var edebilmek için 595 gündür sürdürdüğümüz grev nöbetini sonlandırma kararı alıyoruz.
Ancak herkes bilsin ki;
Bugün biten yalnızca grev nöbetidir.
Mücadelemiz bitmiyor.
Temel Conta patronu da bilsin…
Onu koruyan idare de bilsin…
Onu koruyan yargı da bilsin…
Onu koruyan siyasi parti temsilcileri de bilsin…
Onu koruyan siyasal iktidar da bilsin
Biz bu mücadeleden vazgeçmiyoruz.
Bundan sonra mücadelemiz mahkeme salonlarında devam edecek.
Fabrikalarda devam edecek.
Yeni örgütlenmelerde devam edecek.
Sendikal hakları savunan her işçinin yanında devam edecek.
Bu mücadelede yanımızda olan, bir gün olsun desteğini esirgemeyen herkese yürekten teşekkür ediyoruz.
Yaşasın sınıf dayanışması!
Yaşasın örgütlü mücadelemiz!
Yaşasın Petrol-İş Sendikası!”

Kaya, “Direniş alanından ayrılıyoruz ama haklarımızdan vazgeçmiyoruz. Mücadelemiz başka alanlarda devam edecek. Bu süreçte yanımızda duran tüm emek dostlarına, sendikalara, hukukçulara ve dayanışmayı büyüten herkese teşekkür ediyoruz.” dedi.

Çadır kalktı, mücadele sürüyor

Basın açıklaması, “Direne direne kazanacağız”, “Birleşe birleşe kazanacağız” ve “Yaşasın sınıf dayanışması” sloganlarıyla sona erdi.

595 gün boyunca patronun sendikasızlaştırma politikalarına karşı direnen Temel Conta işçileri, direniş çadırını kaldırırken geride yalnızca uzun bir nöbet değil, Türkiye işçi sınıfı mücadelesine yazılmış önemli bir direniş deneyimi bıraktı.

Temel Conta direnişi fabrika önünde sona ermiş olabilir. Ancak işçilerin de vurguladığı gibi, sermayeye karşı hak ve adalet mücadelesi şimdi mahkeme salonlarında ve yaşamın her alanında devam edecek.

Bugün Suruç Katliamının 11.Yılı. Suruç İçin Adalet, Herkes İçin Adalet: 33’lerin Mücadelesi Yaşıyor

 


Suruç Katliamı’nın 11. yılında, 20 Temmuz’da İzmir’de Suruç Aileleri İnisiyatifi’nin çağrısıyla TSKM önünde bir basın açıklaması gerçekleştirildi. Emek ve demokrasi güçlerinin çok sayıda bileşeninin katıldığı anmada, Suruç’ta katledilen 33 devrimci genç bir kez daha adalet talebiyle anıldı.

Basın açıklamasının ardından kitle, sloganlarla Gündoğdu Meydanı’na yürüdü. Yürüyüşün sonunda katledilen 33 düş yolcusu anısına denize karanfiller bırakıldı.

Yapılan açıklamada, 20 Temmuz 2015’te Kobane’nin yeniden inşasına katkı sunmak ve halklar arasındaki dayanışmayı büyütmek amacıyla Suruç’ta bir araya gelen sosyalist gençlerin DAİŞ saldırısıyla hedef alındığı hatırlatıldı. Katliamın yalnızca 33 devrimci gencin yaşamına yönelik olmadığı, halkların ortak geleceğini, dayanışmayı ve eşitlik mücadelesini hedef aldığı vurgulandı.

Aradan geçen 11 yıla rağmen katliamın gerçek sorumlularının yargı önüne çıkarılmadığı belirtilen açıklamada, cezasızlık politikasının yeni katliamların önünü açtığı ifade edildi. Suruç Katliamı’nın, Diyarbakır ve 10 Ekim Ankara Gar katliamlarıyla birlikte aynı siyasal cezasızlık zincirinin halkaları olduğu belirtilerek, gerçek adalet sağlanmadan toplumsal barışın mümkün olmayacağı dile getirildi.

Basın açıklamasında, bugün de işçi sınıfının, gençliğin, kadınların ve ezilen halkların baskılarla, yoksullukla ve savaş politikalarıyla kuşatıldığına dikkat çekildi. Gençliğin kampüslerde, işyerlerinde ve sokaklarda hak mücadelesi verdiği; buna karşı gözaltı, tutuklama ve yargı baskısının devreye sokulduğu ifade edildi.

Açıklamada, 33 düş yolcusunun mücadelesinin işçilerin direnişlerinde, kadınların özgürlük mücadelesinde, LGBTİ+’ların eşitlik talebinde ve halkların ortak direnişinde yaşamaya devam ettiği vurgulandı.

Emperyalist savaş politikalarına ve NATO’nun bölge halklarını hedef alan müdahalelerine de dikkat çekilen açıklamada, Suruç’ta hedef alınanın halkların dayanışması ve ortak yaşam iradesi olduğu belirtilerek, anti-emperyalist mücadelenin büyütülmesi çağrısı yapıldı.

Basın açıklaması şu sözlerle sona erdi:

“Bizler biliyoruz ki Suruç yalnızca bir yas değil, aynı zamanda bir mücadele çağrısıdır. Kobane’ye uzanan dayanışma iradesi bugün de halkların eşit, özgür ve sömürüsüz bir yaşam mücadelesinde yaşamaktadır. Düş yolcularının bıraktığı mücadele mirasını büyütmeye; faşizme, emperyalizme, sömürüye ve savaşa karşı halkların yanında saf tutmaya devam edeceğiz. 33 düş yolcusunun mücadelesi yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor. Unutmadık, hesap soracağız!”

Sık sık Suruç için adalet, herkes için adalet”, “Yaşasın halkların kardeşliği” ve “Unutmadık, affetmeyeceğiz, hesap soracağız”,  ” Faşizme karşı omuz omuza” sloganlarının yükseldiği etkinlik, denize bırakılan karanfillerle sona erdi.

İHD’nin 40. Yılında Emek ve Barış Vurgusu: “İnsanca Çalışmak da Bir İnsan Hakkıdır”

 

İnsan Hakları Derneği (İHD) İzmir Şubesi, kuruluşunun 40. yılı dolayısıyla Türkan Saylan Kültür Merkezi (TSKM) önünde düzenlediği etkinlikte, insan hakları mücadelesinin emek, demokrasi ve barış mücadelesinden ayrı düşünülemeyeceğini vurguladı.

Etkinliği İHD İzmir Şubesi Eş Başkanı Rodi Polat yönetti. Açılış konuşmasını yapan Polat, derneğin 40 yıllık mücadele birikimine dikkat çekerek, “İnsan Hakları Derneği’nin 40. yılı dolayısıyla bugün burada, derneğimize olan dayanışmayı ve umudu büyüten herkesi sevgi ve saygıyla selamlıyorum” dedi.

Geçen 40 yılda hakikati, adaleti ve özgürlüğü savunurken yaşamını yitiren insan hakları savunucularını saygıyla andıklarını belirten Polat, onların bıraktığı mücadelenin bugün de yol göstermeye devam ettiğini ifade etti. Polat’ın konuşmasının ardından katılımcılar, “İHD susmadı, susmayacak” sloganını attı.

Daha sonra basın açıklamasını İHD İzmir Şubesi Eş Başkanı Zilan Gümüş okudu.

Açıklamada, işçi ve emekçilerin karşı karşıya bulunduğu hak ihlallerine özel yer ayrıldı. Sendikal örgütlenme hakkı önündeki engeller, güvencesiz çalışma, düşük ücretler ve artan ekonomik eşitsizliklerin temel insan hakları sorunu olduğu belirtilerek, “İnsan hakları yalnızca siyasal haklardan ibaret değildir. İnsanca çalışma, adil ücret, sosyal güvence ve ekonomik adalet de insan onurunun ayrılmaz parçalarıdır” denildi.

Dünyada savaşların ve otoriter politikaların güç kazandığına dikkat çekilen açıklamada, Filistin, Ukrayna, Yemen ve Türkiye başta olmak üzere çatışmaların en ağır bedelini halkların, çocukların, kadınların ve emekçilerin ödediği vurgulandı. İHD’nin kuruluşundan bu yana savaş politikalarına karşı barışı savunduğu ifade edilerek, gerçek güvenliğin silahlanmada değil, demokrasi ve insan haklarının güçlendirilmesinde olduğu belirtildi.

Açıklamada ayrıca Türkiye’de Kürt sorununun demokratik ve barışçıl yöntemlerle çözümüne ilişkin sürecin kalıcı barış için önemli bir fırsat olduğu ifade edildi. Bunun için hukukun üstünlüğünün sağlanması, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanması, ifade ve örgütlenme özgürlüğünün önündeki engellerin kaldırılması, hasta mahpusların tahliye edilmesi ve demokratikleşme yönünde somut adımlar atılması çağrısı yapıldı.

Etkinlik boyunca katılımcılar sık sık “İnsan haklarıyla insandır”, “İnsanlık onuru işkenceyi yenecek”, “Savaşa hayır, barış hemen şimdi”, “Jin, Jiyan, Azadî”, “Nefrete inat, yaşasın hayat” ve “40 yılında hakikatin peşinde” sloganlarını attı.

Basın açıklamasının ardından katılımcılar, hak ihlallerine ve savaş politikalarına karşı beş dakikalık oturma eylemi gerçekleştirdi. Eylemin ardından etkinlik sona erdi.

İHD’nin 40. yıl etkinliği, emek mücadelesi ile insan hakları mücadelesinin ortak zeminde buluştuğunu bir kez daha ortaya koyarken, insanca çalışma koşulları, sendikal haklar, barış ve demokratikleşme taleplerinin birbirinden ayrı düşünülemeyeceği mesajını verdi.

Ankara Gar Katliamı’nın 129. Ay Anması İzmir’de Yapıldı: “Adalet Mücadelemiz Sürecek”

10 Ekim 2015’te Ankara Garı önünde düzenlenen Barış Mitingi’ne yönelik IŞİD saldırısında yaşamını yitiren 104 kişi, katliamın 129. ayında İzmir’deki 10 Ekim Anıtı önünde anıldı. Her ay Ankara Garı önünde gerçekleştirilen anma, bu ay Ankara’da NATO Zirvesi nedeniyle getirilen etkinlik yasakları sebebiyle İzmir’e taşındı.

Anmaya katliamda yaşamını yitirenlerin aileleri, yaralılar, emek ve demokrasi örgütlerinin temsilcileri, siyasi parti üyeleri ve çok sayıda yurttaş katıldı.

Programın sunumunu, 10 Ekim Ankara Gar Katliamı’nda ağır yaralananlardan 10 Ekim Barış Derneği İzmir temsilcisi, Mustafa Özdağ yaptı.

 10 Ekim Katliamında yaralanan Murat Akçadağ Ahmet Telli’nin Şiiriyle Andı. 

Etkinliğin başında, 10 Ekim Katliamı’nda yaralananlardan Murat Akçalı, kısa bir konuşma yaptı. Ahmet Telli’nin yoğun bakımda tedavi gördüğünü hatırlatan Akçalı, aynı gün Gezi Direnişi’nde yaşamını yitiren Ali İsmail Korkmaz’ın ölüm yıldönümü olduğunu da anımsattı.

Akçalı, Ahmet Telli’nin 2015 yılında Ankara Gar Katliamı sonrasında kaleme aldığı şiirden bölümler okuyarak katliamda yaşamını yitirenleri andı ve konuşmasını “Ahmet Telli’ye buradan selam olsun.” sözleriyle tamamladı.

Şiirin ardından katılımcılar uzun süre “10 Ekim’i unutma, unutturma”, “Gün gelecek, devran dönecek, katiller halka hesap verecek” sloganlarını attı.

Saygı Duruşu

Programın devamında Mustafa Özdağ, yaptığı konuşmada katliamın üzerinden 129 ay geçtiğini belirterek, “Biz unutmadık, unutmayacağız ve affetmeyeceğiz. 129 aydır yitirdiğimiz canlarımıza sözümüz var. Onları unutmadığımızı her ay haykırmak bizler için bir onurdur.” dedi.

Özdağ, Ankara’daki yasaklar nedeniyle bu ay anmanın İzmir’de yapıldığını belirterek, katılımcıları 10 Ekim’de yaşamını yitirenler ile Türkiye’nin demokrasi ve barış mücadelesinde hayatını kaybedenler anısına bir dakikalık saygı duruşuna davet etti.

Saygı duruşunun ardından Özdağ, “Anıları mücadelemize ışık olsun.” sözleriyle programı sürdürdü.

İshak: “NATO’ya Karşı Çıkmak Barışı Savunmaktır”

Daha sonra konuşan 10 Ekim Barış Derneği Başkanı İshak Kocabıyık, Ankara’daki yasaklar nedeniyle anmanın İzmir’de gerçekleştirildiğini belirterek, NATO’nun kuruluşundan bu yana savaşların ve yıkımların parçası olduğunu savundu.

İshak, “NATO demek savaş demektir. NATO demek halkların birbirine boğazlatılması demektir. NATO demek yıkım ve yoksulluk demektir. NATO; halklara, işçilere ve emekçilere ölümden ve zulümden başka hiçbir şey getirmemiştir.” dedi.

NATO’ya karşı çıkmanın aynı zamanda savaşa, katliamlara ve IŞİD’e karşı çıkmak anlamına geldiğini ifade eden İshak, “Barışı savunuyoruz. Bu yüzden NATO’ya karşıyız.” diye konuştu.

“Yargı Gerçek Sorumluları Ortaya Çıkarmadı”

Ankara Gar Katliamı davasına ilişkin değerlendirmelerde bulunan İshak, son duruşmada ilk kez tutuklu bir IŞİD sanığının mahkemeye çıkarıldığını hatırlatarak, sanığın mahkemedeki ifadelerinin resmî açıklamalarla çeliştiğini ileri sürdü.

“En son 28 Nisan’da görülen davada önemli bir gelişme yaşandı. Altı yıldır boş duran sanık sıralarına ilk kez tutuklu bir IŞİD sanığı getirildi.

Bu kişinin yakalandığını Anadolu Ajansı’nın haberlerinden öğrendik. Yapılan açıklamalarda, MİT ile Suriye’deki yetkililerin ortak operasyonuyla yakalanarak Türkiye’ye getirildiği söylendi ve buna inanmamız istendi.

Ancak mahkeme salonunda dinlediğimiz ifadeler bambaşka bir tablo ortaya koydu.

Sanığın getirildiği yer İdlib’di; Türkiye’nin fiilen kontrol ettiği bölgeydi. Mahkemedeki sorgusunda da açıkça söyledi: Herhangi bir operasyon yapılmamıştı. Kendisini tanımadığı kişiler HTŞ’nin kontrolündeki hapishaneden alıp Türkiye’ye getirmişti.

Mahkemede etkin pişmanlıktan yararlanmak istediğini söyledi. Oysa etkin pişmanlıktan yararlanmak isteyen bir kişinin örgütü, örgütün faaliyetlerini ve işlenen suçları bütün yönleriyle anlatması gerekir.

Fakat bu sanık, kendi ifadesine göre hiçbir eyleme katılmamıştı ama her şeyi biliyordu. “Kim yaptı?” sorusuna ise ya ölmüş ya da artık bulunması mümkün olmayan IŞİD mensuplarının isimlerini verdi.

Daha da acısı, sorgusunun sonunda dönüp bizlere “Başınız sağ olsun.” dedi.

Biz de kendisine şunu söyledik:

‘Keşke bu başsağlığını bugün dilemek yerine, pişmanlığını on bir yıl önce gösterseydin de Ankara Garı önünde 104 arkadaşımız, Suruç’ta 33 arkadaşımız ve Amed’de katledilen arkadaşlarımız bugün aramızda olsaydı.’

Mahkeme heyeti bu sözlere dahi tahammül edemedi. Bizi salon dışına çıkarmakla, duruşmayı boşaltmakla tehdit etti.

Oysa bu mahkeme heyeti şunu bilmiyor: Biz on yılı aşkın süredir bu davada her türlü hukuksuzlukla karşılaştık. Neler yaşadığımızı, nelerle mücadele ettiğimizi çok iyi biliyoruz.

On yıldır yargının yaptığı tek bir şey var.

Adaleti tesis etmek değil.

Gerçek suçluları ortaya çıkarmak değil.

Katliamın bütün sorumlularını yargılamak değil.

Tek amaçları var: Devletin bu katliamdaki sorumluluğunu gizlemek; ihmali ve sorumluluğu bulunan kamu görevlilerini korumak; birkaç IŞİD mensubuna ceza vererek dosyayı kapatmak.

Ama ne yaparlarsa yapsınlar, bizi yıldırmayı başaramayacaklar.” Dedi.

Yargılamanın on yıldır gerçek sorumluları ortaya çıkarmadığını savunan İshak, mahkeme sürecinin devlet görevlilerinin sorumluluğunu ortaya çıkarmak yerine dosyayı sınırlı sayıda IŞİD sanığı üzerinden sonuçlandırmayı amaçladığını öne sürdü.

İshak, “Ne yaparlarsa yapsınlar, bizi nasıl sindirmeye çalışırlarsa çalışsınlar mücadelemiz sürecek. Bu mücadele yalnızca mahkeme salonlarında değil; sokakta, işyerinde, yaşamın her alanında devam edecek.” ifadelerini kullandı.

Bizim Yaşadığımız Ömür, 104 Arkadaşımızdan Kalan Ömürdür”

Konuşmasının son bölümünde  İshak  Kocabıyık, yaşamını yitirenlerin anısını yaşatmanın kendileri için bir sorumluluk olduğunu belirterek şöyle konuştu:

“Biz zaten öldük. Bizim yaşadığımız ömür, o 104 arkadaşımızdan bize kalan ömürdür. O bize bırakılmış bir borçtur. Biz o borcu adalet ve barış mücadelesiyle ödemeye kararlıyız.”

Konuşmasında yoğun bakımda tedavi gören şair Ahmet Telli’ye geçmiş olsun dileklerini ileten İshak, Gezi Direnişi’nde yaşamını yitiren Ali İsmail Korkmaz’ı da ölüm yıldönümünde andı.

25 Eylül Duruşmasına Çağrı

İshak, Ankara Gar Katliamı davasının bir sonraki duruşmasının 25 Eylül’de Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüleceğini belirterek, aileler, yaralılar ve dayanışma gösteren tüm kesimlerle birlikte duruşmada olacaklarını söyledi.

Konuşmasının sonunda “Gerçek failler ortaya çıkıncaya ve adalet sağlanıncaya kadar mücadelemizi sürdüreceğiz.” diyen İshak, katılımcılara teşekkür etti.

Sloganlarla Sona Erdi

Konuşmaların sırasında ve bitiminde katılımcılar;

“10 Ekim’i unutma, unutturma”,

“Gün gelecek, devran dönecek, katiller halka hesap verecek”,

“Susmuyoruz, unutmuyoruz, affetmiyoruz”,

“Faşizme karşı omuz omuza” sloganlarını attı.”

Mustafa Özdağ, anmanın sonunda katılımcılara teşekkür ederek, “Bu ayki anmamız burada sona ermiştir. Katılan bütün arkadaşlarımıza yüreğine sağlık, emeğine sağlık.” dedi.

Özdağ, gelecek ay yeniden Ankara Garı önünde buluşma umutlarını dile getirerek anma programını tamamladı.

“Ağaçları Kesmek Hastaların Nefesini Kesmektir” Suat Seren Hastanesi Önünde Ortak Çağrı: “Kesim kararı derhal durdurulsun”

Meslek örgütleri ve yurttaşlar: “Göğüs hastanesinin ağaçları hastaların nefesidir”

İzmir’in Konak ilçesindeki Dr. Suat Seren Göğüs Hastalıkları ve Cerrahisi Hastanesi yerleşkesinde çok sayıda ağacın gövdesine kırmızı çarpı işaretleri konulması, ağaçların yol genişletme çalışması kapsamında kesileceği iddialarını gündeme getirdi. Gaziler Caddesi’ne bakan bölümde işaretlenen ağaçların kesileceği yönündeki bilgiler üzerine Konak Kent Konseyi, İzmir Tabip Odası, Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) İzmir Şubeleri, Peyzaj Mimarları Odası İzmir Şubesi ve çok sayıda demokratik kitle örgütü ile yurttaş hastane önünde bir araya gelerek basın açıklaması yaptı.

Basın açıklaması ve etkinlik, Konak Kent Konseyi Genel Sekreteri  Alper Yağlıdere’nin sunumuyla gerçekleştirildi.

Eylem, “Ağaçlara kalkan eller kırılsın”, “Ağacıma, suyuma, havama dokunma”, “Ağaçları kesme, yaşamı mahvetme”, “Bir ağaç bir hayattır”, “Ağaçları kesme, nefesimi kesme” ve “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz” sloganlarıyla başladı.

 “2015’te hastanemizi koruduk, bugün de ağaçlarımızı koruyacağız”

lk konuşmayı yapan SES İşyeri Temsilcisi Vildan Akçay, hastane çalışanları adına yaptığı açıklamada, benzer bir sürecin 2015 yılında da yaşandığını hatırlattı.

Akçay, o dönemde hastanenin başka bir hastaneyle birleştirilerek kapatılmak istendiğini, sağlık emekçilerinin yaklaşık bir buçuk ay boyunca her gün eylem yaptığını ve alınan kararın geri çektirildiğini söyledi.

Bugün de benzer bir anlayışla karşı karşıya olduklarını belirten Akçay, aldıkları bilgilere göre Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın yol genişletme gerekçesiyle hastane bahçesindeki ağaçları kesmek istediğini ifade etti.

Kaç ağacın kesileceğine ilişkin net bilgi bulunmadığını dile getiren Akçay, yol genişletme gerekçesinin inandırıcı olmadığını savunarak şöyle konuştu:

“Yol burada genişliyor, ileride tekrar daralıyor. Trafiği rahatlatmaya dönük gerçek bir plan görmüyoruz. Burada hedef alınan şey yeşil bahçemiz ve ağaçlarımızdır.”

Göğüs hastalıkları hastanesinin temiz hava ve yeşil alanla bütünleşmiş bir sağlık kurumu olduğuna dikkat çeken Akçay, hastaların büyük bölümünün solunum rahatsızlığı yaşadığını belirterek,

“2015 yılında hastanemizi nasıl koruduysak bugün de ağaçlarımızı aynı kararlılıkla koruyacağız. Ağaçların kesilmesine izin vermeyeceğiz. Eğer bu karardan vazgeçilmezse eylemlerimizi sürdüreceğiz.” dedi.

 Dr. İnan Mutlu: “Mesele sadece ağaç değil, yaşamı savunmaktır”

Ardından söz alan İzmir Tabip Odası Genel Sekreteri Dr. İnan Mutlu, İzmir Tabip Odası’nın bu mücadelenin yanında olduğunu belirterek daha önce de Gezi Parkı’ndan Akbelen’e, Bergama’dan Kaz Dağları’na kadar doğa mücadelelerinin içinde yer aldıklarını söyledi.

Mutlu, “2013’te de ‘mesele sadece ağaç değil’ diyorduk, bugün de aynı noktadayız.” ifadelerini kullanarak, doğa mücadelesinin aynı zamanda hukukun, adaletin, planlamanın ve kamu yararının savunulması anlamına geldiğini söyledi.

Türkiye’de artık daha iyi bir ülke kurma mücadelesinden mevcut değerleri koruma mücadelesine gelindiğini belirten Mutlu, “Eskiden daha iyi bir hukuk düzeni istiyorduk, bugün mevcut kurallara uyulmasını talep ediyoruz. Daha güzel bir ülke kurmaya çalışırken şimdi ülkemiz daha kötü olmasın diye mücadele ediyoruz.” ifadelerini kullandı.

Umutsuz olunmaması gerektiğini söyleyen Mutlu, “Bu ülke çok zor dönemlerden geçti. Çok viraj döndü. Bugün burada doğayı, hukuku, emeği, kadınları, çocukları ve yaşamı savunan insanlar olduğu sürece umudu büyütmeye devam edeceğiz.” dedi.

 Peyzaj Mimarları Odası: “Kesimin telafisi onlarca yıl sürecek”

Peyzaj Mimarları Odası İzmir Şubesi 2. Başkanı Ozan Dinçtürk, kent içindeki yetişkin ağaçların yalnızca peyzaj unsuru olmadığını, hava kalitesini artıran, karbon depolayan, yağmur suyunu yöneten ve halk sağlığını doğrudan etkileyen yaşamsal varlıklar olduğunu söyledi.

Yol genişletme gerekçesiyle onlarca yetişkin ağacın kesilmesinin bilimsel açıdan telafisi uzun yıllar sürecek ekolojik kayıplara neden olacağını belirten Dinçtürk, sürecin şeffaf yürütülmesini ve ağaçları koruyan alternatif projelerin değerlendirilmesini istedi.

SES İzmir Şubeleri: “Rant uğruna yaşam alanları yok ediliyor”

SES İzmir Şubeleri adına konuşan Başak Edge Gürkan, yalnızca Suat Seren Hastanesi’nin değil, ülkenin dört bir yanında doğanın ve yaşam alanlarının rant projelerine kurban edildiğini söyledi.

Göğüs hastalıkları hastanelerinin en önemli özelliğinin bahçeleri ve temiz havası olduğunu vurgulayan Gürkan,

“Bir göğüs hastanesinin en önemli tedavi ortamlarından biri bahçesidir. Bugün yalnızca ağaçları değil, hastalarımızın yaşam hakkını da tehdit eden bir anlayışla karşı karşıyayız.” dedi.

Yol genişletme gerekçesinin ikna edici olmadığını belirten Gürkan, alternatif çözümler üretilmesini istedi ve kesim kararından vazgeçilmediği takdirde eylemleri büyüterek sürdüreceklerini ifade etti.

Ortak açıklama: “Ağaçlarımız hastalarımızın nefesidir”

Etkinliğin sonunda Konak Kent Konseyi Başkanı Hamit Mumcu, Konak Kent Konseyi, İzmir Tabip Odası ve Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) İzmir Şubeleri adına hazırlanan ortak basın açıklamasını okudu.

Açıklamada, Dr. Suat Seren Göğüs Hastalıkları Hastanesi’nin İzmir’in ve Türkiye’nin göğüs hastalıkları alanındaki en köklü sağlık kurumlarından biri olduğu belirtilerek, hastane bahçesinde bulunan 60’ı aşkın yetişkin ağacın kesilmek istenmesinin büyük bir kaygı yarattığı ifade edildi.

Ortak açıklamada şu değerlendirmelere yer verildi:

“Halk sağlığı yalnızca poliklinik odalarında ya da ameliyathanelerde korunmaz. Halk sağlığı; soluduğumuz havayla, koruduğumuz yeşille ve içinde yaşadığımız ekosistemle bir bütündür.”

Açıklamada, göğüs hastalıkları hastanesinin temiz havaya ihtiyaç duyan KOAH, astım ve tüberküloz hastalarının tedavi gördüğü bir merkez olduğu vurgulanarak,

“Göğüs Hastanesi’nin bahçesindeki ağaçları kesmek, bu hastanede nefes almaya çalışanların en temel hakkı olan temiz havayı ellerinden almaktır.” denildi.

“Tıbbın en temel ilkesi ‘ önce zarar vermeme’  kuralıdır”  ifadesinin kullanıldığı açıklamada, bu ilkenin yalnızca tedaviyi değil, hastaların tedavi gördüğü çevreyi korumayı da kapsadığı belirtilerek, iklim krizinin etkilerinin yoğun biçimde hissedildiği bugünlerde yol genişletme gerekçesiyle yapılacak betonlaşmanın kabul edilemeyeceği vurgulandı.

 

Açıklamada ayrıca şu talepler sıralandı:

Hastane yönetimi, İzmir İl Sağlık Müdürlüğü ve Sağlık Bakanlığı ağaç kesimi kararını derhal durdurmalıdır.

Hastane çevresinde yapılacak tüm düzenlemeler mevcut ağaç dokusuna zarar vermeyecek doğa dostu alternatiflerle yeniden planlanmalıdır.

Süreç hakkında kamuoyuna, hastane çalışanlarına, meslek örgütlerine ve Kent Konseyine şeffaf ve tatmin edici bilgi verilmelidir.

Açıklama, “Doğanın tahrip edilmesinin doğrudan insan sağlığının tahrip edilmesi anlamına geldiğini biliyoruz. Bu çevre katliamına karşı sessiz kalmayacağız. Ağaçlarımızın ve hastalarımızın haklarını savunmak için demokratik ve hukuki süreçlerin takipçisi olacağız. Yaşamı ve doğayı savunmak görevimizdir. Ağaçlarımıza dokunmayın.” ifadeleriyle sona erdi.