Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) İzmir 1 ve 2 Nolu Şubeleri:Bayraklı Şehir Hastanesindeki yaşanan sorunlarla ilgili taleplerini açıkladı.

 

Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) İzmir 1 ve 2 Nolu şubeleri,  Bayraklı Şehir Hastanesi’nde yaşanan sorunlara ilişkin sendikanın 1 Nolu Şubesinde basın toplantısı gerçekleştirdi. SES İzmir 2 No’lu Şube Eşbaşkanı Başak Edge Gürkan basın metnini okudu.

 

“BASINA VE KAMUOYUNA

Bilindiği gibi Bayraklı Şehir Hastanesi de diğer şehir hastaneleri gibi Sağlıkta Dönüşüm Programının bir parçası olan Kamu Özel Ortaklığı Kanununa dayanan Yap-İşlet-Devret modeliyle açıldı.

Şehir Hastanesinin açılmasının ardından başlayan “Sağlık sistemi çöktü” isyanları hem sağlık emekçileri hem de sağlık hizmetine ulaşmaya çalışan vatandaşlar için her geçen gün büyümektedir.

Bilindiği gibi kamu kaynaklarının özel şirketlere aktarılması amacıyla hazine arazilerinin yapımcı şirkete bedelsiz devri, yurt içi ve yurt dışı finans kuruluşlarından hazine garantili kredi imkanları da sağlanarak, yapımı tamamlandıktan sonra Sağlık Bakanlığı tarafından %70 doluluk kapasitesi garanti edilerek, 25-49 yıllığına kiralanmakta; hastaneyi yapan şirket inşaattan kar ederken, yıllardır sağlıkta reform söylemleriyle kamudan koparılmaya çalışılan sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi toplum sağlığında ciddi yaralar açmaktadır. Giderek zorlaşan çalışma koşulları altında ezilen sağlık emekçileri hizmet üretemez hale gelmekte, hastalar randevu alamamakta, ameliyatlar yapılamazken yoğun bakımlarda yer bulunamamaktadır.

Yurtdışına gidenler, istifa edenler, intihar edenler, hasta veya yakını tarafından şiddete uğrayanlar, geçinemediği için ek iş yapanlar, kötü çalışma koşullarına bağlı artan akut ya da kronik fiziksel ve psikolojik rahatsızlıklar, evde bakımlarından sorumlu oldukları çocukları ya da yaşlılarıyla ilgilenemeyen sağlık emekçileri olarak bozulan halk sağlığının merkezinde yer almaktayız.

Yeni varyantlarıyla devam eden pandeminin süren kalıcı etkileri ise tartışılamaz.

İzmir öznelinde baktığımızda Bayraklı Şehir Hastanesinin açılması ile beraber Şehir Hastanesine taşınan hastanelerde ameliyathane, poliklinik ve bazı kliniklerin kapanması, personel, malzeme ve yatak yetersizliği vb sorunlar kriz haline gelirken, diğer hastanelerde de hasta başvurularının ve yatışların artması nedeniyle artan iş yükü kaosa dönüşmüştür.

Şehir Hastanesi açılması sürecinde Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası 1 ve 2 Nolu Şubeler olarak İzmir İl Sağlık Müdürlüğü ile görüşmelerimizde “kapanacak hastane var mı? Personel istihdamı çözüldü mü?” gibi sorularımız hep “sorun yok” şeklinde yanıtlanmıştı. Oysa Ocak dönemi il dışı tayin münhal kadrolarında şehir hastanesine 500 hemşire kadrosu açılmıştır. Soruyoruz, bir hastane bu kadar yüksek hemşire ihtiyacı varken nasıl açılmıştır?

Ne yazık ki hiç kimsenin hiçbir şey bilmediğini, liyakatsizliğin diz boyu olduğunu, Şehir Hastanesinin inşaatını yapan şirkete acilen para aktarmak için açıldığını, diğer hastaneleri kapatmasalar da işlevsizleştirdiklerini, vatandaşın sağlık hizmetine ulaşamamasının umurlarında olmadığını yaşayarak görmekteyiz.

Şehir hastanesinin açılabilmesi için il genelinde tüm hastanelerden idarelere dahi sormadan görevlendirmeler yapılmış, şehir hastanesinin açılması uğruna diğer hastaneler işlemez hale getirilmiştir. Görevlendirmeler sebebiyle tüm hastanelerde personel yetersizliği artmış, nöbet listeleri dönmeyince de ya aylık nöbet sayıları bir insanın çalışabileceğinden çok sayılara çekilmiş (bazı hastanelerde ayda 10-11 nöbet) ya da nöbetçi ekipteki kişi sayıları düşürülmüştür ve aynı hizmetin devam etmesi istenmiştir. Buna bağlı olarak sağlık emekçilerine daha fazla angarya çalışma yüklendiği gibi aynı zaman da diğer hastanelere başvuran hastalar için sağlık hizmeti de aksamaktadır.

Geçici görevlendirmelerin neye göre ve nasıl yapıldığı bilinmemektedir. Bir gece sosyal medya üzerinden personel görevlendirildiğini öğrenmiş ve yazılı bir tebligat yapılmadan şehir hastanesinde başlaması istenmiştir. 2 aylık sürenin sonunda rotasyon şeklinde geçici görevlendirilenin değişmesi gerekirken görevlendirmeler keyfi şekilde uzatılmıştır. Bazı görevlendirmelerin iptal edildiği, bazı görevlendirmelerin kişinin rızası olmadan uzatıldığı bilgisi tarafımıza gelmiş olup geçici görevlendirmeler yapılırken hangi kurala göre yapıldığını da İl Sağlık Müdürlüğüne soruyoruz.

Yandaş sendika görevlendirmeleri kendine üye yapmak için kullanmaktadır ve İl Sağlık Müdürlüğünün buna göz yumduğu bilinen bir gerçektir. Özel olarak Sağlık-Sen yöneticisinin tayinini şehir hastanesine çıkarttırdığı ve orda şube kurma çalışmalarında görevlendirdiği veya görevlendirmesinin iptal edilmesi için Sağlık Sen e üye olmasının istendiği duyumlar arasındadır.

Son duruma bakarsak; İl Sağlık Müdürlüğü şehir hastanelerine geçici görevlendirme yaparken hastanelere danışmadan yapmış, normalde rotasyon ile geçici göreve gidilmesi gerekirken bölümlerden daha önce görevlendirme yapılmış olanların görevlendirmeleri uzatılmıştır. Aynı zamanda şehir hastanesi idarecileri iş bilmezlikleri yüzünden hekime muayeneye çıkan çalışanlardan doğrudan istirahat raporu istemektedir.

Çok sayıda asistan hekimin Şehir Hastanesine görevlendirilmesi hekim eksikliği yarattığı gibi uzmanlık eğitimi almalarına engel olunmaktadır. Mevcut hastanesinde devam eden asistan hekimler açısından da pek çok öğretim üyesinin hastanelerden ayrılmış olması sebebiyle yine eğitim alacakları hoca kalmamıştır.

Tüm bu değerlendirmelerle beraber en öne çıkan sorunlardan biri acil servislerde yaşanan sorunlardır. Poliklinik randevusu alamayan hastalar acillerde yığılmaktadır. Ayrıca acilde yetkili hekim sayısı ve sağlık emekçileri sayısı son derece yetersizdir.

Sonuç olarak, gerek Şehir Hastanesinde gerekse de görevlendirme yapılan diğer hastanelerdeki sağlık emekçileri huzursuz, klinikler tam olarak açılmadığı için mesaiye hangi klinikte başlayacaklarını bilmeden çalışmaktalar.

Bütün bu olumsuz koşulların sağlık emekçilerine yönelik şiddeti artıran etkenlerden olduğu da unutulmamalıdır.

Ek olarak, hemşire sayısındaki eksikliklerle artan hemşire sorunları 24 saatlik nöbetleri dayatmaktadır. Bu koşullarda 24 saatlik nöbet tutturulması baskı, mobing ve şiddetin bir örneğidir. Yoğun bakımlarda yer olmaması nedeniyle kliniklerde yoğun bakım izlenmesi, kemoterapi ve benzeri özellikli ve riskli tedavilerin klinik ortamlarında yapılması ne hemşireler ne de hastalar için uygun değildir.

Uzun yemek kuyrukları, yemeklerin niteliksizliği, menülerin besleyici ve doyurucu olmaması ve de yemeklerden sık sık metal ya da böcek vs gibi yabancı maddelerin çıkması sorunları da her hastanede yaşanan ortak sorunlardandır. Mutfak, yemekhane hizmetlerinin taşeronlara devredilmesi ve çalışanların sağlığının önemsenmemesinin yol açtığı bu sorunlar sağlık emekçilerinin ve hastaların  sadece sağlığını bozmakla kalmamakta değersiz ve tükenmiş hissetmesine neden olmakta, ayrıca ya evden yemek getirmek ya da sürekli dışarıdan yemek sipariş etmek zorunda kalınması ekonomik yük getirmektedir.

Hastaneler borçları nedeniyle ihalelere girememekte cihaz bakımları yapılamamakta, bozulan cihazların tamiri ya da değişimi sağlanmamaktadır. Bu durumlar hem çalışanların iş yükünü artırmakta hem de hastaların teşhis ve tedavisi gecikmekte ya da özel merkezlere yönelmektedirler.

Sağlık emekçilerinin ekonomik, sosyal ve özlük haklarının korunabilmesi ve geliştirilmesi ile birlikte  çalışma koşullarının düzeltilmesi ve de vatandaşın nitelikli ulaşılabilir sağlık hizmeti alabilmesi için  taleplerimizi bir kere daha yinelerken tüm sağlık ve meslek örgütlerini ortak mücadeleyi birlikte örgütlemeye çağırıyoruz

TALEPLERİMİZ

  • TÜM HASTANELER İÇİN PERONEL SAYISININ ARTIRILMASI, ATAMA BEKLEYEN SAĞLIK EMEKÇİLERİNİN ATAMASININ BİR AN ÖNCE YAPILMASI
  • 24 SAATLİK NÖBETLERİN VE 5 GECE NÖBETİNDEN FAZLA ÇALIŞMANIN YASAKLANMASI
  • SAĞLIK EMEKÇİLERİNİN ÇALIŞMA ALANLARININ DÜZENLENMESİ, NÖBET SÜRELERİNİN, NÖBETÇİ EKİPTEKİ KİŞİ SAYILARININ VE NÖBET SAYILARININ ÇALIŞILAN BİRİMİN İHTİYAÇLARINA UYGUN BİÇİMDE, SAĞLIK ÇALIŞANLARININ SAĞLIĞINI GÖZETEREK PLANLANMASI
  • İL GENELİNDE HİÇBİR HASTANENİN KAPATILMAMASI, KAPATILAN BÖLÜMLERİN YENİDEN AÇILMASI
  • GÖNÜLLÜ PERSONEL HARİCİ ZORUNLU GÖREVLENDİRMELERİN DERHAL DURDURULMASI, GÖREVLENDİRMELERİN MUTKLAKA YAZILI OLARAK YAPILMASI
  • VAROLAN HASTANELERDE Kİ GİRİŞİMSEL İŞLEMLERİN YAPILDIĞI BİRİM VE AMELİYAT MASALARININ AZALTILMAMASI, YETERLİ SAYIDA OLMASININ SAĞLANMASI
  • BAŞTA ŞEHİR HASTANESİNE OLMAK ÜZERE ÇALIŞAN PERSONELİN ULAŞIM SORUNUN ÇÖZÜLMESİ, ÜCRETSİZ SERVİSLER KONULMASI
  • HASTALARIN SAĞLIK HİZMETİNE ULAŞMADA YAŞADIĞI MAĞDURİYETLERİN GİDERİLMESİ
  • 7/24 HİZMET VERECEK ÜCRETSİZ KREŞ SAĞLANMASI
  • NİTELİKLİ SAĞLIK HİZMETİ VERİLEBİLMESİ İÇİN MALZEME VB. EKSİKLİKLERİN GİDERİLMESİ
  • TÜM MESAİ SAATLERİ İÇİN GÜVENLİK SAĞLANMASI, ŞİDDETE YÖNELİK ÖNLEMLERİN ALINMASI”

Anayasa Mahkemesi Kararına uyulsun Can Atalay Serbest Bırakılsın

Anayasa Mahkemesi’nin Can Atalay Kararı  uygulanmalıdır.

Anayasa Mahkemesi, Hatay milletvekili Can Atalay’ın, “seçme, seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkı” ve “kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı” ile “Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru hakkının” ikinci kez ihlal edildiğine ve tahliyesine hükmetmişti.

Anayasa Türkiye Cumhuriyetinin temel yasasıdır. Anayasanın 153. maddesi uyarınca Anayasa Mahkemesi kararları yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar. Ama hayır, Anayasa Mahkemesi Kararları, Ceza mahkemesini ve Yargıtay 3. Ceza Dairesi’ni bağlamıyormuş. “AYM’nin kararının hukuki değeri yok” muş.

Hukuk ayaklar altında çiğnenmektedir. Burjuva hukukunun kurallarını burjuvazi sınıf olarak kendisi koymuştur. Burjuva kapitalist düzen meşruiyetini ve hukuksallığını  yasal düzenlemelerden alır.  Her üretim biçiminde olduğu gibi kapitalist üretim biçimi de  kendine özgü hukuku ve  kurumlarını oluşturmuştur. Hukuk, burjuvazinin yani güçlü sınıfın hukudur, onu güvenceye alır.

Burjuva hukukun temel kaidesi, yargı ve yargıç bağımsızlığıdır. Yargıçların bağımsızlığı, yargıçların  yürütme ve yasama organlarına bağlı olmamasını , yasama, yürütmenin ve  idarenin yargıçlara emir ve talimat vermemeleri ya da tavsiyede bulunmamaları; yargıç bağımsızlığı, yargıcın karar verirken hukuka ve yasalara bağlı olarak  hiçbir dış baskı ve tesir altında bırakılmaması anlamına gelmektedir.  Yargıca baskı yapılması olasılığının bulunması dahi yargıcın bağımsızlığını zedeler, kararların objektif ve tarafsız olmasına gölge düşürür.

AYM’nin kararı ile ilgili olarak AKP-MHP iktidarı temsilcilerinin açıklamaları ise şöyledir:

 Anayasa Mahkemesi bu noktada maalesef birçok yanlışları da arka arkaya yapar hale geldi.”…,“Anayasa Mahkemesi adalet ve hukuk düzenin safrası ve sancısıdır.”… “Kafası zehirlenmiş Anayasa Mahkemesi Başkanı’na hatırlatırım ki  Türkiye’de kuvvetler ayrımı netleşmiş, aralarındaki sınır çizgileri kalınlaştırılmıştır. Dahası yargı bağımsızlığının yanı sıra tarafsızlığı da anayasal hüviyet kazanmıştır. Anayasa Mahkemesi Başkanı zillet ittifakının yüksek yargıya yuvalanmış hastalıklı koludur.” ..” Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan  objektifliğini ve tarafsızlığını kaybetmiştir”…. ..”Türk devleti ile uğraşma, cesaretin varsa Kandile git.”  

Siyasi iktidar böylelikle Yargıtayı siyasal niteliği ve çıkarları doğrultusunda  yönlendirmiş, yargı bağımsızlığını ve yargıç güvenliğini ortadan kaldırmıştır.

Siyasi demokrasi ve özgürlüklerin güvence altında olmadığı koşullarda siyasi iktidarlar burjuva kapitalist düzende yürürlükteki hukuki kurallara ve yasalara uymayı  tercih etmemekte ve kendi sınıf ve iktidar çıkarlarına uygun olarak hukuk kurumlarına ayar verebilmektedir. Kendi karakterine  uygun “siyasal hukuku”nu  yargıda etkin duruma getirerek fiili olarak  faşist-gerici politik  uygulamalarını yaşama geçirmeye çalışmaktadır.

 Ülkemizde de siyasi iktidar ve ilgili bakanlık yetkilileri hukuk ve adaletin mevcut normlarına göre uygulanmasını değil,  fiilin hukuk dışı da olsa uygulanmasını,  ilgili mevzuatın yasal değişiklik ve kararnamelerle sonradan oluşturulabileceğini defalarca ifade etmiştir. Ne yazık ki adli ve idari merciler de konumları, makamlarını koruma uğruna hukuk ve normlarını uygulamaktan imtina etmişlerdir.

 Siyasi iktidar “Başkanlık” sisteminde edindiği yetkileri mevcut anayasa hükümlerine, hukuk normlarına aykırı olarak ya da yeni yasaları “torba yasa” kapsamına alarak kullanmakta, fiili olarak yeni bir yasa devleti dizaynetme adımlarını atmaktadır. Anayasa Mahkemesi’nin, çevre konusunda idare mahkemelerinin kararlarını uygulamayarak yurttaşların yaşam alanlarını ortadan kaldırmakta;  KHK ile görevden alınan kişilerin iade kararlarına karşın göreve dönmelerini engelleyerek ya da geciktirerek ilgili mahkemelerin aldığı kararları tanımama yoluna gitmektedirler.  Yerel yönetimlerde siyasal muhaliflerini halkın iradesiyle seçilmiş olmalarına karşın görevden alarak yerlerine kayyımlar atayarak bunu gerçekleştirdiklerine yıllardır tanık olmuştuk.  Böylelikle seçme ve seçilme hukuku normlarına aykırı olarak idari pratik mevcut hukuksal burjuva normları da tanımamış, tasfiye etmiştir.

Bu hukuksuzluk adaletsizlik yolu terk edilmelidir.  Yargı üzerindeki baskı ve politik müdahalelerden vaz geçilmelidir.  Yargı, anayasa hükümlerine, uluslararası hukuk ilkelerine ve normlarına uyulmalı ve uygulanmalıdır. Anayasa Yüksek Mahkemesi’nin kararlarına zaman geçirmeksizin uyulmalı; Hatay halkının seçme iradesi olan Milletvekili Can Atalay derhal serbest bırakılmalıdır.

İmece Dostluk

 

Yaşasın 1 Mayıs-Bıji 1 Gulan

 İşçiler, emekçiler, gençler, kadınlar,

1 Mayıs işçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günüdür.

1 Mayıs, bütün dünyada işçilerin, emekçilerin, tüm ezilenlerin fabrikada, işletmede, tarlada, yaşamın her alanında, meydanları mücadele isteği, coşkuyla ile doldurduğu gündür.

1 Mayıs işçi sınıfının “Yepyeni bir güneş doğar dağların doruklarından, Mutlu bir hayat filizlenir kavganın ufuklarından, Yurdumun mutlu günleri mutlak gelen gündedir” marşıyla alanlara yürüdüğü   “ Devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkların bayramı”  olsun diye ileri atıldığı bir gündür..

1 Mayıs,  dünya proleteryasının “Proletaryanın zincirlerinden başka kaybedecekleri şeyleri yok, kazanacakları bir dünya var. Bütün ülkelerin işçileri birleşiniz”  şiarını yükselttikleri, bir gündür.

1 Mayıs faşist diktatörlüğün zorbalığına, sermayenin amansız sömürüsüne, işsizliğe, yoksulluğa, pahalılığa, güvencesizliğe karşı mücadele günüdür.

1 Mayıs, bütün ülkelerin işçilerinin, sermayeye, faşizme, ırkçılığa, ulusal baskı ve zorbalığa, doğanın talan edilmesine ve çevre katliamına karşı birlik, mücadele, dayanışma günüdür.

1 Mayıs dünya proleteryasının  tekelci kapitalistlerin emperyalist paylaşım savaşlarına, savaş kışkırtıcılığına, siyasal- ekonomik yayılma ve güç tesis etmek üzere  ülkelerin işgaline karşı ulusal ve toplumsal kurtuluş mücadelesinin  bayrağını yükselttiği gündür.

Günümüzde Emperyalist büyük güçler dünyanın çeşitli bölgelerinde paylaşım savaşlarını sürdürüyor. Ukrayna’daki savaş, egemenlik ve paylaşım savaşıdır. Ukrayna savaşı emperyalist, gerici haksız bir savaştır. Ukrayna’da Rusya işgaline karşı çıktığımız kadar, devletin  sınır ötesi harekatlarına da  NATO’nun Rusya- Ukrayna savaşı bahanesiyle olası müdahalesine de savaş taktiklerine de karşıyız.

Emperyalizmin dönem dönem ağırlaşan krizine,  krizden çıkmak için saldırganlığına, halklar arasındaki farklılıkları kışkırtarak yaratmak istediği  düşmanlıklara karşı çıkıyoruz. Kapitalizmin insanı değil kârı esas alan barbarlığına, azgın sömürüsüne, çürümüşlüğüne ve kokuşmuşluğuna karşı, başka bir dünyanın mümkün olduğunu biliyoruz. Bu durumda İşçi sınıfı ve emekçiler kendileri için cehennem olan bu sistem karşısında yeni bir dünya özlemini daha çok hissediyor, istiyor ve düşlüyor.

Kapitalizm yerine, baskının, zulmün, sömürünün olmadığı yeni bir dünya rüya değildir. Bilime inanmayan ve onun aydınlatıcı yolundan yürümeyenlerin ömrü sonsuz olamaz.. Yalnız sınıf bilinçli ve örgütlü işçiler ve emekçiler çürümüş kapitalizme darbeyi indirebilir. Yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü işçi sınıfı, emekçiler sahte değil, gerçek özgürlüğü kazanabilir. Yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü işçiler, emekçiler sermayenin ve faşizmin düzeni yerine işçi sınıfı ve emekçilerin iktidarında eşit, özgür bir Türkiye’yi kurabilir ve bu, bizler istersek mümkündür.

1 Mayısa doğru, büyük insanlığın kurtuluşu için, sermayenin boyunduruğu altında çalışan bütün halkların geleceği için, daha insanca çalışma ve yaşam koşullarını elde etmek için örgütlenme ve mücadele etme hakkı için yürütülen büyük mücadele ve dayanışma mutlaka kazanacak!

İşçi sınıfı ve emekçiler zorunlu olarak çalıştıkları fabrikalar ve işyerleri başta olmak üzere bu 1 Mayıs’ ta haklı taleplerini haykıracaklar!  Talepleri hepimizin talepleridir; bizler de bulunduğumuz yer ve koşullara uygun olarak bu taleplere sahip çıkıyoruz, çıkacağız.

Her yer,  her alan 1 Mayıs!

Kapitalizme ve Faşizme Hayır!

Yaşasın İşçi sınıfı ve Emekçilerin Birliği, Mücadelesi, Dayanışması!

Yaşasın İşçilerin Birliği, Halkların Eşitliği- Kardeşliği!

Bıji 1 Gulan

Yaşasın 1 Mayıs

 

Öğrenime Katkı Burs Duyurusu

2021-2022 Öğrenim Yılı “Öğrenci Katkı Bursu” için başvuru 02-24 Eylül tarihleri arasında internet üzerinden imecedostluk@gmail.com e-posta adresine yapılacaktır.

İMECE-DER Yönetim Kurulu

Vatan İşhanı No:602 Kat:6 Konak/İZMİR
Telefon: 0 232 854 02 94 – 0 536 402 06 28
E-Posta: imecedostluk@gmail.com

İMECE-DER ÖĞRENCİ BİLGİ FORMU

Kimlik Fotokopisi-Kimlik Bilgileri

Okul Bilgileri
Devam ettiğiniz Lisenin
Adı:
İlçesi:
Bitirdiğiniz Lisenin Adı:
Bitirme yılı:
Bitirme Dereceniz:
Üniversiteye hazırlıkta dersaneye devam ettiniz mi?
Dersanenin Adı:

Devam Edeceğiniz Okulun Adı:
Bölümünüz:
Kaçıncı sınıf:
Okulunuz kaç yıllık öğrenim veriyor?
Gündüzlü mü?
2. Öğrenim mi?
Okulunuzun Bulunduğu İl :
llçe:

Öğrenim sırasında kalacağınız yer:
Aile   Yurt    Akraba    Arkadaş    Diğer:
Öğrenim Sırasında kalacağınız adres:
Kaldığınız yer için ödeme yapıyorsanız aylık toplam tutarı:

Aile Bilgileri
Anne-baba durumu
Beraberler    Boşanmış    Baba vefat    Anne Vefat
Ayrı iseler kiminle yaşıyorsunuz?
Adı:
Mesleği
Sosyal Güvenlik kurumu SSK   ES   Bağ-Kur
Birlikte yaşadığınız ebeveynin adı-telefon numarası:
Kardeş Sayısı (siz dahil):
Okumakta olan kardeş sayısı (siz dahil):
Devam ettikleri okullar ve sınıfları:

Evin geçimini kim sağlıyor? Baba   Anne   Diğer
Bakmakla yükümlü olduğu kişi sayısı:
Ailenin oturduğu ev kira mı?
Kira ise tutarı:
Eve giren gelir toplamı:
Ailenin başka geliri var mı?
Aile akraba ya da başka bir yerden maddi katkı alıyor mu?
Alıyorsa nereden ve tutarı:
Anne ya da babanızın vefatıyla size bağlanan bir maaş varsa tutarı:
Burs aldığınız kurumlar varsa isim ve burs tutarları:

Sağlık sorunuz var mı(kronik hastalık) ?
Kan grubunuz:
Aileniz ve sizin üyesi olduğunuz dernek, sendika..vb.

Sizinle ilgili ulaşabileceğimiz yakınınızın adı-soyadı, iletişim bilgileri

En son okuduğunuz kitaplar:
Hobileriniz; ilgi ve çalışmayı dilediğiniz alanlar:

Cep tlf,  watsapp kullanıp kullanmadığınız;
Belirtmek istediğiniz özel durumlar-notlar:

E-posta Adresiniz:
Cep Tlf No:
Size ulaşamadığımızda ulaşabileceğimiz kişilerin isim ve tlf numaraları:
İmece çevresinden size referans olabilecek kişi(ler)nin adı soyadı (doldurulması zorunludur):
Verdiğim bilgilerin doğruluğunu; durum değişikliği olursa anında bilgi vereceğimi kabul ediyorum.
Saygılarımla..

İsim Soy isim
İmza Tarih

Saygılarımla..

 

*Bursa hak kazanan öğrenciler 8 Ekimde belirlenmiş olacak ve cep msj yoluyla öğrenciye iletilecektir.

Burs alan her öğrencinin her dönem sonu transkripini Kurumumuza iletmesi; formdaki bilgilerde değişiklik olması durumunda bir hafta içerisinde Kurumumuzu bilgilendirmesi gerekmektedir.

İlk ödeme Ekim 2021 üçüncü hafta sonunda olup, haziran dahil her ayın üçüncü haftası yapılacaktır.

 

 

1 Mayısa Doğru

Covid-19 Virüsünün dünyadaki tüm insanları etkilediği ve yeni yaşam biçimleri ürettiği koşularda, 1 Mayıs yaklaşıyor. Ülkemizde işçi sınıfı ve tüm emekçiler fabrikalarda, işyerlerinde, tarlalarda üretmeye devam ediyorlar. Tekeci burjuvazinin temsilcisi, egemen sınıflar 65 yaş üstü ve 20 yaşa kadar olan insanlara sokağa çıkma yasağı koydu. Ancak bu yasaklama 20 yaş grubundaki işçiler, emekçiler ve tarım işçisi gençler için geçerli değil..Onlar çalışmaya ve üretmeye devam edecek. Yaş skalası açısından, üreten işçiler emekçiler fabrikalarda, atölyelerde, tarlalarda yaşamın her alanında, her gün yeniden üretmeye devam edecekler.

Kapitalizm ve devlet, Covid-19 virüsün yayılmasını önleyecek en önemli tedbirlerin başında gelen “Kişiler arasında fiziki teması kesme” kuralını fabrikalar, işletmeler ve tarlalarda uygulamamaktadır; İşçi sınıfının, emekçilerin ve onların ailelerinin sağlığı değil kapitalistlerin karı ve sermayelerini koruyup büyütmeleri önemlidir. İtalya, İspanya, Fransa, ABD, İngiltere’de de üretim durdurulmadığı için virüs çok yayılmıştır ve bugün on binlerce insanın yaşamını yitireceği beklenmektedir. 1 Mayısa doğru İşçi sınıfı ve tüm emekçilerin talebi, çalışması zorunlu olan işletmeler dışındaki tüm fabrika işletme ve işyerlerinde çalışmanın durdurulmasıdır.

Ülkemizde 11 Marttan bu yana görülen Covid-19 virüs salgını koşullarında kapitalizm ve devlet, işçilere ve emekçilere çalışmayı-üretmeyi dayatmıştır. Alınan önlemler yetersizdir, üretim ve çalışma yaşamı sürmektedir; bu nedenle salgının ivmesi artmıştır. Bilim çevreleri önümüzdeki iki aylık süreçte yeterli önlemlerin uygulanmasını zorunlu görmektedir. İktidar geç kalmıştır, önlemleri yetersizdir ve salgının gerisinden gelmektedir.

1 Mayısa doğru kapitalizmin ve devletin milyonlarca emekçi üzerindeki her türlü sömürüsüne, baskısına karşı mücadele ve dayanışma; düşük ücretlere, sendikalaşma ve sendika seçme hakkına dönük işten çıkarmalara, baskı, moobinge karşı güçlerini birleştirme çabasıyla bütünleşmiştir. Bu mücadele aynı zamanda, işçi sağlığı için güncel olarak Covid-19 a karşı gerekli önlemlerin alınmasıdır. Fabrikalarda, işletmelerde, işyerlerinde üretimin durdurulması istenmektedir. İşçilerin, emekçilerin ve ailelerinin sağlıklı kalmaları için üretimin durdurulması şiarı bir çok fabrikada, işletmede, işçiler, emekçiler sendikalar, meslek örgütleri, tıp ve bilim çevrelerince zorunlu görülmektedir. Siyasi iktidar ise işçilerin, emekçilerin ve sendikaların meslek örgütlerinin ve bilim insanlarının sesine kulaklarını tıkamıştır.

Covid-19 salgını koşullarında da sermaye fabrikalarda, tarlalarda işçileri örgütsüz, sendikasız olarak düşük ücretle çalıştırıyor. İşçi, emekçi havzaları işçi cehennemine dönüşmüş; sigortasız, sendikasız, uzun çalışma saatleri içerisinde milyonlarca işçi neredeyse köleleştirilmiş durumdadır. Covid-19 salgınını engellemenin ve milyonlarca işçi ve emekçinin yaşamını kurtarmanın yolu, işçi sınıfı ve emekçilerin güçlerini birleştirmesi ve mücadelesiyle mümkündür. Siyasi iktidar ve sermaye grupları, işçi sınıfının, emekçilerin ve bilim çevrelerinin haklı ve yaşamsal taleplerine kulak vermeli ve gerekli önlemleri almalıdır.

1-Sokağa çıkma yasağı ilan edilmeli, COVID-19’a karşı mücadele kapsamında, güncel ihtiyaçlara cevap veren, zorunlu ve acil mal ve hizmet üretimi hariç olmak üzere, bütün fabrika ve işletmeler kapatılmalı; en az 15 gün süreyle, iş yerleri tatil edilmelidir. İşçilerin, emekçilerin dolayısıyla ailelerinin sağlığı korunmalı ve salgının yayılma hızı önlenmeli; bu süre içinde işçilere ücretli izin verilmelidir.
2-Ülkemizde işçilerin ücretinden yapılan kesintilerle oluşturulan işsizlik fonunda biriken 130 milyar TL aşan parayı, hükümet, ücretli izne çıkarılan işçilerin ücretlerinin bir bölümünü ödemek için kullanmalıdır. Küçük ve orta düzeyde işletmelerin işçilik payını önemli oranda devlet ödemelidir.
3-İşten çıkarmalar, ücretsiz izin uygulaması yasaklanmalıdır. COVID-19 salgınının yeni bir işsizlik dalgasına yol açmaması, işin ve işçinin gelir sürekliğinin sağlanması için, COVID-19 ile mücadele döneminde, işverenin iş sözleşmesini fesih imkânı askıya alınmalıdır. İşten çıkarılmaların ve işlerin durdurulmasının yol açacağı gelir kaybına karşı, İşsizlik Sigortası Fonu kaynakları hızla devreye sokulmalı, işsizlik ödeneği ve kısa çalışma ödeneğinden yararlanmak için, işçi açısından gerekli olan koşullar kaldırılmalıdır.
İşten çıkarılmaların izlenmesi ve yasaklanması için Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı nezdinde Üçlü Danışma Kurulu bileşimine uygun bir izleme ve denetim mekanizması kurulmalıdır. İşsizlik maaşının süresi uzatılmalı, salgın süresince işsiz yurttaşlara yaşayabilir bir ücret yardımı yapılmalıdır.
4-Yoksul yurttaşların temel ihtiyaçları devlet tarafından karşılanmalıdır. Sağlık yardımı almakta olan 10 milyon dolayındaki “kayıtlı yoksullara” asgari geçim endeksine uygun bir maaş ödenmelidir.
5-En düşük emekli aylığı asgari ücret düzeyine çıkarılmalıdır. Korona virüsle mücadele döneminde, risk grubundaki kesimlerin ücretlerine 1000 TL ek destek yapılmalıdır.
6- Elektrik, su, doğalgaz, iletişim faturaları ve konut, taşıt kredileri ile kredi kartı borçları, salgın riski boyunca faizsiz olarak ertelenmelidir.
7-Öğrenci yurtları ücretsiz olmalı, öğrencilerin yurt borçları silinmelidir.
8-Çiftçi borçları ve ihtiyaç kredileri, faizleri silinerek taksitlendirilmelidir.
9-Büyükşehirlerde ve illerde Covid-19 hastaneleri ve yurttaşların diğer sağlık sorunları için gidecekleri hastaneler de belirlenmeli ve açıklanmalıdır.
10-Devlet hastaneleri ve özel hastaneler Covid-19 hastalarına ücretsiz sağlık hizmeti vermelidir. Buna uymayan özel hastaneler kamulaştırılmalı. Sağlık alanı ticari kar alanı olmaktan çıkarılmalı, sağlığa eşit erişim ücretsiz olarak sağlanmalıdır.
11-Salgın sürecinde, özel sağlık kuruluşları kamu kontrolüne geçirilmelidir.. Halka yaygın bir şekilde test yapılmalı, hasta olanlar saptanarak tedavi edilmelidir. Test sonuçlarının açıklanmasında ve salgınla ilgili siyasi iktidar şeffaf olmalı ve halktan hiçbir şey gizlenmemelidir.
12-Salgında hastalanma ve yaşamlarını kaybetme riski olan hekimler ve diğer sağlık çalışanlarının ekipman eksiklikleri hızla ve ivedilikle giderilmeli ve Covid-19 testi öncelikle sağlık emekçilerine yapılmalıdır. Kamu-özel bütün sağlık kurumlarında Covid-19 hastalarıyla temas ya da temas şüphesi olan hekim ve sağlık çalışanlarından başlanarak bütün sağlık çalışanlarının testlerinin hızla tamamlanmalıdır.
13-Covid-19 hastahanelerindeki sağlık çalışanlarının sosyal çevrelerini de hastalığa bulaştırmalarını engellemek için mesai sonrası kalacakları mekanlar belirlenmelidir. Ölümlerin artması ile hekimlere ve sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin artacağını öngörerek, gerekli tedbirler alınmalıdır. Yargı süreci işletilmeden ‘Kanun Hükmünde Kararnamelerle’ işlerinden atılan tüm sağlık çalışanları, akademisyenler ve diğer KHK’li kamu emekçileri işlerine dönmeli;
14-Fahiş fiyatlarla stok, ortalama kar marjının üzerinde zam yapanlara göz yumulmamalı, denetimler artırılmalı, fırsatçılık yapanlara yaptırımlar uygulanmalı;
15-İşçilerin ve emekçilerin temel gıda ve hijyen maddelerine erişimi için kamu kaynaklarına başvurulmalıdır. Virüsten koruyucu ürün ve malzemeler (maske, kolonya,klorak, sabun vb.) başta dar gelirliler olmak üzere halka ücretsiz dağıtılmalıdır.
16-“Evde kalma” nedeniyle kadına ve çocuklara yönelik ev içi şiddetin görünmez kılındığı koşullar yaşanmakta, kadınlar umarsız bırakılmaktadır. Şiddet çağrısı alındığında şiddet uygulayan erkekler öğrenci yurtlarında ayrı bir bölüme yerleştirilmeli, evden uzaklaştırma uygulanmalıdır. İstanbul Sözleşmesi,6284 Sayılı Yasa ve kadınların nafaka hakkı titizlikle uygulanmalıdır..
17- Mülteci geri gönderme merkezlerinde gerekli tedbirler maksimum düzeyde alınmalı, bu merkezlerde olmayan mültecilerin konut, hijyen ve temel gıda malzemesi temini kamu kaynaklarıyla sağlanmalıdır.
18- Devlet salgını bahane ederek yurttaşlar üzerindeki gözetim ve denetim ağlarını baskıya dönüştürülmemelidir. Virüs tehlikesinin getirdiği günlük yaşamdaki bazı kısıtlamalar, güdük temel hak ve özgürlüklerin ortadan kaldırılması, baskı ve bireysel özgürlüklerin, kişilik haklarının ihlaline yol açmamalıdır. Yurttaşların temel hak ve özgürlüklerini kısıtlayan tüm uygulamalara son verilmeli, internet ortamındaki ifade ve düşünce özgürlüğü ve haber alma haklarına yönelik tüm yasaklamalar, cezalandırılmalar kaldırılmalı.
19- Savaş koşullarında Covid-19’un artacağı düşünülerek, siyasi iktidar emperyal isteklerini bir yana bırakarak, Suriye’deki ve Libyada’daki askeri birlikleri geri çekmeli ve komşu ülkelerle; karşılıklı saygı, içişlerine karışmama ve barış politikası izlemelidir.
20-Öncelikle cezaevlerinde tutukluların hızla tahliyesi sağlanmalı; yaşam hakkı ve ifade özgürlüğü esas alınarak siyasi tutuklular, gazeteciler, hasta mahkûmlar, yaşlılar ve çocuklar tahliye edilmeli, infazlar ertelenmelidir.
21- Çoğu yabancı sermayeyle ortak olan petrol ve maden şirketleri, elektrik santralleri, kar hırsıyla dağları, ormanları, akarsuları, börtü böceği doğal ve kültürel değerlerimizi tahrip etmiş, etmeye de devam etmektedir. Kapitalizm yaşam alanlarımızı, havamızı, suyumuzu, havamızı zehirlemekte, yok etmektedir. Salgın koşulları fırsata çevrilerek doğanın tahribatı devam etmektedir. Tüm canlıların ve çocuklarımızın geleceğini karartanlar, doğa ve çevre savunucularının yolunu kesmekte, bu alanlara girmelerini, halkla bütünleşerek sorunların saptanmasını, çözüm yollarının birlikte üretilmesini engellemektedirler. İşçilerin emekçilerin, halkımızın ve çocuklarının sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı, doğal ve kültürel değerlerimizi korumaya yönelik mücadelesi her alanda sürecektir. Bu salgın ekolojik dengenin, tüm çeşitliliği, canlılarıyla sürdürülebilir ve geleceğe devredilebilir doğanın önemini bir daha göstermektedir. Bu ders herkes tarafından iyi anlaşılmalıdır.
22- İllerde bilim kurulları oluşturulmalı, ilçe bazında belediyelerin ve muhtarlıkların da içinde yer aldığı, demokratik kitle örgütü, meslek odaları ve sendika temsilcilerinin ve muhalif siyası partilerin de katıldıkları kriz masaları kurulmalı, bilgilendirme, değerlendirmeler ve çözüm mekanizmaları birlikte oluşturulmalıdır.

Kapitalizm doğası gereği krizde, salgın koşullarında bu kriz daha da ağırlaştı, ağırlaşıyor, kendi kendinini tüketiyor; kendisine bu krizden çıkış yolu bulmaya çalışıyor. Bütün ülkelerdeki kapitalist devlet yöneticileri panik halindeler. Sermayelerini büyütme, karlarını arttırmanın, üretim maliyetlerini düşürmenin yeni yollarını arıyorlar. İnsan olmadan üretim, üretim fazlası olmadan kar olamaz. Kapitalistler ve devlet ‘üretim sürmelidir, salgın olsa da üretim durmamalıdır’ diyor. İşsizlikte işçi bulmak kolay, işçiler ücretli köle! Yani sermayedarlar sömürü ve kar hırslarından vazgeçmiyorlar.

Bu durumda İşçi sınıfı ve emekçiler kendileri için cehennem olan bu sistem karşısında yeni bir dünya özlemini daha çok hissedecek, isteyecek ve düşleyecekler. Kapitalizmin yerine, baskının, zulmün, sömürünün olmadığı yeni bir dünya gelecek. Bilime inanmayan ve onun aydınlatıcı yolundan yürümeyenlerin sonu gelecek.. Ancak yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü işçiler ve emekçiler çürümüş kapitalizme darbeyi indirebilecek. Yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü işçi sınıfı, emekçiler sahte değil, gerçek özgürlüğü kazanacak. Yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü işçiler, emekçiler sermayenin ve faşizmin düzeni yerine işçi sınıfı ve emekçilerin iktidarında aydınlık bir Türkiye’yi kuracaklar.

1 Mayısa doğru, büyük insanlığın kurtuluşu için, sermayenin boyunduruğu altında çalışan bütün halkların sağlığı, geleceği için, daha insanca çalışma ve yaşam koşullarını elde etmek için örgütlenme ve mücadele etme hakkı için yürütülen büyük mücadele ve dayanışma kazanacak!

Yaşasın İşçi sınıfı ve Emekçilerin Dayanışması!
Yaşasın İşçilerin Birliği Halkların Eşit Kardeşliği!
Barış İçin Savaşa, Kapitalizme ve Faşizme Hayır!
Yaşasın Birlik Mücadele ve Dayanışma
Yaşasın 1 Mayıs

Yaşamın kaynağı toplum sağlığıdır,halkın talepleri yaşamsaldır. Halkın talepleri gerçekleştirilmelidir.

Tüm dünyada küresel salgın halini alan ve ülkemizde varlığı 11 Marttan bu yana görülmeye başlanan Koronavirüs (Covid-19) salgını karşısında siyasi iktidar yetersiz kalmış, salgına karşı acil önlemler alınmamıştır. Siyasi iktidarın açıklamalarında çalışanların hakları, kadınlar ve yoksullarla ile ilgili bir önlem bulunmuyor.

Fabrikalarda, işletmelerde ve işyerlerinde işçiler, emekçiler toplu olarak çalışmaya devam etmektedir. Fabrika ve işletmeler bazındaki önlemlerin en olumlusu hijyen kurallarına uymakla sınırlıdır. Virüsünün yayılma ivmesi yüksektir. Alınan önlemlerle sorunun aşılması olanaklı değildir.

Bütün fabrikalarda, işletmelerde, organize sanayi sitelerinde, şantiyelerde, üretimin ve işin durdurulması önem taşımaktadır. Bugün salgının durdurulması sadece 65 yaş üstünün sokağa çıkmamasını istemekle engellenemeyeceği İtalya ve İspanya örneklerinden görülmektedir. Ve bu yaşanmışlıklardan gerekli dersler çıkarılarak derhal sokağa çıkma yasağı ilan edilmelidir.

Bunun için siyasi iktidar, Covid-19 salgınını önlemek için fabrikalar, işyerleri, şantiyelerdeki faaliyeti durdurmalıdır. İşçiler ücretli izne çıkarılmalıdır. Acil ve zorunlu işlerin yapıldığı işyerleri dışında diğer tüm işyerlerinin faaliyetlerini durdurarak çalışanlarını ücretli izne çıkarmalıdır.

Ülkemizde işçinin ücretinden kesilen paralarla oluşturulan işsizlik fonunda birikmiş 130 milyar lira bulunmaktadır. Hükümet, işçilerin maaşında kesilen primlerle oluşan işsizlik
fonunda biriken bu parayı, ücretli izne çıkarılan işçilerin ücretlerinin bir bölümünü ödemek için kullanmalıdır. Küçük ve orta düzeyde işletmelerin işçilik payını önemli oranda devlet ödemelidir.

İşten çıkarma, ücretsiz izin uygulaması yasaklanmalıdır.

Sokağa çıkma yasağı ilan edildiğinde yurttaşların temel ihtiyaçları devlet tarafından karşılanmalıdır.

Sağlık yardımı almakta olan 10 milyon dolayındaki “kayıtlı yoksullara” asgari geçim endeksine uygun bir maaş ödenmelidir.

En düşük emekli aylığı asgari ücret düzeyine çıkarılmalıdır. Korona virüsle mücadele döneminde 1000 TL destek eklenerek risk grubundaki bu kesimler korunmalıdır.

Konut ve taşıt kredileri ile kredi kartı borçları ve elektrik, su, doğalgaz ve iletişim faturaları salgın riski boyunca faizsiz olarak ertelenmelidir.

Öğrenci yurtları ücretsiz olmalı, öğrencilerin yurt borçları silinmelidir.

Çiftçi borçları ve ihtiyaç kredileri, faizleri silinerek taksitlendirilmelidir.

Büyükşehirlerde ve illerde Covid-19 hastaneleri ve yurttaşların diğer sağlık sorunları için gidecekleri hastaneler de belirlenmeli ve açıklanmalıdır. Devlet hastaneleri ve özel hastaneler Covid-19 hastalarına ücretsiz sağlık hizmeti vermelidir. Buna uymayan özel hastaneler kamulaştırılmalıdır. Salgın sürecinde, özel sağlık kuruluşları kamu kontrolüne geçirilmelidir.. Halka yaygın bir şekilde test yapılmalı hastalar tesbit edilmelidir. Test sonuçlarının açıklanmasında ve salgınla ilgili siyasi iktidar şeffaf olmalı ve halktan hiçbir şey gizlenmemelidir.

Salgında hastalanma ve yaşamlarını kaybetme riski olan hekimler ve diğer sağlık çalışanlarının ekipman eksiklikleri giderilmeli ve Covid-19 testi öncelikle sağlık emekçilerine yapılmalı ve kamu-özel bütün sağlık kurumlarında Covid-19 hastalarıyla temas ya da temas şüphesi olan hekim ve sağlık çalışanlarından başlanarak bütün sağlık çalışanlarının testlerinin hızla tamamlanması, yurttaşların sağlıkları açısından da önem kazanmıştır. Covid-19 hastahanelerindeki sağlık çalışanlarının sosyal çevrelerini de hastalığa bulaştırmalarını engellemek için mesai sonrası kalacakları mekanlar tesbit edilmelidir. Ölümlerin artması ile hekimlere ve sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin artacağını öngörerek gerekli tedbirler alınmalıdır. Yargı kararı olmadan ‘Kanun Hükmünde Kararnamelerle’ işlerinden atılan tüm sağlık çalışanları ve akademisyenler işlerine dönmelidir.

Fahiş fiyatlarla stok, ortalama kar marjının üzerinde zam yapanlara göz yumulmamalı, denetimler artırılmalı, fırsatçılık yapanlara yaptırımlar uygulanmalıdır.
İşçilerin ve emekçilerin temel gıda ve hijyen maddelerine erişimi için kamu kaynaklarına başvurulmalıdır. Virüsten koruyucu ürün ve malzemeler (maske, kolonya,klorak, sabun vb.) başta dar gelirliler olmak üzere halka ücretsiz dağıtılmalıdır.

“Evde kalma” nedeniyle kadına ve çocuklara yönelik ev içi şiddetin görünmez kılındığı koşullar yaşanmakta, kadınlar umarsız bırakılmaktadır. Şiddet çağrısı alındığında şiddet uygulayan erkekler öğrenci yurtlarında ayrı bir bölüme yerleştirilmeli, evden uzaklaştırma uygulanmalıdır.

Salgın süresinde doğalgaz, elektrik, su ve internet ücretsiz sağlanmalıdır.

Mülteci geri gönderme merkezlerinde gerekli tedbirler maksimum düzeyde alınmalı, bu merkezlerde olmayan mültecilerin konut, hijyen ve temel gıda malzemesi temini kamu kaynaklarıyla sağlanmalıdır.

Devlet salgını bahane ederek yurttaşlar üzerindeki baskı, gözetim ve denetim ağlarını yaygınlaştırmamalıdır. Virüs tehlikesinin getirdiği günlük yaşamdaki bazı kısıtlamalar, güdük temel hak ve özgürlüklerin ortadan kaldırılması ve açık bir faşizme geçilmesine yol açmamalıdır. Yurttaşlar temel hak ve özgürlüklerini kısıtlayan tüm uygulamalara son verilmeli, internet ortamındaki ifade ve düşünce özgürlüğü ve haber alma haklarına yönelik tüm yasaklamalar kaldırılmalıdır.

Tüketici, konut ve taşıt kredileri ile kredi kartı borçları ve elektrik, su, doğalgaz ve iletişim faturaları günlük olağan yaşama geçinceye dek ertelenmelidir.

Savaş koşullarında Covid-19’un artacağı düşünülerek, siyasi iktidar emperyal isteklerini biryana bırakarak, Suriye’deki ve Libyada’daki askeri birlikler geri çekmeli ve komşu ülkelerle; karşılıklı saygı, içişlerine karışmama ve barış politikası izlemelidir.

Öncelikle cezaevlerinde tutukluların hızla tahliyesi sağlanmalı; yaşam hakkı ve ifade özgürlüğü esas alınarak siyasi tutuklular, gazeteciler, yaşlılar, hasta mahkûmlar ve çocuklar tahliye edilmeli, infazlar ertelenmelidir.

Yerellerde, il/ilçe bazında belediyelerin ve muhtarlıkların da içinde yer aldığı demokratik kitle örgütü, meslek odaları ve sendika temsilcilerinin ve muhalif siyası partilerinde içinde yer aldığı kriz masaları kurulmalıdır.

Bu zor süreçte inisiyatif sadece siyasi iktidarda olmamalı, muhalefet partilerinin ve demokratik kitle ve meslek örgütlerinin toplumsal rol ve sorumluluğu artırılmalı, salgınla ilgili önlemlerin alındığı il ve ilçelerde bilim kurulları oluşturulmalı, başta tabip odaları olmak üzere meslek örgütleri, sendikaların ve siyasi partilerin bu kurullarda temsili sağlanmalıdır.

WORKERS OF SF TRADE AND KALE PRATT&WHITNEY ARE NOT ALONE!


WORKERS OF SF TRADE AND KALE PRATT&WHITNEY ARE NOT ALONE!

Four woman workers of the SF Trade Textile Plant have been picketing at the entrance of the Gaziemir Free Zone for 143 days for being involved in union activities.

The unionization of workers in the Kale Pratt&Whitney Aero Engine Industries, a joint venture between the Turkish Kale Group and the American Pratt&Whitney primarily for making engine parts for the F-35 fighter, spurred the capitalist bosses to action.

When workers in the Kale Pratt&Whitney Aero Engine Plant joined the All Metal Workers Union, the employer terminated 94 workers.

The plant management had effectively reduced wages to minimum wage with low raises, and had started to engage in mobbing against workers after the S-400 crisis with the US. As a result, the workers began to organize under the All Metal Workers Union, a member of DİSK. When the workers exercised their constitutional right and joined the union, the first move was to terminate 7 workers one night, for no reason. The terminated workers staged a demonstration in front of the plant. The workers who expressed support for their fired colleagues were terminated themselves within a few days. Soon, 94 workers had been fired. Then, the plant manager called the workers to a meeting and offered to re-hire them on the condition that they resign from the union. When the workers refused, they responded with threats and insults. The workers started a sit-in on February 29 at the entrance of the Aegean Free Zone to fight for their right to unionize.

The workers fight against the usurping of their legal and legitimate right to unionize, while the employer terminates workers for various reasons. It all boils down to a smear campaign using cherry-picked articles of the labor law, designed to make the employer look righteous on a legal basis. This is not new to the capital: it is a tested method used to break unionization. To prevent unionization among workers, they will identify union members and fire them using various excuses. This plays out once again in the SF Trade and Kale Pratt&Whitney Aero Engine plants.

The bosses of Kale Pratt&Whitney Aero Engine plant fire unionized workers on the one hand, while hiring new and non-union workers on the other to prevent the union from gaining majority. The forces of labor and democracy are obligated to defend the acquired rights of the working class against unlawfulness and injustice, and to rise in solidarity with the working class.

The workers and laborers will expose capitalist bosses for the frauds they are. Today, SF Trade Textile workers are at resistance at the entrance of the Gaziemir Free Zone, and Aero Engine workers are at resistance at the Izmir Fair Gate of the Free Zone. The working class and all people in support of labor stand with the textile and aero engine workers; they support them in solidarity, helping them feel that they are not alone. The justice of time will favor the workers. Workers who resist will finally and rightfully prevail. We stand with workers who recognize the power of organized struggle, who defy the capital and take a step for unionization.

Workers who resist and fight are not alone. The workers, laborers, friends of labor, and the makers of all value stand with them. 11.03.2020

Glory to the working class!
Glory to the workers’ resistance!

İmece Friendship Solidarity Association

YEREL YÖNETİM ANLAYIŞIMIZ VE TALEPLERİMİZ

YEREL YÖNETİM ANLAYIŞIMIZ ve TALEPLERİMİZ

Kente yönelik politika ve uygulamalarda, insan hakları, kentli hakları, kent insanları arasında kardeşlik-barış iklimi, birlikte yaşama, engelli, hasta, çocuk ve kadına duyarlı planlama, yerellerde hizmetlere eşit erişim, insan ve çevre sağlığı gibi kriterler temel referanslar olmalıdır.

Kentlerin sahibi o kentte yaşayan halktır ve yerel yöneticilerin demokratik biçimde seçilmesi ve başarısızlıkları durumunda geri alınması esas olmalıdır. Seçimler gibi, kente dair kararlar da kentlilerin katılımcısı olduğu demokratik süreçler, mekanizmalar  işletilerek alınmalıdır.

Fiziksel, doğal, tarihi ve kültürel değerleri korumak ve geliştirmek, koruma ve kullanma dengesini sağlamak, ülke, bölge ve şehir düzeyinde sürdürülebilir kalkınmayı desteklemek, yaşam kalitesi yüksek, sağlıklı ve güvenli çevreler oluşturmak  merkezi yönetimin olduğu kadar yerel yönetimlerin de görevidir.

Kentimiz İzmir’in yapılan araştırmalarda beş bin yıl öncesine kadar uzanan bir tarihi vardır. Yıllarca süren çalışmalarla ortaya çıkan tarihi mirasına sahip çıkan, bu mirası bilimsel temelde ciddi araştırmalarla zenginleştirici projeler üreten bir yerel yönetim anlayışı,  kentin tüm kültür ve doğal varlıklarını geleceğe taşıyabilir.

Kent yönetimine talip olan başkan adayları ve meclis üyelerinin kentin sorunlarının çözümü konusunda önerilerde bulunması bir program ortaya koyması kuşkusuz önemli, ancak yeterli değildir. Sermayeye karşı emekçi halkın çıkarlarını savunan  yerel yönetim adayları, tekellerin, uluslar arası ya da yerli sermaye gruplarının değil halkın taleplerini, çıkarlarını savundukları ölçüde halkın desteğini ve sevgisini kazanabilirler. Sermaye partilerinin adaylarından ayıran başlıca farklılık da ekonomik, sosyal ve siyasi demokrasi taleplerini savunması, buna uygun politikaları geliştirerek uygulamasıdır.

Kentimiz özellikle son yıllarda yoğun göç almış; hızla nüfusu artmıştır. Kentin  kamu yararından uzak sermaye odaklı planlanması gelecekte, hava kalitesi daha da kötü, yaşam standartları düşük, yeşil alanları  olmayan, ranta odaklı yapılaşma  ve ulaşım sorunları yaratmıştır.

‘‘ Körfez Tüp Geçiş Projesi, henüz yapım aşamasında olan İstanbul Otoyolu ile Çiğli’de sulak alanların ve Kuş Cennetinin olduğu bölgeden güneyde doğal sit statüsü değiştirilen İnciraltı ve Çeşme yarımadasını birbirine bağlayacaktır.” Bu proje Gediz deltasındaki kuş türlerinin yoğun bulunduğu bölgede sulak alanların tasfiyesi ile kuş, bitki, memeli hayvan, çeşitli kelebek türleri yok edilerek, ekolojik dengeleri tahrip edecek, betonlaşmaya yol açacak ve plan değişiklikleri ile yüksek rant artışlarının önünü açarak kıyıları betona teslim eden bir kentin yolunu açacaktır.’’(1) İzmir’in tarihi, kültürel ve doğal değerleri-zenginlikleri rant için tasfiye edilmiş olacaktır. İzmir’in İstanbul olmasını istemiyorsak bu ‘‘ihanet’’ projelerine karşı durmak İzmir’i yönetecek başkanların öncelikli görevidir.

Doğa Derneği’nin de içinde yer aldığı “İzmir’e Sahip Çık” platformu’nun da önerdiği, desteklediği 15 Şubat 2019 günü yeryüzünün en zengin ve benzersiz doğal alanlarından biri olan İzmir’in Gediz Deltası’nın UNESCO Dünya Doğa Mirası ilan edilmesi için çalışmalar hızla başlatılmalı; bu konuda yapılmakta olan çalışmalar desteklenmelidir.

Alsancak’taki tarihi Elektrik Fabrikası’nın arazisiyle birlikte,  Özelleştirme İdaresi Başkanlığı tarafından Devlet İhale Kanunu’nun kısıtlamalarına tabi olmadan satışa çıkarılması engellenmelidir. İzmir 1 No’lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun 8 Ocak 1998 tarihli kararıyla ‘Korunması Gerekli Kültür Varlığı’ olarak tescillendiği temel alınmalı; 1943 tarihinde kamulaştırılarak İzmir Belediyesi’ne devredilen sahanın tekrar İBB’ye devri için meslek odaları ile kentliler birlikte kenti savunmalıdır.

Bayraklı bölgesini çok katlı beton blokların ısı adaları oluşturarak ekolojik dengeyi bozmasına engel olunmalı, kentin tarihi ve doğal dokusuna aykırı projelere onay verilmemelidir.

Egemen iradenin, siyasi iktidarın kürt sorunundaki şiddet yanlısı ırkçı, ayrıştırıcı, düşmanlaştırıcı, yandaşlarını kayırmacı politikalarına karşı kent düzeyinde eşitlikçi, özgürlükçü, yerel hizmetlerin  gerçekleşmesinde yoksul-dar gelirli yerleşimlere öncelikli, barışçıl ve demokratik projeler üretilmelidir.

Yönetime aday olanlar, alevilerin, farklı din, mezhep ve kültürlerin inanç özgürlüğünü ayrımsız savunmalıdır. İbadet mekanlarının restorasyonu desteklenmeli, güvenlikli kılınmalıdır Yönetmeye aday olanlar, sendikalaşmayı, sendika seçme özgürlüğünü, taşeron uygulamasına karşı kadrolu-güvenceli çalışma hakkını esas alan anlayış ve uygulamaların savunucusu olmalıdır.

Belediye emekçilerinin kadrolu, güvenceli istihdamını esas almalı, liyâkattan taviz verilmemeli, sendikaları tahakküm altına almaya çalışmadan, eşit ilişki kurabilmelidir. Sendikaların ve demokratik kitle örgütlerinin İzmir’de yerel demokrasinin gelişiminin bir parçası olduğu bilinmelidir. Kocaoğlu döneminde kadrolu olabilmek için hukuk yoluna başvuran ve işinden atılan tüm işçilerin yeniden iş başı yapmalarını sağlayacak adımlar atılmalıdır.

696 Sayılı kanun Hükmün’de kararnameyle  belediyelerde çalışan şirket işçileri, süresiz işçi statüsüne geçirilmişti.. Bu işçilere 2020 yılına kadar toplu iş sözleşmesi yapılmayacak, kadrolu işçi gibi 4 ikramiye verilmeyecek ve sosyal-ekonomik haklardan yararlanamayacaklar. Bu işçilere sadece düşük bir zam öngörülmektedir. Bu kararname eşitlik ilkesine aykırıdır. Kadroya geçirilme adı altında işçilerin ekonomik ve sosyal hakları gasp edilmiştir. Yerel yönetim adayları bu kararnameye karşı çıkmalı ve işçilerin ekonomik ve sosyal haklarını savunulmalı, eşitlik ilkesini temel almalıdır.

Toplu İş Sözleşmeleri (TİS) nin sendika, sendika olmayan iş kollarında işçi temsilcileriyle yapılmasını savunulmalı; grev hakkının önündeki engelleri kent bazında yok saymalıdır. Kıdem tazminatı hakkını güvenceye almalı; kiralık işçilik uygulamalarına karşı çıkmalıdır.

Çalışanlar arasında cinsiyet eşitliğini savunmalı; özellikle kariyer, kadro yükseltmede pozitif ayrımcı, ücret politikasında mutlak eşitlikçi olmalıdır.

Kentimizde kadın hak ve özgürlüklerine uygun koşulları oluşturmayı; kentin gecesi-gündüzüyle, toplu taşım araçlarıyla, sokaklarıyla güvenli kılıcı politikaları geliştirmelidir.

Gençliğin bilimsel-özerk-demokratik-parasız eğitim-öğretim hakkında her gün daha fazla artan eşitsizliğe karşı politikalar geliştirilmeli; barınma, ulaşım, beslenme konularında olanaklar yaratılmalıdır

Küçük üreticilere ve köylülere düşük oranlı kredi tahsisi, kooperatifleşme olanaklarını sağlamalı; Kooperatifleşmenin yaygınlaştırılması için üreticilere yardım ve destek politikaları (destekleme alımları) geliştirilmelidir. El emeği üretimi yapan kadınlara yerel pazarlarda ücretsiz  alanlar sağlamalıdır.

Tarım ve hayvancılığa yapılacak ekonomik destekleri yerel bütçe kaynaklarından yapmalı ve halka aracısız, ucuz beslenme olanaklarını sağlamalı; bunun için de üretim ve tüketim kooperatifleri kurulması için adımlar projelendirilmelidir.

Tarım emekçilerine yönelik bir ekonomik ve sosyal güvence ağı geliştirilmesini savunmalı; kırsal kesimde kadınlara yönelik özel bir sosyal güvenlik sistemini bu döngü içerisinde  projelendirilmesini savunarak uygulamasını gerçekleştirecek bir alan açmalıdır.

Tarım alanları, sulak alanlar, su kaynaklarının özelleştirmelere açılmasını, sermayeye bırakılmasına kararlılıkla karşı çıkmalıdır. Bu temelde HES, RES, Termik santrallerin yerlerini meslek örgütleri, uzmanlar ve yöre halkı ile belirlemeyi savunmalıdır. Güneş enerjisinden yararlanmanın yolları aranmalıdır.

Kentimiz yeşil alanlardan da il ve ilçe bazında otoparklardan da  yoksun durumdadır. Kentin yeşil alanları artırılmalı,ihtiyaçlar nüfus oarnında belirlenerek katlı otoparklar yapılmalıdır.

Hava kirliliği, araç yoğunluğu ve diğer nedenlerle yoğunlaşmıştır. Koah, astım, solunum yolu hastalıkları yüksek orandadır. Kentimizdeki hava kirliğini ortadan kaldıracak politikalar geliştirmek zorundayız.

Gıda güvenliğini denetimleri sıklaştırarak sağlamalı, BB bünyesinde araştırma laboratuarları kurmak projelendirilmelidir.

Yerel yönetimlerin ulaşım hizmetlerinden kar elde etmesi düşünülemez. Yerel yönetimler ulaşım hizmetini diğer gelirlerinden sübvanse etmelidir. Kentlerde ulaşım hizmetleri yerel yönetimlerin kamusal bir görevidir. Kentte yaşayan tüm yurttaşların toplu taşıma hizmetlerinden yararlanması asgari ücret esas alınarak yapılmalıdır.

Saygılarımızla

İmece-Der

 

  • 1.İzmire Sahip Çık

 

 

 

Olcay Çınar


OLCAY ÇINAR
10.08.1952 De Mardin’in Cizre ilçesinde doğdu.
Babası jandarma astsubayı, annesi ev hanımıdır. Dört kardeşin en büyüğüdür. Babasının mesleği dolayısıyla ilk okulu Bingöl ün Kığı, Mersin in Gülnar ilçelerinde, ortaokulu Kütahya da; liseyi İzmir Eşrefpaşa Lisesinde okudu.
Liseden sonra Ege Üniversitesi Makine Mühendisliğini kazandı. İlk yıllarında yurtsever devrimci hareketle tanıştı. Buca da özerk demokratik üniversite mücadelesi verirken bir yandan da faşizme ve emperyalizme karşı mücadelede Halkın Kurtuluşu saflarında yerini aldı.
Üniversiteyi bitirdikten sonra DSİ’de makine mühendisi olarak çeşitli görevlerde bulundu.
Kamu çalışanlarının sendika hakkı için mücadele etti ve KESK in İzmir deki yapılanması için çok emek verdi; Kamu İktisadi Teşebbüsü kurumların özelleştirilmesine;TEK in özel şirketlere devrine karşı mücadelede ön saflarda yer aldı.
Sevgili eşi Şenol la üniversite yıllarında anti faşist mücadele içinde tanıştı, mücadelede birlikleri evlilikle sonuçlandı. Bir erkek çocukları oldu.
Yakalandığı amansız hastalık nedeniyle 09.08. 2016 da aramızdan ayrıldı.
Bizlerle yaşayacak.

Madımak yanıyor. Unutmadık unutmayacağız.

 

Sivas Madımak  katliamı’ nın 31. yılında İzmir Alevi Bektaşi Federasyonu ve Bileşenleri (ABF),  İzmir’de  Türkan Saylan Kültür Merkezi’nin önünde basın açıklaması düzenledi. Açıklamaya İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri de katıldı. Açıklamayı ABF adına  Alevi Bektaşi Federasyonları ve Bileşenleri  Temsilcisi Gülbahar Kaplan okudu. Açıklamadan sonra katılımcılar Türkan Saylan Kültür Merkezi’nin önünden  Gündoğdu Meydanı’na yürüdü ve  denize karanfil bıraktı.

Açıklamanın tam metni şöyle.

“Alevi Bektaşi Federasyonu ve Bileşenleri Adına Basına ve Kamuoyuna

2 Temmuz 1993 Sivas Madımak Katliamı’ nın 31. yılında acımız ve öfkemiz her geçen gün artarak devam ediyor . Madımak Katliamı , insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur ve zaman aşımı kararını kabul etmiyoruz . Bu bağlamda , Alevi Bektaşi Federasyonu ve bileşenleri olarak her yıl olduğu gibi bu yıl da Sivas’ta olacağız .

Cumhuriyet tarihinin en barbar katliamının üzerinden 31 yıl geçti ve bu sürecin 22 yılında AKP iktidardadır . İktidarlarının ilk gününden beri de katliamcı zihniyetin lehinde taraf olmuştur . Katillerin avukatlığını yapanları milletvekili yaparak işe başlayan AKP, sonunda suçları sabit olan ve hüküm giyen katilleri de affederek serbest bırakmıştır . İnsanlığa karşı işlenmiş bir suç olan bu katliamın yapıldığı Madımak Oteli’nin utanç müzesi olması yönündeki taleplerimizin karşılanması bir yana , cezaevinde kaç kişinin tutuklu olduğuyla ilgili dahi bilgi verilmemektedir. Şu günlerde siyasette normalleşmeden bahsedilmektedir .  Eğer normalleşme adına bir adım atılacaksa ise , Diyanet İşleri’nin bütçesini tamamen sıfırlayarak , okullarda zorla verilen din derslerini kaldırarak , Alevi köylerine cami yapılmasından vazgeçilerek , AHİM’in Aleviler ile ilgili verdiği kararları uygulayarak ve Madımak Oteli’ni utanç müzesi yaparak başlanmalıdır

Asimilasyonun ve inkârın suç kapsamına alındığı, her türlü nefret söyleminin yasaklandığı bir iklim yaratarak normalleşme olacaktır.  Normalleşme , tek adam rejiminden vazgeçilerek tüm kimliklerin eşit olarak temsil edildiği parlamenter sisteme geçiş ile olacaktır . Alevilerin tüm itirazlarına rağmen kurulan  ” Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ” nın kapatılmasıyla olacaktır.

Biz Aleviler , ezilenler ve ötekileştirilenler bir kez daha diyoruz ki ; katliamın üzerinden 31 yıl geçmiş olmasına rağmen , bu acıyı ve öfkeyi unutmadık , unutturmayacağız . Adalet talebimizden asla vazgeçmeyeceğiz ve gerçek sorumluların yargılanması için mücadelemizi sürdüreceğiz .

Bu yıl , 2 Temmuz tarihinde saat 19 : 00’da tüm ülkede eş zamanlı olarak demokrasi güçleri , sivil toplum örgütleri , siyasi partiler ve müsaip kurumlarla birlikte meydanlarda olacağız ve ortak basın açıklamaları düzenleyeceğiz .

Bu basın açıklamaları ile hem acımızı hem de taleplerimizi bir kez daha yüksek sesle dile getireceğiz . Katliamın üzerinin örtülmesine , sorumluların cezasız kalmasına ve unutturulmasına izin vermeyeceğiz . Toplumsal barış ve adaletin tesis edilmesi için herkesi,  bu acı günümüzde bizlerle birlikte olmaya , sesimize ses katmaya davet ediyoruz .

Siyasal İslam’ın hayatın her alanını karanlığa boğmaya çalıştığı süreçte bizler asla karanlığa teslim olmayacağız . Anadolu’ya ışık olmaya devam edeceğiz . Alevi Bektaşi Federasyonu ve bileşenleri olarak, 2 Temmuz Sivas Madımak Katliamı’ nın unutulmaması ve unutturulmaması için mücadelemizi kararlılıkla sürdüreceğimizi bir kez daha vurguluyoruz .

Basına ve kamuoyuna saygıyla duyurulur .”

İzmir’de hak örgütleri Birleşmiş Milletler İşkence Görenlerle Mücadele Günü’nde; İşkencesiz bir dünya mümkün, İşkenceye hayır diyoruz!

Birleşmiş Mİlletler (BM)  26 Haziran İşkence Görenlerle Dayanışma Günü’nde  İzmir’de  Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde, ÇHD İzmir Şubesi, Eşit Haklar İçin İzleme Derneği, Hak İnisiyatifi Derneği, Halkların Köprüsü Derneği, İHD İzmir Şubesi, İmece Dostluk ve Dayanışma Derneği, İnsan Hakları Gündemi Derneği,  KESK İzmir Şubeler Platformu, ÖHD İzmir Şubesi, TİHV İzmir Temsilciliği  birlikte basın açıklaması yaptı.

Basın açıklamasını TİHV Genel Sekreteri Coşkun Üsterci okudu.Açıklamanın tam metni:

“Küresel İnsani Krize Karşı, İnsan Hakları Değerlerine Sahip Çıkıyor, İşkenceye Hayır Diyoruz!

26 Haziran İşkence Görenlerle Dayanışma Günü” tüm dünyada insan hakları savunucuları açısından özel ve önemli bir gündür.

Birleşmiş Milletler (BM) “İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı ya da Onur Kırıcı Muamele ya da Cezaya Karşı Sözleşme” 26 Haziran 1987 tarihinde yürürlüğe girmiştir. BM 1997 yılında bu günü “İşkence Görenlerle Dayanışma Günü” olarak ilan etmiştir.

Türkiye’nin de altına imza attığı bu sözleşme, insanın sahip olduğu onur ve değeri korumak için işkenceyi mutlak olarak yasaklar. İnsanlık ailesinin ortak kazanımı olan ve modern insan hakları hukukunun ean temel kurallarından birini oluşturan bu yasak, normlar hiyerarşisi açısından üstün kural, başka bir deyişle buyruk kural niteliğindedir. Dolayısıyla hiçbir koşulda istisnası olamaz.

Sözleşmenin 2. maddesinin 2. paragrafında bu durum şöyle ifade edilir: Hiçbir istisnai durum, ne harp hâli ne de bir harp tehdidi, dâhili siyasî istikrarsızlık veya herhangi başka bir olağanüstü hâl, işkencenin uygulanması için gerekçe gösterilemez”.

Bu açık ve net belirlemeye karşın işkence, hâlen dünyanın pek çok ülkesinde devletler tarafından toplumlara karşı insanlık dışı bir cezalandırma ve yıldırma aracı olarak giderek artan biçimde kullanılmaktadır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında tesis edildiği biçimiyle küresel insan hakları rejimini ayakta tutan siyasi iradenin hızla çözüldüğü koşullarda, İsrail’in işkence yasağı ihlalleri başta olmak üzere Gazze’de sebep olduğu ağır insani kriz, bu çözülme sürecinin varacağı/vardığı noktayı göstermesi bakımından önemlidir.

Türkiye “İşkenceye Karşı Sözleşme”yi 1988 yılında kabul etmiş, Anayasa ve Ceza Kanunu’nda işkenceyi yasaklamıştır. Maalesef ülkemizde de işkence ve diğer kötü muamele sadece askeri darbeler döneminde değil tüm cumhuriyet tarihi boyunca sistematik bir devlet pratiği olarak varlığını korumuştur. Ancak, ekonomiden toplum sağlığına ülkenin tüm meselelerini güvenlik sorunu haline getiren mevcut siyasal iktidarın, her geçen gün daha da artan baskı ve kontrole dayalı yönetme tarzı sonucu, günümüzde tüm ülke adeta işkence mekânı haline gelmiştir. Bu açıklamanın ekinde paylaşılan veriler, mutlak yasağa ve insanlığa karşı bir suç olma vasfına rağmen işkencenin Türkiye’nin en başat insan hakları sorunu olduğunu ortaya koymaktadır.

Siyasal iktidarın giderek daha fazla otoriterleşmesi ile orantılı biçimde; devlet erkinin çeşitli kademelerinde yaygınlaşan yasa, kural ve norm denetiminden kaçınma, keyfilik, bilinçli ihmal gibi sebeplerle usul güvencelerinin ihlal edilmesi, gözaltı sürelerinin uzunluğu, izleme ve önleme mekanizmalarının işlevsiz kılınması ya da bağımsız izleme ve önlemenin hiç olmaması, en yetkili ağızlardan yapılan işkenceyi bizzat teşvik edici söylemler, köklü cezasızlık politikaları vb. sonucunda, resmi gözaltı merkezlerinde işkence ve diğer kötü muamele uygulamaları tüm vehameti ile devam etmektedir.

Kolluk güçlerinin barışçıl toplantı ve gösterilere müdahalesi sırasında, sokak ve açık alanlarda ya da ev ve iş yeri gibi mekânlarda, yani resmi olmayan gözaltı yerlerinde ve gözaltı dışındaki ortamlarda yaşanan işkence ve diğer kötü muamele uygulamaları, önceki dönemlerde görülmeyen bir boyuta varmıştır. Kolluk güçlerinin, evrensel hukukta ve ülke yasalarında tanımlanan zor kullanma yetkisinin çok ötesine geçen, kural dışı, denetlenmeyen, cezalandırılmayan, siyasal iktidar tarafından görmezden gelinen, hatta teşvik edilen bu şiddeti sıradanlaşmış, gündelik yaşamın bir parçası haline gelmiştir.

Yıl boyunca, demokratik bir toplumun temelini oluşturan ve Anayasa tarafından da teminat altına alınmış olan toplanma ve gösteri yapma özgürlüklerini kullanmak isteyen Cumartesi Anneleri/İnsanları, kadınlar, LGBTİ+’lar, işçiler, öğrenciler, yaşam savunucuları, gasp edilen iradelerine sahip çıkmak isteyen seçmenler, siyasi partilerin, meslek örgütlerinin üye ve yöneticileri, insan hakları savunucuları, farklı dini cemaat ve gruplar, mülteci ve sığınmacılar bu zalimane kolluk şiddetine maruz kalmışlardır.

Özellikle son dönemde Kürtlerin yoğun yaşadığı il ve ilçelerin belediyelerine çeşitli gerekçelerle, yurttaş/seçmen iradesinin gaspına dayalı, ayrımcı, hukukun üstünlüğü ilkesine, insan hakları ve demokrasi değerlerine aykırı bir şekilde kayyum atanmasını barışçıl toplantı ve gösteriler yaparak protesto etmek isteyen çok sayıda kişi, kolluk güçlerinin müdahalesi sonucu işkence ve diğer kötü muameleye maruz kalarak gözaltına alındılar hatta yaralandılar.

Yakın tarihimizin en utanç verici insan hakları ihlallerinden biri olan, insanlığa karşı suç niteliğindeki zorla kaçırma/kaybetme vakalarında OHAL’in ilan edildiği 2016 yılından bu yana yeniden bir artış görülmesi son derece endişe vericidir. Kaçırılan Yusuf Bilge Tunç isimli kişiden 6 Ağustos 2019 tarihinden bu yana haber alınamamaktadır.

Türkiye’de hapishaneler, her dönem işkence ve diğer kötü muamele uygulamalarının yoğun olarak yaşandığı mekânlar olmuştur. Özelliklede 2015 Temmuz’unda Türkiye’nin yeniden çatışma ortamına girmesiyle başlayan, ardından OHAL ilan edilmesiyle devam ederek günümüze varan süreçte hapishanelerde işkence ve diğer kötü muamele uygulamalarında ileri düzeyde artışlar yaşanmaktadır.

Hapsetmenin doğası başlı başına acı veren travmatik bir süreçtir. Hapsedilen kişiler ayrıca bir cezalandırmaya tabi tutulamaz. Mahpusların fiziksel ve psikolojik bütünlüklerinin ciddi şekilde zarar görmesine neden olan tek kişi ya da küçük grup izolasyonu uygulamaları ise işkence ve diğer kötü muamele niteliğinde bir cezalandırmadır. Son dönemde mimari yapısı ve gündelik uygulama rejimi ile izolasyon koşullarını daha da ağırlaştıran S Tipi, Y Tipi ve Yüksek Güvenlikli yeni hapishanelerin açılması, bilhassa da Avrupa İşkencenin ve İnsanlık Dışı veya Onur Kırıcı Ceza veya Muamelenin Önlenmesi Komitesi’nin (CPT) raporlarında da yer verildiği üzere, İmralı Hapishanesinde uygulanan izolasyonun özel biçimi kabul edilemezdir.

Açıklama ekinde yer alan verilerle görünürlük kazandırmaya çalıştığımız endişe verici bu gerçeklik, uluslararası önleme mekanizmalarının ve insan hakları kurumlarının raporlarına da yansımaktadır. Ne var ki; Anayasa başta olmak üzere herhangi bir kural ve normla kendini sınırlandırmak istemeyen siyasal iktidar, uluslararası mekanizmaları, onların yaptığı eleştiri ve uyarıları dikkate almamakta, işkenceyi önlemeye yönelik iyileştirmeleri yapmamaktadır. Aksine, mevzuatta işkence yasağının mutlak niteliğine aykırı düzenleme ve değişiklikler yaparak cezasızlığı “güvence” altına almaya çalışmakta, ihlalleri görünür kılmaya çalışan insan hakları savunucularına yönelttiği tehdit ve tacizlerle işkenceye karşı mücadeleyi engelleyebileceğini düşünmektedir.

Bu iç karartıcı hakikate rağmen kence” insan eliyle gerçekleşen bir fiil olduğu için, insan eliyle de önlenmesi mümkündür.

İşkenceyi önleme yükümlülüğü öncelikle devletlere aittir. Bu nedenle de devletler, her şeyden önce işkenceyi bir sindirme aracı olarak kullanmaktan vazgeçmeli, işkence suçlarını etkin bir biçimde soruşturmalı ve cezasızlıkla mücadele etmelidirler. Dolayısıyla insan hakları savunuculuğunun bir gereği olarak yıllardır sabır ve ısrarla dile getirdiğimiz bu kapsamdaki asgari talepleri siyasal iktidara bir kez daha hatırlatıyor ve ivedilikle gerçekleştirilmesini istiyoruz:

  • İşkencenin ülkemizde bu boyutta olmasının en temel nedeni, işkence yasağının mutlak niteliği ile bağdaşmayan çok ciddi bir cezasızlık kültürünün varlığıdır. Her şeyden cezasızlık politikalarına derhal son verilmelidir.
  • Her düzeyde yetkililer işkenceyi ve işkenceciyi öven, teşvik eden söylemlerden vazgeçmeli; uluslararası mekanizmaların tavsiyeleri doğrultusunda, işkence uygulamalarını kamuya açık bir şekilde kesin olarak kınanmalıdır.
  • Gözaltı koşullarında usul güvenceleri eksiksiz olarak uygulanmalıdır.
  • Gözaltı süreleri kısaltılmalıdır.
  • Mevcut Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu (TİHEK) kaldırılmalı, BM İşkenceye Karşı Sözleşmeye ek Protokol (OPCAT) ve BM Paris Prensiplerine uygun, tümüyle bağımsız yeni bir Ulusal Önleme Mekanizması (UÖM) oluşturulmalıdır.
  • İşkencenin belgelenmesi ve raporlandırılması bir BM belgesi olan ‘İstanbul Protokolü’ ilkelerine göre yapılmalıdır.
  • İşkenceye ilişkin iddialar İstanbul Protokolü ışığında hızlı, etkin ve tarafsız bir şekilde soruşturulmalı, bağımsız heyetlerce araştırılmalı, adli yargılama süreçlerinin her aşamasında uluslararası etik ve hukuk kurallarına uygun davranılmalıdır.
  • Hapishaneler insan hakları, sağlık ve hukuk örgütlerinin bağımsız denetimine açılmalıdır.
  • CPT raporlarının tümü açıklanmalı ve tüm tavsiyelere uyulmalıdır.
  • Cezaevi İdare ve Gözlem Kurulları’nı yürütmeye doğrudan bağımlı kılan, bu kurulların adeta bir mahkeme gibi hareket ederek yargı yetkisi kullanmasına yol açan tüm düzenlemeler iptal edilmelidir.

Ancak şunu da hatırlatmak isteriz ki; insanlık onuruna sahip çıkmak ve işkenceyi önlemek aynı zamanda tüm toplumun da sorumluluğudur. İnsan ve yurttaş olmak için, bizi toplum yapan müşterek bağı korumak için, işkencenin yol açtığı acıları görmek ve dayanışmayı büyütmek zorundayız.

İşkencesiz bir Türkiye ve dünyaya ulaşmayı amaçlayan kurumlar olarak, dün olduğu gibi bundan sonra da tüm örtbas etme, korkutma, susturma çabalarına karşın, başlarına geleni kader olarak kabul etmeyip, yüksek sesle haykırabilmeleri için işkence görenlerin her koşulda yanında olmaya; maruz kaldıkları işkenceyi belgeleyip raporlamaya; fiziksel ve ruhsal onarım süreçlerine destek vermeye; adalete erişimlerine yardımcı olmaya; yaşadıkları acıların bir daha asla tekrarlanmaması için cezasızlıkla mücadele etmeye devam edeceğiz.”

Görüyoruz, susmuyoruz, mücadele ediyoruz…

İnsanlık onuru işkenceyi mutlaka yenecek…

İşkencesiz bir dünya mümkün!”


Ízmir’de hak örgütleri, insan hakları savunucuları polis tacizine ve baskısına maruz bırakılamaz.Taciz edenler bulunmalı ve yargılanmalıdır.

 

Ínsan Hakları Derneği Ízmir Şubesi Başkanı Av.Zilan Gümüş’e insan hakları faaliyetleriyle ilgili birçok kez  polis tacizine maruz bırakılması ile ilgili Ínsan Hakları Derneği Ízmir Şubesinde, insan hakları alanında faaliyet gösteren  Türkiye Ínsan Hakları Vakfı Ízmir Temsilciliği, Çağdaş Hukukçular Derneği Ízmir Şubesi, Özgürlük Íçin Hukukçular Derneği ve  Ínsan Haklari Derneği Ízmir Şubesi  ortak basın açıklaması yaptı. Açıklamaya DEM  Parti Eş Başkanı Vezan Karabulut ve Ímece-Der Başkanı Günseli Kaya’da katıldı.

 

Açıklama metnini, Kurumlar adına  ÍHD Ízmir Şubesi Yönetim Kurulu Üyesi Gülay Gün Bilici okudu.

“Değerli basın emekçileri, bugün burada İnsan Hakları Derneği (İHD) İzmir Şubesi Eş Başkanı sevgili arkadaşımız Av. Zilan Gümüş’ün, gerçekleştirdiği insan hakları faaliyetleri ve dernek çalışmaları nedeniyle yakın zamanda birçok kez polis tacizine maruz bırakılması nedeniyle basın toplantısı gerçekleştirmek için bir aradayız. 

Sevgili arkadaşımız Zilan Gümüş, İHD İzmir Şubesi Eş Başkanı sıfatı ile yaptığı basın açıklamaları, derneğe yapılan başvuruları alması, hak ihlalleri gözlem ve raporlama faaliyetleri, derneğe yapılan başvurular ile ilgili hak ihlallerinin giderilmesi yönünde yürüttüğü işlemler ve İHD’nin ilke ve kararları doğrultusunda yürütmüş olduğu çalışmalar, kısacası verdiği insan hakları mücadelesi nedeniyle yakın zamanda birçok kez polis takibine ve tacize maruz kalmıştır. Eş Başkanımız; avukatlık mesleki faaliyetlerini yürüttüğü ofisin önünde, evinin önünde, özel yaşamını sürdürdüğü alanlarda takip edilmekte, binmiş olduğu toplu taşıma aracına dahi kendisinin peşinden binilip araçtan indikten sonra önü kesilerek, baskı ve tehdit uygulanmak istenmiştir.

Zilan Gümüş’ün yaşamış olduğu bu polis tacizi, yürütmüş olduğu insan hakları mücadelesi ve dernek faaliyetleri nedeniyle gerçekleşmekte olup yaşatılan bu baskı ve tehdit aslında İHD’nin ve bir bütün olarak insan hakları mücadelesi yürüten kadınların hedef gösterilmesidir. Dolayısıyla bu kabul edilemez taciz, insan hakları savunucusu kadınları ve insan hakları mücadelesini sindirme ve susturma çabasından başka bir şey değildir.

Bilindiği üzere, İHD 17 Temmuz 1986 tarihinde, aralarında tutuklu-hükümlü yakınları, yazar-gazeteci, hekim, hukukçu, mimar- mühendis ve akademisyenlerin yer aldığı çeşitli meslek gruplarına mensup 98 insan hakları savunucusu tarafından, tüzüğünde de belirtildiği üzere “İnsan hak ve özgürlükleri konusunda çalışmalar yapmak” amacıyla kurulmuştur. İHD,  bu amaçla yıllardır yaşadığımız coğrafyada ve tüm dünyada insan hakları ile ilgili uygulamaları izleyerek bilimsel incelemeler ve araştırmalar yapmakta, raporlar hazırlamakta, bu raporları yayınlayarak kamuoyunu bilgilendirmektedir. İHD, her zaman hak ihlallerinin yaşandığı alanlarda proaktif bir şekilde bulunarak ihlalleri önlemeye çalışmış ve hak ihlaline uğrayan kişi ve kurumların başvuru ve şikâyetlerini ilgili mercilerin ve kamuoyunun bilgisine sunmuştur. Toplumda insan haklarına yönelik farkındalığın ve saygının arttırılması amacıyla açık oturumlar, konferanslar, seminerler, paneller ve sempozyumlar gerçekleştirmiş, Kuruluşundan bugüne çeşitli dönemlerde, genel af, ölüm cezası, savaş karşıtlığı, barış, Devlet Güvenlik Mahkemeleri, düşünce ve ifade özgürlüğü, gözaltında zorla kaybetmeler, yargısız infaz ve faili meçhul cinayetler, işkence ve diğer kötü muamele, hapishaneler, kapatılma alanları, çalışma yaşamı, kadın hakları ve LGBTİ+ hakları, gibi konularda ülke çapında farkındalığı arttırıcı ve ihlalleri önleyici çalışmalar yürütmüştür.

Ne var ki, söz konusu bu çalışmalar gerçekleştirilirken İHD’nin üye ve yöneticileri çeşitli engellemelere, ağır baskılara maruz bırakılmıştır. Kuruluşundan bu yana 23 İHD üye ve yöneticisi faili meçhul cinayetler sonucu yaşamını yitirirken, yüzlercesi fiili saldırlar sonucu yaralanmıştır. 1998 ve 2002 yıllarında, dönemin İHD Genel Başkanları, derneğin genel merkezinde, silahlı ve fiziksel  saldırılara maruz kalmışlardır. Derneğin yüzlerce üye ve yönetici de idari ve yargısal tacizlere maruz kalmış, birçoğu hakkında hapis cezaları ve para cezaları verilmiştir. Ancak 1986 yılından bu yana Türkiye’nin en büyük ve en eski insan hakları örgütü olan İHD; tüm baskı ve zorluklara, yargısal tacizlere rağmen kesintisiz bir şekilde faaliyetlerini sürdürmeye devam etmiştir.

Maalesef Türkiye’de, uluslararası sözleşmeler ve Anayasa tarafından güvence altına alınmış hak ve özgürlüklerini kullanarak insan haklarını korumak ve geliştirmek için mücadele eden hak savunucuları her dönem siyasal iktidarların hedefi olmuşlar, idari ve yargısal tacizlere maruz kalmışlardır. İHD İzmir Şubesi Eş Başkanı sevgili arkadaşımız Av. Zilan Gümüş’e yönelik gerçekleştirilen polis taciziyle de insan hakları mücadelesi yine kıskaç altına alınmak istenmiştir. İnsan hakları savunucularına karşı gerçekleştirilen taciz, baskı ve ajanlaştırma politikalarıyla, Anayasa Mahkemesi (AYM) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatları devlet tarafından yok sayılmakta, yargı reformu ve insan hakları eylem planları göstermelik olmaktan öteye gidememektedir.

Türkiye’nin altına imza attığı sözleşme ve belgeler ile bir parçası haline geldiği evrensel insan hakları hukuku, insan hakları savunucularının korunmasını demokratik bir toplumun olmazsa olmaz esaslarından biri olarak kabul eder. Bu belgelerden biri olan Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Savunucularının Korunması Bildirgesi’ne göre taraf devletler, bildirgede amaçlanan hakların meşru kullanımı çerçevesinde insan hakları savunucularını şiddet, tehdit, misilleme eylemi, fiili veya hukuksal ayrımcılık, baskı veya diğer keyfi hareketlere karşı korumakla, tüm bu sıralananları suç olarak kabul etmek ve işlem yapmakla yükümlüdürler.

İnsan hakları mücadelesi yürüten kadınların yaşamış olduğu polis tacizleri, idari ve yargısal tacizler insan hakları savunuculuğu faaliyetlerinin kriminalize edilmesi, insan hakları faaliyetlerinin sınırlandırılmak istenmesi anlamına gelmektedir. Biz insan hakları savunucusu kadınlar olarak, insan hakları faaliyetlerinin bu şekilde takip ve tacize maruz bırakılmasını asla kabul etmiyoruz. İnsan hakları, barış ve demokrasiyi savunan tüm hak savunucularına yönelik politikalara karşı duruyor ve insan hakları mücadelesi kriminalize edilemez diyoruz.

Varoluş nedenleri insan haklarını bir bütün olarak korumak ve geliştirmek olan kurumlar olarak şunu vurgulamak isteriz ki, BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde de belirtildiği gibi insan hakları evrenseldir ve herkes içindir. Biz insan hakları savunucuları, geçmişten bu yana her durum ve şartta, her türlü hak ihlali karşısında mücadele ettik ve etmeye devam edeceğiz. İnsan hak ve özgürlüklerini savunan tüm hak savunucularına yönelik bu taciz ve baskı politikaları hiçbir şekilde kabul edilemez. Bu baskı ve taciz politikaları ile “kişi güvenliği ve özgürlüğü hakkı, özel hayatın gizliliği” de aynı zamanda ihlal edilmiştir.

Bu nedenle de yetkililere çağrımız şudur: Öncelikle altına imza attığınız başta Birleşmiş Milletler (BM) İnsan hakları Savunucularının Korunması Bildirgesi olmak üzere uluslararası belge ve sözleşmelerin gereklerine uyun. İnsan hakları savunucularına yönelik baskılara ve tacizlere son verin.

Biz insan hakları savunucuları olarak, Türkiye’de yaşayan tüm halkların hak ve özgürlüklerinin tanındığı, insan hakları ve demokrasi ilkelerinin egemen olduğu bir siyasal ve sosyal iklimin tesis edilmesi için mücadele etmeye devam edeceğiz.

İnsan Hakları Derneği (İHD) İzmir Şubesi Eş Başkanı sevgili arkadaşımız Av. Zilan Gümüş’e yönelik polis tacizinin bir an evvel sonlanması, bu baskı ve tacizi gerçekleştiren polisler hakkında gerekli idari ve yargısal soruşturmanın yürütülerek sorumluların açığa çıkarılması ve cezalandırılmasına ilişkin sürecin takipçisi olacağımızı belirtiyoruz.

Zilan Gümüş Yalnız Değildir!

İnsan Hakları Savunucuları Polis Tacizine Maruz Bırakılamaz!

İnsan Hakları Mücadelesi Kriminalize Edilemez!

İNSAN HAKLARI DERNEĞİ İZMİR ŞUBESİ

TÜRKİYE İNSAN HAKLARI VAKFI İZMİR TEMSİLCİLİĞİ

ÖZGÜRLÜK İÇİN HUKUKÇULAR DERNEĞİ İZMİR ŞUBESİ

ÇAĞDAŞ HUKUKÇULAR DERNEĞİ İZMİR ŞUBESİ”

Akbelen Ormanı duruşması görüldü. İkizköy, Çamköy, Karacahisar köylüleri doğa ve yaşam alanlarımızı savunmaya devam edeceğiz.

Muğla‘nın Milas ilçesine bağlı İkizköy’de Akbelen Ormanı’nda ağaç kesim izninin uzatılmasına karşı açılan davanın duruşması görüldü.

Akbelen Ormanı, dönemin Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli’nin imzasıyla Muğla Milas’taki iki termik santrale kömür sağlamak amacıyla 2020 yılında Yeniköy Kemerköy Elektrik Üretim ve Ticaret A.Ş.’ye (YK Enerji) devredilmişti. Akbelen Ormanının özelleştirilmesi ile  ağaçlar  kesilmeye başlandı  doğanın talan edilmesine karşı çıkan İkizköylüler, ağaçları korumak için Akbelen’de nöbet tutmaya başlamıştı.

Yörede yaşayan köylüler yaşam alanlarını korumak için  Orman Genel Müdürlüğü’ne karşı Muğla 1. İdare Mahkemesi’nde yürütmeyi durdurma davası açmıştı. Yasa dinlemeyen sermaye,  hemen yeniden ağaç kesimine başlamış Temmuz 2021’de  yaklaşık yüzeliye yakın  ağaç kesilmişti. İkizköylülerin ve doğa severlerin Akbelen ormanlarına sahip çıkmaları ve  dişe diş mücadeleleri sonucu ağaç kesimi durmuştu. Sermaye ve faşizm Akbelen Ormanındaki direnişi kırmak ve yasal zemin hazırlamak için 1 Mart 2022’de Resmi Gazete’de yayımlanan, Maden Yönetmeliği’nde Değişiklik Yapılması Hakkındaki Yönetmelik ile “elektrik ihtiyacını karşılamak üzere yürütülen madencilik faaliyetleri” kapsamında, Yeniköy-Kemerköy Termik Santrali’nin kömür sahasının genişletilmesine izin verdi. Bu yönetmeliğin çıkarılması sonucu  Limak Holding ve İçtaş Holding ortaklığındaki YK Enerji, kömür maden sahasını genişletmek için 24 Temmuz 2023’te ağaç kesimine yeniden başladı. Yörede yaşayan köylüler ve doğa savunucularının tüm direnişine rağmen binlerce ağaç kesildi. Bu süreçte jandarma ağaç kesim alanının çevresinde barikat kurdu, ormandaki nöbet alanına zaman zaman seyyar tuvalet ve su tankerleri alınmadı,  gözaltına alınanlar oldu. Yaşam alanları savunucularına gaz ve şiddet kullanıldı.  İkizköylülerin ormanlarını korumak için verdikleri mücadele ise tüm bunlara rağmen yaklaşık dört yıldır devam etti.

Bölge halkının açtığı yürütmeyi durdurma davası henüz sonuçlanmamışken Türkiye Barolar Birliği Kent Çevre Komisyonu Yürütme Kurulu, Muğla Barosu ve İkizköylülerin avukatları, 25 Temmuz’da idare mahkemesine  dava açmıştı. Bugün davanın duruşması Muğla 1. İdare Mahkemesi’nde yapıldı.

 

Duruşma öncesi  yöre halkı  İkizköy, Çamköy, Karacahisar’dan  gelen köylüler, Muğla Çevre Platformu (Muçep)   Datça’lı çevreciler,  İzmir’den gelen Ege Çevre ve Kültür Derneği  (Egecep), Ege Çevre Platformu,  İnsan Hakları Derneği İzmir Şubesi, İmece Dostluk Dayanışma Derneği ve doğa ve yaşam savunucuları, TBMM Başkanvekili Gülizar Biçer Karaca, CHP Muğla Milletvekilleri Gizem Özcan ile Cumhur Uzun, CHP İl Başkanı Zekican Balcı, DEM Parti  Muğla  örgütü temsilcileri, Muğla meslek ve kitle örgütü temsilcileri ve  yurttaşlar Sınırsızlık Meydanı’nda toplandı. “Biz bitti demeden bu dava bitmez”,”Yargı kararına uy Muğla’daki termik santralleri kapat”, pankartlarının arkasında toplanan katılımcılar “Akbelen için adalet’, ‘Havama, suyuma, toprağıma dokunma”  “.Biz bitti demeden bu dava bitmez diyen”,  ” Ormanlar nehirler sermayenin değildir”, ” Katil Limak Akbelen’den defol”, ” Her yer Akbelen her yer direniş”, ” Gün gelecek devran dönecek Akp halka hesap verecek”, ” Akbelen için adalet” sloganlarını atarak mahkeme binasına yürüdü.

Mahkeme önünde açıklama yapan Meclis Başkanvekili Gülizar Biçer Karaca, şunları söyledi:

“Aslında bu direniş bu dayanışma tüm Türkiye’de dikili her ağacın, uçan her kuşun bugünleri için, yarınları için, doğası için, toprağı için. Kararlılıkla, korkusuzca yılmadan direnen herkesin gıptayla bakacağı bir direniş. Ben bu direnişte bugüne kadar her türlü baskıya, biber gazına, tomaya, jopa her şeye rağmen yılmadan, korkmadan hukuk, toprak, hava, su ve yaşam alanı mücadelesi veren bütün kadınlarımızdan, bütün köylülerimizden, yurttaşlarımızdan sonsuz teşekkürlerimi ileterek onlarla birlikte burada olmanın mutluluğunu yaşadığımı, onların direnişine, dayanışmasına yanlarında olmanın haklı onurunu yaşadığımı ifade etmek istiyorum. Kendinizle gurur duyun. Bütün alkışlar, bütün destekler sizin, bu gurur hepimizin olsun. Dayanışmayla bu mücadelede hep birlikte kazanacağız.”

İkizköylülerin avukatlarından Arif Ali Cangı ise şunları söyledi:

“Sevgili İkizköylüler, sevgili yaşam savunucuları şimdi hesap sorma zamanı. 24 Temmuz sabahı sanki düşman yurduna girmiş gibi jandarmayla, ormanı korumakla görevli olan Orman İdaresi’nin tüm araç ve ekipleriyle ormana girdiler ya, işte o ormana girenler ona izin verenlerden ve buna sessiz kalanlardan hesap sorma vakti. Hesap nasıl sorulacak? Bu mahkemelerden, yapılan hukuka aykırı işlemlerin hukuksal denetimi ile sorulacak. Yetkisini kullanma yetkisi olmayan, Orman Bölge Müdürlüğü’nün imzasıyla orman kesimini sağlayan Orman Bölge Müdüründen ve o emri uygulayanlardan hesabın sorulabilmesi için bu ucube iznin, ucube emrin mutlaka ve mutlaka bu mahkemelerce iptal edilmesi gerekiyor.”

Avukat İsmail Hakkı Atal:

“Bu bizim Akbelen ile ilgili açtığımız yedinci dava ama şunu özellikle söylüyorum; şu ana kadar Muğla İdare Mahkemesi’nde biz bir tane bile dava kazanamadık, yüzde bin haklı olmamıza rağmen çünkü burada kanunlar uygulanmadı. Muğla İdare Mahkemesi hakimleri, hakim değil. AKP’nin memuru gibi hareket ettiği için AKP Genel Merkezi’nden beşli çeteyi koruyacak şekilde karar vermeleri için talimat aldıklarından, biz şu ana kadar hiç dava kazanamadık. Bu davayı da kazanamayacağız bunu da biliyoruz. Reddedeceklerini de biliyoruz ama biz tarihe not düşüp gelecekte hakimlikten, savcılıktan, valilikten, kaymakamlıktan atılacak ve yargılanacak olanların çetelesini çıkartıyoruz. Kanunları uygulamayarak suç işleyenlerin çetelesini çıkartıyoruz. Kanunları uygulamayan, kamu görevini kötüye kullanan AKP’li hakimlerin, AKP’li valilerin, AKP’Lİ kaymakamların çetelesini çıkartıyoruz.”

İkizköylü Esra Işık:

“Burada bugün hem şirkete hem de bu şirketin yaptığı bütün hukuksuzluklara, haksızlıklara izin verenlere karşı hep birlikte toplandık. Bizim hayatlarımızı gasp eden bir karara imza attılar. Akbelen’in katline imza attılar. Bize bir defa sormadılar, köylüye bir defa sormadılar. Zeytinlerimiz kurudu, topraklarımızdan verim alamıyoruz ama hala üretmek için hala insanca yaşamak için çalışıyoruz, çabalıyoruz, mücadele ediyoruz. Bugün buraya ‘biz bitti demeden bitmez’ demeye geldik. Hep birlikte haykıralım biz bitti demeden bu dava bitmez.”

İkizköylü Aytaç Yakar ise  “Muğla, doğana, yaşam alanına sahip çık. Lütfen hepinize söylüyorum çamımıza, ağacımıza, yuvamıza, yurdumuza sahip çıkalım. Hepimiz birlikte, birlikten kuvvet doğar. Gelin beşli çetelerin yanında olmayın. Bütün Türkiye size sesleniyorum, gelin köylünün yanında, vatandaşın yanında olun” dedi.

Duruşmaya Türkiye Barolar Birliği Kent Çevre Komisyonu Yürütme Kurulu, Muğla Barosu ve İkizköylülerin avukatları katıldı. Yöre Derneği yöneticisi Aytaç Yakar, İnsan hakları İzmir Şubesi yöneticisi Ahmet Çiçek ve İmece-Der Başkanı Günseli Kaya’da duruşmayı izlediklerini  belirtiler.  Av Arif Ali Cangı ve diğer avukatlar, keşif ve bilirkişi istedi. Mahkeme savunmaları değerlendirerek kararı taraflara tebliğ edeceğini açıkladı.

Mahkeme sonrası avukatlar ve  yöre halkı  davayı takip edeceklerini ve mücadele dirençlerini karar ne olursa olsun kırılamayacağını sermayeye karşı doğayı ve tüm canlıların haklarını savunmaya devam edeceklerini , bu dava biz bitti demeden bitmeyeceğini çünkü doğayı ve tüm canlıların yaşam alanlarını savunmak ve doğayı korumak insanlık görevidir diye konuştular.

 

İzmir Müfredata Hayır Platformu: Laiklik ve bilim karşıtı yeni müfredatı reddediyoruz.

 

İzmir Müfredata Hayır Platformu, “Laik, bilimsel, demokratik eğitime karşı olan bu müfredatı reddediyoruz” pankartını açarak, Konak Metro İstasyonu çıkışında toplandı  eski Sümerbank önüne yürüdü. Konak eski Sümerbank önünde oturma eylemi yaptı. AKP-MHP faşizminin dini esaslara dayalı toplum modelini temel alan, laiklik ve bilim karşıtı yeni müfredatına karşı alanlara çıkan  eğitim ve bilim emekçileri, öğrenciler, veliler, kitle örgütleri ve siyasi parti temsilcileri  bilimi ve laik eğitimi savunan  kitle ” Gerici Müfredat Geri Çekilsin”,  “Karanlığa Teslim Olmayacağız”, “Laik, Bilimsel, Anadilde Eğitim”, “Laik, Bilimsel Demokratik Eğitim”,  “Gerici Eğitim İstemiyoruz”,  “Vur Vur İnlesin Yusuf Tekin Dinlesin”, “Susma Sustukça Sıra Sana Gelecek”, “Gün Gelecek Devran Dönecek AKP Halka Hesap Verecek”,  “Biz Çocuklarımıza Onurlu Bir Gelecek Bırakacağız Ya Siz” “Susma Sustukça Sıra Sana Gelecek”, “Gerici Müfredat İstemiyoruz”, “Parasız, Bilimsel, Anadilde Eğitim”, “Okulda İmam İstemiyoruz” “Susma haykır müfredata hayır” sloganlarını attı.

Eski Sümerbank önünde  platform bileşenleri adına basın açıklaması yapıldı. Açıklamanın tam metni şöyle:

“LAİKLİK VE BİLİM KARŞITI YENİ MÜFREDATI REDDEDİYORUZ!

Millî Eğitim Bakanlığı (MEB), geçtiğimiz yıllar içinde defalarca değiştirilen, eğitim müfredatında bir kez daha kapsamlı değişiklikler yapmış ve taslak programları yayınlamıştır. 2024/2025 eğitim öğretim yılından itibaren okul öncesi, 1., 5. ve 9. sınıflarda uygulanmaya başlanacak olan müfredat gibi önemli bir konuda yapılan hazırlıkların eğitim alanında örgütlü sendikalar ve kamuoyundan uzak şekilde gerçekleştirilmiştir.

Müfredat hazırlıklarının kimler tarafından yapıldığı ve nasıl geliştirildiği, hangi komisyonların ve kurumların (dernek, vakıf vb) bu komisyonlarda görev aldığı, programı geliştiren bireylerin yetkinlikleri ve uzmanlık alanlarının ne olduğu kamuoyu ile açık olarak paylaşılmamıştır. Müfredat değişiklik sürecinin kamuoyuna açık ve şeffaf şekilde yürütülmemiş olması yeni müfredata yönelik tepkilerin haklılığını ortaya koymaktadır.

Normal koşullarda müfredat değişikliklerinin içeriğinin ne olacağı, nasıl bir değişiklik önerildiğinin bütün yönleriyle, bilim insanları, eğitim bilimciler ve eğitim sendikalarının görüşleri alınarak, çeşitli yönleriyle tartışılarak belirlenmesi gerekir. Ancak MEB, ülkenin bugünü ve geleceğini yakından ilgilendiren böylesine önemli bir konuda ‘yangından mal kaçırır gibi’ hareket etmiştir. Hazırlıklarının on yıl sürdüğü açıklanan müfredat değişiklikleri için sadece bir hafta değerlendirme süresi belirlenmiş, eleştiri ve öneriler dikkate alınmadan değişiklikler onaylanmıştır.

MEB’in ÇEDES ve benzeri projeler üzerinden eğitim sistemi içine faaliyet alanı açtığı Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yanı sıra iktidarla iç içe olan dini vakıf ve cemaatler tarafından okullar, yurtlar, kurslar vb kurumlar tıpkı bir örümcek ağı gibi çepeçevre kuşatılmış durumdadır. Yeni müfredat değişiklikleri eğitim kurumları başta olmak üzere, eğitim sisteminde yaşanan dinselleşme kuşatmasının en son ve en tehlikeli aşamasını oluşturmaktadır.

MEB’in müfredat değişikliklerinde laik ve bilimsel eğitim geri plana itilirken, bütün ders kitaplarında ‘milli ve manevi değerler’ merkeze alınmıştır. MEB’in öncelikli hedefi eğitimin bilimsel esaslara dayanmasından çok, iktidarın siyasal ideolojisinin eğitim müfredatı ve ders kitapları üzerinden açık ve gizli olarak öğrencilere aktarılmasıdır. Müfredat taslağı başlığının “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” olarak belirlenmiş olması bu nedenle tesadüf değildir.

 

MEB’in müfredat değişiklikleri ile asıl hedefi düşünmeyen, sorgulamayan, eleştirmeyen, itiraz etmeyen itaatkâr nesiller yetiştirmektir. Bunun için öğretim programlarında bilimsel eğitim ile ilgili olan pek çok nokta özenle ‘sadeleştirme’ ya da ‘ayıklamaya’ tabi tutulmuş, tek adam rejiminin siyasal ve ideolojik hedefleri eğitim müfredatına yerleştirilmiştir. Eğitim müfredatında yapıldığı söylenen ‘sadeleştirme’ ile doğrudan bilim, tarih, felsefe ve sanat derslerinin hedef alınmıştır. Bazı derslerde ünite ve kazanım sayıları azaltılmış, 12 Eylül darbecilerinin ‘tek ırk, tek din, tek mezhep’ anlayışı üzerinden ‘Türk-İslam sentezi’ yaklaşımını merkeze alan değişiklikler yapılmıştır.

Eğitim sistemi açısından öğrencilere verilecek bilginin belirlenmesi, seçilmesi, müfredat ve ders kitapları üzerinden öğrencilere aktarılması süreci pedagojik olduğu kadar, siyasal bir nitelik de taşımaktadır. Bu durumun somut bir sonucu olarak yeni eğitim müfredatı, farklı yaş gruplarındaki çocuk ve gençlerin gerçek ihtiyaçlarından çok, iktidarın siyasal çizgisine paralel şekilde hazırlanmıştır. Bu durum, yapılan değişikliklerin başta eğitim alanı başta olmak üzere, toplumun farklı kesimleri tarafından haklı olarak tepkiyle karşılanmasına neden olmaktadır.

Bireycilikle, milliyetçilikle, dini-milli değerler ve rekabet ile yoğrulmuş, bilimsel, sanatsal, estetik yönden zayıf, büyük ölçüde dini kural ve referanslara dayanan bir dilin kullanıldığı bir eğitim müfredatının çocuklarımıza/öğrencilerimize verebileceği hiçbir şey yoktur. Toplumsal cinsiyet eşitliği yerine cinsiyet eşitsizliklerini sürdüren bir yaklaşıma sahip olan bu müfredat kız çocuklarımız için eşitsizliği daha da derinleştirecektir.

Eğitim müfredatı, öğrencilere yaşamı bir bütün olarak kavramayı hedefleyen, çocuk ve gençlerin çok yönlü gelişimlerine hizmet edecek öğrenme yaşantılarını içeren laik ve bilimsel bir içerikte olmalı, çokdillilik temellinde anadili eğitimini esas alan yeni ve demokratik bir müfredat hazırlanmalıdır.

İzmir Müfredata Hayır Platformu olarak eğitim müfredatı olmaktan çok uzak olan ve tek adam rejiminin yaratmaya çalıştığı dini esaslara dayalı toplum modelini temel alan, laiklik ve bilim karşıtı yeni müfredatı reddediyoruz. Eğitim ve bilim emekçileri başta olmak üzere, öğrencilerimiz, velilerimiz ve tüm kamuoyu ile birlikte bilime ve laik eğitime açıkça meydan okumak anlamına gelen müfredat değişikliklerine karşı birlikte mücadelemizi sürdüreceğiz.

İZMİR MÜFREDATA HAYIR PLATFORMU”

 

İzmir Kadın Platformu: Ne ekonomik ne politik baskılarınız kadınları yıldıramayacak!

İzmir kadın Platformu, Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde  “NE EKONOMİK NE POLİTİK BASKILARINIZ KADINLARI YILDIRAMAYACAK” pankartı arkasında toplanarak, basın açıklaması yaptı.  Kadınlar “Kayyum gidecek biz kalacağız”,  “Savaşa hayır barış hemen şimdi”,  “Savaşa değil kadınlara bütçe”,  “Aileniz batsın kadınlar yaşasın”, “Susmuyoruz korkmuyoruz itaat etmiyoruz”, ” Zafer direnen emekçinin olacak”, “Erkek devlet şiddetine son”  sloganlarını attı.

Açıklamanın tam metni şöyle:

“NE EKONOMİK NE POLİTİK BASKILARINIZ

KADINLARI YILDIRAMAYACAK

31 Mart seçimlerinde yenilgiye uğrayan saray rejimi ve tek adam, baskıcı yasakçı, gerici, cinsiyetçi anti demokratik uygulamalarına her gün bir yenisini ekliyor.

Yumuşama ve normalleşme adı altındaki politikaların altından halk iradesinin gasp edilmesi, hukuksuzluk, polis şiddeti, işçi ve emekçilerin en çok da kadınların haklarının tırpanlanması, daha çok erkek devlet şiddeti ve daha çok sömürü çıkıyor.

İzmir’de Van halkının gasp edilen iradesine sahip çıkan aralarında yol arkadaşımız olan kadınlarında olduğu 16 kişi çıplak arama da dahil işkenceyle gözaltına alındı. İşkenceyi uygulayan polisler aynı tutumu mahkeme koridorlarında da devam ettirdi. Van kararını protesto etme hakkını engellediği için polise direnen kitlenin arasında olan 16 arkadaşımızdan 9’u tutuklandı.

Aynı tutum çevrenin ve doğanın talan edilmesine, kentin yağmalanmasına karşı milyonların sokaklara döküldüğü Gezi direnişinden yıllar sonra haksız hukuksuz tutuklamalarla devam etti. İnsanca yaşam, insani çalışma koşulları için yoksulluk sınırında ücretler başta olmak üzere talepleri için 1 Mayıs’ta alanlara çıkan ve Taksim’i özgürleştirmek için polis barikatlarına yüklenen emekçilere seri operasyonlar gerçekleştirildi.

Kobani Kumpas davasında HDP eş genel başkanları Figen Yüksekdağ’a 30 yıl 3 ay, Selahattin Demirtaş’a 42 yıl hapis cezası verildi. 24 sanık hakkında farklı suçlamalarda toplamda 408 yıl 3 ay hapis cezası verildi. Bu kararlar İŞID’ın safında yer alıp “Kobene düştü düşecek” diye sevinenler tarafından özellikle Kürt halkı başta olmak üzere barış ve demokrasi isteyen herkese verilmiştir.

Ancak işçi ve emekçilere, halk hareketlerine gözdağı olarak verilen cezalar iktidarın sonunu değiştirmeyecek. Kapitalist sömürücülere ve onların tek adam iktidarının uyguladığı, halkı biraz daha yoksullaştırıp işsizleştiren, kentleri yaşanamaz hale getiren politikalarına karşı ekmek, adalet, barış ve özgürlük için mücadeleyi büyüteceğiz!

Tıpkı Denizli’de maden şirketine karşı toprağını koruyan, 5 erkek güvenlik görevlisini darp ettiği gerekçesiyle para cezasına çarptırılan 75 yaşındaki Hatice Kocalar’ın dediği gibi korkmuyoruz, yılmıyoruz, susmuyoruz.

Kürt sorununu eşitlik temelinde, demokratik ve halkçı çözüm talebimizden vazgeçmiyoruz, hukuk garabetiyle, imha ve inkar politikalarıyla halkların ortak gelecek umudunu yok edemeyeceksiniz. Biz kadınlar eşitlik ve özgürlük mücadelemizde yan yana durmaya, birlikte mücadele etmeye devam edeceğiz.

uydurma gerekçelerle açılan soruşturmalarla Hakkari Belediyesi’ne kayyum atayarak yaptı. Kayyum kararı sadece Hakkâri halkının değil, tüm Türkiye halklarının iradesine yönelik bir saldırıdır. İrademizi gasp ettirmeyeceğiz. Kayyumların kadınlar ve kadın hakları için ne demek olduğunu biliyoruz. Bunu geçtiğimiz dönem kayyum atanan yüzlerce belediyeden, kapatılan onlarca kadın derneğinden biliyoruz. Belediyelerin sorumluluğu kapsamında olan şiddet önleme, izleme ve destek mekanizmalarının işlememesi, kadınları eşitlik temelinde güçlendirmek yerine aileye ve erkeğe daha bağımlı kılacak, evi iç angaryaya daha çok mahkum edecek sosyal politikaların devreye girmesinden biliyoruz.

Kazanımlarımızı ve haklarımızı gasp etmenize izin vermeyeceğiz. Kayyum gidecek biz kalacağız! Kayyum kararı geri alınana, gözaltına alınan Belediye Başkanı serbest bırakılana kadar mücadelemiz sürecek.

Tek adam, ekonomideki çöküş ve sıkıştıkları yerden çıkış yolunu içeride faşizan bir rejimi inşa etmekte ve dışarıda askeri operasyonlara girişmekte arıyor. Tüm bu hukuk garabetleriyle birlikte yeni Seferberlik ve Savaş Hâli Yönetmeliğiyle iç ve dış politikada daha agresif ve savaşçı bir tutumda karar kıldığını ilan ederek halkların barış ve demokrasi isteği yok sayılıyor…

Olası askeri müdahaleler ve yeni sınır ötesi operasyonlara kapı aralayan bu yönetmelik; tasarruf tedbirleri dışında tutulan savunma ve silah harcamalarıyla birlikte düşünüldüğünde başta Kürt halkı olmak üzere bölge halklarına zulüm, işçi ve emekçilere, kadınlara, gençlere, çocuklara ise daha çok ölüm, şiddet, yoksulluk ve sömürü olarak geri dönecek!

Biz kadınlar savaşta ısrar edenlere sesleniyoruz, barış demekten, halkların kardeşliği demekten asla vazgeçmeyeceğiz. Savaş değil barış, baskı- gözaltı-tutuklama değil eşitlik ve özgürlük, tasarruf değil insanca yaşam, silah tüccarlarına değil kadınlara bütçe istiyoruz.

Her fırsatta kadınların kazanılmış haklarına saldıran erkek egemen iktidar 9. Yargı paketiyle yeni bir hak gaspının daha peşinde!

Kadına yönelik şiddetle mücadelede etkin bir öneme sahip olan 6284, torba yasa içerisine konulan maddeler ile hedef alınıyor. İzmir’in artan kadın cinayetlerinin en yoğun olduğu ikinci il olma gerçekliğini görmezden gelen Aile Bakanı, kadına yönelik şiddeti değil boşanmayı sorun olarak görüyor. Aile Bakanlığı’nın ‘Ailenin Korunması ve Güçlendirilmesi Vizyon Belgesi ve Eylem Planı’ boşanmaların en yüksek olduğu İzmir’de kadını güçlendiren değil, aileyi güçlendiren pilot uygulamalar planlıyor. Defalarca çocuk istismarına af yasasını önümüze getirenler çocukları bahane ederek kadınların soyadı hakkı başta olmak üzere medeni haklarını hedefe koyuyor.

Kadınlarla ve kadın örgütleriyle ortaklaşarak yapılmayan hiçbir düzenlemeyi kabul etmiyoruz. 6284’ü uygulamak yerine hedef alan iktidara kadın örgütlülüğümüzle cevap vereceğiz.

Seferberlik Yasası, Kobani Kumpas davasında verilen ağır cezalar, Van ve 1 Mayıs direnişlerinde yapılan gözaltılar, On İkinci Kalkınma Planı, torba yasa, sokak hayvanlarının katledilmesine dair yasa teklifleri ile tüm halk/ doğa/hayvanlar sarayın hükmüne tabii tutuluyor.

Kentlerde hızla artan nüfus, bu nüfusa yeterli gelmeyen rantçı imar, afete dirençsiz yaşam alanları, tarihi ve kültürel alanların yok edilmesiyle yapılan barajlar, ranta/ sermayeye açılıp yok edilen doğa, kentsel dönüşüm adı altında yitirilen kent kültürü, gelir adaletsizliğinden dolayı yaşanan barınma, sağlık, eğitim sorunları, ekonomik sorunlarla boğulan halk, kadını aileye hapseden politikalar, çocuk istismarını cezasızlıkla onaylayan adaletsizlik, kadın direnişini gözaltılar/ çıplak aramalar/ baskılarla sindirme…

Biz kadınlar, hukuk garabeti yargı kararlarını ve anti demokratik uygulamaları da sağlığa erişimimizi daha da kısıtlayacak, eğitimdeki sorunlar yumağını daha da büyütecek, bizleri ev içi angaryaya daha çok hapsedecek, emeğimizi ucuzlatacak, çalışma yaşamını daha da esnekleştirecek, kadın işsizliğini artıracak her alanda eşitsizliği ve şiddeti büyütecek orta vadeli planı, 12. Kalkınma planını ve peşi sıra gelen kamuda tasarruf paketini ve kazanımlarımızı hedefe koyan 9. Yargı paketini de reddediyoruz.

Buradan tüm kadınlara sesleniyoruz; Tek adam iktidarının hukuksuzluğu, baskıları karşısında ekonomik, demokratik haklarımız için her zamankinden daha fazla birleşmeye ve mücadele etmeye ihtiyacımız var. Sömürü ve baskı politikalarına karşı işçilerin, emekçilerin, ezilen halk kesimlerinin kazanımlar elde etmesi, kadınların eşitlik ve özgürlük hakları için dayanışma ve örgütlülüğü güçlendirelim.

İzmir Kadın Platformu”

 

 

 

 

 

 

 

 

5 Haziran Dünya Çevre Gününde Demokrasi Güçleri: Kentte Ekolojik Yıkım ve Talana Karşı Dayanışma ve Direnişe çağırdı.

5 Haziran Dünya Çevre Günü’nde İzmir Barosu, İzmir Tabip Odası, TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu, Ege Kent Konseyleri Birliği, Konak Kent Konseyi, İzmir Yaşam Alanları, Ege Çevre  ve Kültür platformu,  Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği İzmir Şubesi, Foça ‘da Doğa ve Tarih Talanına Hayır Platformu  Mimarlık merkezi önünde buluşarak  “Kentte Ekolojik Yıkım ve Talana Karşı Dayanışma ve Direniş var ” pankartı  açarak,  Türkan Saylan Kültür Merkezi önüne yürüdü ve basın açıklaması yaptı.

Çevre Mühendisleri Odası İzmir Şubesi Yöneticisi,   Selma Akdoğan  yaptığı  açıklamada;

“Tüketim kültürünün bir parçası olarak bir günlük çevreyi hatırlama etkinliklerine, kutlamalara ya da çöp temizlemeye dönüşen 5 Haziran Dünya Çevre Gününü; farkındalık yaratma, kentlerimizde, yaşam alanlarımızda çevre sorunlarına, ekolojik yıkıma dikkat çekme günü olarak görüyoruz. Toplumsal ve çevresel sorumluluğumuz gereği “Kutlama” yerine mücadele çağrısı yapıyor, “Ekolojik Yıkıma” karşı hep birlikte direniyoruz. Sanayileşme, kentleşme ve nüfus artışı ile çevre sorunları da geçmişten günümüze artarak devam ediyor. Kapitalist düzenin kar hırsına dayanan, tüketimi sürekli destekleyen ve yönlendiren yönetim anlayışı doğal varlıklarımızı hızla ortadan kaldırarak yaşamı tehdit ediyor”

“Bugün yerüstü ve yeraltı su varlıklarımız, toprağımız, havamız kirlenmiş durumda. Kentlerimizde hava kirliliği boyutları giderek artıyor. Yeşil alanlarımız yok denecek kadar azaldı. Var olanlar da çarpık kentleşmenin ve sermayenin saldırısı altında. Doğal karakteri gereği korunması gereken ormanlarımız, tarım alanlarımız, meralarımız yasalarla, maden, sanayi, enerji, turizm, konut gibi amaç dışı faaliyetlere açılarak yok ediliyor. Özellikle son yıllarda; çılgın projeler, faaliyetler, izinler ile ülkemizin hemen her yerinde doğamız ve yaşamımız talan ediliyor. Bütün bunlara ek olarak, Çernobil ve Fukuşima felaketleri görmezden geliniyor, Nükleer Santral Macerasına sürükletiliyor. Sayısını tam olarak bilmediğimiz, yüz bine yakın insanımızı yitirdiğimiz Şubat depremi ile yıkılan binlerce konuttan saçılan asbestin, yönetilemeyen hafriyat atıklarının, hava kirliliğinin tehdidi altındayız” dedi.

İzmir Barosu, izmir Tabip Odası, TMMOB İl Koordinasyon Kurulu, Ege Kent Konseyleri Birliği, Konak Kent konseyi, Egecep, İzmir Yaşam alanları adına  ortak açıklamayı  Konak Kent Konseyi Başkanı Hamit Mumcu okudu.  Açıklamanın tam metni şöyle:

 

 

“EKOLOJİK YIKIMA KARŞI DİRENİŞ VE DAYANIŞMA DEVAM EDİYOR.
Bugün “5 Haziran Dünya Çevre Günü”. 1972 yılında düzenlenen Birleşmiş Milletler Çevre
Konferansından bu yana, her yıl çevrenin korunması konusunda dünya çapında farkındalık yaratılması
ve eylemde bulunulması amacıyla tanımlanmış bir gün.

Geçtiğimiz yıllarda, çevre sorunlarının çeşitli yönlerine dikkat çekmek amacıyla “Ekosistem
Restorasyonu”, “Tek Bir Dünya” gibi farklı temaların işlendiği Dünya Çevre Günü teması bu yıl “Arazi
Restorasyonu, Çölleşme ve Kuraklığa Dayanıklılık” olarak belirlendi. “Bizim Toprağımız. Bizim
Geleceğiz. Biz Restorasyon Nesliyiz.” Sloganı ile kaybedilen toprakların geri getirmeye, su kaynaklarını
canlandırmaya ve yeniden ormanları büyütmeye çağrı yapılıyor.

“Türkiye Çevre Haftasında” Bakanlıklar eliyle ise “Hepimizin Bir Dünyası Var” sloganı ile
iklim değişikliği, çölleşme, kuraklık gibi çevresel konular ele alınıyor, sıfır atık felsefesini
benimseyerek çevre bilincini arttırma ve toplumu çevresel sorumluluk almaya teşvik
edilmesi hedefleri paylaşılıyor.

Bizler ise; tüketim kültürünün bir parçası olarak bir günlük çevreyi hatırlama etkinliklerine,
kutlamalara ya da çöp temizlemeye dönüşen 5 Haziran Dünya Çevre Gününü; FARKINDALIK
YARATMA, KENTLERİMİZDE, YAŞAM ALANLARIMIZDA ÇEVRE SORUNLARINA, EKOLOJİK YIKIMA
DİKKAT ÇEKME GÜNÜ OLARAK GÖRÜYORUZ. Toplumsal ve çevresel sorumluluğumuz gereği
“Kutlama” yerine mücadele çağrısı yapıyor, “Ekolojik Yıkıma” karşı hep birlikte direniyoruz.

Sanayileşme, kentleşme ve nüfus artışı ile birlikte çevre sorunları da geçmişten günümüze artarak
devam ediyor. Kapitalist düzenin kar hırsına dayanan, tüketimi sürekli destekleyen ve yönlendiren
yönetim anlayışı doğal varlıklarımızı hızla ortadan kaldırarak yaşamı tehdit ediyor. İnsan eli ile
yürütülen tüm faaliyetler, küresel ölçekte felaketler yaratmaya devam ediyor. Ekolojik yıkımı
yaşadığımız süreç, geri dönüşü olmayan yaşamsal bir sorun olarak büyüyerek devam ediyor.

Bugün yerüstü ve yeraltı su varlıklarımız, toprağımız, havamız kirlenmiş durumda. Kentlerimizde hava
kirliliği boyutları giderek artıyor. Yeşil alanlarımız yok denecek kadar azaldı. Var olanlar da çarpık
kentleşmenin ve sermayenin saldırısı altında. Doğal karakteri gereği korunması gereken
ormanlarımız, tarım alanlarımız, meralarımız yasalarla, maden, sanayi, enerji, turizm,
konut gibi amaç dışı faaliyetlere açılarak yok ediliyor. Özellikle son yıllarda; çılgın projeler,
faaliyetler, izinler ile ülkemizin hemen her yerinde doğamız ve yaşamımız talan ediliyor. Bütün bunlara
ek olarak, Çernobil ve Fukuşima felaketleri görmezden geliniyor, Nükleer Santral Macerasına
sürükleniliyor.

Sayısını tam olarak bilmediğimiz, yüz bine yakın insanımızı yitirdiğimiz Şubat depremi ile yıkılan
binlerce konuttan saçılan asbestin, yönetilemeyen hafriyat atıklarının, hava kirliliğinin tehdidi
altındayız. Yalnız deprem bölgeleri değil, bilinçsiz, özensiz kentsel dönüşüm sonucu gün yüzüne çıkan
asbest ve tozların öldürücü etkisi bizleri çepeçevre sarıyor.

Dünya genelinde atık yönetimindeki eksiklikler denizlerde, toprak ve tatlı sularında kirliliğe neden olan
plastik atıklar küresel bir sorun haline geliyor. Mikro plastiklerin besin zincirindeki yolculuğu
sofralarımıza kadar uzanıyor ve doğal yaşam ile birlikte sağlığımızı tehdit ediyor. Ülkemizde ise
atıklarımızı kaynağında ayrıştırarak toplayamaz, geri kazanım ve bertaraf süreçlerini doğru
yürütemezken; atık ithalatı yapmaya, dünyanın çöplüğü olmaya devam ediyoruz. Plansız
kentleşme nedeni ile şehrin ortasında kalan, kapasitesinin sınırına gelen Harmandalı Atık
Depolama Sahasının yeterli kapasite ve uygun alanlarda yeni katı atık değerlendirme
tesisleri kurulana kadar işletileceği gerçeği ile yaşıyoruz.

Kaz Dağları, Salda, Akkuyu, Sinop, İğneada, Kuzey ormanları, Aliağa, Bergama, Efem çukuru, Trakya,
Alakır Vadisi, Alpu Ovası, Gediz Ovası, Gördes, Menderes, Murat Dağı, Munzur Dağı, Çataltepe,
Karadeniz, Aydın, Karaburun, Yarımada, Ovacık, Soma, Yatağan, Kazdağları, Kanal İstanbul, Çeşme
Turizm Projesi, İkizdere ve adını buraya sığdıramadığımız daha pek çok yerde yürütülen ekolojik yıkım
projeleri, artarak devam ediyor…

Ekolojik Yıkıma Karşı Direniş ve Dayanışma kentimizde devam ediyor;
· Aliağa’da yaşadığımız kirliliğe karşı Direniş ve Dayanışma devam ediyor.
· Bergama’da, Efemçukuru’nda, Turgutlu Çal Dağ’da, Gördes’te Madencilik Projelerinin yarattığı
çevresel yıkıma karşı Direniş ve Dayanışma devam ediyor
· Kültürpark’ta parka zarar verecek, gereksiz inşaat planlarına ve amaç dışı kullanıma karşı 8
yıldır Direniş ve Dayanışma devam ediyor.
· Gaziemir’de 17 yıldır çözüm bulunmayan radyoaktif ve tehlikeli atıklara karşı Direniş ve
Dayanışma devam ediyor.
· Gemi Söküm Tesislerinde söküm için gelen asbest ve tehlikeli atık yüklü gemilere karşı Direniş
ve Dayanışma devam ediyor.
· Kentsel dönüşüm süreçlerinde, depremle ortaya çıkan sayısız bina yıkımlarında alınmayan
önlemlere, solumak zorunda bırakıldığımız toz ve asbeste karşı Direniş ve Dayanışma devam
ediyor.
· İnciraltı’nın Tarım arazisi niteliğini kaldırarak, ranta ve talana açacak, sözde “Kalkınma
Projesine” karşı Direniş ve Dayanışma devam ediyor.
· Yarımadayı, Çeşme’yi “Kültür ve Turizm Koruma ve Gelişme Projesi“ ile parselleyerek
doğamızı, yaşamımızı tehdit altında bırakanlara karşı Direniş ve Dayanışma devam ediyor.
· Gediz, Küçük Menderes, Büyük Menderes’te suyumuzu, yaşamımızı kirletenlere, canlı
yaşamını hiçe sayanlara karşı Direniş ve Dayanışma devam ediyor.
· Başta Gediz, Büyük Menderes, Küçük Menderes deltaları olmak üzere, kıyı alanlarımızın, sulak
alanlarımızın ranta peşkeş çekilmesine karşı Direniş ve Dayanışma devam ediyor.
· Büyük Menderes ve Gediz havzalarında, vahşi bir şekilde işletilen ve bu havzaları kirlettiği
bilirkişi raporlarıyla kesinleşen jeotermal sondaj ve santrallere karşı Direniş ve Dayanışma
devam ediyor.
· Planlanamayan, betonlaşan, sağlıksız kentleşmeye karşı Direniş ve Dayanışma devam ediyor.
· Depremi afete dönüştüren canımızı, yaşamımızı ranta feda eden anlayışa karşı Direniş ve
Dayanışma devam ediyor.
· Doğal Sit Alanlarımızı, Ormanlarımızı, tarım alanlarımızı, meralarımızı yağmalayan politikalara
karşı Direniş ve Dayanışma devam ediyor.
· Geleceğimizi tehdit eden nükleer santral macerasına karşı Direniş ve Dayanışma devam
ediyor.

Bizler çevre sorunlarının yaşamdan, toplumsal sorunlardan ayrılamayacağını biliyoruz. Çevre
mücadelesinin aynı zamanda bir yaşam mücadelesi, hak mücadelesi, emek mücadelesi, adalet
mücadelesi, demokrasi mücadelesi olduğunu biliyoruz. Bu mücadele içerisinde bilim, mühendislik ve
planlama ışığında kamu ve halkın yararına, kentimizde, ülkemizin her köşesinde varız, var olacağız.
İzmir Halkı Anayasal hakkını; sağlıklı yaşam hakkını, yaşam alanlarını, havasını, suyunu, toprağını
korumak için mücadele ediyor. Doğadan ve yaşamdan yana bu mücadeleyi destekliyor,
Bu Kentte Ekolojik Yıkıma Karşı Direniş Var, Dayanışma Var diyoruz.
Basın açıklamamızı bitirirken, Halkın özgür iradesi ile seçilen HAKKARİ Belediye Başkanı
Mehmet Sıddık Akış’ın göz altına alınması ve yerine kayyum atanmasını kabul etmediğimiz,
hemen göreve iadesini talep ettiğimizi ifade etmek istiyoruz.
İZMİR BAROSU ** İZMİR TABİP ODASI
TMMOB İZMİR İL KORDİNASYON KURULU
KONAK KENT KONSEYİ ** EGE KENT KONSEYLERİ BİRLİĞİ
EGEÇEP ** İZMİR YAŞAM ALANLAR”

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri: Belediyeler bizimdir. Gaspa izin vermeyeceğiz.

 

 

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, DEM Parti’nin 31 Mart yerel seçimlerinde  kazandığı Hakkari Belediyesi  Eş Başkanı Mehmet Sıddık Akış’ ın gözaltına alınması ve Hakkari Valisi’nin  Belediye’ye kayyum  olarak atanmasını protesto etti.  Türkan Saylan Kültür merkezi önünde  “Belediyeler bizimdir. Gaspa izin vermeyeceğiz” pankartı arkasında toplan  kitle, “Halkın iradesi gasp edilemez”, “Faşizme karşı omuz omuza”, “Yaşasın halkların eşitliği “, “Baskılar bizi yıldıramaz”, “Birleşe birleşe kazanacağız”, “Direne direne kazanacağız”  sloganlarını attı. İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri adına ortak açıklamayı KESK Dönem Sözcüsü Nihat Filiz  okudu.

Açıklamanın tam metni şöyle.

“31 Mart 2024 tarihinde yapılan yerel seçimlerde halk sadece Belediye Başkanları/Eş Başkanları seçmemiş aynı zamanda kayyum atanan yerlerde yüksek oy oranlarıyla kayyum politikalarını kabul etmediğini de göstermiştir.

Buna rağmen AKP+MHP iktidar bloğu bir kez daha kayyum politikalarını devreye sokarak Hakkâri’de halkın iradesini gasp etmiştir.

Biliyoruz ki, bu girişim ülkede demokrasiden, barıştan, emekten yana olan herkese verilmiş bir gözdağıdır.
Binlerce insanın oylarını alarak % 48.92 ile seçilen DEM Partili Hakkâri Belediye Eş Başkanının, atanmış bir İçişleri Bakanı tarafından görevden alınarak yerlerine, “partili cumhurbaşkanlığı sisteminin partili valilerini” kayyum atamak kırıntıları kalan demokrasiyi tümden rafa kaldırmaktır.

İçişleri Bakanı’nın açıklaması selefi olduğu İçişleri Bakanının “Mahkeme kararını bekleyemezdik” söyleminin tekrarı ve asgari demokrasi ilkelerinin ayaklar altına alındığının itirafıdır. Açıklama ortada hukuki bir sürecin değil siyasi bir darbenin olduğunu göstermektedir.

AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı birkaç gün önce “en çok darbeye maruz kalan bir iktidarız” derken sürçü lisan etmiş olsa gerek! Çünkü demokrasiye ve temel hukuk ilkelerine en çok darbe gerçekleştiren, üçüncü kayyum dönemi ile halk iradesini en çok gasp eden iktidar ve parti olarak kendileri tarihe geçmiştir. Kabul edilmelidir ki, Cumhurbaşkanı ve partisinin kararlarının, halkın iradesinden üstün görülmesi sivil darbe zihniyetinin devamıdır.

Seçilenlerin yerine kayyum atamanın olağan hale getirildiği bir rejim inşa edilmek ve bu durum normalleştirilmek istenmektedir.

Geçtiğimiz iki dönemde kayyum atanan yerel yönetimlerde ortaya çıkan zararın, yolsuzlukların, şatafatın, geriye bırakılan çarşaf çarşaf borçların, boşaltılan kasaların, jakuzili odaların kayyum zihniyetinin sonucu olduğunu biliyoruz. Çünkü en temel hukuk normları ayaklar altına alınarak belediyelere atanan kayyumlar kendilerini herhangi bir ilkeye, denetime, hukuki ve ahlaki kurala tabi görmemektedirler. Haliyle kayyum atayarak geçmiş dönemdeki yolsuzluklar mı kapatılmak isteniyor sorusu akıllara gelmektedir.
Baskıcı, dayatmacı, otoriter, halk ve emek karşıtı bu “kayyumcu anlayışı” sadece belediyelerde değil, mücadele ettiğimiz her alanda karşımıza çıktığı için çok iyi tanıyoruz.

Kayyum atanan belediyelerde yerel yönetim emekçileri çeşitli baskılara maruz kalmış, muhalif siyasi kimlikteki çok sayıda emekçi görevden alınmış, işten çıkarılmış ya da görev yerleri değiştirilmiş, mobbinge maruz kalmış, çok ciddi sendikal ayrımcılığa uğramışlardır. 31 Mart seçimleri sonrasında yeni seçilen yerel yönetimlerin açıklamalarından da anlaşılmaktadır ki, kayyum atanan belediyeler partili çalışanlarla doldurulmuş, parti yöneticilerine çalışmadıkları halde ödemeler yapılmış, yandaşlara ihale kıyakları sıradan hal almıştır.

Kayyumların yönettiği belediyelerde angarya ve keyfi çalıştırmalar olağanlaştırılmış, sendikal hak ve özgürlükler kriminal hale getirilmek istenmiştir.

Bazı kayyumlar ise anayasayı hiçe sayarak imzalanan toplu sözleşmeleri dahi yok sayarak iptal etmişlerdir.
İktidarın kayyum politikasında ısrar etmesi halkın iradesinin gasp edilmesinin yanı sıra emekçilerin hak ve özgürlüklerinin de kısıtlanması, çalışma hakkının kayyumun insafına terk edilmesi anlamına gelmektedir.
Dolayısıyla halkın seçim iradesini gasp eden anlayış ile özel sektör öğretmenlerini açlık sınırı altında çalışmaya zorlayan, emeklileri açlık ve sefalete mahkûm eden, tasarruf adı altında yeni bir kemer sıkma paketi ile halklarımızdan, emekçilerden sermayeye kaynak aktaran aynı iktidardır.

Birçok gelişmeden de anlıyoruz ki, halktan veto yiyen, oyları her gün biraz daha eriyen iktidar baskıları, toplumsal gerginliği ve anti demokratik uygulamaları artırarak karşıtlık üzerinden toparlanmayı amaçlamaktadır. Niyeti bu olsa da sonuçları herkes açısından ağır tahribatlar yaratma potansiyeli taşımaktadır.

İktidar geçmiş iki dönemde olduğu gibi bir kez daha siyasallaşmış yarg ı eliyle hukuki olmayan gerekçeler öne sürerek seçimleri anlamsızlaştırıp araçsallaştırarak anayasal suç işlemektedir. Aday olmasında, seçilmesinde, mazbata almasında herhangi hukuki engel olmadığı YSK tarafından da onaylanan kişinin seçimleri büyük bir farkla kazanmasından iki ay sonra hakkında dosya üzerine dosya olduğunun açıklanması inandırıcı olmadığı gibi siyasi darbeye kılıf uydurma çabasından başka bir anlam taşımamaktadır.

Hiç kimsenin ülkemizdeki asgari demokrasi işleyişini yok etmeye, halkın demokratik iradesine ipotek koymaya, yurttaşların demokrasiye ve seçimlere olan inancına darbe vurmaya hakkı yoktur.
Evrensel hukuk normlarına, AHİM içtihatlarına aykırı olan bu uygulamaların halkın büyük çoğunluğunun, hatta kendi kitlesinin vicdanında bile en son 31 Mart’ta açığa çıktığı üzere mahkûm edildiği açıktır.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri olarak, Hakkâri halkının iradesini, hak ve özgürlüklerini savunmaya ve dayanışma içinde olmaya, bu antidemokratik zihniyete karşı, kutuplaştırma ve düşmanlaştırma çabalarını aşarak, demokratik bir ülkeyi inşa etme mücadelemizi demokrasiden yana olan tüm kesimlerle yan yana gelerek sürdürmeye devam edeceğiz.

Bir kez daha çağrıda bulunuyoruz; halk iradesine vurulan bu darbeden derhal vazgeçilmelidir. Hukuk dışı yollarla, baskı ve zor yöntemleriyle halkın iradesinin gasp edilmesine son verilmelidir. Seçilmiş Hakkâri Belediye Eş Başkanı serbest bırakılarak derhal görevine iade edilmelidir.”

İzmir Yaşam Savunucuları: Barınak=Ölüm kampı “Toplayamazsın, hapsedemezsin öldüremezsin”

 

İzmir Yaşam  Hakları Savunucuları ve örgütleri AKP’nin sokak köpeklerini barınaklara toplamayı ve 30 gün içerisinde sahiplenilmeyen köpekleri “uyutma”yı içeren yasa tasarısına karşı yürüyüş ve miting düzenledi.

Tüm canlıların yaşam haklarını savunanlar Cumhuriyet Meydanı’nda toplanarak  Gündoğdu Meydanı’na doğru yürüdü.  İzmir Barosu, İzmir Tabip Odası, Türk Tabipler Birliği, TMMOB İl Koordinasyon  Kurulu, Şehir Plancıları Odası, Mülkiyeliler Birliği İzmir Şubesi, Ege kent Konseyleri Birliği ve İmece-Der, DEM Parti Ekoloji Komisyonu, Ege Fikir Ortaklığı Derneği, Praksis Müzik Grubu, hayvan hakları  grupları, dernekleri  ve  binlerce  kişinin katıldığı yürüyüşte  yaşam hakları savunucuları,  “Katliam yasası çıkarılamaz” ” Sokaktayım yanındayım”,  “Katliama karşıyım”, “Kısırlaştır aşılat yerinde yaşat”, “Medya  etik ol tetikçi olma”,  “Kan kokuyor kan kokuyor barınaklarınız kan kokuyor”,  “Toplayamazsın hapsedemezsin öldüremezsin” , ” Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz”, “Hayvan cinayetleri politiktir.” “Faşizme karşı omuz omuza”,  “Susma sustukça sıra sana gelecek” sloganlarıyla tepkilerini dile getirdi.

Hayvan hakları savunucusu örgütlerin ortak basın açıklamasını   Pınar Alp Asil  kafes içerisinde okudu. Açıklamanın tam metni şöyle:

Ftg:   Berkcan Zengin

“Basına ve kamuoyuna:

Bugün; Cumhurbaşkanlığı, AKP, iktidarın küçük ortakları olan gerici siyasi partiler ve Tarım Bakanlığı tarafından öne sürülen “tecrit ve katliam odaklı” yasa tasarısına karşı, sokakta yaşayan köpekleri, yani mahalle sakinlerimizi savunmak için buradayız, tek bedeniz.

Ötenazi, uyutma, doğal yaşam alanı, Avrupa modeli” gibi yumuşatılmış ifadeler ile sokakta yaşayan köpeklerin ömür boyu hapsedilmesine ve öldürülmesine yönelik “etik dışı ve kanun dışı” uygulamaları protesto etmek, hayvanların yalnız olmadığını haykırmak için buradayız.

Yüzyıllardır köpeklerle paylaştığımız bu sokaklarda, dostlarımızın yanındayız!

Ftg: Berkcan Zengin

Şu anda eşzamanlı olarak İstanbul’la birlikte Gaziantep, Eskişehir, Ereğli, Fethiye, Adana, Yalova, Uşak, Muğla, Mersin, Sivas, Muğla, Denizli, Ayvalık, Datça, Van, Aydın ve Antalya’da hayvan hakları savunucuları, tasarının geri çekilmesi için eylemleriyle toplumsal direnişin sesini ülke çapında yükseltiyor.

AKP Genel Başkan Yardımcısı Ömer Çelik’in gazetecilerle paylaştığı bilgiye göre; bahsi geçen düzenleme önümüzdeki birkaç hafta içinde, komisyon toplantıları sonrası oylanmak ve yasalaşmak üzere meclise sunulacak!

Cumhurbaşkanı Erdoğan, geçtiğimiz günlerde ‘Hiç kimse bizim merhametimizi sorgulamasın, ders vermeye kalkmasın. Sokakta yaşayan köpekleri barınaklarda toplayacağız, hayvan severlerin hepsini sahiplenmesi halinde ‘sonraki adıma (öldürmeye) gerek kalmayacak’ dedi. Biz merhamet değil adalet istiyoruz. Tüm köpeklerin hapsedilmesi, sahiplenilmeyen köpeklerin öldürülmesi, bir hukuk devletinde asla meşru bir uygulama olarak gösterilemez. Bu merhamet anlayışına da, adalet anlayışına da sığmaz. Türkiye’de yıllardır sokakta yaşayan hayvanları yaşatmak için elini taşın altına asla koymayan devletin ve yerel yönetimlerin yapmadıklarını zaten hayvan severler ve hayvan hakkı savunucuları kısıtlı imkanlarıyla yapmaya çalışıyor. Biz elimizi taşın altına yıllardır koyuyoruz. Şimdi de barınaklara hapsedecekleri köpekleri zaten evleri ağzına kadar dolu olan hayvan severlerin kurtarmasını bekliyorlar. Bizler hayvanları kısırlaştırabilmek için uğraşıyoruz, aç kalmamaları için uğraşıyoruz. Devlet ne yapıyor, belediyelerin bütçelerini hayvanlara ayırmamasını adeta teşvik edercesine belediyeleri denetlemiyor. Köpeklerin sayısının bu kadar fazla olmasının nedeni bizler değiliz; 20 yıldır kısırlaştırma yapmayan, bakımevi kurmayan, denetlenmeyen belediyelerdir. Bu iktidarın hayvan düşmanı politikalarının bir sonucudur.

Ftg: Berkcan Zengin

Artık yeter” demek için yine sokaklardayız. Çünkü;

Hayvanlarla birlikte içine çekildiğimiz nefret örgütlenmesi yeni değil. 2000’li yılların ortalarından bu yana sokakta yaşayan hayvanları toplamak, hapsetmek ve öldürmek için hep aynı tehditle karşı karşıya bırakılıyoruz. Yıllardır ismini hak etmeyen 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nun “kısırlaştır, aşılat, yerinde yaşat” ilkesini temel alan 6. Maddesini delmek isteyen Tarım ve Orman Bakanlığı’yla ve iktidar partisiyle -tabiri caizse- “daimi bir mücadele içindeyiz”. Hayvanları ve haklarını korumakla yükümlü olanlar, bizzat onları yok etmeye ve suç işlemeye devam ediyor! Halkın oylarıyla seçilmiş vekiller, bizzat bizi kutuplaştırmaya ve halkın hassas dengelerini bozmaya devam ediyor!

Toplumsal huzura ve barışa zarar veren bu suni gündemleri ise; taraflı medya kuruluşlarını, yandaş gazetecileri ve parayla tutulmuş trol çetelerini devreye sokarak yapıyorlar. Bireysel silahlanmayı hedefleyen, provokasyon ve dezenformasyonla köpekleri ve yaşam savunucularını canavarlaştıran ama bir türlü kapatılmayan sözde dernekler de, adeta sözcülük yapıyor.

Ftg: Berkcan Zengin

Yetkililer, Türkiye’de ekonomik, sosyal ve kültürel başka hiçbir “hayati”, hatta “ölümcül” sorun yokmuş gibi, kendi sorumsuzluklarını, suçlarını, ihlal ve ihmallerini örtmek için hayvanları ve hayvan hakkı savunucularını hedefe koyuyorlar.

Ftg: Berkcan Zengin

Artık yeter!

*20 yıldır kanunda yer alan yükümlülüklerini yerine getirmeyen, yani hayvanları kısırlaştırmayan, besleme, bakım ve rehabilitasyonlarını yapmayan, onları başka ilçelere, ormanlara, çöplüklere atan ve popülasyonun artmasına sebep olan belediyelerin suçunu köpeklere atamazsınız.

*Hissiz birer eşyaymış gibi, hayvanların kataloglardan, internetten, merdivenaltından yasal ve yasadışı üretimine, satışına ve ticaretine izin verip hayvan terk etme fiillerine caydırıcı cezalar getirmeyen yasa yapıcıların sorumluluğunu köpeklere yıkamazsınız.

*Barınaktan hayvan sahiplendirme bilincini aşılamayan, hayvanlarla beraber yaşamanın yükümlülükleri konusunda sistemli bir şekilde farkındalık ve eğitim çalışmaları yapmayan yerel ve merkezi yönetimlerin yükünü köpeklere atamazsınız.

*Halihazırda yasalara aykırı şekilde işleyen dev “toplama merkezlerinin” ihalelerine ve inşaatlarına halkın vergileriyle binlerce dolar harcayan ve bu tesisleri “ölüm kampları” şeklinde kullanan belediye başkanlarının rant hırslarını köpeklerden çıkaramazsınız.

*Geçici bakımevlerinde ve toplamalar sırasında hayvanlara yönelik şiddet ve işkence fiillerinde bulunan belediye çalışanlarının, veteriner hekimlerin ve emri veren belediye başkanlarının “soruşturma engeline takılmadan yargılanmasına” engel olan iktidarın ve siyasi partilerin ellerindeki kanı köpeklere bulayamazsınız.

*Hayvana zulmedenlere “yatarı olmayan, ertelenebilen, iyi hal indirimi uygulanan ve para cezasına çevrilebilen” caydırıcılıktan uzak göstermelik hapis cezalarını, “devrim gibi yasal düzenleme” güzellemesiyle sunan vekilleri, katilleri aramıza salan cezasızlık sistemini köpeklere karşı kullanamazsınız.

Belediyelere bakımevi açma zorunluluğu getirilecek” deniyor. Sanki yeni bir şeymiş gibi halka yutturulmaya çalışılıyor. Bu tasarı medyada, sanki hayvanları koruma kanunu’ nun ilgili maddesi 2004’ten beri, hatta kanunun güncellendiği 2021’den beri yokmuş gibi aldatıcı bir söylemle yer alıyor. 2021 yılındaki yasa değişikliğiyle nüfusu 75 binin üzerinde olan belediyelere bakımevi kurma zorunluluğu getirildi. Türkiye’de 1389 belediyenin sadece 254’ünün hayvan bakım evi var. Birçok Belediye’de Veteriner İşleri Müdürlükleri dahi yok. Var olanların da çoğu görevini yapmıyor, kısırlaştırma ve rehabilitasyon hizmeti vermedikleri yetmezmiş gibi, köpekleri dağ başlarına, ormanlara, çöplüklere atarak köpek nüfusunun artmasına, açlıktan travmatize olmalarına ve gruplaşmalarına neden oluyorlar.

Yasanın 20 yıldır uygulanmadığı gerçeği gizlenerek, köpekler canavarlaştırılarak, toplumun kutuplaştırılması kabul edilemez. Bizler “elit kesim” değiliz, halkız, köpekleri mahallelerimizde yaşatmaya çalışa insanlarız. Herkes için adil, yaşanabilir bir dünya isteyenleriz, yüzyıllardır olduğu gibi bugün de sokak hayvanlarıyla birlikte yaşamak isteyenleriz, Barınaklarda yıllardır açlıktan, pislikten, bakımsızlıktan yaşamını kaybeden binlerce köpeğin hesabını soranlarız. Bizler, yasa uygulansın, etkili kısırlaştırma yapılsın, sokaklar herkes için güvenli hale gelsin isteyenleriz.

Bu bir güvenlik sorunu değil, yaşam hakkı meselesidir. Devlet kimseyi öldürmeden ve hapsetmeden, sokakları güvenli hale getirmek sorundadır.

 

Yapmanız gerekenlerin hiçbirini yapmayıp hayvanları hedef gösteremezsiniz! Yok etmeye çalıştığınız milyonların hak ve adalet anlayışı, beraber yaşamayı nesilden nesile aktarmaya devam eden kültürel kodlarımız buna izin vermeyecek.

Sokaktaki dostlarımızı öldürmeyi hedefleyen tecrit ve katliam tasarısı meclisten geri çekilene kadar sokaklarda olacağız. Etik, bilimsel ve yaşam hakkından taraf olan tek çözüm kısırlaştırmak, aşılamak, yerinde yaşatmak, üretim ve satışı yasaklamaktır. Sokakta yaşayan her canlıyı tek tek savunacağımızı ve dostlarımızı bu sistemin kanlı ellerine bırakmayacağımızı buradan bildiriyoruz. Sokakta yaşayan hayvanları uyutma adı altında katledecek ve barınak adı altındaki ölüm kamplarına hapsedecek bu yasa tasarısını aklınızdan bile geçirmeyin!

Toplayamazsın, hapsedemezsin, öldüremezsin!”

 

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri: GEZİ DİRENİŞİ bu ülkenin dünü değil geleceğidir.

 

 

Gezi Direnişi’ nin 11. yılında İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, Alsancak Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde  açıklama yaptı.  İzmir Barosu Başkanı  Sefa Yılmaz,  İzmir Tabip Odası Yönetiminden Seha Yüksel, Lütfi Çamlı,  Disk’i  Temsilen  Lastik-İş  izmir Şubesi yöneticilerinden, Zettin Yumli’ nin  yanı sıra Karabağlar Belediye Başkanı Helil Kınay,  DEM  Parti  İzmir Milletvekili İbrahim Akın , CHP İzmir eski Milletvekili Musa Çam da katıldı.  Açıklamayı  KESK Dönem Sözcüsü Nihat Filiz okudu. Açıklama sonrası Gençlik Örgütleri adına açıklama yapıldı . Metni Yusuf Metin okudu.  Gezi direnişinin değerleriniN ve  mücadelesinin  önemine değindi. Tüm gençliği özgürlük mücadelesine çağırdı.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri’nin açıklaması, tam metni:

“Değerli basın emekçileri;

11 yıl önce bugün ülkemiz tarihinin en demokratik, en katılımcı, en barışçı, en feminist, en adaletli, en ekolojist, en genç, en renkli ve en mücadeleci halk hareketi, dünyadaki ve ülkemizdeki adaletsizliklere karşı GEZİ parkında buluştu. Buluşmakla kalmadı, ülkemizin siyasal, toplumsal ve kültürel tarihinde silinemeyecek kadar derin ve gökkuşağı gibi renkli bir iz bıraktı. Meydanları dolduran milyonların direnişi tüm renkleriyle dirençliliği, kararlılığı, çok sesli bir ezgiyi, yeryüzü sofrasında sıcak bir paylaşımı, kardeşleşmeyi, umudu simgeledi.

Tüm bu gerçekliğin karşısında GEZİ direnişini darbeyle, terörle ilişkilendirmek akılla, mantıkla, hukukla ve vicdanla izah edilemez. Bilinmelidir ki, GEZİ davası ve benzeri tüm siyasi davalarda “adalet” mekanizmasını iktidarın siyasi emellerinin aracı haline getirmiş olmak ülkemize yapılan en büyük kötülüklerden biridir.

Çünkü GEZİ’deki toplumsal refleksi sindirmeye çalışmak;

Kadın cinayetlerinden, doğa katliamlarına, 1 Mayıs Taksim meydan yasağından, eğitim ve sağlıktaki piyasalaştırma ve yozlaştırma uygulamalarına kadar süren onlarca sorun karşısında tepkisizliği amaçlar.

Çünkü GEZİ’deki toplumsal refleksi sindirmeye çalışmak;

İliç’te milyonlarca ton toprağın altında nefessiz kalan işçilerin haklarına ve hatırasına kayıtsız kalmayı;

Tam on bir kenti yıkan depremlerin öncesi ve sonrasında yaşanan zafiyetlere, eksikliklere, aksaklıklara göz yummayı ve hepsinden önemlisi binlerce insan enkaz altında iken iktidarı korumak için yaşanan insanlık suçlarına ses çıkarmamayı amaçlar.

Çünkü GEZİ’deki toplumsal refleksi sindirmeye çalışmak;

Tahammül edilemez boyutlara varan hayat pahalılığının ve yüksek enflasyon karşısında bütün emekçilerin ve emeklilerin ücretlerini baskılayarak yoksullaştırmayı hedefleyen “sıkılaştırma” politikalarına sessiz kalınmasını amaçlar.
GEZİ davasında haklarından somut tek bir delil bile olmadan 7 yıldır tutsak edilen Osman Kavala için verlen ağırlaştırılmış müebbet cezası, 2 yıldır hukuksuzca hapsedilen Can Atalay, Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater ve Mine Özerden için verilen 18’er yıllık hapis cezaları onanmış durumda.

Daha önce hakkında iki kez beraat kararı verilen Gezi davasındaki sözde delilleri yeniden kıymetlendiren; intikamcı, hukuk ve akıl dışı bir yargılama ile arkadaşlarımızın özgürlüklerini gasp edenlere, GEZİ’yi kriminalize etme çabaları karşısında sessiz kalanlara eğip bükmeden şunu söylemek istiyoruz: “Ağırlaştırılmış müebbet” cezasının ne anlama geldiğini, 7 yılı aşan tutukluluğun mahiyetini ve tüm bunların tek bir manalı delil içermeyen keyfi mahkeme kararlarına dayandığını bildikleri halde suskun kalanların bu hukuksal kumpası kuranlardan bir farkı kalmamaktadır.

Arkadaşlarımıza yaşatılan bu uzun tutukluluğun siyasi, hukuki ve insani sorumluluğundan hiç kimse kendini vareste tutamaz. Sadece sizlerin değil, çocuklarınızın da geleceğini bağlayacak bu utanç dolu siyaseti yürütmekten veya buna karşı büründüğünüz sessizlikten vazgeçin!

Bu utançtan kurtulmanın yolu topluma yaşatılan hukuksuzluk, haksızlık ve mağduriyetler karşısında ses çıkarmak, itiraz etmek, suskunluğu bozmaktır. Bu durum herkes için geçerlidir. Televizyon ve gazetelerde her gün etik, hukuk, hakkaniyet dersi veren gazeteci ve televizyonculara, demokrasinin bir bileşeni olduklarını iddia eden tüm sendikalara, meslek örgütlerine, derneklere, vakıflara, ülke yönetme iddiasındaki tüm siyasi partilere, sosyalist, muhafazakar, sosyal demokrat veya liberal bütün kişi, kurum ve kuruluşlara seslenmek istiyoruz.

GEZİ davasında yaşatılan bu haksızlığın son bulması için ses verin! Sessiz kalmak, görmezden gelmek bu haksızlığa, adaletsizliğe ortak olmaktır!

Talebimiz kısa, net ve somuttur: GEZİ adına hapiste tuttuğunuz herkesi derhal serbest bırakın!

Serbest bırakmak zorundasınız çünkü bu dava öncesinde verilen beraat kararlarında da açıkça ifade edildiği gibi ortada gerçek anlamda bir “suç” ya da “suçlu” yoktur.

Sermayeden ve iktidardan yana olan dünya düzeninde mücadele etmenin haklı ve meşru olduğunu yıllardır söylüyoruz. Büyük şairin tabiriyle ölümün adil olması için hayatın da adil olması gerekir. Adalet duygusunun yok edildiği bir ülkenin geleceği olur mu? Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmadığı, hatta verdiği kararlar iktidarın işine gelmediği için kapatılmasının en yetkili kanallardan dillendirildiği bir ülkede demokrasiden söz edilebilir mi?

11 yıldır söylediklerimizi bugün de hatırlatıyoruz: GEZİ Direnişi’nin gerçekten görülmesi gereken bir davası, unutturmayacağı değerleri ve kayıpları var. GEZİ Direnişi’nin Berkin’in, Hasan Ferit’in, Ali İsmail’in, Ahmet’in, Mehmet’in, Abdo Can’ın, Medeni’nin, Ethem’in katillerinden ve azmettiricilerinden sorulacak bir hesabı var.

GEZİ Direnişi bu ülkenin dünü değil geleceğidir. Eşitlik, özgürlük, adalet ve demokrasi için sönmeyecek bir umut olmaya devam edecek.”