İzmir’de Madımak Katliamı Anıldı. Sivas’ın Ateşi Sönmedi, Gericilik ve Faşizm Yenilecek!

Madımak Katliamı’nın 33. yılında İzmir’de gericiliğe, faşizme ve cezasızlık politikalarına karşı öfke bir kez daha  sokağa taştı. Alevi Bektaşi Federasyonu Bileşenleri, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin çağrısıyla Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde düzenlenen kitlesel basın açıklamasında, Madımak’ta yakılarak katledilen 33 can anılırken, katliamın arkasındaki siyasal zihniyetin bugün de emekçilere, Alevilere, Kürtlere, kadınlara ve tüm toplumsal muhalefete yönelik saldırılarla varlığını sürdürdüğü vurgulandı.

Alevi Bektaşi Federasyonu Bileşenleri adına ilk konuşan Mehmet Bozkurt: Madımak Katliamı’nın üzerinden geçen yıllara rağmen adaletin sağlanmadığını belirterek, saldırının örgütlenme biçimi, devletin sorumluluğu, soruşturmadaki eksiklikler, inanç temelli ayrımcılığa karşı mücadele ve taleplerini kamuoyuyla paylaştı.

Madımak Katliamı Planlı ve Örgütlü Bir Saldırıydı

Bozkurt, 2 Temmuz 1993’te yaşanan Madımak Katliamı’nın kendiliğinden gelişen bir olay olmadığını, önceden planlanmış ve örgütlü bir saldırı olduğunu vurguladı. Çevre köylerden insanların toplanarak Sivas’a getirildiğini, bildiriler dağıtıldığını ve Madımak Oteli’nde bulunan aydın, sanatçı ve yurttaşların saatlerce otelde mahsur bırakıldığını ifade etti.

Yaklaşık sekiz saat boyunca süren saldırı sırasında güvenlik güçlerinin ve kamu otoritelerinin etkili bir müdahalede bulunmadığını belirten Bozkurt, olayın tüm ülke tarafından canlı yayınlarla izlendiğini hatırlattı. Bölgeye yakın askeri birliklerin bulunmasına rağmen gerekli müdahalenin yapılmadığını savunan Bozkurt, saldırının siyasi ve ideolojik olarak örgütlendiğini, kışkırtıcıların önceden hazırlık yaptığını dile getirdi.

Madımak’ta 33 canın yaşamını yitirdiğini hatırlatan Bozkurt, katliamı Türkiye tarihinin en büyük utançlarından biri olarak nitelendirdi.

“Adalet Sağlanmadı, Gerçek Sorumlular Yargılanmadı”

Konuşmasında devletin olay karşısındaki tutumunu da eleştiren Bozkurt, yetkililerin saldırıyı önlemede ve sonrasında etkili bir soruşturma yürütmede başarısız olduğunu söyledi. Gerçek faillerin ve olayın arkasındaki sorumluların tam anlamıyla yargı önüne çıkarılmadığını belirten Bozkurt, bazı kişilere müsamaha gösterildiğini ve kamuda görev almaya devam ettiklerini ileri sürdü.

Madımak davasında zaman aşımı kararlarını da eleştiren Bozkurt, insanlığa karşı işlenen suçların zaman aşımına uğramayacağını vurgulayarak, adaletin geciktirilmesinin benzer katliamların önünü açabileceği uyarısında bulundu.

“Eşit Yurttaşlık ve İnanç Özgürlüğü Vazgeçilmezdir”

Bozkurt, Alevi-Bektaşi toplumunun tarih boyunca barış, hoşgörü, demokrasi ve birlikte yaşam kültürüne önemli katkılar sunduğunu ifade etti. İnanç kimliği üzerinden yürütülen ayrımcı söylemleri ve nefret dilini kınayan Bozkurt, siyasal yaşamın tek kimlik ve tek inanç anlayışıyla şekillendirilmesinin toplumsal barışı zedelediğini dile getirdi.

Düşünceleri nedeniyle cezaevinde bulunan kişiler için zaman zaman af ve düzenlemeler gündeme getirildiğini hatırlatan Bozkurt, aynı adalet ve hakkaniyet ölçüsünün Madımak Katliamı’nın mağdurları ile sorumluları konusunda da gösterilmesi gerektiğini söyledi.

“Madımak Utanç Müzesi Olsun”

Konuşmasının sonunda taleplerini sıralayan Bozkurt, Madımak Oteli’nin insanlığa karşı işlenmiş bu suçun hafızasını yaşatacak bir  “Utanç Müzesi” haline getirilmesini istedi.

Toplumsal önyargıların ortadan kaldırılması ve benzer acıların tekrar yaşanmaması için bilimsel, laik, çağdaş ve evrensel bir eğitim anlayışının hayata geçirilmesi gerektiğini belirten Bozkurt, Alevi toplumunun eşit yurttaşlık mücadelesinden vazgeçmeyeceğini vurgulayarak, adalet sağlanıncaya kadar mücadeleyi kararlılıkla sürdüreceklerini ifade etti.

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Merkezi adına  Kenan Yaşatürk okudu.  Kurumların da  destek verdiği açıklama  2 Temmuz 1993’te devletin gözü önünde gerçekleştirilen Madımak Katliamı’nın yalnızca tarihin karanlık bir sayfası olmadığı, aynı zamanda sermaye düzeninin, siyasal İslamcı gericiliğin ve cezasızlık politikalarının sürekliliğinin en çarpıcı örneklerinden biri olduğu ifade edildi.

Basın açıklamasına,  Sosyalist Mücadele İnisiyatifi, Yeşil Sol Parti, Ezilenlerin Sosyalist Partisi, Emek Partisi, Türkiye İşçi Partisi, Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi, Sosyalist Emekçiler Partisi, Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi, Toplumsal Özgürlük Partisi, Sosyalist Dayanışma Platformu, Konak Kent Konseyi, Halkların Demokratik Kongresi, Sosyalist Demokrasi Hareketi, Kaldıraç Hareketi, Özgürlük İçin Hukukçular Derneği, Çağdaş Hukukçular Derneği, Komünist Köz, Devrimci Hareket, Emekçi Hareket Partisi, Sol Parti, Kızıl Parti, Halkevleri, İnsan Hakları Gündemi Derneği, Ege Barış ve İletişim Derneği ile Partizan, Dostluk Kültür Derneği ve İmece-Der de  destek verdi.

Katliamda yaşamını yitirenlerin fotoğraflarını taşıyan katılımcılar, “Sivas’ı unutma, unutturma”, “Faşizme karşı omuz omuza”, “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz”, “Yaşasın halkların kardeşliği” “Sivasın hesabı sorulacak” sloganlarıyla  faşist-gerici katliamlarıı lanetledi.

“Madımak yalnızca geçmişte yaşanmış bir katliam değil, bugünün düzenidir”

Açıklamada, “Hesabı sorulmayan katliamlar yeni katliamlara davetiye çıkarır. Madımak’ın hesabı sorulmadığı için Çorum, Maraş, Gazi, Suruç, Ankara Gar ve daha nice katliamların önü açılmıştır. Egemenler katilleri korudukça, halkın adalet mücadelesi büyümeye devam edecektir.” denildi.

“Gerici-faşist iktidar Madımak zihniyetini sürdürüyor”

Açıklamada, AKP-MHP iktidarının baskıcı politikalarının Madımak’taki zihniyetin günümüzdeki devamı olduğu belirtilerek, kayyum uygulamalarından sendikal hak gasplarına, grev yasaklarından demokratik muhalefete yönelik baskılara kadar uzanan saldırıların aynı siyasal çizginin ürünü olduğu vurgulandı.

“İşçilerin grevlerini yasaklayanlar, halkın seçme ve seçilme hakkını gasp edenler, belediyelere kayyum atayanlar, öğrencileri, gazetecileri, sendikacıları tutuklayanlar ile Madımak’ın karanlığını besleyen anlayış aynı düzenin ürünüdür” ifadelerinin yer aldığı açıklamada, emekçilerin, ezilen halkların ve inanç topluluklarının ortak mücadelesinin büyütülmesi çağrısı yapıldı.

“Alevilerin eşit yurttaşlık hakkı hâlâ tanınmıyor”

Basın açıklamasında, Alevilere yönelik ayrımcı politikaların sürdüğüne dikkat çekilerek cemevlerinin hâlâ ibadethane olarak kabul edilmemesi eleştirildi.

“Cemevleri yönetmeliklerle tanımlanamaz. Alevilerin inancı devletin lütfuna bırakılamaz. Eşit yurttaşlık anayasal güvence altına alınmalıdır. Devletin Alevisi olmayacağız” denilen açıklamada, asimilasyon politikalarına karşı mücadele kararlılığı dile getirildi.

“Emperyalist savaşlar halkları hedef alıyor”

Açıklamada Ortadoğu’da süren savaş politikalarına da geniş yer verildi. Filistin’de devam eden saldırılar, Suriye’de özellikle Alevilere yönelik katliamlar ve bölgeyi yeniden dizayn etmeye çalışan emperyalist müdahaleler kınandı.

NATO’nun emperyalist savaşların temel araçlarından biri olduğu belirtilen açıklamada, Türkiye’nin savaş politikalarının parçası haline getirilmesine tepki gösterildi. Halkların barış, eşitlik ve kardeşlik mücadelesinin büyütülmesi gerektiği vurgulandı.

“Madımak’ın hesabı emekçilerin birleşik mücadelesiyle sorulacak”

Açıklamanın sonunda, Madımak Katliamı’nın hesabının yalnızca mahkeme salonlarında değil, işyerlerinde, fabrikalarda, mahallelerde, üniversitelerde ve meydanlarda büyütülecek örgütlü mücadeleyle sorulacağı ifade edildi.

Pir Sultan Abdal’ın direniş geleneğine sahip çıkacaklarını belirten kurumlar, “Madımak Oteli gerçek anlamda Utanç Müzesi oluncaya, katliamın tüm sorumluları yargılanıncaya ve Aleviler eşit yurttaşlık hakkını kazanıncaya kadar mücadelemiz sürecek” dedi.

Basın açıklaması, “Sivas insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur. İnsanlığa karşı işlenen suçlarda zaman aşımı olmaz. Unutmadık, affetmedik, vazgeçmedik. Madımak’ın hesabını emekçilerin, halkların ve örgütlü mücadelesi soracak” sözleriyle sona erdi.

İzmir’deki anma, yalnızca 33 canı anmanın ötesinde; gericiliğe, faşizme, emperyalist savaşlara ve sermaye düzeninin baskı politikalarına karşı emek, laiklik, eşit yurttaşlık ve halkların kardeşliği mücadelesini büyütme çağrısına dönüştü.

Özel Sektör Öğretmenleri Karşıyaka’da Haykırdı: “Taban Maaş Haktır, Mücadele Kazanacak!”

İzmir’de Özel Sektör Öğretmenleri: “Taban Maaş Haktır, Eğitimi Sermayeye Teslim Etmeyeceğiz”

Özel sektörde düşük ücretlere, güvencesiz çalışmaya ve eğitimin piyasalaştırılmasına karşı aylardır mücadele eden öğretmenler, İzmir-Karşıyaka’da  bir kez daha alanlardaydı. Öğretmen Sendikasının ve Eğitim-Sen’in  çağrısıyla Karşıyaka İZBAN önünde buluşan eğitim emekçileri, Karşıyaka Çarşı girişine yürüyerek taban maaş ve güvenceli çalışma taleplerini yükseltti.

“Hakkımız Olanı İstiyoruz! #TabanMaaş” pankartının açıldığı yürüyüşte öğretmenler, “Taban maaş haktır, gasp edilemez”,  “Yaşasın öğretmen dayanışması”,  “Patronların bakanı Yusuf Tekin istifa”, “Gözaltılar tutuklamalar baskılar bizi yıldıramaz”,  “Öğretmenler burada Yusuf Tekin nerede?”,  “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz”, “Korkumuz yok hakkımızı almadan geri dönüş yok” sloganları attı.

Yürüyüşe TİP, Yeşil Sol Parti, Tüm Emekliler sendikası, Özgür Üniversite, İmece-Der ve Kaldıraç dergisi çevresi de katılarak dayanışma gösterdi. Karşıyaka Çarşısı boyunca yurttaşların alkışlarıyla karşılanan öğretmenler, mücadelelerinin yalnızca kendi ücretleri için değil, kamusal ve nitelikli eğitim hakkı için sürdüğünü vurguladı.

“NATO için bizlere yasak var, öğretmenin yaşamı için çözüm yok”

Karşıyaka Çarşı girişinde yapılan ortak basın açıklamasında, Ankara’da sürdürülen direniş ve açlık grevinin NATO Zirvesi gerekçe gösterilerek ilan edilen yasaklar nedeniyle zorunlu olarak sonlandırıldığı hatırlatıldı.

Açıklamada, Ankara Valiliği’nin yayımladığı genelgenin yalnızca bir güvenlik tedbiri olmadığı, anayasal hakların fiilen askıya alınmasının yeni bir örneği olduğu belirtilerek şu ifadeler öne çıktı:

“Öğretmenin gündemi NATO’nun gündeminden önemsiz değildir. Ama öğretmenin hayatı NATO’dan daha önemlidir.”

Öğretmenler, günlerdir maruz kaldıkları polis ablukasının, gözaltı tehditlerinin ve eylem yasaklarının NATO bahanesiyle tüm topluma yaygınlaştırılmaya çalışıldığını belirterek, demokratik hak ve özgürlüklerin iktidar eliyle baskı altına alındığını ifade etti.

“Bu mücadele yalnızca öğretmenlerin değil, kamusal eğitimin mücadelesidir”

Öğretmenler Sendikası ve ğitim-Sen’in Ortak açıklamasında, 1 Haziran’da başlayan mücadelenin özel sektör öğretmenlerinin insanca yaşayabilecekleri bir ücret talebinin ötesinde bir anlam taşıdığı vurgulandı.

Özel okul patronlarının kâr hırsı uğruna öğretmenleri yoksulluk ücretlerine mahkûm ettiği, güvencesiz ve esnek çalışmanın olağan hale getirildiği belirtilen açıklamada, eğitimin kamusal bir hak olmaktan çıkarılarak piyasanın ihtiyaçlarına göre şekillendirildiğine dikkat çekildi.

Öğretmenler, taleplerinin yalnızca çalışma koşullarını iyileştirmeyi değil, eğitim alanındaki sömürü düzenini geriletmeyi hedeflediğini belirterek, “Öğretmenliği yaşatacağız” kararlılıklarını yineledi.

İktidara ve patronlara çağrı

Basın açıklamasında, öğretmenlerin taleplerinin toplumda geniş karşılık bulduğu, buna karşın siyasi iktidarın çözüm üretmek yerine patronlardan yana tavır aldığı ifade edildi.

Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, AKP iktidarı ve özel okul patronları, taban maaş güvencesi başta olmak üzere öğretmenlerin haklı taleplerini karşılamaya çağrıldı.

Öğretmenler, Temmuz ayı boyunca mücadelenin Türkiye’nin birçok kentinde süreceğini belirterek, taleplerin karşılanmaması halinde çok daha güçlü bir birliktelikle yeniden Ankara’da olacaklarını ilan etti.

Mücadele büyüyor

Karşıyaka’da yükselen ses, özel sektör öğretmenlerinin yalnız olmadığını bir kez daha ortaya koydu. Eğitim emekçilerinin yürüyüşü, yalnızca düşük ücretlere karşı bir tepki değil; eğitimin ticarileştirilmesine, emeğin değersizleştirilmesine ve kamusal hakların piyasa koşullarına teslim edilmesine karşı yükselen ortak bir itiraz oldu.

Öğretmenlerin taban maaş ve güvenceli çalışma mücadelesi, emek ve demokrasi güçlerinin dayanışmasıyla büyümeye devam ediyor. Eğitim emekçileri ise kararlı: “Öğretmenler pes etmeyecek, mücadele kazanacak.”

İzmir’de İşkenceye, Kötü Muameleye ve Cezasızlığa Karşı Ortak Ses: İnsanlık Onuru Kazanacak”

26 Haziran İşkence Görenlerle Dayanışma Günü’nde Ortak Ses:  İşkence İnsanlık Suçudur! İnsanlık Onuru Kazanacak!

“Birleşmiş Milletler (BM) İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı ya da Onur Kırıcı Muamele ya da Cezaya Karşı Sözleşme” 26 Haziran 1987 tarihinde yürürlüğe girdi. BM Genel Kurulu ise 1997 yılında 26 Haziran’ı “İşkence Görenlerle Dayanışma Günü” ilan ederek, dünyanın dört bir yanında işkenceye karşı mücadeleyi ve işkence görenlerle dayanışmayı güçlendirmeyi amaçladı.

Bu anlamlı gün kapsamında İzmir’de insan hakları, emek, demokrasi ve dayanışma örgütleri Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde bir araya gelerek ortak bir basın açıklaması gerçekleştirdi. Açıklamaya çok sayıda hak savunucusu, demokratik kitle örgütü temsilcisi ve yurttaş katıldı.

Etkinlik boyunca sık sık “Çıplak arama işkencedir”, “İşkence insanlık suçudur”, “İnsanlık onuru işkenceyi yenecek”, “Susma haykır işkence suçtur”  sloganları atılırken, işkenceye, kötü muameleye ve cezasızlık politikalarına karşı ortak mücadele vurgusu öne çıktı. Katılımcılar, işkencenin yalnızca bireylere yönelik bir saldırı değil, aynı zamanda insan onuruna, hukuka ve toplumsal barışa yönelen ağır bir insan hakları ihlali olduğuna dikkat çekti.

Açıklamada, gözaltı merkezlerinden cezaevlerine, kolluk müdahalelerinden çıplak arama uygulamalarına kadar uzanan hak ihlallerine karşı etkili soruşturma mekanizmalarının işletilmesi, cezasızlık politikalarına son verilmesi ve uluslararası insan hakları sözleşmelerinden doğan yükümlülüklerin eksiksiz yerine getirilmesi çağrısı yapıldı.

Kurumlar adına ortak basın açıklamasını Türkiye İnsan Hakları Vakfı Genel Sekreteri Coşkun Üsterci okudu. Üsterci, işkencenin mutlak biçimde yasak olduğunu vurgulayarak, hiçbir olağanüstü durumun, güvenlik gerekçesinin ya da siyasal koşulun işkenceyi meşrulaştıramayacağını ifade etti. Basın açıklamasını hazırlama sürecinde  Ankara’ da  ikiyüzün üzerinde  insanın  ev baskınlarıyla gözaltına alındığını İşkence ve kötü muamele yapıldığını ve önemli kısmının hukuksuz bir şekilde tutuklandığını belirtti.

Açıklamanın tam metni şöyle:

Savaşlara, Soykırımlara ve Küresel İnsani Krize Karşı İnsan Hakları Değerlerine Sahip Çıkıyor, İşkenceye Hayır Diyoruz!

İşkencesiz Bir Dünya Mümkün!

 “26 Haziran İşkence ile Mücadele ve İşkence Görenlerle Dayanışma Günü” küresel çapta insan hakları savunucuları açısından özel ve önemli bir gündür.

“Birleşmiş Milletler (BM) İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı ya da Onur Kırıcı Muamele ya da Cezaya Karşı Sözleşme” 26 Haziran 1987 tarihinde yürürlüğe girmiştir. BM, 1997 yılında bu günü “İşkence Görenlerle Dayanışma Günü” olarak ilan etmiştir.

Türkiye’nin de taraf olduğu Sözleşme, insanın sahip olduğu onur ve değeri korumak için işkenceyi mutlak olarak yasaklar. İnsanlık ailesinin ortak kazanımı olan ve modern insan hakları hukukunun en temel kurallarından birini oluşturan bu yasak, normlar hiyerarşisi açısından üstün (buyruk) kural niteliğindedir. Dolayısıyla hiçbir koşulda istisnası olamaz.

Sözleşme’nin 2. maddesinin 2. paragrafında bu durum şöyle ifade edilir: “Hiçbir istisnai durum, ne harp hâli ne de bir harp tehdidi, dâhili siyasî istikrarsızlık veya herhangi başka bir olağanüstü hâl, işkencenin uygulanması için gerekçe gösterilemez”.

Buna karşın işkence, küresel insan hakları rejiminin hızla çözüldüğü, yaşanan savaşlar ve soykırımlar sonucu ağır bir insani krizle karşı karşıya olduğumuz günümüzde devletler tarafından toplumlara karşı insanlık dışı bir cezalandırma ve yıldırma aracı olarak giderek artan biçimde kullanılmaktadır.

Türkiye İşkenceye Karşı Sözleşme’yi 1988 yılında kabul etmiş, Anayasa ve Ceza Kanunu’nda işkenceyi yasaklamıştır. Maalesef ülkemizde de işkence ve diğer kötü muamele sadece askeri darbeler döneminde değil, cumhuriyet tarihi boyunca sistematik bir devlet pratiği olarak varlığını korumuştur. Ancak günümüzde, insan hakları ve demokrasi değerlerini tümüyle terk eden, toplum üzerinde baskı ve kontrolünü mutlak hale getiren siyasal iktidarın icraatları sonucunda tüm ülke adeta işkence mekânı haline gelmiştir

Bu açıklamanın ekinde paylaşılan veriler, mutlak yasağa ve insanlığa karşı bir suç olma vasfına rağmen işkencenin Türkiye’nin en başat insan hakları sorunu olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Tesis edilen kuralsızlık, keyfilik ve belirsizlik rejiminin bir sonucu olarak yaygınlaşan yasa, kural ve norm denetiminden kaçınma, bilinçli ihmal ya da keyfi davranma gibi sebeplerle usul güvencelerinin ihlal edilmesi, gözaltı sürelerinin uzunluğu, izleme ve önleme mekanizmalarının işlevsiz kılınması ya da bağımsız izleme ve önlemenin hiç olmaması, en yetkili ağızlardan yapılan işkenceyi bizzat teşvik edici söylemler, köklü cezasızlık kültürü vb. sonucunda, resmi gözaltı merkezlerinde işkence ve diğer kötü muamele uygulamaları tüm vehameti ile devam etmektedir. Özellikle 15 Şubat 2025 tarihinde Van Büyükşehir Belediyesi’ne kayyım atanmasına, 19 Mart 2025 tarihinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’nın gözaltına alınıp tutuklanmasına ve 2026 yılı Ocak ayında Suriye’de Kürtleri hedef alan saldırılara karşı yapılan protestolar sırasında ve sonrasında yaşanan gözaltılarda yakınlarına, avukata ve hekime erişimde kısıtlılık, hakim önüne çıkarılmakta gecikme, gözaltı süresini keyfi bir şekilde azami sınırına kadar uzatma vb. hukuki güvencelerde yaşanan ihlaller bu hakikatin somut örnekleri olmuştur.

Kolluk güçlerinin barışçıl toplantı ve gösterilere müdahalesi sırasında, sokak ve açık alanlarda ya da ev ve iş yeri gibi mekânlarda, yani resmi olmayan gözaltı yerlerinde veya gözaltı dışındaki ortamlarda yaşanan işkence ve diğer kötü muamele uygulamaları sıradanlaşmış, adeta gündelik yaşamın bir parçası haline gelmiştir.

Yıl boyunca, demokratik bir toplumun temelini oluşturan ve Anayasa tarafından güvence altına alınan toplanma ve gösteri yapma özgürlüklerini kullanmak isteyen kadınlar, LGBTİ+’lar, çevre, yaşam ve insan hakları savunucuları, işçiler, madenciler, öğrenciler, öğretmenler, gasp edilen iradelerine sahip çıkmak isteyen seçmenler, siyasi partilerin, meslek örgütlerinin üye ve yöneticileri kolluk güçlerinin kural dışı, denetlenmeyen, cezalandırılmayan, zalimane şiddetine maruz kalmışlardır.

Gözaltına alınma anında, nakil sırasında araç içinde ve gözaltı mekânlarında; kaba dayak, zorlayıcı pozisyonlarda yere yatırma dahil fiziksel müdahaleler, ters kelepçe, hakaret, tehdit ile çıplak arama ve soyarak arama gibi cinsel işkence niteliği taşıyan uygulamaların yaygın ve sistematik biçimde kullanıldığına ilişkin çok sayıda şikayet, bulgu ve rapor bulunmaktadır.

Yakın tarihimizin en utanç verici insan hakları ihlallerinden biri olan, insanlığa karşı suç niteliğindeki zorla kaybetme vakalarında OHAL’in ilan edildiği 2016 yılından bu yana yeniden bir artış görülmesi son derece endişe vericidir. 6 Ağustos 2019 tarihinde kaçırılan Yusuf Bilge Tunç isimli kişinin akibeti hakkında hala haber alınamamaktadır. Türkiye, BM Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme’yi henüz onaylamamış, mevzuatında da zorla kaybetmeyi açıkça suç olarak tanımlamamıştır.

Türkiye’de hapishaneler, her dönem işkence ve diğer kötü muamele uygulamalarının yoğun olarak yaşandığı mekânlar olmuştur. Hapsetmenin doğası başlı başına acı veren travmatik bir süreçtir. Hapsedilen kişiler ayrıca bir cezalandırmaya tabi tutulamaz. Hapsetmeyi bir yönetim tekniği haline getiren siyasal iktidarın politikaları sonucu yıllardır hapishanelerin temel sorunu aşırı nüfus yoğunluğudur. Her konuda kısıtlılık anlamına gelen bu durum hapishanelerde yaşanan işkence ve diğer kötü muamele uygulamalarına da zemin oluşturmaktadır. Öte yandan mahpusların fiziksel ve psikolojik bütünlüklerinin ciddi şekilde zarar görmesine neden olan tek kişi ya da küçük grup izolasyonu uygulamaları ise işkence ve diğer kötü muamele niteliğinde bir cezalandırmadır. Son dönemde mimari yapısı ve gündelik uygulama rejimi ile izolasyon koşullarını daha da ağırlaştıran S Tipi, Y Tipi ve Yüksek Güvenlikli yeni hapishanelerin açılması kaygı vericidir. Uzun yıllardır izolasyonun özel bir biçimi uygulanan İmralı Hapishanesi’nde her ne kadar 1 Ekim 2024 yılından bu yana gündemde olan “süreç” in etkisiyle kimi aile ve avukat görüşmeleri gerçekleşmiş ise de izolasyon rejimi uygulaması halen devam etmektedir. Yanı sıra ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası almış olan mahpusların bir gün salıverilme ihtimalinin, yani “umut hakkı” nın olmaması insan onuruna aykırı bir durumdur. Bu konuda evrensel ilke, ömür boyu hapis ile cezalandırılmış olanlar da dahil olmak üzere hüküm almış tüm mahpuslar için şartlı tahliyenin mümkün kılınmasıdır. Halen hapishanelerde umut hakkından yararlanamayan en az 4 bin mahpus bulunmaktadır.

Açıklamamızın ekinde yer alan verilerle görünürlük kazandırmaya çalıştığımız endişe verici bu gerçeklik, uluslararası önleme mekanizmalarının ve insan hakları kurumlarının raporlarına da yansımaktadır. Ne var ki, başta Anayasa olmak üzere hiçbir kural ve normla kendine sınırlandırmak istemeyen siyasal iktidar, uluslararası mekanizmaları, onların yaptığı eleştiri ve uyarıları dikkate almamakta, işkenceyi önlemeye yönelik yasal ve idari iyileştirmeleri yapmamaktadır. Aksine, mevzuatta işkence yasağının mutlak niteliğine aykırı düzenleme ve değişiklikler yaparak cezasızlığı “güvence” altına almaya çalışmakta, ihlalleri görünür kılmaya çalışan insan hakları savunucularına yönelttiği tehdit ve tacizlerle işkenceye karşı mücadeleyi engelleyebileceğini düşünmektedir.

Bu iç karartıcı hakikate rağmen “işkence” insan eliyle gerçekleşen bir fiil olduğu için, yine insan eliyle önlenmesi mümkündür.

İşkenceyi önleme yükümlülüğü öncelikle devletlere aittir. Bu nedenle de devletler, her şeyden önce işkenceyi bir sindirme aracı olarak kullanmaktan vazgeçmeli, işkence suçları etkin bir biçimde soruşturmalı ve cezasızlıkla mücadele etmelidirler. Dolayısıyla insan hakları savunuculuğunun bir gereği olarak yıllardır sabır ve ısrarla dile getirdiğimiz bu kapsamdaki asgari talepleri siyasal iktidara bir kez daha hatırlatıyor ve ivedilikle gerçekleştirilmesini istiyoruz:

  • İşkencenin ülkemizde bu boyutta olmasının en temel nedeni, işkence yasağının mutlak niteliği ile bağdaşmayan çok ciddi bir cezasızlık kültürünün varlığıdır. Her şeyden önce cezasızlık politikalarına derhal son verilmelidir.
  • Her düzeyde yetkililer işkenceciyi öven, teşvik eden söylemlerden vazgeçmeli, uluslararası mekanizmaların tavsiyeleri doğrultusunda işkence uygulamaları kamuya açık bir şekilde ve kesin olarak kınanmalıdır.
  • Gözaltı koşullarında usul güvenceleri eksiksiz olarak uygulanmalıdır.
  • Gözaltı süreleri kısaltılmalıdır.
  • Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu (TİHEK) kaldırılmalı, BM İşkenceye Karşı Sözleşmeye ek Protokol (OPCAT) ve BM Paris Prensiplerine uygun, tümüyle bağımsız yeni bir Ulusal Önleme Mekanizması (UÖM) oluşturulmalıdır.
  • İşkencenin belgelenmesi ve raporlandırılması, bir BM belgesi olan İstanbul Protokolü ilkelerine göre yapılmalıdır.
  • İşkenceye ilişkin iddialar İstanbul Protokolü ışığında hızlı, etkin, tarafsız bir şekilde soruşturulmalı, bağımsız heyetlerce araştırılmalı, yargılama süreçlerinin her aşamasında uluslararası etik ve hukuk kurallarına uygun davranılmalıdır.
  • Tutuklu ve hükümlülerin fiziksel ve psikolojik bütünlüklerine ciddi şekilde zarar veren tek kişi ya da küçük grup izolasyonuna/tecritine dayalı hapishane rejimine son verilmelidir.
  • Hapishaneler insan hakları, sağlık ve hukuk örgütlerinin bağımsız denetimine açılmalıdır.
  • 14 Ağustos 2024 tarihli BM İşkenceye Karşı Komite’nin Türkiye’nin Beşinci Dönemsel Raporu’na İlişkin Sonuç Gözlemleri’nin 17. paragrafında yer verilen “Taraf Devlet; ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılan mahpusların makul bir süre sonra tahliye edilme veya cezalarında indirim yapılması olasılığına sahip olmalarını sağlamalıdır.” tavsiyesinin gereği yerine getirilmelidir.
  • CPT raporlarının tümü açıklanmalı, başta CPT ve BM İşkenceye Kaşı Komite olmak üzere uluslararası insan hakları mekanizmalarının tüm tavsiyelerine uyulmalıdır.
  • Cezaevi İdare ve Gözlem Kurulları’nı yürütme erkine doğrudan bağımlı kılan, adeta bir mahkeme gibi hareket ederek yargı yetkisi kullanmasına yol açan tüm düzenlemeler derhal iptal edilmelidir.

Ancak şunu da hatırlatmak isteriz ki, insanlık onuruna sahip çıkmak ve işkenceyi önlemek aynı zamanda tüm toplumun da sorumluluğudur. İnsan ve yurttaş olmak için, bizi toplum yapan müşterek bağı korumak için, işkencenin yol açtığı acıları görmek ve dayanışmayı büyütmek zorundayız.

İşkencesiz bir Türkiye ve dünyaya ulaşmayı amaçlayan kurumlar olarak, dün olduğu gibi bundan sonra da tüm örtbas etme, korkutma, susturma çabalarına karşın, işkence görenlerin başlarına geleni kader olarak kabul etmeyip, yüksek sesle haykırabilmeleri için her koşulda onların yanında olmaya; maruz kaldıkları işkenceyi belgeleyip raporlamaya; fiziksel ve ruhsal onarım süreçlerine destek vermeye; adalete erişimlerine yardımcı olmaya; yaşadıkları acıların bir daha asla tekrarlanmaması için cezasızlıkla mücadele etmeye devam edeceğiz.

Görüyoruz, susmuyoruz, mücadele ediyoruz…

İnsanlık onuru işkenceyi mutlaka yenecek…

İşkencesiz bir dünya mümkün!

Adalet İçin Hukukçular

Çağdaş Hukukçular Derneği İzmir Şubesi

EGEÇEP

Genç LGBTİ+ Derneği

Hak İnisiyatifi Derneği

Halkların Köprüsü Derneği

İmece Dostluk Dayanışma Derneği

İnsan Hakları Derneği İzmir Şubesi

İnsan Hakları Gündemi Derneği

Özgürlük İçin Hukukçular Derneği İzmir Şubesi

Türkiye İnsan Hakları Vakfı İzmir Temsilciliği

20 Kasım Nefret Suçlarıyla Mücadele Derneği”

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri: NATO’dan Çıkılsın, Üsler Kapatılsın. Emperyalizm Defol!

 

EMEK VE DEMOKRASİ GÜÇLERİ NATO KARARGAHI ÖNÜNDE: “HALKLARIN, EMEKÇİLERİN DÜŞMANI NATO’DUR,  NATO’DAN ÇIKILSIN, ÜSLER KAPATILSIN!”

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, 7-8 Temmuz’da Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi’ne tepki göstermek için Buca Şirinyer İZBAN önünden NATO Karargahı’na doğru yürüyüş gerçekleştirdi.

Savaş politikalarına, NATO’nun bölgedeki saldırganlığına ve Türkiye’nin savaş politikalarına ortak edilmesine karşı Şirinyer İZBAN önünde bir araya gelerek NATO Kara Kuvvetleri Karargâhı’na yürüdü. Yüzlerce emekçi, genç, kadın ve demokratik kitle örgütü temsilcisinin katıldığı yürüyüşte savaşa, emperyalizme ve işbirlikçi politikalara karşı öfke haykırıldı.

Yürüyüş boyunca sık sık; “NATO’dan çıkılsın, üsler kapatılsın!”  “Emperyalistler işbirlikçiler 6. Filo’yu unutmayın!”, “Katil NATO işbirlikçi AKP!”, “Katil NATO Türkiye’den defol!”, “Emperyalistler yenilecek, direnen halklar kazanacak!”, “Faşizme karşı omuz omuza!”,  “Darbeci Nato Türkiye’den defol”,  “İşgalci Nato Türkiye’dn defol” sloganları atıldı.

NATO Karargâhı önünde gerçekleştirilen basın açıklamasını İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri adına İzmir Barosu Başkan Yardımcısı Zöhre Dalkıran okudu.

Açıklamada, NATO’nun kuruluşundan bugüne kadar sermayenin, emperyalist çıkarların ve savaş politikalarının örgütü olduğu vurgulanırken, Yugoslavya’dan Afganistan’a, Irak’tan Libya’ya, Suriye’den Ortadoğu’ya kadar milyonlarca insanın ölümünden ve ülkelerin yıkımından emperyalist güçlerin sorumlu olduğu ifade edildi.

Açıklamada şu görüşlere yer verildi:

“Emekçiler yoksullaşırken, halklar açlık ve sefaletle boğuşurken, savaş bütçeleri ve silah harcamaları büyütülmektedir. NATO zirvelerinde konuşulan halkların geleceği değil; enerji yolları, silah tekelleri ve çokuluslu şirketlerin çıkarlarıdır.”

Türkiye’nin NATO üyeliğinin halkların değil sermaye sınıflarının çıkarlarına hizmet ettiği belirtilen açıklamada, iktidarın NATO ile kurduğu stratejik ilişkinin yeni olmadığı, onlarca yıldır sürdürülen emperyalist bağımlılık politikalarının bugün de devam ettiği vurgulandı.

Açıklamada, ülkenin üslerinin ve kaynaklarının emperyalist savaş planlarının parçası haline getirildiği belirtilerek şu ifadeler kullanıldı:

“Gerçek yurtseverlik, emperyalist askeri ittifaklara karşı çıkmaktan geçer. Bugün NATO üslerine, savaş politikalarına ve emperyalist müdahalelere karşı durmadan halktan ve bağımsızlıktan söz edilemez. Bizler dün olduğu gibi bugün de 6. Filo’yu denize dökenlerin mirasına sahip çıkıyoruz.”

İktidarın NATO zirvesi öncesinde gerçekleştirdiği gözaltı operasyonlarına da tepki gösterilen açıklamada, savaş karşıtı mücadele yürüten gençlerin, sendikacıların, siyasetçilerin ve demokratik haklarını kullanan yurttaşların hedef alınmasının kabul edilemez olduğu ifade edildi.

“Emperyalizme karşı çıkmak, savaşa karşı barışı savunmak ve NATO’yu protesto etmek suç değildir” denilen açıklamada, esas sorgulanması gerekenin savaş politikaları ve bu politikalara gösterilen bağlılık olduğu belirtildi.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, Türkiye’nin NATO’dan çıkması, yabancı askeri üslerin kapatılması ve ülkenin dış politikasının emperyalist askeri blokların değil halkların çıkarları temelinde şekillenmesi çağrısı yaptı.

Açıklama, şu sözlerle sona erdi:

“NATO değil halklar kazanacak!
Savaş değil barış kazanacak!
Emperyalizm değil halkların dayanışması kazanacak! Üslerinizi, tanklarınızı, savaşlarınızı ve işbirlikçilerinizi alın, bu topraklardan gidin.

Yaşasın halkların kardeşliği!
Yaşasın emek, demokrasi ve özgürlük mücadelesi!”

Akbelen’de Yargılanan Yalnızca Esra Işık Değil, Köylülerin Toprağı, Havası Suyu Ve Yaşam Hakkıdır

SERMAYENİN KAMULAŞTIRMA SALDIRISINA KARŞI DİRENEN ESRA IŞIK’IN DAVASI 6 TEMMUZ’A ERTELENDİ

Muğla’nın Milas ilçesine bağlı İkizköy’de yıllardır maden ve enerji şirketlerinin yağma politikalarına karşı direnen köylülerin mücadelesi mahkeme salonlarına taşınmaya devam ediyor. Akbelen Ormanı’nı, zeytinlikleri, tarım alanlarını ve yaşam alanlarını savunduğu için yargılanan İkizköylü yaşam savunucusu Esra Işık’ın Milas 3. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen davasının üçüncü duruşması bugün yapıldı. Mahkeme, dosyadaki eksiklikleri gerekçe göstererek davayı 6 Temmuz 2026 tarihine erteledi.

Ancak Milas Adliyesi’nde görülen yalnızca bir ceza davası değildi. Yargılanan, toprağını savunan köylüler, yaşam alanlarını koruyan kadınlar, ormanlarını savunan halk ve şirketlerin yağmasına karşı yükselen toplumsal itirazdı.

AKBELEN’DE HEDEF KÖMÜR İÇİN KÖYLERİN TASFİYESİ

Akbelen Ormanı çevresindeki Bağdamları, Çakıralan, Çamköy, İkizköy, Karacaağaç ve Karacahisar mahallelerinde bulunan toplam 679 parsel tarım arazisi için 10 Ocak 2026 tarihli Cumhurbaşkanı kararıyla acele kamulaştırma kararı alınmıştı.

Kararın gerekçesi, Yeniköy Termik Santrali’ne kömür sağlanması olarak açıklandı. Ancak köylüler açısından bu karar, yalnızca arazi kaybı değil üretim alanlarının, geçim kaynaklarının, mezarlıkların, su varlıklarının ve yaşamın bütünüyle şirketlerin çıkarlarına teslim edilmesi anlamına geliyor.

Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü tarafından kamulaştırma kapsamındaki araziler için değer tespit ve el koyma davaları açılırken, 30 Mart’ta bölgede bilirkişi keşfi gerçekleştirildi. Köylüler ise kendi topraklarında yapılan bu işlemlere karşı çıkarak yaşam alanlarını savunmak için alandaydı.

İşte tam da bu nedenle İkizköylü Esra Işık gözaltına alındı. Aynı gün gece saatlerinde gözaltına alınan Işık, ertesi gün tutuklandı ve 42 gün boyunca cezaevinde tutuldu. 11 Mayıs’ta yurt dışına çıkış yasağı ve adli kontrol şartıyla tahliye edilen Işık hakkındaki bu tedbirler daha sonra kaldırıldı.

MAHKEME SALONUNDA DAYANIŞMA BÜYÜDÜ

Milas Adliyesi önünde yalnızca İkizköylüler yoktu. Deştin köylüleri, Yatağan’dan gelen yaşam savunucuları, Fethiye, Bodrum ve Menteş’den yurttaşlar ile Didim, Aydın, İzmir, Denizli ve İstanbul’dan gelen çok sayıda kişi duruşmayı takip etti.

Bu dayanışma, Akbelen direnişinin artık yalnızca bir köyün mücadelesi olmadığını bir kez daha ortaya koydu. Bugün Akbelen’de yaşananlar, Türkiye’nin dört bir yanında maden şirketleri, enerji tekelleri ve sermaye projeleri karşısında yaşam alanlarını savunan köylülerin ortak sorunu haline gelmiş durumda.

MİLAS ADLİYESİ ÖNÜNDE DAYANIŞMA VE DİRENİŞ MESAJLARI

Duruşma öncesi ve sonrasında Milas Adliyesi önünde geniş katılımlı bir basın açıklaması gerçekleştirildi. İkizköylüler, çevre örgütleri, demokratik kitle örgütleri, hukukçular, yaşam savunucuları ve farklı kentlerden gelen yurttaşlar adliye önünde bir araya gelerek Esra Işık’a ve Akbelen direnişine sahip çıktı.

Köylü kadınların ön saflarda yer aldığı açıklamada, “Milas zeytinine sahip çık, acele kamulaştırma iptal edilsin” yazılı pankart açıldı. Yıllardır Akbelen’de ağaçlarını, zeytinliklerini ve yaşam alanlarını savunan köylüler, adliye önünde bir kez daha sermayenin kamulaştırma saldırılarına karşı mücadele kararlılıklarını ortaya koydu.

Adliye önünde yapılan konuşmalarda Akbelen’in yalnızca bir orman mücadelesi olmadığı, köylülerin üretim alanlarını, emeklerini ve yaşamlarını savunma mücadelesi olduğu vurgulandı. Farklı kentlerden gelen dayanışma heyetleri, Akbelen’de yürütülen direnişin Türkiye’nin dört bir yanında maden şirketleri, enerji tekelleri ve sermaye projelerine karşı yükselen halk direnişlerinin ortak bir parçası olduğunu ifade etti.

Köylü kadınların ve yaşam savunucularının yan yana durduğu açıklama boyunca sık sık yaşam alanlarının şirketlere teslim edilmeyeceği vurgulanırken, Esra Işık’ın yargılanmasının Akbelen direnişini durduramayacağı mesajı verildi.

Adliye önündeki kitlesel katılım, Akbelen’de yargılananın yalnızca Esra Işık olmadığınıhavasını,  toprağını, ormanını, zeytinliğini ve geleceğini savunan bütün köylülerin, emekçilerin ve yaşam savunucularının iradesinin hedef alındığını bir kez daha ortaya koydu.

ESRA IŞIK: “AKBELEN DEMEK MEMLEKET DEMEKTİR”

Duruşma sonrası açıklama yapan Esra Işık, Akbelen mücadelesinin bütün köylüler için bir umut olduğunu belirterek şunları söyledi:

“Akbelen’in kazanması demek başka köylere, ezilen köylülere örnek olacak. Başkaları da umutlansın istemiyorlar ama biz umudumuzu kaybetmeyeceğiz. Bizler bu memleketin gerçek sahipleriyiz.”

Işık, yalnızca İkizköylülerin değil farklı bölgelerden gelen insanların dayanışmasının da mücadelenin haklılığını gösterdiğini ifade etti.

“AKBELEN’DE UYGULANIRSA DEVAMI GELECEK”

Esra Işık, acele kamulaştırma uygulamasının yalnızca Akbelen’le sınırlı kalmayacağını belirterek şu uyarıda bulundu:

“Geçtiğimiz yıl şirketlerin yasası Meclis’ten geçirilmeye çalışılırken söylemiştik. Eğer bu yasa geçerse köylüler olarak mağdur olacağız, toprağımızdan,olacağız, memleketimizden olacağız demiştik. Aradan bir yıl bile geçmeden evimiz, barkımız, her şeyimiz kamulaştırıldı.”

Akbelen’de yaşananların bugün Yatağan’ın Turgut Mahallesi’nde, başka köylerde ve başka bölgelerde de yaşandığını belirten Işık, köylülerin çığlığının duyulması gerektiğini vurguladı.

“PATRONLAR BU ÜLKENİN KÖYLÜLERİNDEN DAHA MI DEĞERLİ?”

Esra Işık konuşmasının en çarpıcı bölümünde şirketlerin çıkarları için köylülerin yaşamlarının yok sayıldığını ifade etti:

“Bizler bu memleketin topraklarını savunmayı onurumuz olarak görüyoruz. Bu toprakları savunmak haysiyetimizi savunmaktır. Memleketimizi savunmaktır. Sonuna kadar onurumuzu da haysiyetimizi de evimizi, barkımızı, toprağımızı savunmaya devam edeceğiz.

Bizim tek bir derdimiz var: topraklarımız çöle dönmesin, madenlere, patronlara ve şirketlere peşkeş çekilmesin. Patronlardan daha değerli değil mi bu ülkenin köylüleri? Şirketlerin kasasına birkaç kuruş daha fazla girecek diye bizim mezarlarımızı tarumar mı edeceksiniz?”

AKBELEN DİRENİŞİ BİR SINIF VE YAŞAM MÜCADELESİDİR

Akbelen’de yaşananlar yalnızca bir çevre sorunu değildir. Bu mücadele, bir yanda maden şirketlerinin, enerji tekellerinin ve sermaye politikalarının diğer yanda ise emeğiyle yaşayan köylülerin, emekçilerin ve yaşam savunucularının karşı karşıya geldiği bir sınıf çatışmasıdır.

Topraklarını işleyen köylüler üretimden koparılmak, mülksüzleştirilmek ve yoksullaştırılmak istenirken şirketlerin kârı uğruna ormanlar kesilmekte, tarım alanları yok edilmekte ve yaşam alanları sermayeye açılmaktadır.

Akbelen davası bu nedenle yalnızca Esra Işık’ın davası değildir. Bu dava, toprağını, havasını, suyunu, ormanını ve geleceğini savunan köylülerin; yaşam alanlarını şirketlerin kâr hırsına teslim etmeyen emekçilerin davasıdır.

6 Temmuz’da yeniden görülecek dava öncesinde yaşam savunucuları, köylüler ve emek örgütleri mücadeleyi büyütme çağrısı yaparken, Akbelen’den yükselen ses bir kez daha şunu göstermektedir: Topraklarını, yaşamlarını ve geleceklerini savunanlar geri adım atmıyor.

 

DİRENİŞ ALANINDA ORTAK MESAJ: “AKBELEN YALNIZ DEĞİLDİR”

Milas Adliyesi’nde görülen duruşmanın ardından mücadele adliye koridorlarında sona ermedi. İkizköylüler ve dayanışma için Türkiye’nin farklı kentlerinden gelen çevre, emek ve demokrasi örgütler İkizköy-Karacahisar yol ayrımındaki direniş alanında yeniden bir araya geldi.

EGEÇEP, EFESÇED, AYÇEP, Akbük Doğa ve Yaşam Derneği, Didim Dernekler Platformu, Didim Ekoloji Platformu, Didim Kadın Platformu, Didim  Emekliler Platformu, İnsan Hakları Ege Bölge Dayanışma Grubu,  İstanbul Akbelen’le Dayanışma Platformu, İmece-Der, DGD-Sen, Tarım-Sen, Umut-Sen, DEM Parti temsilcileri, hukukçular, yaşam savunucuları ve çok sayıda yurttaş direniş alanında yaptıkları konuşmalarla Akbelen mücadelesine sahip çıktı.

Kurum temsilcileri yaptıkları konuşmalarda Akbelen direnişinin yalnızca İkizköy’ün değil, bütün ülkenin toprağını, suyunu, havasını ve geleceğini savunma mücadelesi olduğunu vurguladı. Konuşmalarda sık sık, “Doğamıza, havamıza, suyumuza, toprağımıza dokundurtmayacağız” vurgusu öne çıktı.

Temsilciler, Cumhurbaşkanlığı kararıyla gerçekleştirilen acele kamulaştırma uygulamalarının halkın mülkiyet hakkına yönelik ağır bir saldırı olduğunu belirterek, köylülerin topraklarına ve yaşam alanlarına idari kararlarla el konulmasının hukuksuzluk ve adaletsizlik olduğunu ifade etti.

Yapılan konuşmalarda, köylülerin yıllardır ekip biçtikleri toprakların enerji şirketlerine ve sermaye gruplarına devredilmek istenmesine tepki gösterilirken, yaşam alanlarının şirketlerin kâr hesaplarına teslim edilemeyeceği vurgulandı.

Konuşmacılar, bu toprakların gerçek sahiplerinin köylüler olduğunu belirterek, uluslararası şirketlere ve onların yerli ortaklarına karşı Akbelen’de yükselen direnişin büyütülmesi gerektiğini ifade etti. İkizköylülerin yıllardır sürdürdüğü kararlı mücadelenin bugün Türkiye’nin dört bir yanındaki yaşam savunucularına umut verdiği dile getirildi.

“İkizköylülerin direnişi her şeyi belirleyecektir” denilen konuşmalarda, köylülerin kararlılığı ve örgütlü mücadelesinin sermaye projelerini durdurabilecek en büyük güç olduğu vurgulandı.

Kurum temsilcileri, “Biz köylülerin yanındayız. Dayanışma direnişi büyütecek, mücadeleyi güçlendirecek” mesajı verdi.

Konuşmaların ardından direniş alanında türküler söylendi, halaylar çekildi ve ortak mücadele kararlılığı bir kez daha ilan edildi. Akbelen’de yıllardır süren direnişin yalnızca bir çevre mücadelesi değil; toprağına, üretimine, yaşamına ve geleceğine sahip çıkan halkın örgütlü direnişi olduğu bir kez daha ortaya konuldu.

İzmir Karşıyaka’da Eğitim Emekçilerinden Ortak mücadele Çağrısı: “Ne baskıya boyun eğeceğiz, ne hukuksuzluğa alışacağız”

KESK’e bağlı Eğitim Sen İzmir 2 No’lu Şube tarafından Karşıyaka Çarşı girişinde düzenlenen 374. Hafta Oturma Eylemi’nde KHK ile ihraç edilen kamu emekçilerinin yaşadığı zorluklar, sıkıntılar, haksızlıklar, eğitim emekçilerinin güvencesizlik koşulları ve Ankara’da hakları için direnen öğretmenlere yönelik polis saldırıları protesto edildi. Yeşil Sol Parti, Dem Parti ve İmece-Der’in de destek verdiği eylemde, OHAL rejiminin yarattığı yıkımın hâlâ sürdüğü vurgulanırken, ihraç edilen tüm kamu emekçilerinin görevlerine iade edilmesi ve eğitim emekçilerinin taleplerinin karşılanması istendi.

Yaklaşık yedi yılı aşkın süredir her hafta aynı noktada buluşan eğitim emekçileri, “KHK’ler gidecek biz kalacağız”, “Yaşasın örgütlü mücadelemiz”, “Birleşe birleşe kazanacağız” sloganlarıyla hukuksuzluklara karşı mücadele kararlılıklarını bir kez daha ortaya koydu.

“374 haftadır adaletsizliği teşhir ediyoruz”

Eylemde yapılan konuşmalarda, 374 haftadır sürdürülen oturma eyleminin yalnızca ihraç edilen kamu emekçilerinin değil, ülkede baskı ve güvencesizlik politikalarına maruz bırakılan tüm emekçilerin sesi olduğu vurgulandı.

Katılımcılar, OHAL döneminde çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnamelerle on binlerce kamu emekçisinin hiçbir adil yargılama süreci işletilmeden hukuksuzca işlerinden atıldığını, aradan geçen yıllara rağmen mağduriyetlerin giderilmediğini belirtti.

Emekçiler, KHK’lerle yalnızca işlerini değil, sosyal güvencelerini, mesleklerini ve geleceklerini de kaybettiklerini ifade ederek mücadeleyi son ihraç edilen emekçi görevine dönene kadar sürdüreceklerini dile getirdi.

Jiyan Tosun: “Bu yalnızca ihraç meselesi değil, demokrasi meselesidir”

Eylemde söz alan İnsan Hakları Derneği İstanbul Şube Başkanı Jiyan Tosun, KHK’lerle gerçekleştirilen tasfiyelerin yalnızca kamu çalışanlarını hedef almadığını, toplumun tamamını etkileyen bir demokrasi krizine dönüştüğünü söyledi.

Tosun, on yıldır KHK mağdurlarıyla dayanışma içinde olduklarını belirterek şunları söyledi:

“Aradan geçen yıllara rağmen ihraç edilenlerin büyük bölümü görevlerine iade edilmedi. Akademinin içi boşaltıldı, eğitim sisteminin içi boşaltıldı. Kadın çalışmaları yapan akademisyenlerin ihraç edilmesiyle birlikte bu alandaki üretimler durdu. Bu yalnızca bir ihraç meselesi değil sivil alanın daraltılması, demokrasinin geriletilmesi ve insan hakları mücadelesinin baskı altına alınmasıdır.”

Tosun, televizyonların ve gazetelerin kapatılması, akademisyenlerin ve kamu emekçilerinin ihraç edilmesiyle ortaya çıkan tablonun fiili bir darbe dönemini andırdığını belirterek, hukuksuzluklara karşı alanlarda olmanın tarihsel bir sorumluluk olduğunu vurguladı.

Eğitim Sen: “Güvencesizlik rejimi eğitim emekçilerini hedef alıyor”

Eğitim Sen Genel Merkez Kadın Sekreteri Simge Yardım da yaptığı konuşmada eğitim emekçilerinin ağır bir güvencesizlik rejimi altında yaşamaya zorlandığını ifade etti.

Özel sektör öğretmenlerinin yıllardır taban maaş hakkı için mücadele ettiğini, mülakat mağduru öğretmenlerin ise adalet, liyakat talebiyle alanlarda olduğunu belirten Yardım, bu taleplerin yalnızca öğretmenlerin değil tüm emekçilerin ortak talepleri olduğunu söyledi.

Meclis’te okullardaki şiddeti araştırma komisyonu toplandığı sırada eğitim emekçilerinin Meclis kapısı önünde polis şiddetiyle karşı karşıya bırakıldığını hatırlatan Yardım, “Eğitim emekçilerine yönelik baskılara son verilmelidir. Eğitim Sen olarak bu mücadeleyi sahipleniyoruz” dedi.

Konuşmasında OHAL rejiminin yarattığı tahribata da değinen Yardım, ihraçların, basının susturulmasının ve akademinin tasfiye edilmesinin Türkiye’de demokratik alanı daralttığını belirtti.

KHK mağdurlarından barış ve demokrasi vurgusu

Eylemde yapılan değerlendirmelerde, KHK mağduriyetlerinin yalnızca işe iade talebinden ibaret olmadığı vurgulandı.

Barışın, demokratik toplumun inşasının, hasta tutukluların serbest bırakılmasının ve temel demokratik hakların güvence altına alınmasının KHK’lıların işe iade edilmesi talebiyle doğrudan bağlantılı olduğu ifade edildi.

Konuşmalarda, demokratikleşme olmadan adaletin tesis edilemeyeceği, OHAL uygulamalarının yarattığı tahribatla gerçek anlamda hesaplaşılmadığı sürece hukuksuzlukların devam edeceği belirtildi.

Ankara’daki öğretmen direnişine destek

Eylemin önemli gündemlerinden biri de Ankara’da günlerdir hakları için direnen özel sektör öğretmenleri ve mülakat mağduru öğretmenlere yönelik polis saldırıları oldu.

Katılımcılar, öğretmenlerin taleplerinin karşılanması yerine polis barikatlarıyla, göz altılarla ve şiddetle karşılandığını belirtti.

Basın açıklamasında şu ifadelere yer verildi:

“Öğretmenlik mesleğinin itibarsızlaştırılmasına, eğitim emekçilerinin güvencesizliğe ve düşük ücretlere mahkûm edilmesine, mülakat adı altında yaratılan adaletsizliğe karşı mücadele etmek suç değildir. Suç olan, anayasal haklarını kullanan öğretmenlerin karşısına polis gücüyle çıkmaktır.”

Ankara’da gerçekleştirilen eylemler sırasında çok sayıda öğretmenin gözaltına alındığı, ters kelepçe, darp ve biber gazı uygulamalarına maruz bırakıldığı belirtilirken, dayanışma amacıyla bölgede bulunan Eğitim Sen Genel Başkanı Kemal Irmak ile TİS ve Hukuk Sekreteri Özlem Tolu’nun da gözaltına alındıktan sonra serbest bırakıldığı aktarıldı.

“Öğretmenlerin mücadelesi madencilerin mücadelesidir”

Basın açıklamasında yalnızca eğitim emekçilerinin değil, hakları için direnen tüm işçi ve emekçilerin mücadelelerinin ortak olduğu vurgulandı.

Yeraltında ölüm pahasına çalışan madencilerin güvenli çalışma koşulları ve insanca yaşam taleplerinin de baskıyla bastırılmak istendiğine dikkat çekilen açıklamada, “Öğretmenlerin, madencilerin ve tüm emekçilerin mücadelesi ortaktır” denildi.

Deniz Poyraz unutulmadı

Eylemde, İzmir’de beş yıl önce katledilen Deniz Poyraz da anıldı.

Kadınların yaşam hakkını savundukları, eşitlik talep ettikleri ve erkek şiddetine karşı mücadele ettikleri için hedef haline getirildiği belirtilirken, Deniz Poyraz şahsında özgürlük ve demokrasi mücadelesinde yaşamını yitirenler anıldı.

Katılımcılar, “Bu topraklarda barışı, özgürlüğü ve eşitliği savunmaya devam edeceğiz” mesajı verdi.

“Son ihraç edilen emekçi görevine dönene kadar mücadele sürecek”

Basın açıklamasının sonunda OHAL döneminin hukuksuz uygulamalarıyla hesaplaşılması, siyasi gerekçelerle ihraç edilen tüm kamu emekçilerinin görevlerine ve tüm özlük haklarına eksiksiz olarak iade edilmesi talep edildi.

Eylem, “Yaşasın örgütlü mücadelemiz”, “Yaşasın KESK”, “Birleşe birleşe kazanacağız” sloganlarıyla sona erdi.

Karşıyaka’daki oturma eyleminin ardından katılımcılar, Eğitim Sen İzmir 2 No’lu Şube’nin çağrısıyla İZBAN önünde gerçekleştirilen ve Ankara’da öğretmenlere yönelik gözaltıları protesto eden dayanışma eylemine katılarak mücadeleyi büyüttü. İmece-Der’de dayanışmacı olarak yerini aldı.

Emekçiler, gerek KHK’lıların işe iadesi gerekse öğretmenlerin haklı talepleri karşılanıncaya kadar alanları terk etmeyeceklerini bir kez daha ilan etti.

İZBAN Önünde Öğretmenlerle Dayanışma: “Haklarımızı Almadan Bu Mücadeleden Vazgeçmeyeceğiz”

Karşıyaka Çarşı girişinde gerçekleştirilen 374. Hafta Oturma Eylemi’nin ardından emek ve demokrasi güçleri bu kez İZBAN Karşıyaka İstasyonu önünde bir araya gelerek Ankara’da günlerdir direnen Özel Sektör Öğretmenleri ve mülakat mağduru öğretmenlerle dayanışma eylemi gerçekleştirdi.

Eğitim Sen İzmir 2 No’lu Şube’nin çağrısıyla yapılan eylemde, Ankara’da öğretmenlere yönelik gözaltılar ve polis saldırıları protesto edilirken, eğitim emekçilerinin taleplerinin haklılığına vurgu yapıldı.

Eylem boyunca sık sık “Öğretmenler yalnız değildir”, “Birleşe birleşe kazanacağız”, “Öğretmenin birliği patronları yenecek”, “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz” sloganları yükseldi.

“Dört Günün Üçünde Gözaltına Alındık

Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası adına yapılan konuşmada, Ankara’da sürdürülen direnişin dördüncü gününde de baskılarla karşı karşıya kalındığı belirtildi.

Öğretmenler adına yapılan açıklamada, bugüne kadar Meclis’teki siyasi partilerle, milletvekilleriyle ve ilgili kurumlarla defalarca görüşüldüğü, taleplerinin haklı olduğunun herkes tarafından kabul edildiği ancak somut bir adım atılmadığı ifade edildi.

Konuşmada şu değerlendirmeye yer verildi:

 “Biz öğretmeniz. Yıllardır çözüm için tüm yolları denedik. Herkes haklı olduğumuzu söylüyor ama sorunlarımız çözülmüyor. Dört günün üçünde gözaltına alındık. Ters kelepçelerle karşılaştık. Ancak hakkımızı almadan bu mücadeleden vazgeçmeyeceğiz.”

Öğretmenler, 2014 yılında kaldırılan taban maaş hakkının geri verilmesini, özel sektör öğretmenlerinin kamudaki meslektaşlarıyla eşit haklara kavuşmasını ve güvenceli çalışma koşullarının sağlanmasını talep ettiklerini belirtti.

Mülakat Mağduru Öğretmenler: “Adalet İstiyoruz”

Eylemde söz alan öğretmenler, mülakat sisteminin eğitim alanındaki en büyük adaletsizliklerden biri olduğunu vurguladı.

Atamalarda liyakat yerine keyfiliğin ve siyasi tercihlerin belirleyici hale geldiğini ifade eden öğretmenler, mülakat uygulamasının kaldırılmasını ve tüm atamaların objektif kriterlere göre yapılmasını istedi.

Mülakat mağduru öğretmenlerin mücadelesinin özel sektör öğretmenlerinin mücadelesiyle birleştiği belirtilerek, eğitim emekçilerinin ortak talepler etrafında kenetlendiği ifade edildi.

“Meclis Kapısında Öğretmenlere Şiddet Uygulandı”

Konuşmalarda, Ankara’da TBMM önünde gerçekleştirilen eylemler sırasında öğretmenlerin polis saldırısıyla karşılaştığına dikkat çekildi.

Okullardaki şiddeti araştırmak üzere toplanan komisyona seslerini duyurmak isteyen öğretmenlerin gözaltına alınmasının kabul edilemez olduğu belirtilerek şu ifadeler kullanıldı:

“Eğitimde şiddeti araştıranlar, öğretmenlere şiddet uyguluyor. Taleplerimizi dinlemek yerine karşımıza polis barikatları çıkarılıyor.”

Ankara’da gerçekleştirilen müdahalelerde çok sayıda öğretmenin darp edildiği, ters kelepçeyle gözaltına alındığı ve demokratik haklarını kullanmalarının engellendiği ifade edildi.

Eğitim Sen ve Eğitim-İş’ten Dayanışma Mesajı

İZBAN önündeki eylemde, daha önce Karşıyaka’daki oturma eyleminde konuşan Eğitim Sen Genel Merkez Kadın Sekreteri Simge Yardım’ın ve Eğitim-İş temsilcileri de mesajlarıyla eğitim emekçilerine dönük hukuksuz uygulamaları, baskı, şiddet, işkence ve kötü muamele uygulamalarını protesto  ederek kınayan mesajlar verdiler.

Eğitim emekçilerinin yaşadığı sorunların yalnızca öğretmenlerin değil toplumun tamamının sorunu olduğu vurgulanırken, güvencesiz çalışma, düşük ücretler, mülakat uygulaması ve sendikal baskıların eğitim sistemini çöküşe sürüklediği ifade edildi.

Dayanışma çağrılarında, öğretmenlerin mücadelesinin işçilerin, madencilerin, kamu emekçilerinin ve tüm çalışanların ortak mücadelesinin bir parçası olduğu vurgulandı.

Basın Açıklaması: “Öğretmenlerin Talepleri Meşrudur”

Eylemde okunan basın açıklamasında, Ankara’da devam eden direnişin yalnızca öğretmenlerin ekonomik taleplerini değil, kamusal ve nitelikli eğitim hakkını da savunduğu belirtildi.

Açıklamada şu talepler öne çıktı:

  • Özel sektör öğretmenleri için taban maaş hakkının güvence altına alınması,
  • 2014 yılında kaldırılan hakların geri verilmesi,
  • Mülakat sisteminin kaldırılması,
  • Öğretmenlere yönelik gözaltı ve baskı politikalarına son verilmesi,
  • TBMM’de bekleyen düzenlemelerin derhal yasalaştırılması,
  • Eğitim emekçilerinin sendikal ve demokratik haklarının güvence altına alınması.

Basın açıklamasında ayrıca şu ifadeler yer aldı:

“Öğretmenlik mesleğinin itibarsızlaştırılmasına, eğitim emekçilerinin güvencesizliğe ve düşük ücretlere mahkûm edilmesine karşı mücadele etmek suç değildir. Suç olan, haklarını arayan öğretmenlerin karşısına polis gücüyle çıkmaktır.”

Mücadele Kararlılığı

Eylem, Ankara’da gözaltına alınan öğretmenlerin serbest bırakılması talebi ve dayanışma çağrılarıyla sona erdi.

Katılımcılar, öğretmenlerin talepleri karşılanıncaya, mülakat mağduriyetleri giderilinceye ve özel sektör öğretmenlerinin hakları güvence altına alınıncaya kadar mücadelenin süreceğini vurguladı.

Karşıyaka’da başlayan ve İZBAN önünde büyüyen dayanışma eylemi, eğitim emekçilerinin mücadelesinin yalnızca bir meslek grubunun değil, güvenceli çalışma, eşitlik ve insanca yaşam isteyen tüm emekçilerin ortak mücadelesi olduğunun altını bir kez daha çizdi

Deniz Poyraz Cinayeti Aydınlatılsın: Gerçek Failler ve Arkalarındaki Güçler Yargılansın!

 

Deniz Poyraz Cinayeti Aydınlatılsın: Gerçek Failler ve Arkalarındaki Güçler Yargılansın!
Faşizme Karşı Birlik, Deniz Poyraz İçin Adalet!
Deniz Poyraz’ın katledilişinin 5. yılında onu saygıyla anıyor; adalet, eşitlik, özgürlük ve barış mücadelesindeki yerini bir kez daha selamlıyoruz.
17 Haziran 2021 tarihinde İzmir’de HDP İl Örgütü binasına yönelik gerçekleştirilen saldırıda Deniz Poyraz yaşamını yitirdi. Aradan geçen yıllara rağmen kamuoyunun vicdanını yaralayan temel sorular hâlâ yanıtlanmış değildir. Çünkü adalet yalnızca bir failin cezalandırılmasıyla sağlanamaz. Yaşam hakkının ve can güvenliğinin korunması, cinayetin tüm boyutlarıyla aydınlatılmasını, arkasındaki ilişkilerin ve sorumluların ortaya çıkarılmasını gerektirir.
Yaşam hakkı en temel insan hakkıdır. Devletin ve yargının görevi yalnızca suç işlendiğinde cezalandırmak değil, aynı zamanda gerçeği bütün yönleriyle açığa çıkarmaktır. Bu nedenle Deniz Poyraz cinayetinde yalnızca saldırıyı gerçekleştiren kişinin değil, saldırının gerçekleşmesine zemin hazırlayan koşulların, olası bağlantıların ve perde arkasındaki güçlerin de araştırılması zorunludur.
Dosyada yer alan çok sayıdaki veri ve bulgu, olayın kapsamlı biçimde soruşturulması gerektiğini göstermesine rağmen cinayetin arka planına ilişkin pek çok soru yanıtsız bırakılmıştır. Cinayetin tüm yönleriyle aydınlatılmaması, yalnızca Deniz Poyraz’ın ailesinin değil, toplumun adalet duygusunun da yaralanmasına neden olmaktadır. Gerçeğin ortaya çıkarılmasını talep etmek demokratik bir toplumun en temel hakkıdır.
Türkiye’nin yakın tarihi siyasi cinayetler, katliamlar ve cezasızlık uygulamalarıyla doludur. İşçiler, emekçiler, Kürt halkı, Aleviler, kadınlar, gençler ve demokrasi güçleri çeşitli dönemlerde baskı ve şiddetin hedefi olmuştur. Bu nedenle Deniz Poyraz cinayetinin eksiksiz biçimde aydınlatılması, yalnızca bir davanın değil, toplumun hukuk, adalet ve demokrasi mücadelesinin de önemli bir parçasıdır.
Bugün ekonomik krizlerin derinleştiği, emekçilerin yoksullaştırıldığı, demokratik hak ve özgürlüklerin baskı altına alındığı koşullarda nefret söylemleri, kutuplaştırma politikaları ve faşist saldırılar toplumsal yaşamı tehdit etmeye devam etmektedir. Bu nedenle Deniz Poyraz için adalet talebi, aynı zamanda herkes için güvenli yaşam, eşit yurttaşlık ve demokratik haklar talebidir.
Deniz Poyraz’ı anmak yalnızca geçmişte yaşanan bir cinayeti hatırlamak, protesto etmek, kınamak değildir. Deniz’i anmak; faşizme, ırkçılığa, ayrımcılığa ve baskıya karşı çıkmaktır. Deniz’i anmak, halkların kardeşliğini-eşitliğini, işçi sınıfının birliğini, ortak mücadelesini ve demokratik bir geleceği savunmaktır.
Deniz Poyraz cinayetinin üzerinden beş yıl geçti. Ancak adalet arayışı sürüyor. Cinayetin tüm yönleriyle aydınlatılmasını, olayın arkasındaki ilişkilerin ortaya çıkarılmasını, gerçek sorumluların ve varsa azmettiricilerin yargı önüne çıkarılmasını talep ediyoruz.
Deniz Poyraz’ı unutmadık, unutturmayacağız!
Gerçek adalet, yalnızca tetiği çekenin değil; cinayetin arkasındaki karanlığı yaratanların da hesap vermesiyle sağlanacaktır.
Yaşasın eşitlik, özgürlük ve demokrasi mücadelesi!

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri: İzmir Barosu Yalnız Değildir: Hukuki Baskılara Karşı Emek ve Demokrasi Güçlerinden Birlik ve Mücadele Çağrısı.Savunma Susmayacak!

AKP iktidarının toplumu baskı, soruşturma, gözaltı ve tutuklamalarla susturma politikaları her geçen gün yeni hedefler yaratıyor. İşçilerin grevleri yasaklanırken, sendikacılar soruşturulurken, belediyelere kayyumlar atanırken, gazeteciler, sanatçılar ve demokratik kitle örgütleri yargı sopasıyla hizaya getirilmeye çalışılırken şimdi de hedefte İzmir Barosu var.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, İzmir Barosu Başkanı Av. Sefa Yılmaz ve Yönetim Kurulu üyeleri hakkında başlatılan soruşturmaya karşı İzmir Barosu binasında bir araya gelerek iktidarın baskı politikalarına tepki gösterdi. Basın toplantısına Emek Partisi, DEM Parti İzmir İl Eş Başkanları, İmece-Der ve Gıda Mühendisleri Odası, Kimya Mühendisleri Odası ve çok sayıda İzmir emek ve demokrasi güçlerinden temsilci katıldı, dayanışma ve tepki gösterdi

Toplantıda İzmir Barosu Başkanı Av. Sefa Yılmaz, TMMOB İKK Sekreteri Aykut Akdemir, DİSK Ege Bölge Temsilcisi Deniz Şahin Gümüştekin, İzmir Tabip Odası Başkanı Prof. Dr. Gül Ergör ve emek-demokrasi güçlerinin temsilcileri yer aldı.

Hukuk Bir Adalet Aracı Değil, Siyasi Baskı Aracı Haline Getiriliyor

İzmir Barosu Başkanı Av. Sefa Yılmaz yaptığı konuşmada, haklarında başlatılan soruşturmanın münferit bir olay olmadığını, ülkede uzun süredir sürdürülen otoriterleşme politikalarının bir parçası olduğunu vurguladı.

Yılmaz, hâkim ve savcı atamalarından sürgünlere, muhaliflere yönelik operasyonlardan sosyal medya paylaşımları nedeniyle yurttaşların hedef alınmasına kadar yaşananların aynı siyasal anlayışın ürünü olduğunu belirterek, hukukun iktidarın elinde bir baskı mekanizmasına dönüştürüldüğünü ifade etti.

Bugün işçinin ekmek kavgasının, emekçinin geçim derdinin, halkın sağlık ve eğitim sorunlarının konuşulmadığını söyleyen Yılmaz, ülke gündeminin sürekli soruşturmalar, gözaltılar ve siyasi operasyonlarla şekillendirildiğine dikkat çekti.

“Bu saldırılar yalnızca İzmir Barosu’na yönelik değildir” diyen Yılmaz, baroların, sendikaların, demokratik kitle örgütlerinin ve bütün muhalif kesimlerin hedef haline getirildiğini belirterek birleşik mücadele çağrısında bulundu.

“İzmir Barosu Cezalandırılmak İsteniyor”

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri adına ortak açıklamayı okuyan İzmir Tabip Odası Başkanı Prof. Dr. Gül Ergör ise soruşturmanın gerçek nedeninin İzmir Barosu’nun insan hakları ihlallerine karşı susmaması olduğunu söyledi.

Ergör, “İzmir Barosu, cezaevlerindeki hak ihlallerini raporladığı, kamuoyunu bilgilendirdiği ve demokratik protestolara katıldığı için cezalandırılmak istenmektedir. Bugün soruşturulan şey bir suç değil baronun insan haklarını, özgürlükleri ve demokrasiyi savunma görevidir” dedi.

AKP iktidarının yarattığı düzende emekçilerin yoksulluk, işsizlik ve güvencesizlik içinde yaşam mücadelesi verdiğini belirten Ergör, iktidarın ekonomik ve siyasal krizin bedelini baskı politikalarıyla halka ödetmeye çalıştığını ifade etti.

Barolara Saldırı, Halkın Hak Arama Özgürlüğüne Saldırıdır

Ortak açıklamada, baroların yalnızca avukatların meslek örgütü olmadığı, aynı zamanda hukukun üstünlüğünü, savunma hakkını ve temel demokratik özgürlükleri koruma görevi taşıdığı vurgulandı.

Baroların açıklamalarının ve demokratik tutumlarının soruşturma konusu yapılmasının ifade özgürlüğüne, örgütlenme hakkına ve savunmanın bağımsızlığına yönelik açık bir saldırı olduğu belirtilen açıklamada şu görüşlere yer verildi:

“Baroların susturulmaya çalışıldığı, meslek örgütlerinin baskı altına alındığı bir ülkede hukuk devletinden ve demokrasiden söz edilemez. Barolara yönelik her saldırı, işçinin, emekçinin, kadının, gencin ve tüm yurttaşların hak arama özgürlüğüne yönelmiş bir saldırıdır, hukuk şiddetidir.”

Kurtuluş Birlikte Mücadelede

Basın açıklamasında İzmir Barosu Başkanı ve Yönetim Kurulu üyeleri hakkında başlatılan soruşturmanın derhal geri çekilmesi talep edilirken, emek ve demokrasi güçlerinin İzmir Barosu ile dayanışmayı sürdüreceği vurgulandı.

Toplantının sonunda söz alan DİSK Ege Bölge Temsilcisi Deniz Şahin Gümüştekin, TMMOB İKK Sözcüsü Aykut Akdemir ve KESK Şubeler Platformu Dönem Sözcüsü Savaş Candemir de ortak mücadele çağrısı yaparak, hukuksuzluklara ve baskı politikalarına karşı İzmir Barosu’nun yanında olduklarını ifade etti.

Bugün hedef alınan yalnızca bir baro değildir. Hedef alınan; işçinin grev hakkı, emekçinin örgütlenme hakkı, halkın söz söyleme hakkı ve toplumun demokrasi mücadelesidir. Bu nedenle İzmir Barosu’na yönelik saldırılara karşı verilecek mücadele, aynı zamanda emekçilerin, demokrasi güçlerinin ve halkın geleceğine sahip çıkma mücadelesidir.

Çünkü tarih göstermiştir ki; baskı örgütlü halk karşısında kalıcı olamaz. Savunma susmayacak, emek ve demokrasi mücadelesi büyüyerek sürecektir.

15-16 Haziran’dan Yeni 15-16 Haziranlara. Sınıfın Bağımsız Yolu ve Sendikal Bürokrasinin Aşılması. İşçi Sınıfının Tarihe Müdahalesi

15-16 Haziran 1970 Büyük İşçi Direnişi, Türkiye işçi sınıfının yalnızca sendikal haklarını savunmak için değil, toplumsal ve siyasal yaşamın gerçek kurucu gücü olduğunu göstermek için ayağa kalktığı tarihsel bir dönüm noktasıdır. O iki gün boyunca İstanbul ve Kocaeli sanayi havzalarında yüz binlerce işçi üretimi durdurmuş, fabrikaları terk etmiş, caddeleri. sokakları  doldurmuş ve sermaye düzenine unutamayacağı bir ders vermiştir.

15-16 Haziran, bir yasa değişikliğine tepkinin çok ötesindedir. O büyük direniş, işçi sınıfının kendi bağımsız çıkarlarını savunmak için tarih sahnesine çıkışıdır. 15-16 Haziran 1970 Büyük İşçi Direnişi, sermaye sınıfı ile siyasi iktidarın işçi hareketini denetim altına alma ve örgütlü gücünü zayıflatma girişimine karşı gelişen tarihsel bir sınıf  ayaklanmasıdır. 274 ve 275 sayılı yasalarda yapılan değişikliklerle işçilerin sendika seçme özgürlüğünün sınırlandırılması, mücadeleci sendikacılığın tasfiyesi ve grev-toplu sözleşme haklarının fiilen budanması hedeflenmiştir. İşçi sınıfı bu saldırıyı yalnızca belirli bir sendikaya yönelik bir müdahale olarak değil, kendi örgütlenme hakkına, sınıf dayanışmasına ve kazanılmış haklarına yönelik kapsamlı bir saldırı olarak değerlendirmiştir. Yüz binlerce işçinin fabrikalardan çıkarak sokakları doldurduğu 15-16 Haziran, bu nedenle yalnızca DİSK’i savunma eylemi değil; işçi sınıfının örgütlü varlığını, bağımsız sendikal iradesini ve mücadele hakkını savunduğu büyük bir toplumsal direniş olarak tarihe geçmiştir.

Bugün 15-16 Haziran’a yalnızca nostaljik bir anma olarak bakmak, onun tarihsel anlamını küçültmek olur. Çünkü 15-16 Haziran’ın asıl değeri, bugünün mücadelelerine ışık tutan derslerinde yatmaktadır.

Sermaye Sınıfı Örgütlüdür, İşçi Sınıfı da Örgütlenmek Zorundadır

Kapitalist toplumda patronlar birbirleriyle rekabet etseler de işçi sınıfına karşı ortak hareket ederler. Sermaye örgütleri, devlet aygıtı, medya, mahkemeler ve siyasi iktidarlar çoğu zaman aynı sınıfsal çıkarların savunucusu olarak hareket eder.

Bugün işçiler bunu her direnişte yeniden yaşamaktadır.

Fernas, Doruk Maden ve bugünlerde Özşen Madencilik işçilerinin ücret ve tazminat hakları için sürdürdüğü mücadelede yaşananlar bunun açık örneğidir. İşçilerin haklarını ödememekte direnen patronların, direnişi kırmak için baskı ve tehdide yönelmesi, hak arayan işçilere yönelik kolluk kuvvetlerinin saldırıları hatta işçilere ve ailelerine yönelik silahlı saldırı iddialarının gündeme gelmesi tesadüf değildir. Çünkü sermaye sınıfı, kârlarına dokunan her mücadeleyi bastırmaya çalışır.

Benzer şekilde özel sektör öğretmenlerinin insanca yaşam ve güvenceli çalışma talepleriyle gerçekleştirmek istedikleri eylemlere yönelik polis müdahaleleri, temel haklardan olan toplantı ve gösteri, düşünce ve ifade özgürlüklerini kullanmak isterken yaşadıkları şiddet, işkence ve kötü muamele de devletin sınıfsal karakterini göstermektedir. Hak talep eden öğretmenlerin, işçilerin ve emekçilerin karşısına çoğu zaman müzakere değil baskı-şiddet çıkarılmaktadır.

İzmir’de Temel Conta işçilerinin, DİGEL işçilerinin ve Doruk Maden işçilerinin direnişleri de aynı gerçeği ortaya koymaktadır: Sermaye sınıfı örgütlüdür ve işçi sınıfı da ancak örgütlü olduğu ölçüde kazanabilir.

Sendikal Bürokrasi: Mücadelenin Önündeki İç Engel

Bugün işçi hareketinin karşı karşıya olduğu sorunlardan biri yalnızca patron saldırıları değildir. Aynı zamanda onlarca yıldır sendikal hareketin içine yerleşmiş bürokratik anlayış ve işleyiştir.

Birçok sendika, işçilerin mücadele örgütü olmaktan uzaklaştırılmıştır. Yıllarca koltuklarından kalkmayan yöneticiler, işçilerin yaşam koşullarından kopmuş profesyonel sendikacılar, yüksek maaşlar ve ayrıcalıklarla donatılmış sendika bürokrasileri ortaya çıkmıştır.

Bu yapıların önemli bir bölümü mücadeleyi büyütmek yerine kontrol etmeyi, tabanın inisiyatifini geliştirmek yerine sınırlandırmayı ya da bastırmayı tercih etmektedir. Patronlarla ve siyasal iktidarlarla kurulan ilişkiler çoğu zaman işçilerin çıkarlarının önüne geçmektedir.

Oysa 15-16 Haziran’ın ruhu tam tersidir.

15-16 Haziran, tabanın hareketidir.

İşçilerin kendi sözünü söylediği gereğini eylediği bir harekettir.

Fabrika temsilcilerinin, öncü işçilerin ve işçi inisiyatifinin belirleyici olduğu bir mücadeledir.

Bu nedenle bugün mücadeleci sınıf sendikacılığının yeniden inşası yaşamsal bir görevdir. Sendikalar bürokratların değil işçilerin örgütleri haline gelmelidir. Kararlar tabanda alınmalı, yöneticiler denetlenebilmeli ve sendikalar yeniden mücadele merkezlerine dönüştürülmelidir.

Emperyalist Savaşlar ve İşçi Sınıfının Barış Mücadelesi

15-16 Haziran’ın mirası yalnızca ekonomik mücadeleyle sınırlı değildir.

1960’ların sonlarında yükselen işçi hareketi aynı zamanda antiemperyalist mücadeleyle de iç içe gelişmişti. İşçiler NATO’ya, emperyalist müdahalelere ve savaş politikalarına karşı gençlik hareketleriyle birlikte mücadele etmişti.

Bugün dünya yeni bir savaşlar döneminden geçmektedir. Ortadoğu’da süren çatışmalar, Filistin halkına yönelik saldırılar, İran-İsrail gerilimleri, Rusya-Ukrayna savaşı ve küresel emperyalist rekabet milyonlarca emekçinin yaşamını tehdit etmektedir.

Savaşların faturası her zaman işçi sınıfına çıkarılır.

Daha fazla vergi, daha fazla yoksulluk, daha fazla baskı ve daha fazla sömürü anlamına gelir.

Bu nedenle işçi sınıfının mücadelesi yalnızca ücret mücadelesi değil aynı zamanda barış ve enternasyonal dayanışma mücadelesidir.

Yeni 15-16 Haziranlar Nasıl Doğacak?

Bugün sık sık “Yeni bir 15-16 Haziran mümkün mü?” sorusu soruluyor.

Tarih bize böyle büyük toplumsal patlamaların kendiliğinden ortaya çıkmadığını gösteriyor.

15-16 Haziran’ın arkasında yılların grevleri, işgalleri, direnişleri ve örgütlenme çalışmaları vardı.

Bugün de benzer bir süreç yaşanıyor.

Temel Conta 553 gündür grevde, çalışma ve sendikalaşma hakkı için direniyor…

Digel işçilerinin 514 günü aşan mücadelesinde…

Özşen Madencilik işçilerinin direnişinde…

Doruk Maden işçilerinin hak arayışında…

Özel sektör öğretmenlerinin eylemlerinde…

Metal işçilerinin, belediye işçilerinin, depo ve lojistik işçilerinin mücadelelerinde…

Yeni bir sınıf hareketinin mayası birikiyor.

Sorun bu mücadelelerin tek tek sürmesi değil, ortak bir hatta birleşebilmesidir.

İşçi sınıfının önündeki temel görev; işkolu, bölge, sendika ve siyasi farklılıkları aşarak ortak sınıf çıkarları temelinde birleşik mücadele ağları kurmaktır.

Sonuç: Zincirleri Kıracak Olan İşçi Sınıfıdır

15-16 Haziran’ın bize bıraktığı en büyük ders şudur:

Hiçbir hak yukarıdan verilmez.

Hiçbir kazanım kalıcı değildir.

Ve hiçbir güç, örgütlü işçi sınıfından daha büyük değildir.

Bugün ihtiyaç duyulan şey, geçmişi yalnızca anmak değil,   sendikaların işçi sınıfı içinde daha fazla örgütlülüğünü gerçekleştirmek, sınırları aşmak ve onun mücadele ruhunu günümüze taşımaktır.

Sendikal bürokrasinin zincirlerini kırmak…

İşyerlerinde taban örgütlenmelerini büyütmek…

Direnişleri birleştirmek…

İşçi sınıfının bağımsız siyasal hattını güçlendirmek…

Ve sömürüye, savaşa, baskıya karşı birleşik bir mücadele örmek…

Yeni 15-16 Haziranlar böyle doğacaktır.

Çünkü tarih, üretenlerin ayağa kalktığında toplumun bütün dengelerini değiştirebildiğini defalarca göstermiştir.

Dün olduğu gibi bugün de kurtuluş, işçi sınıfının kendi örgütlü birleşik gücündedir.

Prof. Dr. Gürel Nişli’yi Uğurlarken: Bilimin, Aydınlanmanın ve Mücadelenin İzinde. Küçük Bedeni, Kocaman Yüreğiyle Bir Ömür.

İzmir Mimarlık Merkezi, yalnızca bir uğurlama törenine değil; bilime, aydınlanmaya, toplumsal sorumluluğa ve mücadeleye adanmış bir yaşamın tanıklığına ev sahipliği yaptı.

TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu tarafından düzenlenen törende Prof. Dr. Gürel Nişli’nin öğrencileri, meslektaşları, dostları ve mücadele arkadaşları bir araya geldi. Aralarında Ege Üniversitesi Mühendislik Bilimleri Fakültesi ve Fen Fakültesi’nden yetişmiş, bugün 65 yaşını aşmış mühendislerin de bulunduğu çok sayıda kişi, yıllar sonra  hocalarını uğurlamak için yeniden aynı çatı altında buluştu. Bilimi, aydınlanmayı, dayanışmayı ve toplumsal mücadeleyi yaşamının ayrılmaz bir parçası haline getiren; İmece Dostluk ve Dayanışma Derneği’nin de dostu, destekçisi ve yol arkadaşı olan Gürel Hocamıza son vedamızı etmek için biz de o anlamlı buluşmadaydık.

Konuşmalarda yalnızca bir akademisyenden değil, yaşamını toplum yararına adamış bir aydından söz edildi.

Ege Üniversitesi’nin amfilerinde başlayan öğretmenliği, binlerce öğrencinin yaşamına dokundu. Öğrencileri onu yalnızca Genel Kimya dersinin hocası olarak değil; düşünmeyi, sorgulamayı ve toplumsal sorumluluk almayı öğreten bir eğitimci olarak anlattılar. Birçok meslektaşı, bugün sahip oldukları mücadele bilincinde Gürel Hoca’nın payının büyük olduğunu dile getirdi.

Kimya Mühendisleri Odası’nda, TMMOB çatısı altında ve demokratik kitle örgütlerinde yıllarca yürüttüğü çalışmalarla meslek alanının toplumsal sorumluluğunu savundu. Oda çalışmalarında görev alan birçok mühendis, örgütlü mücadeleye onun teşvikiyle katıldığını anlattı. Yorulmak bilmeyen enerjisiyle toplantıdan toplantıya koşan, yağmurda, karda, gecenin ilerleyen saatlerinde bile mücadeleden geri durmayan bir insan olarak hafızalarda yer etti.

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ndeki çalışmaları ise yaşamının en önemli parçalarından biriydi. Laik, bilimsel ve çağdaş eğitim mücadelesinin ön saflarında yer aldı. Sekiz yıllık kesintisiz eğitim mücadelesinden demokratik eğitim hakkının savunulmasına kadar birçok alanda iz bıraktı. Mütevazılığı nedeniyle çoğu zaman yaptığı çalışmaların önüne geçmese de, mücadele tarihine önemli katkılar sundu.

Çevre mücadelesi ise onun yaşamında ayrı bir yer tuttu. Bergama’dan Kaz Dağları’na, Çal Dağı’ndan Uşak Kışladağ’a kadar doğayı ve yaşam alanlarını savunan mücadelelerde yer aldı. Bilimsel verileri rehber edinerek, rant projelerine ve ekolojik yıkıma karşı kararlılıkla mücadele etti. Üniversite arazilerinin kamusal niteliğinin korunmasından çevre talanına karşı yürütülen kampanyalara kadar birçok başlıkta öncü rol oynadı.

Ancak törende en çok anlatılan, onun insan yanıydı.

Konuşan herkes onu farklı sıfatlarla tanımlıyordu: “Hocamız”, “ablamız”, “annemiz”, “yol arkadaşımız”, “dostumuz”… Birçok kişi, onun yalnızca kendi ailesinin değil, çevresindeki herkesin ailesinden biri haline geldiğini anlattı. İnsanlara dokunma biçimi, sıcaklığı, içtenliği ve paylaşmayı bilen karakteri, onu tanıyan herkesin ortak hafızasında yer etmişti.

Yaklaşık kırk yıllık dostluklarını anlatanlar, onun toplumun her sorununa duyarlılıkla yaklaşan bir eylem insanı olduğunu söylediler. Öğrencileri ise, sınıfta başlayan ilişkinin yıllar boyunca süren bir dostluğa dönüştüğünü anlattılar. Kimileri onu rol modeli olarak gördüğünü, kimileri hayatındaki dönüm noktalarında yol göstericisi olduğunu ifade etti.

Törende sık sık aynı cümle tekrarlandı:

“İyi ki hayatımızda vardı.”

Gerçekten de Prof. Dr. Gürel Nişli’nin yaşamı, yalnızca kendi hayatını değil, dokunduğu binlerce insanın hayatını zenginleştiren bir yaşam oldu.

Bugün onu uğurlarken geriye yalnızca anılar değil; bilimsel düşünceye bağlılık, laik ve çağdaş eğitim mücadelesi, çevreyi ve kamusal değerleri savunma kararlılığı ve insan sevgisiyle örülmüş güçlü bir miras kalıyor.

Öğrencileri, dostları ve meslektaşları olarak biliyoruz ki onun açtığı yolda yürümeye devam edeceğiz.

Mücadelesi yolumuzu aydınlatmaya devam edecek.

Sevgiyle, saygıyla ve özlemle…

Işıklar içinde uyusun.

“Bizim İçin Bir Hocadan Çok Daha Fazlasıydı”

Uzun yıllar Ankara’da yaşamış eski öğrencilerinden, Kimya Mühendisleri Odası yöneticilerinden Cengiz Toygür,  Gürel Nişli ile ilişkisini “abla-kardeş ilişkisi” olarak tanımladı.

Aradan uzun yıllar geçmesine rağmen her karşılaşmalarında sanki bir gün önce ayrılmış gibi sohbet ettiklerini anlattı. Yaşamına yön veren, hayatına dokunan nadir insanlardan biri olduğunu söyleyen  Toygür, onun halkı, öğrencileri ve meslektaşları için durmaksızın çalışan mütevazı bir insan olduğunu vurguladı.

Gürel Nişli hocamızı uğurlarken  hem öğrencileri hem de meslektaşlarının  onun için söyledikleri:


“Binlerce İnsan Onun Sayesinde Dönüştü”

Meslek odasında görev yapmış bir mühendis, Gürel Nişli’nin yalnızca kendi yaşamını değil, çevresindeki insanların yaşamlarını da değiştirdiğini anlattı.

2009 yılında oda çalışmalarına katılmak istediğinde kendisini yönlendiren kişinin Gürel Hoca olduğunu söyledi. O yıllarda akşam toplantılarına gitmekte zorlandığını, ancak hocasının yağmurda, karda, gecenin ilerleyen saatlerinde bile toplantıdan toplantıya koştuğunu görünce mücadeleye bakışının değiştiğini ifade etti.

“Öğretim alınabilir ama eğitim farklıdır” diyen konuşmacı, Gürel Nişli’nin yaşam tarzı, insan ilişkileri ve toplumsal sorumluluk anlayışıyla birçok öğrenci için rol model olduğunu belirtti.


“Enerjisine Yetişmek Mümkün Değildi”

1984 yılında Ege Üniversitesi’nde öğrencisi olan bir meslektaşı, ilk kez Genel Kimya dersinde tanıdığı Gürel Nişli ile daha sonra meslek odasında birlikte çalıştığını anlattı.

“Biz hep onun enerjisine yetişmeye çalıştık” diyen konuşmacı, onun mücadeleci ruhunun ve çalışkanlığının birçok insanı etkilediğini söyledi.

Ailesinin de Gürel Nişli’yi kendi ailelerinin bir üyesi olarak gördüğünü belirterek, çocuklarının ve torunlarının da onu bir anneanne gibi sevdiklerini ifade etti.


“Küçücük Bedeniyle Salonun Enerjisi Olurdu”

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği adına yapılan konuşmalarda, Gürel Nişli’nin dernek çalışmalarındaki yeri ve etkisi anlatıldı.

Onun yalnızca bir üye ya da yönetici olmadığını, çağdaş eğitim ve aydınlanma mücadelesinin simge isimlerinden biri olduğunu belirten konuşmacılar, özellikle sekiz yıllık kesintisiz eğitim mücadelesindeki katkılarını hatırlattılar.

“Onu bir salonda gördüğünüzde bütün atmosfer değişirdi” diyen konuşmacılar, küçücük bedeni ama kocaman yüreğiyle herkese mücadele azmi verdiğini vurguladılar.


“Bir Son Değil, Yeni Bir Başlangıç”

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği yöneticileri, Gürel Nişli’nin yaşamı boyunca savunduğu bir sözü de paylaştılar:

“Her zaman haklılığımızı savunmaya, doğruları kanıtlamaya devam edeceğiz. Mücadeleden vazgeçmeyeceğiz.”

Bu sözlerin onun yaşam felsefesini özetlediği belirtilirken, ölümünün bir son değil; bıraktığı mücadele mirasının yeni kuşaklar tarafından sürdürülmesinin başlangıcı olduğu ifade edildi.


“Hepimizin Annesiydi, Ablasıydı”

Yakın dostlarından biri konuşmasına gözyaşları içinde başladı.

“Ben onu annem, ablam, ailem olarak gördüm” diyen konuşmacı, törende söz alan insanların anlatımlarını dinledikçe Gürel Nişli’nin yalnızca kendi ailesine değil, yüzlerce insanın yaşamına aynı sıcaklıkla dokunduğunu fark ettiğini söyledi.

Konuşmasının sonunda, “Böyle bir insanın yokluğuna alışmak çok zor” diyerek duygularını ifade etti.


“Son Yıllarında Bile Mücadeleyi Bırakmadı”

Yaklaşık otuz yıllık dostlarından biri, son yıllarında hareket kabiliyeti azalmış olmasına rağmen ülke gündemini yakından takip ettiğini anlattı.

Birlikte içtikleri kahveleri, yaptıkları sohbetleri ve paylaştıkları anıları hatırlatan konuşmacı, onun yaşamının son günlerine kadar ülkesinin geleceği için kaygılanmaya ve mücadele etmeye devam ettiğini söyledi.

Ardından gülümseten bir anısını anlattı: Bir gün araçla giderlerken Gürel Nişli kırmızı ışıkta geçmiş, uyarıldığında ise “Çocuğum, demek bana gelen cezaların sebebi buymuş” diyerek herkesi güldürmüştü.


“Çevre Mücadelesinin Öncülerindendi”

Çevre hareketinden dostları ise onun doğa ve yaşam savunusundaki kararlılığını anlattılar.

Bergama altın madeninden Kaz Dağları’na, Çal Dağı’ndan Kışladağ’a kadar birçok çevre mücadelesinde yer aldığını belirttiler. Bilimsel verileri temel alarak yürüttüğü çalışmaların, çevre hareketinin gelişmesinde önemli rol oynadığını vurguladılar.

Üniversite arazilerinin ranta açılmasına karşı yürütülen mücadelelerden, ekolojik yıkıma karşı açılan davalara kadar birçok konuda ön saflarda yer aldığı anlatıldı.


“Mücadeleci Bir Bilim İnsanı”

Konuşmalarda sık sık tekrarlanan ortak bir değerlendirme vardı:

Prof. Dr. Gürel Nişli, yalnızca bir akademisyen değildi.

O; bilim insanıydı, eğitimciydi, çevre savunucusuydu, aydınlanma neferiydi, meslek örgütçüsüydü, yol arkadaşıydı.

Ama en önemlisi, insanlara umut veren, cesaret veren ve yaşamıyla örnek olan bir mücadele insanıydı.

Onu tanıyan herkesin hafızasında aynı cümle kaldı:

“İyi ki hayatımızdan geçti.”