Ali Aydın Davası 2 Eylül’de, Ortak Çağrı: Cezasızlığa izin vermeyeceğiz, cinayetin bütün yönleri ortaya çıkarılsın, hakikat ortaya çıkana kadar mücadele edeceğiz!

 

Ali Aydın davası öncesi ortak çağrı: “Cezasızlığa izin vermeyeceğiz, hakikat ortaya çıkana kadar mücadele edeceğiz”

İnsan hakları savunucusu ve önceki dönem İnsan Hakları Derneği (İHD) İzmir Şubesi Eş Başkanı avukat Ali Aydın’ın 14 Ocak 2026’da sabah yürüyüşü yaptığı sırada öldürülmesine ilişkin davanın ilk duruşması 2 Eylül Çarşamba günü saat 09.30’da Karşıyaka 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek. Aydın’ın ailesi, meslektaşları ve insan hakları örgütleri, cinayetin yalnızca sanığın bireysel eylemiyle açıklanamayacağını belirterek olayın bütün yönleriyle araştırılması, varsa tüm sorumluluk ilişkilerinin ortaya çıkarılması ve maddi gerçeğin açığa çıkarılması çağrısında bulundu.

Bilgilendirme toplantısı İzmir Barosu Avukat Nevzat Erdemir Konferans Salonu’nda yapıldı. Toplantıya İzmir Barosu Başkanı Sefa Yılmaz, İHD İzmir Şubesi Eş Başkanı ve davanın avukatlarından Ahmet Rodi Polat, İHD Genel Eş Başkanı Cihan Aydın ile Ali Aydın’ın eşi Kızbes Aydın katıldı. Toplantının açılış konuşmasını İzmir Barosu Başkanı Sefa Yılmaz yaptı.

Açıklamalarda ortaklaşan vurgu, Ali Aydın cinayetinin sıradan bir adli olay olarak ele alınmaması ve dosyanın yalnızca görünen fail üzerinden kapatılmaması oldu. İnsan hakları örgütleri, cinayetin hazırlık sürecinin, Aydın’ın neden ve nasıl hedef seçildiğinin, olay öncesi ve sonrasındaki ilişkilerin ve varsa azmettirme ya da yardım bağlantılarının bütünlüklü biçimde araştırılmasını istedi.

Sefa Yılmaz: “Ali Aydın’ı kalbimize gömdük, mücadelesini yarınlara taşıyacağız”

Toplantının açılışında konuşan İzmir Barosu Başkanı Sefa Yılmaz, Ali Aydın’ın yalnızca bir avukat olmadığını, aynı zamanda uzun yıllar boyunca insan hakları mücadelesinin içerisinde yer alan bir hak savunucusu ve aktivist olduğunu vurguladı.

Yılmaz, Aydın’ın hukukçu kimliğinin ötesinde, yaşamını ezilenlerin, kadınların ve çocukların yanında mücadele ederek geçirdiğine dikkat çekti.

“Ezilenlerin yanındaydı, kadınların, çocukların yanındaydı ve bu mücadelesini bir ömür boyu devam ettirdi” diyen Yılmaz, Ali Aydın’ın ölümünün ardından mücadelenin sonlandırılmayacağını belirtti.

Yılmaz, Aydın’ın cinayetinin gerçek nedenleri ortaya çıkarılmadan mücadeleden vazgeçmeyeceklerini ifade ederek, “Ali Aydın’ı kalbimize gömdük. Onun mücadelesini yarınlara taşımak üzere devam edeceğiz” mesajını verdi.

Aydın’ın menfur bir cinayetle aralarından ayrıldığını belirten Yılmaz, 2 Eylül’de görülecek ilk duruşmaya dayanışma amacıyla katılım çağrısı yaptı.

Baro Başkanı Yılmaz ayrıca ilk duruşmanın 2 Eylül 2026 Çarşamba günü saat 09.30’da Karşıyaka 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüleceğini belirterek, duruşmanın yapılacağı salon konusunda henüz kesinlik bulunmadığını, Karşıyaka Adliyesi veya İzmir Adliyesi’ndeki daha büyük salonlardan birinin gündemde olduğunu ifade etti.

Yılmaz’ın konuşmasının temel eksenini, Ali Aydın’ın hukukçu kimliğinin yanı sıra bir insan hakları savunucusu olarak verdiği mücadelenin devam ettirilmesi ve cinayetin gerçek nedenleri ortaya çıkarılana kadar davanın takip edilmesi oluşturdu.

Rodi Polat: “Bu cinayet sıradan bir adli olaya indirgenemez”

İHD İzmir Şubesi Eş Başkanı ve davanın avukatlarından Ahmet Rodi Polat ise Ali Aydın’ın ölümünün ardından aradan geçen ayların acıyı azaltmadığını, öfkeyi dindirmediğini söyledi.

Polat, Aydın’ın kendileri için yalnızca bir meslektaş veya kurum yöneticisi olmadığını belirterek, “dostumuz, yol arkadaşımız ve Ali abimiz” olduğunu ifade etti.

Ali Aydın’ın İHD İzmir Şubesi’nin önceki dönem eş başkanı, İHD Ege Bölge Temsilcisi ve Merkez Yönetim Kurulu üyesi olduğunu hatırlatan Polat, Aydın’ın Çağdaş Hukukçular Derneği’nde ve Özgürlük İçin Hukukçular Derneği’nde de aktif çalışmalar yürüttüğünü söyledi.

Öğretmenlikten avukatlığa uzanan yaşamı boyunca ezilenlerin, ayrımcılığa uğrayanların, mahpusların ve hak ihlaline maruz bırakılanların yanında yer alan Aydın’ın, hapishanelerdeki ihlalleri görünür kıldığını ve adliye koridorlarında mağdurların sesi olduğunu belirtti.

Polat, Aydın’ın insan haklarını soyut hukuk kuralları olarak değil, yaşamın her alanında savunulması gereken bir onur ve özgürlük mücadelesi olarak gördüğünü söyledi.

Aydın’ın kimliğinin, savunduğu değerlerin ve yıllardır sürdürdüğü hak mücadelesinin cinayet dosyasından koparılamayacağını belirten Polat, “Onun kimliğini, savunduğu değerleri ve yıllardır sürdürdüğü hak mücadelesini cinayet dosyasının dışında bırakmak, Ali Aydın’ı yaşamından, sözünden ve politik varoluşundan koparmak anlamına gelir” dedi.

“Meczup anlatısı somut delillerin yerini alamaz”

Polat, cinayetin ardından sanığın kişisel özelliklerine indirgenen bir “meczup” anlatısının oluşturulduğunu belirterek, bunun somut delillere dayalı araştırmanın ve hukuki değerlendirmenin yerini alamayacağını söyledi.

Aynı zamanda ruhsal farklılıkları şiddetle özdeşleştiren bu dilin ayrımcı olduğunu ve cinayeti toplumsal bağlamından kopardığını belirten Polat, cinayetin nedeninin fail hakkında üretilen sıfatlarla değil, bütün delillerin birlikte değerlendirilmesiyle ortaya çıkarılabileceğini vurguladı.

Polat’a göre hedef seçimi, olay öncesindeki hazırlık, iletişim ve hareket kayıtları, dijital materyaller, olay sonrasındaki ilişkiler ve diğer bütün deliller birlikte değerlendirilmeliydi.

“Ceza yargılamasının görevi hazır bir anlatıyı onaylamak değil, maddi gerçeğe ulaşmaktır” diyen Polat, sanığın Ali Aydın’ı nasıl ve neden hedef aldığının, olay öncesi ve sonrasında kimlerle iletişim kurduğunun ve yardım ya da yönlendirme ilişkilerinin bulunup bulunmadığının etkili biçimde araştırılması gerektiğini söyledi.

“Cezasızlık pratiğinin Ali Aydın davasında yeniden üretilmesine izin vermeyeceğiz”

Polat, insan hakları savunucuları, hukukçular, gazeteciler, aydınlar ve demokratik siyaset alanında mücadele edenlere yönelik cinayetlerin tarihinin aynı zamanda cezasızlığın da tarihi olduğunu belirtti.

Vedat Aydın’dan Musa Anter’e, Hrant Dink’ten Tahir Elçi’ye, Deniz Poyraz’dan adını sayamadıkları birçok kişiye uzanan bu tarih içerisinde toplumsal ve siyasal bağlamın çoğu kez yok sayıldığını belirten Polat, sorumluluğun yalnızca görünürdeki kişiyle sınırlandırıldığını söyledi.

Anayasa’nın 17. maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. maddesi uyarınca devletin doğal olmayan ölümlerde etkili soruşturma ve kovuşturma yürütmekle yükümlü olduğunu hatırlatan Polat, yaşam hakkını koruyan yargılamanın gerçek bir hesap verme süreci olması gerektiğini vurguladı.

Hrant Dink cinayetinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kamu makamlarının yaşamı koruma ve etkili soruşturma yürütme yükümlülüklerini ihlal ettiğine karar verdiğini hatırlatan Polat, Tahir Elçi cinayetinde maddi gerçeğin hâlâ ortaya çıkarılmadığını, Deniz Poyraz cinayetinde ise saldırının siyasal bağlamını görünmez kılan yalnız fail anlatısıyla karşılaşıldığını söyledi.

“Bu cezasızlık pratiğinin Ali Aydın davasında yeniden üretilmesine izin vermeyeceğiz” diyen Polat, adalet talebinin yalnızca bir kişinin cezalandırılmasına indirgenemeyeceğini belirtti.

“Adalet, cinayetin bütün yönleriyle aydınlatılması, sorumluluk ilişkilerinin ortaya çıkarılması ve hakikatin toplumdan saklanmamasıdır” dedi.

Polat, Ali Aydın cinayetinin ailesinin ve birlikte mücadele ettiği kurumların sınırları içinde kapatılacak bir dava olmadığını belirterek, davayı insan hakları savunucularının korkmadan yaşayabildiği, avukatların hedef gösterilmediği ve siyasi cinayetlerin cezasız bırakılmadığı bir ülke isteyen herkesin davası olarak tanımladı.

Cihan Aydın: “Bu bizim kaderimiz gibi ama biz bu kadere itiraz ediyoruz”

İHD Genel Eş Başkanı Cihan Aydın ise İzmir’de böyle bir nedenle bulunmanın kendileri açısından son derece üzüntü verici olduğunu söyledi.

İHD’nin 23 üyesinin bu ve benzer biçimlerde katledildiğini, bunların önemli bölümünde faillerin hâlâ bilinmediğini belirten Aydın, “Aslında biz biliyoruz, herkes biliyor” diyerek cezasızlık politikasıyla gerçeklerin kamuoyundan gizlenmesinin bir devlet alışkanlığı haline geldiğini söyledi.

Tahir Elçi cinayetini hatırlatan Aydın, onlarca kameranın gözü önünde gerçekleşen bir cinayette dahi sonucun ortada olduğunu belirtti.

Hak ve hukuk mücadelesi yürüten insanların bu tür acıları ve kayıpları sık sık yaşadığını belirten Aydın, “Bu bizim bir nevi kaderimiz gibi ama biz bu kadere itiraz ediyoruz” dedi.

Bu kaderi değiştirmek için ısrarla hak ve hukuk mücadelesi yürüttüklerini söyleyen Aydın, “Bir daha bunlar yaşanmasın” diye mücadele ettiklerini ancak aynı şiddetin bu kez Ali Aydın’ı bulduğunu ifade etti.

Aydın, cinayette kim varsa bütün açıklığıyla ortaya çıkarılması gerektiğini belirterek, varsa cinayetin arkasındaki bağlantıların ve sorumluların açığa çıkarılması için mücadeleyi sürdüreceklerini söyledi.

Davayı İzmir Barosu, Çağdaş Hukukçular Derneği, Özgürlük İçin Hukukçular Derneği ve İnsan Hakları Derneği olarak başından beri birlikte takip ettiklerini belirten Aydın, bugüne kadar dayanışma gösteren kurumlara, başkanlara, yönetim kurullarına ve meslektaşlara teşekkür etti.

“Bundan sonra da bu dayanışmayı büyüteceğiz” diyen Cihan Aydın, 2 Eylül’de bütün dostları, yoldaşları ve arkadaşları duruşmaya katılmaya çağırdı.

Kızbes Aydın: “Ali Aydın ölmedi, hepiniz birer Ali Aydın’sınız”

Toplantının en güçlü emek ve mücadele vurgusu ise Ali Aydın’ın eşi Kızbes Aydın’ın konuşmasında ortaya çıktı.

Kızbes Aydın, gösterilen dayanışma nedeniyle teşekkür ederek başladığı konuşmasında, “Ali Aydın ölmedi. Hepiniz birer Ali Aydın’sınız” dedi.

İzmir Barosu’na, İnsan Hakları Derneği’ne, Çağdaş Hukukçular Derneği’ne, Özgürlük İçin Hukukçular Derneği’ne, insan hakları savunucularına ve avukatlara teşekkür eden Aydın, dayanışmanın davanın takip edilmesi açısından önemine dikkat çekti.

Ardından Ali Aydın’ın 47 yıllık mücadelesine ilişkin kişisel tanıklığını anlattı.

“Ben Ali Aydın’ın 47 yıllık mücadelesinin birinci tanığı olarak konuşuyorum” diyen Kızbes Aydın, eşinin hiçbir zaman kendisine zaman ayırmadığını, bütün zamanını hak, hukuk ve eşitlik mücadelesine verdiğini söyledi.

“Sabaha kadar karakol karakol geziyordu”

Kızbes Aydın, Ali Aydın’ın mücadele pratiğini gündelik yaşamından örneklerle anlattı.

Bazı geceler yalnızca iki-üç saat uyuduğunu, “Şu karakolda gözaltı var, o karakolda gözaltı var” diyerek sabaha kadar karakol karakol dolaştığını söyledi.

Bu yoğun tempo nedeniyle bir gün uykusuzluk nedeniyle kaza yapmasından korktuğunu anlatan Kızbes Aydın’ın sözleri, Ali Aydın’ın hak mücadelesine verdiği emeğin boyutunu ortaya koydu.

Ali Aydın’ın mücadelesi, yalnızca mesleki bir faaliyet değil; gece-gündüz, karakol ve adliye koridorlarında sürdürülen, başkalarının haklarını savunmaya adanmış bir yaşam biçimi olarak anlatıldı.

“Böyle bir kalleşlikle ölümü Ali Aydın hak etmemişti”

Kızbes Aydın, bu mücadele nedeniyle Ali Aydın’ın karşısında bulunanların da dikkatini çektiklerini belirterek, “Bu yolda ölünebilir, doğru. Ama böyle bir kalleşlikle, böyle bir kahpelikle ölümü Ali Aydın hak etmemişti” dedi.

Ali Aydın’ın kendisini öldüren kişinin dahi hakkını savunabilecek bir insan olduğunu belirten Kızbes Aydın, “Belki de onu katledenin bile hakkını savunacak durumdaydı” ifadelerini kullandı.

“Birleşmezsek bu cinayetlerin sonu gelmez”

Kızbes Aydın’ın konuşmasının merkezinde ise örgütlü mücadele ve dayanışma çağrısı vardı.

“Eğer biz halk olarak birleşmezsek, birleşik mücadeleyi örmezsek, bu tip cinayetlerin sonu gelmez” diyen Aydın, Tahir Elçi cinayetinin cezasız kalmasının Ali Aydın cinayetinin yaşanmasına zemin hazırlayan bir örnek olduğunu söyledi.

“Tahir Elçi’nin katilleri bulunsaydı belki bugün Ali Aydın öldürülmemiş olurdu” diyen Kızbes Aydın, bundan sonraki görevin cinayeti aydınlatmanın yanı sıra başka ölümlerin önüne geçmek olduğunu vurguladı.

“Artık bizi bölüp parçalayıp yönetemesinler” diyen Aydın, birleşik mücadele çağrısı yaptı ve bunun İzmir’den güçlü bir dayanışma hattına dönüşmesini istedi.

“Adliyenin önünü kitlesel dolduralım”

Kızbes Aydın, 2 Eylül’de görülecek duruşma için de kitlesel katılım çağrısında bulundu.

Mahkeme salonunun dar olabileceğini ve herkesin salona alınamayabileceğini belirten Aydın, buna rağmen adliye önünün kitlesel biçimde doldurulmasının önemli olduğunu söyledi:

“Adliyenin önünü kitlesel doldurursak, bu işin peşini bırakmadığımızı onlara anlatmış oluruz.”

Cezasızlığın önüne geçilmeden ülkede demokrasinin kurulamayacağını belirten Kızbes Aydın, Ali Aydın’ın mücadelesinin de onun ardından sürdürüleceğini söyledi.

“Her emek, demokrasi, eşitlik mücadelesi verenler gibi o da canını bu yoldan esirgemedi” diyen Aydın, geriye kalan görevin cinayetin arkasındaki karanlığı ortaya çıkarmak ve birleşik mücadeleyi örgütlemek olduğunu ifade etti.

“Ali Aydın’ı unutmayacağız, unutturmayacağız”

Toplantıda dört konuşmacının açıklamalarında farklı başlıklar öne çıksa da ortak bir talep etrafında birleşildi: Ali Aydın cinayeti bütün yönleriyle araştırılmalı, varsa tüm sorumluluk ilişkileri ortaya çıkarılmalı ve dosya cezasızlıkla kapatılmamalı.

İzmir Barosu Başkanı Sefa Yılmaz, Aydın’ın mücadelesinin yarınlara taşınacağını belirtirken; İHD İzmir Şubesi Eş Başkanı Rodi Polat, cinayetin sıradan bir adli olay olarak ele alınamayacağını ve maddi gerçeğin ortaya çıkarılması gerektiğini vurguladı.

İHD Genel Eş Başkanı Cihan Aydın, insan hakları savunucularına yönelik cinayetlerdeki cezasızlık pratiğine karşı mücadeleyi büyüteceklerini söyledi.

Ali Aydın’ın eşi Kızbes Aydın ise 47 yıllık mücadeleye ilişkin tanıklığını, “Ali Aydın ölmedi. Hepiniz birer Ali Aydın’sınız” sözleriyle kolektif bir mücadele çağrısına dönüştürdü.

Ali Aydın’ın ardından geriye yalnızca bir cinayet dosyası değil; 47 yıllık hak, hukuk, eşitlik ve dayanışma emeği kaldı. Ailesi, meslektaşları ve insan hakları örgütleri, bu emeğin cezasızlıkla ve unutulmayla karşı karşıya bırakılmaması için mücadele edeceklerini belirtti.

Ali Aydın cinayetinin ilk duruşması 2 Eylül Çarşamba günü saat 09.30’da Karşıyaka 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek.

İzmir’de Bağımsız Maden İşçileri Sendikası: Patronlara Servet, İşçiye Sefalet, Madenciler Hakları İçin Direniyor. İşçilerin Haklarını Verin!

Madenciler Direniyor: İşçilerin Birliği Sermayeyi Yenecek

Doruk Madencilik ve Eti Gümüş işçilerinin ödenmeyen ücret ve tazminatları için Ankara’da sürdürdüğü direnişe destek büyüyor. Bağımsız Maden İşçileri Sendikası’nın çağrısıyla İzmir’de gerçekleştirilen basın açıklamasında, madencilerin haklı talepleri sahiplenilirken sermaye ve kamu kurumlarının sorumluluğuna dikkat çekildi. Aynı gün İzmir’in yanı sıra İstanbul, Bursa, Datça ve Varto’da da dayanışma eylemleri gerçekleştirildi.

Bağımsız Maden İşçileri Sendikası, Doruk Madencilik ve Eti Gümüş işçilerinin aylardır ödenmeyen ücretleri, kıdem ve ihbar tazminatları, sendikal tazminatları ve zorunlu ücretsiz izin dönemlerinden doğan alacakları için Ankara’da sürdürdüğü direnişe ilişkin İzmir’de basın açıklaması gerçekleştirdi.

Türkan Saylan Kültür Merkezi önündeki açıklamayı Bağımsız Maden İşçileri Sendikası adına Tuğçe Kızıldemir yönetti.

Eylem boyunca işçiler ve dayanışmaya gelenler sık sık; “Doruk maden işçisi yalnız değildir!”, “Yaşasın sınıf dayanışması!”,“Madenciler açken patronlara huzur yok!”,“İşçilerin birliği sermayeyi yenecek!” sloganlarını attı.

 “Tek bir işçinin tek bir kuruşunu geride bırakmayacağız”

Kızıldemir, maden işçilerinin aylarca çalışmalarına rağmen ücretlerini alamadığını, işten çıkarılma ve zorunlu ücretsiz izin süreçlerinde doğan kıdem ve ihbar tazminatlarının da ödenmediğini belirtti.

Direnişin Ankara’da Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı önüne taşınmasının nedeninin, bakanlıkların ve kamu kurumlarının süreçteki sorumluluğu olduğunu belirten Kızıldemir, işçilerin haklarının yalnızca şirketlerin insafına bırakılamayacağını vurguladı.

İş müfettişi raporları ve teftiş kayıtlarında işçilerin alacaklarının tespit edildiğine dikkat çekilen açıklamada, buna rağmen şirketlerin faaliyetlerini sürdürmesinin kabul edilemez olduğu ifade edildi.

Kızıldemir, 16 gündür sürdürülen direnişte tek bir işçinin dahi geride bırakılmayacağını belirterek, mücadelenin yalnızca Doruk ve Eti Gümüş işçilerinin değil, bütün işçi sınıfının mücadelesi olduğunu söyledi.

Tuğçe Kızıldemir, Müzisyen Murat Mengir Kaon’a söz verdi.  Murat Mengir bir ezgi söyleyerek direnişi selamladı. Aynı zamanda Karabağlar Belediyesi’nde 15 yıldır çalışan Murat Mengir Kaon da yaşadığı görev değişikliği ve çalışma koşullarına ilişkin sorunları dile getirdi. Kaon, Belediye önünde sürdürdüğü oturma eylemine destek çağrısında bulundu. Karabağlar Belediyesi önünde oturma eylemi yapan Murat Mengir daha önce kamuoyuna yaptığı açıklamada , “Üyesi olduğumuz Belediye-İş Sendikasını ve TİS sürecini eleştirmemiz neden sürgün edilmemize gerekçe yapılıyor? Sendikayı eleştirmek, söz söylemek suç mudur?” demişti.

Murat Mengir Kaon, yaşananların yalnızca kendi görev yeriyle sınırlı olmadığını belirterek İzmir genelindeki belediyelerde çalışanların yaşadığı “sürgün, mobbing ve havuz uygulamalarına” da dikkat çekmişti.

Eylemde Emekliler Dayanışma Sendikası adına söz alan Hasan Sakal, maden işçilerinin mücadelesini kendi mücadeleleri olarak gördüklerini belirterek dayanışma çağrısı yaptı.

“İşçinin emeği patronun servetine dönüşüyor”

Bağımsız Maden İşçileri Sendikası adına basın açıklamasını Beyza Çavdar okudu. Açıklamada , Yıldızlar SSS Holding’in farklı bölgelerdeki maden işletmelerinde işçilerin emeği üzerinden büyüdüğü savunuldu.

Açıklamada, holdingin Şebinkarahisar, Zamantı, Yomra, Kütahya ve diğer bölgelerdeki faaliyetleri üzerinden sermayesini büyüttüğü, buna karşılık işçilerin ücret ve tazminatlarının ödenmediği ileri sürüldü.

Sendika, holding patronunun sahip olduğu servet ile işçilerin ödenmeyen alacakları arasındaki uçuruma dikkat çekti.

Açıklamada şu çağrı yapıldı:

“Yıldızlar SSS Holding’in ve Sebahattin Yıldız’ın ‘paramız yok’ diyerek işçinin hakkını ertelemesini kabul etmiyoruz. Arsalarını sat, servetinden öde, madencinin hakkını ver.”

Sendika tarafından daha önce kamuoyuyla paylaşılan çalışmada, Sebahattin Yıldız adına çok sayıda mülkiyet ve hisse işlemi bulunduğunun tespit edildiği belirtilirken, bir tarafta patronun serveti, diğer tarafta ise işçilerin milyonlarca liralık alacağının bulunduğu ifade edildi.

“Bu düzen sermayeyi büyütüyor, işçiyi yoksullaştırıyor”

Basın açıklamasında yalnızca patronların değil, kamu kurumlarının da sorumluluğuna dikkat çekildi.

Holdingin büyümesinde kamu tarafından verilen ruhsatların, özelleştirmelerin, teşviklerin ve idari işlemlerin rol oynadığı belirtilerek, bu süreçlerin işçilerin haklarının gasp edilmesine rağmen devam ettirilmesi eleştirildi.

Sendika, “Holding ve sahipleri işçilerin emeklerine çökerken, kamu adına kamunun gücünü kullanan Bakanlıklar, idari merciler ve denetim kurumları tüm bu talana göz yummuş, hatta yardımcı olmuşlardır” diyerek kamu kurumlarını sorumluluk almaya çağırdı.

Açıklamada, kamu kurumlarının ruhsat verme, denetim ve takip mekanizmalarındaki sorumluluğunun altı çizildi.

“Holding’i maden devi yapan bakanlık, madencinin hakkını da ödemek zorundadır” denildi.

Bakanlıklara verilen sözler hatırlatıldı

Sendika, 28 Nisan’da üç bakanlığın işçilerin alacaklarının ödenmesi konusunda garantör olduğunu, 10 Haziran’da ise Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın alacaklar tamamen ödenene kadar sürecin takipçisi olacağını açıkladığını hatırlattı.

Ancak verilen sözlerin yerine getirilmediğini belirten sendika, artık yeni bir ödeme takvimi, yeni bir söz ya da yeni bir vade istemediklerini açıkladı.

“Ödeme ya da alacakların devlet güvencesine alınması dışında bir çözümü kabul etmiyoruz” denildi.

Sendikanın talepleri arasında Yıldızlar SSS Holding’e ait maden arazi ve işletmelerinin kamulaştırılması, işçilerin bütün alacaklarının güvence altına alınması ve üretimin devam edeceği işletmelerde iş güvencesinin sağlanması yer aldı.

Doruk ve Eti Gümüş işçilerinin talepleri

Açıklamada Doruk Madencilik işçileri için iş müfettişi raporlarında tespit edilen zorunlu ücretsiz izin dönemi ücretlerinin ve ihbar tazminatlarının derhal ödenmesi talep edildi.

Müfettiş raporlarında tespit edilen sendikal tazminatların, eksik ücret ve tazminatların ve geç ödemeler nedeniyle oluşan faizlerin de eksiksiz ödenmesi istendi.

Eti Gümüş işçileri için ise kıdem ve ihbar tazminatlarının yanı sıra zorunlu ücretsiz izin döneminden doğan ücret alacakları ve işlemiş faizlerinin ödenmesi talep edildi.

Holding tarafından daha önce açıklanan ödeme takviminin dahi yerine getirilmediğine dikkat çekilen açıklamada, işçilerin artık yalnızca sözlere güvenmeyeceği vurgulandı.

 “Bu artık bütün işçi sınıfının kavgasıdır”

Bağımsız Maden İşçileri Sendikası, yaşananları yalnızca iki maden işletmesindeki alacak sorunu olarak görmediklerini belirtti.

Açıklamada, işçinin ücretini patronun finansmanına dönüştüren, işçinin hakkını aramasını baskıyla karşılayan ve kamu kaynaklarını sermayenin büyümesine açan düzene karşı mücadele edildiği ifade edildi.

“Bu mücadele artık yalnız Doruk Madencilik ve Eti Gümüş’te çalışan maden işçilerinin ücret ve tazminat kavgası değildir. İşçi sınıfının kavgasıdır.” denildi.

Sendikalar, emek ve meslek örgütleri, siyasi kurumlar ve halk dayanışmaya çağrıldı.

Dayanışma farklı kentlerde büyüyor

Doruk Maden işçilerinin haklı taleplerini desteklemek ve Ankara’daki direnişle dayanışmayı büyütmek amacıyla bugün İzmir, İstanbul, Bursa, Datça ve Varto’da da basın açıklamaları gerçekleştirildi.

Farklı kentlerde yükselen dayanışma sesleriyle madencilerin direnişinin büyütülmesi çağrısı yapıldı.

Bağımsız Maden İşçileri Sendikası, haklar ödenene, müfettiş raporlarının gereği yerine getirilene ve tek bir madenci dahi geride bırakılmayana kadar mücadeleyi sürdüreceklerini açıkladı.

Ankara’daki direnişin 16. gününde madencilerin mesajı netti:

“Haklarımızı almadan Ankara’dan ayrılmayacağız!”

“Doruk maden işçisi yalnız değildir!”

“İşçilerin birliği sermayeyi yenecek!”

“Mutlaka biz kazanacağız!”

SGK Emekçileri İş Bıraktı: “Dokuz Eylül SGK Halkındır, Tasfiye Edilemez!”


İzmir’de SGK emekçileri, kamu hizmetlerinin tasfiyesine ve emekçilerin hak gasplarına karşı bir kez daha alanlara çıktı. KESK’e bağlı Büro Emekçileri Sendikası ile Büro Hizmet Kolu Kamu Çalışanları Sendikası (Büro-İş), Konak’ta eski Sümerbank binası önünde (SGK İl Müdürlüğü önü) gerçekleştirdikleri kitlesel basın açıklamasıyla Dokuz Eylül Sosyal Güvenlik Merkezi’nin tasfiye edilmesine karşı mücadeleyi büyüteceklerini ilan etti. “Dokuz Eylül SGK Halkındır, Tasfiye Edilemez” pankartının açıldığı eylemde, SGK emekçileri İzmir genelinde tam gün iş bırakarak üretimden gelen güçlerini kullandı.
Basın açıklamasında, daha önce yapılan iki uyarının Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ile SGK Yönetim Kurulu tarafından görmezden gelindiği vurgulanarak, “Uyarı dönemi geride kalmıştır. Bugün hizmet üretiminden gelen gücümüzü kullanıyor, İzmir genelinde tam gün iş bırakıyoruz” denildi.
Açıklamada, Dokuz Eylül Sosyal Güvenlik Merkezi’nin yalnızca bir hizmet binası olmadığı, yüz binlerce emekli, dul, yetim ve yurttaşın sosyal güvenlik hizmetine eriştiği yaşamsal bir kamu kurumu olduğu belirtilerek, Ankara’dan alınan tasfiye kararının İzmir halkının sosyal güvenlik hakkına yönelik açık bir saldırı olduğu ifade edildi.
SGK yönetiminin yıllardır çalışanlara “bütçe yok” gerekçesiyle kreş hakkını çok gördüğü, buna karşın kamuya ait nitelikli ve depreme dayanıklı bir binayı elden çıkarmakta hiçbir sakınca görmediği belirtilen açıklamada, bunun emekçilere yönelik açık bir çifte standart olduğu vurgulandı.
Deprem gerçeğine de dikkat çeken sendikalar, sağlam kamu binalarının boşaltılarak çalışanların ve yurttaşların riskli yapılara mahkûm edilmesini “cinayet davetiyesi” olarak nitelendirdi. İş sağlığı ve güvenliğini hiçe sayan bu anlayışın kabul edilmeyeceği belirtilirken, yaşanabilecek olası bir felaketin tüm sorumluluğunun SGK Yönetim Kurulu ve Bakanlık yetkililerine ait olacağı ifade edildi.
Emekçiler taleplerini net biçimde sıraladı: Dokuz Eylül Sosyal Güvenlik Merkezi’nin devir ve tasfiye kararının derhal iptal edilmesi, SGK çalışanlarının kreş hakkının gecikmeksizin hayata geçirilmesi ve kamu hizmetlerinin deprem riski taşımayan, insanca çalışma koşullarına sahip binalarda sürdürülmesi istendi.
Açıklamanın sonunda, “Bu hukuksuz karardan geri dönülene kadar ne bir adım geri atacağız ne de susacağız. Binamızı da, geleceğimizi de, halkın hizmet alma hakkını da SGK yönetiminin keyfi kararlarına teslim etmeyeceğiz” denilerek mücadelenin sokakta, iş yerlerinde ve yargı önünde kararlılıkla sürdürüleceği vurgulandı.

Eylem boyunca “Susma haykır, peşkeşe hayır!”, “Karanlığa teslim olmayacağız!”, “Rektör elini SGK’dan çek!” sloganları sık sık yükseldi. Mücadeleye Emek Partisi İzmir İl Başkanı Elif Çuhadar, DKD-Der, İmece-Der ve Tüm Emekliler Sendikası da katılarak dayanışma gösterdi.
SGK emekçileri, kamu hizmetlerinin tasfiyesine, kamu binalarının rant uğruna elden çıkarılmasına ve emekçilerin haklarının gasp edilmesine karşı mücadeleyi büyüteceklerini bir kez daha ilan ederek, İzmir halkını kamu hizmetlerine ve emekçilerin haklı direnişine sahip çıkmaya çağırdı.

595 Günlük Temel Conta Direnişi Fabrika Önünde Sona Erdi: “Çadır Kalkıyor, Mücadele Bitmiyor!”

Sendikalı oldukları için işten atılan Temel Conta işçilerinin 595 gündür fabrika önünde sürdürdüğü onurlu direniş, emek ve demokrasi güçlerinin geniş katılımıyla gerçekleştirilen basın açıklamasının ardından sonlandırıldı. Ancak işçiler, “Direniş çadırını kaldırıyoruz ama sermayeye karşı mücadeleyi bırakmıyoruz. Haklarımızı mahkeme salonlarında da sonuna kadar savunacağız” mesajını verdi.

Basın açıklaması öncesinde fabrika önü, “Yaşasın sınıf dayanışması”, “Direne direne kazanacağız”, “Birleşe birleşe kazanacağız” sloganlarıyla inledi. Yüzlerce gün boyunca işçilerin direnişine omuz veren sendikalar, siyasi partiler, meslek örgütleri ve emek dostları, Temel Conta işçilerini bu son günde de yalnız bırakmadı.

“Patron masaya oturmadı, mücadele şimdi adliyede sürecek”

Basın açıklamasında ilk sözü alan Türk-İş  Ege Bölge Temsilcisi Hayrettin  Çakmak, patronun 595 gün boyunca işçilerin taleplerine kulak tıkadığını belirterek, direnişin biçim değiştirdiğini ancak sona ermediğini söyledi.

“595 gündür işçi düşmanı işveren vekilini masaya oturtmaya çalıştık. Başaramadık. Patron bugün buradan ayrılacağımızı, davamızdan vazgeçeceğimizi sanıyor. Yanılıyor. İçeride bayram havası estirdiklerini duyuyoruz. Biz de haklı davamızı kazandığımız gün adliye koridorlarında halay çekerek kutlayacağız. Bu davanın peşini asla bırakmayacağız.”

Çakmak, direnişi omuzlayan işçilerin büyük bir fedakârlık gösterdiğini vurgulayarak, “Yağmur demeden, çamur demeden, ailesinden, çocuklarından fedakârlık ederek bu mücadeleyi namus meselesi yapan kardeşlerimizi yürekten kutluyorum. Çadırda yaşamak kolay değildir. Buna rağmen bu direnişi hiçbir leke sürdürmeden tamamladılar.” dedi.

İşçilere seslenen Çakmak, “Siz asla yalnız değilsiniz. Türk-İş’e bağlı sendikalar olarak dün olduğu gibi bundan sonra da yanınızda olacağız. Bu bizim boynumuzun borcudur.” ifadelerini kullandı.

Dayanışmayı büyütenlere teşekkür

Karaca, konuşmasında direniş boyunca destek veren emek ve demokrasi güçlerine de özel olarak teşekkür etti. Emek Partisi başta olmak üzere siyasi partilerin, sendikaların, meslek örgütlerinin ve dayanışma gösteren tüm emek dostlarının Temel Conta işçilerini hiçbir zaman yalnız bırakmadığını söyledi.

İzmir Barosu: “Haklı mücadele hukuk önünde de savunulacak”

Ardından  söz verilen İzmir Barosu Başkanı Sefa Yılmaz, Temel Conta işçilerinin mücadelesinin yalnızca bir işyeri direnişi olmadığını, sendikal haklar ve örgütlenme özgürlüğü açısından bütün işçi sınıfını ilgilendiren önemli bir mücadele olduğunu vurguladı.

Yılmaz, işçilerin anayasal haklarını kullandıkları için baskıya uğradığını belirterek, hukuki sürecin sonuna kadar takipçisi olacaklarını ifade etti.

Petrol-İş: “Bu direniş işçi sınıfının hafızasında yaşayacak”

Daha sonra söz alan Petrol-İş Aliağa Şube Başkanı Hasan Toptan, Temel Conta direnişinin Türkiye işçi sınıfı mücadelesinde unutulmayacak bir yere sahip olduğunu söyledi.

Toptan, patronların sendikal örgütlenmeye yönelik saldırılarının ancak örgütlü mücadele ve sınıf dayanışmasıyla püskürtülebileceğini belirterek, Temel Conta işçilerinin gösterdiği kararlılığın birçok işçiye cesaret verdiğini ifade etti.

Sinem Kaya: “Teslim olmuyoruz”

Direnen işçiler adına konuşan Sinem Kaya, 595 günlük direniş boyunca geri adım atmadıklarını belirterek, fabrika önünden ayrılmalarının teslimiyet anlamına gelmediğini söyledi.

Sinem Kaya’nın açıklaması şöyle:

” Bugün, 10 Aralık 2024’te başlayan ve tam 595 gün süren mücadelemizin bu kapıdaki son günündeyiz.
595 gündür yaktığımız grev ateşinin başında, hukuku çiğneyenlere, emeği yok sayanlara rağmen Temel Conta’nın kapısındaki nöbetimizi bugün sonlandırıyoruz.
16 kişi çıktığımız bu yolda, yine 16 arkadaşımın ortak iradesiyle bugün bu fabrikanın önündeki grev nöbetimizi bitiriyoruz. Ama bilin ki bu bir geri çekiliş değildir. Bu, mücadelenin biçim değiştirmesidir. Kapıdaki nöbetimiz sona eriyor, fakat hak ve adalet mücadelemiz devam ediyor.
Biz Temel Conta işçileri olarak anayasal hakkımız olan sendika hakkını kullandık. Karşımıza, toplu iş sözleşmesi masasına oturmayan bir patron çıktı. Ardından grev kırıcılığı, baskı, mobbing, yalan ve iftiralar geldi. Savcıyı, polisi, jandarmayı üzerimize saldılar. Temel Conta patronu Tamer Kip ve Arife Sezerman, yalnızca güçlerini değil, bu ülkenin kurumlarını da işçiyi susturmak için kullandı.
Ama biz ilk günden beri tek bir cümleden vazgeçmedik:
“Asla boyun eğmeyeceğiz.”
Bize edilen o sözü de unutmadık, unutturmayacağız:
“Allah topunuzun belasını versin işe yaramaz işçiler”
İşte bu söz, bu mücadelenin utanç hanesine kazınmıştır.
Yıllarca en ağır, en sağlıksız, en düşük ücretli koşullarda çalıştık. Torbalı Pancar’daki bu fabrikanın her köşesinde bizim alın terimiz, emeğimiz ve ömrümüz var. Siz servetinizi bizim emeğimizle büyüttünüz. Sonra da bizi yok saydınız, ezdiniz, bize sanki sahibi olduğunuz insanlar gibi davrandınız.
595 gündür tek bir gerçeği haykırıyoruz:
Biz sizin köleniz değiliz.
Bu mücadele bize bir gerçeği daha gösterdi. Bu ülkede sendika hakkı da grev hakkı da kağıt üstündedir. Eğer yoksulsanız, emeğinizle evinize ekmek götürüyorsanız karşınızda koca bir patron düzeni var. Biz gördük ki işçisiyle, öğretmeniyle, doktoruyla, beyaz yakalısıyla, mavi yakalısıyla emekçiler birleşmedikçe bu düzen değişmeyecek.
Bugüne kadar bizi yalnız bırakmayan sendikalara, siyasi partilere, demokratik kitle örgütlerine ve en çok da omuz veren dostlarımıza yürekten teşekkür ediyoruz. Siz olmasaydınız bu 595 günü ayakta tamamlayamazdık.
Bugün bize “Bu grevde en zor an neydi?” diye sorarlarsa…
Ne soğuk derim…
Ne açlık derim…
Ne yağmur derim…
En zor an, bir anne olarak kızımın elinden tutup grev çadırına gelmekti.
İlk günlerde ne çadırımız vardı ne de bizi ısıtacak bir sobamız. Kızım soğuktan titreyerek uyudu. Ben ise onun üzerini örterken, bir yandan da “Acaba doğru mu yapıyorum?” diye kendime sordum. Ama sonra onun yüzüne baktım ve anladım ki susarsam ona bırakacağım gelecek daha karanlık olacaktı.
Yağmur yağdığında slogan atmak için dışarı çıktığımızda çocuklarımız da peşimizden koştu. Sırılsıklam oldular. Patron arabasıyla yanımızdan geçerken o küçücük gözlerdeki ıslak bakışları ömrüm boyunca unutmayacağım.
Jandarma çadırımıza girip “Alın bunları.” dediğinde, üç yaşındaki bir çocuğun “Ben gitmek istemiyorum.” diye ağlamasını da unutmayacağım.
İşte bizim grevimiz sadece bir ücret kavgası değildi.
Bu; çocuklarımızın geleceği, annelerin onuru ve insan gibi yaşayabilme mücadelesiydi.
Biz haklıydık.
Ama haklı işçileri yalnız bırakan, hukuku işletmeyen bu düzen karşısında ağır bir bedel ödedik.
Yine de kimse bizim boyun eğdiğimizi sanmasın.
Çünkü boyun eğmedik.
Değerli dostlar
Bugün, grev hakkımızı var edebilmek için 595 gündür sürdürdüğümüz grev nöbetini sonlandırma kararı alıyoruz.
Ancak herkes bilsin ki;
Bugün biten yalnızca grev nöbetidir.
Mücadelemiz bitmiyor.
Temel Conta patronu da bilsin…
Onu koruyan idare de bilsin…
Onu koruyan yargı da bilsin…
Onu koruyan siyasi parti temsilcileri de bilsin…
Onu koruyan siyasal iktidar da bilsin
Biz bu mücadeleden vazgeçmiyoruz.
Bundan sonra mücadelemiz mahkeme salonlarında devam edecek.
Fabrikalarda devam edecek.
Yeni örgütlenmelerde devam edecek.
Sendikal hakları savunan her işçinin yanında devam edecek.
Bu mücadelede yanımızda olan, bir gün olsun desteğini esirgemeyen herkese yürekten teşekkür ediyoruz.
Yaşasın sınıf dayanışması!
Yaşasın örgütlü mücadelemiz!
Yaşasın Petrol-İş Sendikası!”

Kaya, “Direniş alanından ayrılıyoruz ama haklarımızdan vazgeçmiyoruz. Mücadelemiz başka alanlarda devam edecek. Bu süreçte yanımızda duran tüm emek dostlarına, sendikalara, hukukçulara ve dayanışmayı büyüten herkese teşekkür ediyoruz.” dedi.

Çadır kalktı, mücadele sürüyor

Basın açıklaması, “Direne direne kazanacağız”, “Birleşe birleşe kazanacağız” ve “Yaşasın sınıf dayanışması” sloganlarıyla sona erdi.

595 gün boyunca patronun sendikasızlaştırma politikalarına karşı direnen Temel Conta işçileri, direniş çadırını kaldırırken geride yalnızca uzun bir nöbet değil, Türkiye işçi sınıfı mücadelesine yazılmış önemli bir direniş deneyimi bıraktı.

Temel Conta direnişi fabrika önünde sona ermiş olabilir. Ancak işçilerin de vurguladığı gibi, sermayeye karşı hak ve adalet mücadelesi şimdi mahkeme salonlarında ve yaşamın her alanında devam edecek.

Bugün Suruç Katliamının 11.Yılı. Suruç İçin Adalet, Herkes İçin Adalet: 33’lerin Mücadelesi Yaşıyor

 


Suruç Katliamı’nın 11. yılında, 20 Temmuz’da İzmir’de Suruç Aileleri İnisiyatifi’nin çağrısıyla TSKM önünde bir basın açıklaması gerçekleştirildi. Emek ve demokrasi güçlerinin çok sayıda bileşeninin katıldığı anmada, Suruç’ta katledilen 33 devrimci genç bir kez daha adalet talebiyle anıldı.

Basın açıklamasının ardından kitle, sloganlarla Gündoğdu Meydanı’na yürüdü. Yürüyüşün sonunda katledilen 33 düş yolcusu anısına denize karanfiller bırakıldı.

Yapılan açıklamada, 20 Temmuz 2015’te Kobane’nin yeniden inşasına katkı sunmak ve halklar arasındaki dayanışmayı büyütmek amacıyla Suruç’ta bir araya gelen sosyalist gençlerin DAİŞ saldırısıyla hedef alındığı hatırlatıldı. Katliamın yalnızca 33 devrimci gencin yaşamına yönelik olmadığı, halkların ortak geleceğini, dayanışmayı ve eşitlik mücadelesini hedef aldığı vurgulandı.

Aradan geçen 11 yıla rağmen katliamın gerçek sorumlularının yargı önüne çıkarılmadığı belirtilen açıklamada, cezasızlık politikasının yeni katliamların önünü açtığı ifade edildi. Suruç Katliamı’nın, Diyarbakır ve 10 Ekim Ankara Gar katliamlarıyla birlikte aynı siyasal cezasızlık zincirinin halkaları olduğu belirtilerek, gerçek adalet sağlanmadan toplumsal barışın mümkün olmayacağı dile getirildi.

Basın açıklamasında, bugün de işçi sınıfının, gençliğin, kadınların ve ezilen halkların baskılarla, yoksullukla ve savaş politikalarıyla kuşatıldığına dikkat çekildi. Gençliğin kampüslerde, işyerlerinde ve sokaklarda hak mücadelesi verdiği; buna karşı gözaltı, tutuklama ve yargı baskısının devreye sokulduğu ifade edildi.

Açıklamada, 33 düş yolcusunun mücadelesinin işçilerin direnişlerinde, kadınların özgürlük mücadelesinde, LGBTİ+’ların eşitlik talebinde ve halkların ortak direnişinde yaşamaya devam ettiği vurgulandı.

Emperyalist savaş politikalarına ve NATO’nun bölge halklarını hedef alan müdahalelerine de dikkat çekilen açıklamada, Suruç’ta hedef alınanın halkların dayanışması ve ortak yaşam iradesi olduğu belirtilerek, anti-emperyalist mücadelenin büyütülmesi çağrısı yapıldı.

Basın açıklaması şu sözlerle sona erdi:

“Bizler biliyoruz ki Suruç yalnızca bir yas değil, aynı zamanda bir mücadele çağrısıdır. Kobane’ye uzanan dayanışma iradesi bugün de halkların eşit, özgür ve sömürüsüz bir yaşam mücadelesinde yaşamaktadır. Düş yolcularının bıraktığı mücadele mirasını büyütmeye; faşizme, emperyalizme, sömürüye ve savaşa karşı halkların yanında saf tutmaya devam edeceğiz. 33 düş yolcusunun mücadelesi yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor. Unutmadık, hesap soracağız!”

Sık sık “Suruç için adalet, herkes için adalet”, “Yaşasın halkların kardeşliği” ve “Unutmadık, affetmeyeceğiz, hesap soracağız”,  ” Faşizme karşı omuz omuza” sloganlarının yükseldiği etkinlik, denize bırakılan karanfillerle sona erdi.

İHD’nin 40. Yılında Emek ve Barış Vurgusu: “İnsanca Çalışmak da Bir İnsan Hakkıdır”

 

İnsan Hakları Derneği (İHD) İzmir Şubesi, kuruluşunun 40. yılı dolayısıyla Türkan Saylan Kültür Merkezi (TSKM) önünde düzenlediği etkinlikte, insan hakları mücadelesinin emek, demokrasi ve barış mücadelesinden ayrı düşünülemeyeceğini vurguladı.

Etkinliği İHD İzmir Şubesi Eş Başkanı Rodi Polat yönetti. Açılış konuşmasını yapan Polat, derneğin 40 yıllık mücadele birikimine dikkat çekerek, “İnsan Hakları Derneği’nin 40. yılı dolayısıyla bugün burada, derneğimize olan dayanışmayı ve umudu büyüten herkesi sevgi ve saygıyla selamlıyorum” dedi.

Geçen 40 yılda hakikati, adaleti ve özgürlüğü savunurken yaşamını yitiren insan hakları savunucularını saygıyla andıklarını belirten Polat, onların bıraktığı mücadelenin bugün de yol göstermeye devam ettiğini ifade etti. Polat’ın konuşmasının ardından katılımcılar, “İHD susmadı, susmayacak” sloganını attı.

Daha sonra basın açıklamasını İHD İzmir Şubesi Eş Başkanı Zilan Gümüş okudu.

Açıklamada, işçi ve emekçilerin karşı karşıya bulunduğu hak ihlallerine özel yer ayrıldı. Sendikal örgütlenme hakkı önündeki engeller, güvencesiz çalışma, düşük ücretler ve artan ekonomik eşitsizliklerin temel insan hakları sorunu olduğu belirtilerek, “İnsan hakları yalnızca siyasal haklardan ibaret değildir. İnsanca çalışma, adil ücret, sosyal güvence ve ekonomik adalet de insan onurunun ayrılmaz parçalarıdır” denildi.

Dünyada savaşların ve otoriter politikaların güç kazandığına dikkat çekilen açıklamada, Filistin, Ukrayna, Yemen ve Türkiye başta olmak üzere çatışmaların en ağır bedelini halkların, çocukların, kadınların ve emekçilerin ödediği vurgulandı. İHD’nin kuruluşundan bu yana savaş politikalarına karşı barışı savunduğu ifade edilerek, gerçek güvenliğin silahlanmada değil, demokrasi ve insan haklarının güçlendirilmesinde olduğu belirtildi.

Açıklamada ayrıca Türkiye’de Kürt sorununun demokratik ve barışçıl yöntemlerle çözümüne ilişkin sürecin kalıcı barış için önemli bir fırsat olduğu ifade edildi. Bunun için hukukun üstünlüğünün sağlanması, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanması, ifade ve örgütlenme özgürlüğünün önündeki engellerin kaldırılması, hasta mahpusların tahliye edilmesi ve demokratikleşme yönünde somut adımlar atılması çağrısı yapıldı.

Etkinlik boyunca katılımcılar sık sık “İnsan haklarıyla insandır”, “İnsanlık onuru işkenceyi yenecek”, “Savaşa hayır, barış hemen şimdi”, “Jin, Jiyan, Azadî”, “Nefrete inat, yaşasın hayat” ve “40 yılında hakikatin peşinde” sloganlarını attı.

Basın açıklamasının ardından katılımcılar, hak ihlallerine ve savaş politikalarına karşı beş dakikalık oturma eylemi gerçekleştirdi. Eylemin ardından etkinlik sona erdi.

İHD’nin 40. yıl etkinliği, emek mücadelesi ile insan hakları mücadelesinin ortak zeminde buluştuğunu bir kez daha ortaya koyarken, insanca çalışma koşulları, sendikal haklar, barış ve demokratikleşme taleplerinin birbirinden ayrı düşünülemeyeceği mesajını verdi.

Ankara Gar Katliamı’nın 129. Ay Anması İzmir’de Yapıldı: “Adalet Mücadelemiz Sürecek”

10 Ekim 2015’te Ankara Garı önünde düzenlenen Barış Mitingi’ne yönelik IŞİD saldırısında yaşamını yitiren 104 kişi, katliamın 129. ayında İzmir’deki 10 Ekim Anıtı önünde anıldı. Her ay Ankara Garı önünde gerçekleştirilen anma, bu ay Ankara’da NATO Zirvesi nedeniyle getirilen etkinlik yasakları sebebiyle İzmir’e taşındı.

Anmaya katliamda yaşamını yitirenlerin aileleri, yaralılar, emek ve demokrasi örgütlerinin temsilcileri, siyasi parti üyeleri ve çok sayıda yurttaş katıldı.

Programın sunumunu, 10 Ekim Ankara Gar Katliamı’nda ağır yaralananlardan 10 Ekim Barış Derneği İzmir temsilcisi, Mustafa Özdağ yaptı.

 10 Ekim Katliamında yaralanan Murat Akçadağ Ahmet Telli’nin Şiiriyle Andı. 

Etkinliğin başında, 10 Ekim Katliamı’nda yaralananlardan Murat Akçalı, kısa bir konuşma yaptı. Ahmet Telli’nin yoğun bakımda tedavi gördüğünü hatırlatan Akçalı, aynı gün Gezi Direnişi’nde yaşamını yitiren Ali İsmail Korkmaz’ın ölüm yıldönümü olduğunu da anımsattı.

Akçalı, Ahmet Telli’nin 2015 yılında Ankara Gar Katliamı sonrasında kaleme aldığı şiirden bölümler okuyarak katliamda yaşamını yitirenleri andı ve konuşmasını “Ahmet Telli’ye buradan selam olsun.” sözleriyle tamamladı.

Şiirin ardından katılımcılar uzun süre “10 Ekim’i unutma, unutturma”, “Gün gelecek, devran dönecek, katiller halka hesap verecek” sloganlarını attı.

Saygı Duruşu

Programın devamında Mustafa Özdağ, yaptığı konuşmada katliamın üzerinden 129 ay geçtiğini belirterek, “Biz unutmadık, unutmayacağız ve affetmeyeceğiz. 129 aydır yitirdiğimiz canlarımıza sözümüz var. Onları unutmadığımızı her ay haykırmak bizler için bir onurdur.” dedi.

Özdağ, Ankara’daki yasaklar nedeniyle bu ay anmanın İzmir’de yapıldığını belirterek, katılımcıları 10 Ekim’de yaşamını yitirenler ile Türkiye’nin demokrasi ve barış mücadelesinde hayatını kaybedenler anısına bir dakikalık saygı duruşuna davet etti.

Saygı duruşunun ardından Özdağ, “Anıları mücadelemize ışık olsun.” sözleriyle programı sürdürdü.

İshak: “NATO’ya Karşı Çıkmak Barışı Savunmaktır”

Daha sonra konuşan 10 Ekim Barış Derneği Başkanı İshak Kocabıyık, Ankara’daki yasaklar nedeniyle anmanın İzmir’de gerçekleştirildiğini belirterek, NATO’nun kuruluşundan bu yana savaşların ve yıkımların parçası olduğunu savundu.

İshak, “NATO demek savaş demektir. NATO demek halkların birbirine boğazlatılması demektir. NATO demek yıkım ve yoksulluk demektir. NATO; halklara, işçilere ve emekçilere ölümden ve zulümden başka hiçbir şey getirmemiştir.” dedi.

NATO’ya karşı çıkmanın aynı zamanda savaşa, katliamlara ve IŞİD’e karşı çıkmak anlamına geldiğini ifade eden İshak, “Barışı savunuyoruz. Bu yüzden NATO’ya karşıyız.” diye konuştu.

“Yargı Gerçek Sorumluları Ortaya Çıkarmadı”

Ankara Gar Katliamı davasına ilişkin değerlendirmelerde bulunan İshak, son duruşmada ilk kez tutuklu bir IŞİD sanığının mahkemeye çıkarıldığını hatırlatarak, sanığın mahkemedeki ifadelerinin resmî açıklamalarla çeliştiğini ileri sürdü.

“En son 28 Nisan’da görülen davada önemli bir gelişme yaşandı. Altı yıldır boş duran sanık sıralarına ilk kez tutuklu bir IŞİD sanığı getirildi.

Bu kişinin yakalandığını Anadolu Ajansı’nın haberlerinden öğrendik. Yapılan açıklamalarda, MİT ile Suriye’deki yetkililerin ortak operasyonuyla yakalanarak Türkiye’ye getirildiği söylendi ve buna inanmamız istendi.

Ancak mahkeme salonunda dinlediğimiz ifadeler bambaşka bir tablo ortaya koydu.

Sanığın getirildiği yer İdlib’di; Türkiye’nin fiilen kontrol ettiği bölgeydi. Mahkemedeki sorgusunda da açıkça söyledi: Herhangi bir operasyon yapılmamıştı. Kendisini tanımadığı kişiler HTŞ’nin kontrolündeki hapishaneden alıp Türkiye’ye getirmişti.

Mahkemede etkin pişmanlıktan yararlanmak istediğini söyledi. Oysa etkin pişmanlıktan yararlanmak isteyen bir kişinin örgütü, örgütün faaliyetlerini ve işlenen suçları bütün yönleriyle anlatması gerekir.

Fakat bu sanık, kendi ifadesine göre hiçbir eyleme katılmamıştı ama her şeyi biliyordu. “Kim yaptı?” sorusuna ise ya ölmüş ya da artık bulunması mümkün olmayan IŞİD mensuplarının isimlerini verdi.

Daha da acısı, sorgusunun sonunda dönüp bizlere “Başınız sağ olsun.” dedi.

Biz de kendisine şunu söyledik:

‘Keşke bu başsağlığını bugün dilemek yerine, pişmanlığını on bir yıl önce gösterseydin de Ankara Garı önünde 104 arkadaşımız, Suruç’ta 33 arkadaşımız ve Amed’de katledilen arkadaşlarımız bugün aramızda olsaydı.’

Mahkeme heyeti bu sözlere dahi tahammül edemedi. Bizi salon dışına çıkarmakla, duruşmayı boşaltmakla tehdit etti.

Oysa bu mahkeme heyeti şunu bilmiyor: Biz on yılı aşkın süredir bu davada her türlü hukuksuzlukla karşılaştık. Neler yaşadığımızı, nelerle mücadele ettiğimizi çok iyi biliyoruz.

On yıldır yargının yaptığı tek bir şey var.

Adaleti tesis etmek değil.

Gerçek suçluları ortaya çıkarmak değil.

Katliamın bütün sorumlularını yargılamak değil.

Tek amaçları var: Devletin bu katliamdaki sorumluluğunu gizlemek; ihmali ve sorumluluğu bulunan kamu görevlilerini korumak; birkaç IŞİD mensubuna ceza vererek dosyayı kapatmak.

Ama ne yaparlarsa yapsınlar, bizi yıldırmayı başaramayacaklar.” Dedi.

Yargılamanın on yıldır gerçek sorumluları ortaya çıkarmadığını savunan İshak, mahkeme sürecinin devlet görevlilerinin sorumluluğunu ortaya çıkarmak yerine dosyayı sınırlı sayıda IŞİD sanığı üzerinden sonuçlandırmayı amaçladığını öne sürdü.

İshak, “Ne yaparlarsa yapsınlar, bizi nasıl sindirmeye çalışırlarsa çalışsınlar mücadelemiz sürecek. Bu mücadele yalnızca mahkeme salonlarında değil; sokakta, işyerinde, yaşamın her alanında devam edecek.” ifadelerini kullandı.

“Bizim Yaşadığımız Ömür, 104 Arkadaşımızdan Kalan Ömürdür”

Konuşmasının son bölümünde  İshak  Kocabıyık, yaşamını yitirenlerin anısını yaşatmanın kendileri için bir sorumluluk olduğunu belirterek şöyle konuştu:

“Biz zaten öldük. Bizim yaşadığımız ömür, o 104 arkadaşımızdan bize kalan ömürdür. O bize bırakılmış bir borçtur. Biz o borcu adalet ve barış mücadelesiyle ödemeye kararlıyız.”

Konuşmasında yoğun bakımda tedavi gören şair Ahmet Telli’ye geçmiş olsun dileklerini ileten İshak, Gezi Direnişi’nde yaşamını yitiren Ali İsmail Korkmaz’ı da ölüm yıldönümünde andı.

25 Eylül Duruşmasına Çağrı

İshak, Ankara Gar Katliamı davasının bir sonraki duruşmasının 25 Eylül’de Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüleceğini belirterek, aileler, yaralılar ve dayanışma gösteren tüm kesimlerle birlikte duruşmada olacaklarını söyledi.

Konuşmasının sonunda “Gerçek failler ortaya çıkıncaya ve adalet sağlanıncaya kadar mücadelemizi sürdüreceğiz.” diyen İshak, katılımcılara teşekkür etti.

Sloganlarla Sona Erdi

Konuşmaların sırasında ve bitiminde katılımcılar;

“10 Ekim’i unutma, unutturma”,

“Gün gelecek, devran dönecek, katiller halka hesap verecek”,

“Susmuyoruz, unutmuyoruz, affetmiyoruz”,

“Faşizme karşı omuz omuza” sloganlarını attı.”

Mustafa Özdağ, anmanın sonunda katılımcılara teşekkür ederek, “Bu ayki anmamız burada sona ermiştir. Katılan bütün arkadaşlarımıza yüreğine sağlık, emeğine sağlık.” dedi.

Özdağ, gelecek ay yeniden Ankara Garı önünde buluşma umutlarını dile getirerek anma programını tamamladı.

“Ağaçları Kesmek Hastaların Nefesini Kesmektir” Suat Seren Hastanesi Önünde Ortak Çağrı: “Kesim kararı derhal durdurulsun”

Meslek örgütleri ve yurttaşlar: “Göğüs hastanesinin ağaçları hastaların nefesidir”

İzmir’in Konak ilçesindeki Dr. Suat Seren Göğüs Hastalıkları ve Cerrahisi Hastanesi yerleşkesinde çok sayıda ağacın gövdesine kırmızı çarpı işaretleri konulması, ağaçların yol genişletme çalışması kapsamında kesileceği iddialarını gündeme getirdi. Gaziler Caddesi’ne bakan bölümde işaretlenen ağaçların kesileceği yönündeki bilgiler üzerine Konak Kent Konseyi, İzmir Tabip Odası, Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) İzmir Şubeleri, Peyzaj Mimarları Odası İzmir Şubesi ve çok sayıda demokratik kitle örgütü ile yurttaş hastane önünde bir araya gelerek basın açıklaması yaptı.

Basın açıklaması ve etkinlik, Konak Kent Konseyi Genel Sekreteri  Alper Yağlıdere’nin sunumuyla gerçekleştirildi.

Eylem, “Ağaçlara kalkan eller kırılsın”, “Ağacıma, suyuma, havama dokunma”, “Ağaçları kesme, yaşamı mahvetme”, “Bir ağaç bir hayattır”, “Ağaçları kesme, nefesimi kesme” ve “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz” sloganlarıyla başladı.

 “2015’te hastanemizi koruduk, bugün de ağaçlarımızı koruyacağız”

lk konuşmayı yapan SES İşyeri Temsilcisi Vildan Akçay, hastane çalışanları adına yaptığı açıklamada, benzer bir sürecin 2015 yılında da yaşandığını hatırlattı.

Akçay, o dönemde hastanenin başka bir hastaneyle birleştirilerek kapatılmak istendiğini, sağlık emekçilerinin yaklaşık bir buçuk ay boyunca her gün eylem yaptığını ve alınan kararın geri çektirildiğini söyledi.

Bugün de benzer bir anlayışla karşı karşıya olduklarını belirten Akçay, aldıkları bilgilere göre Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın yol genişletme gerekçesiyle hastane bahçesindeki ağaçları kesmek istediğini ifade etti.

Kaç ağacın kesileceğine ilişkin net bilgi bulunmadığını dile getiren Akçay, yol genişletme gerekçesinin inandırıcı olmadığını savunarak şöyle konuştu:

“Yol burada genişliyor, ileride tekrar daralıyor. Trafiği rahatlatmaya dönük gerçek bir plan görmüyoruz. Burada hedef alınan şey yeşil bahçemiz ve ağaçlarımızdır.”

Göğüs hastalıkları hastanesinin temiz hava ve yeşil alanla bütünleşmiş bir sağlık kurumu olduğuna dikkat çeken Akçay, hastaların büyük bölümünün solunum rahatsızlığı yaşadığını belirterek,

“2015 yılında hastanemizi nasıl koruduysak bugün de ağaçlarımızı aynı kararlılıkla koruyacağız. Ağaçların kesilmesine izin vermeyeceğiz. Eğer bu karardan vazgeçilmezse eylemlerimizi sürdüreceğiz.” dedi.

 Dr. İnan Mutlu: “Mesele sadece ağaç değil, yaşamı savunmaktır”

Ardından söz alan İzmir Tabip Odası Genel Sekreteri Dr. İnan Mutlu, İzmir Tabip Odası’nın bu mücadelenin yanında olduğunu belirterek daha önce de Gezi Parkı’ndan Akbelen’e, Bergama’dan Kaz Dağları’na kadar doğa mücadelelerinin içinde yer aldıklarını söyledi.

Mutlu, “2013’te de ‘mesele sadece ağaç değil’ diyorduk, bugün de aynı noktadayız.” ifadelerini kullanarak, doğa mücadelesinin aynı zamanda hukukun, adaletin, planlamanın ve kamu yararının savunulması anlamına geldiğini söyledi.

Türkiye’de artık daha iyi bir ülke kurma mücadelesinden mevcut değerleri koruma mücadelesine gelindiğini belirten Mutlu, “Eskiden daha iyi bir hukuk düzeni istiyorduk, bugün mevcut kurallara uyulmasını talep ediyoruz. Daha güzel bir ülke kurmaya çalışırken şimdi ülkemiz daha kötü olmasın diye mücadele ediyoruz.” ifadelerini kullandı.

Umutsuz olunmaması gerektiğini söyleyen Mutlu, “Bu ülke çok zor dönemlerden geçti. Çok viraj döndü. Bugün burada doğayı, hukuku, emeği, kadınları, çocukları ve yaşamı savunan insanlar olduğu sürece umudu büyütmeye devam edeceğiz.” dedi.

 Peyzaj Mimarları Odası: “Kesimin telafisi onlarca yıl sürecek”

Peyzaj Mimarları Odası İzmir Şubesi 2. Başkanı Ozan Dinçtürk, kent içindeki yetişkin ağaçların yalnızca peyzaj unsuru olmadığını, hava kalitesini artıran, karbon depolayan, yağmur suyunu yöneten ve halk sağlığını doğrudan etkileyen yaşamsal varlıklar olduğunu söyledi.

Yol genişletme gerekçesiyle onlarca yetişkin ağacın kesilmesinin bilimsel açıdan telafisi uzun yıllar sürecek ekolojik kayıplara neden olacağını belirten Dinçtürk, sürecin şeffaf yürütülmesini ve ağaçları koruyan alternatif projelerin değerlendirilmesini istedi.

SES İzmir Şubeleri: “Rant uğruna yaşam alanları yok ediliyor”

SES İzmir Şubeleri adına konuşan Başak Edge Gürkan, yalnızca Suat Seren Hastanesi’nin değil, ülkenin dört bir yanında doğanın ve yaşam alanlarının rant projelerine kurban edildiğini söyledi.

Göğüs hastalıkları hastanelerinin en önemli özelliğinin bahçeleri ve temiz havası olduğunu vurgulayan Gürkan,

“Bir göğüs hastanesinin en önemli tedavi ortamlarından biri bahçesidir. Bugün yalnızca ağaçları değil, hastalarımızın yaşam hakkını da tehdit eden bir anlayışla karşı karşıyayız.” dedi.

Yol genişletme gerekçesinin ikna edici olmadığını belirten Gürkan, alternatif çözümler üretilmesini istedi ve kesim kararından vazgeçilmediği takdirde eylemleri büyüterek sürdüreceklerini ifade etti.

Ortak açıklama: “Ağaçlarımız hastalarımızın nefesidir”

Etkinliğin sonunda Konak Kent Konseyi Başkanı Hamit Mumcu, Konak Kent Konseyi, İzmir Tabip Odası ve Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) İzmir Şubeleri adına hazırlanan ortak basın açıklamasını okudu.

Açıklamada, Dr. Suat Seren Göğüs Hastalıkları Hastanesi’nin İzmir’in ve Türkiye’nin göğüs hastalıkları alanındaki en köklü sağlık kurumlarından biri olduğu belirtilerek, hastane bahçesinde bulunan 60’ı aşkın yetişkin ağacın kesilmek istenmesinin büyük bir kaygı yarattığı ifade edildi.

Ortak açıklamada şu değerlendirmelere yer verildi:

“Halk sağlığı yalnızca poliklinik odalarında ya da ameliyathanelerde korunmaz. Halk sağlığı; soluduğumuz havayla, koruduğumuz yeşille ve içinde yaşadığımız ekosistemle bir bütündür.”

Açıklamada, göğüs hastalıkları hastanesinin temiz havaya ihtiyaç duyan KOAH, astım ve tüberküloz hastalarının tedavi gördüğü bir merkez olduğu vurgulanarak,

“Göğüs Hastanesi’nin bahçesindeki ağaçları kesmek, bu hastanede nefes almaya çalışanların en temel hakkı olan temiz havayı ellerinden almaktır.” denildi.

“Tıbbın en temel ilkesi ‘ önce zarar vermeme’  kuralıdır”  ifadesinin kullanıldığı açıklamada, bu ilkenin yalnızca tedaviyi değil, hastaların tedavi gördüğü çevreyi korumayı da kapsadığı belirtilerek, iklim krizinin etkilerinin yoğun biçimde hissedildiği bugünlerde yol genişletme gerekçesiyle yapılacak betonlaşmanın kabul edilemeyeceği vurgulandı.

 

Açıklamada ayrıca şu talepler sıralandı:

Hastane yönetimi, İzmir İl Sağlık Müdürlüğü ve Sağlık Bakanlığı ağaç kesimi kararını derhal durdurmalıdır.

Hastane çevresinde yapılacak tüm düzenlemeler mevcut ağaç dokusuna zarar vermeyecek doğa dostu alternatiflerle yeniden planlanmalıdır.

Süreç hakkında kamuoyuna, hastane çalışanlarına, meslek örgütlerine ve Kent Konseyine şeffaf ve tatmin edici bilgi verilmelidir.

Açıklama, “Doğanın tahrip edilmesinin doğrudan insan sağlığının tahrip edilmesi anlamına geldiğini biliyoruz. Bu çevre katliamına karşı sessiz kalmayacağız. Ağaçlarımızın ve hastalarımızın haklarını savunmak için demokratik ve hukuki süreçlerin takipçisi olacağız. Yaşamı ve doğayı savunmak görevimizdir. Ağaçlarımıza dokunmayın.” ifadeleriyle sona erdi.

İzmir’den NATO’ya Öfke: “Emperyalist Savaşlara ve Sermaye Düzenine Karşı Mücadeleyi Emekçiler Kazanacak!”

Fotoğraf Mertcan Zengin


NATO’ya Hayır Koordinasyonu’nun çağrısıyla İzmir’de düzenlenen yürüyüşe  emek ve demokrasi güçlerinin de  desteği ile  NATO Karargâhı önünde yapılan açıklamada, emperyalist savaşların faturasının emekçilere kesildiği vurgulanarak NATO’dan çıkılması,  Nato’nun dağıtılması ve üslerin kapatılması ve savaş bütçelerinin halkın temel ihtiyaçlarına ayrılması çağrısı yapıldı.

Ankara’da 7-8 Temmuz’da gerçekleştirilen NATO Zirvesi, İzmir’de siyasi partilerin, emek ve demokrasi güçlerinin kitlesel protestosuyla karşılandı. NATO’ya Hayır Koordinasyonu’nun çağrısıyla Şirinyer İZBAN önünde bir araya gelen siyasi parti ve gruplar, emekçiler, gençler, sosyalistler ve kamu emekçileri sendikaları üyeleri, demokratik kitle örgütleri, NATO Karargâhı’nın bulunduğu Vecihi Akın Kışlası önüne yürüyerek emperyalist savaş politikalarına, Türkiye’nin NATO üyeliğine ve iktidarın savaş eksenli politikalarına tepki gösterdi.

Eyleme KESK İzmir Şubeler Platformu, Tüm Emekliler Sendikası üyeleri ve İmece-Der  üyeleri de destek verdi. Emek ve demokrasi güçlerinin ortak katılımıyla gerçekleşen yürüyüşte, NATO’nun yalnızca askeri bir ittifak olmadığı; dünya halklarını yoksulluğa, savaşa ve sömürüye mahkûm eden emperyalist-kapitalist düzenin temel aygıtlarından biri olduğu vurgulandı.

Yoğun polis barikatı kurulan Nato Karargahı önünde ve yürüyüş boyunca “Katil ABD, işbirlikçi AKP”, “NATO’dan çıkılsın, üsler kapatılsın”, “Emperyalistler, işbirlikçiler, 6. Filo’yu unutmayın”, “Gözaltılar, tutuklamalar, baskılar bizi yıldıramaz”, “Emperyalizm yenilecek, direnen halklar kazanacak” ve “Yaşasın devrim ve sosyalizm” sloganları Şirinyer sokaklarında yankılandı.

“NATO zirveleri halkların değil, sermayenin zirveleridir”

Yürüyüş boyunca kortejde sözcülük ve ajitasyon yapan Sosyalist Emekçiler Partisi (SEP) temsilcisi, NATO Zirvesi’nin emperyalist devletlerin yeni saldırı planlarını görüştüğü, savaş tekellerinin çıkarlarının belirlendiği bir toplantı olduğunu söyledi.

Katılımcılara sık sık, “Bizi susturabildiler mi?”, “Bu kadar baskıya rağmen geri adım attık mı?” ve “Susacak mıyız?” diye soran konuşmacıya kitle hep bir ağızdan “Hayır!” yanıtını verdi.

Konuşmada, emperyalist savaşların bedelini dünyanın her yerinde işçilerin, emekçilerin ve yoksul halkların ödediği vurgulanarak şu ifadeler kullanıldı:

“Biz bu barbarları, dünya halklarının ve emekçilerinin başına musallat edilen emperyalist savaş örgütlerini teşhir etmekten ve onlara karşı mücadele etmekten asla vazgeçmeyeceğiz. NATO zirvelerinde halkların geleceği değil; silah tekellerinin kârı, enerji koridorlarının paylaşımı ve sermayenin çıkarları konuşuluyor.”

Konuşmada, Gazze’den İran’a, Ukrayna’dan Ortadoğu’ya kadar süren savaşların emperyalist paylaşım mücadelelerinin sonucu olduğu belirtilirken, Türkiye’de emekçilere dayatılan yoksulluk politikalarının da aynı düzenin ürünü olduğu ifade edildi.

AKP iktidarının NATO politikalarıyla tam uyum içinde hareket ettiği belirtilen konuşmada, savaş bütçeleri büyütülürken işçilerin, emekçilerin ve emeklilerin açlık sınırının altında yaşamaya mahkûm edildiği; grevlerin yasaklandığı, sendikal hakların baskı altına alındığı ve demokratik muhalefetin göz altılarla susturulmaya çalışıldığı vurgulandı.

Konuşmacı, NATO’ya karşı mücadelenin aynı zamanda emeğin, barışın ve özgürlüğün mücadelesi olduğunu belirterek, gözaltına alınan tüm devrimci ve sosyalistlere selam gönderdi.

“Bu topraklarda anti-emperyalist mücadele; Denizlerin, Mahirlerin, İbrahimlerin ve işçi sınıfının direniş geleneğidir. Biz o geleneğin devamcılarıyız.”

Konuşma, “NATO’dan çıkılsın, üsler kapatılsın” çağrısıyla sona erdi.

Ortak açıklama: “NATO savaş, sömürü ve yıkım demektir”

Yürüyüşün ardından NATO Karargâhı önünde yapılan basın açıklamasını NATO’ya Hayır Koordinasyonu adına İzmir Halkevi üyesi Zehra Akbıyık okudu.

Açıklamada, Ankara’da toplanan NATO Zirvesi’nin “yeni güvenlik mimarisi” söylemi altında emperyalist paylaşım savaşlarını derinleştirmeyi hedeflediği belirtilerek, iktidarın zirve bahanesiyle ülkeyi polis kuşatması altına aldığı ifade edildi.

NATO’nun tarihinin Vietnam’dan Kore’ye, Yugoslavya’dan Afganistan’a, Irak’tan Suriye’ye, Gazze’den İran’a kadar halklara yönelik işgal, darbe, katliam ve yıkımlarla dolu olduğu vurgulanan açıklamada şu değerlendirme yapıldı:

“NATO, emekçiler için savaş, yoksulluk ve ölüm demektir. Halkların bağımsızlık mücadelesinin, eşitlik ve özgürlük arayışının karşısındaki en büyük emperyalist saldırı örgütlerinden biridir.”

Savaş bütçeleri büyürken emekçiler yoksullaştırılıyor

Basın açıklamasında, milyarlarca liralık kamu kaynağının silahlanmaya ve savaş hazırlıklarına ayrıldığına dikkat çekilerek, eğitim, sağlık, barınma ve sosyal güvenlik gibi temel kamusal hizmetlerin tasfiye edildiği ifade edildi.

Açıklamada, savaş politikalarının kazananlarının uluslararası silah şirketleri, NATO üyesi emperyalist devletler ve büyük sermaye grupları olduğu; kaybedenlerin ise işçiler, emekçiler, kadınlar, gençler ve yoksul halklar olduğu vurgulandı.

Koordinasyon, şu talepleri yineledi:

Türkiye NATO’dan derhal çıkmalıdır.

Tüm NATO üsleri kapatılmalıdır.

NATO dağıtılmalıdır.

Silahlanma yarışı durdurulmalıdır.

Emekçilerin eğitim, sağlık, barınma ve sosyal haklarından kesilerek savaşa aktarılan bütçelere son verilmelidir.

NATO’ya ve emperyalizme karşı çıkmak suç değildir; İstanbul ve Ankara başta olmak üzere gözaltına alınan ve tutuklanan tüm sosyalistler, devrimciler ve demokratlar derhal serbest bırakılmalıdır.

“Baskılar bizi yıldıramaz”

Basın açıklamasının ardından kitle, NATO Karargâhı önünde sloganlarla protestosunu sürdürdü.

“Emperyalizm yenilecek, direnen halklar kazanacak”, “Katil ABD, işbirlikçi AKP”, “NATO’dan çıkılsın, üsler kapatılsın”, “Gözaltılar, tutuklamalar, baskılar bizi yıldıramaz” ve “Yaşasın devrim ve sosyalizm” sloganları eşliğinde sona eren eylemde, anti-emperyalist mücadelenin işçi sınıfının sömürüye, savaşa ve faşizan baskılara karşı yürüttüğü mücadelenin ayrılmaz bir parçası olduğu vurgulandı.

İzmir’den yükselen mesaj açıktı: Emperyalist savaşlara, NATO’nun bölgesel planlarına ve bunların içerideki işbirlikçisi sermaye politikalarına karşı emekçilerin ortak mücadelesi büyümeye devam edecek.

Akbelen’de Yargılanan Yaşam Mücadelesi. Biz Bu memleketin Gerçek Sahipleriyiz.Direniş Sürüyor.

“BİZ BU MEMLEKETİN GERÇEK SAHİPLERİYİZ”

Akbelen direnişinin simge isimlerinden Esra Işık’a “2 yıl 1 ay hapis cezası, kamu görevlisine görevinden dolayı alenen hakaret suçundan 44 bin 200 lira adli para cezasına” hükmetti. Milas Adliyesi’nde yalnız bir çevre savunucusu değil, toprağını, emeğini ve yaşamını savunan köylülerin yıllardır süren mücadelesi yargılandı

MUĞLA / MİLAS – Milas Adliyesi, karar duruşmasının görüleceği sabah erken saatlerden itibaren alışılmışın dışında bir kalabalığa ev sahipliği yaptı. Akbelen Ormanı’nın gölgesinde yıllardır nöbet tutan İkizköylü kadınlar, köylüler, çevre ve yaşam savunucuları, insan hakları örgütleri, barolar ve demokratik kitle örgütlerinin temsilcileri adliye önünde buluştu. Kimi elinde zeytin dalı taşıyor, kimi “Toprağı savunmak suç değildir” yazılı dövizlerle bekliyordu. Ortak beklenti ise yalnızca mahkemenin vereceği karar değildi; Akbelen’de yıllardır süren mücadelenin yargı önündeki son halkasına tanıklık etmekti.

Milas 3. Asliye Ceza Mahkemesi’ndeki dava, Ağır Ceza Mahkemesi salonunda görüldü.  Duruşma  salonuna onlarca kişi içeri giremedi. Koridorlar ve adliye bahçesi kısa sürede doldu. Saatlerce kapı önünde bekleyen köylüler, duruşmadan gelecek haberi birbirlerine fısıldayarak takip etti. Duruşmayı izlemek isteyen çok sayıda yurttaşın salona alınamaması da adliye önünde tepkiyle karşılandı.

Duruşmayı İzmir Barosu Başkanı Sefa Yılmaz, Aydın Barosu Başkanı, Muğla Barosu Başkanı,  Esra Işık’ın avukatı  Av. Arif Ali Cangı,  DEM Parti İzmir Milletvekili İbrahim Akın, CHP Muğla Milletvekili Gizem Özcan, Umut-Sen Örgütlenme Koordinatörü Başaran Aksu, BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen, Türkiye İnsan Hakları Vakfı Genel Sekreteri Coşkun Üsterci, Uluslararası Af Örgütü Temsilcisi, İmece-Der Başkanı Günseli Kaya, çok sayıda hukukçu, çevre örgütü temsilcisi ve İkizköylü kadınlar takip etti. Çok sayıda avukatın duruşmaya katılması, davanın yalnızca yerel bir ceza yargılaması olarak görülmediğini ortaya koydu.

42 günlük tutukluluğun ardından karar günü

İkizköy Mahalle Muhtarı Nejla Işık’ın kızı Esra Işık, Akbelen Ormanı çevresindeki acele kamulaştırma kararına karşı yıllardır süren direnişin öne çıkan isimlerinden biri. Cumhurbaşkanlığı’nın 10 Ocak 2026 tarihli kararıyla Bağdamları, Çakıralan, Çamköy, İkizköy, Karacaağaç ve Karacahisar mahallelerinde bulunan 679 parsel tarım arazisinin, Yeniköy Termik Santrali’ne kömür sağlanması amacıyla acele kamulaştırılması sürecinde yapılan bilirkişi keşfi sırasında yaşanan protestoların ardından 30 Mart gecesi gözaltına alınan Işık, ertesi gün tutuklanarak cezaevine gönderildi.

Yaklaşık 42 gün tutuklu kalan Esra Işık, Danıştay’ın acele kamulaştırmaya ilişkin yürütmeyi durdurma kararının ardından adli kontrol şartıyla tahliye edilmiş, daha sonraki duruşmada yurt dışına çıkış yasağı da kaldırılmıştı. Karar duruşması ise Akbelen mücadelesinin en çok takip edilen davalarından biri hâline geldi.

Savunma: “Yargılanan yalnızca Esra değil”

Duruşmada söz alan avukatlar, dosyanın yalnızca “görevi yaptırmamak için direnme” ve “hakaret” suçlamalarıyla sınırlı görülemeyeceğini savundu. Savunmalarda, 30 Mart’taki bilirkişi keşfi sırasında usul kurallarına uyulmadığı, delillerin eksik toplandığı, bazı tanıkların dinlenmediği ve keşif sürecinde yaşanan müdahalelerin yeterince araştırılmadığı ifade edildi.

Avukatlar, çevre hakkı, ifade özgürlüğü ve adil yargılanma hakkının Anayasa ve uluslararası sözleşmelerle güvence altında olduğuna dikkat çekerek, yaşam alanlarını savunmanın suç olarak değerlendirilemeyeceğini dile getirdi. Bilirkişi keşfi sırasında jandarma müdahalesi ve şirket görevlilerinin tutumunun da etkin biçimde soruşturulması gerektiği savunuldu.

Savunmanın önemli isimlerinden Av. Arif Ali Cangı ise çevre davalarının yalnızca ceza hukuku kapsamında ele alınamayacağını belirterek, acele kamulaştırma süreci, çevre hakkı ve yaşam hakkının birlikte değerlendirilmesi gerektiğini söyledi. Cangı, Danıştay’ın yürütmeyi durdurma kararına rağmen yaşanan uygulamaların hukuk devleti ilkeleri açısından ciddi tartışmalar doğurduğunu ifade ederek, dosyada usule ilişkin önemli eksiklikler bulunduğunu savundu.

Mahkemenin kararı

Yargılamanın ardından mahkeme kararını açıkladı.

Mahkeme, Esra Işık hakkında “kamu görevlisine görevinden dolayı alenen hakaret” suçundan 44 bin 200 lira adli para cezasına hükmetti. Bu suç yönünden hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildi.

Mahkeme ayrıca “görevi yaptırmamak için direnme” suçundan 2 yıl 1 ay hapis cezası verdi. Hapis cezası yönünden hükmün açıklanmasının geri bırakılması, cezanın ertelenmesi veya seçenek yaptırımlara çevrilmesi talepleri ise reddedildi.

Kararın açıklanması, adliye salonunda beklenmedik bir şaşkınlık yaratmadı. Duruşmayı takip eden hukukçular ve yaşam savunucuları, dava boyunca yaptıkları değerlendirmelerde böyle bir karar ihtimalini dile getirmişti. Kararın ardından açıklama yapan bazı avukatlar ve destekçiler, yargının bağımsız hareket etmediğini düşündüklerini, kararın yaşam alanlarını savunanlara yönelik bir baskı niteliği taşıdığını savundu. Bu değerlendirmelere karşılık, hukuki mücadelenin istinaf ve diğer yargı mercilerinde sürdürüleceği vurgulandı.

Kararın ardından bütün gözler Milas Adliyesi’nin kapısına çevrildi. Saatlerdir dışarıda bekleyen yüzlerce kişi, Esra Işık’ın yapacağı ilk açıklamayı dinlemek üzere adliye önünde toplandı. Alkışlar ve sloganlar arasında başlayan basın açıklaması, yalnızca bir mahkeme kararına verilen tepki değil, Akbelen’de yıllardır süren direnişin yeni bir aşamasının ilanı niteliğindeydi.

“Bu dava bitmedi; toprağımızı da geleceğimizi de savunmaya devam edeceğiz”

Mahkeme kararının açıklanmasının ardından Milas Adliyesi’nin önü bir kez daha Akbelen direnişinin buluşma alanına dönüştü. Saatlerdir adliye önünde bekleyen köylüler, hukukçular ve yaşam savunucuları, Esra Işık’ın adliye kapısından çıkmasını alkışlarla karşıladı. İkizköylü kadınlar birbirlerine sarılırken, adliye önünde tek bir duygu hâkimdi: Üzüntü kadar öfke, öfke kadar da mücadele kararlılığı.

Basın açıklaması başlamadan önce kalabalık hep bir ağızdan, “Direne direne kazanacağız”, “Bu dava daha bitmedi”, “Toprağı savunmak suç değildir” sloganlarını attı. Sloganlar yalnızca Milas Adliyesi’nin önünde yankılanmıyor, altı yıldır Akbelen Ormanı’nda tutulan yaşam nöbetinin de devam edeceğini ilan ediyordu.

Esra Işık, konuşmasına mahkeme kararını değerlendirerek başladı. Verilen cezanın kendisi açısından sürpriz olmadığını ifade eden Işık, asıl yargılananın Akbelen’de yıllardır süren yaşam mücadelesi olduğunu söyledi.

“Bugün bu ülkede toprağını savunmanın suç sayıldığını bir kez daha gördük. Ama biz bu memleketin gerçek sahipleriyiz. Bu toprağı ekip biçen, üreten, çocuklarımız için geleceği korumaya çalışan biziz. Bizi yargılayabilirsiniz ama toprağımızdan vazgeçiremezsiniz” dedi.

Konuşması boyunca sık sık alkışlarla kesilen Işık, Akbelen mücadelesinin hiçbir zaman yalnızca birkaç ağacı koruma mücadelesi olmadığını vurguladı.

“Biz zeytinimizi savunduk. Suyumuzu savunduk. Ormanımızı savunduk. Çocuklarımızın geleceğini savunduk. Şirketlerin milyonlarca liralık kârı için köylerimizin yok edilmesine razı olmadık. Eğer bunları savunmak suçsa, biz bu mücadeleden geri adım atmayacağız.”

Esra Işık, Cumhurbaşkanlığı kararıyla başlatılan acele kamulaştırma sürecinin köylülerin yaşamını doğrudan hedef aldığını belirterek, yıllardır ekip biçtikleri toprakların enerji şirketlerinin maden sahalarına dönüştürülmek istendiğini söyledi.

“Bugün bizi cezalandırdıklarını düşünüyor olabilirler. Ama biz biliyoruz ki bu karar, yalnızca Esra Işık’a verilmiş bir ceza değildir. Bu karar, toprağını, zeytinini, suyunu savunan bütün köylülere verilmek istenen bir gözdağıdır. Biz bu gözdağına boyun eğmeyeceğiz.”

 

“Hukuki mücadele şimdi yeni başlıyor”

Esra Işık’ın ardından söz alan avukatlardan Arif Ali Cangı, mahkemenin kararını hukuken isabetli bulmadıklarını belirterek, davanın bu kararla sona ermediğini söyledi.

Cangı, savunma boyunca dile getirdikleri usul itirazlarının dikkate alınmadığını ifade ederek, bilirkişi keşfi sırasında yaşanan eksikliklerin ve delil toplama sürecindeki sorunların yargılama açısından önemli olduğunu vurguladı.

“Bu dosyada yalnızca bir ceza yargılaması yapılmıyor. Aynı zamanda yaşam hakkı, çevre hakkı ve adil yargılanma hakkı tartışılıyor. Savunmalarımız boyunca bunları ayrıntılı biçimde ortaya koyduk. Buna rağmen verilen kararı hukuka uygun bulmuyoruz.”

Kararın istinaf mahkemesine taşınacağını açıklayan Cangı, gerekli görülmesi halinde Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne de başvuracaklarını söyledi.

“Bu dava burada bitmedi. Hukuki mücadelemiz bütün yargı yollarında sürecek. Aynı zamanda Akbelen’de acele kamulaştırmaya karşı açılan davaları da takip etmeye devam edeceğiz.”

Cangı, Danıştay’ın acele kamulaştırmaya ilişkin yürütmeyi durdurma kararını anımsatarak, çevre davalarının yalnızca ceza hukuku bakımından değil, Anayasa’nın güvence altına aldığı yaşam hakkı ve çevrenin korunması ilkeleri çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini ifade etti.

Altı yıllık direniş

Akbelen’de verilen mücadele bugün yalnızca İkizköy’ün mücadelesi olarak görülmüyor. 2019’dan bu yana Yeniköy ve Kemerköy Termik Santrallerine kömür sağlamak amacıyla genişletilmek istenen maden sahalarına karşı köylülerin yürüttüğü direniş, Türkiye’de ekoloji hareketinin en uzun soluklu mücadelelerinden biri hâline geldi.

Cumhurbaşkanlığı’nın 10 Ocak 2026 tarihli acele kamulaştırma kararıyla 679 parsel tarım arazisinin kamulaştırılmasının önünün açılması, direnişi yeni bir aşamaya taşıdı. MAPEG tarafından başlatılan değer tespiti ve el koyma işlemleri, bilirkişi keşifleri ve sonrasında yaşanan gözaltılar ile tutuklamalar, hukuki mücadelenin de büyümesine neden oldu.

Esra Işık’ın 42 gün tutuklu kalması, yalnızca İkizköy’de değil, Türkiye’nin birçok kentinde dayanışma eylemlerine yol açtı. Barolar, insan hakları örgütleri, çevre platformları ve demokratik kitle örgütleri süreci yakından izledi.

Adliye önünden Akbelen’e uzanan kararlılık

Basın açıklamasının sonunda söz alanlar, verilen kararın mücadeleyi durdurmayacağını ifade etti. Konuşmalarda sık sık, Akbelen’in yalnızca bir orman değil; üretim alanı, geçim kaynağı ve ortak yaşam alanı olduğu vurgulandı.

Açıklamanın ardından adliye önünde yeniden sloganlar yükseldi.

“Direne direne kazanacağız!”

“Bu dava daha bitmedi!”

“Toprağı savunmak suç değildir!”

İkizköylü kadınlar, ertesi gün yeniden köylerine ve yıllardır nöbet tuttukları yaşam alanlarına döneceklerini söyledi. Hukukçular ise dosyanın istinaf sürecini yakından takip edeceklerini açıkladı.

Milas Adliyesi’nde görülen dava sona erdi. Ancak Akbelen’de verilen mücadele sona ermedi.

Mahkemenin kararı, bir davanın hükmü olarak kayıtlara geçti. Köylüler ve yaşam savunucuları ise mücadelelerinin süreceğini vurgulayarak Milas’tan ayrıldı.

Adliye önünde günün sonunda geriye kalan en güçlü cümle ise Esra Işık’ın sözleri oldu:

“Biz bu memleketin gerçek sahipleriyiz. Toprağımızı da, yaşamımızı da terk etmeyeceğiz.”