TURGUT KÜÇÜK

                                                                        Turgut Küçük (19 Mayıs 1958-14.05.2026)

EY GÜZEL YOLDAŞ, SEVGİLİ TURGUT

En güzel deniz

Henüz gidilmemiş olandır.

En güzel çocuk

Henüz büyümedi.

En güzel günlerimiz

Henüz yaşamadıklarımızdır.

Ve sana söylemek istediğimiz en güzel söz,

Henüz söylememiş olduğumuz sözdür.

Nazım Hikmet

Turgut Küçük (19 Mayıs 1958-14.05.2026)

Aramıza katıldığında yaşı gençti. Ama ağırbaşlılığı, olgunluğu ve heybetli duruşuyla hepimizin gözünde farklı bir yere sahipti. Bu yüzden ona çoğu zaman “Turgut Dayı” derdik. Yaşından değil, karakterinden gelen bir saygınlığı vardı.

Turgut  1976 yılında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne girdi. O yıllar, Türkiye üniversitelerinde akademik ve demokratik taleplerin en yoğun biçimde yükseldiği dönemlerden biriydi. Boykotlar, direnişler, işgaller ve yurtlardan atılan öğrencilerin çadır eylemleri ülke gündeminin önemli parçaları haline gelmişti. Üniversite gençliği yalnızca eğitim sorunlarıyla değil, aynı zamanda ülkenin ve dünyanın içinde bulunduğu siyasal gelişmelerle de yakından ilgileniyordu.

Aynı dönemde Türkiye’de, Kıbrıs’ta ve dünyanın birçok ülkesinde kapitalist-emperyalist sistemin dayattığı sömürü düzenine karşı halkların mücadelesi yükselmekteydi. İşçiler grevlerde, emekçiler direnişlerde, gençlik ise üniversitelerde ve sokaklarda haklarını savunuyordu. Akademik ve demokratik talepler etrafında örgütlenen öğrenci hareketi, aynı zamanda devrim ve sosyalizm mücadelesinin de önemli dinamiklerinden biri haline gelmişti.

Ancak yükselen bu toplumsal mücadeleler karşısında egemen güçler de boş durmuyordu. Emperyalizmle işbirliği içindeki gerici siyasal iktidarlar, gelişen halk hareketlerini bastırmak için devletin tüm baskı araçlarını devreye sokuyordu. Polis, jandarma, askeri güçler ve faşist sivil örgütlenmeler, devrimci gençliğin ve halk muhalefetinin üzerine saldırıyordu.

İşte Turgut dostumuz, böyle bir dönemde üniversite yaşamına adım attı.

Önce öğrenci yurduna yerleşti, eğitimine başladı. Ancak köylü bir ailenin çocuğu olarak yetişmiş olması, halktan yana karakteri ve adalet duygusu, onu yaşananlara kayıtsız bırakmadı. O, yaşadığı topluma ve çevresine karşı sorumluluk hisseden insanlardan biriydi.

Biz Kıbrıslı öğrenciler de o dönemde bu mücadelelerin içinde yer alıyorduk. Yurtsever ve devrimci Kıbrıslı öğrenciler olarak Türkiye devrimci hareketiyle enternasyonal dayanışma içerisinde bulunuyor, hem üniversitelerde hem de siyasal mücadele alanlarında yerimizi alıyorduk.

Devrime ve sosyalizme inanmış gençlerdik. Aramıza yeni gelen Kıbrıslı öğrencileri kazanmak, onları dayanışmanın ve mücadelenin bir parçası haline getirmek için çaba gösteriyorduk. Turgut da hiçbir çekingenlik göstermeden aramıza katılan arkadaşlarımızdan biri oldu.

O yıllarda İzmir’de Kıbrıslı öğrencilerin kurduğu  İzmir Kıbrıslılar Öğrenci Kültür Derneği  (İZKÖK) adında bir derneğimiz vardı. Bu dernek yalnızca öğrencilerin bir araya geldiği bir mekân değil; tanışmanın, kaynaşmanın, yardımlaşmanın, kültürel faaliyetlerin ve memlekete ilişkin siyasal çalışmaların yürütüldüğü önemli bir dayanışma merkeziydi.

Daha sonraki yıllarda Türkiye sol hareketinde yaşanan ayrışmalar, doğal olarak Kıbrıslı öğrencileri de etkiledi. Farklı siyasal çizgiler arasındaki görüş ayrılıkları zamanla derinleşti ve gruplar arasında sert ayrışmalar yaşandı. Bizler Halkın Kurtuluşu hareketi içerisinde yer alıyorduk. Derneğin yönetiminde bulunan ve modern  revizyonist politikaları savunan İGD çizgisine yakın duran grup ise bizi dernekten çıkardı. Turgut, bütün bu süreçlerde hiçbir tereddüt göstermeden bizimle birlikte hareket etti.

Bu dönemde Üniversite yurtlarından öğrencilerin zorla çıkarılması üzerine devrimci öğrenciler çadır direnişleri örgütlediler. Bizler de bu direnişlerin içinde yer aldık. O günlerde mücadele, yalnızca bir siyasal tercih değil, aynı zamanda günlük yaşamın ayrılmaz bir parçasıydı.

Biz dört arkadaş, Turgut’un da içinde bulunduğu bir grupla Güzelyalı’da kiraladığımız bir evde kalıyorduk. Ancak zamanımızın büyük bölümü çadır direnişlerinde geçiyordu. Gece gündüz direniş alanlarında bulunuyor, eve ancak kısa sürelerle uğrayabiliyorduk. Hem evdeki yaşamımız hem de mücadele alanlarındaki yaşamımız ortak paylaşım ve dayanışma üzerine kuruluydu.

O günlerde başlayan dostluğumuz ve yoldaşlığımız, aradan geçen onca yıla rağmen hiç eksilmeden bugüne kadar sürdü.

Turgut, bizlere 1970’li yılların mücadele dolu öğrenci yaşamından günümüze kadar uzanan sayısız anı bıraktı. Onu her zaman sevgiyle, saygıyla ve güzel sözlerle anacağız.

Bugün insanların giderek daha fazla yalnızlaştığı, paylaşmanın ve dayanışmanın yerini bireyciliğin aldığı bir dünyada Turgut, gençlik yıllarında sahip olduğu insani değerleri yaşamı boyunca korudu. Fedakârlık, yardımlaşma, samimiyet ve dayanışma onun kişiliğinin ayrılmaz parçalarıydı.

Mesleğini icra ederken de aynı anlayışı sürdürdü. Hekimliği yalnızca bir meslek olarak görmedi; insanlara yardım etmenin, onların dertlerine ortak olmanın bir yolu olarak değerlendirdi. Çevresindeki insanlardan yardımını, ilgisini ve özverisini hiçbir zaman esirgemedi.

1970’li yıllarda Kıbrıslı yükseköğrenim gençliğinin yaşam koşulları bugünkünden çok farklıydı. Teknolojik imkânların sınırlı olduğu, ekonomik sıkıntıların yoğun yaşandığı, yokluğun ve yoksulluğun daha belirgin hissedildiği yıllardı. Buna rağmen dayanışma duygusu güçlüydü.

Öğrenim özgürlüğü ve can güvenliği için mücadele eden 78 kuşağı Kıbrıslı yurtsever gençler, ceplerindeki son parayı, kaldıkları evi ve sofralarındaki son lokmayı paylaşarak büyüdüler. Dayanışma yalnızca söylenen bir söz değil, günlük yaşamın doğal bir parçasıydı. Turgut da bu kuşağın yetiştirdiği güzel insanlardan biriydi.

Biz Kıbrıslı öğrenci gençlik olarak dünyadaki siyasal gelişmeleri yakından takip ediyor, Türkiye ve Kıbrıs’taki devrimci mücadelelerin içinde yer alıyorduk. Daha adil, daha eşit ve daha özgür bir dünyanın kurulabileceğine inanıyorduk.

Yurtlardan jandarma zoruyla çıkarıldık. Aylarca çadırlarda yaşadık. Faşist saldırılara uğradık. Silahlı çatışmalarda vurulan arkadaşlarımız oldu. Kimi dostlarımız yaralandı. Hüseyin Yarengümeli arkadaşımız gözlerimizin önünde vuruldu, felç olarak yaşamını sürdürdü  ve  sonraki yıllarda  yaşamını yitirdi.

Çadır direnişleri sırasında defalarca polis ve jandarma baskınlarına maruz kaldık. Gözaltına alındık, karakollara götürüldük. Sınır dışı edilmenin eşiğinden döndük.  Bağımsız demokratik Türkiye   mücadelesi içerisinde dostlarımızla ve yoldaşlarımızla birlikte afişlemelere, yazılamalara ve sayısız siyasal faaliyete katıldık. Turgut bütün bu süreçlerde hep yanımızdaydı.

Bizler devrimci, fedakâr ve cesur gençlerdik.

Eğitimimizi sürdürmeye çalışırken yaşadığımız bütün zorluklar, dostluğumuzu ve yoldaşlığımızı daha da güçlendirdi. O çetin yıllarda kök salan arkadaşlığımız, zamanın sınavından geçerek bugüne ulaştı.

Bu nedenle Turgut bizim için yalnızca bir arkadaş değildi.

O, gerçek anlamda bir yoldaştı. Yalnızca bizimle değil, meslektaşlarıyla, birlikte çalıştığı insanlarla, yakın çevresiyle ve sayısız hastasıyla da sevgi, saygı ve samimiyet temelinde ilişkiler kurdu. İnsanlarla kurduğu bağlarda içtenlik ve güven her zaman ön plandaydı.

Bu nedenle Turgut, yalnızca biz 78 kuşağı arkadaşlarının belleğinde değil; doktorluk yaşamı boyunca dostluk kurduğu, yardım ettiği ve iz bıraktığı insanların anılarında da yaşamaya devam edecektir.

Yükseköğrenim yıllarımızda onu ailemizin bir parçası gibi görüyorduk. Bu yüzden Turgut’un ölümü hepimizin içinden bir şeyler koparıp götürdü.

Bir kişi daha eksildik.

Ama anılarımızdan, dostluğumuzdan ve yoldaşlığımızdan eksilmeyecek.

Yüreklerimizdesin güzel dost, fedakâr yoldaş…

 Çocukluğu, Ailesi ve Yaşamının Temelleri

Turgut’u bizler 1976 yılında, üniversite öğrenimi için Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne geldiğinde tanımıştık. Çocukluğuna ilişkin bazı kısa anıları zaman zaman kendisinden dinlemiş olsak da, yaşamının ilk yıllarını daha ayrıntılı biçimde eşi İsmet Hanım’ın anlattıklarından öğrenme fırsatı bulduk.

İsmet Hanım’ın anlattıkları, Turgut’un nasıl bir aile ortamında yetiştiğini, kişiliğinin hangi koşullar içinde şekillendiğini ve yaşamı boyunca taşıdığı değerlerin köklerini anlamamız açısından son derece önemlidir.

Turgut, sekiz kardeşli yoksul bir köylü ailenin çocuğuydu.

Annesi Fatma Hanım, babası Mustafa Bey’di.

Kardeşleri; Ali, Sabahat, Hasan, Fetine, Mehmet, Turgut, Naime ve Rüstem’di.

Ailesi, 1974 öncesinde Kıbrıs’ın güneyindeki Klavya köyünde yaşıyordu. Turgut da burada dünyaya geldi ve çocukluğunun ilk yıllarını bu köyde geçirdi.

Daha sonra Bekirpaşa Lisesi’nde öğrenim gördü.

1974 savaşının ardından aile, birçok Kıbrıslı aile gibi göç etmek zorunda kaldı ve kuzeye geçerek Alaniçi köyüne yerleşti. Köy halkının “Pi Peresturuna” olarak da bildiği bu yerleşim yerinde yaşamlarını yeniden kurmaya çalıştılar.

Aile geçimini tarım ve hayvancılıkla sağlıyordu. Yaşam kolay değildi. Her aile bireyi üretimin ve emeğin bir parçasıydı. Turgut da daha çocuk yaşlardan itibaren bu yaşamın içinde yer aldı.

Kardeşleri arasında yükseköğrenim gören tek kişi o oldu. Ancak üniversiteye gitmiş olması, onu hiçbir zaman geldiği topraklardan ve emekçi yaşamından koparmadı.

Doktor oluncaya kadar geçen yıllarda okul tatillerinin tamamına yakınını ailesinin yanında çalışarak geçirdi. Okullar kapanır kapanmaz köy işlerine koşar, tarla ve hayvancılık işlerinde ailesine yardım ederdi. Çalışmak onun için bir zorunluluk olduğu kadar yaşamın doğal bir parçasıydı.

İsmet Hanım’ın anlattığı çocukluk anıları, Turgut’un karakterinin erken yaşlarda nasıl şekillendiğini açık biçimde göstermektedir.

 Cesur Bir Köy Çocuğu

Turgut küçük yaşlardan itibaren köy yaşamını seviyordu. Çalışkan olduğu kadar cesurdu.

Ailenin köy dışındaki mandıralarına sabahın erken saatlerinde ailesiyle birlikte giderdi. Hayvanların sütü sağılır, ardından süt bidonları eşeğe yüklenirdi. Daha sonra kilometrelerce süren tenha yolları tek başına aşarak sütleri köye taşırdı.

Bugün düşünüldüğünde, küçücük bir çocuğun kırsal bölgede kilometrelerce yolu yalnız başına kat ederek köye dönmesi sıradan bir olay gibi görünmeyebilir. Bu durum onun küçük yaşlardan itibaren sahip olduğu cesaretin ve sorumluluk duygusunun göstergesiydi.

 Karabaş ve Arılar

Çocukluk yıllarının unutulmaz anılarından biri de Karabaş ve arılarla ilgiliydi.

Turgut ile ağabeyi Mehmet’in muziplikleri eksik olmazdı.

Bir gün arı kovanlarının bulunduğu yerde ekmek parçalarını köpekleri Karabaş’ın dikkatini çekecek şekilde bıraktılar. Amaçları, köpeğin kovanlara yaklaşmasını sağlamak ve arıların onu kovalamasını izlemekti.

Karabaş kovanlara yaklaşınca bekledikleri gibi arılar saldırıya geçti.

Başlangıçta bu durum iki kardeşe eğlenceli görünmüş olsa da olay umdukları gibi sonuçlanmadı. Çünkü köpeğe saldıran arılar kısa süre sonra Turgut’u da sokmaya başladı.

Bu olayın ardından Turgut’ta arı alerjisi gelişti.

O dönemin köy yaşamında sağlık olanakları son derece sınırlıydı. Babası Mustafa Bey, yıllardır hayvan kesiminde kullandığı bıçağı tükürüğüyle temizledikten sonra Turgut’un kulaklarında küçük çizikler açtı. Amacı, halk arasında yaygın olan inanış doğrultusunda “zehirli kanın akıp çıkmasını” sağlamaktı.

Elbette bunun tıbbi bir karşılığı yoktu. Ancak o günlerin köy koşullarında insanlar sahip oldukları bilgi ve imkânlarla çözüm üretmeye çalışıyorlardı.

Yaşanan bu olay, Turgut’un yaşamı boyunca arılara karşı dikkatli davranmasına ve onlardan çekinmesine neden oldu.

Gerçek Doğum Tarihi

Turgut’un çocukluğuna ilişkin en ilginç anılardan biri de doğum tarihiyle ilgilidir.

Resmî kayıtlarda doğum tarihi 16 Ekim 1957 olarak görünse de, gerçekte 19 Mayıs 1958 tarihinde dünyaya gelmişti.

Çocuk yaşlarda ağabeyi Mehmet okula başlayınca, Turgut da okula gitmek istemişti. Ağabeyinin okula gitmesini izlemekle yetinmemiş, kendisinin de okula alınması konusunda ısrar etmişti.

Başlangıçta öğretmenler bunun mümkün olmadığını düşünseler de, Turgut’un kararlılığı karşısında sonunda onu sınıfa kabul ettiler.

Kısa süre içinde öğretmeni olağanüstü bir durumla karşılaştı.

Turgut, anlatılanları yaşıtlarından çok daha hızlı kavrıyor, derslere büyük ilgi gösteriyor ve öğrenme konusunda dikkat çekici bir yetenek sergiliyordu.

Bunun üzerine öğretmeni aileyle görüşerek resmî kayıtlardaki yaşının değiştirilmesini önerdi. Böylece doğum tarihi kayıtlara 16 Ekim 1957 olarak geçirildi.

Bu olay, onun daha çocuk yaşlarda ortaya çıkan öğrenme isteğinin ve çalışma azminin önemli göstergelerinden biridir.

Hayatının her döneminde öğrenmeye duyduğu sevgi ve çalışma disiplini çevresindeki insanların takdirini kazandı.

Yıllar sonra gerçekleşen küçük ama anlamlı bir olay ise onu ayrıca mutlu etmişti.

Mayıs ayının sonlarında doğması beklenen kızları Gönül için sık sık;

“İnşallah benim doğum günümde doğar” derdi.

Ve gerçekten de Gönül, 19 Mayıs sabahı dünyaya geldi.

Bu durum Turgut’u son derece mutlu etmiş, uzun yıllar yüzünde tebessümle anlattığı özel anılarından biri olmuştu.

İsmet Hanım’ın anlattığı bu çocukluk öyküleri, Turgut’un yaşamı boyunca koruduğu birçok özelliğin kaynağını da göstermektedir.

Çalışkanlığı, cesareti, öğrenme tutkusu, ailesine bağlılığı ve sorumluluk duygusu çocukluk yıllarında şekillenmiş; daha sonra üniversite yaşamında, mücadele yıllarında ve hekimlik mesleğinde bu özellikler daha da belirgin hale gelmiştir.

Üniversite Yılları ve Unutulmayan Anılar

Turgut’un yaşamında üniversite yılları yalnızca bir eğitim dönemi değildi. Aynı zamanda kişiliğinin, mücadele anlayışının, dostluklarının ve fedakârlıklarının en belirgin biçimde ortaya çıktığı yıllardı.

Onu yakından tanıyan herkesin üzerinde birleştiği noktalardan biri; cesareti, zekâsı ve çalışkanlığıydı. Mücadele yıllarında korkusuz tavrıyla öne çıkarken, arkadaşları için üstlendiği sorumluluklarla da hep saygı uyandırıyordu.

Arkadaşları İçin özverisi, gönüllü emeği, bağlılığı

Üniversite yıllarında devrimci mücadele içerisinde yer alan birçok öğrenci, gözaltılar, tutuklamalar, baskılar ve çeşitli nedenlerle derslerini takip etmekte zorlanıyordu. Bazı arkadaşlarımız sınavlara giremedikleri için okuldan atılma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyordu.

Turgut, böylesi durumlarda büyük riskler alarak arkadaşlarının yanında oluyordu.

Bazı derslerde sınava giremeyen arkadaşlarıyla ilgilenir, onlarla ders notlarını paylaşır onların eğitimlerini sürdürebilmelerine her anlamda yardımcı olurdu. Bu, o günlerin koşullarında son derece  zorlu işti. Ancak Turgut, arkadaşlarını yalnız bırakmayı hiçbir zaman düşünmezdi. Her fedakarlığı  yoldaşları için yapardı.  Üstelik bu fedakarlığı  çoğu zaman özel bir hazırlık yapmadan bilgi birikimi, zekâsı ve hızlı kavrama yeteneği sayesinde başarılı olabiliyordu.

Hatta zaman zaman arkadaşlarının  sınavları kazanması için kendisi için kullanacağı zamanını  bir öğretmen gibi onların  ÖSS sınavlarına  hazırlar ve kazanmalarını sağlardı.

Bu tür özverisi yalnızca  fedakarlık  değil, aynı zamanda arkadaşlarına duyduğu güvenin ve bağlılığın da göstergesiydi. Elbette böyle durumlarda devrimci arkadaşlar da onun karşılıksız fedakarlığını   ve dostluğunu  hiç unutmadılar..

Bugün dönüp baktığımızda, bunlar gençlik yıllarının sıra dışı ama unutulmaz dayanışma örnekleri olarak hafızalarımızda yaşamaya devam ediyor.

Cezaevindeki Arkadaşlar İçin

Mücadele yıllarında tutuklanan ve cezaevine konulan arkadaşlarımız oluyordu. Dışarıdaki arkadaşlar olarak onların ihtiyaçlarını karşılamak için elimizden gelen her türlü dayanışmayı göstermeye çalışıyorduk.

Bu konuda Turgut’un gösterdiği cesaret ve fedakârlık gerçekten dikkat çekiciydi.

Cezaevindeki arkadaşlarımızın gıda ihtiyaçlarının karşılanması için yürütülen çalışmalarda en zor ve en yorucu görevleri üstleniyordu. Büyük bir özveriyle yiyeceklerin temin edilmesi, hazırlanması ve ihtiyaç sahiplerine ulaştırılması süreçlerinde aktif rol alıyordu.

Aynı şekilde, arkadaşlarımıza sebze ve meyve ulaştırabilmek için çeşitli kaynaklardan destek sağlıyor, gerekli organizasyonların yürütülmesine katkıda bulunuyorduk.

Bu çalışmalar, dönemin zor koşullarında önemli emek ve dikkat gerektiriyordu. Her türlü baskı ve engelle karşılaşma ihtimaline rağmen arkadaşlarımızın ihtiyaçlarını karşılamak için gösterilen çaba, o dönemin dayanışma kültürünün en güzel örneklerinden biriydi.

Bu çalışmaların önemli bir kısmında Turgut’un cesareti ve özverisi belirleyici rol oynuyordu.

Çadır Direnişlerinden Ortak Yaşama

Üniversite yıllarımız yalnızca siyasal mücadelelerden ibaret değildi. Aynı zamanda ortak yaşamın, paylaşmanın ve dostluğun da en yoğun yaşandığı yıllardı.

Birlikte kaldığımız evler, paylaştığımız sofralar ve geçirdiğimiz uzun geceler bugün hâlâ hafızalarımızda canlılığını korumaktadır.

Turgut, ortak yaşamın en güvenilir ve en paylaşımcı insanlarından biriydi.

İhtiyaç olduğunda elindekini paylaşır, bir arkadaşının sıkıntısını kendi sıkıntısı gibi görürdü. Bu özelliği yalnızca mücadele yıllarında değil, yaşamı boyunca devam etti.

Patates Çuvalı Hikâyesi

Birlikte kaldığımız yıllarda maddi imkânlarımız son derece sınırlıydı.

Öğrencilik yıllarının yoksulluğu içinde, bütçemize uygun alışveriş yapmanın yollarını arardık. Zaman zaman pazarın son saatlerinde satıcıların uygun fiyata verdikleri ya da dağıttıkları sebze ve meyveleri alırdık.

Bir gece bu iş biraz büyüdü.

Pazar kapanırken uygun fiyata büyükçe bir çuval patates almıştık.

Çuval o kadar ağırdı ki dört kişi ancak taşıyabiliyorduk.

Eve yaklaşık elli metre kalmıştı. Hepimiz yorulmuş ve nefes nefese kalmıştık.

Tam o sırada Turgut gülerek:

“Verin bana, sırtıma yükleyin. Böyle daha çabuk gideriz.” dedi.

Patates çuvalını sırtına yükledi ve yürümeye başladı.

Tam o sırada, gecenin sessizliğinde sokağın başında bir araba göründü.

Bir an duraksadık.

Çuvalı yolun kenarına bırakıp biraz dinlenmeye karar verdik.

Sokak oldukça dardı.

Patates çuvalı yolun kenarında duruyordu.

Gelen bir Murat 124 marka otomobil yavaşlayarak yanımızdan geçti. Arabadakiler büyük çuvala merakla baktılar ama yollarına devam ettiler.

Araba uzaklaştıktan sonra biz de dinlenmiş olduk.

Patates çuvalını yeniden omuzlayıp gülüşerek eve taşıdık.

O gece, birkaç öğrencinin ağır bir çuvalı eve ulaştırma mücadelesi uzun süre anlattığımız komik anılarımızdan biri olarak kaldı.

Sonraki günlerde neredeyse her öğünde patates yiyorduk.

Patatesler bitmek bilmedi.

Şaka yollu olarak;

“Neredeyse filizlenip çiçek açacaklar” derdik.

Yıllar boyunca ne zaman bir araya gelsek, bu olayı anlatır ve hep birlikte gülerdik.

Çünkü bu anı yalnızca bir öğrencilik hikâyesi değil; yokluk içinde kurulan dostlukların da bir parçasıydı.

 Güzelyalı Evinden Kalan Gülümseten Anılar

Üniversite yıllarımız yalnızca siyasal mücadeleler, direnişler ve zorluklarla geçmedi. Aynı zamanda gençliğin enerjisini, dostluğun sıcaklığını ve ortak yaşamın renkli yanlarını da birlikte yaşadık.

Güzelyalı’daki evimiz, yalnızca dört arkadaşın kaldığı bir öğrenci evi değildi. Adeta dostların, yoldaşların ve arkadaşların buluşma noktasıydı. Kapımız hemen herkese açıktı. Bu nedenle evimiz çoğu zaman kalabalık olurdu.

Mahalledeki komşularımız da bizi severdi. Özellikle lokma ve aşure günlerinde evimize tabak tabak ikramlar gelir, küçük öğrenci bütçelerimiz için bunlar hem önemli bir destek hem de güzel bir dayanışma örneği olurdu.

O yılların bütün yokluklarına rağmen evimizde kahkaha, sohbet ve paylaşım hiç eksik olmazdı.

İsmail’e Yapılan Unutulmaz Şaka

Bir gece yine ev oldukça kalabalıktı.

Farklı semtlerden gelen arkadaşlarla uzun uzun sohbet etmiş, oyunlar oynamış, zamanın nasıl geçtiğini fark etmemiştik.

Saat ilerleyince, uzak bir semtte oturan İsmail isimli arkadaşımıza gece vakti dönmesinin zor olacağını söyledik ve evde kalmasını önerdik.

İsmail de kabul etti.

Ona bir yatak hazırladık. Kısa süre sonra uykuya daldı.

Tam o sırada, gençlik yıllarının o bitmek tükenmek bilmeyen muziplik duygusu yine ortaya çıktı.

Birden aklımıza İsmail’e küçük bir oyun yapmak geldi.

Tıp Fakültesi’nde okuyan öğrencilerin derslerinde kullandıkları bir iskelet ve kurukafa vardı. Planımızı bunun üzerine kurduk.

Turgut’un ensesine bir arkadaşımız çıktı. İkisinin üzerine beyaz bir çarşaf örttük. Üstteki arkadaş görünmeyecek şekilde elinde bir kafatası tutuyordu.

Kafatasının içine de bir mum yerleştirdik.

Karanlık odada mumun titrek ışığıyla ortaya çıkan görüntü gerçekten ürkütücüydü. Yaklaşık üç metre boyunda bir hayalet ya da gulyabaniyi andırıyordu.

Planın diğer aşamaları da hazırdı.

Bir arkadaşımız sessizce İsmail’in yatağının altına girerek yatağı hafif hafif sallamaya başladı.

Bir başka arkadaşımız ise karanlıkta çıkardığı esrarengiz ıslık sesleriyle ortamı daha da gizemli hale getiriyordu.

Bir süre sonra İsmail uyandı.

Gözlerini açar açmaz karşısında duran beyazlar içindeki devasa görüntüyü gördü.

Yatağın sallanması, karanlık, ıslık sesleri ve mum ışığında parlayan kafatası…

Her şey bir araya gelince korkmaması mümkün değildi.

İsmail büyük bir panikle bağırdı.

Öyle korkmuştu ki bir an için ne yapacağını bilemedi.

Biz ise daha fazla dayanamadık.

Kahkahalarımızı tutamayarak ışıkları yaktık.

Şakanın ortaya çıkmasıyla birlikte hepimiz gülmeye başladık.

Ancak İsmail hiç gülmedi.

Uzun süre yatağın kenarında sessizce oturdu.

Sonra hiçbir şey söylemeden kalktı, giyindi ve evden çıktı.

Ne kadar uğraştıysak da onu durduramadık.

O gece yaptığımız şakanın dozunu biraz kaçırdığımızı anlamıştık.

Daha sonra hepimiz yaptığımızdan dolayı mahcup olduk.

İsmail uzun süre bizimle konuşmadı.

Aramızı düzeltmek ve yeniden barışmak epey zaman aldı.

Yıllar sonra bu anıyı hatırladığımızda hem gülerdik hem de gençlik yıllarının ölçüsüz şakalarını hatırlayıp başımızı sallardık.

Fakat bütün bu anılar, aynı zamanda birlikte yaşadığımız dostluğun, paylaşımın ve gençlik coşkusunun da bir parçasıydı.

Ardında Kalanlar

Bugün Turgut’u anarken yalnızca bir doktoru, bir mücadele insanını ya da eski bir üniversite arkadaşını hatırlamıyoruz.

Bizler; aynı evi paylaştığımız, aynı sofraya oturduğumuz, aynı idealler için mücadele ettiğimiz, sevinçleri ve acıları birlikte yaşadığımız bir dostu anıyoruz.

Turgut’un yaşamı boyunca taşıdığı değerler; çalışkanlık, dürüstlük, fedakârlık, dayanışma ve insan sevgisiydi.

Çocukluğunda köy yollarında süt taşıyan cesur bir çocuk olarak başlayan yaşam yolculuğu, insanların sevgisini ve saygısını kazanmış bir hekim olarak devam etti.

Üniversite yıllarında arkadaşları için risk almaktan çekinmeyen, cezaevindeki dostları için fedakârlık yapan, ortak yaşamın bütün yüklerini paylaşan bir yoldaş oldu.

Meslek yaşamında ise insanlara yardım etmeyi her şeyin önünde tutan bir hekim olarak tanındı.

Onun ardından yazılan bu satırlar yalnızca bir yaşam öyküsü değildir.

Aynı zamanda bir dönemin, bir kuşağın ve yarım asra yaklaşan dostlukların tanıklığıdır.

Bizler için Turgut yalnızca geçmişte kalmış güzel bir anı değil; yaşamlarımızda iz bırakmış, karakteriyle örnek olmuş ve yokluğuyla içimizde derin bir boşluk yaratmış değerli bir insandır.

Şimdi aramızdan ayrılmış olsa da, birlikte yaşadığımız günlerde, paylaştığımız mücadelelerde, dost meclislerinde anlatılan anılarda ve onu tanıyan herkesin yüreğinde yaşamaya devam edecektir.

Bir kişi daha eksildik.

Ama dostluğumuzdan, anılarımızdan ve belleğimizden eksilmeyecek.

Düşlerini ve umutlarını yaşatacağız, sevgili dost..

Daima yüreğimizde  yaşayacaksın yoldaş..

Turgut Küçük’ün anısına saygıyla..

04.06.2026/ Kıbrıs-Özcan Barkut

 

 

Nehirlerin Kardeşliği Manisa’da: Gediz için Ortak Direniş Büyüyor

Manisa’dan Gediz İçin İsyan Yükseldi: “Sermayenin Yağmasına Karşı Yaşamı Savunacağız!”

Emek ve ekoloji örgütleri, doğanın sermaye birikim aracına dönüştürülmesine karşı “kurtuluş yok tek başına” sloganıyla birleşti

Ege’nin dört bir yanından gelen çevre örgütleri, ekoloji platformları, emek örgütleri, sendikalar, meslek odaları, çevre inisiyatifleri ve demokratik kitle örgütleri Manisa-Yunusemre İlçesi 100. Yıl meydanında düzenlenen Büyük Gediz Buluşması’nda bir araya gelerek sermaye politikalarının yarattığı ekolojik yıkıma karşı ortak mücadele çağrısı yaptı.

“Nehirlerin Kardeşliği” şiarıyla gerçekleştirilen buluşma, yalnızca Gediz Nehri’nin kirliliğine karşı bir tepki değil; toprağın, suyun, havanın ve yaşamın şirketlerin kâr hırsına teslim edilmesine karşı yükselen kitlesel bir itiraz olarak tarihe geçti.

Yüzlerce yurttaşın doldurduğu meydanda “Gediz özgür akacak”, “Su yaşamdır satılamaz”, “Yaşamı savunacağız”, “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz” sloganları yankılandı. Niyazi Koyuncu’nun türküleri ve direniş ezgileri ise Karadeniz’den Ege’ye uzanan halk mücadelelerinin ortak hafızasını meydanla buluşturdu.

Ancak Manisa’da yükselen ses yalnızca Gediz için değildi. Bu ses; maden şirketlerinin talan ettiği dağlardan, enerji projeleriyle kurutulan derelerden, zehir saçan sanayi bölgelerinden, geçimlik tarımı tasfiye eden neoliberal politikalardan ve yaşam alanlarını savunan halk direnişlerinden besleniyordu.

Gediz Kirlenmedi, Kirletildi.

Etkinlikte Yunusemre Belediye Başkanı Semih Balaban, DEM Parti İzmir Milletvekili İbrahim Akın, Turgutlu Belediye Başkanı Çetin Akın, Alaşehir Belediye Başkanı Ahmet Öküzcüoğlu, Karabağlar Belediye Başkanı Helil Kınay, CHP Manisa Milletvekili Ahmet Vehbi Bakırlıoğlu ve Emek Partisi İzmir İl Başkanı Elif Çuhadar, Yunusemre İlçe Başkanı Yalçın Arcak da yer aldı.

“Büyük Gediz Buluşması – Nehirlerin Kardeşliği” çatısı altında bir araya gelen kurumlar  adına , Manisa Emek ve Demokrasi Güçleri adına temsilciler de konuşmalar yaptı.

Etkinlikte  bulunan bütün CHP Belediye Başkanları konuşma yaptı.  Yunusemre Belediye Başkanı Semih Balaban, DEM Parti İzmir Milletvekili İbrahim Akın, Turgutlu Belediye Başkanı Çetin Akın, Alaşehir Belediye Başkanı Ahmet Öküzcüoğlu, Karabağlar Belediye Başkanı Helil Kınay ve CHP Manisa Milletvekili Ahmet Vehbi Bakırlıoğlu da yaptıkları konuşmalarda Gediz Havzası’nın korunmasının önemine değindiler.

Ancak Ege’nin ve Türkiye’nin farklı il ve ilçelerinden çok sayıda çevre örgütü, ekoloji platformu ve yaşam savunucusunun katılımına rağmen, bu yapıların programda kendilerini ifade edebilecekleri bir alan bulamaması tepkilere neden oldu. Katılımcılar, Gediz Havzası’nı savunan yerel inisiyatiflerin ve çevre mücadelelerinin sesine yeterince yer verilmemesini eleştirdi.

Mitingde yapılan konuşmalarda özellikle vurgulanan gerçek şuydu: Gediz Havzası’nda yaşanan felaket bir “çevre kazası” değildir. Gediz kirlenmedi; yıllardır uygulanan politikalar sonucunda sistemli biçimde kirletildi.

Binlerce yıldır Ege’nin en verimli tarım havzalarından birini besleyen, milyonlarca insanın yaşamına can veren Gediz Nehri bugün ağır metaller, kimyasal atıklar, sanayi deşarjları ve tarımsal zehirlerle boğuşuyor.

Bu tabloyu yaratan yalnızca birkaç fabrikanın ihmali değildir. Sorunun kökeninde doğayı sınırsız bir hammadde deposu, suyu metalaştırılacak bir kaynak, toprağı ise sermaye birikiminin aracı olarak gören kalkınma anlayışı bulunmaktadır.

Gediz Havzası’nda faaliyet gösteren organize sanayi bölgeleri, tekstil, deri, metal ve kimya tesisleri yıllardır nehir üzerinde ağır bir yük oluştururken, denetimsizlik ve cezasızlık politikaları bu yıkımın sürmesine olanak sağlamıştır.

Sermaye Büyürken Nehirler Ölüyor

Çevre örgütleri tarafından yapılan değerlendirmelerde, Türkiye’de uzun yıllardır uygulanan neoliberal ekonomi politikalarının doğal varlıkları sermayenin hizmetine sunduğu ifade edildi.

Nehirler enerji şirketlerine, tarım alanları rant projelerine, meralar ve ormanlar madencilik şirketlerine açılırken; kamu yararı söylemi altında yaşam alanlarının tasfiyesi hızlandırıldı.

Gediz’de yaşananlar da bu tablonun bir parçasıdır.

Bir tarafta üretim maliyetlerini düşürmek için çevre yatırımlarından kaçınan şirketler, diğer tarafta denetim görevini yerine getirmeyen kamu mekanizmaları bulunmaktadır. Sonuç ise kirlenen nehirler, zehirlenen tarım alanları ve sağlık riskleriyle karşı karşıya bırakılan milyonlarca emekçidir.

Mitingde yapılan konuşmalarda şu vurgu öne çıktı:

“Ekolojik yıkımın bedelini patronlar değil, işçiler, köylüler ve yoksullar ödüyor.”

Ekoloji Mücadelesi Aynı Zamanda Bir Emek Mücadelesidir.

Gediz Havzası’nda yaşanan kriz yalnızca doğanın krizi değildir. Bu kriz aynı zamanda emekçilerin, üreticilerin ve halkın yaşam koşullarını hedef alan bir sınıf sorunudur.

Kirlenen suyla sulanan tarlalarda üretim yapan köylüler, sağlıksız çevre koşullarında yaşamak zorunda kalan mahalleler, sanayi bölgelerinde çalışan işçiler ve gıda güvenliği tehdidiyle karşı karşıya bırakılan milyonlarca insan aynı ekolojik yıkımın mağdurlarıdır.

Bu nedenle meydanda sıkça dile getirilen görüşlerden biri şuydu:

“Emek mücadelesi ile ekoloji mücadelesi birbirinden ayrı değildir.”

Doğanın sömürülmesi ile emeğin sömürülmesi aynı sistemin iki farklı yüzüdür. Kârı önceleyen üretim ilişkileri hem işçiyi hem doğayı tüketmektedir.

İklim Krizi ve Talan Politikaları

Konuşmalarda iklim krizinin sermaye politikalarından bağımsız düşünülemeyeceği de vurgulandı.

Kuraklığın derinleştiği, su varlıklarının azaldığı bir dönemde nehirlerin kirletilmesi, ormanların yok edilmesi ve su kaynaklarının şirket çıkarlarına göre yönetilmesi gelecekte daha büyük felaketlerin önünü açmaktadır.

İklim krizinin yükü emekçilere ve yoksul halk kesimlerine yüklenirken, krizin temel sorumluları olan büyük şirketlerin ayrıcalıklarının korunmaya devam ettiği ifade edildi.

Gediz’i Savunmak Yaşamı Savunmaktır

Büyük Gediz Buluşmasında yapılan ortak açıklama, yalnızca bir çevre talebi değil aynı zamanda toplumsal bir mücadele programı niteliği taşıyordu.

Katılımcılar, suyun kamusal bir hak olduğunu, yaşam alanlarının şirketlerin kâr hesaplarına kurban edilemeyeceğini ve Gediz Havzası’nın korunmasının Ege’nin geleceğini korumak anlamına geldiğini vurguladı.

Manisa’dan yükselen çağrı açıktı:

Gediz’i savunmak yalnızca bir nehri savunmak değildir. Bu mücadele emeği, toprağı, suyu, gıdayı ve geleceği savunma mücadelesidir. Yaşamı metalaştıran, doğayı sermayenin sınırsız sömürüsüne açan politikalara karşı halkın ortak direnişini büyütme mücadelesidir.

Çünkü Gediz özgür akmadan Ege özgür nefes alamaz. Nehirler şirketlerin değil halklarındır. Su yaşamdır, yaşam satılık değildir.

İzmir’de Yaşam Savunucuları Haykırdı: “Ekolojik Yıkıma, Talana ve Ranta Karşı Direniş Var!”

 

5 Haziran Dünya Çevre Günü’nde İzmir’de yaşam savunucuları, meslek odaları, demokratik kitle örgütleri ve yurttaşlar ekolojik yıkıma, rant politikalarına ve sermayenin doğa talanına karşı sokaktaydı. TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu, İzmir Barosu, İzmir Tabip Odası, Konak Kent Konseyi, Ege Kent Konseyleri Birliği, EGEÇEP ve İzmir Yaşam Alanları’nın çağrısıyla gerçekleştirilen yürüyüşte, “Kentte Ekolojik Yıkıma ve Talana Karşı Dayanışma Var, Direniş Var” sloganı yükseldi.

Mimarlık Merkezi önünde toplanlar dövizler, pankartlar ve sloganlarla Türkan Saylan Kültür Merkezi önüne yürüdü. Yürüyüş boyunca “Bu daha başlangıç mücadeleye devam”, “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz”, “Yaşamı savunacağız”, “İklimi değil sistemi değiştir” sloganları yankılandı.

Etkinliğe Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu da katılırken, İmece-Der’de  destek verdi. İzmir Müzisyenler Derneği üyeleri müzik dinletileriyle etkinliğe destek ve güç verdi.

Gezi Şehitleri ve Yaşam Savunucuları Unutulmadı.

Basın açıklaması öncesinde Konak Kent Konseyi adına yapılan konuşmada Gezi Direnişi’nin yaşamını yitirenleri, Gezi tutsakları ve yaşam savunucuları selamlandı.

Katılımcılar hep bir ağızdan

“Mehmet Ayvalıtaş burada!”

“Abdullah Cömert burada!”

“Ali İsmail Korkmaz burada!”

“Berkin Elvan burada!”

“Can Atalay burada!”

“Tayfun Kahraman burada!”

“Mücella Yapıcı burada!” diye haykırdı.

Konuşmada ayrıca HES’lere karşı mücadelede yaşamını yitiren Metin Lokumcu, Finike’de katledilen Ali Ulvi ve Aysin Büyüknohutçu, İkizdere direnişinin simgelerinden Reşit Kibar ve geçtiğimiz yıl yaşamını yitiren gazeteci ve belgeselci Hakan Tosun da anıldı.

“Onlar yalnızca anılarımızda değil; mücadelemizde, direnişimizde ve dayanışmamızda yaşamaya devam ediyor” denildi.

“İklim Krizi Kapitalist Yağmanın Sonucudur”

 

Söz alan, Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu da yaptığı konuşmada, “Artık kutlanacak bir çevre bırakılmadığını görüyoruz. Çevreyi korumak gönüllülük değil, yaşamı savunmanın zorunlu bir parçasıdır. Toprağı çocuklarımızdan emanet aldığımız bilinciyle hareket etmek zorundayız” dedi.

İklim hareketinin dünya çapındaki temel sloganlarından biri olan “İklimi değil, sistemi değiştir”  çağrısını hatırlatarak,  günümüzde yaşamı savunmanın ve mücadeleyi büyütmenin kararlılığını vurguladı.

Kurumlar adına okunan ortak açıklamayı Konak  Kent Konseyi Başkanı Hamit Mumcu yaptı. Açıklamada  iklim krizinin yalnızca çevresel bir sorun olmadığı vurgulanarak bunun mevcut üretim ve tüketim sisteminin yarattığı çok boyutlu bir toplumsal kriz olduğu ifade edildi. Uluslararası iklim zirvelerinin ve COP süreçlerinin yıllardır gerçek çözümler üretmek yerine sermaye çevrelerinin çıkarlarını koruyan politikalarla ilerlediği belirtilerek şu değerlendirme yapıldı:

“Yıllardır süren iklim zirvelerine rağmen küresel emisyonlar artmaya devam ediyor. Fosil yakıt yatırımları sürüyor. İklim krizinin faturası ise en çok yoksul halklara ve kırılgan topluluklara kesiliyor. İklim krizinin çözümü karbon ticaretinde, piyasa mekanizmalarında ya da gönüllü taahhütlerde değil; fosil yakıtlardan çıkışı sağlayacak gerçek politikalarla mümkündür.”

Açıklamada doğanın metalaştırılmasına dayanan ekonomik model eleştirilerek, “Doğayı sermayenin sınırsız kâr hırsına teslim eden politikalar sürdükçe iklim krizinin çözülmesi mümkün değildir” denildi.

“COP31 Öncesinde Talan Politikaları Sürüyor”

2026 yılında düzenlenecek COP31 öncesinde Türkiye’nin gerçek bir iklim politikası üretmek yerine madencilik, enerji, sanayi, turizm ve rant projelerini büyüttüğüne dikkat çekilen açıklamada, ormanların, kıyıların, tarım alanlarının ve meraların sermayeye açıldığı belirtildi.

Yaşam savunucuları, ülkenin dört bir yanında süren ekolojik yıkım projelerine dikkat çekerek Kaz Dağları, Akbelen, İkizdere, Murat Dağı, Alakır Vadisi, Gediz ve Büyük Menderes havzalarının sermaye projeleriyle kuşatma altında olduğunu ifade etti.

İzmir’in Dört Bir Yanında Ekolojik Yıkım

Açıklamada İzmir’deki çevre sorunları da ayrıntılı biçimde sıralandı.

Aliağa’da sanayi tesisleri, termik santraller ve gemi söküm faaliyetlerinden kaynaklanan kirliliğin halk sağlığını tehdit ettiği vurgulanırken; Bergama, Efemçukuru, Gördes ve Çal Dağı’ndaki madencilik projelerinin yarattığı tahribatın büyüdüğü belirtildi.

Gediz ve Büyük Menderes havzalarında faaliyet gösteren jeotermal santrallerin suyu ve toprağı kirlettiği, bilirkişi raporlarının bunu ortaya koyduğu ifade edildi.

Yaşam savunucuları ayrıca;

*İnciraltı’nın imara açılmasına,

*Basmane Çukuru ve Buca Cezaevi arazilerinin rant projelerine dönüştürülmesine,

*Kültürpark’taki yeşil alanların yapılaşma baskısı altına alınmasına,

*Çeşme ve Yarımada’yı sermayeye teslim edecek turizm projelerine,

*Deprem sonrasında ortaya çıkan asbest ve çevre kirliliğine karşı alınmayan         önlemlere,

*Nükleer santral projelerine,

*Ormanların, meraların ve doğal sit alanlarının yağmalanmasına

karşı mücadeleyi sürdüreceklerini ilan etti.

“Çevre Mücadelesi Aynı Zamanda Emek ve Demokrasi Mücadelesidir”

Ortak açıklamada ekoloji mücadelesinin yalnızca doğayı koruma mücadelesi olmadığı vurgulandı.

 

“Çevre mücadelesi aynı zamanda yaşam, sağlık, emek, demokrasi ve adalet mücadelesidir” denilen açıklamada, bilimden, kamusal yarardan ve halkın ortak çıkarlarından yana bir mücadele hattının büyütüleceği ifade edildi.

“Doğa Meta Değil Yaşamdır”

Etkinlikte söz alan Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu da çevreyi korumanın artık gönüllülük değil, yaşamsal bir zorunluluk olduğunu belirterek, iklim hareketinin temel sloganlarından birini hatırlattı:

“İklimi değil, sistemi değiştir.”

Basın açıklaması, alanda bulunan yüzlerce kişinin hep birlikte yaptığı çağrıyla sona erdi:

“Doğa sermayenin değil, yaşamındır!

Ormanlar, dereler, kıyılar satılık değildir!

Ekolojik yıkıma karşı direniş var!

Talana karşı dayanışma var!

Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz!”

Yaşam savunucuları, Dünya Çevre Günü’nde bir kez daha ilan etti: Ekolojik yıkıma, rant projelerine ve doğa talanına karşı mücadele büyüyor; İzmir’den yükselen direniş sesi ülkenin dört bir yanındaki yaşam mücadeleleriyle birleşiyor.

  5 HAZİRAN DÜNYA ÇEVRE GÜNÜ DOĞAMIZA, EMEĞİMİZE VE GELECEĞİMİZE SAHİP ÇIKIYORUZ!

Toprak, Su, Hava ve Ormanlar Halkındır!

Bugün 5 Haziran Dünya Çevre Günü. Ancak ülkemizde çevrenin korunmasını değil, toprağın, suyun, ormanların, kıyıların ve yaşam alanlarının sermayenin doymak bilmez kâr hırsı uğruna yağmalanmasını konuşuyoruz.

Çevre sorunu yalnızca doğanın korunması sorunu değildir. Çevre sorunu aynı zamanda sınıfsal bir sorundur. Doğayı talan edenlerle bu talanın sonuçlarına maruz kalanlar aynı kesimler değildir. Bugün ekolojik yıkımın bedelini işçiler, emekçiler, köylüler, küçük üreticiler, kadınlar, gençler ve yoksul halk kesimleri ödemektedir.

AKP–MHP iktidarının yıllardır uyguladığı neoliberal politikalar, ülkemizin doğal varlıklarını yerli ve yabancı sermayenin hizmetine sunmuştur. Ormanlar, milli parklar, meralar, zeytinlikler, tarım alanları, su havzaları ve kıyılar,  enerji, madencilik, inşaat ve turizm şirketlerinin kullanımına açılmıştır. Kapitalist ülkelerin terk ettikleri nükleer santraller, fosil yakıt kullanan termik santraller kadar güncel olarak giderek yaygınlaşmakta olan Jeotermal santraller yaşam alanlarını, sağlıklı, güvenli  yaşam koşullarını yok ediyor.  Kamusal varlıklar özelleştiriliyor, çevre koruma mekanizmaları başta maden ve zeytincilik yasaları olmak üzere sermaye lehine değiştiriliyor, “acele kamulaştırma” kararlarıyla köylüler yerinden yurdundan ediliyor;  halkın yaşam alanları sermaye birikiminin yeni kaynakları haline getirilmeye çalışılıyor.

Bugün yaşanan ekolojik yıkım, iklim krizi bir tesadüf değil, uluslararası sermaye çevrelerinin, çok uluslu şirketlerin ve büyük tekellerin çıkarlarını gözeten neoliberal politikaların sonucudur. Doğanın her alanı piyasa kurallarına göre alınıp satılan bir meta olarak görülüyor; su, toprak, yer altı zenginlikleri olduğu kadar halkın emeği, iş gücü de madenler şirketlerin kâr alanlarına dönüştürülüyor.

Bu ekonomik model yalnızca doğayı değil, emeği de sömürmektedir. İşçilerin düşük ücretlerle çalıştırılmasıyla ormanların, dağların ve derelerin yağmalanması aynı düzenin ürünüdür. Çünkü emeği sömüren anlayış ile doğayı kirleten, yok etmekte olan, sömüren anlayış aynı kaynaktan beslenmektedir.

Ege Bölgesi bu politikaların sonuçlarının açık biçimde görüldüğü bölgelerden biridir. Alabildiğine kirletilen Gediz, Büyük Menderes ve Küçük Menderes havzaları, iklim kriziyle birleşerek kuraklık tehdidini güçlendirmekte; jeotermal enerji projeleri tarım alanlarını yok etmekte, tarımsal ürünlerin üretimini acımasızca  bitirmekte; madencilik faaliyetleri ormanları ve su kaynaklarını kendi yararına kullanmakta, tahrip etmekte, kıyılar rant projeleriyle betonlaştırılmaktadır. Her yıl yaşanan büyük orman yangınları  iklim krizinin ve yanlış politikaların ağır sonuçlarını ortaya koymaktadır.

Bugün iklim krizi derinleşirken çözüm daha fazla maden ruhsatı vermek, daha fazla ormanı şirketlere açmak ve daha fazla betonlaşma yaratmak değildir. Çözüm, doğayı ve insanı merkeze alan, halkın ihtiyaçlarını esas alan, bilimsel, demokratik,  kamucu ve planlı politikaların hayata geçirilmesidir.

Bizler;

Ormanların, meraların ve zeytinliklerin sermayeye teslim edilmesine, maden ve enerji şirketleri uğruna yaşam alanlarının yok edilmesine, tarım alanlarının, su kaynaklarının ve kıyıların talan edilmesine, ekolojik yıkımı derinleştiren rant projelerine, çok uluslu şirketlerin ve yerli sermaye gruplarının doğa üzerindeki yağmasına, emek sömürüsü ile doğa sömürüsünü birlikte büyüten neoliberal politikalara karşı mücadelemizi sürdürmekte kararlılıyız.

5 Haziran Dünya Çevre Günü vesilesiyle bir kez daha ilan ediyoruz:

Doğa, toprağı, suyu, ağaçları, ormanları, havasıyla sermayenin değil halkındır, tüm canlılarındır!

Toprak, su, hava ve ormanlar şirketlerin kâr alanı değil, halkın ortak yaşam kaynakları, zenginliği, varlığımızın, geleceğimizin güvencesidir!

Çevre mücadelesi aynı zamanda yaşamı, emeği, geleceği savunma mücadelesidir!

Ekolojik yıkıma, sömürüye, talana ve rant düzenine karşı emekten, doğadan ve halktan yana bir gelecek için mücadeleyi büyüteceğiz!

Yaşasın doğa ve yaşam mücadelesi!

Yaşasın emek, demokrasi ve ekolojik adalet mücadelesi!

Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz!

İmece-Der

 

İzmir Emek Demokrasi Güçleri: Gezi 13 Yaşında, Karanlık Gider Gezi kalır!

İzmir Emek Demokrasi Güçleri, Gezi Direnişi’nin 13. yılında Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde bir araya gelerek halkın isyanını, öfkesini ve mücadele kararlılığını bir kez daha haykırdı. “Gezi 13 yaşında, karanlık gider Gezi kalır” pankartının açıldığı eylemde; “Gezi’nin hesabı sorulacak”, “Bu daha başlangıç mücadeleye devam”, “Katil devlet hesap verecek”, “Gün gelecek devran dönecek AKP halka hesap verecek”, “Gezi tutsakları onurumuzdur” sloganları meydanlarda yankılandı. Açıklamayı kitle adına KESK Dönem Sözcüsü Savaş Candemir okudu.

Aradan 13 yıl geçti. Ancak Gezi’nin ateşi sönmedi, Gezi’nin umudu tükenmedi, Gezi’nin isyanı diz çöktürülemedi. Milyonlarca emekçinin, gencin, kadının, öğrencinin, aydının ve halkın eşitlik, özgürlük, adalet, demokrasi, laiklik ve barış özlemiyle ayağa kalktığı o büyük halk hareketi hâlâ bu toprakların en güçlü direniş mirası olarak yaşamaktadır.

Gezi’de katledilen gençlerimizi saygı ve özlemle anıyoruz. Ali İsmail’in, Berkin’in, Ethem’in, Abdullah’ın, Ahmet’in düşleri yarım kalmadı. Onların hesabı sorulana, katiller ve onları koruyan siyasi düzen yargılanana kadar mücadelemiz sürecek. Unutmadık, affetmeyeceğiz, hesap soracağız!

Gezi; halkların, emekçilerin ve gençliğin omuz omuza verdiği büyük bir dayanışma ve direniş okuludur. Gezi, yalnızca geçmişte yaşanmış bir başkaldırı değil, bugün de sömürüye, baskıya, talana ve faşizme karşı yürütülen mücadelenin yol göstericisidir. Çünkü Gezi bize dayanışmanın yenilmez gücünü gösterdi. Çünkü biliyoruz ki; kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz!

Saray iktidarı, yıllardır Gezi’den intikam almaya çalışıyor. Hukuku bir silaha dönüştürerek, yargıyı siyasi hesaplaşmanın aracı haline getirerek Gezi’nin yarattığı özgürlük ruhunu teslim almak istiyor. Uydurma delillerle verilen cezalar, hukuksuz tutuklamalar ve siyasi rehine politikaları bunun en açık göstergesidir. Ancak ne zindanlar ne baskılar ne de yargı kumpasları Gezi’nin haklılığını karartamamıştır.

Bugün milyonlar açlık, yoksulluk ve güvencesizlik içinde yaşamaya mahkûm edilirken; doğa şirketlere peşkeş çekilirken; emeğin hakları gasp edilirken; kadınların yaşamları ve gençlerin gelecekleri karartılırken Gezi’nin talepleri daha da yakıcı hale gelmiştir. Eşitlik, özgürlük, demokrasi ve laiklik mücadelesi bugün dünden daha günceldir.

İktidarın yıllardır toplumu kutuplaştıran, düşmanlaştıran ve korkuyla yönetmeye çalışan politikalarına karşı Gezi’nin en büyük dersi örgütlü halkın yenilmezliğidir. Gezi, korku duvarlarının aşılabileceğini, milyonların yan yana geldiğinde en güçlü iktidarların bile geri adım atmak zorunda kalacağını göstermiştir.

İşçiler, kamu emekçileri, kadınlar, gençler, öğrenciler, emekliler, işsizler ve ezilen tüm halk kesimleri Gezi’nin açtığı yolda yürüdükçe, hakları ve özgürlükleri için mücadele ettikçe Gezi yaşamaya devam edecektir. Mücadelenin olduğu her yerde Gezi’nin izi, Gezi’nin ruhu ve Gezi’nin direniş geleneği olacaktır.

Gezi, karanlığa karşı yakılmış bir özgürlük meşalesidir. Gezi, halkın teslim alınamayacağının ilanıdır. Gezi, eşit ve özgür bir geleceğin mümkün olduğunun kanıtıdır.

Gezi Direnişi’nin 13. yılında meydanları dolduran milyonları, Gezi’de yaşamını yitiren yoldaşlarımızı, Gezi davası bahanesiyle tutsak edilenleri ve mücadeleden vazgeçmeyen herkesi selamlıyoruz.

Gezi umuttur,  Gezi direniştir, Gezi halktır,  Gezi özgürlüktür, Yılgınlık yok,  Mücadeleye devam!

 

 

 

 

“Kayıplar Belli, Failler Nerede?” İzmir’den Hakikat ve Adalet Çağrısı

İHD İzmir Şubesi ve TİHV, Gözaltında Kayıplara Karşı Mücadele Haftası kapsamında düzenledikleri açıklamada, gözaltında kaybedilenlerin akıbetinin açıklanmasını, sorumluların yargılanmasını ve cezasızlık politikalarına son verilmesini istedi.

İnsan Hakları Derneği (İHD) İzmir Şubesi ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV), 17-31 Mayıs Gözaltında Kayıplara Karşı Mücadele Haftası kapsamında Alsancak’taki Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde basın açıklaması gerçekleştirdi.

“Kayıplar Bulunsun, Failler Yargılansın” pankartının açıldığı açıklamada, gözaltında kaybedilenlerin akıbetinin ortaya çıkarılması ve sorumluların yargı önüne çıkarılması talebi yinelendi. Etkinlik boyunca sık sık “Kayıplar belli, failler nerede?”, “Zorla kaybetme insanlık suçudur” ve “Kayıplar bulunsun, adalet sağlansın” sloganları atıldı.

Basın açıklamasına insan hakları savunucuları, demokratik kitle örgütlerinin temsilcileri, çok sayıda yurttaş ile DEM Parti İzmir Milletvekili İbrahim Akın katıldı.

Ortak basın metni, Türkçe olarak Evrim Kubilay, Kürtçe olarak ise Mustafa Kızartıcı tarafından okundu. Açıklamada, gözaltında kaybetmelerin insanlığa karşı işlenmiş ağır bir suç olduğu vurgulanarak, kayıpların akıbetinin açıklanması, hakikatlerin ortaya çıkarılması ve cezasızlık politikalarına son verilmesi çağrısı yapıldı.

Basın açıklaması yapıldıktan sonra beş dakika oturma eylemi yapıldı.  Ardından Gündoğdu Meydanı’na yürüyen katılımcılar kayıplar için denize karanfil bıraktı.

Açıklamanın tam metni şöyle:

“YILLARDIR ISRARLA SORUYORUZ: “KAYIPLARIMIZ NEREDE?”

İnsanlığa karşı suç niteliğindeki gözaltında zorla kaybetme, yakın tarihimizin en utanç verici insan hakları ihlallerinden biridir.

İnsan hakları savunucuları ve kayıp yakınları olarak, her yıl “Kayıplar Haftası” olarak ilan edilen 17 – 31 Mayıs tarihleri arasında gözaltında kaybedilenlerin akıbetine ışık tutmak, bu ağır insan hakkı ihlalinin üzerinin örtülmesini önlemek, cezasızlıkla mücadele etmek, hakikat, adalet ve yüzleşme taleplerini yinelemek amacıyla bir dizi etkinlik gerçekleştiriyor, mücadeleyi büyütmeye çalışıyoruz.

Tarihi çok eskilere dayanan zorla kaybetme eylemleri, 1915 Ermeni soykırımı ile başlar ve Türkiye’nin mutlaka yüzleşilmesi gereken bir hakikatidir. Özellikle 1990’lı yıllarda sistematik ve yaygın hale gelen gözaltında zorla kaybetmeler; yalnızca bireylere değil, toplumun tamamına yönelmiş ağır bir devlet şiddeti biçimi olarak hafızalara kazındı.

Bu dönemde insanlar evlerinden, işyerlerinden, köylerinden, sokak ortasında gözaltına alındı ve bir daha kendilerinden haber alınamadı. Aileleri ise yıllarca belirsizlik, yas ve adalet arayışı içinde süren bir yaşama mahkûm edildi. Ancak, aradan geçen bunca zamana rağmen hakikat ortaya çıkarılmadı. Etkin soruşturmalar yürütülmedi, sorumlular korundu. Açılan az sayıda dava ise yıllarca sürüncemede bırakılmak ya da zaman aşımı gerekçesiyle kapatılmak suretiyle cezasızlık politikaları sürdürüldü. Bunun en ağır örneklerinden biri, yakın zamanda Dargeçit davasında yaşandı.

Uluslararası insan hakları hukuku zorla kaybetme eylemlerini insanlığa karşı işlenen bir suç olarak nitelemekte ve bu suçun önlenmesi sorumluluğunu da devletlere vermektedir. Oysa Türkiye bu sorumluluğu yerine getirmekten, hakikatle yüzleşmekten ve BM Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşmesi‘ni imzalamaktan ısrarla kaçınmaktadır.

Kuruldukları günden bu yana, gözaltında kaybetmelere karşı hakikat ve adalet mücadelesinin etkin öznelerinden olan kurumlarımız, cezasızlığın son bulması ve benzer acıların bir daha asla yaşanmaması için mücadele etmektedirler. Bilhassa İHD ve kayıp yakınları tarafından, başta İstanbul; Diyarbakır, Batman ve İzmir olmak üzere pek çok kentte, her cumartesi, hakikat ve adalet talebiyle gerçekleştirilen oturma eylemleri ile kayıpların bulunması, faillerin cezalandırılması ve toplumsal hafızanın korunması için güçlü çağrılar yapmaktadır.

Kayıplar Haftası vesilesiyle hatırlatmak isteriz ki, gerçek bir toplumsal barış, ancak geçmişte işlenen ağır insan hakları ihlalleri ve acılarla yüzleşildiğinde mümkündür. Hakikatin açığa çıkmadığı, adaletin sağlanmadığı ve cezasızlığın sürdüğü koşullarda ise insan haklarına saygı, barış ve demokrasi, kalıcı bir şekilde tesis edilemez.

Bu nedenle de yıllardır ısrarla yinelediğimiz talepleri bir kez daha dile getiriyoruz:

  • Gözaltında kaybedilen tüm kişilerin akıbeti açıklansın.
  • Zorla kaybetme suçu Türk Ceza Kanunu’nda insanlığa karşı suç olarak açık biçimde düzenlensin.
  • Tüm gözaltında kayıp dosyalarında cezasızlık uygulamalarına son verilsin.
  • Sorumlular bağımsız ve etkin soruşturmalar sonucunda adalet önüne çıkarılsın.
  • Galatasaray Meydanı’ndaki Anayasa ve hukuk dışı mekân yasağı ile sayı sınırlamasına derhal son verilsin, Cumartesi İnsanları taleplerini özgür bir şekilde getirebilsin.
  • Türkiye, Birleşmiş Milletler Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşmesi’ni imzalasın, onaylasın ve etkin biçimde uygulasın.
  • Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin zorla kaybetmelere ilişkin kararları eksiksiz biçimde uygulansın.

Bugün burada kaybedilen tüm insanlarımızın anısı önünde saygıyla eğiliyor, hakikat ve adalet arayışını kararlılıkla sürdüreceğimizi bir kez daha ifade ediyoruz.

Kayıplar Bulunsun, Failler Yargılansın!

İnsan Hakları Derneği İzmir Şubesi

Türkiye İnsan Hakları Vakfı İzmir Temsilciliği”

Sinanlar Yaşıyor. Nurhak’tan Yükselen Ses: Nato’ya, Üslere, Emperyalizme, Faşizme, Sömürüye Karşı Mücadeleye

NURHAK’TAN BUGÜNE: SİNANLAR YAŞIYOR, MÜCADELE SÜRÜYOR!

31 Mayıs 1971’de Nurhak Dağları’nda Amerikan emperyalizmine, NATO’ya ve onların Türkiye’deki işbirlikçi egemenlerine karşı savaşırken katledilen  Sinan Cemgil, Kadir Manga ve Alpaslan Özdoğan, Buca Eski Mezarlığı’nda Alpaslan Özdoğan’ın mezarı başında düzenlenen etkinlikle anıldı.

Anmaya  Emek Partisi ve Nato karşıtı Birlik  katılmadı.  Ayrıca anma yaptılar.

Ege 78’liler ve İmece-Der tarafından gerçekleştirilen anmaya, Sinan Cemgil’in yoldaşlarından Ahmet Tuncer Sümer ve Cengiz Baltacı da katıldı. Anma programını Günseli Kaya yönetti.

Etkinlik, Alpaslan Özdoğan şahsında devrim ve sosyalizm mücadelesinde yaşamını yitiren tüm devrimciler ve komünistler adına yapılan saygı duruşuyla başladı.

 

NURHAK’TA HEDEF ALINAN ÜÇ DEVRİMCİ DEĞİL, HALKIN KURTULUŞ UMUDUYDU

İlk sözü alan İmece-Der adına Günseli Kaya, Nurhak’ta katledilenlerin yalnızca üç devrimci olmadığını, emperyalizme karşı bağımsızlık mücadelesinin ve sosyalizm idealinin hedef alındığını vurguladı.

Kaya konuşmasında, Sinan Cemgil, Kadir Manga ve Alpaslan Özdoğan’ın Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamlarını engellemek amacıyla harekete geçtiklerini, ancak mücadelelerinin bunun çok ötesine uzandığını belirtti.

“Sinanlar yalnızca Denizleri kurtarmaya gitmediler. Onlar Türkiye’nin emperyalizme bağımlı hale getirilmesine, NATO üsleriyle kuşatılmasına, Amerikan çıkarlarının ileri karakolu yapılmasına ve işbirlikçi tekelci kapitalist sömürü düzenine karşı mücadele ediyorlardı” dedi.

Konuşmasında Kürecik Radar Üssü’nün tarihsel ve siyasal anlamına özel vurgu yapan Kaya, Kürecik’in yalnızca bir radar tesisi değil, emperyalist bağımlılığın ve NATO tahakkümünün sembolü olduğunu ifade etti.

“Kürecik’ten İncirlik’e, İzmir’deki NATO karargâhlarından ülkenin dört bir yanına yayılan askeri üs ve tesislere kadar bütün bu yapılanmalar Türkiye halkının güvenliği için değil, emperyalist stratejilerin hayata geçirilmesi için kurulmuştur” diyen Kaya, Türkiye’nin NATO üyeliğinin bağımsızlığın değil bağımlılığın kurumsallaştırılması anlamına geldiğini belirtti.

Truman Doktrini’nden Marshall Planı’na, Johnson Mektubu’ndan günümüzdeki askeri ve ekonomik bağımlılık ilişkilerine kadar uzanan tarihsel süreci değerlendiren Kaya, Türkiye’nin onlarca yıldır emperyalist sistemin askeri ve siyasi ihtiyaçlarına göre şekillendirildiğini ifade etti.

Konuşmasının devamında NATO’nun yalnızca dış müdahalelerin değil, Türkiye’deki kontrgerilla faaliyetlerinin ve faşist saldırıların da önemli bir parçası olduğunu belirten Kaya şunları söyledi:

“Maraş’tan Çorum’a, 1 Mayıs 1977 katliamından 12 Eylül faşist darbesine kadar uzanan karanlık süreçlerde kontrgerillanın ve NATO’nun kirli savaş aygıtlarının izleri vardır. NATO’nun tarihi darbelerin, işgallerin, katliamların ve savaşların tarihidir.”

Kaya, emperyalist savaşların Ortadoğu’dan Ukrayna’ya kadar geniş bir coğrafyada sürdüğünü, buna rağmen NATO’nun hâlâ bir savunma örgütü gibi sunulmaya çalışıldığını belirterek bunun büyük bir aldatmaca olduğunu söyledi.

Konuşmasının sonunda güncel mücadele görevlerini sıralayan Kaya şu çağrıyı yaptı:

“Sinanları anmak yalnızca geçmişe saygı değildir. Sinanları anmak emperyalizme karşı bağımsızlığı savunmaktır. Faşizme karşı özgürlüğü savunmaktır. Sömürü düzenine karşı sosyalizmi savunmaktır. NATO üslerinin kapatılmasını istemektir. İşçi sınıfının bağımsız siyasal mücadelesini büyütmektir. Türk ve Kürt halklarının, bütün milliyetlerden emekçilerin ortak kurtuluş mücadelesini örgütlemektir.”

Kaya konuşmasını  güçlü karşılık bulan şu sloganlarla tamamladı:

“Emperyalizme karşı bağımsızlık!

Faşizme karşı demokrasi!

Sömürüye karşı sosyalizm!

Sinanlar yaşıyor, mücadelemizde yaşıyor!”

 

 

ALPASLAN ÖZDOĞAN’IN DEVRİMCİ YAŞAMI ANLATILDI

Saygı duruşunun ardından söz alan Caner Canlı, Alpaslan Özdoğan’ın yaşamını ve mücadele tarihini anlattı.

Buca’nın emekçi mahallelerinden ODTÜ sıralarına, Filistin direnişinden Diyarbakır Cezaevi’ne uzanan yaşam çizgisinin devrimci adanmışlığın örneği olduğunu belirten Canlı, Alpaslan Özdoğan’ın yalnızca bir devrimci değil aynı zamanda yoldaşlığın, fedakârlığın ve dayanışmanın sembol isimlerinden biri olduğunu ifade etti. Canlı Denizlerin yoldaşı Taylan Özgürü’de andı. Taylan’ın fotoğrafını Alpaslan’ın mezarına bıraktı. Taylan’ın ablası Hale Özgür Kıyıcı ve Mustafa Lütfi Kıyıcı’nın selamlarını iletti ve Sinanları saygıyla andıklarını  belirtti.

Canlı, Nurhak’ta toprağa düşenlerin Türkiye devrimci hareketine bıraktıkları mirasın bugün hâlâ yol göstermeye devam ettiğini vurguladı.

NURHAK’TAN KIZILDERE’YE UZANAN DİRENİŞ BAYRAĞI

Ege 78’liler adına konuşan Temur Taştemur,  Nurhak’ın Türkiye devrimci hareketinin en önemli dönüm noktalarından biri olduğunu belirtti.

“Sinan, Kadir ve Alpaslan ne reformizmin ne de revizyonizmin dar kalıplarına sığabilecek insanlardı. Onlar emperyalizme karşı uzlaşmayan, faşizme boyun eğmeyen, halkların kurtuluş mücadelesinin öncüleri oldular” diyen Demir, Nurhak’tan Kızıldere’ye, darağaçlarından işkencehanelere uzanan direniş çizgisinin bugünün mücadelelerine ışık tuttuğunu ifade etti.

Demir daha sonra Sinan Cemgil’in yoldaşlarından Oktay Kaynak’ın gönderdiği şiiri okudu. Şiirde 68 kuşağının devrimci iradesi ve fedakârlığı şu sözlerle dile getirildi:

“Onurlu bir yaşam için

Özgürlük demokrasi istediler

Eşitlik olsun dediler Dünyada

Umut ektiler

Ve gittiler

Güzel çocuklardı

Şu 68’liler

Aydınlık olsun istediler Dünya

Eşit paylaşılsın ekmek

Karanlığı yırttılar

Aydınlattılar

Ve gittiler

Güzel çocuklardı

Şu 68’liler

Yaktılar isyan ateşini

Yazıldı adları gökyüzüne

Okyanuslara kazıldı

Baş eğmediler

Ve gittiler

Güzel çocuklardı

Şu 68’liler

Güzelleşsin diye Dünya

Yirmili yaşlarında

Ellerindeki tek varlığı

Yaşam denen o mucizevi yolculuğu verdiler

Verdiler

Ve gittiler

Güzel çocuklardı

Şu 68’liler”

“ONLAR ÖLDÜRÜLDÜ, BEN HÂLÂ YAŞIYORUM”

Daha sonra söz alan Sinan Cemgil’in yoldaşlarından Ahmet Tuncer Sümer, duygu yüklü konuşmasında yılların ardından bile mücadele arkadaşlarını anmanın ağır sorumluluğunu taşıdığını belirtti.

“Ben onların yoldaşıyım. Aynı ekiptendik. Yanlarındaydım. Onlar öldürüldü, ben hâlâ yaşıyorum. Bunun bir tür mahcubiyetini de yaşıyorum. Onlarla birlikte olmak bir onurdu.”

Sümer’in sözleri katılımcılar tarafından uzun süre alkışlandı.

İŞÇİ SINIFI MÜCADELESİNİN DEĞERLERİ DE UNUTULMADI

Anmanın ikinci bölümünde işçi sınıfı mücadelesinin iki önemli ismi de mezarları başında anıldı.

İlk olarak Lastik-İş Sendikası’nın örgütlenme çalışmaları sırasında MHP’li faşistler tarafından katledilen işçi Avni Ece’nin mezarı ziyaret edildi. Burada saygı duruşunda bulunularak işçi sınıfı mücadelesinde yaşamını yitirenler anıldı.

Ardından TÜM-TİS’in mücadeleci yöneticilerinden Şahap Tunar’ın mezarı başına geçildi.

İmece-Der’den Nadir Kaya, Şahap Tunar’ın yaşamını anlattı. Buca’nın  emekçi mahallelerinde başlayan yaşamını işçi sınıfının örgütlü mücadelesine adayan Tunar’ın, gençlik yıllarından itibaren devrimci hareket içinde yer aldığı ve son nefesine kadar işçi sınıfının örgütlenmesi için mücadele ettiği vurgulandı.

TÜM-TİS’in ülke çapında büyümesinde önemli rol oynayan Şahap Tunar’ın yalnızca bir sendikacı değil, işçi sınıfının kurtuluş mücadelesine kendisini adamış enternasyonalist bir devrimci olduğu ifade edildi.

 

MÜCADELE SÜRECEK

Nurhak’tan bugüne uzanan devrimci mücadele geleneğinin sahiplenildiği anma, emperyalizme, faşizme ve sömürü düzenine karşı mücadelenin büyütülmesi çağrısıyla sona erdi.

Sinanlar, Kadirler, Alpaslanlar yalnızca bir dönemin kahramanları değildir.

Onlar hâlâ bağımsızlık diyenlerin, eşitlik diyenlerin, sömürüye ve zulme karşı direnenlerin saflarında yaşamaktadır.

Çünkü Nurhak yalnızca bir anı değil, bir mücadele çağrısıdır.

Çünkü Sinanlar yaşıyor.

Mücadelemizde yaşıyor.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri:Mutlak Butlan Kararı Kabul Edilemez! Darbeye Karşı Dayanışma İçinde Birlikte Mücadele Edeceğiz!

 

İzmir’de emek ve demokrasi güçleri, CHP’nin 38. Olağan Kurultayı’na ilişkin verilen “mutlak butlan” kararına karşı alanları doldurdu. İzmir Emek ve Demokrasi Güçlerinin çağrısıyla Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde bir araya gelen yüzlerce yurttaş, “Mutlak butlan kararı kabul edilemez! Darbeye karşı dayanışma içinde birlikte mücadele edeceğiz” pankartı arkasında toplandı.

Yoğun polis ablukası altında, “Faşizme karşı omuz omuza”, “Butlan darbedir darbeye hayır”,  “Direne direne kazanacağız”, “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz” sloganlarıyla Kıbrıs Şehitleri Caddesi’ni inletirken, yargı eliyle siyaseti dizayn girişimlerine tepki gösterdi.

Basın açıklamasını İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri adına İzmir Baro Başkanı Sefa Yılmaz yaptı. Yılmaz, Türkiye’nin ağır bir faşizm ve hukuk gaspı sürecinden geçtiğini belirterek, ülkede düşünmenin, örgütlenmenin ve hak aramanın suç haline getirildiğini söyledi. Cezaevlerinin gençler, devrimciler ve muhaliflerle doldurulduğunu ifade eden Yılmaz, “Nefes almanın bile suç sayıldığı bir dönemdeyiz” dedi.

“Mutlak butlan” kararının yalnızca CHP’ye değil, doğrudan halk iradesine ve demokratik siyasete yönelik bir saldırı olduğunu vurgulayan Yılmaz, iktidarın seçimlerde yenemediği toplumsal muhalefeti yargı operasyonlarıyla teslim almaya çalıştığını söyledi. “Tankların yerini çevik kuvvetler, sıkıyönetim mahkemelerinin yerini siyasi mahkemeler aldıysa; bugün faşizme karşı birleşik mücadeleyi büyütmek tarihsel bir sorumluluktur” diyen Yılmaz’ın konuşması, sık sık sloganlarla kesildi.

Açıklamanın ardından kitle, Emek ve Demokrasi Güçleri pankartı arkasında kortej oluşturarak CHP İzmir İl Başkanlığı’na yürüdü. Sloganlarla ilerleyen yurttaşlar, halk iradesinin gasp edilmesine karşı mücadele çağrısını büyüttü.

CHP İzmir İl Başkanlığı önünde konuşan  CHP İl Başkanı Çağatay Güç ise mücadelenin yalnızca bir parti meselesi olmadığını vurgulayarak, “Mücadelemiz  geleceğimiz için, çocuklarımızın yarınları için, adalet ve demokrasi içindir” dedi.

Ardından söz alan Cemil Tugay da ülkedeki ekonomik kaynakların halk yerine ayrıcalıklı çevreler için kullanıldığını belirterek, bugün CHP’ye yönelen hukuksuzluğun geçmişte farklı siyasal yapılar, demokratik kurumlar ve muhalif kesimlere de uygulandığını söyledi. Tugay, “Geri adım atmadan mücadele etmeye devam edeceğiz” ifadelerini kullandı.

Ancak Tugay’ın konuşması sırasında kitlenin bir bölümünün alandan ayrıldığı ve protesto sloganları yükselttiği görüldü. Alandaki bu tepki, muhalefet içerisindeki tartışmaların ve tabandaki politik gerilimin de eyleme yansıdığı anlardan biri oldu.

İzmir’deki eylem, yalnızca bir mahkeme kararına tepki değil; faşizme, siyasal operasyonlara ve halk iradesini hedef alan müdahalelere karşı büyüyen toplumsal öfkenin kitlesel dışavurumu olarak dikkat çekti.

Faşizme Darbelere Savaşa Karşı Birleş! Mutlak Butlan Kararı Darbedir!

 

Faşizm, demokratik siyaseti halkın iradesiyle değil baskı, yasak ve yargı kıskacıyla yönetmeye çalışıyor. “Mutlak Butlan” kararı, hukuki bir karar olmanın ötesinde, seçme ve seçilme hakkına, örgütlenme özgürlüğüne ve siyasal örgütlenmeye, faaliyete dönük açık bir müdahaledir. Bu karar, gerçekte faşizmin demokratik siyaset alanını tasfiye etmeye, dizayn etmeye yönelik önemli saldırılarından biridir ve bir “yargı darbesi” niteliği taşımaktadır. Halk iradesini yok sayan, seçme- seçilme hakkını, siyaset yapmayı mahkeme kararlarıyla düzenlemeye çalışan bu anlayış kabul edilemez.

Demokratik hak ve özgürlüklerin hedef alındığı böylesi dönemlerde sessizlik değil, birleşik mücadele zorunludur. Faşizmin baskı politikalarına karşı; emekçilerin, gençlerin, kadınların, halkların ve tüm demokrasi güçlerinin ortak bir direniş hattında buluşması tarihsel bir sorumluluktur. Çünkü bugün hedef alınan yalnızca belli bir siyasi yapı değil, toplumun örgütlenme hakkı, ifade özgürlüğü ve geleceğini belirleme iradesidir.

Demokrasi mücadelesi mahkeme salonlarına, kararlarına sıkıştırılamaz, halkın iradesi yargı eliyle gasp edilemez. Temel hak ve özgürlükleri savunmanın yolu, faşizme karşı birleşik mücadeleyi büyütmekten, dayanışmayı güçlendirmekten ve demokratik siyaseti her alanda savunmaktan geçmektedir. Halkın iradesine yönelik hiçbir darbe meşru değildir; meşru olan halkın özgür kararı, örgütlü demokratik mücadelesidir.

Faşizme Karşı Omuz Omuza!

 

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri,Yeni Somaların Yaşanmaması İçin Mücadeleyi Büyütme Çağrısında Bulundu.

Soma Katliamı’nın 12. yılında İzmir’de alanlar bir kez daha öfke, yas ve mücadele çağrısıyla yankılandı. İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri tarafından Alsancak’taki Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde gerçekleştirilen basın açıklamasında emekçiler, devrimciler, sendikalar ve demokratik kitle örgütleri Soma’da katledilen 301 madenciyi unutmadıklarını haykırdı.

“Kader değil, 301 cinayet! Soma’yı unutmadık, unutturmayacağız!” pankartının açıldığı eylemde sık sık “Soma’nın ateşi AKP’yi yakacak”, “Soma’nın hesabı sorulacak”, “AKP’den hesabı emekçiler soracak” ve “Emekçinin birliği sermayeyi yenecek” sloganları yükseldi. Açıklamaya İbrahim Akın ile birlikte çok sayıda sendika, siyasi parti temsilcisi ve yurttaş katıldı.

Basın açıklamasını  Disk Ege Bölge Temsilcisi, Deniz Şahin Gümüştekin okudu. Açıklamada Soma’nın bir “iş kazası” değil, sermaye düzeninin göz göre göre gerçekleştirdiği bir işçi katliamı olduğu vurgulandı. “Soma; taşeronlaştırmanın, özelleştirmelerin, denetimsizliğin ve sermaye hırsının sonucudur” denilen açıklamada, siyasi iktidarın yıllardır patronlardan yana saf tuttuğu ifade edildi.

Açıklamada, 13 Mayıs 2014’te Manisa’nın Soma ilçesinde yaşanan katliamın üzerinden 12 yıl geçmesine rağmen gerçek sorumluların hesap vermediği belirtilerek, istinaf mahkemesinin kamu görevlileri hakkında verdiği zamanaşımı kararına sert tepki gösterildi. Emek örgütleri, bunun açık bir cezasızlık politikası olduğunu belirterek, “Soma davası egemen sınıfların hukukunun nasıl işlediğinin en çıplak örneklerinden biridir” dedi.

Açıklamada, yalnızca Soma değil, bugün hâlâ süren iş cinayetleri de gündeme taşındı. İnşaatlarda, tersanelerde, madenlerde, fabrikalarda ve depolarda işçilerin patronların kâr hırsı uğruna ölüme sürüklendiği vurgulandı. Motokuryelerin, mevsimlik işçilerin, güvencesiz çalışan milyonların aynı sömürü düzeninin kurbanı olduğu ifade edildi.

Açıklamada, “Ölüm işin fıtratında değil, sermaye düzeninin karakterindedir” denilerek AKP iktidarının sermaye yanlısı politikaları teşhir edildi. Emekçiler, iş güvenliğini maliyet hesabı olarak gören düzene teslim olmayacaklarını ilan etti. Taşeron çalıştırma, sendikasızlaştırma ve güvencesiz çalışma politikalarına karşı örgütlü mücadeleyi büyütme çağrısı yapıldı.

Basın açıklaması boyunca madenci ailelerinin yaşadığı acı ve öfke sık sık hatırlatıldı. Soma’da yakınlarını kaybeden ailelerin yıllardır adalet mücadelesi verdiği, ancak devletin ve sermaye düzeninin katilleri koruduğu ifade edildi. “301 madencinin hesabını sormaktan vazgeçmeyeceğiz” diyen emek örgütleri, yeni Somaların yaşanmaması için mücadeleyi büyütme çağrısında bulundu.

Eylem, “Yaşasın işçilerin birliği!”, “Yaşasın örgütlü mücadelemiz!” ve “Yaşasın emek, demokrasi ve adalet mücadelemiz!” sloganlarıyla sona erdi.301 madencinin hesabını sormaktan vazgeçmeyeceğiz!