TMMOB Yönetim Kurulu: Erzincan İliç Altın Madeni derhal kapatılmalıdır.

 

TMMOB Yönetim Kurulu’nun, 13 Şubat 2024 tarihinde Erzincan İliç’te bulunan Anagold Madencilik Sanayi ve Ticaret A.Ş tarafından işletilen Çöpler Kompleks Maden İşletmesinde meydana gelen toprak kayması üzerine  basın açıklaması:

ERZİNCAN İLİÇ ALTIN MADENİ DERHAL KAPATILMALIDIR!

Faaliyete girdiği 2008 yılından itibaren birbiri ardına ortaya çıkan çevresel felaketlerle sıklıkla gündeme gelen, Anagold Madencilik Sanayi ve Ticaret A.Ş tarafından işletilen Çöpler Kompleks Maden İşletmesinde gerçekleştirilen sömürge madenciliği ile yalnızca doğamız ve kaynaklarımız değil, yaşamlarımız da katlediliyor.

Faaliyete girdiği yıldan bugüne, mevzuat dolanılarak parça parça hazırlanan projelerle devasa nitelik kazanan Çöpler Kompleks Maden İşletmesinin yarattığı tahribat ve oluşturduğu tehlike Birliğimiz tarafından daha önce de pek çok kez kamuoyuna açıklanmış, açtığımız davalarda sunulan teknik raporlarla da ortaya konmuştur.

Her dilekçemizde, her açıklamamızda liç sahasında yaşanabilecek kayma defaatle vurgulanmış olmasına karşın; ne Bakanlık ne yerel idare ne de Mahkemece uyarılarımız dikkate alınmamış, göz ardı edilmiş, bugün yaşanan felakete yol açılmıştır.

2021 yılında “Çöpler Kompleks Madeni”nde kapasite artışı ve ek tesisler yapılmasına yönelik projeye verilen “ÇED Olumlu” kararının iptali istemiyle açtığımız davada; projenin çevre üzerinde yarattığı ve yaratacağı tahribat ifade edilmiş; siyanürlü altın madenciliği yönteminin barındırdığı riskler itibariyle vazgeçilmesi gereken bir yöntem olduğu, bölgenin depremsellik ve heyelan açısından tehlikeleri de ayrıntıları ile vurgulanmıştır. Tüm bunlara karşın üstelik yargılama sürerken tam da dilekçelerimizde belirtilen riskler gerçekleşmiş ve 2022 yılında siyanürlü solüsyon taşıyan borularda yırtılma neticesinde siyanürlü solüsyon SIZDIRMAZLIK ALANI DIŞINA taşarak çevresel tahribata neden olmuş olmasına rağmen, Mahkemece bilirkişi heyetine ve raporuna sunulan itirazlarımız, hukuka aykırılık iddialarımız karşılanmadan, yalnızca ÇED raporundan alıntılarla davanın reddine karar verilmiştir.

Karara yönelik temyiz istemi neticesinde ise Danıştay 6. Dairece “Nihai ÇED Raporunda veya proje tanıtım dosyasında yer alan kurum görüşlerine yer vermekten ziyade, taahhütlerin çevreye olabilecek etkilerinin teknik olarak incelendiği, tarafları tatmin edici ve adil bir yargılama yapılması açısından gerekliliktir.” gerekçesiyle eksik incelemeye dayalı Mahkeme kararının bozulmasına karar verilmiştir. Akabinde Mahkemece yeniden bir bilirkişi heyeti belirlenerek 6 Aralık tarihinde keşif gerçekleştirilmiş olup, dosya halen bilirkişi incelemesi aşamasındadır.

Kapasite artışına ilişkin ÇED Olumlu kararının iptali istemiyle açılan davanın yargılaması sürerken 21 Haziran 2022 tarihinde siyanür içerikli solüsyon taşıyan boru hattında oluşan yırtılma nedeniyle siyanürlü solüsyonun çevreye yayıldığı bölgede yaşayan halk tarafından fark edilmiş akabinde TMMOB tarafından da suç duyurusunda bulunulmuştur.

Madende yaşanan suça konu olayların ülke genelinde yaygın tepkilere yol açmasının ardından yetkililer tarafından ancak olaydan günler sonra bir açıklama yapılabilmiş; yaşanan felaketin üzerinden geçen 5 günün ardından ancak şirket hakkında para cezası uygulanmış “analiz sonuçlarına göre ise lüzum görülen alanlarda çevresel iyileştirme çalışmalarına devam edileceği” beyan edilmiştir. Ve yine ancak kamuoyunda tepkilerin büyümesi ve sürmesi ile yaşanan felaketin üzerinden geçen 6 günün ardından şirketin faaliyetlerinin durdurulmasına karar verilmiştir. Akabinde ise hiçbir şey olmamış gibi durdurma kararı kaldırılmış ve şirket faaliyetlerine devam etmiştir.

Savcılık tarafından ise yalnızca Anagold Madencilik Sanayi ve Ticaret A.Ş. ve yöneticileri hakkında “çevrenin taksirle kirletilmesi sonucu toprakta, suda, havada kalıcı etki bırakması” suçundan soruşturma yürütülmüş ve neticesinde taksirle işlenen suç bakımından gerekli ödeme yapıldığından kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmiştir. Sürece ilişkin yetki ve sorumlulukları dolayısıyla Maden sahasını denetimle görevli Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü yetkilileri ve çalışanları ile projeye ilişkin ÇED Olumlu kararı, izin, ruhsat veren kurumlar ile yetkilileri hakkındaki şikayetlerimiz hakkında ise herhangi bir değerlendirme yapılmamış ve karar oluşturulmamıştır.

Yaratılan tahribat ortada olmasına ve Birliğimizde defaatle uyarıda bulunulmasına rağmen faaliyetlerin durması bir yana; 2023 yılında Çöpler Kompleks Madeni Açık Ocak Genişleme projesine ilişkin olarak ÇED Gerekli Değildir kararı verilmiştir. Bu karar karşı da Birliğimiz tarafından dava açılmıştır.

Dava dilekçesinde bir kez daha Altın madenciliğinde, liç işleminde kullanılan siyanür ve ortaya çıkacak diğer ağır metallerin çevre ve insan sağlığı için olumsuz etkiler yaratacak olası bir risk ve tehdit unsuru oluşturduğu; özellikle çok kuvvetli bir zehir olan siyanürün toprağa, suya ve havaya karıştığı zaman her türlü canlı açısından zararlı olduğu; dolayısıyla proses gereği atık barajlarına pompalanan siyanürlü atıkların, geçirimsiz olarak planlanan bu atık barajlarından oluşabilecek sızıntılar nedeniyle su kaynaklarına ve diğer kullanım alanlarına ulaşma olasılığı bulunduğu ve siyanürlü altın madeni işletilmesinde risk unsurunun ön plana çıktığı, ayrıca aynı risk sebebiyle bu bölgelerdeki flora ve faunanın da bozulma tehditi altında kaldığı bugüne değin yapılan çalışmalar, yargı kararları ve akademik raporlar ve esasında yaşanan çevre felaketleri ile kuşkuya yer bırakmayacak biçimde açıkça ortaya konduğu; yöntemin niteliği dolayısıyla; siyanür liçi yöntemi ile altın madeni işletilmesinde işletmeciye yahut denetim/izleme faaliyetlerine bağlı olarak risk olasılığının azalacağından söz etmenin olanaklı olmadığı ifade edilmiştir.

Dosyada yer alan tüm bilgi ve belgeler ve henüz 2022 yılında yaşananlar ortada olmasına karşın Mahkemece yürütmenin durdurulması hakkında dahi bir karar verilmemiş keşif ve bilirkişi incelemesi sonrasına bırakılmıştır. Dosyada son olarak 6 Aralık tarihinde keşif gerçekleştirilmiş olup bilirkişi incelemesi aşamasındadır.

Her iki dosyada da gerek dilekçelerde gerekse de keşif esnasında bilirkişi heyetine sunulan teknik beyanlarda liç sahasında yaşanabilecek kayma defaatle tarafımızca dile getirilmiştir. Fakat ne yetkili idarece ne de Mahkeme heyetinde ısrarla dikkate alınmamış faaliyetin devamına imkan sağlanmıştır. Neticesinde ise ne yazık ki ısrarla dikkat çekmeye çalıştığımız tehlike gerçekleşmiştir.

Bu yaşananların sorumlusu, faaliyeti yürütenler kadar yürümesine olanak sağlayan, izin verenler, ülkemiz kaynaklarının, doğamızın bir grup yabancı sermayenin çıkarları uğruna yağmalanmasına göz yumanlardır. İvedilikle sonuçlandırılması yasa ile zorunlu tutulan davaları sürüncemede bırakan, uzamasına neden olan, üzerinden yıllar geçmesine karşın halen yürütmenin durdurulması talebini dahi karara bağlayamayanlardır.

Bir kez daha sesleniyoruz; madenlerimiz ulusal ve uluslararası sermaye gruplarının yağma alanı olmaktan çıkarılmalı, İliç’te yaşanan felaketin tüm sorumluları yargı karşısında hesap vermeli, tüm ÇED kararları kararı iptal edilmeli ve işletme derhal kapatılmadır.

TMMOB Yönetim Kurulu 

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri: Unutmadık unutmayacağız sorumlulardan hesap soracağız.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri Bayraklı Deprem Anıtı önünde 6 Şubat 2023 tarihinde gerçekleşen depremde yitirdiğimiz  canları andı,  saygı duruşunda bulundu ve basın açıklaması yaptı.

“Basına ve Kamuoyuna

6 ŞUBAT 2023 tarihinde gerçekleşen ve on bir ilimizi ve yüzlerce yerleşim merkezini etkileyerek, yüzbinin üzerinde insanımızın hayatını kaybetmesine, on binlerce insanımızın yaralanmasına, sakat kalmasına, yüz milyar doların üzerinde ekonomik zarara yol açan “Doğu Anadolu Depremlerinin” birinci yıl dönümünde, kaybettiklerimizi anmak için toplanmış bulunuyoruz.

 Anadolu topraklarından geçen tüm   kavimlerin, doğa kaynaklı afetler ve özellikle depremler ile boğuştuğunu tarihsel kayıtlardan biliyoruz. Bu nedenle,nüfusun yoğun olmadığı çağlarda, göçebe kültürünün etkisi ile yerleşik düzene geçemeyen halkların, din-tarım toplumu olmanın etkisi ile, doğa kaynaklı afetleri “tanrıların gazabı” olarak nitelendirmiş olmalarına elbette şaşırmıyoruz. Bizleri şaşırtan ve dehşete düşüren, Depremin oluş mekanizmasının çözüldüğü 20 ve 21. Yüzyılda, yaşadığımız topraklarda gerçekleşen 35 yıkıcı depremde,200 bininin üzerinde insan kaybına, milyarlarca dolar zarara rağmen hala ders çıkarmayan yöneticilerin sorumsuzluğu ve cehaletidir.

Doğa kaynaklı afetler konusunda geldiğimiz durum vahim, merkezi idarelerin aldığı tutum ise kaygı vericidir. Bir yıl önce gerçekleşen deprem, yerleşim alanı planlaması konusunda hala bir adım yol alamadığımızı, barınma amacı ile yapılan ama toplu enkaza dönüşen yapılarımızı yöntemli olarak denetleyemediğimizi göstermektedir. Ürkütücü olan ise, üzerinden bir yıl geçmesine karşın, bölgede çadırlarda ve konteynırlarda yaşam savaşı veren yoksul insanlarımızın içimizi sızlatan durumudur.

Sonuçları itibariyle “asrın felaketi” kelimeleri arasına sıkıştırılarak ”kadere” bağlanan afetin sorumluları ortada yoktur. Yaşamını yitiren yurttaşlarımızın yanında bir de “faili meçhul” kayıpların olması, ayakta kalma mücadelesi veren afetzede yurttaşlarımızın acısını neredeyse  isyana dönüştürmüştür.

Uygar ülkelerde, yıkım ve can kayıplarından sorumlu yetkililerin görevlerinden istifa etmeleri bir zorunlulukken, ülkemizde bu durum neredeyse bir terfi gerekçesi olmuş, afetin üzerinden bir yıl geçmesine karşın, sorumlu mevkilerde bulunan hiçbir kamu görevlisi sorumluluğu üstlenmemiş veya merkezi idare tarafından görevden el çektirilmemiştir.

Deprem sonrası yaşanan koordinasyon bozukluğu, bölgeye ulaşımda yaşanan güçlükler, yardım malzemelerinin vicdan ve sorumluluk sahibi STK lar, gönüllü kuruluşlar ve meslek örgütleri dışında zamanında yerine ulaştırılmaması, zorlu kış şartlarında yurttaşlarımızı çaresiz bırakmış, deprem, sel gibi doğa kaynaklı afetlerde yurttaşın üstünü örtecek çadırı sağlamakla yükümlü Kızılay, kendi sitesinden çadır satışı yaparak adeta fırsatı ticarete dönüştürme telaşına düşmüştür.

Yaklaşan yerel seçimler öncesi, yıkıma uğrayan kentlerde “yardım alma” koşulunu, “oy karşılığı” na bağlayan yönetim sisteminin bir sonucu olarak, ülkemizin yeni afetlerde düşeceği durum kürsüden, hem de en yetkili ağız tarafından itiraf edilmiştir:

”OY YOKSA,YARDIM DA YOK!”

Son 25 yıl içinde ülkemizin tamamında yapılan yer bilimsel çalışmaların sonuçları kaygı vericidir. Beş yüze yakın deprem üretme potansiyeli olan diri fayın var olduğu ülkemizde, kısa süre içerisinde veya uzun vadede ne zaman ve hangi noktalarda yıkıcı bir depremin olacağı ne yazık ki kestirilememektedir. O halde yapılması gereken şey, deprem zararlarını en aza indirecek güvenli alanlarda, mühendislik prensiplerine uygun yapı üretilmesi ve bu yapıların her aşamasının sürdürülebilir, etkin ve efektif bir sistem ile zemininden çatısına kadar denetlenmesidir. Oysa ülkemizde 1999 depremlerinden sonra 4708 sayılı Yapı Denetim Yasası ve uygulama yönetmelikleri ile yürürlüğe giren denetim sistemi, son depremde ortaya çıkan aksaklıklar göz önüne alındığında son derece yetersizdir.

Türkiye’de ilk deprem yönetmeliği 1939 Erzincan depremi sonrasında;1940 yılında yürürlüğe girmiştir. Bilimsel gelişmelerin yönetmeliklere yansıması elbette doğal kabul edilmelidir. Ancak, geçtiğimiz yüz yıl içinde yönetmelik 11 kez değişikliğe uğrarken bununla asimetrik olarak, “imar barışı” adı ile anılan 19 “imar affını” ve yıkılan binaların arasında ne kadarının imar affından yararlandığını öğrenmek istiyoruz.

Doğa kaynaklı afetleri gerekçe göstererek, bu durumu fırsata dönüştürme çabalarının  giydirilmiş adı, mevcut hali ile “kentsel dönüşüm” ütopyasıdır. Yoksul insanların yaşamları boyunca elde ettikleri tüm birikimlerini kullanarak, aç kalma pahasına satın alıp, başlarını soktukları konutların, afet güvensiz alanlarda, denetimden yoksun  ve “çürük” yapılmasının sorumlusu kendileri değil, mevcut sistemdir. Anayasa ile güvence altına alınmış barınma hakkı, yurttaştan alınıp beton lobilerine teslim edilemez.

İzmir emek ve demokrasi güçleri, dün olduğu gibi bugün de halkının yanında, üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmeye devam etmektedir. Yıkılan her binanın, kaybolan her canın, yetim ve öksüz kalan her çocuğun acısını yüreğimizde hissediyoruz. Başta 6 şubat depremleri olmak üzere, doğa kaynaklı afetlerde yaşamını yitirmiş yurttaşlarımızı saygı ile anıyor, depremlerin kırıma dönüşmediği bir ülkede, barış içinde, kardeşçe  yaşamak istiyoruz.

Basına ve kamuoyuna saygı ile…”

 

İzmir Kadın Platformu: Güvenli kentler, güvenli yaşam istiyoruz. Unutmuyoruz, affetmiyoruz, helalleşmiyoruz..

 

İzmir Kadın Platformu  6 Şubat depreminin yıldönümünde  Türkan Saylan Kültür merkezi önünde toplanarak, Alsancak Garı önüne kadar yürüdü  ve  basın açıklaması yaptı. Kadınlar,  “Unutmak ok affetmek yok helalleşmek yok”, “Deprem değil bu katliam, Kızılay -AKP halka hesap verecek”, “Dikmece halkı yanız değildir”,  “AKP’ den hesabı kadınlar soracak” , “Güvenli kentler güvenli yaşam” “Taleplerimizi hep birlikte her yerde haykırmaya devam ediyoruz.” sloganlarını attı.  Kadınlar  basın açıklamasını yaptıktan sonra topluca Bayraklı Deprem Anıtı önünde İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri tarafından düzenlenen basın açıklamasına  katıldı.

Açıklama metni :

Basına ve Kamuoyuna

6 Şubat 2023 tarihinde 11 ilde etkisini gösteren ve iktidar eliyle bir katliama dönüştürülen depremin üzerinden tam bir yıl geçti. Bir yılın ardından bölgede yaraların hala sarılmadığı, halkların sağlıklı bir yaşama kavuşmadığı bir tablo ile karşı karşıyayız.

Depremin ilk olduğu anlardan itibaren saatlerce, günlerce arama kurtarma ekipleri bölgeye gelmedi. İnsanlar enkaz altında ölüme mahkum edildi. Kendi imkanlarıyla yaşamını kurtaranlara ne bir çadır sağlandı ne de içecek bir su verildi. Halktan halka dayanışma köprüleriyle birbirimizin elinden tutmaya çalıştık. Gerek tırlar dolusu malzemeler ile gerek direk deprem bölgesine giderek oralarda çalıştık ve dayanışma köprülerine ayak olduk. Deprem bölgelerinde temiz suya, gıdaya, hijyene ihtiyaç tavan yapmışken, kadınlar ev içlerindeki toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini daha da ağır biçimde çadırlarda, bulunduysa konteynerlarda yaşarken, ciddi bir barınma krizi olduğu için kadınlar şiddet ve istismar failleriyle aynı çadırlarda kalırken, AKP MHP iktidarı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, deprem bölgesinin sorunlarını dile getirenlere hakaret etmekle, Kızılay çadırlarını halka satmakla meşguldü. İktidarın ayrımcı ve sermayeden yana politikaları sonucu yüzbinlerce insan hayatını ve kaybetti ve hala daha fazlası yaşamsal sorunlarla burun buruna.

Depremden sağ bir şekilde kurtarılan ama sonrasında haber alınamayan binlerce insan olduğu gerçeği ile karşı karşıyayız. Bir yıl geçmiş olmasına rağmen akıbeti belli olmayan insanlar var. Ve bu dönemde yüzlerce çocuğun tarikatlara gönderildiğine dair haberleri hep birlikte okuduk. Aynı zamanda depremzedeler arasında kimlik ve inanç ayrımcılığına da birlikte şahit olduk. Özellikle Hatay’da yaşayan Alevi nüfusu tam anlamıyla görmezden gelen, üzerine daha fazla saldırmaya çalışan bir iktidar politikası bu. Depremin üzerinden birkaç ay geçmişken Hatay Dikmece köyünde, insanların geçim alanı olan yüzyıllık zeytin ağaçlarına göz dikildi ve acele kamulaştırma kararı alındı. Başta Dikmeceli kadınlar olmak üzere Dikmece halkı aylardır bu saldırıya karşı mücadele ediyor, zeytinliklerine sahip çıkıyor.

Depremden sonra birçok kadın işsiz kaldı, bir kısmı ise hamileyken işe çağrıldı.  Yoksulluk öyle ciddi boyutlarda ki 3 bin liralık kira yardımını alabilmek için çadırda kalmayı tercih edenler, üç kuruş kazanabilmek için temizliğe giden kadınlar var.

Çocuklar çadırlarda telefon ışıklarında ders çalışıyor. Hala doğru düzgün okul yok, olanlar ise 45-50 kişilik mevcutlarla ders işlemeye çalışıyor.

Bugün geldiğimiz noktada dönemin Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı ve şuanda Cumhur İttifakının İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Murat Kurum, geçen sene 50.000 dedikleri ölüm rakamının bugün 130binler olduğunu söylüyor. Yine depremin yıldönümünde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Hatay’da gerçekleştirdiği konuşmasında “merkezi yönetim ile yerel yönetim el ele vermezse oraya hiçbir şey gitmez, bakınız Hatay garip kaldı” diyerek deprem döneminde nasıl tutum aldığını itiraf ediyor, halkları tehdit ediyor.

Biz kadınlar güvenli bir yaşam ve güvenli kentler için mücadelemize daha fazla sarılmaya devam edeceğiz. Afetin ötesinde bir katliam yaşadığımız gerçeğini unutmayacağız. Bugün bu açıklamayı yine bir deprem bölgesi olan İzmir’de gerçekleştiriyoruz. 30 Ekim 2020 yılında yine etkisi çok olan bir depremi burada yaşadık ve her an kitlesel yıkıma varabilecek bir deprem ihtimali altında yaşıyoruz. İzmir’de üç yıldır yapılmayan okullar yüzünden okullar birleştirildi. İki hatta üç okul tek bir binada eğitim görüyor. Eğitimin kalitesi giderek düşüyor. Aynı zamanda çocuklar yaşadıkları yerlerden uzaktaki okula gidebilmek için üç araç değiştirmek zorunda kalıyorlar.

Peki olası bir depremin yıkıcı boyutlara ulaşmaması için neler yapılıyor? Çürük binalara imar affı verilmesi son bulması, para uğruna uygun olmayan zeminlere bina dikilmesine son verilmesi, sağlıklı yaşam alanları, güvenli kentler inşa edilmesi gerekmektedir. Merkezi ve yerel yönetimlere sesleniyoruz.

Biz kadınlar, haklarımıza ve hayatımıza sahip çıkıyoruz. İnsanların ve doğanın sermayedarların daha fazla zenginleşmesi için peşkeş çekilmesine karşı, kentsel dönüşüm adı altında rantsal dönüşüm peşinde olanlarla hesaplaşmaya devam edeceğiz.

Depremden sağ çıkartılan ama sonrasında akıbeti belli olmayan binlerce insanın, çocuğun akıbeti araştırılsın, sorumlular tek tek hesap versin.

Deprem bölgelerinde temiz su ihtiyacı çözülsün, halkların sağlıklı bir yaşama kavuşması sağlansın.

Faillerle aynı çadırlarda yaşamak zorunda kalan kadınlara barınma imkanı sağlansın.

Kadın hastalıklarıyla ilgili ücretsiz ve kapsamlı taramalar yapılsın.

Eğitim hakkı elinden alınan çocuklara, gençlere parasız, nitelikli eğitim sağlansın.

Ücretsiz psikolojik destek noktaları kurulsun.

Deprem bölgesindeki tüm üniversiteli kadınlara kyk bursu sağlansın.

Bakım emeği toplumsallaştırılsın. Ücretsiz kreş, yaşlı bakım evi, çamaşırhaneler açılsın.

Elektrik kesintilerinin son bulması, yangınların önüne geçilmesi için etkili çalışma başlatılsın.

Şehir içinde yaşanan ulaşım sorunu acilen iyileştirilsin.

Zeytinliklere, arazilere, tarlalara istimlak adı altında el koyma yasaları kaldırılsın.

İstihdam sorunu yaşayan tüm kadınlara güvenli ve güvenceli iş imkanı sağlansın.

Tüm depremzede yurttaşlar için insanca temel gelir güvencesi sağlansın.

Özel okullara teşvike ayrılan bütçeler, kamusal eğitim için ayrılsın. Yerel yönetimler ve merkezi idare çocukların ücretsiz servis ihtiyacını karşılasın.

İmar aflarından çürük binalar yapanlara, insanları bile bile ölüme terk edenlerden halka çadır satanlara, halklara ölüm ve zulüm düzeninden başka bir şeyi reva görmeyenlere kadar bu katliamda sorumluluğu olan herkes tek tek yargılansın.

Kadınlar olarak depremzede kadınların, halkların taleplerini her yerde, her zaman haykırmaya devam edeceğiz. Yeni bir katliama dönüştürülen afetler yaşamamak için, 6 Şubat’ın hesabının sorulması için biz kadınlar mücadeleye devam edeceğiz.

İzmir Kadın Platformu”

 

 

KESK-Eğitim-Sen 2 No’lu Şube: İktidara çağrımız KHK’li kamu emekçilerinin işlerine dönmesinin sağlanması ve hukukun, demokrasinin uygulanmasıdır.

Kesk-Eğitim-Sen 2 No’lu Şube  oturma eyleminin  279.  haftasında  halkın iradesiyle seçilen milletin vekili Can Atalay’ın  vekilliğinin düşürülmesinin  hukuk dışı ve meşru olmadığını, iktidarın  sermayeden yana emek karşıtı politikalarına karşı,  laik demokratik eğitim, KHK hukuksuzluğuna, adaletsizliğe karşı,   eşitlik, özgürlük, demokrasi, hak ve adalet  taleplerini  belirten basın açıklamasını Karşıyaka Çarşı girişinde  yaptı.

Basın açıklamasını Eğitim-Sen 2 Nolu Şube Başkanı Zeliha Danyeli okudu.

“Basına ve Kamuoyuna

İktidarın muhalif kesimlere, sendikal faaliyetlere, basın emekçilerine, emek ve meslek örgütlerine yönelik saldırıları devam ediyor. İktidar, toplumsal muhalefeti bastırma ve sindirme aracı haline getirdiği yargı eliyle Anayasa’yı ve hukukun asgari normlarını dahi yok saymaktadır. Dün TBMM’de Yargıtay’ın kararının okunması ile TİP Hatay Milletvekili Can Atalay’ın milletvekilliğinin düşürülmesi hukukun, demokrasinin, temel hak ve özgürlüklerin yok sayıldığı bir kez daha gözler önüne serilmiştir. İktidarın hayata geçirdiği; sermayeden yana, emek karşıtı politikalar, ülkedeki milyonlarca işçi, emekçi açısından insanca çalışma ve insanca yaşama koşullarını ortadan kaldırmıştır. Her geçen gün artan yoksulluk, işsizlik ve güvencesiz çalışma koşullarına, demokratik haklara yönelik saldırılara karşı; emek, demokrasi ve barış mücadelesinde ısrar etmeye; hak, hukuk ve adalet için sesimizi yükseltmeye devam edeceğiz.

İklim krizi, ekolojik yıkım, felaketler, salgınlar, neo liberal ekonominin içinde bulunduğu kriz emekçileri, kadınları, mültecileri, öğrencileri, lgbti+’ları her geçen gün daha da yoksullaştırıyor. Gelir adaletsizliğin bu kadar keskinleştiği, canlıların yaşam olanaklarının sermayeye peşkeş çekildiği yani yaşamı tehdit eden bütün politikalara karşı biz KESK’ li emekçiler “Sermaye’ ye Değil Emekçiye Bütçe” diyoruz.

Türkiye’ de AKP-MHP iktidarı anayasa değişikliği yaparak devleti yeniden inşa etmeye yönelik fiili uygulamalar ve politikalar üretiyor. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğini daha da derinleştirmek, Anayasa ve Medeni Yasa gibi temel yasaların eşitlikçi içeriği ortadan kaldırılmak isteniyor. İstanbul Sözleşmesini fes eden iktidar şimdi de nafaka hakkını, 6284 sayılı şiddet yasasını tartışmaya açarak kadınların kazanılmış haklarına göz dikilmektedir. Söylemleri ve uyguladığı politikalarla kadınların hayatları ve emekleri değersizleştiriliyor. Şiddet, mobing ve taciz davalarına uygulanan cezasızlık ve ceza indirimi politikaları, kadın ve lgbti+ düşmanlarını cesaretlendiriyor. Bütün bu nefret politikalarına karşı biz KESK’li emekçiler “ Nefrete İnat Yaşasın Hayat” diyoruz.

AKP-MHP iktidarı karma eğitimi hedef alarak ve ÇEDES gibi projelerle eğitim dinselleştirmek istiyor, kurmayı hedeflediği şeriatçı toplumu oluşturmak için eğitimi araç olarak kullanıyor. Bugüne kadar eğitim alanında Millî Eğitim Bakanlığı ile Diyanet İşleri Başkanlığı, dini vakıf ve dernekler arasında çok sayıda iş birliği protokolü imzalanmış, okullarda hayata geçirilen ortak projeler üzerinden eğitimi dinselleşme süreci hızlandırılarak laik eğitim ve demokratik yaşama temelden aykırı adımlar atılmıştır. Devletin üstlenmesi gereken çocuklarımızın kamusal eğitim hakkını hatırlatarak ve eğitimin dinselleştirilmesine karşı biz KESK’li emekçiler “Laik, Bilimsel, Anadilde Eğitim” diyoruz.

Biz KESK‘li emekçiler sömürüye karşı emeği, savaşa karşı barışı, talana karşı doğayı, nefrete karşı yaşamı savunduğu için iktidar her zaman örgütlülüğümüze hedef almıştır ve saldırıları hız kesmeden devam ediyor. Halfeti’de Roboski Katliamı’nın 12. yıldönümünde paylaşımları gerekçe gösterilerek üç üyemiz hakkında soruşturma başlatılmış ve üyelerimiz il içinde sürgün edilmiştir. 15 Temmuz sonrası ülke KHK larla yönetilmeye başlandı. KHK larla hiçbir gerekçe gösterilmeden kamu emekçilerinin işlerine son verildi. Darbe girişimini fırsata çevirmek için her türlü imkanı kullanan iktidar 29 Ekim 2016 tarihinde çıkarılan bir KHK ile Konfederasyonumuz KESK’e yönelim de iyice açığa çıktı. Bir çok üyemiz kamudaki görevlerinden ihraç edildi. Hukuk askıya alındı ve KHK lar kalıcı yasalara dönüştürülmeye başlandı. Bu durum anayasaya aykırı olmasına rağmen kamudan yüzbinleri aşan ihraçlar yaşandı, ihraç edilenleri açlığa teslim etme politikası yürürlüğe kondu. İhraç edilenler ile ilgili hiçbir gerekçe gösterilmedi. İhraç edilen kamu emekçileri ile beraber aileleri de cezalandırılmak istendi. Konfederasyonumuz KESK mücadele tarihine bakıldığında, geçmişten bugüne darbelere karşı mücadele etmiş ve her daim darbenin karşısında durmuş ve demokrasi mücadelesi vermiştir. Fakat her zaman darbeyi fırsata çevirenler muhalefete ve KESK geleneğine karşı darbenin bütün yöntemlerini denemişlerdir. Bizler KESK olarak her türlü darbe ve antidemokratik duruma karşı, şartlar ne olursa olsun, ilkeli mücadelemizden taviz vermeyeceğiz. Burada bir kez daha uyarıyoruz. Demokrasiyi ve hukuku rafa kaldıranlar şunu iyi bilsinler ki demokrasi ve hukuka en fazla onların ihtiyacı olacak. Buradan iktidara çağrımız bir an önce bu yanlıştan vazgeçilip kamu emekçilerinin işlerine dönmesinin sağlanması ve hukukun, demokrasinin uygulanmasıdır. KHK’lar gidecek biz kazanacağız!

İzmir Kesk Kadın Meclisi: İstanbul Sözleşmesi’nden eşit ve özgür yaşam mücadelemizden vazgeçmeyeceğiz..

Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) Kadın Meclisi  kadın cinayetleri ve kadına yönelik şiddetle ilgili Eğitim-Sen 1 No’lu Şube salonunda basın toplantısı yapı.

“BASINA VE KAMUOYUNA

Ataerkil güç ilişkilerinden beslenen erkek şiddeti her gün daha vahşi yöntemlerle can almaya devam ediyor. Cezasızlık politikasından ve iktidarın kadın düşmanlığından cesaret alan erkek failler her gün en az 3 kadını katlediyor. Kadınlar her gün  evde, işte, sokakta, erkek-devlet şiddetine maruz kalmakta ya da şiddet tehdidi altında ölümle burun buruna yaşamlarını sürdürmektedir. Kadınların can güvenliğinin olmadığı bir atmosferde,  iktidar kadına yönelik şiddeti önlemek ve kadın kazanımlarını geliştirmek yerine, kadın düşmanı politikaların sürdürücüsü olmaya devam etmektedir.

24 Ocak Çarşamba günü İzmir’de;

  • Levend Macu, ayrıldığı Suzan Ediz’in evine girerek Suzan Ediz’i yaralıyor. Suzan Ediz’in 12 yaşındaki kızı Behiye Ediz’i öldürüyor.
  • Ege Üniversitesi’nde öğretim görevlisi Doç. Dr. Yusuf Yılmaz, 4 yaşındaki kızı Linda Yılmaz’ı ve kayınvalidesi Dilek Uzelli’yi tabancayla öldürüp, boşanma aşamasında olduğu Katip Çelebi Üniversitesi Öğretim Görevlisi Doç. Dr. Derya Uzelli Yılmaz’ı ağır yaralıyor. Kardeşinin sosyal medyadan yaptığı açıklamada Yusuf Yılmaz hakkında defalarca şikayette bulundukları, uzaklaştırma kararı olmasına rağmen kararı dinlemediği, tehditlerine devam ettiği, tüm mercilere yapılan şikayetlere rağmen gerekli önlem alınmadığı, saldırı günü Derya Uzelli’nin yüzüne kezzap atmaya çalıştığı ve sakat bırakmak amacıyla iki ayağını da defalarca kurşunlayarak ağır şekilde yaraladığı belirtiliyor. Yusuf Yılmaz’ın üzerinden 4 ruhsatsız tabanca çıkıyor.

Erkekler artık sadece öldürmek istediği kadınları değil,  annesini ve kızını da öldürüyor.

Şiddet boyut atlıyor ve iktidar bu cinayetleri önlemek için bir şey yapmıyor.

Yine 25 Ocak Perşembe günü;

  • Yedikule Göğüs Hastalıkları Hastanesi’nde Semih Erduhan isimli doktor tarafından cinsel saldırıya uğrayan kadın arkadaşımızın davasında, sanığın tüm iddialarının boşa çıkarılmasına rağmen son görülen celsede savcı mütalaasında sanığın beraati isteniyor ve delillere rağmen fail beraat ediyor.

Cinsel şiddet kadınlar için en zor şikayete dönüşen ve tüm süreçlerde hem psikolojik hem de bedensel en zor başa çıkılabilecek durumken bir kez daha görüyoruz ki, evde, sokakta, işyerinde sistematik erkek şiddetinin türlü biçimlerine maruz bırakılıyoruz, her yer her mekan,  kadınlar için şiddet ve suç mahalline dönüşmüş durumda. Yargı, failleri kolluyor, hatta cezasız bırakarak neredeyse ödüllendiriyor.

Bunlar yaşanan son örnekler.

Ataerkil egemen sistemin; eğitimde, medyada, iş yerinde ve gündelik hayatın her alanında yeniden ve yeniden üretildiği Türkiye’de, siyasi iktidarın kadına ve çocuğa karşı işlenen suçları cezasız bırakan mevcut şiddet dili ve politikaları, şiddeti ve ayrımcılığı kurumsallaştırmakta, failleri cesaretlendirmektedir. Öyle ki siyasi iktidarın, özellikle son 10 yılda kadın ve çocuk haklarının gaspına yönelik mevcut gerici politika ve uygulamaları ile AKP-MHP iktidarının yeni ittifaklarıyla birlikte çocuk ve kadına yönelik şiddet ve istismarın önünü açan söylemleri, bu son örneklerdeki gibi acı durumların yaşanmasına neden olmaya devam edecektir.

AKP-MHP iktidarının yeni ittifaklarını yanına alarak kadın düşmanlığına hız verdiği, İstanbul Sözleşmesi’nden çıktığı, 6284 Sayılı Kanun’u tartışmaya açtığı koşullarda iyice derinleşen toplumsal cinsiyet eşitsizliğine, yargının kadına yönelik şiddet davalarında cezasızlığı ve erkekten yana tutumu eklendiğinde devlet, kadına yönelik şiddetin faili değilse azmettiricisidir.

Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin en ağır sonuçlarından biri olan kadına yönelik şiddet, Türkiye’de gün geçtikçe kadınların yaşamını daha fazla kuşatma altına almaktadır. Devlete önleme, koruma, etkin soruşturma sorumluluğu yükleyen İstanbul Sözleşmesi’nin feshiyle erkek egemen zihniyetin hâkim kılınması sistematik erkek şiddetini daha da tırmandırmıştır.

Kadın katliamına varan kadın cinayetlerinin en önemli nedenlerinden biri, koruyucu ve önleyici tedbirleri hayata geçirme yükümlülüğü bulunan iktidarın sorumluluklarını yerine getirmemesidir. İktidar; kadınların ve toplumun tüm haklı itiraz ve protestolarına rağmen İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesi başta olmak üzere, kadın erkek eşitsizliğini savunan söylem ve uygulamalarla, kadına yönelik erkek şiddetini ve ayrımcılığı derinleştiren politikalarla, birbiri ardına yaşanan kadın cinayetlerine zemin yaratmaktadır. Bununla birlikte erkek şiddeti yargılamalarında izlenen cezasızlık politikası, faillere yönelik iyi hal ve haksız tahrik indirimleri kadına yönelik şiddetle mücadeleye ket vurmakta, erkek şiddetinin artmasında önemli bir rol oynamaktadır.

Nitekim kadınlara ve LGBTİ+’lara yönelik erkek şiddetine yönelik cezai ve başka hukuki yaptırımları önlemeyi zorunlu kılan İstanbul Sözleşmesi’nden çekilerek ağır yaptırımlar içeren suçların önünü açmıştır. Özellikle son yıllarda kadın kazanımlarının tırpanlanması, yasal kazanımların geri çekilmesi veya yasal hakların fiili engellemeleri üzerine kurulu bir siyaset izlemektedir.

Kadına yönelik şiddet ve bir şiddet biçimi olarak kadın cinayetleri politiktir, çünkü şiddeti önlemede ve şiddet mağdurunu korumada devletin yükümlülükleri vardır. AKP iktidarı boyunca gerek yasal düzenlemeler gerek ise şiddeti meşrulaştıran her türlü söz ve davranışı ile kadına yönelik şiddetin tırmanmasında aktif rol oynamaktadır.

İstanbul Sözleşmesi’ni feshedenler, sözleri ve eylemleri ile toplumda kadına yönelik şiddeti meşrulaştıranlar, bu saldırıların, yaşanan cinayetlerin ortağıdır.

Kadına yönelik suçlarda; erkek egemen yargıya, bizlere “SUS” diyen sisteme karşı mücadelemiz devam edecektir. İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmiyoruz!

Yılmadan ve bıkmadan yıllardır söylediğimizi buradan bir kez daha ifade ediyoruz; “Kadına Yönelik Şiddet, Kadın Cinayetleri Münferit Değil, Politiktir“.  Bu şiddeti önlemenin en önemli yolu, toplumsal cinsiyet eşitliğinin yaşamın her alanında sağlanmasından geçer.  İstanbul Sözleşmesi’nin tüm maddeleriyle birlikte hayata geçirilmesinden, caydırıcı yargı kararlarından, yeterli sayıda sığınma evinin açılmasından ve iktidarların şiddeti besleyen gerici, militarist, kadın düşmanı ayrımcı politikalarından vazgeçmesinden geçer.

Tam da bu nedenlerden, İstanbul Sözleşmesi’nin feshinin iptalini, şiddet ve tacizle mücadelede önemli bir araç olan ILO’nun 190 Sayılı Sözleşmesi’nin bir an önce imzalanmasını istiyoruz. Tacizin, mobbingin, şiddetin tüm biçimlerine karşı evde, sokakta, işyerlerimizde mücadelemizden vazgeçmeyeceğiz. “İstanbul Sözleşmesi yaşatır!”, “ILO 190 İş Yaşamında Şiddet ve Taciz Sözleşmesi” imzalansın diyoruz.

Erkek aklıyla örgütlenmiş kadın düşmanı politikaların sonucunda şiddete uğrayan, yaşamdan koparılan her bir kadın arkadaşımız bizler için her zamankinden daha fazla isyan ve mücadele gerekçesidir.

KESK İzmir Kadın Meclisi olarak, kadın düşmanı karanlık zihniyete karşı, İstanbul Sözleşmesi’nden yaşamlarımızdan, haklarımızdan eşit ve özgür yaşam mücadelemizden vazgeçmeyeceğimizi bir kez daha ifade ediyoruz. Kadına yönelik şiddeti de, şiddeti meşrulaştıran zihniyeti de kabul etmiyoruz. Yaşamın her alanında kadın mücadelesi ve kadın dayanışması ile eşit ve özgür bir toplumu hep beraber inşa edeceğiz.

SUSMUYORUZ, KORKMUYORUZ, İTAAT ETMİYORUZ!

JİN JİYAN AZADİ! KADIN YAŞAM ÖZGÜRLÜK!”

 

İzmir KESK-Eğitim-Sen 2 nolu Şube, Milli Eğitim Bakanlığı’nın cemaat vakıflarına destek olmasına, eğitimin ticarileştirilmesine, dinselleştirilmesine, öğrenci işçi emeği sömürüsüne, çocuk işçi cinayetlerine karşı laik demokratik eğitim , hak ve adalet talepleri için mücadele edeceğiz..

İzmir KESK-Eğitim-Sen 2 No’lu Şube  oturma eyleminin   278.  haftasında çocuk emeği sömürüsüne, çocuk işçi cinayetlerine , laik demokratik eğitim, KHK hukuksuzluğuna, adaletsizliğe karşı,   eşitlik, özgürlük, demokrasi, hak ve adalet  taleplerini  belirten basın açıklamasını Karşıyaka Çarşı girişinde  yaptı.

“Basına ve kamuoyuna

2023/2024 eğitim öğretim yılının ilk dönemini geride bırakmış bulunmaktayız. Geçen hafta çeşitli illerde yaptığımız basın açıklamalarında Milli Eğitim Bakanlığının eğitimde artarak devam eden problemlere yönelik rolünü vurgulamak üzere bir araya geldik ve Bakanlığa karnelerini ilettik. Cemaat vakıflarına destekten eğitimin ticarileştirilmesine, MESEM’ler ile çocuk emeği sömürüsünden öğrencilerin yeterli beslenememesine kadar yaşadığımız birçok sorunu dile getirdik. Eğitimde yaşadığımız sorunlar yapısal hale gelmekte ve kalıcılaşmakta fakat Milli Eğitim Bakanlığı sorunların giderilmesinde somut ve çözüme dayalı bir yaklaşım sergilememektedir.

İstanbul’da 14 yaşındaki Arda Tonbul meslek lisesindeki stajını yaparken kafasını sac büküm makinesine kaptırarak geçen hafta hayatını kaybetti. Güvencesiz ve denetimsiz koşullarda üç kuruş para karşılığında çocukların ucuz iş gücü olmalarını sağlayanlar Arda’yı aramızdan aldılar. Çocukların ucuz iş gücü olarak kullanılıp kamu kaynaklarının sermayedarlara aktarılmasının bir yolu şeklinde tasarlanan MESEM’ler uygulamanın başladığı günden bu yana çocukları çarklarında öğüten bir sistem haline gelmiştir. Uygulama kapsamında çocuklara asgari ücretin üçte biri oranında staj ücreti verilirken, bu ücretin üçte ikisi kamu kaynaklarından karşılandığı için çocukların emeği, patronlara bizzat siyasi iktidar tarafından adeta peşkeş çekilmektedir. 16 yaş altı çocukların staj adı altında denetimsiz, kontrolsüz, tehlikeli ve çok tehlikeli işlerde çalıştırılması yasakken, çocuklarımız iş cinayetlerinde yaşamını yitirmeye sorumluların gözleri önünde devam etmektedir.

Eğitimdeki dinselleşme hızı dozajını arttırarak devam etmektedir. Okullarda mesai saatlerinin ve okul ders planlarının cuma namazı saatlerine göre düzenlenmek istenmesi, öğretmenlere yönelik tek tip kıyafet dayatması, okullarda dini faaliyetlerin eğitimin önüne geçmesi ve karma eğitim ilkesinin ihlal edilmesi gibi girişimler, eğitim sistemini dini kurallara göre biçimlendirme uygulamalarının sadece birkaçıdır. Laik ve bilimsel eğitime yönelik açık bir tehdit olan bu uygulamalara karşı geçen hafta kuruluşunu ilan eden Laik Eğitim Demokratik Yaşam platformu eğitimdeki dinselleştirme ve gericileştirme politikalarına karşı verdiğimiz mücadelemizin yeni mevzisidir.

Son yıllarda yaşanan yüksek enflasyon ve hayat pahalılığı nedeniyle çocuklarını okula aç göndermek zorunda bırakılan halkın   cebinden yaptığı eğitim harcamalarındaki artışı durdurabilmek mümkün değildir. Kamu kaynaklarının devlet okulları için kullanılması yerine özel okullara teşvik adı altında aktarılması, eğitimde yaşanan eşitsizlikleri ve okullar arasındaki nitelik farklarını daha da derinleştiren bir işlev görmektedir. Bu durum okulları sadece devlet okulu-özel okul şeklinde ayrıştırmakla kalmamış, aynı zamanda zenginle yoksula ayrı ayrı ‘devlet okulu’, hatta aynı devlet okulu içinde gelir durumuna ya da başarı düzeyine göre farklı sınıflar oluşturulmasının önünü açmıştır. Bu tabloyu daha net açıklamamıza yardımcı olan verilere göre Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde bulunan 75 bin 19 okulun 14 bin 281’ini özel okullar oluşturmaktadır. Bir diğer deyişle, ülkemizdeki her 5 okuldan biri patronlar tarafından yönetilmektedir.

Örgütlü mücadelemizi hedef alan her türlü yasadışı girişim ve saldırıya rağmen 278. kez toplandığımız bu meydandan dile getirdiğimiz tüm bu yaşananları kabul etmediğimizi ve asla kabul etmeyeceğimizi duyuruyoruz. Eğitimdeki bu içler acısı tablonun ortaya çıkmasını hızlandıran, hukukun en temel ilkelerini ayaklar altına alarak oluşturulan KHK’lar ile boyun eğdirilmeye çalışan eğitim emekçileri sözünü söylemeye devam ediyor ve ihraç edilen açığa alınan tüm üyelerimiz tekrar görevlerine dönene kadar da edecek. Tüm bu anti demokratik ihraç kararlarına, baskılara karşın bu ülkenin onurlu ve mücadeleci eğitim emekçileri olarak boyun eğmedik, boyun eğmeyeceğiz.”

 

 

 

 

İzmir Kadın Platformu: Erkek adalet değil gerçek adalet

Datça’da bir kadına nitelikli cinsel saldırıda bulunduğu  gerekçesiyle, 18 yıl  6 ay ceza alan fakat Yargıtay kararı ile   usulen bozulan  davanın,  İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 15. Ceza Dairesinde bugün yapılan duruşmasında   sanık Orçun Gültekin’in tutukluluğunun devamına,  cinsel saldırıya uğrayan kadından yeniden istenen adli tıp raporunun beklenmesine ve bir sonraki duruşmanın 20  Mart 2024  tarihinde   saat 10.00 da   yapılmasına karar verildi.  İzmir Kadın Platformu  bileşenleri  duruşmayı izledi.

Duruşma öncesi İzmir Kadın Platformu  İzmir Bölge Adliye Mahkemesi önünde bir basın açıklaması gerçekleştirdi. “Erkek adalet değil gerçek adalet. Mağdura değil faile ceza” pankartı açan kadınlar açıklama sırasında “İstanbul sözleşmesi yaşatır”, “Erkek adalet değil gerçek adalet”, “yaşasın kadın dayanışması” sloganlarını attı. Yapılan açıklama şöyle:

“Muğla’da 2021 yılında bir kadın bir erkek tarafından cinsel saldırıya maruz kaldı. Olayın üzerinden 3
yıla yakın bir süre geçti. Davanın geçmişine bakarsak Orçun Gültekin, yapılan ilk duruşmada toplamda
12 yıl hapis cezasına çarptırıldı ancak çeşitli gerekçelerle tahliye edildi. Karara itiraz edildikten sonra
burada, İzmir Bölge Adliye Mahkemesi’nde görülen duruşmada fail toplamda 18 yıldan fazla bir ceza
alarak tutuklandı ve cezaevine gönderildi. Bu kararla beraber kadınların adalete olan inancı artmış ve
mücadelemiz kazanmıştı.
Bugün tekrar burada toplandığımız içinse üzgün ve öfkeliyiz. Dosya temyize götürüldükten sonra
Yargıtay cezalandırma kararını sanık lehine bozdu. Gelinen noktada Yargıtay eksik incelemeyle karar
verildiğini söylüyor. Karar sonrası daha önceki raporlar yok sayılarak kız kardeşimizden İstanbul Adli
Tıp Kurumu’ndan tekrar bir rapor alması istendi.
Bu dosyada tutukluluk ve cezalandırma hali resmen bir çocuk oyuncağı haline geldi. İlk olarak bir
mahkeme serbest bırakıyor, sonra diğeri ceza verip tutukluyor, bir diğerinin verdiği ceza ise Yargıtay
tarafından bozuluyor.
Yargıtay’ın bozma kararının bizim açımızdan kabul edilebilir bir yanı yoktur. Bu karar hukuk dışıdır ve
kız kardeşimizin tam da fail cezalandırıldığı için az da olsa huzur bulacağı bir aşamada tekrar hukuk
eliyle mağdur edilmesine sebep olmuştur. Cinsel şiddet faili Orçun Gültekin ise adeta bir kez daha
ödüllendirilmiştir. Bu davada yaşananların ne yazık ki ne ilk ne de son olduğunu biliyoruz. İstanbul
Sözleşmesi’nden bir gecede tek taraflı olarak ayrılanlar, 6284 sayılı Kanun’u etkin şekilde
uygulamayanlar, her alanda laiklik düşmanı gerici politikalarla kadınları şiddetin açık hedefi haline
getirenler iktidarda olduğu müddetçe mücadeleden bir an bile vazgeçmememiz gerektiğinin
farkındayız.
Yargı süreçlerinde tüm bu yaşananlara bakıldığı zaman failin her an serbest bırakılmayacağının hiçbir
garantisi yok. Yani fail her an serbest kalıp, aramıza dönebilir ve elini kolunu sallayarak dolaşabilir. Biz
faile verilen 18 yıldan fazla olan cezanın bozulmasını kabul etmiyoruz.
Biz kadınlar adaleti daha önce pek çok kez mücadelemizle kazandık. Bu sefer de mücadelemiz
kazanacak biliyoruz. Adaleti kazanana dek davanın takipçisiyiz. İzmir’deki tüm kadınları da bu davanın
takipçisi olmaya çağırıyoruz. Yargıtay’ın kararı faili değil, kız kardeşimizi cezalandırmaya yönelik bir
noktada. Verilen bozma kararı, failin hak ettiği cezayı aldığını düşünen kız kardeşimizin üzerinde ikinci
bir psikolojik travma yarattı.
Bir kez daha söz veriyoruz: Tüm kadınlar için gerçek adalet sağlanana dek, şiddet, taciz, tecavüz,
sömürü son bulana dek mücadelemiz ve dayanışmamız sürecek. Hiçbir kadını da bu mücadelede asla
ama asla yalnız bırakmayacağız.
Yaşasın kadın dayanışması”

NİHAT KAYA

                                                                                                          NİHAT KAYA

Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Matematik Bölümü 1977-1981 dönemi mezunu arkadaşımız, dostumuz Nazilli Lisesi emekli matematik öğretmeni Nİhat Kaya’yı bugün (19.01.2024) kalp krizinden kaybettik.

Nihat, bugün Nazilli’de İkindi vakti Yunus Emre Camisinden uğurlandı.. Anılarıyla bizimle yaşayacak.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri: Devrimci kardeşimiz Hrant Dink’i, yitirişimizin 17. yılında sevgi ve hiç bitmeyen bir özlemle anıyoruz.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri  devrimci kardeşimiz Hrant Dink’in öldürülmesinin 17. yılında sokağa çıktı, “Unutulmadın Aramızdasın Ahparing”  pankartı  arkasında toplanarak,  Hrant’ı  andı ve açıklama yaptı. Açıklama sırasında katılımcılar,  “Faşizme inat kardeşimsin Hrant”, “Hepimiz Hrantız hepimiz  Ermeniyiz”,  “Katil devlet”,  ” Faşizme karşı omuz  omuza”, “Yaşasın halkların eşitliği ve kardeşliği”,  “Hrantı unutma unutturma” sloganları atıldı.

Basın açıklamasını Kesk  Dönem Sözcüsü  Bülent Karakaş okudu. Açıklama şöyle:

“Değerli dostlar.

Hrant’ın sevgili arkadaşları.

Uğur Mumcu’nun, Muammer Aksoy’un, Metin Göktepe’nin ve Onat Kutlar’ın da katledildiği, Türkiye’nin karanlık ocak ayında, kardeşimiz Hrant’ı anmak için, adalet talebimizi haykırmak için biraradayız.

17 yıl önce bugün, 19 Ocak 2007’de, Agos Gazetesi’nin kurucusu, genel yayın yönetmeni ve yazarı, sevgili Hrant Dink’i, devlet içindeki çetelerin müdahil olduğu bir suikast sonucu kaybettik.

Örgütlü bir şekilde yürütülen linç kampanyasında, sözel ve fiziksel saldırılara maruz kalan, barışa ve kardeşliğe olan umudunu dile getirdiği yazısı nedeniyle yargılanan ve mahkum edilen Hrant Dink’in öldürülmesini, Gabriel Garcia Marquez’in Kırmızı Pazartesi romanındaki ilk cümleden itibaren vurgulandığı gibi, “herkesin işleneceğini öngördüğü bir cinayet” olarak yaşadık.

Yaşanan bu linç sürecinde, basında ve görsel medyada yayınlanan haberlerle, yapılan yorumlarla, toplumda nefret duygusu yaratıldı, açıktan ölüm tehditleri yöneltildi, sevgili Hrant Dink adliye binası içinde fiziki saldırıya uğradı.

Cinayet sonrası ortaya çıkan belgelerden, emniyet ve istihbarat görevlilerinin bir cinayet hazırlığından haberdar oldukları, bu bilgileri ilgili makamlara iletmedikleri, Hrant’ın korunmadığı ortaya çıkmış ve en önemlisi bazı kamu görevlilerinin bu cinayetin işlenmesinde birinci derecede sorumlu oldukları gerçeğinin izine ulaşılmıştır.

Muktedirlerin kirli ortaklık sürecinde yaşanan soruşturma ve yargılama süreci, hiçbir zaman karanlığı aydınlatmadı, adalet ve hakikat arayışımız, gerçeklerin bilinçli bir şekilde gizlendiği yıllar içinde engellenmeye çalışıldı.

Hrant’ın ailesinin avukatlarının yaptığı başvuru üzerine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Dink-Türkiye kararında; resmi makamların Hrant Dink’in ölümcül bir saldırıya maruz kalma ihtimalinin yüksek olduğunu bildiklerini ya da bilebilecek durumda olduklarını,  somut koşullara bakıldığında Hrant Dink’e yönelik tehlikenin açık ve yakın bir tehlike olduğunu, cinayetin işlenmesini önlemekle yükümlü olan makamların ayrı ayrı ya da koordineli bir biçimde planlanmasından ve yakında işleneceğinden haberdar olmalarına rağmen Hrant Dink cinayetinin engellenmesi amacı ile harekete geçmedikleri ve cinayette sorumluluğu olan görevliler hakkında etkin bir soruşturma da yapılmadığı, bu nedenlerle yaşama hakkının esastan ve usuli yönden ihlal edildiği sonucuna vardı.

Son olarak bu cinayet planının son halkası, tetiği çeken katil, 2023 yılının temmuz ayında çıkarılan ve örtülü af niteliğindeki infaz düzenlemesinden yararlanarak geçtiğimiz aylarda serbest bırakıldı.

Ne yazık ki gücümüz, bir güvercinin ruh tedirginliğinde yaşayan kardeşimizi korumaya, yaşatmaya yetmedi.

Bizler, Hrant’ın şahsında biçimlenen düşünce ve düşünceyi ifade etme özgürlüğünü talep edenler, hakikat ve adalet arayışında olanlar; barış, demokrasi ve özgürlükler önüne örülen kalın duvarları yıkmaya, karanlığı aydınlığa kavuşturmaya kararlıyız.

Bu cinayetin gerçek sorumluları ortaya çıkana kadar, hiçbir suçun cezasız kalmaması için yargılama süreçlerini takip etmekten, bu uğurda her koşulda mücadele etmekten, adalet arayışımızdan asla vazgeçmeyeceğiz.

Kardeşimiz Hrant, hâlâ o kaldırımın üstünde, beyaz örtünün altında yatıyor. Bizlerin kararlılığıyla suçlular ortaya çıkacak, karanlıklar aydınlanacak, gerçekleri gizleyen o kalın duvar yıkılacak. Ve işte o gün, dostumuzu yattığı yerden kaldırıp, onun anısı ile birlikte, barış içinde birlikte yaşayacağımız, demokrasinin, hukuk devletinin tüm kurum ve kurallarıyla yürürlükte olduğu,  kardeşliğin ve dayanışmanın egemen olduğu bir düzenin hüküm sürdüğü bir ülkeyi inşa edeceğiz.

Dostumuz, hakikat arayıcısı, bu topraklarda barış içinde bir arada yaşama idealinin simgesi, Malatyalı devrimci kardeşimiz Hrant Dink’i, yitirişimizin 17. yılında sevgi ve hiç bitmeyen bir özlemle anıyoruz.

Faşizme İnat Kardeşimizsin Hrant!

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri”

 

 

 

 

 

 

 

Salkım Söğüt

“Akıyordu su
gösterip aynasında söğüt ağaçlarını.
Salkım söğütler yıkıyordu suda saçlarını!
Yanan yalın kılıçları çarparak söğütlere
koşuyordu kızıl atlılar güneşin battığı yere!
Birden
bire kuş gibi
vurulmuş gibi
kanadından
yaralı bir atlı yuvarlandı atından!
Bağırmadı,
gidenleri geri çağırmadı,
baktı yalnız dolu gözlerle
uzaklaşan atlıların parıldayan nallarına!Ah ne yazık!
Ne yazık ki ona
dörtnal giden atların köpüklü boynuna bir daha yatmayacak,
beyaz orduların ardında kılıç oynatmayacak!Nal sesleri sönüyor perde perde,
atlılar kayboluyor güneşin battığı yerde!Atlılar atlılar kızıl atlılar,
atları rüzgâr kanatlılar!
Atları rüzgâr kanat…
Atları rüzgâr…
Atları…
At…Rüzgâr kanatlı atlılar gibi geçti hayat!

Akar suyun sesi dindi.
Gölgeler gölgelendi
renkler silindi.
Siyah örtüler indi
mavi gözlerine,
sarktı salkım söğütler
sarı saçlarının
üzerine!

Ağlama salkım söğüt
ağlama,
Kara suyun aynasında el bağlama!
el bağlama!
ağlama!”

Nazım Hikmet Ran