Martı & Maria” İzmir’de Sahnelendi: Tarih, Direniş ve Kadınların Ortak Çığlığı Aynı Sahnede Buluştu

İzmir, anlamlı ve sarsıcı bir tiyatro buluşmasına ev sahipliği yaptı. İmece Dostluk Dayanışma Derneği’nin organizasyonu ve davetiyle Türkan Saylan Kültür Merkezi’nde sahnelenen “Martı & Maria” adlı oyun, hem tarihsel bir yüzleşme hem de güncel bir toplumsal çağrı niteliği taşıdı.

Yönetmenliğini Şıhali Yalçıner’in üstlendiği, Mürüvvet Barış’ın etkileyici performansıyla sahneye taşınan oyun; uzun yıllar görünmez kılınmış bir yaşam öyküsünü güçlü bir anlatımla yeniden gündeme getirdi. Seyircinin yoğun ilgisiyle karşılanan gösterimde salon tamamen dolarken, artan talep nedeniyle ek sandalyeler yerleştirildi.

+100%-

Oyun, 1921’de Mustafa Suphi ve yoldaşlarının Karadeniz’de katledilmesinin ardından eşi Maria Suphi’nin maruz bırakıldığı ağır şiddet ve esaret sürecine odaklanıyor. İşkence, cinsel şiddet ve nihayetinde katledilme ile sonuçlanan bu trajik süreç, sahnede yalnızca bireysel bir hikâye olarak değil, aynı zamanda sistematik bir yok etme ve susturma politikasının ifadesi olarak ele alınıyor.

Anton Çehov’un “Martı” eserinden alınan tiratlarla zenginleştirilen oyun, Kenan Karabağ’ın “Maria Suphi: Bir Direnişin Öyküsü” kitabından esinlenerek uyarlanmış. Bu yönüyle eser, klasik tiyatro ile tarihsel-politik anlatıyı iç içe geçirerek güçlü bir sahne dili kuruyor.

3K Kavimler Kapısı Sanat Kolektifi tarafından hayata geçirilen proje, İzmir’de ilk kez seyirciyle buluşurken, yalnızca geçmişe dair bir hatırlatma yapmakla kalmadı; bugünün kadın mücadelesine de doğrudan seslendi. “Kadın cinayetleri politiktir” vurgusuyla sahnelenen oyun, kadınlara yönelik şiddetin bireysel değil, toplumsal ve siyasal bir sorun olduğunun altını çizdi.

İzmirli kadınların ve sanatseverlerin yoğun katılım gösterdiği etkinlik, sahnedeki anlatının izleyiciyle kurduğu güçlü bağ sayesinde kolektif bir yüzleşmeye dönüştü. “Martı & Maria”, hem tarihsel hafızayı diri tutan hem de güncel mücadele dinamiklerine ışık tutan etkili bir tiyatro deneyimi olarak iz bıraktı.

 

İzmir Meslek Fabrikası İçin Yurttaşlar Ayakta, Fabrika Halkındır

İzmir’de Meslek Fabrikası’nın İzmir Büyükşehir Belediyesi’nden alınarak Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne devredilmesine karşı başlatılan direniş üçüncü gününde de sürüyor. Fabrika önünde tutulan nöbet devam ederken, İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri’nin çağrısıyla alanda bir kez daha geniş katılımlı bir buluşma gerçekleşti.

Vakıflar Genel Müdürlüğü aracılığıyla el konulmak istenen Meslek Fabrikası önünde toplanan yurttaşlara; siyasi partiler, sendikalar, dernekler ve çok sayıda sivil toplum örgütü temsilcisi de katıldı. DİSK’e bağlı Genel-İş ve Emekli-Sen şubeleri ise Halkapınar Aktarma İstasyonu’ndan yürüyüş düzenleyerek eylem alanına geldi.

Eylem boyunca “Fabrika halkındır halkın kalacak”, “Gün gelecek devran dönecek AKP halka hesap verecek”, “Faşizme karşı omuz omuza” ve “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz” sloganları sık sık yükseldi. Alan, yalnızca bir bina için değil, kamusal hakların korunması için verilen mücadelenin sembolüne dönüştü.

Meslek Fabrikası kursiyerleri ve mezunları da söz alarak kurumun yaşamlarındaki yerini anlattı. Rafet Keski, burada aldığı eğitim sayesinde geçimini sağladığını belirterek fabrikanın kapanmaması gerektiğini söyledi.

Barista eğitimi alan Ece İdiman ise Meslek Fabrikası’nın sunduğu eğitimin niteliğine dikkat çekerek, “Çok profesyonel bir eğitim aldık, bizi mesleğe baştan sona hazırladılar. Herkes bu imkânlardan yararlanabilmeli” dedi.

Milena Yurash da fabrikanın yalnızca meslek kazandırmadığını, aynı zamanda özgüven ve dayanışma duygusu geliştirdiğini vurguladı. Sevinç Demir aldığı eğitimlerle ev ekonomisine katkı sunduğunu ifade ederken, Esra Yeke ise boşandıktan sonra bu merkez sayesinde iş bulup yaşamını sürdürebildiğini anlattı. Hüsniye Tamercan da Meslek Fabrikası’nın sağladığı imkânlarla geçimini sağladığını belirterek direnişi sürdüreceklerini dile getirdi.

CHP İzmir İl Başkanı Çağatay Güç, eylemin üçüncü gününde yaptığı konuşmada mücadelenin kapsamına dikkat çekti: “Üç gündür burada sadece bir binayı değil, hakkı ve geleceği savunuyoruz. Burası işsiz gençlerin umudu, hayatını yeniden kurmak isteyenlerin kapısıdır.”

Güç, Meslek Fabrikası’nın İzmir halkına ait olduğunu vurgulayarak, sürecin yalnızca yerel değil, ülke çapında bir mesele haline geldiğini ifade etti. “Devlet hukuka uymalıdır. Ancak karşımızda halkın iradesini tanımayan bir anlayış var. Biz bu hukuksuzluğa boyun eğmeyeceğiz” dedi.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri adına DİSK Ege Bölge Temsilcisi Deniz Şahin Gümüştekin tarafından okunan açıklamada, Meslek Fabrikası’nın yıllardır başta kadınlar ve gençler olmak üzere yüz binden fazla yurttaşa eğitim verdiği ve binlerce kişiyi meslek sahibi yaptığı hatırlatıldı.  Deniz Şahin şunları söyledi:

“İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri olarak bugün burada yalnızca bir binayı değil; bu kentin emeğini, toplumsal hafızasını ve geleceğini savunmak için bir aradayız.

Meslek Fabrikası, İzmir’de yıllardır başta kadınlar ve gençler olmak üzere yüz binden fazla yurttaşa eğitim vermiş, binlerce insanın meslek sahibi olmasını sağlayarak istihdama doğrudan katkı sunmuş önemli bir sosyal hizmet merkezidir.

Bu merkez yalnızca bir eğitim alanı değil; insanların kendi ayakları üzerinde durabildiği, ekonomik bağımsızlık kazandığı ve toplumsal hayata eşit biçimde katılabildiği bir dayanışma alanıdır. Aynı zamanda örnek bir sosyal belediyecilik modelidir.

Bugün ise böylesine önemli bir kuruma el konulmuştur.

Kamu yararı için faaliyet yürüten bir yapının, yine kamu gücü kullanılarak halktan koparılması kabul edilemez. Halkın vergileriyle kurulan ve halkın ihtiyaçları için kullanılan bir yerin bu şekilde devredilmesi asla kabul edilemez.

Bu bir tesadüf değil, kamusal olanı ortadan kaldırma politikasının bir sonucudur. Emeği görünmez kılma anlayışının bir parçasıdır. Halkın ortak değerlerine doğrudan bir müdahaledir.

Meslek Fabrikası, hiçbir meşruiyeti olmayan bir kararla Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne devredilmiş; polis barikatları ve TOMA’larla abluka altına alınmıştır. Bu durum, halkın iradesine yönelik diğer müdahalelerle benzerlik taşımaktadır.

Bu yöntem hukukun değil, siyasi baskının yöntemidir.

Bu açık bir hukuksuzluktur.

Yargı süreçleri yok sayılarak yapılan bu müdahale, kamu gücünün siyasi amaçlarla kullanılmasının en açık örneklerinden biridir. Hukuk askıya alınmış, iktidarın talimatları hukukun yerine geçirilmiştir.

Bu durum, doğrudan halkın iradesine ve kamusal haklara yönelik bir saldırıdır.

Biz bu hukuksuzluğu tanımıyoruz. Bu zorbalığa boyun eğmiyoruz.

Ülkenin dört bir yanında halkın iradesi baskı altına alınırken; belediye başkanları, gazeteciler, akademisyenler, sanatçılar ve sendikacılar hedef haline getirilirken Meslek Fabrikası’na el konulması da aynı politikanın bir parçasıdır.

Bizler kamusal alanların tasfiye edilmesine, emeğin değersizleştirilmesine ve halkın ortak birikimlerine el konulmasına karşıyız.

Biliyoruz ki en karanlık an, aynı zamanda yeniden doğuşun başlangıcıdır. İşte o ateş bugün İzmir’de yanmaktadır.

Çünkü bizler bu kentin vicdanıyız. Bu ülkenin aydınlık yüzüyüz. Bu ülkenin umuduyuz.

Barınamayan öğrenciler, istismara uğrayan çocuklar, şiddete maruz kalan kadınlar; susturulmak istenen gazeteciler, hukukçular, akademisyenler, sanatçılar… Bu ülke, bu kent bizimdir.

Ve İzmir’in önemli bir hizmet merkezi olan Meslek Fabrikası da bizimdir. Bizimdir ve bizim kalacaktır.”

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay da nöbetini sürdürdüğü alanda yaptığı konuşmada sürece sert tepki gösterdi. “Bazı anlar vardır, susarsak kötülük normalleşir” diyen Tugay, Meslek Fabrikası’ndan bugüne kadar yaklaşık 145 bin kişinin faydalandığını belirtti.

El koyma sürecinin hukuki dayanağının olmadığını savunan Tugay, “Üç gün önce yüzlerce polis geldi, bizi içeri almadı. Görev emirlerini istedik, sunamadılar. Bu işlem var ama gerekçe yok, karar var ama dayanak yok demektir” ifadelerini kullandı.

Farklı gerekçelerin öne sürüldüğünü söyleyen Tugay, binanın önce üniversite, ardından Yeşilay ve son olarak kütüphane yapılacağının iddia edildiğini hatırlattı. “Vakıflar’ın çok sayıda mülkü var ve çoğu kiraya veriliyor. Burayı da aynı şekilde değerlendirmek istiyorlar. Biz buna izin vermeyeceğiz” dedi.

Eyleme katılan eski İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu da Meslek Fabrikası’nın simgesel önemine dikkat çekti. “Bugün burada direnmezsek yarın benzer birçok kamusal alanı kaybederiz” diyen Kocaoğlu, birlik çağrısı yaptı: “Omuz omuza verirsek kazanırız.”

Üçüncü gününe giren direnişte öne çıkan ortak vurgu ise değişmedi: Meslek Fabrikası yalnızca bir bina değil, İzmir’de emek, dayanışma ve kamusal hizmet anlayışının somut bir ifadesi. Bu nedenle verilen mücadele, bir mülkiyet tartışmasının ötesinde, kentin geleceğine sahip çıkma mücadelesi olarak görülüyor.

İzmir’de Hak Savunucuları ve Dernek Yöneticileri Yargı önünde. Hak Örgütlerinden Çağrı: “Dayanışma Büyüsün, Beraat istiyoruz.”

İzmir’de İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik 19 Mart operasyonu sürecine  karşı düzenlenen sokak protestolara katıldıkları gerekçesiyle 22 insan hakları savunucusu ile Genç LGBTİ+ Derneği yöneticileri hakkında açılan davalar, hak örgütlerinin sert tepkisine yol açtı.

Aralarında İmece-Der Başkanı Günseli Kaya’nın da bulunduğu 22 kişi hakkında “Cumhurbaşkanı’na hakaret” suçlamasıyla açılan davanın karar duruşması 6 Nisan 2026’da İzmir 49. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülecek. Fesih kararı verilen Genç LGBTİ+ Derneği’nin önceki dönem yönetici ve denetim kurulu üyesi 11 kişi hakkında “Dernekler Kanunu’na muhalefet” iddiasıyla açılan davanın ilk duruşması ise 8 Nisan’da İzmir 47. Asliye Ceza Mahkemesi’nde yapılacak.

Duruşmalar öncesinde çok sayıda hak örgütü İzmir Barosu’nda bir araya gelerek ortak bir basın açıklaması yaptı. Açıklamayı Avukat Nehir Bilece okudu. Açıklamanın tam metni şöyle:

“Değerli basın emekçileri, sevgili dostlar,

Bugün bu basın toplantısını, savunuculuk iklimini onarılmaz biçimde tahrip eden, demokratik bir topluma varoluş zemini oluşturan sivil ve siyasal alanın tümüyle kapatılmasına yol açan insan hakları savunucularına yönelik yargısal taciz ve baskıların güncel birer örneği olan iki davaya dair görüşlerimizi kamuoyu ile paylaşmak üzere yapıyoruz. Her iki davanın da duruşmaları önümüzdeki hafta başında kısa aralıklarla görülecek.

Söz konusu davalardan ilki, 22 insan hakları savunucusu hakkında “Cumhurbaşkanı’na hakaret” iddiasıyla açılan, 6 Nisan 2026 tarihinde İzmir 49. Asliye Ceza Mahkemesi’nde saat 10.30’ da karar duruşması görülecek olan ceza yargılamasıdır.

Hatırlanacağı üzere geçen yıl, 19 Mart 2025 tarihinde, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı ve kimi ilçe başkanları başta olmak üzere çok sayıda yurttaş sabaha karşı yapılan operasyonlarla gözaltına alınıp daha sonra tutuklandı. Halkın iradesine ve demokrasiye yönelik gerçekleştirilen bu darbe girişimi toplumda büyük bir infiale yol açtı. Başta İstanbul’da olmak üzere Türkiye’nin pek çok yerinde yurttaşlar, hukukun üstünlüğü ilkesini, insan hakları ve demokrasi değerlerini korumak amacıyla sokağa çıktılar. Buna karşın siyasal iktidarın tutumu keyfilik ve hukuksuzluk, hak ve özgürlüklerin daha çok ihlali, daha çok baskı oldu. Bilhassa kolluk gülerinin barışçıl protestolara yönelik müdahaleleri sırasında ve gözaltı mekânlarında başta işkence yasağı olmak üzere temel hak ve özgürlükler ağır biçimde ihlal edildi.

Söz konusu hak ve hukuk ihlallerine itiraz ederek İzmir’de 19 Mart protestolarına katılan 22 insan hakları savunucusu hakkında “Cumhurbaşkanı’na hakaret” iddiasıyla aylar sonra, zorlama delil ve gerekçelerle dava açıldı.

Bu dava, insan haklarına dayalı bir rejim fikrinin hızla terk edildiği Türkiye’de savunuculuk faaliyetlerini idari ve yargısal tacizlerle suçlulaştırma, böylelikle insan hakları savunucularını baskı altına alma çabasından başka bir şey değildir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Venedik Komisyonu gibi uluslararası mekanizmaların karar ve değerlendirmelerinde de belirtildiği gibi, Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 299. maddesinde düzenlenen “Cumhurbaşkanı’na hakaret” suçu, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ve Anayasa tarafından güvence altına alınan ifade özgürlüğünün önündeki en büyük engellerden biridir.

Son yıllarda bilhassa gazeteciler, muhalif politikacılar ve insan hakları savunucuları hakkında bu maddeden çok sık dava açmak suretiyle iktidarın keyfilik ve hukuksuzluğunu örtbas etmek, demokratik eleştiriyi önlemek, insan hakları ihlallerini görünmez kılmak ve cezasızlığı meşrulaştırmak istenmektedir.

Davalardan ikincisi ise fesih kararı verilen Genç LGBTİ + Derneği’nin önceki dönem yönetim ve denetim kurulu üyesi 11 kişi hakkında “dernekler kanununa muhalefet” iddiasıyla açılan, 8 Nisan 2026 tarihinde İzmir 47. Asliye Ceza Mahkemesi’nde saat 9.00’ da ilk duruşması görülecek olan ceza yargılamasıdır.

İzmir’de uzun yıllardır LGBTİ+ gençlerin maruz kaldığı ayrımcılığı görünür kılmak, nefret suçlarıyla mücadele etmek ve insan hakları temelinde savunuculuk yapmak amacıyla faaliyet gösteren Genç LGBTİ+ Derneği hakkında 2019 ile 2022 yılları arasında yapılan toplam beş sosyal medya paylaşımı sebebiyle 3 Şubat 2025 tarihinde fesih davası açılmıştır.

İlk derece mahkemesi, çeşitli yargı paketleri ile gündeme getirilen ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) sunulmayan LGBTİ+ karşıtı yasa sanki kabul edilmiş gibi “derneğin faaliyetlerinin LGBTİ+ olmaya özendirdiği ve Anayasa’nın 41. maddesinde düzenlenen ailenin korunması ilkesine aykırı olduğu” şeklindeki bir gerekçeyle 11 Aralık 2025 tarihinde derneğin feshine hükmetmiştir. Bu kararın verilmesinden çok kısa bir süre öncesinde ise dernek yöneticileri hakkında “dernekler kanununa muhalefet” gerekçesiyle dava açılmıştır.

Gerek Genç LGBTİ+ Derneği hakkında fesih kararı verilmesi gerekse dernek yöneticileri hakkında ceza davası açılması, LGBTİ+ haklarına, örgütlenme özgürlüğüne ve insan hakları savunuculuğuna yönelik ağır, ölçüsüz ve kabul edilemez bir müdahaledir.

Oysa örgütlenme özgürlüğü ve insan hakları savunuculuğu Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler ve Anayasa tarafından tıpkı ifade özgürlüğü gibi güvence altına alınmış olduğu tartışma götürmez bir hakikattir. Keza LGBTİ+ haklarının da insan hakları olduğu bir o kadar hakikattir.

En başta söylenenleri bir kez daha ifade etmek isteriz ki; insan hakları savunucularına yönelik son yıllarda giderek artan bu tür idari ve yargısal tacizler, savunuculuk ikliminin onarılmaz biçimde tahribine yol açmaktadır. Bu tahribat en çok da demokratik toplumun temellerini oluşturan ifade, toplanma ve örgütlenme özgürlüklerinin kullanımında görülmektedir. Evrensel ilke ve normlara göre savunuculuk faaliyetleri ancak bu özgürlüklerin hiç bir engel olmaksızın kullanılması halinde mümkündür. İşte tam da bu nedenle, Türkiye’nin de imzacı olduğu Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Savunucularının Korunması Bildirgesi, insan hakları savunucularını bu özgürlüklerle birlikte tanımlar ve güvence altına alır.

Sonuç itibariyle, aşağıda imzası olan kurumlar olarak karşı karşıya olduğumuz bu hukuksuzluk ve baskı politikalarına hayır diyor, hukukun üstünlüğü ilkesi ve BM İnsan Hakları Savunucularının Korunması Bildirgesi’nin gerekleri yerine getirilerek her iki ceza yargılamasının beraat ile sonuçlanmasını talep ediyoruz.

İnsan hakları, barış ve demokrasiden yana olan tüm kişi ve kuruluşları da insan haklarına, eşit yurttaşlık ilkesine, ifade ve örgütlenme özgürlüklerine sahip çıkmaya, duruşmaları izleyerek insan hakları savunucuları ve Genç LGBTİ+ Derneği ile dayanışmayı büyütmeye davet ediyoruz.

Saygılarımızla,

 

İnsan Hakları Savunucuları Yalnız Değildir!

Genç LGBTİ+ Derneği Yalnız Değildir!

LGBTİ+ Hakları, İnsan Haklarıdır!

İnsan Hakları Savunucuları Yargılanamaz!

İfade ve Örgütlenme Özgürlüğü Engellenemez!

BM İnsan Haklar Savunucularının Korunması Bildirgesi’nin Gerekleri Derhal Yerine Getirilsin!

İmzacı Kurumlar

Adalet İçin Hukukçular

Çağdaş Hukukçular Derneği İzmir Şubesi

EGEÇEP

Genç LGBTİ+ Derneği

Hak İnisiyatifi Derneği

Halkevleri Derneği

Halkların Köprüsü Derneği

İmece Dostluk Dayanışma Derneği

İnsan Hakları Derneği İzmir Şubesi

İnsan Hakları Gündemi Derneği

Özgürlük İçin Hukukçular Derneği İzmir Şubesi

Türkiye İnsan Hakları Vakfı İzmir Temsilciliği”

Yağma ve Talana Geçit Yok! Esra Işık’a Özgürlük!

  1. +100%-

Akbelen İçin İzmir’de Buluşma: “Yağma ve Talana Geçit Yok, Esra Işık Serbest Bırakılsın”

Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde, Tarım-Sen’in çağrısıyla bir araya gelen emek ve demokrasi güçleri ile yurttaşlar, Akbelen direnişine destek vermek için basın açıklaması gerçekleştirdi. Katılımcılar, Akbelen direnişinin öncülerinden Esra Işık’ın serbest bırakılmasını talep etti.

Açıklama boyunca sık sık “Akbelen’de yağma ve talana geçit yok” ve “Esra Işık yalnız değildir” sloganları atıldı. Eylemde, zeytinliklerin ve doğanın korunması gerektiği vurgulanırken, maden faaliyetlerine karşı sürdürülen direnişin meşruiyetine dikkat çekildi.

Tarım-Sen sözcüsü tarafından okunan basın metninde, Esra Işık’ın acele kamulaştırma kararına karşı köyünü ve topraklarını savunduğu için tutuklandığı ifade edildi. Açıklamada, 2025 yılında çıkarılan maden yasasıyla İkizköy dahil birçok köyün hedef haline getirildiği, ardından 10 Ocak 2026 tarihinde alınan acele kamulaştırma kararıyla yedi köyde yüzlerce parselin bir gecede kamulaştırıldığı belirtildi.

Açıklamada, bu süreçte köylülerin yaşam alanlarının ve zeytinliklerinin tehdit altına girdiği, yapılan keşif çalışmalarının ise şirket çıkarları doğrultusunda ve köylülerin itirazlarına rağmen yürütülmek istendiği öne sürüldü. Köylülerin hukuki haklarını kullanarak sürece itiraz ettiği ancak jandarma müdahalesiyle karşı karşıya kaldığı ifade edildi.

Basın açıklamasında ayrıca, 30 Mart’ta Akbelen girişinde yaşanan gelişmelere de değinildi. Esra Işık’ın Danıştay ve Anayasa Mahkemesi’ne çağrı yaparak acele kamulaştırma kararının durdurulmasını talep ettiği hatırlatıldı. Aynı gün yaşanan gerginliğin ardından gece saatlerinde gözaltına alınan Işık’ın, ertesi gün çıkarıldığı mahkemece tutuklandığı belirtildi.

Açıklamada, Işık’ın doğayı, emeği ve yaşam alanlarını savunduğu için hedef alındığı vurgulanarak, “Esra Işık yalnız değildir” mesajı yinelendi. Katılımcılar, Akbelen’deki direnişin büyütüleceğini ve köylülerle dayanışmanın sürdürüleceğini ifade etti.

Eylem, “Esra Işık serbest bırakılsın” çağrısının tekrarlanmasıyla sona erdi.

Gazetecilik Suç Değildir! İsmail Arı’ya Özgürlük!

KAMUOYUNA

BirGün Gazetesi muhabiri, araştırmacı gazeteci İsmail Arı’nın “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” gibi muğlak ve keyfi bir suçlama ile tutuklanması ülkede derinleşen faşizm rejiminin basın üzerindeki açık bir tezahürüdür.

Gerçeğin peşinde koşan gazetecileri susturmayı hedefleyen bu uygulamalar, yalnızca bireysel bir hak ihlali değil; halkın gerçeklere ulaşma hakkına yönelik sistematik bir saldırıdır. Gazeteciliğin suç sayıldığı, haberin cezalandırıldığı bir düzen; ancak faşizmin kurumsallaştığı koşullarda mümkündür.

Gazetecilerin görevi; iktidarın hoşuna giden değil, halkın bilmesi gereken gerçekleri ortaya çıkarmaktır. Bu görevi yargı sopasıyla bastırmaya çalışmak, toplumu karanlığa mahkûm etme girişimidir. Bu girişimi kabul etmiyoruz.

Bir gazetecinin yaptığı haberler nedeniyle tutuklanması; doğrudan doğruya basın özgürlüğünün tasfiyesi, ifade özgürlüğünün yok edilmesi ve demokratik toplum düzeninin ortadan kaldırılması anlamına gelmektedir.

İmece-Der olarak açıkça ifade ediyoruz: İsmail Arı’nın tutuklanması hukuki değil, siyasidir. Bu karar, bağımsız gazeteciliğe yönelik faşizm uygulamasıdır.

Basını susturmaya, gazeteciliği kriminalize etmeye ve toplumu tek sesli hale getirmeye dönük bu faşizm uygulamalarına derhal son verilmelidir. Yargı makamlarını, evrensel hukuk ilkelerine ve ifade özgürlüğüne saygı göstermeye çağırıyoruz.

Gazetecilik suç değildir!
İsmail Arı yalnız değildir!

Kamuoyuna saygıyla duyururuz.

İzmir Newroz’unda Özgürlük, Barış ve Kardeşlik Mesajı: Alanlardan Yükselen Ses Demokratik Cumhuriyet İçin Ortak Mücadeledir

İzmir’de bu yıl büyük bir katılımla kutlanan Newroz, hem kitleselliği hem de verilen politik mesajlarla dikkat çekti.   Sabah  saatlerinden itibaren alana akın eden binlerce yurttaş,  muhalif  siyasi partiler,  kitle örgütleri ve  kurumlardan temsilciler de Newroz  için  bir araya gelerek özgürlük, eşitlik ve barış taleplerini dile getirdi. Alan boyunca taşınan pankartlar, atılan sloganlar ve yapılan konuşmalar, Newroz’un tarihsel anlamıyla güncel siyasal taleplerin birleştiği bir zemin yarattı.

Kutlamalarda ilk olarak, Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi İzmir İl Eş Başkanları  Fulya Erdoğan ve Selçuk Odabaşı  konuşma yaptı. Eş başkanlar, Newroz’un halkların ortak mücadelesinin simgesi olduğunu belirterek, demokrasi, özgürlük ve barış taleplerinin büyütülmesi gerektiğini ifade etti. Türkiye’de demokratikleşmenin önünün açılması, ifade özgürlüğünün genişletilmesi ve toplumsal barışın sağlanması gerektiğine dikkat çekilen konuşmalarda, örgütlü mücadelenin güçlendirilmesi çağrısı yapıldı.

Ardından  Abdullah Öcalan’ın gönderdiği mesaj okundu. Mesajda, Ortadoğu’da derinleşen savaş ve çatışma ortamına dikkat çekilerek, halkların demokratik çözüm ve barış etrafında birleşmesi gerektiği vurgulandı. Öcalan’ın mesajında, Kürt sorununun demokratik yollarla çözülmesinin yalnızca Türkiye açısından değil, bölgesel barış açısından da belirleyici olduğu ifade edildi.

“Newroz vesilesiyle bu yılı tüm Ortadoğu halkları için gerçek bir özgürlük yılına çevirmek, halkların dostluk ve dayanışma geleneğini egemen kılmak bizim elimizdedir. Etnik ve dini-mezhebi temeldeki parçalanmaya, kardeş kavgasına son vermekle ve bütün kültürlerin, dini-mezhebi inançların özgürlük ve kardeşlik temelinde birliğini sağlamakla buna ulaşılabilir.”

“Kültür yaratan bir bölge olan Ortadoğu’nun, hegemonik güçlerin elinde bir savaş alanına dönüştürülmesine fırsat vermeyelim. Tarihte olduğu gibi günümüzde de bu büyük kültürün kendini özgürce ve gerçek kimlikleri temelinde ifade etmelerinin, bütünleşmelerinin önündeki engelleri birlikte aşabiliriz. Milliyetçilik ve mezhepçilik hastalığını geride bırakıp, halklarımızın binlerce yıllık tarihsel dayanışma kültürünü esas aldığımızda aşamayacağımız engel yoktur.”

Mesajın ardından söz alan ESP Temsilcisi  Meliha Kayacı, Ortadoğu’daki gelişmelere değinerek halkların ağır bir savaş ve yıkım sürecinden geçtiğini söyledi. “Bugün Ortadoğu’da halkların tepesine bombalar yağıyor” diyen Kayacı, bu tabloya karşı direnişin tarihsel köklerine işaret etti. Demirci Kawa figürünü hatırlatan Kayacı, Newroz’un yalnızca bir bayram değil, aynı zamanda zulme karşı direnişin simgesi olduğunu ifade etti. “Dehaklara karşı yakılan ateş bugün de yolumuzu aydınlatıyor” sözleriyle mücadele vurgusu yaptı.

Kayacı, Newroz alanlarını dolduran kalabalığın toplumsal çeşitliliğine dikkat çekerek, işçilerin, kadınların ve gençlerin ortak talepler etrafında bir araya geldiğini belirtti. Eşitlik ve özgürlük taleplerinin alanlarda güçlü bir şekilde dile getirildiğini ifade eden Kayacı, özellikle kadınların mücadeledeki rolüne vurgu yaptı. “Eşitliğe ve özgürlüğe susamış kadınlar olarak bu mücadeleyi büyüteceğiz. Örgütlü mücadeleden asla vazgeçmeyeceğiz” dedi.

Konuşmasında mevcut yasal düzenlemelere de değinen Kayacı, Terörle Mücadele Yasası’nın özgürlükleri kısıtladığını ifade etti. Cezaevlerinde çok sayıda siyasi tutsağın bulunduğunu belirten Kayacı, bu durumun demokratikleşmenin önünde bir engel olduğunu dile getirdi. Kürt halkının eşit yurttaşlık hakkının tanınmasının temel bir hak olduğunu vurgulayan Kayacı, Abdullah Öcalan üzerindeki tecrit koşullarının sona erdirilmesi gerektiğini söyledi. “Eşitliği de özgürlüğü de adaleti de birlikte kazanacağız” diyerek konuşmasını tamamladı.

Kutlamalarda konuşan DBP Eş Genel Başkanı  Keskin Bayındır ise Newroz’un bu yılki anlamının özgürlük, demokrasi ve birlik olduğunu ifade etti. Bayındır, “Bu Newroz özgürlük Newrozu’dur, demokrasi Newrozu’dur, birlik Newrozu’dur” diyerek alanı dolduran kalabalığın verdiği mesajın net olduğunu belirtti. Özellikle annelerin, kadınların ve gençlerin yoğun katılımının, halkın kararlılığını ortaya koyduğunu söyledi.

Bayındır, konuşmasında Kürt halkının tarihsel mücadelesine geniş yer verdi. Yaklaşık bir asırdır süren inkâr politikalarına rağmen halkın kimliğini, dilini ve varlığını koruduğunu ifade eden Bayındır, “Bugün milyonlarız ve özgürlüğümüzü talep ediyoruz. Statü mücadelesi veriyoruz, dilimizin mücadelesini veriyoruz” dedi. Bu taleplerin artık görmezden gelinemeyeceğini vurgulayan Bayındır, mücadelenin kararlılıkla sürdürüleceğini belirtti.

Barış talebine yönelik eleştirilere de değinen Bayındır, bu talebin bir zayıflık göstergesi olmadığını ifade etti. “Bazıları bize ‘Zayıf mısınız da barışı istiyorsunuz’ diyor. Hayır, biz barışı güçsüz olduğumuz için değil, hak ettiğimiz için istiyoruz” diyen Bayındır, uzun yıllara dayanan mücadelede ağır bedeller ödendiğini dile getirdi. Bayındır ayrıca, Abdullah Öcalan’ın özgürlüğünün Kürt halkının özgürlüğüyle doğrudan bağlantılı olduğunu belirterek, bu talebin merkezi önem taşıdığını söyledi.

.Konuşmalarda ayrıca Rojava örneğine de değinildi. Rojava’da ortaya çıkan yönetim modelinin halkların birlikte yaşam iradesinin bir sonucu olduğu ifade edilirken, bu deneyimin bölge halkları açısından önemli bir örnek teşkil ettiği belirtildi. Rojava’ya yönelik tehditlere karşı uluslararası dayanışmanın önemine vurgu yapıldı.

Program, konuşmaların ardından sanatçı Seyithan Sevinç ve yerel sanatçıların sahne aldığı etkinliklerle devam etti. Katılımcılar halaylar ve şarkılar eşliğinde Newroz’u kutlarken, alanda güçlü bir birlik ve dayanışma atmosferi oluştu. Newroz ateşi etrafında toplanan yurttaşlar, hem kültürel hem de siyasal bir buluşmaya tanıklık etti.

İzmir’deki Newroz kutlamaları, bu yıl da yalnızca bir bayram olmanın ötesine geçerek halkların özgürlük, eşitlik ve barış taleplerini güçlü bir şekilde dile getirdiği bir alan oldu. Alanlardan yükselen ortak mesaj ise netti: Birlik, dayanışma ve örgütlü mücadele ile özgürlük ve demokrasi talepleri büyütülmeye devam edilecek.

İzmir’de Mehmet Türkmen’e Özgürlük Çağrısı; Mehmet Türkmen Serbest Bırakılsın, Sendikal Faaliyet Suç Değildir.ir.

 

İzmir’de emek ve demokrasi güçleri, tutuklu sendika yöneticisi Mehmet Türkmen’in serbest bırakılması talebiyle Alsancak’ta bir araya geldi. KESK İzmir Şubeler Platformu ile Emek Partisi (EMEP) İzmir İl Örgütü tarafından Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde yapılan basın açıklamalarına siyasi partilerin, sendikaların ve İmece-Der temsilcileri de  destek verdi.

Aynı zaman diliminde gerçekleştirilen iki ayrı açıklamada, tutuklu BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen’in serbest bırakılması talebi öne çıktı. Alanda “Mehmet Türkmen serbest bırakılsın” ve “Sendikal faaliyet suç değildir. BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen serbest bırakılsın” yazılı pankartlar açıldı. Katılımcılar sık sık “Mehmet Türkmen yalnız değildir”, “Direne direne kazanacağız”, “Yaşasın sınıf mücadelesi” ve “Baskılar, gözaltılar, tutuklamalar bizi yıldıramaz” sloganları attı.

İlk açıklamayı Emek Partisi (EMEP) İzmir İl Örgütü adına İl Başkanı Elif Çuhadar yaptı. Çuhadar, Mehmet Türkmen’in evinden gözaltına alınarak tutuklanmasının hukuksuz olduğunu belirterek, söz konusu sürecin işçi sınıfının sendikal mücadelesine yönelik bir müdahale olduğunu ifade etti. Açıklamada, “Patronlar istiyor, AKP tutukluyor”, “Mehmet Türkmen yalnız değildir” ve “İşçilerin birliği sermayeyi yenecek” sloganları da öne çıktı.

Çuhadar, açıklamasında Türkmen’in tutuklanmasının arkasında patronların etkisi olduğunu savunarak, “Şireci patronunun sözde şikayeti, gerçekte bir talimat niteliğindedir ve Mehmet Türkmen apar topar cezaevine gönderilmiştir” ifadelerini kullandı. İşçilerin haklarını savunmanın, ücretlerini talep etmenin ve iş cinayetlerinde sorumluların yargılanmasını istemenin suç sayılamayacağını vurgulayan Çuhadar, bu durumun “halkı kin ve düşmanlığa sevk etme” gerekçesiyle açıklanamayacağını dile getirdi.

Bu tutuklamanın özellikle Gaziantep’teki işçiler başta olmak üzere Türkiye genelinde ağır çalışma koşulları, düşük ücretler ve iş cinayetlerine karşı verilen mücadelenin önünü kesmeye yönelik olduğunu belirten Çuhadar, uygulamanın bilinçli ve hukuksuz olduğunu ifade etti. Açıklamada, sendikal haklar ve özgürlüklerin hedef alındığı, işçi ve emekçilere gözdağı verilmek istendiği vurgulandı.

Çuhadar, tutuklamanın yalnızca Mehmet Türkmen’i değil, tüm işçi sınıfını ve sendikal faaliyetleri hedef aldığını belirterek, “Patronların ve onların iktidarının karşısında söz söylemenin yasaklarla, gözaltı ve tutuklamalarla engellenmek istenmesi, toplumun tüm kesimlerini ilgilendiren bir durumdur” dedi.

Konuşmasında sınıf mücadelesine de vurgu yapan Çuhadar, işçilerin yaşadığı sömürüye dikkat çekerek, emeği sömüren kesimlere karşı mücadeleyi büyüteceklerini ifade etti. İşçilerin yaşamını kaybettiği iş cinayetlerine ve ağır çalışma koşullarına değinen Çuhadar, bu düzene karşı örgütlü mücadelenin güçlendirileceğini söyledi. Ayrıca, Sırma Halı işçileri başta olmak üzere direnişte olan işçilerle dayanışmanın süreceğini belirterek, Mehmet Türkmen serbest bırakılana kadar mücadelenin devam edeceğini kaydetti.

EMEP’in açıklamasının ardından KESK İzmir Şubeler Platformu adına Dönem Sözcüsü Hamdi Çalık basın açıklaması yaptı. Açıklamanın tam metni şöyle:

“Değerli İzmir’liler!

Ne Yazık ki gözaltıların  tutuklamaların keyfiyete dönüştüğü zamanlar yaşıyoruz.  Hemen her güne yeni bir şafak operasyonu, yeni gözaltılar ve tutuklamalar, yeni soruşturmalar, yeni bir kayyum darbesi ile başlar hale geldik. Basın özgürlüğünden, sendikal hak ve özgürlüklere, seçme seçilme hakkından, kadın haklarına, çocuk haklarına kadar en temel hakları hedefe koyan saldırılara her gün bir yenisi eklenmektedir.

İşçiler, emekçiler, emekliler asgari geçim koşullarının altında bir yaşama mahkum edilmişken, insanca çalışma koşulları, insan onuruna yaraşır ücret için mücadele eden sendika üyeleri, yöneticileri soruşturmalara tabi tutuluyor. Geçtiğimiz bir ay içinde KESK izmir şubeler platformunun önceki dönem sözcüsü Başak Edge Gürkan, KESK birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikası İzmir Şube Sekreteri Yücel Göktaş ve yine KESK’e bağlı Haber Sen 6 no’lu şube üyesi 35 kamu emekçisi sendikal faaliyetleri nedeniyle soruşturmalar geçirmişlerdir.

Ülkemizin pek çok yerinde ücretlerini alamayan, açlık yoksulluk sınırı altında ücretlerle çalıştırılan emekçiler, Temel Conta işçileri, DİGEL tekstil işçileri, Şık Makas işçileri, Kargo işçileri, Depo işçileri aylardır barikatların önünde hak mücadelesi verirlerken saldırılarla karşılaşıyorlar.

Bu saldırıların son örneği Birleşik Tekstil Dokuma ve Deri İşçileri Sendikası (BİRTEK-SEN) Genel Başkanı Mehmet Türkmen’in tutuklanmasıyla yaşanmıştır.

Bilindiği üzere Antep Başpınar Organize Sanayi Bölgesi’nde (OSB) bulunan Sırma Halı’da çalışan işçiler ücretlerinin ödenmesi talebiyle geçtiğimiz günlerde eyleme başladı. Mehmet Türkmen, ilk günden beri işçilerle birlikte direniyordu. Yaptığı konuşmada, emekçilerin patronlara karşı verdiği hak mücadelesinde yan yana durmalarından başka yol olmadığını söylediği için halkı kin ve düşmanlığa sevk ettiği gerekçesiyle tutuklandı. Bu tutuklama BİRTEK SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen’in ne kadar haklı olduğunun açık bir göstergesi olmuştur. Çünkü, bugüne kadar işçinin ücretini ödemediği için ya da düşük ücret ödediği için hiçbir işveren soruşturma geçirmemiş, tutuklanmamıştır. Oysa, her zaman olduğu gibi haklarını arayan, ücretlerinin ödenmesini isteyen işçilere karşı, ilk günden beri onlarla birlikte mücadele eden sendikanın genel başkanı tutuklanmıştır.

Herkes bilmelidir ki;

Hakları için mücadele etmek suç değildir! İnsan onurunun bir gereğidir.

Emekçilerin, hakları için yan yana gelerek, birlikte mücadele etmeleri sendikal mücadelenin doğal bir gereğidir!

Ve işçiler, emekçiler, emekliler halkın eşitlik, özgürlük, adalet, insanca yaşam mücadelesine kin ve düşmanlık besleyenlere karşı yan yana gelmekten geri durmamalıdır.

KESK İzmir Şubeler Platformu olarak BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen’in Haksız ve hukuksuz bir şekilde tutuklanmasını kabul etmiyoruz.

Emeğin hakları için yürütülen mücadelenin bir suç değil, onurlu bir duruş olduğunu, bu onurlu duruşun yanında olmaya devam edeceğiz.

Mehmet Türkmen derhal serbest bırakılmalıdır.

KESK İZMİR ŞUBELER PLATFORMU”

Yapılan açıklamaların ardından katılımcılar alandan ayrıldı.

14 Mart Tıp Bayramı kutlu olsun

 

 

Her yıl 14 Mart, sağlık emekçilerinin özverili çalışmalarını onurlandırmak amacıyla Tıp Bayramı olarak kutlanmaktadır. Ancak, bu özel gün, sadece kutlama değil, aynı zamanda sağlık alanında yaşanan sorunlara dikkat çekmek ve çözüm yolları aramak için de bir fırsat sunmaktadır.

Günümüzde sağlık hizmetleri, piyasa koşullarına daha fazla bağımlı hale gelmiştir. Özelleştirme politikalarının derinleşmesi, sağlık hizmetlerine erişimde eşitsizlikleri büyütmektedir. Bu durum, sağlık emekçilerini de olumsuz etkilemektedir. Ağır çalışma koşulları, güvencesizlik ve artan şiddet tehdidi, sağlık çalışanlarının karşılaştığı ciddi sorunlardan sadece birkaçıdır.

Sağlık, insan haklarının temel bir parçasıdır ve sağlık hizmetleri kamusal bir sorumluluk olarak kabul edilmelidir. İnsan yaşamını piyasanın kâr mantığına teslim eden politikalara karşı durmak, eşit, ücretsiz, ulaşılabilir ve nitelikli sağlık hizmeti talep etmek gereklidir. Bu talepler, günümüzde her zamankinden daha acil bir ihtiyaç haline gelmiştir.

Sağlık emekçileri, sadece sağlık hizmetleri sunmakla kalmaz, aynı zamanda daha adil ve eşit bir toplum için de mücadele ederler. İşgallere, emperyalist politikalarına ve halkları yoksulluğa sürükleyen savaş düzenine karşı eşitlik, özgürlük, bağımsızlık ve kardeşlik mücadelesi vermektedirler. Bu bağlamda, sağlık emekçilerinin 14 Mart Tıp Bayramı’nı coşkuyla selamlıyoruz.

Şiddetin son bulduğu, insanca çalışma ve yaşam koşullarının sağlandığı, sağlık hakkının herkes için güvence altına alındığı günlerde gerçek bayramları birlikte kutlamak dileğiyle… Yaşasın sağlık emekçilerinin mücadelesi!

14 Mart Tıp Bayramı kutlu olsun.

 

 

 

İzmir’de “Ramazan Genelgesi”ne Tepki: “Laik ve Bilimsel Eğitimi Savunmaya Devam Edeceğiz”

Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayımlanan ve kamuoyunda “Ramazan Genelgesi” olarak bilinen düzenlemeye karşı İzmir’de tepkiler yükseliyor. İzmir Laik Eğitim, Demokratik Yaşam Platformu, söz konusu genelgenin eğitim alanında ayrıştırıcı bir yaklaşımı güçlendirdiğini belirterek, yurttaşların inançlarının siyasal amaçlarla istismar edildiğini ve kamusal eğitimin laik karakterinden uzaklaştırıldığını savundu.

Platform üyeleri, laikliğin yalnızca anayasal bir ilke değil, aynı zamanda farklı inanç ve yaşam tarzlarına sahip yurttaşların bir arada eşit ve özgür yaşayabilmesinin temel güvencesi olduğunu vurguladı. Eğitim sisteminin dini referanslarla yönlendirilmesinin toplumsal barışı zedelediğini ifade eden platform temsilcileri, kamusal eğitimin bilimsel, laik ve demokratik ilkeler doğrultusunda yürütülmesi gerektiğinin altını çizdi.

Bu kapsamda platform, İzmir’de Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde bir basın açıklaması gerçekleştirdi. Açıklamada “Laik ve bilimsel eğitimi savunuyoruz” yazılı pankart açılırken, katılımcılar sık sık “Laik, bilimsel, demokratik eğitim”, “Karanlığa teslim olmayacağız”, “Okullarda şiddet istemiyoruz” ve “Yusuf Tekin istifa” sloganları attı.

Platform adına basın metnini okuyan Hamdi Çalık, Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu Dönem Sözcüsü olarak yaptığı açıklamada, laikliğin eğitim sisteminin temel taşı olduğunu vurguladı. Çalık, kamusal eğitimin tüm çocuklar için eşit, özgür ve bilimsel bir içerikle yürütülmesinin zorunlu olduğunu belirterek, dini referanslı uygulamaların okullarda ayrışmayı derinleştirdiğini ifade etti.

Açıklamada ayrıca, eğitim politikalarının toplumu kutuplaştıran değil birleştiren bir anlayışla şekillenmesi gerektiği dile getirildi. Platform temsilcileri, laik ve bilimsel eğitimin savunulmasının yalnızca eğitim emekçilerinin değil, demokratik bir toplumda yaşamak isteyen tüm yurttaşların ortak sorumluluğu olduğunu belirterek mücadelelerini sürdüreceklerini ifade etti.

Basın açıklamasının tam metni şöyle:

“Değerli basın emekçileri, değerli İzmirliler!

Bugün burada Milli Eğitim Bakanlığının yayınladığı ‘’Ramazan Genelgesi’’ sonrasında okullarımızda, öğrenciler, öğretmenler, veliler arasında yaşanan ayrımcı uygulamalar ve bu uygulamaların ortaya çıkardığı olumuz sonuçlar hakkında kamuoyunu bilgilendirmek üzere toplanmış bulunuyoruz.

Eğitim, çocukların,  düşünen, sorgulayan, özgür bireyler haline gelmesini hedeflemelidir.

Ancak iktidarın eğitim politikalarının yoksulluğu, işsizliği güvencesizliği kamufle etmeye yönelik olduğunu görüyoruz.

-Öğrencilerin büyük bir bölümü sağlıklı beslenme koşullarına sahip değildir.

– Bir öğün ücretsiz yemek ve temiz içme suyu konusunda bakanlığın herhangi bir çalışması ve somut adımı bulunmamaktadır.

– Okulların büyük bir bölümünde fiziki yetersizlikler, temizlik ve hijyen sorunları devam etmektedir.

– Okulların büyük bir bölümünde derslik ve bina yetersizliğinden dolayı hala ikili eğitim yapılmaktadır.

– Güvenlik açığı nedeniyle okullarda şiddet yaygınlaşmış, yakın zamanda İstanbul’da bir öğretmenimiz öğrencisi tarafından bıçaklanarak öldürülmüştür.

– Okullarda kadrolu temizlik görevlisi sorunu devam etmektedir.

– Yoksulluğun artışı ve eğitimin paralılaşması sonucu 1 milyon 508 bin öğrenci okulu terk ettiği anlaşılmaktadır.

Milli Eğitim bakanı Yusuf Tekin imzasıyla yayınlanan genelge ile okul öncesi, ilkokul ve ortaokul çocuklarına yönelik Ramazan ayı etkinlik programları bu sorunların üstünü örtmeye yöneliktir. Ancak bugüne kadar olan uygulamalar göstermiştir ki, sorunları gizlemek için din istismarına yönel inmesi yeni sorunlar yaratmıştır.

Bazı öğrenci velilerinden aldığımız bilgilere göre; bir okulumuzda ilkokul 4. sınıf öğrencilerine din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmeni tarafından oruç tutanların ödüllendirilmesi, oruç tutmayan çocukların ebeveynlerine ‘biz oruç tutmadığımız için öğretmenimiz bize ödül vermedi’ şeklinde yakınmalarına sebep olmuştur. Aynı zamanda o okulun sınıf öğretmeni din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmenine bu yaştaki çocuklar arasında böyle bir ayrımcılığın doğru olmadığını iletmesi üzerine öğretmenler arasındaki iş barışının da zarar gördüğü anlaşılmaktadır.

Başka bir okulumuzda; bazı sınıfların kapılarına ‘Cennette Reyyan adında bir kapı vardır, oradan sadece oruç tutanlar geçebilir’ yazısı yazılmış; bu sınıfa giren öğretmen ve öğrenciler oruç tutanlar ve tutmayanlar, cennete gidecek veya gidemeyecek olanlar adeta kategorize edilmişlerdir.

Pek çok lisemizde öğrencilere yönelik iftar programı düzenlenmiş, bu organizasyon ücretleri okul aile birliği bütçesinden karşılanmıştır. Bilindiği gibi okul aile birliği bütçeleri bütün velilerin bağışları ile oluşmaktadır. Dolayısıyla bütün öğrencilerin ortak ihtiyaçları için kullanılmalıdır. Okullarımızda yeterli temizlik malzemesi gibi temel ihtiyaçlar karşılanamazken, okul aile birliği bütçesinin sadece oruç tutanlara iftar vermek üzere kullanılması bir ayrımcılıktır, kabul edilemez. Bölgemizde farklı inanç, mezhep ve kimlik gruplarının bir arada barış içerisinde yaşamasının garantisi laikliktir. ABD Emperyalizmi ve İsrail siyonizmi İran’a yönelik saldırısında vahşice bombalamalar dışında farklı kimliklerin birbirleri ile çatıştırılması stratejisinin de izlendiğini görüyoruz. Emperyalizmin bu stratejisini başarısızlığa uğratacak olan bütün yurttaşların eşit, özgür temelde kendini ifade edebildiği bir toplumsal yaşamdır. Bu yaşam ancak laiklik ilkesinin korunması ile mümkün olabilir. Her hangi bir kimliğin diğer kimlikler üzerinde tahakküm oluşturacak şekilde kamu yöneticileri tarafından korunması, diğerlerinin ayrımcılığa tabii tutulması toplumsal barışa hizmet etmez. Milli Eğitim Bakanlığı bu genelgesi ile daha şimdiden öğrencileri oruç tutanlar ve tutmayanlar şeklinde ayrıştırmıştır.

Veliler arasında kırgınlık ve kırılganlıklara yol açmıştır.

9 yaşında çocukların ortak yönlerini değil farklılıklarını ön plana çıkararak gönüllerini kırmıştır.

Buradan Milli Eğitim Bakanına soruyoruz.

Bu uygulamanızla daha fazla sevap elde ettiğinizi, günahlarınızı azalttığınızı mı düşünüyorsunuz?

Bu uygulamanızla toplumsal barışa hizmet ettiğinizi mi düşünüyorsunuz?

Bu uygulamanızla ülkemizin geleceğine olumlu katkıda bulunduğunuzu mu düşünüyorsunuz?

Gerçek şudur ki;

Bu uygulamanızla daha şimdiden öğrenciler arasında ayrımcılığı körüklediniz. Öğretmenler arasındaki iş barışını bozdunuz. Velileri ayrıştırdınız. Tüm bunları öğrencilere, velilere ve tüm yurttaşlara yaşattığınız yoksulluğu, yoksunluğu örtmek için yaptığınızı biliyoruz. Bu yapılanlar yurttaşların dinsel inançlarını istismar etmektir.

Değerli basın emekçileri, değerli İzmirliler!

Laikliği savunanlar din düşmanlığıyla suçlanarak hedef gösteriliyor. Oysa laiklik hiç kimsenin inancı nedeniyle dışlanmayacağı bir toplumsal yaşamın garantisidir.

Çok belirgin biçimde görülmektedir ki, laik eğitimi, laik hukuk düzenini ve laik kamusal hayatı adım adım ortadan kaldırmaya yönelik hamleler ivme kazanmıştır. 168 aydın ve sanatçı tarafından imzalanan ve sonrasında on binlerce yurttaşın da destek verdiği laikliğe sahip çıkıyoruz bildirisi nedeniyle laik eğitimi savunanlar suçlu gibi gösterilerek soruşturmalara tabi tutulmaktadır.

Laikliği savunmak suç değildir.

Buradan ilan ediyoruz.

Bizler, toplumu ayrıştıran, toplumsal gerilimlerden beslenen uygulamalara karşı laikliği savunmaya, devam edeceğiz

LAİK EĞİTİM DEMOKRATİK YAŞAM PLATFORMU”

 

Direnişteki Temel Conta ve Digel İşçilerinden 8 Mart’ta Ortak Ses: “Zafer Direnen Emekçinin Olacak”

Direnişteki Temel Conta ve Digel Tekstil işçileri, Temel Conta Fabrikası önündeki grev alanında 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü dolayısıyla bir etkinlik düzenledi. Uzun süredir devam eden direnişin simgesi haline gelen fabrika önünde gerçekleşen etkinliğe çok sayıda sendika temsilcisi, siyasi parti temsilcileri ve emek örgütleri katıldı. Etkinliğe TEKSİF Genel Başkan Danışmanı Makum Alagöz, TEKSİF Ege Bölge Sorumlusu İbrahim İpek, TEKSİF İzmir Şube Başkanı Faruk Aksoy, Petrol-İş Aliağa Şube Başkanı Hasan Toptan, Emek Partisi İzmir İl Başkanı Elif Çuhadar, TKP temsilcileri, DİP temsilcileri, KESK İzmir Kadın Meclisi ve şube yöneticileri ile İmece-Der temsilcileri katıldı. İzmir Müzisyenler Derneği’nin müzik grubu da söyledikleri ezgilerle etkinliğe destek verdi.

Etkinlik boyunca sık sık sloganlar atıldı. Grev alanını dolduran işçiler ve dayanışma için gelen emekçiler hep bir ağızdan “Direne direne kazanacağız”, “Zafer direnen emekçinin olacak”, “Temel Conta işçisi yalnız değildir”, “İşçilerin birliği sermayeyi yenecek” ve “Biz çocuklarımıza onurlu bir gelecek bırakacağız, ya siz?” sloganlarını haykırdı.

Etkinlikte ilk sözü alan Petrol-İş Aliağa Şube Başkanı Hasan Toptan konuşmasına direnişteki işçilere teşekkür ederek başladı. “Öncelikle 455 günden beri direnen Temel Conta işçilerini yalnız bırakmadınız. İyi ki varsınız. Hepinizin ayağına, yüreğine sağlık,” diyen Toptan, aynı zamanda Tekstil Sendikası’na bağlı Digel işçilerinin de 417 gündür sürdürdüğü direnişi selamladı. Toptan’ın bu sözlerinin ardından grev alanında bulunan katılımcılar hep birlikte “Yaşasın sınıf dayanışması” sloganını attı.

Sloganların ardından konuşmasına devam eden Hasan Toptan şöyle dedi: “Bugün tabii ki sözü kadın direnişçi arkadaşlarımıza vermek isterim. 8 Mart’ta kadınların konuşma günü; biz kadınların her zaman konuşmasını istiyoruz. Sadece şunu söylemek istiyorum: Biz hâlâ masadayız. İstedikleri zaman gelip oturabilirler. İşçilerin hakları için istedikleri zaman masaya oturabiliriz. Mahkemede de tescillendi; grev kırıcılığı yaptıkları ortaya çıktı. Bugüne kadar açılan davaları kazandık. Artık diyoruz ki; gelirsiniz ya da gelmezsiniz. Biz burada direnmeye, eylemimize devam edeceğiz. Ne olursa olsun direnenler bir gün mutlaka kazanacak. Hepinize teşekkür ediyorum. Konuşma yapması için temsilci arkadaşlarımı davet ediyorum.”

Hasan Toptan’ın konuşmasının ardından grev alanındaki kalabalık bu kez “Direne direne kazanacağız” sloganını attı.

Grev sözcüsü Sinem Kaya söz alarak direnişin anlamını ve kararlılıklarını dile getirdi. Kaya, 455 gündür fabrikalarının önünde mücadele ettiklerini hatırlatarak şunları söyledi:

“Bugün de bizi yalnız bırakmadınız. Digel Tekstil’de direnen kardeşlerim aslında yol arkadaşlarımız, mücadele arkadaşlarımız. Burada birbirimizle hiç konuşmadan bile göz göze baksak birbirimizi en iyi onlarla anlıyoruz; mücadelenin ne demek olduğunu. Dün 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ydü. Bütün emekçi kadınların, mücadeleci kadınların günü kutlu olsun diyoruz. Biz aslında bir şey istedik; sendikal hakkımızı istedik. Fakat 455 gündür merakla soruyoruz: Temel Conta işçileri, Digel işçileri niye bu haklarını kullanamadılar? Anayasamızda sendika haktır diyor ama bu kapının önüne bakın; 455 gündür haksızlık, hukuksuzluk ve adaletsizlik bu kapının önünde vücut bulmuş hâlde. Biz Temel Conta işçileri olarak bunun karşısında direniyoruz.”

Kaya konuşmasının devamında dayanışmanın önemine değindi:

“Petrol-İş Aliağa Şubesi her zaman yanımızda oldu. Bütün temsilci kardeşlerimize çok teşekkür ederiz. Her zaman dayanışmasıyla bize burada güç verdi. 455 günlük mücadele tabii ki tek başına olmuyor. Aynı şekilde Digel kardeşlerim de Tekstil Sendikası için aynı mücadeleyi veriyor. Grev kırıcılığı davamızı kazandık ama mücadelemiz bitmedi. Biz diyoruz ki Temel Conta’da ve Digel’de adaletsizlik son bulana kadar, emeğimizin ve alın terimizin karşılığını kazanana kadar mücadelemiz devam edecek.”

Kaya sözlerini şu ifadelerle tamamladı:

“Bizler Temel Conta işçileri olarak ilk günde aynı sloganı attık: Direne direne kazanacağız. Bugün 455. günde yine aynı sloganı atıyoruz: Direne direne kazanacağız. Biz mücadelemizden asla vazgeçmeyeceğiz. 455 günlük bu mücadelenin tek bir tacı var, o da zaferdir. Biz bu mücadeleyi zaferle taçlandırana kadar ben ve arkadaşlarım bu kapının önünden ayrılmayacağız. Mücadelemiz de zafere kadar devam edecek.”

Etkinlikte daha sonra söz alan KESK Genel Merkez Kadın Sekreteri Döne Gevher de Türkiye’de sendikal hakların durumuna dikkat çekti. Gevher konuşmasında şunları söyledi:

“Her birimiz aslında Türkiye genelinde sendikal mücadelenin geldiği noktayı, geldiği aşamayı ve sermaye yanlısı politikaları hep birlikte takip ediyoruz, biliyoruz. Uluslararası sendikal raporlara göre Türkiye sendikal haklar konusunda son sıralardan kurtulamayan ülkeler arasında yer alıyor. Sendikal haklar söz konusu olduğunda hem mahkemeler hem Çalışma Bakanlığı hem de iktidarın kendisi çoğu zaman sermayeden yana tutum alıyor. Tüm Türkiye genelinde işçi örgütlenmesine baktığımızda yüzde 14’lerde, 15’lerde kalan bir örgütlenme oranı görüyoruz.”

Gevher konuşmasının devamında direnişlerin önemini vurguladı:

“Tüm bu baskı ve saldırılar karşısında on yıllardır süren mücadelelerde özellikle kadınların öncülük ettiği grevler ve direnişler hepimize büyük bir sınıf dersi veriyor. O nedenle burada direnen, mücadele eden, hakları için bir adım dahi geri atmayan yoldaşlarımızı, arkadaşlarımızı KESK olarak bir kez daha saygıyla ve sevgiyle selamlıyoruz. Yürütülen her türlü haksız politikaya, iş yeri değiştirmeye, isim değiştirmeye ve sendikal örgütlenmemizi engellemeye yönelik girişimlere rağmen biz bu ülkede emekçiler olarak kazanacağız, kadınlar olarak kazanacağız. Güvencesiz çalışmaya karşı güvenceli iş ve güvenli yaşam mücadelesini hep birlikte sürdürmeye devam edeceğiz.” dedi.

Bu sırada grev alanındaki mücadeleden rahatsız olan Temel Conta fabrikası patronunun şikâyeti üzerine jandarma ekipleri de alana geldi. Jandarma ekibi, Petrol-İş Sendikası Şube Başkanı ile kısa bir görüşme yaptı. Grevdeki işçilerin sözcüsü Sinem Kaya dahil beş  işçiyi ifade vermeye çağrıldı.

Konuşmaların ardından etkinlik İzmir Müzisyenler Derneği’nin dinletisiyle devam etti. Söylenen ezgiler grev alanında duygulu anlar yaşattı. Daha sonra bir şair sahneye çıkarak direniş ve adalet temalı şiirlerini okudu. Okunan şiirden dizeler grev alanında sessizlik içinde dinlendi:

“Gazze için ağlayıp
İsrail’in sırtını sıvazlayanların ülkesi.

Erkeklerin her şeye izinli,
kadınların her konuda suçlu sayıldığı
bir ülke.

Sadece kendini sevenlerin,
sadece kendini yaşatanların ülkesi.

Erken yaşta büyütülen çocukların,
yirmilerini göremeyen gençlerin,

eksik bırakılan hayatların,
kırılan, dökülen insanların ülkesi.”

Şiir dinletisinin ardından etkinlik, direnişin süreceğine dair kararlılık mesajları ve dayanışma çağrılarıyla sona erdi. Grev alanındaki işçiler ve dayanışma için gelen emekçiler bir kez daha aynı sloganı hep birlikte haykırdı: “Direne direne kazanacağız.”