Genel Kurul Toplantısına Çağrı

İmece Dostluk Dayanışma Derneği (İmece-Der) in  9. Olağan Genel Kurulu’na Çağrımızdır.
Üye ve Dostlarımıza Duyurulur.

Derneğimiz’in 9. Olağan Genel Kurul’u aşağıdaki gündemle 13 Aralık 2025
Cumartesi günü saat 13.30 te Derneğimiz binasında (859 Sokak. Vatan İşhanı Kat:6/
601 Konak-İzmir )  toplanacaktır. Çoğunluğun  sağlanamaması durumunda 20 Aralık
2025 Cumartesi günü yine 13.30 da, çoğunluk aranmaksızın katılımcı üyelerimizle
Derneğimiz’ de gerçekleşecektir.
Katılımınız değerlidir. Bilgi ve ilginize iletiriz. Sevgi ve Dostlukla
İmece-Der Yönetim Kurulu.

İmece-Der 9. Olağan Genel Kurulu Gündemi
1-Açılış; saygı duruşu ve Divan Kurulu seçimi.
2-Gündemin okunması, onaylanması
3-2023-2025 Çalışma Dönemi Çalışma Raporunun sunumu
4-Çalışma Raporu üzerine görüşme.
5-Denetim Kurulu Raporunun sunumu ve Değerlendirmesi
6-Mali Raporun sunumu
7-Raporların İbrası
8- Organların Seçimi
9- Görüş ve Öneriler, dilekler.

AİHM ve AYM Kararlarını Uygulayın!

Siyasi Tutsakları Serbest Bırakın!

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Halkların Demokratik Partisi (HDP) eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın tutukluluğuna ilişkin verdiği ikinci ihlal kararına yapılan itirazı reddederek kararını kesinleştirmiştir. Bu karar, Türkiye’de yıllardır süregelen hukuksuzluğun uluslararası düzeyde bir kez daha tescil edilmesi anlamına gelmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve tarafı olunan uluslararası sözleşmeler açıkça göstermektedir ki, AİHM ve Anayasa Mahkemesi (AYM) kararları bağlayıcıdır. Bu kararların uygulanmaması, yalnızca bireysel bir hak ihlali değil  aynı zamanda hukuk devleti ilkesinin açık bir biçimde ihlalidir.

Bugün, hukukun üstünlüğüne ve adaletin tesisine duyulan ihtiyaç her zamankinden daha yakıcıdır. Siyasi iktidar, mahkeme kararlarını yok sayma tutumuna son vermeli yargının bağımsızlığına ve hukukun evrensel ilkelerine uygun davranmalıdır.

Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Osman Kavala, Can Atalay, Tayfun Kahraman, Mine Özerden, Çiğdem Mater ve benzeri davalarla hukuksuzca özgürlüklerinden mahrum bırakılan tüm siyasi tutsaklar derhal serbest bırakılmalıdır.

Barışın, demokrasinin ve toplumsal adaletin önünü açmanın yolu, hak ihlallerine son vermekten ve hukuku eksiksiz işletmekten geçmektedir.
İmece-Der olarak  hukukun üstünlüğü, adaletin sağlanması ve demokratik bir Türkiye için mücadelemizi sürdüreceğiz.

Adalet, özgürlük ve barış için: AİHM ve AYM kararlarını derhal uygulayın!

Kadın Emeği, Direniş ve Dayanışma: DİGEL  İşçileri 293 Gündür Ayakta İzmir Kadın Platformu’ndan DİGEL Direnişine Destek “Gücümüz Birbirimizde, Gücümüz Dayanışmamızda”

Türkiye’de emeğin, özellikle de kadın emeğinin görünmeyen yüzü, Gaziemir Ege Serbest Bölge’de 293 gündür süren DİGEL Tekstil işçilerinin direnişiyle bir kez daha açığa çıktı. Alman sermayesiyle çalışan DİGEL fabrikasında sendikalaşmak istedikleri için işten atılan kadın ve erkek işçiler, bir yıla yakın süredir Gaziemir Serbest Bölge önünde nöbetteler. Onların mücadelesi yalnızca insanca bir iş, ücret değil, onurlu bir yaşam ve çalışma mücadelesi.

İzmir Kadın Platformu direniş alanını ziyaret etti. Kadın işçilerle kurdukları dayanışmayı güçlendirmek, emekçi kadınların seslerini gürleştirmek ve destek vermek üzere direniş alanına geldiler.  Yaklaşmakta olan 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü öncesinde, şiddetin biçimlerinden olan sözlü, fiziki ve ruhsal tacize karşı bu haklı direnişle dayanışmak amacıyla yapılan ziyaret, direnişin sadece ekonomik değil, aynı zamanda siyasal ve toplumsal bir mücadelenin bir parçası olduğunu bir kez daha gösterdi.

TEKSİF Sendikası temsilcisi anlatıyor:

Bir takım elbise 1.500 Euro, bir kadın işçi ücreti 25 bin TL.

DİGEL’de üretilen takım elbiseler Avrupa vitrinlerinde binlerce euroya satılırken, bu ürünleri diken kadın işçiler asgari ücrete dahi ulaşamayan maaşlarla geçinmeye çalışıyor. İşçiler, “Bir takım elbise 1.500 euro, ama biz evimize bir kilo kıyma götürmekte zorlanıyoruz” diyorlar.

Bu çelişki, sadece DİGEL’e özgü değil; Türkiye’nin ihracata dayalı “ucuz emek cenneti” modelinin somut bir örneği. Kadın emeği, düşük ücretin ve güvencesizliğin taşıyıcısı haline getirilmiş durumda. Üstelik sömürü yalnızca ekonomik değil: taciz, mobbing, ayrımcılık ve beden politikaları da bu sömürünün ayrılmaz parçası.

Taciz, mobbing ve kadın düşmanlığı: “Hamile kalınca aşağılandık” diyor kadın işçiler.

Kadın işçiler, çalışma koşullarını anlatırken yalnızca düşük ücretleri değil, insanlık dışı uygulamaları da dile getirdi. Hamile kalan kadınlara “ultrason raporu getir, bebeğin keseye düştüğünü görelim” diyebilen insan kaynakları müdürlükleri, tacizci yöneticiler, baskı ve yıldırma politikaları…

Bir kadın işçi, yaşadığı tacizi ilk kez Evrensel Gazetesi’nin canlı yayınında anlatmış:

“Utandım, korktum, sustum. Ama sonra fark ettim ki sustukça o büyüyor. Şimdi sesimi çıkarıyorum çünkü yalnız değilim.”

Bu sözler, sermayenin fabrikalarda kurduğu sömürü düzeniyle patriyarkanın kadın bedeni üzerindeki tahakkümünün nasıl iç içe geçtiğini gözler önüne seriyor. Kadınlar, hem üretim alanında emek sömürüsüne, hem de erkek egemen zihniyetin sistematik şiddetine karşı direniyorlar.

“Bir yıldır buradayız çünkü onurumuzu satmadık”

Direnişteki kadınlar, “Biz pastadaki paydan bir çilek istedik, onu bile çok gördüler” diyerek işverenin kibirini özetliyor. İşçilerin talebi açık: Sendikal haklarına saygı duyulması, işten atılanların geri alınması ve taciz, mobbing gibi uygulamalara son verilmesi.

Fakat işveren, direnişi bastırmak için çeşitli yollar denemiş. İşçilerin ifadesiyle, “bizi yıldırmak istediler, ama biz geri adım atmadık.”

Kadın işçilerden biri şöyle diyor:

“Bir yıldır buradayız çünkü onurumuzu satmadık. Biz sadece emeğimizin karşılığını istedik, ama anladık ki bu sistemde en büyük suç, hakkını istemek.”

Kadın dayanışması büyüyor: “Bu direniş hepimizin”

İzmir Kadın Platformu’nun ziyareti, kadın mücadelesinin sınıf mücadelesiyle nasıl birleştiğini gösterdi. Platform temsilcileri, işçilerin yaşadıklarının tesadüf olmadığını, AKP iktidarının kadın emeğini ucuzlaştıran ve baskılayan politikalarının bir sonucu olduğunu vurguladı:

“Evde bakım emeğiyle, işyerinde düşük ücretle, sokakta şiddetle karşı karşıyayız. Kadın emeğine dönük bu çok katmanlı sömürü sistematik.  Ama DİGEL işçilerinin direnişi bize umut veriyor: Direnen kadın işçiler yalnız değil.”

İzmir Kadın Platformu, tüm bileşenlerini 25 Kasım eylemlerinde DİGEL işçilerini yürüyüş ve basın açıklamalarına, direnişini kadın mücadelesinin bir parçası olarak sahiplenmeye çağırdı.

Direniş Meclis’e de taşındı: Sessizliği yıkan bir mücadele

DİGEL işçileri, mücadelelerini Meclis gündemine taşımayı da başardı. TBMM Kadın Komisyonu ve milletvekilleriyle yapılan görüşmelerde işçilerin talepleri dinlendi; AKP ve MHP dışında tüm partiler destek verdi. Mecliste özel bir komisyon kuruldu ve önümüzdeki günlerde milletvekillerinin fabrikayı ziyaret etmesi bekleniyor.

Bu gelişme, direnişin yerel bir işyeri mücadelesinden ulusal bir politik meseleye dönüşmeye başladığını gösteriyor. Çünkü DİGEL sadece bir fabrika değil; Türkiye’deki yüzlerce tekstil atölyesinin bir modeli.

Sınıfın uluslararası sesi: Dayanışma Almanya’ya taşınacak.

Direnişin bir sonraki adımı, mücadelenin uluslararası alana taşınması.  Almanya’daki sendikalar ve dayanışma ağlarıyla birlikte, DİGEL’in merkez ofisi önünde eylemler planlanıyor. İşçiler, “Bizim emeğimizle zenginleşenler bu sesi duymak zorunda kalacak” diyor.

Bu plan, Türkiye’deki işçi direnişlerinin uluslararası dayanışma ekseninde yeniden örgütlenebileceğini gösteriyor. Kapitalizm küreselse, emek direnişi de öyle olmalı.

Patriyarka ve kapitalizm: Aynı zincirin halkaları

DİGEL direnişi, yalnızca bir işçi direnişi değil; aynı zamanda patriyarkal kapitalizmin kadın emeğini nasıl disipline ettiğinin de açık örneği. Kadınlar, hem üretim sürecinde değersizleştiriliyor hem de erkek egemen mekanizmalar ve anlayış içerisinde denetleniyor.

Patronlar için bu, “itaat eden işgücü” anlamına geliyor; devlet için ise kapitalist kalkınma modelinin sessiz temeli.

Bu yüzden kadın işçilerin direnişi, yalnızca patrona değil, aynı zamanda erkek egemen kapitalist düzene karşı bir başkaldırı anlamı taşıyor.

Kadın işçilerin sesi: “Dayanışmayla kazanacağız”

Ziyaretin sonunda kadın işçiler, İzmir Kadın Platformu üyeleriyle birlikte fabrikanın önünde halay çekti, sloganlar attı:

“Yaşasın kadın dayanışması!”, “Direne direne kazanacağız!”

Bir kadın işçi son sözü aldı:

“Biz buraya pes etmeye değil, kazanmaya geldik. 293 gündür buradayız, çünkü yalnız olmadığımızı biliyoruz. Kadın kadının yoldaşı oldukça, biz bu düzeni sarsarız.”

Sonuç: Kadın emeği mücadelesinin yeni eşiği

DİGEL işçilerinin direnişi, kapitalist sömürü düzeni ile patriyarkal tahakkümün iç içe geçtiği Türkiye’de, kadın işçi hareketinin yeni bir eşiğe geldiğini gösteriyor. Bu direniş, “kadın sorunu”nu toplumsal bir çelişkinin kalbine yerleştiriyor:

Kadınlar yalnızca haklarını değil, kendi özneliklerini, onurlarını ve var oluşlarını savunuyorlar.

Ve her geçen gün büyüyen bu dayanışma, şu gerçeği yeniden hatırlatıyor:

“Gücümüz birbirimizde, gücümüz dayanışmamızda.”

İzmir Kadın Platformu’ndan 11. Yargı Paketi’ne tepki: “Bedenlerimiz devletin denetimine tabi olamaz! Özgürlüklerimizi Kısıtlamanıza Ízin Vermeyeceğiz!

İzmir Kadın Platformu (İKP), hükümetin gündeme getirdiği 11. Yargı Paketi’ne karşı sokaklara çıktı. Kadınlar, “Bedenlerimiz, kimliğimiz ve yaşam biçimlerimiz devletin ya da tek bir ahlâk anlayışının denetimine tabi olamaz” diyerek düzenlemeye tepki gösterdi.

Alsancak ÖSYM binası önünde bir araya gelen kadınlar, “11’inci Yargı Paketi’ni Meclis’e getirmeyi aklınızdan bile geçirmeyin” yazılı pankart açarak Türkan Saylan Kültür Merkezi (TSKM) önüne yürüdü. Yürüyüş boyunca “AKP yasanı al başına çal”, “Jin, jiyan, azadî” ve “AKP elini bedenimden çek”, “Kutsal aileniz batsın, kadınlar yaşasin” sloganları atıldı.

“BASINA VE KAMUOYUNA
Önümüzdeki 10 yılı Aile Yılı olarak ilan eden iktidar, 11. yargı paketi düzenlemesiyle birlikte suç ve suçlu tanımını son derece genişleterek “hayasızca hareketler” , “genel ahlaka aykırılık”, “doğuştan gelen biyolojik cinsiyete uygun davranmama” gibi ifadelerle varoluşlarımızı kriminalize etmeye çalışıyor. 15–18 yaş arasındaki çocukların işlediği suçlarda yetişkin gibi cezalandırılmasını öngören düzenleme, çocuğun üstün yararını hiçe sayıyor. Biz kadınlar ve LGBTİQ+ lar bu yargı paketine karşı bugün buradayız.

Türk Ceza Kanunu’nun 225. maddesi kapsamının genişletilmesiyle, “doğuştan gelen biyolojik cinsiyete ve genel ahlaka aykırı tutum ve davranışta bulunan ya da bulunmayı teşvik eden kişiler” ve “aynı cinsiyetteki kişilerin nişan veya evlenme töreni yapması” gibi ifadeler LGBTİQ+ ların varoluşunu açıkça hedef alıyor.

Bu düzenleme ile “genel ahlaka” muhalif olmak için saçını kısa kestiren bir kadın veya kendini özgürce ifade eden bir trans bile cezalandırılabilir. Özendirmeye yapılan vurgu kadın ve LGBTİQ+ derneklerinin faaliyetlerini yasaklamaya ve dernekleri kapatmaya yönelik cezalara dönüşebilir.

Bu vesileyle AKP’nin Aile Yılı güzellemesi genel ahlaka aykırı davranışlar, suçu ve suçluyu övme, özendirme adı altında AKP ve işbirlikçilerinin yanında hizalanmayan, ona göre yaşamayan, ona göre giyinmeyen, ona göre eylemeyen herkesi hedefliyor. Hak ve özgürlüklerden bahseden, eşitlik isteyen ve bunun için mücadele eden her örgüt bu düzenlemeye karşı çıkmalı; bu paketle yasallaştırılmak istenen faşist uygulamalara karşı mücadele etmelidir.

Bedenlerimiz, kimliğimiz ve yaşam biçimlerimiz, devletin veya tek bir ahlâk anlayışının denetimine tabi olamaz.

Paketteki bir diğer düzenleme, cinsiyet değiştirme yaşını 18’den 25’e çıkarmayı ve başvuranları yalnızca belirlenen hastanelerde tıbbi ve ruhsal desteğe mecbur bırakmayı öngörüyor.

Anayasa Mahkemesi tarafından daha önce iptal edilmiş olan “üreme yeteneğinden sürekli yoksunluk” şartının tekrar yasalaştırılması hedefleniyor.

Bu, trans bireylerin kendi bedenleri ve sağlıkları üzerindeki kararlarını ellerinden almak, onları baskı ve şiddetle karşı karşıya bırakmak anlamına gelir.

Sağlık çalışanlarına dahi ceza öngören bu maddeler, keyfi ve değişken uygulamaları mümkün kılarak, LGBTİQ+ varoluşlarını ve insan onurunu hedef alıyor. Tüm bu ifadeler kadınların ve LGBTİQ+ ların yaşam hakkına, beden bütünlüğüne ve özgürlüklerine müdahaledir. Yıllardır AKP eliyle örgütlenen nefret politikalarını, toplumu kutuplaştırmaya dönük saldırıların tam ortasına koymaya çalıştığınızı görüyor ve buna izin vermeyeceğimizi buradan bir kez daha ilan ediyoruz. Yaşamlarımızdan, haklarımızdan ve birbirimizden vazgeçmiyoruz.

Taslaktaki bir başka keyfilik, 15–18 yaş arasındaki çocuklara kasten öldürme suçunda ceza indirimi uygulanabilir ifadesinin eklenmesi. Bu değişiklik, çocukların yetişkin gibi cezalandırılmasının önünü açıyor.

Türkiye’de yoksulluğun, ayrımcılığın ve çocuk emeğinin artarak sermayeye ucuz iş gücü olarak sunulduğu bir dönemde, çocukların haklarının gasp edilmesini kabul etmiyoruz.

İkiyüzlü politikalarınızı buradan bir kez daha ifşa ediyoruz. Çocukları istismar edenleri aflarla kurtarmaya çalışan düzenlemelerinizi unutmadık, çocukları koruyoruz yalanlarınıza ortak olmayacağız. Çocukların küçük yaşta zorla evlendirilmesine, kölece çalıştırılmasına ve kendi bedenleri hakkındaki söz ve karar haklarına saldırılmasına karşı çıkıyoruz.

TCK’nın 223. maddesine “ulaşım araçlarının hareketinin engellenmesi” suçunun eklenmesiyle, anayasal hakkımız olan toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı hedef alınıyor.

Kadın cinayetlerine, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasına ve erkek yargıya karşı mücadelelerimize sahip çıkarken hayatı durdurduk, yolları kapadık. Şimdi bu mücadele biçimleri yasayla suç haline getirilmeye çalışılıyor. Haklarımız, eşitliğimiz ve özgürlüğümüz, hiçbir yasa taslağıyla gasp edilemez. Toplumsal hak ve gösteri özgürlüğünü engelleyen maddelere asla izin vermeyeceğiz.

Sosyal medya ve dijital platformlara sansürü öngören düzenlemede ise içerikler hakim kararı olmadan kısa sürede kaldırılabilecek. Sosyal medya hesapları askıya alınabilecek, LGBTİQ temalı dizi ve filmleri yayınlayan platformlara, yayın durdurma veya süreli kapatma cezası uygulanabilecek. Yıllardır internet sansürleriyle yaşadığımız halkın haber alma hakkının gaspının bu paketle yasalaşmasını ve ifade özgürlüğünün engellenmesini kabul etmiyoruz.

Hatırlatıyoruz:

“Genel ahlâk” kavramı, tarih boyunca kadınların kıyafetinden yaşam tarzına kadar her alanda baskı aracı olarak kullanıldı. Şimdi aynı kavram, trans bireylerin varoluşunu kriminalize etme, cinsiyet kimliğini cezalandırma aracı hâline getiriliyor. Bedenlerimiz, kimliklerimiz, aşklarımız sizin “ahlâk” tanımınıza sığmak zorunda değil.

Anayasa’nın 10., 17. ve 20. maddelerine,

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 8. ve 14. maddelerine,

Birleşmiş Milletler Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW)’a,

Yogyakarta İlkeleri’ne açıkça aykırı olan bu düzenlemeyi meclise getirmenize izin vermeyeceğiz.

BİZ BURADAYIZ, SUSMAYACAĞIZ !
Biz kadınlar ve LGBTİQ+ lar olarak diyoruz ki:

“Reform” adı altında özgürlüklerimizi daraltmanıza izin vermeyeceğiz.

“Genel ahlâk” bahanesiyle yaşam biçimlerimizi hedef almanızı kabul etmiyoruz.

“Yargı paketi” adı altında çocukları, kadınları, varoluşları, toplumsal muhalefeti cezalandırmanıza izin vermeyeceğiz. Bizler eşitliği, özgürlüğü, haklarımızı ve yaşamlarımızı savunuyoruz! Çünkü bizim hayatlarımız, sizin ahlâk tanımınızdan daha değerlidir. Bir kez daha söylüyoruz: 11. Yargı Paketi’ni meclise getirmeyi aklınızdan bile geçirmeyin!

İZMİR KADIN PLATFORMU”

Gerçekler Susturulamaz! Gazetecilik Suç Değildir!

 

Gerçekleri Susturamazsınız! Merdan Yanardağ Derhal Serbest Bırakılsın!

Bir kez daha, ülkemizde gerçeği söylemenin, iktidarı eleştirmenin ve halkın haber alma hakkını savunmanın suç haline getirildiğine tanık oluyoruz.

TELE1 Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ, 24 Ekim sabahı “casusluk” suçlamasıyla şafak operasyonuyla gözaltına alınmış; aynı saatlerde TELE1 televizyonuna da polis baskını yapılmıştır.

Bu operasyon, yalnızca bir gazeteciye yönelik değildir; halkın haber alma hakkına, basın özgürlüğüne ve demokratik yaşamın kendisine yöneltilmiş açık bir saldırıdır.

Merdan Yanardağ, yıllardır düşünce ve ifade özgürlüğünü, laikliği, barışı ve halkın gerçekleri öğrenme hakkını savunan bir gazetecidir. TELE1 ise, yandaş medya kuşatması altındaki ülkede, muhalif seslere yer veren nadir bağımsız yayın organlarından biridir.

Bugün TELE1’e ve Merdan Yanardağ’a yapılan saldırı, halkın sesini kısmaya, eleştirel düşünceyi susturmaya, toplumu korku ve sessizlik iklimine mahkûm etmeye yöneliktir.

Bizler, emek, demokrasi, özgürlük savunucuları olarak bu baskı sistemine teslim olmayacağız!

Gazetecilik suç değildir. Gerçekleri dile getirmek casusluk değildir. Sanıkların suçsuzluk karinesi esastır, hüküm kurulmadan suçlu ilan etme, yaptırım uygulama, bir TV kanalına kayyım atama hukukun açıkça çiğnenmesidir.

Buradan bir kez daha ilan ediyoruz:

Merdan Yanardağ derhal serbest bırakılsın!

TELE1 üzerindeki polis ve yargı baskısına son verilsin!

Basın özgürlüğü ve halkın haber alma hakkı güvence altına alınsın!

Gerçekleri susturamayacaksınız!

Merdan Yanardağ yalnız değildir!

Halkın sesi, özgür basın susturulamaz!

#GazetecilikSuçDeğildir

#MerdanYanardağYalnızDeğildir

#Tele1Susturulamaz

Imece-Der YK Başkanı

Günseli Kaya

Karşıyaka’da Barış İçin Açıklama: “Toplumun Beklentileri Dikkate Alınmalı”

 

İzmir’de, Karşıyaka Emek ve Demokrasi Platformu, “Barış için buluşuyoruz” şiarıyla İzban önünde basın açıklaması düzenledi. Barışa çağrı yapan açıklama, polis ablukasında gerçekleştirildi.

Uzun süredir toplumun farklı kesimlerini dinleyen Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’na çağrı yapan Zeliha Danyeli, “Toplumun beklentileri dikkate alınmalı” diyerek barış sürecinde herkesin sesine kulak verilmesi gerektiğini vurguladı.

Açıklama, ırkçı bir grubun saldırı tehdidi üzerine polis tarafından sıkı güvenlik önlemleriyle yapıldı. Katılımcılar, “Dağlar, insanlar ve hatta ölüm bile yorulduysa şimdi en güzel şiir barıştır” pankartıyla ve çok dilli “Barış” dövizleriyle buluştu. Katılımcılar, sık sık “Bijî aşitî, yaşasın barış”, “Faşizme karşı omuz omuza”, “Savaşa hayır barış hemen şimdi” ve “Demokratik toplum, demokratik çözüm” sloganları attı.

Barışa ve demokrasiye olan güçlü taleplerin bir araya getirildiği açıklamada, toplumun geniş kesimlerinden gelen seslerin önemine dikkat çekildi.

Emek Ve Demokrasi Güçleri adına açıklamayı Zeliha Danyeli okudu.

Açıklamanın tam metni şöyle:

“Emperyalist Savaş Politikalarına Karşı Emek, Barış ve Demokrasi Mücadelesini sahipleniyoruz!

Finans ve sanayi kapitalin neo liberal politikalar eliyle sınırsız sömürüyü derinleştirmeleri yeni çatışmaların ve savaşların da önünü açıyor. Savaşın olduğu coğrafyalarda insanlığın tüm kazanımları yok edilirken 21. yüzyılın ilk çeyreğinde kadınlar ve kız çocukları köle pazarlarında satılmakta, tecavüz, işkence, mal varlıklarına el koyma, talan ve doğa katliamları işgalci güçlerce yaygınlaştırılmaktadır. Savaşın çıkmasında hiçbir rolü olmayan coğrafyanın emekçi yoksul halkları zorla yerlerinden edilerek sürgün yollarında tarifsiz acılar yaşamakta, sığındıkları ülkelerde insanlık dışı şartlar nedeniyle yaşayan ölüler haline gelmektedirler.

İsrail Filistin ateşkesi ve kısmi anlaşma imzalanması sonrasında kent ablukası kısmen kaldırılsa da başta gıda olmak üzere insani yardımların ulaşmasını İsrail’in engellemeleri zaman zaman devam etmektedir. Basına düşen haberlerden de anlaşıldığı üzere İsrail anlaşmalara uymamakta saldırılara devam etmektedir. Ateşkesin barışa evrilmesi ve eşitlik, özgürlük temelinde anlaşmaların yapılması gerekmektedir. İnsanlık dışı davranış ve saldırıların müsebbipleri yargılanmalıdır. Bölge halkları kendi kaderlerini tayin edebilmeli, halkların başına kapitalist devletlerden kayyum atanmamalıdır.

Suriye’de demokrasi, barış, eşit yurttaşlık, laiklik, kadın ve çocuk hakları, ekoloji mücadelesi veren tüm toplumsal güçlerin reddini temsil eden bir rejimin uygulayıcısı olan HTŞ eliyle Alevilere, Dürzilere karşı gerçekleştirilen savaş suçlarına karşı da aynı kesimlerin ve ideolojik birliktelik yaşayanların ses çıkarmaması katliamların kanıksanmasına ve duyarsızlaşmaya yol açmaktadır.  Şundan eminiz ki, bu kanlı rejime ve katliamlarına dolaylı dolaysız destek veren, sessiz kalan tüm güçler tarih önünde hesap verecektir.

Bugünlerde Suriye ve başka ülkelere asker gönderme tezkeresi meclise getirilecek, biz Karşıyaka Emek ve Demokrasi bileşenleri olarak tezkerenin uzatılmamasını, Suriye yönetiminin ihtiyaçları değil Suriye’de yaşayan halkların ihtiyaçlarının gözetilmesi gerektiğini savunuyoruz.

Savaşa karşı barış ve demokrasi taleplerinin yükseltildiği bu günlerde; geldiğimiz siyasi ve ekonomik zeminde ülkemizde, ölüm, kan ve gözyaşı dışında bir sonuç üretmeyen savaş/şiddet odaklı bu politikalarda ısrarın bedelini emekçiler ve ezilenler olarak ülkenin %99’u ödemektedir. Ekmeğimize, geleceğimize, aşımıza, ormanımıza, suyumuza göz dikenler ile halkların bir arada yaşama iradesini hedef alanlar geriye kalan %1’lik sömürü odaklarıdır. Savaştan nemalananlar ile emekçileri açlık ve yoksulluğa mahkûm edenler aynı çıkar çevreleridir.

10 yıldır devam eden KHK zulmü, insanların işlerini kaybetmesine, yaşamlarını yitirmelerine, olağanüstü koşullarının devam etmesine neden olmaktadır. KHK’li arkadaşların vatandaşlık hakları askıya alınmıştır. Bizler bu olağanüstü uygulamalarının hemen terk edilmesini KHK’lilerin tüm haklarının verilmesini istiyoruz.

Başta Ortadoğu olmak üzere, savaş ve militarizmin;  emperyalizmin tüm yıkıcı işgaline karşı, ancak tüm ezilen halkların ve emekçilerin kendi demokratik düzenlerin, bu coğrafyalarda kalıcı barışı sağlayacağını biliyoruz. Dolayısıyla barış ve demokrasi talebi emek ve demokrasi güçleri için ekmek ve su kadar temel ihtiyacı haline gelmiştir.

Karşıyaka Emek ve Demokrasi Platformu olarak savaşa karşı, barışın ve demokrasinin örgütlü sesi olmanın sorumluluğunu taşıyoruz. Bugün bu tarihsel kavşakta, Kürt meselesinin çözümsüzlüğünden kaynaklı yüreğimizde derin acılar bırakan çatışmalı dönemin tekrarlanmaması adına, devam eden sürecin emek, barış ve demokrasi lehine, halkların kardeşliğini ve bir arada yaşam zeminini güçlendirecek şekilde kalıcı barışla sonuçlanması için çaba göstermeye, süreci sahiplenmeye devam edeceğiz. Uzun bir süredir toplumun farklı kesimlerini dinleyen Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu beklentileri dikkate almalı, yeni yasama yılının açılması ile birlikte mecliste demokrasi ve barışa yönelik somut yasalar görüşülmeye başlanılmalıdır. Biz, kalıcı bir barışın halkların doğrudan katılımı ve sürecin sadece parlamentoya sıkıştırılmayan, demokratik kitle ve emek-meslek örgütlerinin de sözünü kurabildiği bir demokratik işleyişle; toplumla birlikte açık ve şeffaf şekilde paylaşılarak ilerlemesini önemsiyoruz.

Adaletin, eşitliğin, özgürlüğün, laikliğin, dayanışmanın, insanca bir yaşamın kalıcı hale getirildiği bir dünya ve ülke kuruncaya kadar barış mücadelesinden bir an olsun vazgeçmeyeceğiz.”

K

 

 

İHD’den Rojin Kabaiş için Basın Açıklaması: Kadınların Yaşam Hakkını Savunuyoruz.Kadinlar Íçin Adalet.

 

EGEÇEP’ten “Hakan Tosun’a Ne Oldu?” Eylemi

“BASINA VE KAMUOYUNA
#HakanTosunaNeOldu
Ekoloji Mücadelesinin Sesi Susturulamaz! Hakan Tosun’un Ardından… Akbelen’den Artvin’e, Kaz Dağları’ndan Cudi’ye, Fatsa’dan Hatay’a kadar Türkiye’nin
dört bir yanında yaşanan ekolojik yıkımları ifşa eden, gerçeğin ve yaşam savunusunun
izini süren gazeteci ve belgeselci Hakan Tosun, evine giderken sokak ortasında
işkenceye varan şiddete maruz kaldı ve ne yazık ki hayatını kaybetti. Saldırının sebebi, failleri, saldırıdan sonra uygulanması gereken tedavi ve müdahalelerle ilgili yanıt
bekleyen çok sayıda soru var. EGEÇEP olarak, bu menfur saldırıyı kınıyor, Hakan Tosun’un ailesine, dostlarına, meslektaşlarına ve tüm ekoloji mücadelesi veren yurttaşlara başsağlığı diliyoruz. Hakan Tosun yalnızca bir gazeteci değil; aynı zamanda doğayı, yaşamı ve halkın haber
alma hakkını savunan bir yaşam aktivistiydi. Kalemiyle, kamerasıyla, emeğiyle; talana, yıkıma, suskunluğa karşı direnenlerin sesi oldu. Onun susturulması, sadece bir bireyin
değil, doğanın ve hakikatin sesinin hedef alınmasıdır. Bu saldırı, ekoloji mücadelesi veren gazeteci ve aktivistlerin karşı karşıya olduğu
tehlikeyi bir kez daha gözler önüne sermiştir. Hakan Tosun’un uğradığı saldırı münferit
bir olay değil, yaşamı savunanların hedef haline getirildiği bir iklimin ve politikanın
sonucudur. Yetkilileri; bu saldırıyı tüm yönleriyle aydınlatmaya, failleri ve arkasındaki güçleri yargı
önüne çıkarmaya çağırıyoruz. Aynı zamanda, ekoloji gazetecilerinin ve yaşam
savunucularının güvenliğini sağlamaya yönelik acil ve somut adımlar atılmalıdır. Yaşam savunucularının sesi susturulamaz! Hakan Tosun’un bıraktığı yerden bizler, yaşamı, doğayı ve hakikati savunmaya devam edeceğiz. Hakan’ı aramızdan alan
saldırıyla, faillerle, ardından yaşanan ihmallerle ilgili gerçeklerin ortaya çıkarılmasının
takipçisi olacağız. Korumak için mücadele ettiğin doğanın koynunda rahat uyu Sevgili Hakan… EGEÇEP YÜRÜTME KURULU ADINA
EŞ SÖZCÜLER
Derya LİM Arif Ali CANGI”

DİGEL Tekstil İşçileri 273. Gününde: DİGEL’de Mobinge, Tacize, Sermayeye Geçit Yok. Birleşe Birleşe Kazanacağız!

İzmir Ege Serbest Bölge’de (ESBAŞ) 273 gündür işe iade ve sendikal hakları için mücadele eden DİGEL Tekstil işçileri, fabrikada yaşanan hak ihlalleri ile özellikle kadın işçilere yönelik baskı, mobbing ve tacizlere dikkat çekmek amacıyla Teksif Sendikası İzmir Şubesi’nin çağrısıyla bir basın açıklaması düzenledi.

ESBAŞ önünde yapılan açıklamaya, sendikaların yanı sıra çeşitli siyasi partiler ve kitle örgütleri de katıldı. Açıklama öncesinde Ruhi Su’nun türküleri ve işçi marşları hep bir ağızdan söylendi, halaylar çekildi. Katılımcılar, “273 gündür direnen tekstil işçilerinin yanındayız” diyerek işçilerin birleşerek kazanacağı mesajını vurguladı.

Eyleme, iş çıkışı Serbest Bölge içindeki fabrikalardan çıkan işçiler de yürüyerek katıldı. İşten atılan arkadaşlarına destek veren işçiler, “Birleşe birleşe kazanacağız” sloganıyla mücadeleye güç kattı.

Basın açıklaması sırasında sık sık “DİGEL işçisi yalnız değildir”, “Yaşasın sınıf dayanışması”, “DİGEL’de mobinge, tacize, sermayeye geçit yok”, “Yaşasın kadın dayanışması”, “Direnen işçiler yalnız değildir” sloganları atıldı. Katılımcılar, bölgeden çıkan işçi servislerini alkış ve sloganlarla selamladı.

Etkinlikte İmece-Der Başkanı Günseli Kaya, Nazım Hikmet’in “Türkiye işçi sınıfına selam” şiirini okudu.

Basın açıklamasını ise direnişçi işçilerden  Rümeysa Kişi yaptı.

Açıklamanın tam metni şöyle:

“Basın emekçileri, sendikalar, siyasi partiler, demokratik kitle örgütleri, kadın örgütleri ve dayanışma için burada olan herkese merhaba. DIGEL TEKSTİL işçilerinin maruz bırakıldığı haksızlıkları, hukuksuzlukları dile getirmek, onların adalet taleplerini büyütmek için düzenlediğimiz basın açıklamasına hepiniz hoşgeldiniz.

Basına ve kamuoyuna

17 Ocak 2025 tarihinde, DIGEL TEKSTİL işçilerinin büyük çoğunluğu; düşük ücretler ve insan onuruna yakışmayan çalışma koşullarını protesto ederek DIGEL TEKSTİL yönetimine karşı ses yükseltmiştir. DIGEL TEKSTİL işçileri insanca bir yaşam ve onurlu bir çalışma için TEKSİF Sendikası’na üye olma kararı almıştır. Ve aynı gün genel çoğunluğu sağlayarak Çalışma Bakanlığına yetki başvurusu yapmıştır. Ancak DIGEL TEKSTİL işvereni, işçilerin anayasal hakkı olan sendikal örgütlenmeye karşı açık bir saldırı başlatmıştır. İzmir’de açması gereken yetki itiraz davasını bilerek Ankara’da açarak süreci uzatmaya, işçilerin iradesini kırmaya çalışmıştır. Bu açık hukuk tanımazlık nedeniyle DIGEL TEKSTİL’e idari para cezası kesilmiştir, bu işçilerin örgütlenme hakkına yapılan bir saldırının tescilidir.

DIGEL TEKSTİL yönetimi, işçilerin anayasal hakkına karşılık olarak 17 Ocak 2025 tarihinde sendikal örgütlenmede öncülük eden 4 işçiyi tazminatsız şekilde işten çıkarmıştır. Bu baskı süreci 6 Şubat 2025 tarihinde yeni işten atmalarla devam etmiştir. Daha önce işten çıkarılan arkadaşlarının geri alınması ve insan onuruna yakışır çalışma koşulları talebiyle paydos sonrası açıklama yapan 3 öncü işçi daha, aynı şekilde tazminatsız olarak işten çıkarılmıştır. 13 Haziran 2025 tarihinde de üyelerimize yönelik haksız işten çıkarmalara bir yenisi eklenmiştir: DIGEL TEKSTİL yönetimi, 8 öncü işçiyi gün boyunca çalıştırmış; ardından mesai bitiminde işçiler evlerine gittikten sonra, her birini telefonla arayarak işten tazminatsız şekilde çıkarıldıklarını bildirmiştir.

Sonuç olarak, sendikalaşma süreci boyunca; öncülük eden, işverenin hukuksuzluklarına karşı tanıklık eden ve yalnızca anayasal haklarını kullanan toplam 15 TEKSİF Sendikası üyesi işçi, DIGEL TEKSTİL işvereni tarafından haksız, hukuksuz ve tazminatsız şekilde işten çıkarılmıştır. Bu açıkça işçi düşmanlığıdır, sendika düşmanlığıdır, adalet düşmanlığıdır. DIGEL TEKSTİL patronu sendikalaşmak isteyen işçileri cezalandırarak diğer işçilere gözdağı vermeye çalışmıştır. Ama bizler KORKMUYORUZ, BOYUN EĞMİYORUZ, SUSMUYORUZ.

Tam, 273 gündür İzmir Ege Serbest Bölge önünde; her türlü zorluğa, baskıya ve engellemeye rağmen kararlılıkla direniyoruz. Bu direniş yalnızca işe geri dönme mücadelesi değil, aynı zamanda kadınların ve tüm emekçilerin insan onuruna yaraşır bir yaşam ve çalışma hakkı için verdiği mücadeledir.

  • Bu direniş;
  • Kadınların sesini bastırmaya çalışan düzene karşı.
  • Emeğini görünmez kılmak isteyen patronlara karşı.
  • İnsanca yaşamak isteyen tüm emekçilerin yürekten haykırışıdır.

Yaklaşık 400 işçinin çalıştığı DIGEL TEKSİL fabrikasında işçilerin %85’ini kadın işçiler oluşturuyor. DIGEL TEKSTİL fabrikada kadın işçilere yönelik baskı, mobbing, sözlü ve yazılı taciz artık dayanılmaz bir hal almıştır. Biz, bu sessizliğe son vermek, kadın emeğine yönelik bu sistematik şiddete ‘dur’ demek için bir araya geldik.

Fabrika içerisinde yaşananları görünür kılmak amacıyla, 20’nin üzerinde kadın işçiyle birebir görüşme yaptık. Kadınlar yaşadıkları baskı ve tacizleri kendi el yazılarıyla beyan ettiler. Bu beyanlarla hazırladığımız raporu sizlerle paylaştık.

Bu rapor, yalnızca bir belge değil;

Kadın işçilerin sesi, tanıklığı ve adalet çağrısıdır.

Fabrika içerisinde yaşanan insanlık dışı uygulamaları hep birlikte konuştuk, tartıştık ve kadınların onurunu, emeğini, dayanışmasını koruyacak eylem planlarını hep birlikte kararlaştırdık. Bu karar doğrultusunda bugün buradayız.  Hepiniz tekrardan hoşgeldiniz.

Bizler DIGEL TEKSTİL’de insan onuruna ve kadın onuruna yakışmayan çalışma düzeni ile ilgili sizlere birkaç örnek vermek istiyoruz. Zaten bu yaşanan baskı, mobbing, taciz olaylarını sizlerle daha önce paylaşmıştık. Ve gerek Çalışma Bakanlığı başta olmak üzere TBMM şikayetlerimizi dosya halinde bildirdik.

Digel Tekstil yönetimi, 2018 yılında işçilere düzenlediği bir toplantıda, kadın işçilere doğrudan “Hamile kalmayın” diyebilecek kadar pervasızlaşmıştır. Bu söz yalnızca cinsiyetçi bir söylem değil, kadın emeğine ve bedeni üzerindeki haklarına yönelmiş açık bir tehdittir. Digel yönetimi, kadın işçiyi sadece itaat ettiği, ses çıkarmadığı ve doğurmamayı kabul ettiği sürece var saymaktadır.

Kadın işçilerin hamilelik şüphesi olduğunda, erkek yönetici tarafından “Bebeğin keseye düşüp düşmediğine bakacağım, ultrason raporu getir” diyerek, kadınlardan hamile olduklarını ispat etmeleri istenmiştir. Bu uygulama, yalnızca ahlaki değil, insan haklarına ve iş hukukuna açık bir saldırıdır.

Hamile kadın işçiler, yasal hakları olan işten erken ayrılma hakkını kullandıklarında bile, Digel Tekstil tarafından yalnızca Serbest Bölge önüne bırakılmakta ve gerisi “ister dolmuşla gider, ister otobüsle” denilerek tamamen kendi kaderlerine teslim edilmektedir.

Fabrikada kreş bulunmaması ve kreş yardımı yapılmaması, kadın işçilerin çocuklarına bakarken çifte yük altına girmesine yol açmaktadır.

Bütün bu uygulamalar, kadın işçilerin çalışma hakkı, güvenliği ve annelik haklarını hiçe sayan sistematik bir sömürü düzenini ortaya koymaktadır.

Maalesef, bu insanlık dışı uygulamalar yalnızca Digel Tekstil işçilerini değil, Serbest Bölge adı altında Türkiye genelinde çalışan tüm işçileri etkilemektedir.

Baskı, mobbing ve taciz neredeyse sistematik bir hal almış, işçilerin temel hakları görmezden gelinmiştir.

Digel Tekstil’de yaşananlar, aslında Türkiye’deki işçi sömürüsünün ve hak gasplarının çarpıcı bir örneğidir.

Bizler, bu hukuksuzluğa karşı dayanışmamızı büyüterek, haklarımızı alana kadar mücadele etmeye devam edeceğiz.”

 

Açıklamadan sonra  işçiler ve katılımcılar halaylar çekti ve eylem bitirildi,

 

 

 

 

Rojin Kabaiş İçin Adalet Talebi, Katiller  Bulunsun: İzmir’de Yürüyüş Düzenlendi

 

İzmir Kadın Platformu, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi öğrencisi Rojin Kabaiş’in şüpheli ölümünün birinci yılında Alsancak Garı önünde bir araya geldi. Kadınlar, “İntihar değil cinayet. Rojin için adalet” pankartı açarak, Türkan Saylan Kültür Merkezi önüne yürüdü.

Yürüyüş boyunca katılımcılar, “Kadın cinayetleri politiktir”, “Katillerden hesabı kadınlar soracak”, “Koruma aklama, katilleri yargıla”, “Erkek adalet değil, gerçek adalet”, “Rojin için adalet, herkes için adalet”, “Asla yalnız yürümeyeceksin” ve “Yaşasın kadın dayanışması” sloganlarını attı.

Kadınlar, yürüyüş boyunca hem Rojin Kabaiş’in ölümündeki şüpheli koşullara dikkat çekti hem de Türkiye’de artan kadın cinayetleri ve adalet taleplerine toplumsal farkındalık oluşturmayı amaçladı. Katılımcılar, “Rojin için adalet, herkes için adalet” mesajıyla, kadın dayanışmasının gücünü bir kez daha ortaya koydu.

Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde basın açıklamasını  Esra Yılmaz okudu.

Açıklamanın tam metni şöyle:

   “Basına ve Kamuoyuna

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi öğrencisi Rojin Kabaiş, 27 Eylül 2024 tarihinde kaldığı KYK yurdundan ayrıldıktan sonra kayboldu.

Tam 18 gün boyunca ailesi, arkadaşları ve kadın örgütlerinin sürdürdüğü yoğun arama çalışmalarına rağmen, Rojin’den haber alınamadı.

15 Ekim 2024 tarihinde, Molla Kasım sahilinde Rojin’in cansız bedeni bulundu.

Aradan bir yıl geçmesine rağmen, yürütülen soruşturmanın etkin biçimde ilerlemediği, dosya üzerindeki kısıtlılık kararının hâlâ sürdüğü ve Rojin’in telefon incelemesinin dahi tamamlanmadığı kamuoyu tarafından bilinmektedir.

Bu tablo, yalnızca bir ihmalin değil, kadınların yaşam hakkı karşısında süregelen sistematik adaletsizliğin ve kurumsal cezasızlığın göstergesidir.

Gerçeği Gizleyenler Bu Suçun Ortağıdır!

Bir yıl boyunca Van Barosu Kadın Hakları Merkezi ve Diyarbakır Barosu Kadın Hakları Merkezi’nin yaptığı sayısız başvuruya rağmen, Adli Tıp Kurumu (ATK) Rojin’in bedeninde tespit edilen DNA örneklerinin kime ait olduğunu ve vücudun hangi bölgelerinde bulunduğunu açıklamamıştır.

Ancak 10 Ekim 2025 tarihli ATK Biyolojik İhtisas Dairesi raporu, dosyanın seyrini tamamen değiştirmiştir:

Rapora göre, Rojin’in bedeninde iki farklı erkeğe ait DNA örneği bulunmuştur. Birinci DNA göğüs bölgesinde, ikinci DNA ise vajinal bölgede tespit edilmiştir.

Bu bulgular, Rojin’in ölümünün başından itibaren “intihar” olarak yansıtılmasının ne denli manipülatif, gerçeği karartmaya yönelik ve adaleti engelleyen bir çaba olduğunu açık biçimde ortaya koymaktadır.

Oysa, 6 Kasım 2024 tarihli ATK raporunda iki farklı DNA örneği bulunmasına rağmen, raporda “vajinal bölgede DNA bulunmadığı” ifadesi yer almış; bu kritik bulgu kamuoyundan gizlenmiştir.

Bir yıl sonra gelen yeni raporla, DNA örneklerinin hem göğüs hem vajinal bölgede bulunduğu nihayet açıklanmıştır.

Bu çelişkiler, yalnızca teknik bir hata değildir.

Bu durum, adaletin kasıtlı biçimde geciktirildiğini, delillerin bilinçli olarak karartıldığını ve kadın cinayetlerinde failleri koruyan kurumsal cezasızlık mekanizmasının nasıl işlediğini gözler önüne sermektedir.

Tüm bu süreç, sadece bir delil tartışması değil; bu ülkede kadınların yaşam hakkının nasıl değersizleştirildiğinin, adalet mekanizmasının nasıl cinsiyetçi, ihmalkâr ve politik olarak yönlendirilmiş biçimde işlediğinin kanıtıdır.

Cezasızlık Devletin Kadın Politikasıdır!

Rojin Kabaiş’in ölümü, bu ülkede kadınların ölümüne dair tekrar eden bir devlet refleksini gözler önüne sermektedir:

Gerçeği karart, failleri koru, suçu görünmez kıl, “intihar” diyerek sorumluluğu ortadan kaldır.

Ancak biz kadınlar biliyoruz:

Bu ülkede kadınlar “ölmüyor”, öldürülüyor.

Ve devletin her ihmali, her sessizliği, her gizlenen raporu; bu cinayetlerin ortak faili haline gelmektedir.

Cezasızlık, erkek şiddetini meşrulaştırır.

Cezasızlık, adaletin yerini korkuya bırakır.

Cezasızlık, kadınların yaşam hakkını sistematik biçimde ortadan kaldıran bir devlet politikasıdır.

Kadın Bedenine Yönelik Şiddet, Politik Bir Şiddettir!

Rojin Kabaiş’in ölümü yalnızca bir kadın cinayeti değil, aynı zamanda devletin kadın bedenine ve iradesine yönelttiği politik bir şiddetin yansımasıdır.

Kadın bedeni, bu ülkede hâlâ denetlenmesi, susturulması ve cezalandırılması gereken bir alan olarak görülmektedir.

Bu anlayış, hem militarizmin hem patriyarkanın kesiştiği yerde kadınları hedef almaktadır.

Rojin’in bedenine dokunan eller yalnızca failin değil; adaleti geciktiren, delilleri gizleyen, hakikati karartan herkesin elidir.

Bu nedenle bu dava, yalnızca bir hukuk dosyası değil; kadınların yaşam hakkı, adalet ve hakikat mücadelesinin bir parçasıdır.

Somut Taleplerimizdir!

Biz, İzmir Kadın Platformu olarak açıkça ifade ediyoruz:

1.Rojin Kabaiş’in ölümüne karışan faillerin derhal tespit edilmesini ve haklarında kamu davası açılmasını istiyoruz.

2.Adli Tıp Kurumu’nun çelişkili ve geciktirici raporlarından sorumlu olan kişiler hakkında “görevi kötüye kullanma” ve “delil karartma” suçlarından yargılama sürecinin derhal başlatılmasını talep ediyoruz.

3.Soruşturma sürecinde delil karartan, gerçeği gizleyen ve kamuoyuna yanıltıcı bilgi veren tüm kamu görevlileri hakkında bağımsız, şeffaf ve etkin bir soruşturma yürütülmesini istiyoruz.

4.Rojin Kabaiş dosyasındaki kısıtlılık kararının derhal kaldırılmasını ve ailenin, avukatların ve kadın örgütlerinin dosyaya tam erişim hakkının sağlanmasını talep ediyoruz.

5.Rojin Kabaiş dosyası örneğinde olduğu gibi, kadınların şüpheli ölümlerinde “intihar” ön kabulüyle hareket eden yargısal pratiklerin son bulmasını istiyoruz.

Rojin İçin Adalet, Kadınlar İçin Hakikat!

Rojin için adalet istemek, bu ülkede her kadının yaşam hakkını savunmaktır.

Bu mücadele, yalnızca bir dava değil; hakikatin, dayanışmanın ve özgürlüğün mücadelesidir.

Biz kadınlar biliyoruz:

Gerçekler ne kadar gizlenirse gizlensin, adalet er ya da geç kadınların elleriyle yazılacaktır.

Rojin için, adalet için, yaşam hakkı için mücadelemiz sürecek!

Rojin Kabaiş İçin Adalet, Kadınlar İçin Hakikat!

Cezasızlığa, Karartmaya, Kadın Bedenine Yönelik Şiddete Karşı Mücadelemiz Sürüyor!

Hiçbir kadın yalnız yürümeyecek!

İZMİR KADIN PLATFORMU”