İzmir’de Yaşam Savunucuları Haykırdı: “Ekolojik Yıkıma, Talana ve Ranta Karşı Direniş Var!”

 

5 Haziran Dünya Çevre Günü’nde İzmir’de yaşam savunucuları, meslek odaları, demokratik kitle örgütleri ve yurttaşlar ekolojik yıkıma, rant politikalarına ve sermayenin doğa talanına karşı sokaktaydı. TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu, İzmir Barosu, İzmir Tabip Odası, Konak Kent Konseyi, Ege Kent Konseyleri Birliği, EGEÇEP ve İzmir Yaşam Alanları’nın çağrısıyla gerçekleştirilen yürüyüşte, “Kentte Ekolojik Yıkıma ve Talana Karşı Dayanışma Var, Direniş Var” sloganı yükseldi.

Mimarlık Merkezi önünde toplanlar dövizler, pankartlar ve sloganlarla Türkan Saylan Kültür Merkezi önüne yürüdü. Yürüyüş boyunca “Bu daha başlangıç mücadeleye devam”, “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz”, “Yaşamı savunacağız”, “İklimi değil sistemi değiştir” sloganları yankılandı.

Etkinliğe Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu da katılırken, İmece-Der’de  destek verdi. İzmir Müzisyenler Derneği üyeleri müzik dinletileriyle etkinliğe destek ve güç verdi.

Gezi Şehitleri ve Yaşam Savunucuları Unutulmadı.

Basın açıklaması öncesinde Konak Kent Konseyi adına yapılan konuşmada Gezi Direnişi’nin yaşamını yitirenleri, Gezi tutsakları ve yaşam savunucuları selamlandı.

Katılımcılar hep bir ağızdan

“Mehmet Ayvalıtaş burada!”

“Abdullah Cömert burada!”

“Ali İsmail Korkmaz burada!”

“Berkin Elvan burada!”

“Can Atalay burada!”

“Tayfun Kahraman burada!”

“Mücella Yapıcı burada!” diye haykırdı.

Konuşmada ayrıca HES’lere karşı mücadelede yaşamını yitiren Metin Lokumcu, Finike’de katledilen Ali Ulvi ve Aysin Büyüknohutçu, İkizdere direnişinin simgelerinden Reşit Kibar ve geçtiğimiz yıl yaşamını yitiren gazeteci ve belgeselci Hakan Tosun da anıldı.

“Onlar yalnızca anılarımızda değil; mücadelemizde, direnişimizde ve dayanışmamızda yaşamaya devam ediyor” denildi.

“İklim Krizi Kapitalist Yağmanın Sonucudur”

 

Söz alan, Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu da yaptığı konuşmada, “Artık kutlanacak bir çevre bırakılmadığını görüyoruz. Çevreyi korumak gönüllülük değil, yaşamı savunmanın zorunlu bir parçasıdır. Toprağı çocuklarımızdan emanet aldığımız bilinciyle hareket etmek zorundayız” dedi.

İklim hareketinin dünya çapındaki temel sloganlarından biri olan “İklimi değil, sistemi değiştir”  çağrısını hatırlatarak,  günümüzde yaşamı savunmanın ve mücadeleyi büyütmenin kararlılığını vurguladı.

Kurumlar adına okunan ortak açıklamayı Konak  Kent Konseyi Başkanı Hamit Mumcu yaptı. Açıklamada  iklim krizinin yalnızca çevresel bir sorun olmadığı vurgulanarak bunun mevcut üretim ve tüketim sisteminin yarattığı çok boyutlu bir toplumsal kriz olduğu ifade edildi. Uluslararası iklim zirvelerinin ve COP süreçlerinin yıllardır gerçek çözümler üretmek yerine sermaye çevrelerinin çıkarlarını koruyan politikalarla ilerlediği belirtilerek şu değerlendirme yapıldı:

“Yıllardır süren iklim zirvelerine rağmen küresel emisyonlar artmaya devam ediyor. Fosil yakıt yatırımları sürüyor. İklim krizinin faturası ise en çok yoksul halklara ve kırılgan topluluklara kesiliyor. İklim krizinin çözümü karbon ticaretinde, piyasa mekanizmalarında ya da gönüllü taahhütlerde değil; fosil yakıtlardan çıkışı sağlayacak gerçek politikalarla mümkündür.”

Açıklamada doğanın metalaştırılmasına dayanan ekonomik model eleştirilerek, “Doğayı sermayenin sınırsız kâr hırsına teslim eden politikalar sürdükçe iklim krizinin çözülmesi mümkün değildir” denildi.

“COP31 Öncesinde Talan Politikaları Sürüyor”

2026 yılında düzenlenecek COP31 öncesinde Türkiye’nin gerçek bir iklim politikası üretmek yerine madencilik, enerji, sanayi, turizm ve rant projelerini büyüttüğüne dikkat çekilen açıklamada, ormanların, kıyıların, tarım alanlarının ve meraların sermayeye açıldığı belirtildi.

Yaşam savunucuları, ülkenin dört bir yanında süren ekolojik yıkım projelerine dikkat çekerek Kaz Dağları, Akbelen, İkizdere, Murat Dağı, Alakır Vadisi, Gediz ve Büyük Menderes havzalarının sermaye projeleriyle kuşatma altında olduğunu ifade etti.

İzmir’in Dört Bir Yanında Ekolojik Yıkım

Açıklamada İzmir’deki çevre sorunları da ayrıntılı biçimde sıralandı.

Aliağa’da sanayi tesisleri, termik santraller ve gemi söküm faaliyetlerinden kaynaklanan kirliliğin halk sağlığını tehdit ettiği vurgulanırken; Bergama, Efemçukuru, Gördes ve Çal Dağı’ndaki madencilik projelerinin yarattığı tahribatın büyüdüğü belirtildi.

Gediz ve Büyük Menderes havzalarında faaliyet gösteren jeotermal santrallerin suyu ve toprağı kirlettiği, bilirkişi raporlarının bunu ortaya koyduğu ifade edildi.

Yaşam savunucuları ayrıca;

*İnciraltı’nın imara açılmasına,

*Basmane Çukuru ve Buca Cezaevi arazilerinin rant projelerine dönüştürülmesine,

*Kültürpark’taki yeşil alanların yapılaşma baskısı altına alınmasına,

*Çeşme ve Yarımada’yı sermayeye teslim edecek turizm projelerine,

*Deprem sonrasında ortaya çıkan asbest ve çevre kirliliğine karşı alınmayan         önlemlere,

*Nükleer santral projelerine,

*Ormanların, meraların ve doğal sit alanlarının yağmalanmasına

karşı mücadeleyi sürdüreceklerini ilan etti.

“Çevre Mücadelesi Aynı Zamanda Emek ve Demokrasi Mücadelesidir”

Ortak açıklamada ekoloji mücadelesinin yalnızca doğayı koruma mücadelesi olmadığı vurgulandı.

 

“Çevre mücadelesi aynı zamanda yaşam, sağlık, emek, demokrasi ve adalet mücadelesidir” denilen açıklamada, bilimden, kamusal yarardan ve halkın ortak çıkarlarından yana bir mücadele hattının büyütüleceği ifade edildi.

“Doğa Meta Değil Yaşamdır”

Etkinlikte söz alan Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu da çevreyi korumanın artık gönüllülük değil, yaşamsal bir zorunluluk olduğunu belirterek, iklim hareketinin temel sloganlarından birini hatırlattı:

“İklimi değil, sistemi değiştir.”

Basın açıklaması, alanda bulunan yüzlerce kişinin hep birlikte yaptığı çağrıyla sona erdi:

“Doğa sermayenin değil, yaşamındır!

Ormanlar, dereler, kıyılar satılık değildir!

Ekolojik yıkıma karşı direniş var!

Talana karşı dayanışma var!

Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz!”

Yaşam savunucuları, Dünya Çevre Günü’nde bir kez daha ilan etti: Ekolojik yıkıma, rant projelerine ve doğa talanına karşı mücadele büyüyor; İzmir’den yükselen direniş sesi ülkenin dört bir yanındaki yaşam mücadeleleriyle birleşiyor.

  5 HAZİRAN DÜNYA ÇEVRE GÜNÜ DOĞAMIZA, EMEĞİMİZE VE GELECEĞİMİZE SAHİP ÇIKIYORUZ!

Toprak, Su, Hava ve Ormanlar Halkındır!

Bugün 5 Haziran Dünya Çevre Günü. Ancak ülkemizde çevrenin korunmasını değil, toprağın, suyun, ormanların, kıyıların ve yaşam alanlarının sermayenin doymak bilmez kâr hırsı uğruna yağmalanmasını konuşuyoruz.

Çevre sorunu yalnızca doğanın korunması sorunu değildir. Çevre sorunu aynı zamanda sınıfsal bir sorundur. Doğayı talan edenlerle bu talanın sonuçlarına maruz kalanlar aynı kesimler değildir. Bugün ekolojik yıkımın bedelini işçiler, emekçiler, köylüler, küçük üreticiler, kadınlar, gençler ve yoksul halk kesimleri ödemektedir.

AKP–MHP iktidarının yıllardır uyguladığı neoliberal politikalar, ülkemizin doğal varlıklarını yerli ve yabancı sermayenin hizmetine sunmuştur. Ormanlar, milli parklar, meralar, zeytinlikler, tarım alanları, su havzaları ve kıyılar,  enerji, madencilik, inşaat ve turizm şirketlerinin kullanımına açılmıştır. Kapitalist ülkelerin terk ettikleri nükleer santraller, fosil yakıt kullanan termik santraller kadar güncel olarak giderek yaygınlaşmakta olan Jeotermal santraller yaşam alanlarını, sağlıklı, güvenli  yaşam koşullarını yok ediyor.  Kamusal varlıklar özelleştiriliyor, çevre koruma mekanizmaları başta maden ve zeytincilik yasaları olmak üzere sermaye lehine değiştiriliyor, “acele kamulaştırma” kararlarıyla köylüler yerinden yurdundan ediliyor;  halkın yaşam alanları sermaye birikiminin yeni kaynakları haline getirilmeye çalışılıyor.

Bugün yaşanan ekolojik yıkım, iklim krizi bir tesadüf değil, uluslararası sermaye çevrelerinin, çok uluslu şirketlerin ve büyük tekellerin çıkarlarını gözeten neoliberal politikaların sonucudur. Doğanın her alanı piyasa kurallarına göre alınıp satılan bir meta olarak görülüyor; su, toprak, yer altı zenginlikleri olduğu kadar halkın emeği, iş gücü de madenler şirketlerin kâr alanlarına dönüştürülüyor.

Bu ekonomik model yalnızca doğayı değil, emeği de sömürmektedir. İşçilerin düşük ücretlerle çalıştırılmasıyla ormanların, dağların ve derelerin yağmalanması aynı düzenin ürünüdür. Çünkü emeği sömüren anlayış ile doğayı kirleten, yok etmekte olan, sömüren anlayış aynı kaynaktan beslenmektedir.

Ege Bölgesi bu politikaların sonuçlarının açık biçimde görüldüğü bölgelerden biridir. Alabildiğine kirletilen Gediz, Büyük Menderes ve Küçük Menderes havzaları, iklim kriziyle birleşerek kuraklık tehdidini güçlendirmekte; jeotermal enerji projeleri tarım alanlarını yok etmekte, tarımsal ürünlerin üretimini acımasızca  bitirmekte; madencilik faaliyetleri ormanları ve su kaynaklarını kendi yararına kullanmakta, tahrip etmekte, kıyılar rant projeleriyle betonlaştırılmaktadır. Her yıl yaşanan büyük orman yangınları  iklim krizinin ve yanlış politikaların ağır sonuçlarını ortaya koymaktadır.

Bugün iklim krizi derinleşirken çözüm daha fazla maden ruhsatı vermek, daha fazla ormanı şirketlere açmak ve daha fazla betonlaşma yaratmak değildir. Çözüm, doğayı ve insanı merkeze alan, halkın ihtiyaçlarını esas alan, bilimsel, demokratik,  kamucu ve planlı politikaların hayata geçirilmesidir.

Bizler;

Ormanların, meraların ve zeytinliklerin sermayeye teslim edilmesine, maden ve enerji şirketleri uğruna yaşam alanlarının yok edilmesine, tarım alanlarının, su kaynaklarının ve kıyıların talan edilmesine, ekolojik yıkımı derinleştiren rant projelerine, çok uluslu şirketlerin ve yerli sermaye gruplarının doğa üzerindeki yağmasına, emek sömürüsü ile doğa sömürüsünü birlikte büyüten neoliberal politikalara karşı mücadelemizi sürdürmekte kararlılıyız.

5 Haziran Dünya Çevre Günü vesilesiyle bir kez daha ilan ediyoruz:

Doğa, toprağı, suyu, ağaçları, ormanları, havasıyla sermayenin değil halkındır, tüm canlılarındır!

Toprak, su, hava ve ormanlar şirketlerin kâr alanı değil, halkın ortak yaşam kaynakları, zenginliği, varlığımızın, geleceğimizin güvencesidir!

Çevre mücadelesi aynı zamanda yaşamı, emeği, geleceği savunma mücadelesidir!

Ekolojik yıkıma, sömürüye, talana ve rant düzenine karşı emekten, doğadan ve halktan yana bir gelecek için mücadeleyi büyüteceğiz!

Yaşasın doğa ve yaşam mücadelesi!

Yaşasın emek, demokrasi ve ekolojik adalet mücadelesi!

Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz!

İmece-Der

 

İzmir Emek Demokrasi Güçleri: Gezi 13 Yaşında, Karanlık Gider Gezi kalır!

İzmir Emek Demokrasi Güçleri, Gezi Direnişi’nin 13. yılında Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde bir araya gelerek halkın isyanını, öfkesini ve mücadele kararlılığını bir kez daha haykırdı. “Gezi 13 yaşında, karanlık gider Gezi kalır” pankartının açıldığı eylemde; “Gezi’nin hesabı sorulacak”, “Bu daha başlangıç mücadeleye devam”, “Katil devlet hesap verecek”, “Gün gelecek devran dönecek AKP halka hesap verecek”, “Gezi tutsakları onurumuzdur” sloganları meydanlarda yankılandı. Açıklamayı kitle adına KESK Dönem Sözcüsü Savaş Candemir okudu.

Aradan 13 yıl geçti. Ancak Gezi’nin ateşi sönmedi, Gezi’nin umudu tükenmedi, Gezi’nin isyanı diz çöktürülemedi. Milyonlarca emekçinin, gencin, kadının, öğrencinin, aydının ve halkın eşitlik, özgürlük, adalet, demokrasi, laiklik ve barış özlemiyle ayağa kalktığı o büyük halk hareketi hâlâ bu toprakların en güçlü direniş mirası olarak yaşamaktadır.

Gezi’de katledilen gençlerimizi saygı ve özlemle anıyoruz. Ali İsmail’in, Berkin’in, Ethem’in, Abdullah’ın, Ahmet’in düşleri yarım kalmadı. Onların hesabı sorulana, katiller ve onları koruyan siyasi düzen yargılanana kadar mücadelemiz sürecek. Unutmadık, affetmeyeceğiz, hesap soracağız!

Gezi; halkların, emekçilerin ve gençliğin omuz omuza verdiği büyük bir dayanışma ve direniş okuludur. Gezi, yalnızca geçmişte yaşanmış bir başkaldırı değil, bugün de sömürüye, baskıya, talana ve faşizme karşı yürütülen mücadelenin yol göstericisidir. Çünkü Gezi bize dayanışmanın yenilmez gücünü gösterdi. Çünkü biliyoruz ki; kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz!

Saray iktidarı, yıllardır Gezi’den intikam almaya çalışıyor. Hukuku bir silaha dönüştürerek, yargıyı siyasi hesaplaşmanın aracı haline getirerek Gezi’nin yarattığı özgürlük ruhunu teslim almak istiyor. Uydurma delillerle verilen cezalar, hukuksuz tutuklamalar ve siyasi rehine politikaları bunun en açık göstergesidir. Ancak ne zindanlar ne baskılar ne de yargı kumpasları Gezi’nin haklılığını karartamamıştır.

Bugün milyonlar açlık, yoksulluk ve güvencesizlik içinde yaşamaya mahkûm edilirken; doğa şirketlere peşkeş çekilirken; emeğin hakları gasp edilirken; kadınların yaşamları ve gençlerin gelecekleri karartılırken Gezi’nin talepleri daha da yakıcı hale gelmiştir. Eşitlik, özgürlük, demokrasi ve laiklik mücadelesi bugün dünden daha günceldir.

İktidarın yıllardır toplumu kutuplaştıran, düşmanlaştıran ve korkuyla yönetmeye çalışan politikalarına karşı Gezi’nin en büyük dersi örgütlü halkın yenilmezliğidir. Gezi, korku duvarlarının aşılabileceğini, milyonların yan yana geldiğinde en güçlü iktidarların bile geri adım atmak zorunda kalacağını göstermiştir.

İşçiler, kamu emekçileri, kadınlar, gençler, öğrenciler, emekliler, işsizler ve ezilen tüm halk kesimleri Gezi’nin açtığı yolda yürüdükçe, hakları ve özgürlükleri için mücadele ettikçe Gezi yaşamaya devam edecektir. Mücadelenin olduğu her yerde Gezi’nin izi, Gezi’nin ruhu ve Gezi’nin direniş geleneği olacaktır.

Gezi, karanlığa karşı yakılmış bir özgürlük meşalesidir. Gezi, halkın teslim alınamayacağının ilanıdır. Gezi, eşit ve özgür bir geleceğin mümkün olduğunun kanıtıdır.

Gezi Direnişi’nin 13. yılında meydanları dolduran milyonları, Gezi’de yaşamını yitiren yoldaşlarımızı, Gezi davası bahanesiyle tutsak edilenleri ve mücadeleden vazgeçmeyen herkesi selamlıyoruz.

Gezi umuttur,  Gezi direniştir, Gezi halktır,  Gezi özgürlüktür, Yılgınlık yok,  Mücadeleye devam!

 

 

 

 

“Kayıplar Belli, Failler Nerede?” İzmir’den Hakikat ve Adalet Çağrısı

İHD İzmir Şubesi ve TİHV, Gözaltında Kayıplara Karşı Mücadele Haftası kapsamında düzenledikleri açıklamada, gözaltında kaybedilenlerin akıbetinin açıklanmasını, sorumluların yargılanmasını ve cezasızlık politikalarına son verilmesini istedi.

İnsan Hakları Derneği (İHD) İzmir Şubesi ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV), 17-31 Mayıs Gözaltında Kayıplara Karşı Mücadele Haftası kapsamında Alsancak’taki Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde basın açıklaması gerçekleştirdi.

“Kayıplar Bulunsun, Failler Yargılansın” pankartının açıldığı açıklamada, gözaltında kaybedilenlerin akıbetinin ortaya çıkarılması ve sorumluların yargı önüne çıkarılması talebi yinelendi. Etkinlik boyunca sık sık “Kayıplar belli, failler nerede?”, “Zorla kaybetme insanlık suçudur” ve “Kayıplar bulunsun, adalet sağlansın” sloganları atıldı.

Basın açıklamasına insan hakları savunucuları, demokratik kitle örgütlerinin temsilcileri, çok sayıda yurttaş ile DEM Parti İzmir Milletvekili İbrahim Akın katıldı.

Ortak basın metni, Türkçe olarak Evrim Kubilay, Kürtçe olarak ise Mustafa Kızartıcı tarafından okundu. Açıklamada, gözaltında kaybetmelerin insanlığa karşı işlenmiş ağır bir suç olduğu vurgulanarak, kayıpların akıbetinin açıklanması, hakikatlerin ortaya çıkarılması ve cezasızlık politikalarına son verilmesi çağrısı yapıldı.

Basın açıklaması yapıldıktan sonra beş dakika oturma eylemi yapıldı.  Ardından Gündoğdu Meydanı’na yürüyen katılımcılar kayıplar için denize karanfil bıraktı.

Açıklamanın tam metni şöyle:

“YILLARDIR ISRARLA SORUYORUZ: “KAYIPLARIMIZ NEREDE?”

İnsanlığa karşı suç niteliğindeki gözaltında zorla kaybetme, yakın tarihimizin en utanç verici insan hakları ihlallerinden biridir.

İnsan hakları savunucuları ve kayıp yakınları olarak, her yıl “Kayıplar Haftası” olarak ilan edilen 17 – 31 Mayıs tarihleri arasında gözaltında kaybedilenlerin akıbetine ışık tutmak, bu ağır insan hakkı ihlalinin üzerinin örtülmesini önlemek, cezasızlıkla mücadele etmek, hakikat, adalet ve yüzleşme taleplerini yinelemek amacıyla bir dizi etkinlik gerçekleştiriyor, mücadeleyi büyütmeye çalışıyoruz.

Tarihi çok eskilere dayanan zorla kaybetme eylemleri, 1915 Ermeni soykırımı ile başlar ve Türkiye’nin mutlaka yüzleşilmesi gereken bir hakikatidir. Özellikle 1990’lı yıllarda sistematik ve yaygın hale gelen gözaltında zorla kaybetmeler; yalnızca bireylere değil, toplumun tamamına yönelmiş ağır bir devlet şiddeti biçimi olarak hafızalara kazındı.

Bu dönemde insanlar evlerinden, işyerlerinden, köylerinden, sokak ortasında gözaltına alındı ve bir daha kendilerinden haber alınamadı. Aileleri ise yıllarca belirsizlik, yas ve adalet arayışı içinde süren bir yaşama mahkûm edildi. Ancak, aradan geçen bunca zamana rağmen hakikat ortaya çıkarılmadı. Etkin soruşturmalar yürütülmedi, sorumlular korundu. Açılan az sayıda dava ise yıllarca sürüncemede bırakılmak ya da zaman aşımı gerekçesiyle kapatılmak suretiyle cezasızlık politikaları sürdürüldü. Bunun en ağır örneklerinden biri, yakın zamanda Dargeçit davasında yaşandı.

Uluslararası insan hakları hukuku zorla kaybetme eylemlerini insanlığa karşı işlenen bir suç olarak nitelemekte ve bu suçun önlenmesi sorumluluğunu da devletlere vermektedir. Oysa Türkiye bu sorumluluğu yerine getirmekten, hakikatle yüzleşmekten ve BM Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşmesi‘ni imzalamaktan ısrarla kaçınmaktadır.

Kuruldukları günden bu yana, gözaltında kaybetmelere karşı hakikat ve adalet mücadelesinin etkin öznelerinden olan kurumlarımız, cezasızlığın son bulması ve benzer acıların bir daha asla yaşanmaması için mücadele etmektedirler. Bilhassa İHD ve kayıp yakınları tarafından, başta İstanbul; Diyarbakır, Batman ve İzmir olmak üzere pek çok kentte, her cumartesi, hakikat ve adalet talebiyle gerçekleştirilen oturma eylemleri ile kayıpların bulunması, faillerin cezalandırılması ve toplumsal hafızanın korunması için güçlü çağrılar yapmaktadır.

Kayıplar Haftası vesilesiyle hatırlatmak isteriz ki, gerçek bir toplumsal barış, ancak geçmişte işlenen ağır insan hakları ihlalleri ve acılarla yüzleşildiğinde mümkündür. Hakikatin açığa çıkmadığı, adaletin sağlanmadığı ve cezasızlığın sürdüğü koşullarda ise insan haklarına saygı, barış ve demokrasi, kalıcı bir şekilde tesis edilemez.

Bu nedenle de yıllardır ısrarla yinelediğimiz talepleri bir kez daha dile getiriyoruz:

  • Gözaltında kaybedilen tüm kişilerin akıbeti açıklansın.
  • Zorla kaybetme suçu Türk Ceza Kanunu’nda insanlığa karşı suç olarak açık biçimde düzenlensin.
  • Tüm gözaltında kayıp dosyalarında cezasızlık uygulamalarına son verilsin.
  • Sorumlular bağımsız ve etkin soruşturmalar sonucunda adalet önüne çıkarılsın.
  • Galatasaray Meydanı’ndaki Anayasa ve hukuk dışı mekân yasağı ile sayı sınırlamasına derhal son verilsin, Cumartesi İnsanları taleplerini özgür bir şekilde getirebilsin.
  • Türkiye, Birleşmiş Milletler Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşmesi’ni imzalasın, onaylasın ve etkin biçimde uygulasın.
  • Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin zorla kaybetmelere ilişkin kararları eksiksiz biçimde uygulansın.

Bugün burada kaybedilen tüm insanlarımızın anısı önünde saygıyla eğiliyor, hakikat ve adalet arayışını kararlılıkla sürdüreceğimizi bir kez daha ifade ediyoruz.

Kayıplar Bulunsun, Failler Yargılansın!

İnsan Hakları Derneği İzmir Şubesi

Türkiye İnsan Hakları Vakfı İzmir Temsilciliği”

Sinanlar Yaşıyor. Nurhak’tan Yükselen Ses: Nato’ya, Üslere, Emperyalizme, Faşizme, Sömürüye Karşı Mücadeleye

NURHAK’TAN BUGÜNE: SİNANLAR YAŞIYOR, MÜCADELE SÜRÜYOR!

31 Mayıs 1971’de Nurhak Dağları’nda Amerikan emperyalizmine, NATO’ya ve onların Türkiye’deki işbirlikçi egemenlerine karşı savaşırken katledilen  Sinan Cemgil, Kadir Manga ve Alpaslan Özdoğan, Buca Eski Mezarlığı’nda Alpaslan Özdoğan’ın mezarı başında düzenlenen etkinlikle anıldı.

Anmaya  Emek Partisi ve Nato karşıtı Birlik  katılmadı.  Ayrıca anma yaptılar.

Ege 78’liler ve İmece-Der tarafından gerçekleştirilen anmaya, Sinan Cemgil’in yoldaşlarından Ahmet Tuncer Sümer ve Cengiz Baltacı da katıldı. Anma programını Günseli Kaya yönetti.

Etkinlik, Alpaslan Özdoğan şahsında devrim ve sosyalizm mücadelesinde yaşamını yitiren tüm devrimciler ve komünistler adına yapılan saygı duruşuyla başladı.

 

NURHAK’TA HEDEF ALINAN ÜÇ DEVRİMCİ DEĞİL, HALKIN KURTULUŞ UMUDUYDU

İlk sözü alan İmece-Der adına Günseli Kaya, Nurhak’ta katledilenlerin yalnızca üç devrimci olmadığını, emperyalizme karşı bağımsızlık mücadelesinin ve sosyalizm idealinin hedef alındığını vurguladı.

Kaya konuşmasında, Sinan Cemgil, Kadir Manga ve Alpaslan Özdoğan’ın Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamlarını engellemek amacıyla harekete geçtiklerini, ancak mücadelelerinin bunun çok ötesine uzandığını belirtti.

“Sinanlar yalnızca Denizleri kurtarmaya gitmediler. Onlar Türkiye’nin emperyalizme bağımlı hale getirilmesine, NATO üsleriyle kuşatılmasına, Amerikan çıkarlarının ileri karakolu yapılmasına ve işbirlikçi tekelci kapitalist sömürü düzenine karşı mücadele ediyorlardı” dedi.

Konuşmasında Kürecik Radar Üssü’nün tarihsel ve siyasal anlamına özel vurgu yapan Kaya, Kürecik’in yalnızca bir radar tesisi değil, emperyalist bağımlılığın ve NATO tahakkümünün sembolü olduğunu ifade etti.

“Kürecik’ten İncirlik’e, İzmir’deki NATO karargâhlarından ülkenin dört bir yanına yayılan askeri üs ve tesislere kadar bütün bu yapılanmalar Türkiye halkının güvenliği için değil, emperyalist stratejilerin hayata geçirilmesi için kurulmuştur” diyen Kaya, Türkiye’nin NATO üyeliğinin bağımsızlığın değil bağımlılığın kurumsallaştırılması anlamına geldiğini belirtti.

Truman Doktrini’nden Marshall Planı’na, Johnson Mektubu’ndan günümüzdeki askeri ve ekonomik bağımlılık ilişkilerine kadar uzanan tarihsel süreci değerlendiren Kaya, Türkiye’nin onlarca yıldır emperyalist sistemin askeri ve siyasi ihtiyaçlarına göre şekillendirildiğini ifade etti.

Konuşmasının devamında NATO’nun yalnızca dış müdahalelerin değil, Türkiye’deki kontrgerilla faaliyetlerinin ve faşist saldırıların da önemli bir parçası olduğunu belirten Kaya şunları söyledi:

“Maraş’tan Çorum’a, 1 Mayıs 1977 katliamından 12 Eylül faşist darbesine kadar uzanan karanlık süreçlerde kontrgerillanın ve NATO’nun kirli savaş aygıtlarının izleri vardır. NATO’nun tarihi darbelerin, işgallerin, katliamların ve savaşların tarihidir.”

Kaya, emperyalist savaşların Ortadoğu’dan Ukrayna’ya kadar geniş bir coğrafyada sürdüğünü, buna rağmen NATO’nun hâlâ bir savunma örgütü gibi sunulmaya çalışıldığını belirterek bunun büyük bir aldatmaca olduğunu söyledi.

Konuşmasının sonunda güncel mücadele görevlerini sıralayan Kaya şu çağrıyı yaptı:

“Sinanları anmak yalnızca geçmişe saygı değildir. Sinanları anmak emperyalizme karşı bağımsızlığı savunmaktır. Faşizme karşı özgürlüğü savunmaktır. Sömürü düzenine karşı sosyalizmi savunmaktır. NATO üslerinin kapatılmasını istemektir. İşçi sınıfının bağımsız siyasal mücadelesini büyütmektir. Türk ve Kürt halklarının, bütün milliyetlerden emekçilerin ortak kurtuluş mücadelesini örgütlemektir.”

Kaya konuşmasını  güçlü karşılık bulan şu sloganlarla tamamladı:

“Emperyalizme karşı bağımsızlık!

Faşizme karşı demokrasi!

Sömürüye karşı sosyalizm!

Sinanlar yaşıyor, mücadelemizde yaşıyor!”

 

 

ALPASLAN ÖZDOĞAN’IN DEVRİMCİ YAŞAMI ANLATILDI

Saygı duruşunun ardından söz alan Caner Canlı, Alpaslan Özdoğan’ın yaşamını ve mücadele tarihini anlattı.

Buca’nın emekçi mahallelerinden ODTÜ sıralarına, Filistin direnişinden Diyarbakır Cezaevi’ne uzanan yaşam çizgisinin devrimci adanmışlığın örneği olduğunu belirten Canlı, Alpaslan Özdoğan’ın yalnızca bir devrimci değil aynı zamanda yoldaşlığın, fedakârlığın ve dayanışmanın sembol isimlerinden biri olduğunu ifade etti. Canlı Denizlerin yoldaşı Taylan Özgürü’de andı. Taylan’ın fotoğrafını Alpaslan’ın mezarına bıraktı. Taylan’ın ablası Hale Özgür Kıyıcı ve Mustafa Lütfi Kıyıcı’nın selamlarını iletti ve Sinanları saygıyla andıklarını  belirtti.

Canlı, Nurhak’ta toprağa düşenlerin Türkiye devrimci hareketine bıraktıkları mirasın bugün hâlâ yol göstermeye devam ettiğini vurguladı.

NURHAK’TAN KIZILDERE’YE UZANAN DİRENİŞ BAYRAĞI

Ege 78’liler adına konuşan Temur Taştemur,  Nurhak’ın Türkiye devrimci hareketinin en önemli dönüm noktalarından biri olduğunu belirtti.

“Sinan, Kadir ve Alpaslan ne reformizmin ne de revizyonizmin dar kalıplarına sığabilecek insanlardı. Onlar emperyalizme karşı uzlaşmayan, faşizme boyun eğmeyen, halkların kurtuluş mücadelesinin öncüleri oldular” diyen Demir, Nurhak’tan Kızıldere’ye, darağaçlarından işkencehanelere uzanan direniş çizgisinin bugünün mücadelelerine ışık tuttuğunu ifade etti.

Demir daha sonra Sinan Cemgil’in yoldaşlarından Oktay Kaynak’ın gönderdiği şiiri okudu. Şiirde 68 kuşağının devrimci iradesi ve fedakârlığı şu sözlerle dile getirildi:

“Onurlu bir yaşam için

Özgürlük demokrasi istediler

Eşitlik olsun dediler Dünyada

Umut ektiler

Ve gittiler

Güzel çocuklardı

Şu 68’liler

Aydınlık olsun istediler Dünya

Eşit paylaşılsın ekmek

Karanlığı yırttılar

Aydınlattılar

Ve gittiler

Güzel çocuklardı

Şu 68’liler

Yaktılar isyan ateşini

Yazıldı adları gökyüzüne

Okyanuslara kazıldı

Baş eğmediler

Ve gittiler

Güzel çocuklardı

Şu 68’liler

Güzelleşsin diye Dünya

Yirmili yaşlarında

Ellerindeki tek varlığı

Yaşam denen o mucizevi yolculuğu verdiler

Verdiler

Ve gittiler

Güzel çocuklardı

Şu 68’liler”

“ONLAR ÖLDÜRÜLDÜ, BEN HÂLÂ YAŞIYORUM”

Daha sonra söz alan Sinan Cemgil’in yoldaşlarından Ahmet Tuncer Sümer, duygu yüklü konuşmasında yılların ardından bile mücadele arkadaşlarını anmanın ağır sorumluluğunu taşıdığını belirtti.

“Ben onların yoldaşıyım. Aynı ekiptendik. Yanlarındaydım. Onlar öldürüldü, ben hâlâ yaşıyorum. Bunun bir tür mahcubiyetini de yaşıyorum. Onlarla birlikte olmak bir onurdu.”

Sümer’in sözleri katılımcılar tarafından uzun süre alkışlandı.

İŞÇİ SINIFI MÜCADELESİNİN DEĞERLERİ DE UNUTULMADI

Anmanın ikinci bölümünde işçi sınıfı mücadelesinin iki önemli ismi de mezarları başında anıldı.

İlk olarak Lastik-İş Sendikası’nın örgütlenme çalışmaları sırasında MHP’li faşistler tarafından katledilen işçi Avni Ece’nin mezarı ziyaret edildi. Burada saygı duruşunda bulunularak işçi sınıfı mücadelesinde yaşamını yitirenler anıldı.

Ardından TÜM-TİS’in mücadeleci yöneticilerinden Şahap Tunar’ın mezarı başına geçildi.

İmece-Der’den Nadir Kaya, Şahap Tunar’ın yaşamını anlattı. Buca’nın  emekçi mahallelerinde başlayan yaşamını işçi sınıfının örgütlü mücadelesine adayan Tunar’ın, gençlik yıllarından itibaren devrimci hareket içinde yer aldığı ve son nefesine kadar işçi sınıfının örgütlenmesi için mücadele ettiği vurgulandı.

TÜM-TİS’in ülke çapında büyümesinde önemli rol oynayan Şahap Tunar’ın yalnızca bir sendikacı değil, işçi sınıfının kurtuluş mücadelesine kendisini adamış enternasyonalist bir devrimci olduğu ifade edildi.

 

MÜCADELE SÜRECEK

Nurhak’tan bugüne uzanan devrimci mücadele geleneğinin sahiplenildiği anma, emperyalizme, faşizme ve sömürü düzenine karşı mücadelenin büyütülmesi çağrısıyla sona erdi.

Sinanlar, Kadirler, Alpaslanlar yalnızca bir dönemin kahramanları değildir.

Onlar hâlâ bağımsızlık diyenlerin, eşitlik diyenlerin, sömürüye ve zulme karşı direnenlerin saflarında yaşamaktadır.

Çünkü Nurhak yalnızca bir anı değil, bir mücadele çağrısıdır.

Çünkü Sinanlar yaşıyor.

Mücadelemizde yaşıyor.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri:Mutlak Butlan Kararı Kabul Edilemez! Darbeye Karşı Dayanışma İçinde Birlikte Mücadele Edeceğiz!

 

İzmir’de emek ve demokrasi güçleri, CHP’nin 38. Olağan Kurultayı’na ilişkin verilen “mutlak butlan” kararına karşı alanları doldurdu. İzmir Emek ve Demokrasi Güçlerinin çağrısıyla Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde bir araya gelen yüzlerce yurttaş, “Mutlak butlan kararı kabul edilemez! Darbeye karşı dayanışma içinde birlikte mücadele edeceğiz” pankartı arkasında toplandı.

Yoğun polis ablukası altında, “Faşizme karşı omuz omuza”, “Butlan darbedir darbeye hayır”,  “Direne direne kazanacağız”, “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz” sloganlarıyla Kıbrıs Şehitleri Caddesi’ni inletirken, yargı eliyle siyaseti dizayn girişimlerine tepki gösterdi.

Basın açıklamasını İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri adına İzmir Baro Başkanı Sefa Yılmaz yaptı. Yılmaz, Türkiye’nin ağır bir faşizm ve hukuk gaspı sürecinden geçtiğini belirterek, ülkede düşünmenin, örgütlenmenin ve hak aramanın suç haline getirildiğini söyledi. Cezaevlerinin gençler, devrimciler ve muhaliflerle doldurulduğunu ifade eden Yılmaz, “Nefes almanın bile suç sayıldığı bir dönemdeyiz” dedi.

“Mutlak butlan” kararının yalnızca CHP’ye değil, doğrudan halk iradesine ve demokratik siyasete yönelik bir saldırı olduğunu vurgulayan Yılmaz, iktidarın seçimlerde yenemediği toplumsal muhalefeti yargı operasyonlarıyla teslim almaya çalıştığını söyledi. “Tankların yerini çevik kuvvetler, sıkıyönetim mahkemelerinin yerini siyasi mahkemeler aldıysa; bugün faşizme karşı birleşik mücadeleyi büyütmek tarihsel bir sorumluluktur” diyen Yılmaz’ın konuşması, sık sık sloganlarla kesildi.

Açıklamanın ardından kitle, Emek ve Demokrasi Güçleri pankartı arkasında kortej oluşturarak CHP İzmir İl Başkanlığı’na yürüdü. Sloganlarla ilerleyen yurttaşlar, halk iradesinin gasp edilmesine karşı mücadele çağrısını büyüttü.

CHP İzmir İl Başkanlığı önünde konuşan  CHP İl Başkanı Çağatay Güç ise mücadelenin yalnızca bir parti meselesi olmadığını vurgulayarak, “Mücadelemiz  geleceğimiz için, çocuklarımızın yarınları için, adalet ve demokrasi içindir” dedi.

Ardından söz alan Cemil Tugay da ülkedeki ekonomik kaynakların halk yerine ayrıcalıklı çevreler için kullanıldığını belirterek, bugün CHP’ye yönelen hukuksuzluğun geçmişte farklı siyasal yapılar, demokratik kurumlar ve muhalif kesimlere de uygulandığını söyledi. Tugay, “Geri adım atmadan mücadele etmeye devam edeceğiz” ifadelerini kullandı.

Ancak Tugay’ın konuşması sırasında kitlenin bir bölümünün alandan ayrıldığı ve protesto sloganları yükselttiği görüldü. Alandaki bu tepki, muhalefet içerisindeki tartışmaların ve tabandaki politik gerilimin de eyleme yansıdığı anlardan biri oldu.

İzmir’deki eylem, yalnızca bir mahkeme kararına tepki değil; faşizme, siyasal operasyonlara ve halk iradesini hedef alan müdahalelere karşı büyüyen toplumsal öfkenin kitlesel dışavurumu olarak dikkat çekti.

Faşizme Darbelere Savaşa Karşı Birleş! Mutlak Butlan Kararı Darbedir!

 

Faşizm, demokratik siyaseti halkın iradesiyle değil baskı, yasak ve yargı kıskacıyla yönetmeye çalışıyor. “Mutlak Butlan” kararı, hukuki bir karar olmanın ötesinde, seçme ve seçilme hakkına, örgütlenme özgürlüğüne ve siyasal örgütlenmeye, faaliyete dönük açık bir müdahaledir. Bu karar, gerçekte faşizmin demokratik siyaset alanını tasfiye etmeye, dizayn etmeye yönelik önemli saldırılarından biridir ve bir “yargı darbesi” niteliği taşımaktadır. Halk iradesini yok sayan, seçme- seçilme hakkını, siyaset yapmayı mahkeme kararlarıyla düzenlemeye çalışan bu anlayış kabul edilemez.

Demokratik hak ve özgürlüklerin hedef alındığı böylesi dönemlerde sessizlik değil, birleşik mücadele zorunludur. Faşizmin baskı politikalarına karşı; emekçilerin, gençlerin, kadınların, halkların ve tüm demokrasi güçlerinin ortak bir direniş hattında buluşması tarihsel bir sorumluluktur. Çünkü bugün hedef alınan yalnızca belli bir siyasi yapı değil, toplumun örgütlenme hakkı, ifade özgürlüğü ve geleceğini belirleme iradesidir.

Demokrasi mücadelesi mahkeme salonlarına, kararlarına sıkıştırılamaz, halkın iradesi yargı eliyle gasp edilemez. Temel hak ve özgürlükleri savunmanın yolu, faşizme karşı birleşik mücadeleyi büyütmekten, dayanışmayı güçlendirmekten ve demokratik siyaseti her alanda savunmaktan geçmektedir. Halkın iradesine yönelik hiçbir darbe meşru değildir; meşru olan halkın özgür kararı, örgütlü demokratik mücadelesidir.

Faşizme Karşı Omuz Omuza!

 

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri,Yeni Somaların Yaşanmaması İçin Mücadeleyi Büyütme Çağrısında Bulundu.

Soma Katliamı’nın 12. yılında İzmir’de alanlar bir kez daha öfke, yas ve mücadele çağrısıyla yankılandı. İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri tarafından Alsancak’taki Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde gerçekleştirilen basın açıklamasında emekçiler, devrimciler, sendikalar ve demokratik kitle örgütleri Soma’da katledilen 301 madenciyi unutmadıklarını haykırdı.

“Kader değil, 301 cinayet! Soma’yı unutmadık, unutturmayacağız!” pankartının açıldığı eylemde sık sık “Soma’nın ateşi AKP’yi yakacak”, “Soma’nın hesabı sorulacak”, “AKP’den hesabı emekçiler soracak” ve “Emekçinin birliği sermayeyi yenecek” sloganları yükseldi. Açıklamaya İbrahim Akın ile birlikte çok sayıda sendika, siyasi parti temsilcisi ve yurttaş katıldı.

Basın açıklamasını  Disk Ege Bölge Temsilcisi, Deniz Şahin Gümüştekin okudu. Açıklamada Soma’nın bir “iş kazası” değil, sermaye düzeninin göz göre göre gerçekleştirdiği bir işçi katliamı olduğu vurgulandı. “Soma; taşeronlaştırmanın, özelleştirmelerin, denetimsizliğin ve sermaye hırsının sonucudur” denilen açıklamada, siyasi iktidarın yıllardır patronlardan yana saf tuttuğu ifade edildi.

Açıklamada, 13 Mayıs 2014’te Manisa’nın Soma ilçesinde yaşanan katliamın üzerinden 12 yıl geçmesine rağmen gerçek sorumluların hesap vermediği belirtilerek, istinaf mahkemesinin kamu görevlileri hakkında verdiği zamanaşımı kararına sert tepki gösterildi. Emek örgütleri, bunun açık bir cezasızlık politikası olduğunu belirterek, “Soma davası egemen sınıfların hukukunun nasıl işlediğinin en çıplak örneklerinden biridir” dedi.

Açıklamada, yalnızca Soma değil, bugün hâlâ süren iş cinayetleri de gündeme taşındı. İnşaatlarda, tersanelerde, madenlerde, fabrikalarda ve depolarda işçilerin patronların kâr hırsı uğruna ölüme sürüklendiği vurgulandı. Motokuryelerin, mevsimlik işçilerin, güvencesiz çalışan milyonların aynı sömürü düzeninin kurbanı olduğu ifade edildi.

Açıklamada, “Ölüm işin fıtratında değil, sermaye düzeninin karakterindedir” denilerek AKP iktidarının sermaye yanlısı politikaları teşhir edildi. Emekçiler, iş güvenliğini maliyet hesabı olarak gören düzene teslim olmayacaklarını ilan etti. Taşeron çalıştırma, sendikasızlaştırma ve güvencesiz çalışma politikalarına karşı örgütlü mücadeleyi büyütme çağrısı yapıldı.

Basın açıklaması boyunca madenci ailelerinin yaşadığı acı ve öfke sık sık hatırlatıldı. Soma’da yakınlarını kaybeden ailelerin yıllardır adalet mücadelesi verdiği, ancak devletin ve sermaye düzeninin katilleri koruduğu ifade edildi. “301 madencinin hesabını sormaktan vazgeçmeyeceğiz” diyen emek örgütleri, yeni Somaların yaşanmaması için mücadeleyi büyütme çağrısında bulundu.

Eylem, “Yaşasın işçilerin birliği!”, “Yaşasın örgütlü mücadelemiz!” ve “Yaşasın emek, demokrasi ve adalet mücadelemiz!” sloganlarıyla sona erdi.301 madencinin hesabını sormaktan vazgeçmeyeceğiz!

İzmir’de 100. Gün Eylemi: Tutsak Sosyalistlere Özgürlük!

  İzmir’de  Türkan Saylan Kültür Merkezi önü, sosyalistlere yönelik 3 Şubat operasyonlarının 100. gününde öfkenin, dayanışmanın ve mücadele kararlılığının adresi oldu. Aralarında Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP) Eş Genel Başkanı Murat Çepni’nin de bulunduğu 85 sosyalistin tutsak edilmesine karşı bir araya gelen devrimci ve demokratik kurumlar, faşist saldırılara boyun eğmeyeceklerini haykırdı.

“Devrimci Hareket, Devrimci Parti, DKDER, EHP, ESP, Halk Evleri, HDK, Kaldıraç, Kızıl Parti, Partizan, SEP, SMİ, Umut-Sen ve DEM Parti” imzasıyla yapılan ortak açıklamaya İmece-Der de dayanışma amacıyla katıldı. Sık sık “Faşizme karşı omuz omuza”, “Devrimci tutsaklar onurumuzdur” ve “Tutsak sosyalistlere özgürlük” sloganlarının yükseldiği eylemde, devletin sosyalistlere yönelik saldırılarının siyasal niteliğine dikkat çekildi.

Ortak açıklamada, 3 Şubat’ta gerçekleştirilen operasyonların tesadüf olmadığı vurgulanarak, rejimin “iç cepheyi tahkim etme” adı altında sosyalistleri hedef aldığı ifade edildi. Açıklamada şu sözlere yer verildi:

“Tutuklananlar; işçi sınıfının alınteri mücadelesini büyüten mücadeleci sendikacılardır. Kadın özgürlük mücadelesinin neferleridir. Kürt halkının özgürlük taleplerini savunan sosyalist yurtseverlerdir. Doğa talanına karşı direnen çevre savunucularıdır. Gençliği çürümeye ve geleceksizliğe mahkûm eden düzene karşı mücadele eden sosyalist gençlerdir. Gerçeği eğip büken sermaye medyasına karşı halkın gerçeklerini savunan özgür basın emekçileridir.”

Açıklamada, tutuklamaların “gizli tanık” ve itirafçı beyanlarıyla meşrulaştırılmaya çalışıldığı belirtilirken, 100 gündür birçok tutsak hakkında hâlâ iddianame hazırlanmamış olması “hukuksuzluğun itirafı” olarak değerlendirildi.

“Faşist abluka dağıtılacak, özgürlük kazanacak” vurgusunun öne çıktığı açıklamada, tüm devrimci-demokratik kurumlar sosyalist tutsaklarla dayanışmayı büyütmeye çağrıldı.

Basın açıklamasının ardından söz alan kurum temsilcileri, operasyonların yalnızca ESP’ye değil, Türkiye’de yükselen işçi, kadın, gençlik ve halk mücadelelerine yönelik olduğunu ifade etti. Yapılan konuşmalarda Soma’dan Suruç’a, işçi direnişlerinden ekoloji mücadelelerine kadar birçok başlıkta sosyalistlerin halkın yanında olduğu hatırlatılarak şu mesaj verildi:

“Ne gözaltılar, ne tutuklamalar, ne de baskılar devrimci mücadeleyi durdurabilir. Sosyalistler bu topraklarda vardı, var ve var olmaya devam edecek. Faşizme karşı birleşik mücadeleyi büyüteceğiz.”

Eylem, sloganlar ve alkışlarla sona erdi:

“Yaşasın devrim ve sosyalizm!”
“Faşizme karşı omuz omuza!”
“Devrimci tutsaklar onurumuzdur!”

 

301 Can, Bitmeyen Acı ve Cezasızlık: Soma’nın 12. Yılı

13 Mayıs 2014’te Manisa’nın Soma ilçesinde yaşanan ve 301 madencinin yaşamını yitirdiği Soma Katliamı’nın üzerinden 12 yıl geçti. Ancak aradan geçen yıllara rağmen ne acımız dindi ne de adalet sağlandı.
Soma’da yaşanan, bir “kaza” değil; göz göre göre gelen, öngörülebilir ve önlenebilir bir işçi katliamıdır. Aşırı üretim baskısı, alınmayan güvenlik önlemleri, yetersiz havalandırma, denetimsizlik, taşeronlaştırma ve azami kâr hırsı 301 madenciyi aramızdan aldı. Bilirkişi raporları, sensörlerin aylar öncesinden tehlikeyi gösterdiğini, karbonmonoksit oranlarının kritik seviyeleri geçtiğini, sıcaklığın 46 dereceye ulaştığını, işçilere gerekli eğitimlerin verilmediğini ve tahliye planlarının uygulanmadığını açıkça ortaya koydu. Buna rağmen üretim durdurulmadı; işçiler ölümün içine gönderildi.
Soma Katliamı, bu ülkede sermayenin insan yaşamının önüne geçirildiğinin en ağır örneklerinden biri olarak tarihe geçti. “Maliyet düşürme” adına işçilerin yaşamı hiçe sayıldı. Madenlerde üretim katlanarak artırılırken iş güvenliği önlemleri alınmadı. İşçiler baskıyla, dayıbaşı sistemiyle, güvencesiz ve insanlık dışı koşullarda çalıştırıldı.
Katliam sonrasında yürütülen yargı süreci ise adaletin değil cezasızlığın örneği oldu. Patronlar ve sorumlular korunup kollandı, cezalar düşürüldü, sanıklar tahliye edildi. 301 işçinin yaşamını yitirdiği bir davada gerçek sorumlular hak ettikleri cezaları almazken, Soma ailelerinin yanında duran avukatlar cezalandırıldı.
Selçuk Kozağaçlı ve Can Atalay Soma maden işçilerinin ve ailelerinin avukatlarıydı. Her ikisi de sermayeye karşı emekçilerin haklarını savundukları, işçi ailelerinin adalet mücadelesini büyüttükleri için hedef haline getirildi.
Can Atalay, Gezi Davası kapsamında “Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüse yardım” suçlamasıyla 18 yıl hapis cezasına çarptırıldı. 14 Mayıs 2023 seçimlerinde Hatay Milletvekili seçilmesine rağmen tahliye edilmedi. Anayasa Mahkemesi’nin hak ihlali kararlarına rağmen serbest bırakılmadı ve milletvekilliği düşürüldü. Bugün hâlâ cezaevindedir.
Selçuk Kozağaçlı ise 2017 yılında “örgüt üyeliği” iddiasıyla tutuklandı. Sekiz yıllık tutsaklığın ardından tahliye edilmesine rağmen, savcılığın itirazı üzerine 24 saat geçmeden yeniden gözaltına alınarak tutuklandı ve tekrar cezaevine gönderildi. Bugün hâlâ Silivri Cezaevi’nde tutulmaktadır.
301 işçiyi göz göre göre ölüme gönderenler dışarıda dolaşırken, işçilerin haklarını savunan avukatların cezaevinde tutulması bu ülkedeki adalet sisteminin nasıl işlediğini göstermektedir. Soma yalnızca bir maden katliamı değil; aynı zamanda cezasızlığın, sermaye düzeninin ve emek düşmanı politikaların simgesidir.
Bugün hâlâ her yıl yüzlerce işçi “iş kazası” denilerek yaşamını yitiriyor. Çünkü egemenler için önemli olan işçinin yaşamı değil, sermayenin kârıdır. İş cinayetleri kader değildir, fıtrat değildir. İş cinayetleri; denetimsizliğin, sömürünün, taşeronlaştırmanın ve emek düşmanı politikaların sonucudur.
Soma’yı unutmadık, unutturmayacağız.
301 madenciyi, geride bıraktıkları aileleri, babasız büyüyen çocukları unutmadık. Adalet arayan annelerin, eşlerin, kardeşlerin mücadelesi sürüyor. Bizler de emeğiyle yaşayanların, madenlerde, fabrikalarda, inşaatlarda ölüm pahasına çalıştırılan işçilerin yanında olmaya devam edeceğiz.
Başta işçi sendikaları olmak üzere tüm emek örgütlerini ve halkımızı; güvencesiz çalıştırmaya, taşeronlaştırmaya, denetimsizliğe ve iş cinayetlerine karşı ortak mücadeleyi büyütmeye çağırıyoruz.
Hayatlarımız sermayenin kâr hırsına kurban edilemez.
301 madenciyi saygıyla anıyoruz.
Soma’yı, Soma’nın avukatları Selçuk Kozağaçlı ve Can Atalay’ı unutmayacağız, unutturmayacağız.