İzmir’de 100. Gün Eylemi: Tutsak Sosyalistlere Özgürlük!

  İzmir’de  Türkan Saylan Kültür Merkezi önü, sosyalistlere yönelik 3 Şubat operasyonlarının 100. gününde öfkenin, dayanışmanın ve mücadele kararlılığının adresi oldu. Aralarında Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP) Eş Genel Başkanı Murat Çepni’nin de bulunduğu 85 sosyalistin tutsak edilmesine karşı bir araya gelen devrimci ve demokratik kurumlar, faşist saldırılara boyun eğmeyeceklerini haykırdı.

“Devrimci Hareket, Devrimci Parti, DKDER, EHP, ESP, Halk Evleri, HDK, Kaldıraç, Kızıl Parti, Partizan, SEP, SMİ, Umut-Sen ve DEM Parti” imzasıyla yapılan ortak açıklamaya İmece-Der de dayanışma amacıyla katıldı. Sık sık “Faşizme karşı omuz omuza”, “Devrimci tutsaklar onurumuzdur” ve “Tutsak sosyalistlere özgürlük” sloganlarının yükseldiği eylemde, devletin sosyalistlere yönelik saldırılarının siyasal niteliğine dikkat çekildi.

Ortak açıklamada, 3 Şubat’ta gerçekleştirilen operasyonların tesadüf olmadığı vurgulanarak, rejimin “iç cepheyi tahkim etme” adı altında sosyalistleri hedef aldığı ifade edildi. Açıklamada şu sözlere yer verildi:

“Tutuklananlar; işçi sınıfının alınteri mücadelesini büyüten mücadeleci sendikacılardır. Kadın özgürlük mücadelesinin neferleridir. Kürt halkının özgürlük taleplerini savunan sosyalist yurtseverlerdir. Doğa talanına karşı direnen çevre savunucularıdır. Gençliği çürümeye ve geleceksizliğe mahkûm eden düzene karşı mücadele eden sosyalist gençlerdir. Gerçeği eğip büken sermaye medyasına karşı halkın gerçeklerini savunan özgür basın emekçileridir.”

Açıklamada, tutuklamaların “gizli tanık” ve itirafçı beyanlarıyla meşrulaştırılmaya çalışıldığı belirtilirken, 100 gündür birçok tutsak hakkında hâlâ iddianame hazırlanmamış olması “hukuksuzluğun itirafı” olarak değerlendirildi.

“Faşist abluka dağıtılacak, özgürlük kazanacak” vurgusunun öne çıktığı açıklamada, tüm devrimci-demokratik kurumlar sosyalist tutsaklarla dayanışmayı büyütmeye çağrıldı.

Basın açıklamasının ardından söz alan kurum temsilcileri, operasyonların yalnızca ESP’ye değil, Türkiye’de yükselen işçi, kadın, gençlik ve halk mücadelelerine yönelik olduğunu ifade etti. Yapılan konuşmalarda Soma’dan Suruç’a, işçi direnişlerinden ekoloji mücadelelerine kadar birçok başlıkta sosyalistlerin halkın yanında olduğu hatırlatılarak şu mesaj verildi:

“Ne gözaltılar, ne tutuklamalar, ne de baskılar devrimci mücadeleyi durdurabilir. Sosyalistler bu topraklarda vardı, var ve var olmaya devam edecek. Faşizme karşı birleşik mücadeleyi büyüteceğiz.”

Eylem, sloganlar ve alkışlarla sona erdi:

“Yaşasın devrim ve sosyalizm!”
“Faşizme karşı omuz omuza!”
“Devrimci tutsaklar onurumuzdur!”

 

301 Can, Bitmeyen Acı ve Cezasızlık: Soma’nın 12. Yılı

13 Mayıs 2014’te Manisa’nın Soma ilçesinde yaşanan ve 301 madencinin yaşamını yitirdiği Soma Katliamı’nın üzerinden 12 yıl geçti. Ancak aradan geçen yıllara rağmen ne acımız dindi ne de adalet sağlandı.
Soma’da yaşanan, bir “kaza” değil; göz göre göre gelen, öngörülebilir ve önlenebilir bir işçi katliamıdır. Aşırı üretim baskısı, alınmayan güvenlik önlemleri, yetersiz havalandırma, denetimsizlik, taşeronlaştırma ve azami kâr hırsı 301 madenciyi aramızdan aldı. Bilirkişi raporları, sensörlerin aylar öncesinden tehlikeyi gösterdiğini, karbonmonoksit oranlarının kritik seviyeleri geçtiğini, sıcaklığın 46 dereceye ulaştığını, işçilere gerekli eğitimlerin verilmediğini ve tahliye planlarının uygulanmadığını açıkça ortaya koydu. Buna rağmen üretim durdurulmadı; işçiler ölümün içine gönderildi.
Soma Katliamı, bu ülkede sermayenin insan yaşamının önüne geçirildiğinin en ağır örneklerinden biri olarak tarihe geçti. “Maliyet düşürme” adına işçilerin yaşamı hiçe sayıldı. Madenlerde üretim katlanarak artırılırken iş güvenliği önlemleri alınmadı. İşçiler baskıyla, dayıbaşı sistemiyle, güvencesiz ve insanlık dışı koşullarda çalıştırıldı.
Katliam sonrasında yürütülen yargı süreci ise adaletin değil cezasızlığın örneği oldu. Patronlar ve sorumlular korunup kollandı, cezalar düşürüldü, sanıklar tahliye edildi. 301 işçinin yaşamını yitirdiği bir davada gerçek sorumlular hak ettikleri cezaları almazken, Soma ailelerinin yanında duran avukatlar cezalandırıldı.
Selçuk Kozağaçlı ve Can Atalay Soma maden işçilerinin ve ailelerinin avukatlarıydı. Her ikisi de sermayeye karşı emekçilerin haklarını savundukları, işçi ailelerinin adalet mücadelesini büyüttükleri için hedef haline getirildi.
Can Atalay, Gezi Davası kapsamında “Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüse yardım” suçlamasıyla 18 yıl hapis cezasına çarptırıldı. 14 Mayıs 2023 seçimlerinde Hatay Milletvekili seçilmesine rağmen tahliye edilmedi. Anayasa Mahkemesi’nin hak ihlali kararlarına rağmen serbest bırakılmadı ve milletvekilliği düşürüldü. Bugün hâlâ cezaevindedir.
Selçuk Kozağaçlı ise 2017 yılında “örgüt üyeliği” iddiasıyla tutuklandı. Sekiz yıllık tutsaklığın ardından tahliye edilmesine rağmen, savcılığın itirazı üzerine 24 saat geçmeden yeniden gözaltına alınarak tutuklandı ve tekrar cezaevine gönderildi. Bugün hâlâ Silivri Cezaevi’nde tutulmaktadır.
301 işçiyi göz göre göre ölüme gönderenler dışarıda dolaşırken, işçilerin haklarını savunan avukatların cezaevinde tutulması bu ülkedeki adalet sisteminin nasıl işlediğini göstermektedir. Soma yalnızca bir maden katliamı değil; aynı zamanda cezasızlığın, sermaye düzeninin ve emek düşmanı politikaların simgesidir.
Bugün hâlâ her yıl yüzlerce işçi “iş kazası” denilerek yaşamını yitiriyor. Çünkü egemenler için önemli olan işçinin yaşamı değil, sermayenin kârıdır. İş cinayetleri kader değildir, fıtrat değildir. İş cinayetleri; denetimsizliğin, sömürünün, taşeronlaştırmanın ve emek düşmanı politikaların sonucudur.
Soma’yı unutmadık, unutturmayacağız.
301 madenciyi, geride bıraktıkları aileleri, babasız büyüyen çocukları unutmadık. Adalet arayan annelerin, eşlerin, kardeşlerin mücadelesi sürüyor. Bizler de emeğiyle yaşayanların, madenlerde, fabrikalarda, inşaatlarda ölüm pahasına çalıştırılan işçilerin yanında olmaya devam edeceğiz.
Başta işçi sendikaları olmak üzere tüm emek örgütlerini ve halkımızı; güvencesiz çalıştırmaya, taşeronlaştırmaya, denetimsizliğe ve iş cinayetlerine karşı ortak mücadeleyi büyütmeye çağırıyoruz.
Hayatlarımız sermayenin kâr hırsına kurban edilemez.
301 madenciyi saygıyla anıyoruz.
Soma’yı, Soma’nın avukatları Selçuk Kozağaçlı ve Can Atalay’ı unutmayacağız, unutturmayacağız.

İSMAİL DAŞKIN

                                                           İSMAİL DAŞKIN  (11.03.1962-02.05.2026)

Bazı insanlar vardır ; hayatı bağırmadan , çağırmadan sessizce yaşarlar. Ama arkalarında derin bir insanlık izi bırakırlar.

İsmail , böyleydi..

Buca’da çocukluk yıllarımızdan, ortaokuldan başlayan arkadaşlık ve sonrasında yoldaşlık serüvenimize dönüp baktığımda ; ondaki vicdanı , dürüstlüğü, insana verdiği değeri ve o güzel yüreğini çok özleyeceğimi biliyorum..

Buca’da ailesinin oturduğu mahalle ( Kozağaç) bir dönem Mhp’li faşistlerin yoğun olduğu bir yerdi.
Faşistler , ikide bir İsmail’in oturduğu evin duvarına bilerek ve seçerek ” KOMÜNİSTLERE ÖLÜM ” yazıyorlardı. İsmail, her defasında o yazıyı büyük bir vakar ve sakinlikle çamurla kaplayarak siliyordu.. Ama hayatının tehlikede olduğunu bile herkeslere söylemezdi. Kaç kez pusulardan kurtulduğunu bilen , çok az arkadaştık…

Bir gün yine Buca Lisesinin bahçesinde , bir pazar günü , onu vurmak isteyen 7 – 8 faşistin etrafını sardığından son anda haberdar olup müdahale etmiş ve bu saldırıyı püskürtmüştüm. O anda bile metanetini hiç bozmadı…” Onları görünce niye kaçmadın ” dediğimde ise , bana şu cevabı vermişti :
” Hepsi komşum ve ilkokul arkadaşım. Ben kendime ‘ İsmail bizden korkup kaçtı ‘ dedirtmem ! Ama onları görüp te sana haber vermeye koşan arkadaşı görünce geleceğini biliyordum.. Onun rahatlığı vardı.. Sen gelmeseydin , öldüreceklerdi..”

Hayatı boyunca kimseyi küçümsemedi, kimsenin acısına sırt çevirmedi. Gönül kırmaktan özellikle çok çekinirdi. Aidiyetin olan Bektaşi- Alevi değerlerini devrimci – demokrat değerlerle harmanlayın içselleştirmişti.. Bucada doğdu, ama 1955 yılında Erzincan – Tercan’dan gelen ailesinin geleneklerini hiç bir zaman inkâr etmedi.

İnsanı seven , gönül kırmayan biri için de adalet , yalnızca bir fikir değil, aynı zamanda bir vicdandır..
Hayatı büyük harflerle yaşamadı, bu yüzden Onun için büyük sözlere de gerek yok. Bu dünyanın hoyratlığı içinde inceliğini , naifliğini koruyabilen gerçek bir sıra neferiydi.

İçimde İsmail’le ağır ama tertemiz bir hüzün taşıyorum…

Güle güle güzel insan !
Işıklarda uyu !
Devrin daim ,
Mekânın gönüller olsun !

Necdet Gökçe

8 Mayıs: Faşizmin Yenilgisinin 81. Yılında Tarihsel Miras ve Savaşa, Faşizme Karşı Mücadele

 

8 Mayıs 1945, insanlık tarihinin en önemli dönüm noktalarından biridir. O gün, Nazi Almanyası kayıtsız şartsız teslim olmuş, milyonlarca insanın ölümünden, toplama kamplarından, işkencelerden, yağmadan ve savaş yıkımından sorumlu olan faşist rejim askeri olarak yenilgiye uğratılmıştır. 8 Mayıs, yalnızca bir savaşın sona erdiği tarih değil dünya halklarının faşizme karşı dişe diş mücadelesinin zaferle sonuçlandığı gündür.

Faşist Almanya’nın başkomutanlık temsilcileri 7 Mayıs 1945’te teslimiyet tutanağını imzaladı. Ardından 8 Mayıs 1945 tarihinde, Sovyetler Birliği ve müttefik kuvvetlerin başkomutanlık temsilcileri huzurunda kesin teslim belgesi yürürlüğe konuldu. 8 Mayıs’ı 9 Mayıs’a bağlayan geceden itibaren, doğu ve batı cephelerinde ağır yenilgiler alan Alman birlikleri silah bırakmaya ve teslim olmaya başladı.

Bu zafer, başta Sovyet halkları olmak üzere dünya halklarının büyük fedakârlıklarıyla kazanıldı. Sosyalist Sovyetler Birliği’nin oğulları ve kızları, Stalin’in başkomutanlığında Stalingrad’dan Berlin’e uzanan büyük direniş hattını can bedeline ördüler. Stalingrad önlerinde verilen destansı mücadele, faşizmin askeri olarak çöküşünün başlangıcı oldu. Kızıl Ordu’nun ilerleyişi yalnızca Sovyet topraklarını değil, Avrupa halklarını da faşist işgalci yayılmacılıktan ve Nazi barbarlığından kurtardı.

İkinci Dünya Savaşı boyunca Sovyetler Birliği 20 milyondan fazla yurttaşını kaybetti. Savaşın toplam bilançosu ise yaklaşık 60 milyonu aşkın insanın yaşamını yitirmesi oldu. İnsanlık tarihinin gördüğü en büyük yıkımlardan biri yaşandı. Faşizm; kadınlara, çocuklara, işçilere, köylülere, farklı halklara, siyasal muhaliflere ve Yahudilere karşı toplama kamplarında, gaz odalarında, sokaklarda ve işgal altındaki kentlerde sistematik işkenceler, insanlık dışı uygulamalar ve  katliamlar gerçekleştirdi.

Ancak faşizmin yenilgisi yalnızca düzenli orduların savaşıyla gerçekleşmedi. Avrupa’nın ve Balkanlar’ın dört bir yanında partizan direnişleri yükseldi. İtalya’da, Yunanistan’da, Fransa’da, Yugoslavya’da, Arnavutluk’ta, Belçika’da ve Bulgaristan’da anti-faşist direniş güçleri işgalcilere karşı savaştı. Komünist partilerin öncülüğündeki partizan mücadeleleri, halk savaşının ve örgütlü direnişin tarihsel örneklerini yarattı. Asya’da ise Çin Komünist Partisi önderliğindeki direniş güçleri Japon militarizmine ve faşizmine karşı mücadelede belirleyici rol oynadı.

Faşizmin yenilgisi insanlığa yalnızca askeri bir zafer değil, aynı zamanda büyük tarihsel dersler bıraktı. Anti-faşist mücadele; dayanışmanın, fedakârlığın, örgütlü direnişin ve halkların birleşik mücadelesinin neler başarabileceğini gösterdi. Faşizme ve emperyalist işgallere karşı savaşan milyonlarca insan, korkusuzluğun, paylaşmanın, yurtseverliğin ve mücadele disiplininin tarihsel örneklerini yarattı.

Ancak 8 Mayıs 1945’te kazanılan zafer, faşizmin bütün biçimleriyle tarihten silindiği anlamına gelmedi. Emperyalist sistem, savaş sonrasında da halklara yeni sömürgecilik biçimleri dayattı. Asya’da, Afrika’da ve Latin Amerika’da darbeler, kontrgerilla örgütlenmeleri, işkence merkezleri, siyasal provokasyonlar ve faşist diktatörlükler devreye sokuldu. Emperyalist burjuvazi ve onun yerli işbirlikçileri, Nazizmin yöntemlerini farklı biçimlerde yeniden üretti.

Faşizm artık yalnızca siyah gömlekler ya da kahverengi üniformalarla ortaya çıkmıyor. Günümüzde medya tekelleri, güvenlik devleti uygulamaları, ırkçı ve şoven söylemler, dinsel gericilik, farklılıklara karşı ayrımcılık, göçmen düşmanlığı, militarizm ve olağanüstü hal rejimleri aracılığıyla yeniden örgütleniyor. Emperyalist savaş politikalarıyla birleşen bu süreç  halkların demokratik haklarını, bağımsızlıklarını hedef alıyor.

Bugün dünya yeni savaşların ve krizlerin içinden geçiyor. Ukrayna-Rusya savaşı,  ABD ve İsrail Siyonizm’inin Filistin halkına yönelik saldırıları ve soykırım politikaları, Ortadoğu’daki emperyalist müdahaleler, ABD emperyalizminin İran’a saldırıları, Asya’daki gerilimler; emperyalist rekabetin halklara ödettiği ağır bedellerdir. Savaş politikaları, enerji  kaynaklarına sahip olmak ve kullanmak hedefiyle pazar savaşlarını beraberinde getiriyor, dünya emekçilerini yoksullaştırıyor; silah tekellerini ve uluslararası sermaye çevreleri egemen varlıklarını büyütmeye çalışıyor.

Türkiye de bu tablonun dışında değildir. Siyasal bağımsızlığı görünürde korunurken diplomatik, ekonomik anlaşmalar ve  ilişkilerle ekonomik, siyasi, askeri bağımlılık ilişkileri derinleşmektedir. Emperyalist sistemle kurulan bağımlılık ilişkileri ve faşist-gerici yönetim biçimi ideolojik ve kültürel alanlarda yeni mevziler edinmeye çalışırken, sınırlı demokratik hakların, sözüm ona “yasal ve uluslararası hukukun de güvence altına aldığı”  kazanımların yok sayılmasını, tasfiyesini, muhalefetin susturulmasını ve savaş politikalarının yaygınlaştırılmasını da beraberinde getiriyor.  İşçi sınıfı ve emekçiler ekonomik kriz, işsizlik, yoksulluk, geleceğe güvencesizlik ve baskı altında yaşamaya zorlanırken dış politikada militarist ve yayılmacı yönelimler güçlendiriliyor.

Bu nedenle 8 Mayıs yalnızca geçmişte kazanılmış bir askeri zaferin yıldönümü değildir. Aynı zamanda bugünün mücadele çağrısıdır. Faşizme, emperyalizme, savaşa, sömürüye ve baskıya karşı birleşik, demokratik ve örgütlü mücadeleyi geliştirme, büyütme günüdür.

NATO ve benzeri emperyalist askeri bloklar, halkların özgürlüğünü değil emperyalist çıkarları koruyan yapılardır. Dünya halklarının kaynaklarını savaşlara ayıran, ülkeleri askeri üslerle kuşatan ve bölgesel çatışmaları derinleştiren bu savaş politikalarına karşı mücadele etmek, anti-faşist mücadelenin güncel görevlerinden biridir. Emperyalist savaşların durdurulması, yabancı askeri üslerin kapatılması, halkların kendi kaderini tayin hakkının savunulması ve eşitlik temelinde kardeşliğin geliştirilmesi bugün büyük önem taşımaktadır.

8 Mayıs’ın mirası, özgürlük, eşitlik, barış ve halkların kardeşliği mücadelesidir. Faşizme karşı direnen, toplama kamplarında, zindanlarda, işkencehanelerde, darağaçlarında, kırlarda ve kentlerde yaşamını yitiren milyonların anısı, bugünün mücadele sorumluluğunu omuzlarımıza yüklemektedir.

Faşizm değil özgürlük, savaş değil barış diyenlerin sesi Stalingrad’dan partizan dağlarına, direniş barikatlarından bugünün meydanlarına uzanan tarihsel bir mücadele zincirinin devamıdır.

8 Mayıs, insanlığın faşizme boyun eğmediğinin tarihsel kanıtıdır. Ve bugün hâlâ dünya halklarının önünde duran görev açıktır: Emperyalizme, savaşa ve faşizme karşı birleşik mücadeleyi büyütmek; halkların eşit, özgür ve sömürüsüz geleceğini kurmak.

İZMİR’DE DENİZLER İÇİN ALANLAR DOLDU: “EMPERYALİZME KARŞI MÜCADELE SÜRÜYOR!”

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, 6 Mayıs’ta Türkan Saylan Kültür Merkezi (TSKM) önünde Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan için kitlesel bir anma gerçekleştirdi.

“Deniz Yusuf Hüseyin’in yolunda emperyalist savaşa karşı bağımsızlık ve sosyalizm” pankartının açıldığı eylemde, alanı dolduran kitle sık sık “Emperyalistler işbirlikçiler 6. Filo’yu unutmayın” ve “Faşizme ölüm tek yol devrim” sloganlarını yükseltti.

EYLEM İKİ AŞAMALI GERÇEKLEŞTİ

Anma programı aynı alanda iki aşamalı olarak gerçekleşti.

Emek Partisi ve gençliği, saat 18.00’de Kıbrıs Şehitleri Caddesi üzerinden yürüyerek TSKM önüne geldi ve burada kendi açıklamasını yaptı.

Saat 18.30’da ise İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri’nin çağrısıyla daha geniş bileşenlerin katılımıyla ortak anma gerçekleştirildi. Her iki basın açıklaması eylemi  aynı anti-emperyalist hatta birleşti.

 

“DENİZLER HALKIN MÜCADELESİNDE YAŞIYOR”

TSKM önünde ilk sözü alan Emek Partisi adına Aybüke Arslan, Denizler’in tarihsel değil güncel bir mücadele hattı olduğunu vurguladı.

Açıklamada, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın yalnızca geçmişin devrimcileri değil; işçi sınıfının, gençliğin ve ezilenlerin bugünkü mücadelesinde yaşayan bir miras olduğu ifade edildi.

Denizler’in 15-16 Haziran direnişlerinden üniversite işgallerine kadar her mücadelede en ön safta yer aldığı hatırlatılırken, 1968 gençlik hareketinin anti-emperyalist karakterine dikkat çekildi.

Egemenlerin 6 Mayıs 1972’de üç devrimciyi idam ederek mücadeleyi bastırmak istediği ancak başaramadığı vurgulanan açıklamada şu gerçek bir kez daha dile getirildi:

Denizler susturulamadı; mücadele büyüyerek bugüne taşındı.

“SAVAŞ, YOKSULLUK VE BASKI AYNI DÜZENİN ÜRÜNÜ”

Açıklamada, emperyalist paylaşım savaşlarının Ortadoğu’yu kuşattığı; bu savaşların Türkiye dahil tüm bağımlı ülkelerde yoksulluğu, baskıyı ve geleceksizliği derinleştirdiği belirtildi.

İktidarın NATO ve uluslararası sermaye ile kurduğu ilişkiler teşhir edilerek, halkın kaynaklarının savaş politikalarına aktarılmasının kabul edilemez olduğu ifade edildi.

Gençliğin barınma krizi, güvencesizlik ve eğitim hakkının gaspı ile kuşatıldığı belirtilirken; üniversitelerin sermayeye göre şekillendirildiği, bilimsel eğitimin tasfiye edildiği ve baskının arttığı vurgulandı.

Açıklama şu net hatla sonlandı:

“Çözüm bu düzeni değiştirecek örgütlü mücadelededir.”

ORTAK AÇIKLAMA: “BU DÜZEN DEĞİŞMEDEN AYDINLIK GELMEYECEK”

Daha sonra DİSK Ege Bölge Temsilcisi Deniz Şahin Gümüştekin, Emek ve Demokrasi Güçleri adına açıklamayı okudu.

Açıklamada 6 Mayıs’ın tarihsel anlamı hatırlatılırken, Denizler’in idamının yükselen devrimci hareketi bastırma girişimi olduğu, ancak bunun başarısız kaldığı ifade edildi.

Metinde şu politik hat öne çıktı:

Emperyalizme boyun eğenlerle direnenler arasındaki mücadele sürüyor

Sermaye düzeni ile eşitlik ve özgürlük isteyenler arasındaki çelişki derinleşiyor

Gezi Parkı Direnişi halkın meşru direniş geleneği olarak sahipleniliyor

Denizler’in mirasının bugün; kamusal hizmet mücadelesinde, demokratik üniversite talebinde, kadınların ve gençlerin eşitlik arayışında ve doğa talanına karşı direnişlerde yaşadığı vurgulandı.

Açıklama şu güçlü sözlerle tamamlandı:

“Bu düzen değişmeden aydınlık gelmeyecek; aydınlık ancak örgütlü mücadeleyle kurulacaktır.”

GÜNDOĞDU’YA YÜRÜYÜŞ: KARANFİLLER DENİZLE BULUŞTU

Basın açıklamalarının ardından kitle, sloganlarla Gündoğdu Meydanı’na yürüdü.

“Denizler yaşıyor”, “Yaşasın devrim ve sosyalizm” sloganları eşliğinde ilerleyen kortej, mücadele kararlılığını sokakta bir kez daha ortaya koydu.

Yürüyüşün ardından denize karanfiller bırakıldı. Karanfiller, üç fidanın anısına olduğu kadar, süren mücadelenin de simgesi olarak suyla buluştu.

 

KARŞIYAKA’DA NATO KARŞITI YÜRÜYÜŞ

Aynı saatlerde Karşıyaka’da NATO ve Emperyalist Savaş Karşıtı Birlik ile Nato ve Emperyalist Savaş Karşıtı Gençlik Birliği tarafından yürüyüş düzenlendi . Katılımcılar İzban önünde toplanarak, yürüyüş ile Karşıyaka Çarşı girişine yürüdü.  Katılımcılar  “Denizlerin yolunda NATO’ya geçit yok” pankartı taşıdı.

Kitle sık sık: “NATO’dan çıkılsın, üsler kapatılsın”, “Emperyalistler yenilecek, direnen halklar kazanacak”, “Katil İsrail Ortadoğu’dan defol” sloganlarını attı.

Basın açıklamasını Sonay Tezcan okudu. Tezcan, NATO’nun tarihsel rolüne dikkat çekerek, Denizler’in anti-emperyalist mücadelesinin bugün de yol gösterdiğini vurguladı.

Ayrıca 7-8 Temmuz’da Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi’ne karşı mücadeleyi büyütme çağrısı yapıldı.

SONUÇ: DENİZLERİN YOLU SOKAKTA YAŞIYOR

İzmir’de gerçekleşen anmalar, Denizlerin mücadelesinin yalnızca tarihsel bir anı değil; güncel sınıf mücadelesinin canlı bir parçası olduğunu bir kez daha ortaya koydu.

Alanlardan yükselen ortak irade açıktı:

Emperyalizme karşı mücadele ile sosyalizm hedefi bugün de birleşiyor, büyüyor ve sokakta hayat buluyor.

MEHMET FARUK AKSU

 

 

 

MEHMET FARUK  AKSU  ((30 .11. 1955-01.05.2026)

Faruk Aksu, gençlik yıllarından itibaren yaşamını emekten, eşitlikten ve adaletten yana kurmuş mücadele insanlarından biriydi. İzmir’in köklü eğitim kurumlarından Çınarlı Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nde öğrenim gördü. O yıllarda yalnızca bir öğrenci değil, aynı zamanda dönemin toplumsal mücadeleleri içinde yer alan, haksızlıklara karşı sözünü sakınmayan mücadeleci gençlerden biri olarak tanındı. Çınarlı Meslek Lisesi’nin mücadeleci militanları arasında yer alan Faruk Aksu, daha o yıllarda dayanışmayı, paylaşmayı ve direnmenin değerini hayatının merkezine koydu.

Eğitim yaşamını daha sonra Eskişehir Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi’nde sürdürdü. Çalışma yaşamında mali müşavir olarak görev yaptı. Mesleğini yalnızca bir geçim alanı olarak değil, emekçi insanların sorunlarına yakın duran bir sorumluluk bilinciyle yürüttü. Onu tanıyanlar için Faruk Aksu; dürüstlüğü, çalışkanlığı ve insan ilişkilerindeki içtenliğiyle hatırlanan bir isim oldu.

Ancak Faruk Aksu’nun yaşamını anlamlı kılan yalnızca eğitimi ya da mesleği değildi. O, hayatı boyunca inandığı değerlerden vazgeçmeyen, toplumsal mücadelelerin içinde yer alan bir devrimciydi. Emekten yana duruşu, adalet arayışı ve eşit bir yaşam özlemi onun yaşam çizgisini belirledi. Dostları ve yol arkadaşları için güven veren bir yoldaş, dayanışmayı büyüten bir mücadele insanıydı.

Faruk Aksu’yu, emeğin ve dayanışmanın simgesi olan 1 Mayıs gününde kaybetmek, onu tanıyan herkes için ayrı bir hüzün oldu. Ardında yalnızca anılar değil; mücadeleye, dayanışmaya ve insan onuruna adanmış bir yaşam bıraktı.

Bugün Faruk Aksu’nun anısı; emeğin, dayanışmanın ve özgürlük mücadelesinin sürdüğü her yerde yaşamaya devam ediyor. Onun inancı, kararlılığı ve mücadele mirası, dostlarının ve yol arkadaşlarının yolunu aydınlatmayı sürdürecek.

Işıklar içinde uyu Faruk Aksu…
Mücadelen ve anın yaşamaya devam edecek.

SERDAR KURAL

                                                            SERDAR KURAL (30.04.2026-15.03.1959)

Ölüm Sana Hiç Yakışmadı Serdar
Bazı insanlar vardır; onların ardından yazmak kolay değildir. Çünkü kelimeler ne kadar çoğalırsa çoğalsın, geride bıraktıkları boşluğu dolduramaz. Yine de insan bir yerden başlamak ister. Serdar Kural’ı düşündüğümde ise zihnimde ilk yankılanan cümle hep aynı oldu:

“Ölüm sana hiç yakışmadı Serdar…”

Çünkü Serdar, yaşamın içinde hep insan sıcaklığıyla, nezaketiyle ve alçakgönüllülüğüyle yer etmiş bir dosttu. Ağzından kırıcı tek söz çıkmazdı. İnsanları incitmekten çekinen, herkesle sakin ve içten konuşan bir yapısı vardı. Onu tanıyan herkes, önce iyi insanlığını anlatırdı.

Serdar Kural, 15 Mart 1959’da Sivas’ın Yıldızeli ilçesinde dünyaya geldi. Anne ve babasının memleketi Sivas’tı. Babası Turan Hoca’nın ilköğretim müfettişi olması nedeniyle aile sık sık tayin görüyordu. Bu nedenle Serdar’ın çocukluğu Anadolu’nun farklı kentlerinde geçti. İlkokul ve ortaokulu Kilis’te okudu. Liseye Gaziantep’te başladı ve yine orada mezun oldu. Gençliğinin şekillendiği bu yıllar, aynı zamanda Türkiye’nin en sert toplumsal çalkantılarının yaşandığı dönemlerdi.

1977 yılında Balıkesir’e geldiğinde artık yalnızca hayatını kurmaya çalışan bir genç değil; politik kimliği belirginleşmiş, halktan yana tavır almış bir devrimciydi. Yurtsever Devrimci Gençlik Derneği  (YDGD) Yönetim Kurulu üyesiydi.

Ama Serdar’ı anlatmak, biraz da Kural ailesini anlatmaktır.

Çünkü bu aile sıradan bir aile değildi. Baba Turan Hoca, anne Fikriye teyze ve kardeşler Bülent, Levent, Serdar ve Erdal… Hepsi Halkın Kurtuluşu saflarında mücadele yürütmüş devrimci insanlardı. Her biri yaşamın başka bir alanında emek veriyordu. Turan Hoca öğretmen hareketinde, Fikriye teyze kadın çalışmalarında, Bülent sendikal mücadelede, Levent işçi hareketinde, Serdar üniversite ve mahalle çalışmalarında, Erdal ise ortaöğretim gençliği içinde yer aldı. Bülent Ankara’da mücadele yürütürken, ailenin diğer fertleri Balıkesir devrimci hareketinin en kararlı bileşenlerinden oldular. Ağır bedeller ödediler ama geri adım atmadılar.

Kural ailesinin evi yalnızca bir ev değildi; yoldaşlığın, dayanışmanın ve paylaşmanın adresiydi. O kapıdan giren hiç kimse aç çıkmazdı. Yumurtalar kırılır, çorbalar kaynar, ekmekler bölüşülürdü. Yokluk zamanlarında bile paylaşmanın bereketi vardı o evde. Fikriye teyzenin mutfağı, mücadele içindeki gençler için bazen bir sığınak, bazen moral, bazen de anne şefkatiydi.

Mücadelenin en sert yıllarıydı…
Gündüz okulda, mahallede, kahvede, işyerlerinde faaliyet yürütülüyor; geceleri yazılama, afişleme ve faşist saldırıları engellemek için devriyeler tutuluyordu. Hayat her an baskın, saldırı ve ölüm ihtimaliyle iç içeydi.

Bir gece yine böyle bir çalışmaya çıkmadan önce birkaç arkadaşla birlikte Serdar’ın evine gitmiştik. Planlarımızı yapmış, biraz dinlenip gece görevine çıkmayı düşünüyorduk. Aradan çok geçmeden kapı açıldı. Fikriye teyze başını uzatıp o unutulmaz sesiyle seslendi:

“Haydi bakalım gençler… Aç aç işe çıkılmaz. Doğru mutfağa…”

Mutfağa yöneldiğimiz anda burnumuza öyle güzel bir koku geldi ki bugün bile unutmak mümkün değil. Tavada kızaran sucuklu yumurtanın kokusu geceyi bir anda değiştirmişti. İlk lokmayı ağzımıza attığımız an, günlerin yorgunluğu ve biraz sonra karşılaşabileceğimiz tehlikelerin gerginliği sanki dağılıp gitmişti. O küçücük sofrada yalnızca yemek yenmiyor; umut, cesaret ve dayanışma da paylaşılıyordu.

Serdar tam anlamıyla sanatçı ruhlu bir insandı. Saz çalar, türküler ve marşlar söylerdi. Tok ve derin sesi vardı. “Ah Bir Ataş Ver” türküsünü söylediğinde insanın içi titrerdi. Cezaevinde “Akşam Erken İner Mapushaneye” şiirini okuduğunda koğuş sessizleşir, herkes kendi düşlerine dalardı.

Onun sanatçı yanı yalnızca müzikle sınırlı değildi. Resim yapar, duvar yazıları yazardı. El becerisi olağanüstüydü. Gece yarıları şehrin en görünür duvarlarını seçer, sloganları belirler, arkadaşlarının koruması altında yazılamaya çıkardı. Harfleri öylesine düzgün, estetik ve hızlı yazardı ki insanlar duvardaki yazıyı görünce hemen anlardı:

“Serdar bu gece burada çalışmış…”

Mitingler öncesinde pankart hazırlıkları adeta onun yönetiminde yürürdü. Pazarcı esnafından alınan ya da bağışlanan beyaz patiskalar evlere taşınırdı. Salonlar atölyeye dönüşürdü. Masalar kaldırılır, yataklar kenara çekilir, uzun geceler boyunca pankartlar hazırlanırdı. Serdar’ın yazdığı pankartlar yalnızca bir slogan taşımaz; emek, estetik ve inanç taşırdı. Miting alanına getirildiğinde herkes o pankartları taşımak isterdi.

Resim yeteneğinin en unutulmaz örneklerinden biri ise büyük Stalin portresiydi. Küçük bir vesikalık fotoğraftan yola çıkarak neredeyse iki kat yüksekliğinde dev bir portre yaratmıştı. Günler süren emeğin ardından ortaya çıkan bu eser miting alanının yanındaki inşaata asılırken arkadaşlar büyük zorluk yaşamış, ama herkes ortaya çıkan görüntü karşısında hayran kalmıştı.

Serdar aynı zamanda kararlı bir militandı. Eğitim Enstitüsü’nde  faşizmin saldırılarına  karşı mücadele sürecinde aktif rol aldı. O yıllarda okula toplu gidilir, toplu dönülürdü. Özellikle gece bölümü öğrencilerinin güvenliği büyük önem taşıyordu. Eğitim Enstitüsü’nün arka tarafı zifiri karanlıktı ve her an saldırıya açıktı. Serdar uzun geceler boyunca bu en tehlikeli bölgelerde nöbet tuttu. Arkadaşlarının güvenliği için sorumluluk aldı.

12 Eylül 1980 askeri faşist darbesinden sonra uzun süre yakalanmadan yaşadı. Kaçak yaşamın bütün ağırlığına rağmen paniğe kapılmadı, umutsuzluğa düşmedi. Kendi emeğiyle ayakta kaldı. Siyasi polisin sürekli hedefindeydi. Balıkesir Halkın Kurtuluşu hareketi içinde yakalanmayan az sayıdaki isimden biriydi.

1984 yılında yakalanıp cezaevine getirildiğinde de başı dikti. Cezaevi yönetimine karşı onurundan taviz vermedi. Baskılar karşısında geri adım atmadı. İçeride de dışarıdaki gibi dimdik durdu ve cezaevinden yine başı dik çıktı.

Tahliye olduktan sonra yaşamını yeniden kurdu. 1987’den itibaren Ankara’da kumaşçılık işiyle uğraştı, esnaflık yaptı. Hayatın zorlukları içinde emeğiyle ayakta durdu. Ama onu tanıyan herkes bilir ki Serdar için dostluk, dayanışma ve paylaşım hiçbir zaman geçmişte kalan değerler olmadı. O, yaşamının her döneminde arkadaşlarına ve yoldaşlarına yardım etmeyi sürdüren bir insan olarak kaldı.

Bugün Serdar aramızda değil…
Ama bazı insanlar ölünce yok olmazlar. Sesleri, kahkahaları, söyledikleri türküler, yazdıkları sloganlar, paylaştıkları ekmek ve bıraktıkları iz yaşamaya devam eder.

Balıkesir devrimci hareketi Serdar Kural’ı; cesaretiyle, emeğiyle, sanatçı ruhuyla ve insani sıcaklığıyla hatırlamayı sürdürecek.

Ve onu tanıyan herkesin yüreğinde aynı cümle hep canlı kalacak:

“Ölüm sana hiç yakışmadı Serdar…”

İzmir’de 1 Mayıs’ın Öğrettikleri

İzmir’de 1 Mayıs: Kürsüyü Geri Alan İşçiler, Sarı Sendikacılığın Açmazı ve Emekçi Halkın Devrimci Ufku

İzmir’de gerçekleştirilen 1 Mayıs, yalnızca kitlesel katılımın yaşandığı bir emek mitingi değil; Türkiye’de sınıf mücadelesinin mevcut düzeyini, sendikal hareketin ideolojik-siyasal kuşatılmışlığını, faşist rejimin sınırlarını ve emekçi halkın yeni arayışlarını açığa çıkaran önemli bir siyasal tablosunu oluşturmuştur. Gündoğdu Meydanı’nda yaşananlar dikkatle incelendiğinde, ortada basit bir kutlama değil iki çizginin çatışması vardır: biri sermaye düzeni ve sistemle uzlaşmış, sınırları çizilmiş, törenselleşmiş sendikal çizgi diğeri sözünü doğrudan kurmak isteyen, mücadeleyi büyütmek isteyen işçi sınıfı ve emekçi halk çizgisi.

Bu nedenle İzmir 1 Mayıs’ı, bugünkü Türkiye’de emeğin yalnız ekonomik değil, aynı zamanda siyasal temsil krizini ve kuşatılmışlığını da gözler önüne sermiştir.

1 Mayıs’ın tarihsel çıkışı ve özünü Unutanlar Proleteryanın Uluslararası Mücadele Gününü

Ulusal Törene Çevirmek İstiyor.

1 Mayıs, herhangi bir “resmi bayram” değildir. Kökeni “Haymarket Olayı” ile simgelenen, dünya proletaryasının sermayeye karşı tarihsel başkaldırısına dayanır. Bu anlamıyla 1 Mayıs:

Dünya işçi sınıfının uluslararası birlik günüdür.

Tekelci kapitalizme karşı birlik, mücadele ve dayanışma  günüdür.

Emperyalist savaşlara karşı barış ve kardeşlik  günüdür.

Ezilen halkların dayanışma günüdür.

Sömürüye karşı sosyal kurtuluş günüdür.

Bu nedenle 1 Mayıs’ı ulusalcı dar kalıplara sıkıştırmak, resmi tören mantığına hapsetmek, hatta devletçi sembollerle tanımlamak onun tarihsel içeriğini boşaltmaktır.

Türkiye gibi yeni-sömürge bağımlı kapitalist ülkelerde ise 1 Mayıs’ın anlamı daha da ileri bir içerik taşır. Burada işçi sınıfının mücadelesi yalnız patrona karşı ücret mücadelesi değildir; aynı zamanda emperyalizme, işbirlikçi tekelci burjuvaziye, faşist devlet yapılanmasına ve sömürgeci inkâr politikalarına karşı bağımsızlık, demokrasi, sosyalizm ve barış mücadelesidir.

Dolayısıyla İzmir’de 1 Mayıs’a bakarken yalnız kalabalığı değil, hangi siyasal çizginin egemen kılınmak istendiğini görmek gerekir.

Tertip Komitesi ve Bürokratik Sınırlar: Direnen İşçiler Konuşmasın, Kitleye el sallasın, görünsünler Yeter!

İzmir’de en dikkat çekici olaylardan biri, yaklaşık 500 gündür direnişte olan DIGEL işçileri ile Temel Conta işçilerinin sahneye yalnızca “kitleyi selamlamak üzere” çağrılmasıdır. Bu yaklaşım, günümüz sendikal bürokrasisinin sınıfa bakışını özetlemektedir.

Direnen işçiler mücadele eden özne değil, törende alkışlanacak figürler olarak görülmektedir. Tertip komitesinin “program belli, konuşmacılar belli” anlayışı, tabanın iradesine değil, yukarıdan kontrol edilen miting mantığına dayanmaktadır.

Bu anlayış tesadüfi değildir. Bu, sınıf hareketini denetim altında tutmak isteyen bürokratik sendikacılığın tipik refleksidir.

Tam da burada DIGEL işçilerinden Bahar Tunçer kürsüye müdahale ederek mikrofonu aldı ve konuşacağını, kimsenin mikrofonu elinden alamayacağını söyledi. Bu söz, yalnız kişisel bir kararlılık değil; bastırılmış sınıf iradesinin patlamasıdır.

Tunçer’in anlattıkları çıplak sınıf gerçeğidir:

Sendikal örgütlenme hakkını kullandıkları için işten atılmaları,

Açtıkları davaları kazanmalarına rağmen patronun hukuku tanımaması,

Fabrikaya sendikanın hâlâ sokulmaması,

İşe iadelerin yapılmaması,

Uzayan direnişin aile yaşamını yıkıma sürüklemesi,

Çocukların eğitim sorunlarının derinleşmesi,

Dayanışmanın çoğu zaman göstermelik kalması.

Özellikle bazı kurumların yalnız fotoğraf çekerek kendi reklamlarını yapmasına dönük eleştirisi, bugünkü liberal dayanışmacılığın içi boş karakterine güçlü bir teşhirdir.

DIGEL işçilerinin yaptığı şey, sembolik olsa da  kürsüyü geri almaktır.

Sarı Sendikacılık ve 12 Eylül’ün Süren Mirası

İzmir’de yaşanan bu gerilim, bireysel bir tartışma değil  Türkiye sendikal hareketinin yapısal krizidir. 12 Eylül Darbesi sonrasında işçi sınıfının mücadeleci damarını ezmek  sınırlarını çizmek üzere  yaratılan sendikal model bugün hâlâ yaşamaktadır.

12 Eylül rejimi:

Grev hakkını budadı, haklarını kullanmak isteyen işçi-emekçilere zor uyguladı,

Sendikaları yasal kafese aldı,

Devletle uyumlu sendikacılığı büyüttü,

Sınıf siyasetini bastırdı,

Mücadeleci kadroları tasfiye etti.

Bugün bunun devamı olan çizgi, sarı sendikacılık biçiminde sürmektedir. Sarı sendikacılık yalnız patron yanlılığı değildir aynı zamanda işçiyi pasifleştiren, sınıfı kürsüden uzak tutan, protokol siyasetini esas alan, düzen içi sınırları aşmayan sendikal anlayıştır.

İzmir 1 Mayıs’ında direnişçi işçilere söz verilmek istenmemesi, tam da bu nedenle önemlidir. Çünkü bürokrasi, sınıfın gerçek sesinden rahatsız olur.

Faşizmin Sınırları: Polis Müdahalesi ve Düşünce Özgürlüğünün Çerçevesi

SOL Parti kortejinin taşıdığı anti-emperyalist içerikli pankarta yönelik polis müdahalesi rejimin düşünce ve ifade özgürlüğünü hangi sınırlar içinde kabul ettiğini göstermektedir.

Faşist karakter taşıyan rejimler muhalefeti tümden yasaklamak zorunda değildir; denetlenebilir, zararsız ve sınırlandırılmış muhalefete alan açabilirler. Ancak kendi kırmızı çizgilerini aşan, emperyalizmi, NATO’yu, saray rejimini ya da sermaye düzenini hedef alan anlayışlara, ifadelere tahammül etmezler. Bu nedenle pankarta müdahale, yalnız güvenlik meselesi değildir. Bu, devlet zor aygıtının ideolojik-siyasal sansür işlevi görmesidir.

Türkiye’de kolluk kuvvetleri çoğu zaman yalnız asayiş gücü değil sermaye düzeninin bekçisi gibi hareket etmektedir.

Cemil Tugay Tepkisi: Sosyal Liberal Belediyeciliğin Emek Düşmanı Yüzü

Cemil Tugay’a yönelik yuhalama da kişisel tepki değil, sınıfsal bir tepkidir. Tugay’ın “Bu sahneyi biz kurduk”, “Sanatçının gelmesine bizim katkımız var” gibi sözleri, kamusal hizmeti halkın hakkı değil, yönetici lütfu gibi gören neoliberal belediyecilik anlayışını açığa çıkardı.

Daha önemlisi, belediye işçilerinin ücretlerini hedef alan, emekçilerin toplu sözleşme haklarını sorgulayan yaklaşımın değişmediği görüldü. Emekçilerin tepkisi tam da bu nedenledir.

Sosyal demokrat söylemle yönetilen belediyelerin önemli bir bölümü, uygulamada işçiye karşı patron refleksi göstermektedir. İzmir’de ortaya çıkan tepki, bu çelişkinin açığa çıkmasıdır.

Kültürel Hegemonya ve 1 Mayıs’ın Evrensel Sanatının Gaspı

1 Mayıs yalnız ekonomik ve siyasal değil  kültürel olarak da enternasyonal bir gündür. Dünya halklarının ezgileri, emek marşları, çok dilli ve çok kimlikli kültürel ortaklaşma bu günün ruhuna dahildir.

Selda Bağcan’ın çağrılması tek başına mesele değildir; mesele, kürsünün de programın da tek merkezli ulusal kültür anlayışıyla kurulmasıdır. 1 Mayıs’ta Kürt halkının  ezgilerine, bu coğrafyanın çok dilli kültürel gerçekliğine, evrensel emek şarkılarına açık bir sanat anlayışı kurulmamıştır.

DEM Parti çevrelerinden gelen daha kapsayıcı sanatçı önerilerinin reddedilmesi, tertip komitesinin kültürel ufkunu göstermektedir.

Oysa 1 Mayıs meydanları:

Türkçe, Kürtçe ve her dilden türkülerin,

Ermenice, Rumca, Arapça ezgilerin,

Dünya işçi marşlarının,

Halkların ortak direniş hafızasının birlikte yankılanacağı alanlardır. Bu eksiklik, kültürel tekçiliğin emek alanına taşınmasıdır.

Yeni Durum: İşçi Sınıfı Temsil Edilmek Değil, Kendini Temsil Etmek İstiyor

İzmir 1 Mayıs’ının en temel dersi şudur: İşçi sınıfı artık yalnız kortej dolduran kitle olmak istememektedir. Kendi sözünü söylemek, kendi temsilcilerini çıkarmak, kendi mücadele çizgisini belirlemek istemektedir.

Bu nedenle önümüzdeki dönemin temel mücadele başlıkları şunlardır:

Sendikalarda taban demokrasisi,

Sarı sendikacılığın aşılması,

Direnişçi işçilerin öncülüğünün büyümesi,

Emperyalizme ve faşizme karşı birleşik mücadele

Halkların eşitliği, özgürlüğü ve kardeşliği,

Kadın emeğinin görünür kılınması ve sosyal güvence kazandırılması,

Sınıfsız, sömürüsüz, eşit ve özgür bir dünya ve toplum perspektifli sınıf siyaseti,

Sonuç

İzmir 1 Mayıs’ında yaşananlar gösterdi ki gerçek çatışma sahnede değil, sınıf hareketinin yönü üzerinedir.

Bir tarafta sermaye düzeninin sınırlarına razı olmuş bürokratik sendikacılık  diğer tarafta kürsüyü, mikrofonu geri alan, kendi sözünü kuran direnişçi işçiler vardır.

Bir tarafta ulusal törencilik diğer tarafta dünya proletaryasının enternasyonal mirası vardır.

Bir tarafta faşizmin çizdiği sınırlar; diğer tarafta emekçi halkın özgürlük iradesi vardır.

Gerçek 1 Mayıs:

Mikrofonu bırakmayan, direnen DIGEL işçisindedir,

Direnişi sürdüren kararlı Temel Conta emekçilerindedir,

Yasaklanan pankarta sahip çıkanlardadır,

Halkların ortak türküsünü savunanlardadır,

Ekmek, barış, demokrasi ve sosyalizm isteyenlerdedir.

Çünkü kurtuluş ne tertip komitesinin programındadır ne protokol sahnesindedir.

Kurtuluş, örgütlü işçi sınıfının devrimci eylemindedir.

HAYDİ 1 MAYIS’A! İŞÇİ SINIFI VE TÜM EMEKÇİLER BİRLEŞELİM!  SÖMÜRÜYE, SAVAŞA VE FAŞİZME SON!

 

 

Biz işçiler, emekçiler, tüm kamu emekçileri,  emekliler, gençler ve kadınlar bu ülkenin ve dünyanın tüm zenginliklerini yaratanlar olarak 1 Mayıs’a öfkemizle, bilincimizle ve örgütlü gücümüze duyduğumuz güvenle yürüyoruz. Bu yürüyüş bir günün sembolik kutlaması değil, yaşamı dönüştürme iddiası taşıyan tarihsel bir mücadele çağrısıdır.

Biz üretiyoruz ama yoksullaşıyoruz. Fabrikalarda, atölyelerde, ofislerde ve hizmet sektöründe her alanda emek yoğun biçimde çalışırken, ücretlerimiz enflasyon karşısında hızla eriyor. Güvencesiz çalışma yaygınlaşıyor, uzun mesailer normalleşiyor, yaşam koşulları giderek ağırlaşıyor. Buna karşılık sermaye sınıfı servetini büyütüyor, kâr rekorları kırıyor ve krizleri fırsata çeviriyor.

Vergide adalet yok! Emekçiler maaşlarından dolaylı vergilerle ağır biçimde yük altına sokulurken, büyük sermaye grupları ve rant çevreleri çeşitli muafiyetlerle korunuyor, vergi borçları silinebiliyor. Ülkenin kaynakları üretime ve toplumsal ihtiyaçlara değil; beton ekonomisine, rant projelerine ve savaş politikalarına aktarılıyor.

Fabrikalarda açık bir sınıf saldırısı sürüyor. Digel Tekstil ve Temel Conta işçileri başta olmak üzere hak arayan işçiler işten atılıyor, sendikal örgütlenme engelleniyor, baskı ve tehditlerle emekçiler sindirilmek isteniyor. Grevler fiilen ya erteleniyor  yasaklanıyor  ya da sendikal haklar kâğıt üzerinde işlevsiz bırakılıyor devlet zoruyla tasfiye edilmeye çalışılıyor. Eskişehir maden işçileri başta olmak üzere üretim alanlarındaki emekçiler maaşlarını, ücretlerini alamıyor, güvenle ve güvenceli insanca yaşayamıyor, çalışamıyor.

Çocukların eğitim, barınma, sağlık ve beslenme hakları kamusal bir sorumluluk olarak güvence altına alınması gerekirken devlet politikalarıyla teşvik edilen çocuk işçiliği kentlerde  yoğunlaşan OSB’ler, MESEM uygulamasıyla artıyor. Çocuk işçiliği kesin olarak yasaklanmalı; çocukları erken yaşta işgücüne iten tüm uygulamalara son verilmelidir. Eğitim, parasız, laik ve bilimsel temelde yeniden yapılandırılmalı, özel okullar kamulaştırılmalıdır. Aileleri çocuklarını çalıştırmaya zorlayan koşullar ortadan kaldırılmalı, çocukların temel ihtiyaçları devlet tarafından ücretsiz karşılanmalıdır. Çocukların geleceği, ailelerinin maddi durumuna göre değil, kendi yetenek ve eğilimlerine göre şekillenmeli; çocuk yaşta işçileştirmeye son verilmelidir.

Gençlerin eğitim, barınma, sağlık ve beslenme hakları eşit, ücretsiz ve nitelikli biçimde sağlanmalıdır. Bugün gençlik derin bir geleceksizlikle karşı karşıyadır; eğitim sistemi piyasalaştırılmakta, okullar güvenli ve nitelikli ortamlar olmaktan uzaklaşmakta, akran zorbalığı yaygınlaşmaktadır. Öğrenciler ekonomik baskı, yoksunluk, barınma krizi ve şiddet sarmalı içinde yaşam mücadelesi vermektedir. İhmal ve denetimsizlik sonucu yaşanan ölümler, sistemdeki yapısal sorunları ve derinleşen çürümeyi açıkça ortaya koymaktadır.

Kadınlar eşitsizlik, güvencesizlik ve erkek şiddetiyle baş başa bırakılıyor. Kadın cinayetleri artıyor, failler korunuyor, yargılananların çoğu cezasızlık uygulamalarıyla korunuyor böylelikle erkek şiddeti cesaretlendiriliyor. Kadınların ev içi emekleri görünmez kılınıyor, yaşamları güvencesizleştiriliyor. Emekliler ise milyonlar halinde açlık sınırının altında yaşamaya mahkûm ediliyor; yıllarca maaşlarından yaşlılık dönemi için kesilen “fon”larla üreten-çalışan insanlar yokluğa, yoksulluğa mahkum ediliyor; talepleri görmezlikten geliniyor.

Sağlık sistemi giderek paralı hale getirildi. Katkı payları ve ek ücretlerle halkın cebine el uzatılırken, şehir hastaneleri üzerinden milyarlarca lira sermayeye aktarılıyor. Sosyal güvenlik sistemi kamusal niteliğinden uzaklaştırılarak piyasaya açılıyor ve kamusal haklar zayıflatılıyor.

Bu düzen aynı zamanda doğayı da yağmalıyor. Akbelen’de köylülerin zeytinlikleri ve yaşam alanları maden şirketlerine açılıyor. Ege’de, Akdeniz’de ve Karadeniz’de birçok bölgede  verilen binlerce maden ruhsatıyla ormanlar, meralar ve tarım alanları sermaye uğruna yok ediliyor. Bu süreç bir kalkınma politikası değil, yaşam alanlarının yok edilmesi, doğal dengenin bozulması, açık bir talan ve gasp düzenine evriliyor.

Bu düzen yalnızca sömürüyle değil, baskı ve zor aygıtlarıyla ayakta duruyor. Siyasallaşmış yargı eliyle toplumsal muhalefet bastırılıyor. On binlerce siyasi tutuklu hapishanelerde tutuluyor, yüzlerce gazeteci, sendikacı ve genç gözaltına alınıyor ya da tutuklanıyor. Grevler yasaklanıyor, demokratik haklar sistematik biçimde daraltılıyor; yürürlükte olan yasalar dahi uygulanmıyor.

KHK’larla 125 binden fazla kamu emekçisi ihraç edildi ve büyük bölümü hâlâ görevine dönemedi. Hak arayanlar kriminalize ediliyor, mücadele edenler hedef haline getiriliyor. Mehmet Türkmen gibi  işçi kitlelerini örgütleyici sendikacılar Esra Işık gibi yaşam ve doğa savunucuları ve doğru-özgür habercilik yapan gazeteciler hâlâ tutuklu bulunuyor; bu tablo, “adalet” mekanizmasının nasıl işlediğini açıkça gösteriyor.

Seçilmişlere yönelik açık bir irade gaspı sürüyor. 2016’dan bu yana yüzün üzerinde belediyeye kayyum atanmış, onlarca belediye başkanı görevden alınmış veya tutuklanmıştır. Bu durum yalnızca yerel yönetimlere değil, doğrudan halkın seçme ve seçilme hakkına yönelmiş bir müdahale ve irade gaspıdır.

Toplum, farklılıklar, inançlar ve kimlikler üzerinden ayrıştırılarak yönetilmeye çalışılıyor. Kürt sorununda demokratik çözümün gerekleri yerine oyalama sürdürülüyor. Oysa barış, eşitlik ve kardeşlik en çok emekçilerin ortak ihtiyacıdır.

Bu düzen aynı zamanda dışarıda savaş, içeride sömürü düzenidir. ABD ve İsrail’in bölgemizde saldırıları sınırsız biçimde sürüyor. Filistin’de süren saldırılarda on binlerce insan yaşamını yitirmiş, Gazze yerle bir edilmiştir. Hastaneler ve okullar hedef alınmış, siviller kitlesel biçimde zarar görmüştür. İran’a yönelik saldırılar, ezilen halkların kayıplarını ivmesini artırmış, doğal gaz ve petrol  fiyatlarının yükselişinden dünya halkları  derinden etkilenmiştir  ve bu etki yükselerek sürmektedir. Aynı saldırganlık Lübnan’da sürüyor,  Ortadoğu  emperyalist güçlerin çıkarları uğruna bir kan deryasına çevriliyor. Ukrayna’da savaş farklı boyutlarda sürmektedir.  Emperyalizmin saldırgan politikaları, siyasal egemenlik ve dünya pazarlarına hakim olma çılgınlığıyla dünyanın farklı  bölgelerine  yayılmakta,  halklar savaş ve  sürekli bir çatışma ortamına sürüklenmektedir.

Bu savaşların hiçbirinde işçilerin ve emekçilerin, dünya halklarının, bölge halklarının, ulusların çıkarı yoktur! Savaşların bedelini her zaman emekçiler öder. Ölen biziz, yoksullaşan biziz, göç yollarına düşen biziz. Emperyalizm savaş demektir; kapitalizm ise sömürü, eşitsizlik ve yıkım düzenidir.

Ama bu düzen değiştirilebilir. Tarihin öznesi işçi sınıfı ve emekçilerdir. Kurtuluş ne tek başına mümkündür ne de mevcut sistemin sınırları içinde. Kurtuluş örgütlü mücadelede, birleşik mücadele hattında ve dayanışmayla mümkündür.

Üreten biziz, yaratan biziz, yaşamı var eden biziz o halde yöneten de biz olacağız.

1 Mayıs,  işçi sınıfının kapitalizme, emperyalizme ve faşizme karşı tarihsel mücadele günüdür.

Birleşelim! Örgütlenelim! Mücadeleyi büyütelim!

Bu çürümüş düzeni değiştirecek olan bizleriz.

Yaşasın işçi sınıfının birliği! Yaşasın tüm emekçilerin ortak talepler etrafında ortak mücadelesi!

Yaşasın halkların eşitliği ve kardeşliği!

Yaşasın 1 Mayıs!

Bıjî Yek Gulan!

Akbelen İçin Çağrı. Acele Kamulaştırma Geri Çekilsin, Baskılar Son Bulsun! Akbelen-İkizköy’de Yaşam Savunucularıyla Dayanışmaya! Esra Işık Serbest Bırakılsın!

İzmir Barosu konferans salonunda bir araya gelen hak örgütleri, Akbelen Ormanı ve İkizköy için alınan acele kamulaştırma kararlarına karşı basın toplantısı düzenledi. Açıklamada, siyasal iktidara söz konusu kararları derhal geri çekme çağrısı yapıldı.

Hak örgütleri, yaşam ve insan hakları savunucularına yönelik baskı ve yargısal tacizlerin son bulmasını isterken, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Savunucularının Korunması Bildirgesi’nin gereklerinin yerine getirilmesi gerektiğini vurguladı.

Açıklamada, Anayasa Mahkemesi ve Danıştay’a çağrı yapıldı. Hukuka ve anayasaya aykırı olduğu belirtilen kanun ile acele kamulaştırma kararlarının yürütmesinin durdurulması ya da iptal edilmesi istendi. Esra Işık hakkında yöneltilen tüm suçlamaların düşürülmesi ve beraat kararı verilmesi gerektiği açıkça ifade edildi.

Hak örgütleri, insan hakları, barış ve demokrasi savunucularını 27 Nisan 2026 Pazartesi günü saat 10.00’da Milas 3. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülecek duruşmaya katılmaya davet etti. Çağrıda, Esra Işık ve Akbelen-İkizköy’de direnen yaşam savunucularıyla dayanışmanın büyütülmesi istendi.

Açıklamanın tam metni:

“Basına ve Kamuoyuna

Önümüzdeki pazartesi, 27 Nisan 2026 tarihinde, bir süre önce keyfi ve hukukun üstünlüğü ilkesine aykırı biçimde tutuklanan bir yaşam ve insan hakları savunucusu, Esra Işık, ‘görevi yaptırmamak için direnme’ ve ‘kamu görevlisine alenen hakaret’ (TCK m. 265, 125) suçlarını işlediği iddiasıyla Milas 3. Asliye Ceza Mahkemesinde yargılanacak.

Esra Işık’ın şahsına yönelik gibi görünen bu kabul edilemez yargı tacizi, aslında on yıla yakın geçmişi olan bir direniş öyküsünü hedef alıyor.

Hatırlanacağı üzere 2014 yılında Yatağan, Yeniköy ve Kemerköy Termik Santralleri ve bunlarla bağlantılı maden sahaları özelleştirilerek Limak ve IC İçtaş şirketlerinin eşit ortaklığı olan YK Enerji’ye devredilmişti. YK Enerji, 2019’da madencilik faaliyetlerini Akbelen Ormanı’na doğru genişlettiğinde, orman çevresinde yaşayan köylüler ve yaşam savunucuları buna güçlü bir itiraz geliştirdiler. Bir yandan hukuk yoluna başvurarak diğer yandan barışçıl protestolar düzenleyerek uzun soluklu bir direnişi başlattılar. Havası, suyu, toprağıyla birlikte doğallığı içinde yaşama sahip çıkmak, ekokırıma dur demek için sürdürülen bu direniş; kısa sürede bu ülkede insan hakları ve demokrasi değerlerinden yana olan herkes için ilham ve umut verici bir mücadele örneği haline geldi.

Doymak bilemez bir kâr hırsıyla hareket eden YK Enerji, erki elinde tutanların desteğini de arkasına alarak hukuk dışı icraatlarını ve yapısal şiddetini kesintisiz biçimde sürdürdü. Şirketin söz konusu şiddet ve icraatlarına karşı Danıştay’a yapılan itirazların ve Anayasa Mahkemesi’nde açılan davaların sonuçları beklenmeden 10 Ocak 2026 tarihinde, linyit madenciliği ruhsat alanında üretimin sürdürülmesini sağlamak amacıyla Milas’ın altı mahallesinde Akbelen Ormanı çevresindeki zeytinlikler dahil 679 parsel, Cumhurbaşkanlığı kararıyla acele kamulaştırıldı.

Ancak, yıllardır Akbelen Ormanı ve bulunduğu bölgede gerçekleştirilen ağır ekokırıma karşı mücadele yürüten yaşam savunucuları hiç vakit geçirmeden bu acele kamulaştırma kararına karşı da davalar açarak direnişi büyütmeye çalıştılar. Cumhurbaşkanlığı Kararının Resmi Gazetede yayımlanmasından sonra, 30 günlük süre içinde 200 parsel için Anayasa’ya aykırılık iddialı, yürütmeyi durdurma ve iptal istemli toplam 96 ayrı dava açıldı.

Ne var ki bu hukuk direnişine adeta yanıt niteliğinde Milas 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde 649 ayrı dosyayla acele el koyma davaları açıldı. Akabinde 30 Mart 2026 tarihinde Hukuk Muhakemeleri Kanunu’ndaki keşif ve bilirkişi incelemesine ilişkin düzenlemeler ve savunma hakkı yok sayılarak kesifler başlatıldı. Dosyalarda vekaletnameler ile yazılı ve sözlü keşfin bildirilmesi taleplerine rağmen avukatlara ve davalılara haber verilmedi. Yangından mal kaçırırcasına matbu keşif tutanaklarıyla bir güne 100 dosyanın keşfi sığdırıldı ve 7 gün içinde tüm keşifler tamamlandı.

İşte yaşam savunucusu Esra Işık da onur sahibi bir insan ve sorumluluk sahibi bir yurttaş olarak hukukun üstünlüğü ilkesi lime lime edilerek gerçekleştirilen bu yargı tacizine, bu yapısal şiddete karşı barışçıl yöntemlerle itiraz etti. Ancak 30 Mart 2026 tarihinde gece yarısı evinden gözaltına alındı ve 31 Mart 2026 tarihinde ‘bilirkişi incelemesinin engellendiği’ iddiası ile tutuklandı.

Yukarıda yapılan kısa aktarımlardan da görüleceği üzere aslında savaş, doğal afet vb. olağanüstü koşullarda başvurulması gereken acele kamulaştırma, son dönemde hukuksal denetimleri ortadan kaldıran, yoksul köylüleri yerinden yurdundan eden, mülkiyetin zorla el değiştirilmesine dolayısıyla sermaye birikimine yol açan, pek çok temel hakkı ortadan kaldıran, ekokırım suçuna hazırlık niteliğinde siyasal iktidarın bir baskı ve yönetim tekniği haline gelmiştir.

Esra Işık yalnızca ailesinin evini değil, genel anlamda İkizköy – Akbelen bölgesinde madencilik faaliyetleriyle bağlantılı insan hakları ihlalleri ve çevresel zararlar karşısında ekosistemi korumaya çalışan bir çevre ve insan hakları savunucusudur. Dolayısıyla, insan haklarının korunmasını teşvik etme ve bunun için çaba gösterme, barışçıl biçimde toplanma, insan hakları meseleleri hakkında bilgi ve görüş oluşturma ve bunları paylaşma, kamu makamlarını eleştirme ve hakları etkileyen resmi işlemlere karşı etkili başvuru yollarına erişme haklarını da kapsayan Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Savunucuları Bildirgesi’nin koruması altındadır. Bu nedenle hakkında gözaltı ve tutuklama tedbirlerine başvurulması, meşru insan hakları faaliyetleri nedeniyle misillemeye, baskıya veya keyfi muameleye maruz bırakılmış olması hiçbir şekilde kabul edilemez.

Varoluş nedenleri insan haklarını bir bütün olarak korumak ve geliştirmek olan kurumlar olarak, Esra Işık ve Akbelen – İkizköy’de direnen yaşam savunucuları ile dayanışma içinde olduğumuzu, insan hakları savunucularının suçlulaştırılmasına hiçbir şekilde izin vermeyeceğimizi buradan bir kez daha açıkça ifade etmek istiyoruz.

Esra Işık hakkındaki tüm suçlamalar düşürülmeli ve beraat kararı verilmelidir.

Siyasal iktidarı Akbelen – İkizköy’de alınan acele kamulaştırma kararlarını derhal geri alamaya, yaşam ve insan hakları savunucularına yönelik baskı ve yargısal tacizlere son vermeye, BM İnsan Hakları Savunucularının Korunması Bildirgesi’nin gereklerinin yerine getirmeye davet ediyoruz.

Anayasa Mahkemesi ve Danıştaya da; anayasaya ve hukuka açıkça aykırı olan kanunun ve acele kamulaştırma kararının derhal yürütülmesinin durdurulması ya da iptaline hükmederek bu zulme son vermeleri çağrısında bulunuyoruz.

İnsan hakları, barış ve demokrasiden yana olan tüm kişi ve kuruluşları da 27 Nisan 2026 Pazartesi Günü Milas 3. Asliye Ceza Mahkemesinde saat 10‘da görülecek duruşmaya katılarak Esra Işık ve Akbelen – İkizköy’de direnen yaşam savunucuları ile dayanışmayı büyütmeye çağırıyoruz.

Acele Kamulaştırma Kararları Derhal Geri Alınsın!

Esra Işık Serbest Bırakılsın!

Esra Işık Yalnız Değildir!

Akbelen – İkizköy Yalnız Değildir!

Yaşam ve İnsan Hakları Savunucuları Yargılanamaz!

BM İnsan Haklar Savunucularının Korunması Bildirgesi’nin Gerekleri Derhal Yerine Getirilsin!

İmzacı Kurumlar:

Adalet İçin Hukukçular

Çağdaş Hukukçular Derneği İzmir Şubesi

EGEÇEP

Genç LGBTİ+ Derneği

Hak İnisiyatifi Derneği

Halkların Köprüsü Derneği

İmece Dostluk Dayanışma Derneği

İnsan Hakları Derneği İzmir Şubesi

İnsan Hakları Gündemi Derneği

Özgürlük İçin Hukukçular Derneği İzmir Şubesi

Türkiye İnsan Hakları Vakfı İzmir Temsilciliği

20 Kasım Nefret Suçlarıyla Mücadele Derneği”