İzmir’de 8 Mart Yürüyüşü: Kadınlar Alsancak’ta Yürüdü. Savaşa, Yoksulluğa, Şiddete Karşı Mücadeledeyiz.

İzmir Kadın Platformu’nun çağrısıyla çok sayıda kadın, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü kapsamında “Savaşa yoksulluğa şiddete karşı mücadeledeyiz ” pankartı açarak, Alsancak’taki Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde bir araya geldi. Kadınlar buradan cadde sonundaki Penguen Kitabevi’ne kadar sloganlar eşliğinde yürüdü.

Yürüyüş boyunca “Ucuz işçi olmayacağız”, “Yaşasın 8 Mart yaşasın mücadelemiz”, “Kadın cinayetleri politiktir”, “Jin jiyan azadî”, “Dünya yerinden oynar kadınlar özgür olsa”, “Yaşasın kadın dayanışması”, “Sermayeye değil kadınlara bütçe”, “Kadınları değil katilleri yargıla” sloganları atıldı. Kadınlar ayrıca savaş ve emperyalist politikalara karşı “NATO’dan çıkılsın, üsler kapatılsın”, “Katil ABD Ortadoğu’dan defol”, “Filistinli kadınlar yalnız değildir” ve “Emperyalistler yenilecek, direnen halklar kazanacak” sloganları da attı.

Penguen Kitabevi önünde yapılan basın açıklamasının ardından etkinlik müzik dinletisiyle devam etti. Harmonia grubunun müzikleri eşliğinde halay çeken kadınlar, etkinliği dayanışma ve mücadele mesajlarıyla sonlandırdı.

Basın açıklamasının tam metni şöyle:

“İKP BASIN AÇIKLAMASI; SAVAŞA YOKSULLUĞA ŞİDDETE KARŞI MÜCADELEDEYİZ

8 Mart;  işçi ve emekçi kadınların eşitlik, özgürlük ve insanca yaşam talebiyle yaktığı direniş meşalesinin bugün bizim ellerimizde sömürüye ve şiddete karşı dev bir isyana dönüştüğü mücadele günüdür. Bu sönmeyen ateşi bugün fabrikalardan sokaklara, direniş çadırlarından kampüslere taşıyan biz kadınlar emeğimize, bedenimize, yaşamlarımıza yönelen topyekün saldırılara karşı tek ses tek yüreğiz.

Sermayenin karı için uygulanan ekonomik politikalar sonucu derinleşen yoksulluk, kadınların hayatını çok yönlü bir kuşatma altına almış durumda. Bu yoksulluğu yaratanlar; savaşı körükleyen, silahlanmaya ve güvenlik politikalarına bütçe ayıran, halkın sofrasındaki ekmeği küçültenlerdir. Biz boş tencerelerimizi kaynatmanın derdindeyken onlar kârlarını büyütmenin hesabını yapıyor. Biz gittikçe yoksullaşırken, emeğimiz değersizleştirilirken ve hayat pahalılığı altında ezilirken; bir avuç sermaye sahibi servetine servet katıyor. Çocuklarımıza bir öğün yemeği çok gören, yoksulluğu kadınları şiddete mahkûm eden bir araç haline getiriyor.

Esnek, güvencesiz ve düşük ücretli çalışma “çözüm” diye dayatılıyor; sosyal haklarımız budanıyor, kamusal hizmetler tasfiye ediliyor, bakım yükü omuzlarımıza yıkılıyor. İşyerlerinde şiddet; baskı mobbing, taciz olarak karşımıza çıkarken; bu koşullara mahkum olalım diye işsizlik, yoksulluk ve güvencesizlik yaygınlaştırılıyor. Kadın emeği hem ev içinde görünmez kılınıyor hem işyerlerinde ucuz işgücü olarak sömürülüyor. İş cinayetleri artıyor. Çocuklarımız MESEM projeleri adı altında işçileştiriliyor, makine başlarında, atölyelerde iş cinayetlerinde can veriyor, tacize uğruyor.

8 Mart’ta bir kez daha söylüyoruz: Krizin, savaşın ve sömürünün bedelini ödemeyeceğiz; eşit, güvenceli ve şiddetsiz bir yaşam için mücadelemizi büyüterek hakkımız olanı alacağız!

Eşit işe eşit ücret, güvenceli çalışma istiyoruz! Ücretsiz ve nitelikli kreşler istiyoruz! Taşeron ve esnek çalışma değil, güvenceli iş, insanca yaşamaya yetecek ücret istiyoruz! Bakım yükünün kamusal sosyal politikalarla paylaşılmasını istiyoruz! Çocuk emeği sömürüsüne son verilmesini, MESEM’lerin kapatılmasını istiyoruz. İşyerlerinde şiddete, mobbinge ve baskıya karşı caydırıcı yaptırımlar istiyoruz! İLO 190 sayılı sözleşmenin etkin uygulanmasını istiyoruz! Kadınların ekonomik bağımsızlığını güvence altına alan sosyal politikalar istiyoruz!

İzmir’de Temel Conta ve Digel Tekstil işçileri başta olmak üzere ülkenin dört bir yanında işçi ve emekçi kadınlar emek kavgasını aynı zamanda onur kavgasına;  işyerinde şiddete, tacize ayrımcılığa karşı direnişe dönüştürüyor, Migros gibi kazanımlar elde ediyor. Bu kavga bizim kavgamız; Sendikal örgütlenmeler önündeki barikatları yıkana, grev hakkımızı güvence altına alana, taleplerimiz karşılanana kadar durmayacağız!

İktidarın 2025’i “Aile Yılı” ilan etmesiyle başlayan süreç, “Aile ve Nüfus 10 Yılı” programıyla kadınları geleneksel rollere hapsetmeyi ve bedenimizi nüfus politikalarının aracı haline getirmeyi hedefliyor. “Doğum teşviki” adı altında yarı zamanlı, esnek ve güvencesiz çalışma daha da yaygınlaştırılırken “iş-aile dengesi” söylemiyle kadınlar düşük ücretli, bakım yükü altında ezilen ikinci sınıf bir işgücüne itiliyor. Kürtaj hakkı fiilen engelleniyor, sezaryene kısıtlamalar gündeme geliyor; “aile” söylemiyle LGBTİ+ hakları hedef alınıyor.

Tüm bu politikalar kadına yönelik şiddeti artırıyor. 2026 yılının ilk iki ayında en az 45 kadın öldürüldü, 43 kadın şüpheli şekilde yaşamını yitirdi. İzmir’de Ocak ayında Sibel Külah, Gözde Akbaba, Mihriban Yılmaz uzaklaştırma kararları olmasına rağmen,  Dilan Geyik “intihar” süsü verilerek yaşamdan koparıldı. Soruyoruz öz babası tarafından istimara uğrayan kızı Hifa İkra için adalet arayan “Başıma bir şey gelirse intihar demeyin” diyen Fatma Nur Çelik ve kızının ölümünde şüphe nerede? Neden istismar faili Ayhan Şengüler serbest!

Bu tablo ataerkil politikalarla eşitsizliği derinleştiren, şiddeti önlemeyen, failleri koruyan, cezasızlığı politika haline getiren; bakanlıklarından yargısına, diyanetinden medyasına örgütlenen kadın düşmanı iktidarın eseridir!

Rojin Kabaiş’in, Dilan Geyik’in Fatma Nur Çelik ve İkra’nın ölümüne intihar, Bahar Taş’ın ölümüne kalp krizi diyerek üzerini örtmeye çalışanlara sözümüz var; Gerçekleri mücadelemizle ortaya çıkaracağız. Şüpheli ölümler aydınlatılana, failler yargılanana, kadın cinayetleri son bulana kadar susmayacağız. 6284’ü uygulatacağız. Kadına yönelik şiddeti sürekli yeniden üreten bu düzene karşı eşit, özgür insanca bir yaşamı hep birlikte kuracağız.

Yargı paketleri altında kadın ve LGBTİ+ düşmanlığı kurumsallaştırılmak isteniyor. Torba yasalar 6284 Sayılı Kanun’u fiilen zayıflan, yasadaki İstanbul Sözleşmesi’nin ruhunu hiçe sayan, LGBTİ+’ların kimliklerini kriminalize eden ve sağlık hizmetlerine erişimini engelleyen düzenlemelerle dolduruluyor.

Diyanet hutbelerinde kadınların bedeni, giyimi, miras ve nafaka hakkı hedef alınırken laiklik ilkesi aşındırılıyor. Milli Eğitim müfredatlarında kadın kimliği “annelik ve itaat” ile sınırlandırılıyor, toplumsal cinsiyet eşitliği çıkarılıyor ve aile temelli programlar öne çıkarılıyor. Karma eğitim zayıflatılırken zorunlu eğitimin kısaltılması, açık öğretim ve erken mesleki yönlendirme tartışmaları kız çocuklarını erken yaşta işçiliğe, ev içi emeğe ve çocuk yaşta evliliklere itiyor. Eğitimde dinselleşme artarken bilimsel ve laik eğitim yok ediliyor.

Üniversitelerde kadın öğrenciler kampüslerde tacize uğruyor, yurtlarda ayrımcılığa maruz kalıyor, giriş çıkışları dahi sorgulanıyor. Mücadelesi bastırılmak, topluluklar kapatılmak isteniyor.

Bütün bunlar tesadüf değil. Hepsi tek adam rejiminin hem sermayenin ihyası hem iktidarını tahkim için kurguladığı gerici projenin parçalarıdır. Kadını birey olmaktan çıkarıp “aile unsuru”na indirgemek; bedenimizi ve emeğimizi denetim altına almak; sesimizi kısmak ve kamusal varlığımızı silmek istiyorlar.

Ama biz kadınlar ve LGBTİ+’lar olarak buradayız. Nefrete inat dayanışmamızı güçlendiriyoruz,  kazanılmış medeni haklarımızdan, parasız bilimsel, demokratik ve laik eğitim hakkımızdan, yaşam ve sağlık haklarımızdan vazgeçmiyoruz.”

İzmir’de “Hakan Tosun’a ne oldu?” sorusu yükseldi: “Katilleri kim koruyor, adalet istiyoruz”

İzmir’de kamu emekçileri ve yurttaşlar, gazeteci ve hak savunucusu Hakan Tosun için adalet talebiyle bir araya geldi. KESK’e bağlı Tarım Orkam-Sen’in çağrısıyla Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde düzenlenen etkinlikte, Tosun’un ailesi,  Kesk Kadın Meclisi ‘nden  kadınlar,  dostları  bir araya gelerek hem yaşanan saldırının aydınlatılmasını hem de sorumluların en ağır şekilde cezalandırılmasını istedi.

Etkinlikte katılımcılar “Hakan Tosun caniler tarafından linç edilerek katledildi. Katilleri kim koruyor, adalet istiyoruz” pankartı açtı. Basın açıklamasına Hakan Tosun’un ablası Özlem Tosun’un yanı sıra KESK Kadın Meclisi yöneticileri ve çok sayıda yurttaş katıldı. Açıklama boyunca sık sık “Hak, hukuk, adalet” ve “Hakan için adalet, yaşam için adalet” sloganları atıldı.

“Hayatı boyunca adalet mücadelesi verdi”

Etkinlikte ilk konuşmayı KESK Kadın Meclisi yöneticisi İlkay Özdemir yaptı. Özdemir, Hakan Tosun’un yaşamı boyunca adalet ve hak mücadelesi verdiğini vurgulayarak sözlerine  başladı.

Özdemir şunları söyledi:

“Hayatı boyunca adalet mücadelesi verdi.
Kimin ne zaman ihtiyacı olsa her an oradaydı.

Hiç aklına gelir miydi acaba, bir gün kendisi için insanların bir araya geleceği?
Kameralar tutulacak, mikrofonlar uzatılacak…

Hiç böyle bir ülke hayal etmedi.
Ama sonuna kadar mücadelesini sürdürdü.
Ta ki o caniler tarafından katledildiği ana kadar.

Şu anda savcılığın hazırladığı dosya ise içler acısı.
Biz bunu asla kabul etmeyeceğiz. Ailesi ve dostları olarak nefesimiz yettiği sürece bu mücadeleyi sürdüreceğiz.

Hakan nasıl mücadelede herkesin yanındaysa, şimdi biz de dostları ve ailesi olarak onun arkasındayız.
Sadece Hakan için değil, bu ülkede adalet isteyen herkesle birlikteyiz.

Artık kocaman bir aileyiz.
Kocaman sesler çıkarabiliyoruz.
Biz yalnız değiliz ve sonunda o adalete kavuşacağız.

Adalet için mücadeleden asla vazgeçmeyeceğiz.
Kimse sanmasın ki üç gün, beş gün sokaklarda bağırır çağırır, sonra unutulur gideriz.
Biz yılmadık, bundan sonra da yılmayacağız.

Hep beraberiz.
Çünkü adalet hepimize lazım.”

Konuşmanın ardından alanda bulunan yurttaşlar “Hak, hukuk, adalet” sloganları attı.

Özlem Tosun: “Bu ülkede yaşam hakkımızın nasıl elimizden alındığını konuşuyoruz”

Etkinlikte söz alan Hakan Tosun’un ablası Özlem Tosun da kardeşinin yaşamını yitirmesine ilişkin yürütülen soruşturmaya tepki gösterdi. Tosun, yaşananların yalnızca bir bireysel kayıp olmadığını, aynı zamanda yaşam hakkının nasıl ihlal edildiğini gösteren bir tablo olduğunu ifade etti.

Özlem Tosun konuşmasında şu ifadeleri kullandı:

“Değerli basın emekçileri, değerli dostlar,

Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Bugün burada yalnızca dostumuz Hakan’ın anısı için değil; bu ülkede yaşam hakkının nasıl elimizden alındığını ve cezasızlık politikalarının nasıl işlediğini konuşmak için buradayız.

‘Hakan Tosun’a ne oldu?’ sorusunu günlerce sorduk.

Ailesi ve dostları olarak yaklaşık 30 saat boyunca kendisine ulaşamadık. Daha sonra bir hastanenin koridorunda, bilinci kapalı halde yattığını öğrendik.

O andan itibaren tek bir soruya odaklandık:
Hakan Tosun’a ne oldu?

Yüzlerce tanık ve kamera kaydı olmasına rağmen savcılığın hazırladığı raporda olay yalnızca ‘ağır yaralama’ olarak nitelendirildi.

Bu durum cezasızlık politikalarının bir sonucudur.
Katilleri koruyan, olayı küçülten ve yaşam hakkının gaspını basit bir olaya indirgeyen bir yaklaşım söz konusudur.

Biz açıkça söylüyoruz:
Hakan Tosun’a ne oldu?

Bu sorunun cevabını bulana kadar ailesi ve dostları olarak düzenli basın açıklamaları yapmaya ve kamuoyuna gerçekleri anlatmaya devam edeceğiz.

Cezasızlık politikalarına karşı mücadele edeceğiz.
Yaşam hakkımızın elimizden alınmasına izin vermeyeceğiz.”

Basın açıklaması: “Bu yalnızca bir ceza dosyası değil”

Etkinlikte daha sonra Tarım Orkam-Sen adına Sibel Çelik tarafından hazırlanan basın açıklaması okundu. Açıklamada soruşturma sürecindeki eksikliklere dikkat çekilerek olayın “yaralama” olarak nitelendirilmesine tepki gösterildi.

Basın açıklamasında şu ifadelere yer verildi:

“Basına ve kamuoyuna,

10 Ekim 2025 tarihinde, arkadaşımız ve dostumuz Hakan Tosun’a ulaşamayan ailesiyle birlikte ‘Hakan Tosun nerede?’ sorusunu sormaya başladık. Yaklaşık 30 saat sonra Başakşehir Çam ve Sakura Şehir Hastanesi’nde olduğunu öğrendik. Bilincinin kapalı olduğunu öğrendiğimizde ise tek bir soruya odaklandık: ‘Hakan Tosun’a ne oldu?’

O andan itibaren kamuoyuna çağrıda bulunarak, Hakan’a ne olduğunun açıklığa kavuşturulması gerektiğini, kamera görüntülerinin eksiksiz şekilde toplanmasının ve tanık beyanlarının titizlikle alınmasının hayati önem taşıdığını ifade ettik.

Avukatlarımız vasıtasıyla dosyaya en kısa sürede ulaştık ve olayın nasıl gerçekleştiğini anlamaya çalıştık. Ancak soruşturmanın henüz başında basın aracılığıyla yalnızca bir kişinin Hakan’a yumruk attığı ve Hakan’ın yere düştüğü anlara ilişkin görüntüler servis edildi. Hakan’ın yalnızca bu yumruk nedeniyle hayatını kaybettiğine inanmamız beklendi.

Israrlı sorularımız ve avukatlarımızın incelemeleri sonucunda, olayın tutanaklarda aktarıldığı biçimde gerçekleşmediğini gördük. Dosyadaki eksikliklerin giderilmesi defalarca talep edilmesine rağmen bu talepler karşılık bulmadı.

Mevcut görüntüleri ayrıntılı biçimde inceledik, raporladık ve olay örgüsünün farklı olduğunu somut verilerle ortaya koyduk. Buna rağmen gözümüzle gördüğümüz ve delillerle ortaya koyduğumuz tablo yerine gerçeğe aykırı bir olay kurgusu yapılmış ve bu doğrultuda savcılık fezlekesi hazırlanmıştır.

Hakan Tosun, maruz kaldığı ağır ve sistematik şiddet sonucu hayatını kaybetmiştir. Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanarak Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilen fezlekede iki tutuklu şüphelinin ‘neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama’ suçundan cezalandırılması talep edilmiş; ayrıca şüpheliler lehine haksız tahrik hükümlerinin uygulanabileceği belirtilmiştir.

Bu hukuki nitelendirmenin dosya kapsamındaki delillerle uyumlu olmadığı açıktır. Eğer mahkeme bu doğrultuda karar verirse katiller yalnızca 2,5 yıl ceza çekip salınacaktır. Oysa kasten öldürmenin cezası müebbet hapistir.

Adli Tıp raporuna göre ölüm; künt kafa travmasına bağlı kafatası ve yüz kemik kırıkları, kafa içi kanama, beyin kanaması ve beyin doku harabiyeti sonucu meydana gelmiştir. Kamera kayıtlarında mağdurun baş bölgesine yönelik birden fazla ve yoğun tekme ve yumruk atıldığı görülmektedir.

Hakan ilk darbelerden sonra olay yerinden uzaklaşmaya çalışmış ancak sanıklar bir süre sonra tekrar gelerek darp etmeye devam etmiştir. Bu durum öldürme kastının açık göstergesidir.

Bu dosya yalnızca bir ceza dosyası değildir; yaşam hakkının korunması bakımından da temel öneme sahiptir.

Soruyoruz:
Katilleri kimler koruyor?

Hakan Tosun’un Dostları.”

“Hakan neden öldürüldü?”

Etkinliğin son konuşması ise KESK Kadın Meclisi adına yapıldı. Konuşmada, Türkiye’de uzun süredir cevapsız kalan birçok dosya hatırlatılarak Hakan Tosun’un ölümüyle ilgili soruların da yanıt beklediği vurgulandı.

Konuşmada şu ifadeler yer aldı:

“Bugün burada birçok soru soruyoruz.

Cumartesi Anneleri 1049 haftadır gözaltında kaybedilen yakınlarını soruyor.
Gülistan Doku nerede diye soruluyor.
Rojin Kabaiş’in katili kim diye soruluyor.

Bugün de aynı soruyu soruyoruz:

Hakan Tosun neden öldürüldü?

Bu yalnızca iki kişinin öfkesi sonucu yaşanan bir olay mıydı?
Yoksa Hakan’ın ekoloji mücadelesi, basın özgürlüğü ve hak mücadelesi nedeniyle mi hedef alındı?

Bu soruların cevabı etkili bir soruşturma yürütülmediği için hâlâ havada duruyor.

Hakan Tosun; ranta ve talana karşı çevre mücadelesi yürüten, basın özgürlüğünü savunan bir gazeteciydi.

Onun gerçek katilleri ortaya çıkana kadar mücadelemizi sürdüreceğiz.

Aynı zamanda kadınları yoksulluğa, şiddete ve güvencesizliğe mahkûm eden düzene karşı da mücadele edeceğiz.

Bu nedenle tüm kadınları 8 Mart’ta alanlara çağırıyoruz.

Hakan için adalet sağlanana kadar,
yaşam hakkımız için mücadele etmeye devam edeceğiz.”

Basın açıklaması sloganlarla sona ererken, katılımcılar Hakan Tosun için adalet sağlanana kadar mücadelelerini sürdüreceklerini vurguladı.

Ege Serbest Bölgesi’nde 8 Mart Etkinliği: Direnişteki İşçilerden Mücadele Çağrısı

İzmir’de Ege Serbest Bölgesi’nde direnişlerini sürdüren DIGEL Tekstil ve Temel Conta işçileri, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü dolayısıyla etkinlik düzenledi. “8 Mart’ta susmuyoruz, boyun eğmiyoruz, itaat etmiyoruz. Grev ve direniş alanlarına çağırıyoruz” sloganıyla gerçekleştirilen etkinlik, DIGEL Tekstil işçilerinin direniş çadırının bulunduğu alanda yapıldı.

Etkinliğe Teksif Sendikası Genel Başkan Danışmanı Makum Alagöz, Petrol-İş Sendikası Aliağa Şube Başkanı Hasan Toptan, Teksif Sendikası Şube Başkanı Faruk Aksoy, Emek Partisi İzmir İl Başkanı Elif Çuhadar, Sol Parti, Türkiye Komünist Hareketi,  TKP, Sosyalist Kadın Hareketi,  TJA  (Tevgera Jinên Azad – Özgür Kadın Hareketi) ve İmece-Der, Dkder üyeleri katıldı.

Etkinliğin açılış konuşmasını direnişteki DIGEL Tekstil işçisi Rümeysa Kişi yaptı. Kişi, “Bizler DIGEL Tekstil işçileri olarak 414 gündür emeğimiz ve ekmeğimiz için mücadele ediyoruz” dedi. Sendikaya üye oldukları için işten çıkarıldıklarını belirten Kişi, “DIGEL Tekstil işçilerinin yüzde 85’i kadın. Fabrika içinde kadın işçilere taciz ve mobbing gibi baskılar uygulanıyordu” ifadelerini kullandı.

 Digel Tekstil direnişçileri ve Temel Conta grevindeki kadın işçilerin 400 günü aşan mücadelelerinde taciz, mobbing, baskı, sömürü ve sendikasızlaştırma girişimlerine boyun eğmedikleri vurgulandı. Açıklamada, 8 Mart’ın kendileri için bir kutlama değil, mücadele günü olduğu belirtilerek şu talepler sıralandı:

  • Eşit işe eşit ücret

  • Sendikal hakların tanınması

  • İnsanca çalışma koşulları

  • Güvenceli bir gelecek

Tekstil sektöründe çalışanların büyük bölümünün kadın olduğuna dikkat çeken Rümeysa Kişi, “Başta tekstil sektörü olmak üzere kadınlar çalışma hayatında ciddi baskılara maruz kalıyor. Bu mücadeleyi sonuna kadar sürdüreceğiz. Kadın hakları üzerinde söz sahibi olduklarını düşünenlere ‘dur’ diyecek olan bizleriz” dedi.

Konuşmaların ardından Grup Yeldeğirmeni müzik dinletisi gerçekleştirdi. Halaylarla devam eden etkinlik, vardiyası biten işçilerin bulunduğu servis araçlarına el sallanmasıyla sona erdi.

Öte yandan DIGEL Tekstil işçileri, sendikal yetki davasında yeni bir gelişme yaşandığını duyurdu. İşçilerin verdiği bilgiye göre, istinaf mahkemesinde görülen yetki davası bir kez daha Teksif Sendikası lehine sonuçlandı ve mahkeme sendikanın yetkili olduğuna hükmetti.

Direnişteki işçiler, tazminatsız işten çıkarılan çalışanların açtığı davaların da kazanıldığını belirterek, 411 gündür süren direnişte 5 işçi için mahkemenin işe iade ve 16 maaş tutarında sendikal tazminat kararı verdiğini açıkladı. Açıklamada ayrıca 17 Ocak 2025’ten bu yana DIGEL Tekstil işvereninin açılan davalardan hiçbirini kazanamadığı ifade edildi.

Direnişçi işçiler yaptıkları açıklamada, hukuksuzlukların mahkemeler, bakanlık ve TBMM nezdinde ortaya konduğunu belirterek mücadeleyi sürdüreceklerini vurguladı. İşçiler, “Hukuksuz şekilde işten atılan arkadaşlarımız işlerine dönene, toplu sözleşme imzalanana ve insanca çalışma koşulları sağlanana kadar mücadelemizi kararlılıkla sürdüreceğiz” dedi.

Açıklama, “Yaşasın örgütlü mücadelemiz”,  “Yaşasın sınıf dayanışması”,  Yaşasın kadın dayanışması” sloganıyla son buldu.

Karşıyaka’da 8 Mart Yürüyüşü: “Barış, Laiklik ve Özgürlük Mücadelesini Büyütüyoruz”

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü kapsamında KESK Kadın Meclisi tarafından İzmir’in Karşıyaka ilçesinde yürüyüş ve basın açıklaması düzenlendi.

KESK Kadın Meclisi üyeleri, “Yoksulluğa, şiddete, güvencesizliğe karşı barış, laiklik ve özgürlük mücadelesini büyütüyoruz” pankartı arkasında Karşıyaka İZBAN İstasyonu önünde bir araya geldi. Emek ve demokrasi güçleri de etkinliğe destek vererek dayanışma gösterdi. Grup, buradan İskele karşısındaki çarşı girişine kadar yürüdü. Yürüyüşün ardından basın açıklaması yapıldı.

Açıklamada, 8 Mart’ın kadın emeğinin sömürülmesine, görünmez kılınmasına ve her tür baskı ile şiddete karşı direnişi simgeleyen bir mücadele günü olduğu vurgulandı. Basın metni, KESK Kadın Meclisi adına İlkay Özdemir ve Maile Evin Arıç tarafından okundu.

Yürüyüş boyunca kadınlar, “Korkmuyoruz, susmuyoruz, itaat etmiyoruz”, “Kadınlar birlikte güçlü”, “Eşit işe eşit ücret”, “Kadın, yaşam, özgürlük”, “Jin jiyan azadî”, “Savaşa hayır barış hemen şimdi”, “AKP elini kadınlardan çek” ve “Karanlığa teslim olmayacağız”, “KHK’ler gidecek biz kalacağız” sloganlarını attı.

Etkinlik, basın açıklamasının ardından olaysız şekilde sona erdi.

Basın açıklamasının tam metni şöyle:

“YOKSULLUĞA, ŞIDDETE, GÜVENCESIZLIĞE KARŞI

BARIŞ, LAIKLIK VE ÖZGÜRLÜK MÜCADELESINI BÜYÜTÜYORUZ!

Sevgili Kadınlar, Değerli Basın Emekçileri,

8 Mart, emeğimizin sömürülmesine, görünmez kılınmasına, her türden baskı ve şiddete karşı direnişi simgeleyen bir mücadele günüdür. 169 yıl önce New York’ta tekstil işçisi kadınlar, ağır koşullara ve düşük ücrete karşı örgütlü ilk kadın grevini gerçekleştirdi. Bu greve polis saldırdı, işçiler fabrikaya kilitlendi ve çıkan yangında 129 kadın hayatını kaybetti.

01 Mart günü bir kadın öğretmen, şiddetin hedefi oldu ve yaşamdan koparıldı. Bu bir tesadüf değil. Bu cinayetin sorumluluğu yalnızca failde değil; 23 yıllık AKP iktidarının cezasızlık politikalarında, sağlık ve eğitim başta olmak üzere kamusal hizmetlerini  ve o hizmetleri görenleri itibarsızlaştıran eylem ve söylemleri ile , içi boşaltılan eğitim sistemi ile yol açtığı toplumsal çürümede aranmalıdır.

Rakel Dink yıllar önce şöyle demişti: “Bir bebekten katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey değişmez.” Bugün okullarda yaşanan bu vahşet, işte o karanlığın büyüdüğünü göstermektedir. Şiddetin dili sıradanlaştığı, öfke ve nefretin beslendiği bir ortamda, eğitim emekçilerinin can güvenliği kaderine terk edilmiştir. Bir öğretmenin okulda öldürüldüğü bir ülkede artık hiçbir şey normal değildir.

Yaşanan olayın tüm yönleriyle aydınlatılması ve sorumluların hesap vermesi için sürecin takipçisi olacağız.

KESKli kadınlar olarak; emek, eşitlik ve özgürlük mücadelesi uğruna hayatını kaybeden kadınların mücadelelerini selamlıyoruz. Ayrımcılığa, şiddete, eşitsizliğe, sömürüye, otoriterliğe ve savaşlara karşı sesimizi yükseltiyoruz. Temel Conta’dan Digel Tekstil’e, Şık Makas’tan Migros Depo’ya direnen; Gazze’den Rojava’ya, Ukrayna’dan İran’a, Afganistan’a savaş koşullarında var olmaya çalışan tüm kadınları selamlıyoruz.

Emeğimiz Gasp Edilemez!

Neo-liberal politikalar en çok kadınları etkiliyor. Kadınlar ucuz işgücü olarak emek pazarına dahil edilmeye çalışılırken özelleştirmeler iş güvencemizi ortadan kaldırıyor; ücretlerimiz düşüyor, mobbing, şiddet ve taciz artıyor. Kreşler ve kamusal bakım hizmetleri tasfiye ediliyor. Bakım yükü ‘annelik’, ‘vicdan’, ‘fedakârlık’ söylemleriyle kadınların sırtına yıkılıyor. Bakımın toplumsal bir sorumluluk olduğunun altını çiziyor; cinsiyetçi iş bölümünün kurumsallaştırılmasına itiraz ediyoruz.

Türkiye’de kadın işsizliği yüzde 45’lere ulaştı. MESEM projelerinde 77.715 kız çocuğu, çocuk işçi olarak hem ucuz işgücü hem de her türlü tacize açık biçimde sermayenin emrine veriliyor. İSİG verilerine göre iş cinayetlerinde 13 kız çocuğu yaşamını yitirdi. Dilovası’nda Ravive Kozmetik yangınında hiçbir önlem alınmadığı için adeta göz göre göre katledilen, üçü çocuk yedi işçiyi unutmadık, unutturmayacağız!

Çözüm yarı zamanlı çalışma değil; iş yerlerine sayı kısıtlaması olmaksızın ücretsiz kreş açılmasıdır. Bize yoksulluk ve yoksunluk dayatan bu sisteme; kayıt dışı çalıştırılmaya, güvencesiz bırakılmaya, cam tavanlara ve kırık merdivenlere itiraz ediyoruz.

Şiddete ve Siyasi İslam Dayatmasına Karşı Laikliği Savunuyoruz!

Günde en az 3 kadın katlediliyor. 2026’nın ilk ayında 22 kadın öldürüldü; 14 kadının ölümü ise kayıtlara ‘şüpheli’ olarak geçti. İstanbul Sözleşmesi’nden hukuksuzca çıkılması ve 6284 Sayılı Kanun’un etkisiz hale getirilmesiyle birlikte iktidar ve gerici-milliyetçi ittifak, tüm kurumları ve medyasıyla kadın ve LGBTİ+ düşmanlığını yaygınlaştırıyor.

01 Mart günü bir kadın öğretmen şiddetin hedefi oldu ve yaşamdan koparıldı. Bu bir tesadüf değil. Toplumun derinleşen çürümesinin sonucudur. Rakel dink yıllar önce şöyle demişti, bir bebekten katil yaratan, karanlığı sorgulamadan hiçbir şey değişmez. Bugün okullarda yaşanan bu vahşet tam da o karanlığın büyüdüğünü gösteriyor. Şiddetin dili sıradanlaştığı, kıldığı öfke ve nefret beslenip büyütüldü. Eğitim emekçilerinin can güvenliği ise kaderine terk edildi. Bir öğretmenin okulda öldürüldüğü bir ülkede artık hiçbir şey normal değildir.

Yaşanan olayın tüm yönleriyle aydınlatılması ve sorumluların hesap vermesi için sürecin takipçisi olacağız.

Laiklik, kadınların yaşam ve eşitlik güvencesidir. Devletin ve hukukun dinselleştirilmesi, kadınları hem kamusal alandan hem de emek süreçlerinden dışlamayı hedefler. Laikliği savunmak, aynı zamanda kadınların ekonomik ve toplumsal özgürlüğünü savunmaktır. Laiklik olmadan eşitlik, eşitlik olmadan özgürlük olmaz.

Savaşa Karşı Barış, Yaşasın Kadın Dayanışması!

Dünyada ve bölgemizde devam eden savaşlar toplumsal krizleri derinleştiriyor. Afganistan’ın kız çocuklara eğitimi yasaklayan ceza yasası, Suriye’deki kadın haklarına yönelik kısıtlamalar, Rojava’da kadın bedenine ve kazanımlarına dönük çete saldırıları kadın soykırımının bir parçası olarak devam ediyor.

Ortadoğu’yu kan gölüne çeviren ABD ve İsrail, İran’a yönelik saldırılarla İran halkına katliam ve yıkım getiriyor. İsrail, İran’a saldırırken halkı —özellikle kadınları— molla rejimine karşı ayaklanmaya çağırıyor; savaşını ‘kadınları özgürleştirme’ söylemiyle meşrulaştırmaya çalışıyor. Netanyahu bir yandan İranlı kadınların üzerine bomba yağdırırken, diğer yandan Gazze’de on binlerce kadını öldürüyor, İsrail hapishanelerinde binlerce Filistinli kadına işkence ediyor; işgal, imha ve soykırımını “barış” adı altında aklamaya çalışıyor. Bu senaryoyu Amerika’nın Irak ve Afganistan işgallerinden çok iyi tanıyoruz. Bu yüzden bugün, önce kadınlar bu söyleme karşı çıkıyor: ‘Bizim özgürlüğümüz sizin ellerinizle gelmeyecek.’

Tüm bu saldırılara rağmen; Afganistan’da kadınlar evlerde gönüllü eğitim grupları oluşturuyor, İran’da kadınlar ekonomik ve sosyal adaletsizliğe karşı eylemlerde en önde yer alıyor, Rojava’da kadınlar özgürlük mücadelesinde ısrarını sürdürüyor. Dünyanın tüm kadınlarıyla birlikte özgürlük için mücadele etmekte kararlıyız.

Ülkemizde de tekçi, faşizan ittifak; gerginlik, kutuplaşma ve çatışma politikalarıyla varlığını sürdürüyor. Anayasa’yı ve temel hakları askıya alan iktidar, en küçük hak arama taleplerimizi bile baskı, gözaltı ve tutuklamalarla engellemeye çalışıyor. Cezaevlerinde hasta tutsakların ölüme terk edilmesi, görüş ve telefon yasaklarıyla süren tecrit politikasına karşı tüm kadınları barış mücadelesini yükseltmeye çağırıyoruz.

Barış ve Demokrasi İçin: KHK’ler İptal Edilsin, İhraç Edilen Emekçiler Görevlerine İade Edilsin!

OHAL KHK’leriyle hukuksuzca ihraç edilen emekçilerin görevlerine iadesi, toplumsal barışın önünü açmak için zorunlu bir adımdır. Sendikal faaliyet yürüttüğü, kadın mücadelesine destek verdiği, düşünce ve ifade özgürlüğünü kullandığı için ihraç edilen emekçiler görevlerine iade edilmelidir. Bu iade, sadece göreve dönüş değil; toplumun ve kamu vicdanının da onarımı anlamına gelecektir.

Hukuki olarak suç teşkil etmeyen siyasi gerekçelerle ihraç edilmiş tüm arkadaşlarımız, tüm hakları ile birlikte görevlerine iade edilmelidir. Son arkadaşımız iade edilene kadar bıkmadan, usanmadan, her seferinde daha yüksek sesle haykıracağız.

Alanlardayız!

İstanbul Sözleşmesi ve 6284 Sayılı Yasa’nın etkin uygulanması, kadına yönelik şiddetin önlenmesi için ALANLARDAYIZ!

Güvenceli iş, insanca yaşamaya yetecek ücret için ALANLARDAYIZ!

Kadın yoksulluğunu derinleştiren politikalara son verilmesi, kadın istihdamını artıracak sosyal politikalar için ALANLARDAYIZ!

Esnek çalışmaya, cinsiyetçi iş bölümüne, ücret eşitsizliğine karşı ALANLARDAYIZ!

ILO’nun 190 Sayılı Sözleşmesi’nin onaylanması için ALANLARDAYIZ!

Yetki ve karar mekanizmalarında eşit temsiliyet için ALANLARDAYIZ!

Çocuk, hasta, yaşlı, engelli bakımının kamusal hizmet olarak sunulması için ALANLARDAYIZ!

Tam zamanlı, ücretsiz, nitelikli kamu kreşlerinin açılması için ALANLARDAYIZ!

8 Mart’ın kadınlar için ücretli izin günü sayılması için ALANLARDAYIZ!

Kadın Bakanlığı kurulması ve toplumsal cinsiyet eşitliği politikaları için ALANLARDAYIZ!

Savaş ve işgal politikalarına karşı, barış içinde bir arada yaşamak için ALANLARDAYIZ!

Demokratik ve laik bir ülke için ALANLARDAYIZ!

Emeğimiz, bedenimiz ve kimliğimiz bizimdir demek için ALANLARDAYIZ!

Eylem ve Etkinliklerimiz

KESK’li8 Mart saat 14.00 Karşıyaka İskeleden Vapur ile Alsancak İskeleye gidiyoruz ve orada bizi bekleyen arkadaşlarımız ile birlikte yürüyüp ÖSYM önüne Saat 15.00 da başlayacak olan İZMİR KADIN PLATFORMU eyleminde dahil oluyoruz

Ve Yine 8 Mart günü saat 18.30 da Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde buluşup saat 19.00 da Penguen önünden başlayacak olan Feminist Gece yürüyüşüne katılacağız.

Tüm kadınları, 8 Mart’ta alanlarda ,gökkuşağı gibi tüm renklerimizle bir arada, haklarımıza ve yaşamlarımıza sahip çıkmaya davet ediyoruz.

Evde, işte, tarlada emeği ve hakları için mücadele eden tüm kadınların 8 Mart Kadınların Uluslararası Birlik, Mücadele ve Dayanışma Gününü kutluyoruz.

YAŞASIN ÖRGÜTLÜ KADIN MÜCADELEMİZ, YAŞASIN KESK!

JIN JİYAN AZADÎ!”

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri:Haydut ABD Emperyalizmi ve Siyonist İsrail Saldırganlığına Hayır!

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde basın açıklaması gerçekleştirdi. Açıklamada, “Haydut ABD emperyalizmi ve siyonist İsrail saldırganlığına hayır! Halklara özgürlük” pankartı açılırken, “Direnen halklar kazanacak”, “Emperyalist saldırganlığa hayır” ve “İran halklarının yanındayız” dövizleri taşındı.

Grup, sık sık “Katil ABD Ortadoğu’dan defol”, “Katil ABD işbirlikçi AKP” ve “Emperyalistler yenilecek, direnen halklar kazanacak” sloganları attı. Basın metnini KESK Dönem Sözcüsü Hamdi Çalık okudu.

Açıklamada, ABD ve İsrail’in Ortadoğu’da yeni bir bölgesel savaşı tetiklediği öne sürülerek şu ifadelere yer verildi:

“ABD emperyalizmi ve İsrail siyonizmi bir kez daha Ortadoğu’yu yeni bir bölgesel savaşın içine sürüklemektedir. ‘Kitle imha silahları’, ‘insani müdahale’, ‘demokrasi getirme’ yalanlarıyla Irak, Afganistan, Libya ve Suriye’yi kana bulayan ABD emperyalizminin hedefinde şimdi de İran’da yaşayan halklar var. Afganistan’da Taliban’ı, Suriye’de şeriatçı HTŞ teröristlerini iktidara taşıyan ABD’nin İran’da molla yönetimine karşı demokrasi ve özgürlük vaatleri ikiyüzlülükten başka bir şey değildir.”

 İran’daki yönetimin halklara, kadınlara ve emekçilere yönelik baskıcı uygulamalarına da dikkat çekildi. İran’daki molla rejiminin demokratik hak ve özgürlükleri sistematik biçimde bastırdığı, kadınların yaşam hakkı ve toplumsal eşitliğe yönelik ağır ihlallerde bulunduğu, örgütlenme ve ifade özgürlüğünü sınırladığı belirtildi.

Açıklamada, Jina Mahsa Amini’nin katledilmesinin ardından yükselen toplumsal itiraz dalgasının, İran halkının özgürlük, eşitlik ve onurlu yaşam talebinin açık göstergesi olduğu ifade edildi.

Emperyalist güçlerin mazlum halkları özgürleştirmediği savunulan metinde, bu güçlerin ülkelerin zenginliklerini talan ettiği, yoksullaştırdığı ve kendilerine bağlı yönetimler oluşturduğu ileri sürüldü. “Emperyalistlerin dostları ve işbirlikçileri, emekçilerin, ezilenlerin ve yoksul halkların düşmanıdır” denildi.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri taleplerini ise şu başlıklar altında sıraladı:

  • Emperyalist güçlerle her türlü bağımlılık ilişkisine son verilmesi,

  • Türkiye ve bölge için tehdit oluşturduğu belirtilen ABD askeri üslerinin kapatılması,

  • İsrail ile ticari ilişkilerin sonlandırılması.

Açıklamada, ABD ve İsrail yönetiminin saldırılarının İran’da zaten ağır olan siyasal ve toplumsal krizi derinleştirdiği, sivillerin yaşamını ve güvenliğini tehdit ettiği ifade edildi. Savaşın genişlemesinin askeri bir çatışmanın ötesinde insani bir felaket, kitlesel yerinden edilme ve toplumsal travma riskini beraberinde getirdiği belirtildi.

Saldırıların bedelini en çok çocuklar ve kadınların ödediği vurgulanarak, bir okulun bombalanması sonucu en az yüz çocuğun yaşamını yitirdiği ve yüzlerce çocuğun yaralandığı iddia edildi. Okulların ve sivillerin hedef alınmasının yaşam hakkına ve toplumların geleceğine yönelik açık bir saldırı olduğu ifade edildi.

“Halklar, emperyal hesaplar ile teokratik baskı rejimleri arasında sıkıştırılamaz” denilen açıklamada, savaşın büyümesinin sağlık ve eğitim altyapısını tahrip ettiği, göç ve yerinden edilme riskini artırdığı kaydedildi. Yeni bir bölgesel çatışma dalgasının milyonlarca insan için derin bir insani kriz anlamına geleceği savunuldu.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, militarizme ve sivilleri hedef alan saldırganlığa karşı olduklarını belirterek, kalıcı çözümün halkların kendi kaderini özgürce belirleyebilmesinde, laiklik ve kadınların özgürlük mücadelesinin güvence altına alınmasında olduğunu ifade etti.

Açıklama, “Savaşa karşı barışı, baskıya karşı özgürlüğü, yıkıma karşı halkların dayanışmasını savunmaya devam edeceğiz” sözleriyle sona erdi.

Karşıyaka’da Laik ve Bilimsel Eğitim Talebiyle Yürüyüş ve Basın Açıklaması

 

İzmir’in Karşıyaka ilçesinde Karşıyaka Emek ve Demokrasi Platformu,  İZBAN istasyonu önünde toplanarak “Okullarda dini ve ayrıştırıcı uygulamalara son verilmelidir — Laik, bilimsel eşit anadilinde eğitim istiyoruz” pankartı açtı. Grup, Kemalpaşa Caddesi boyunca yürüyerek çarşı girişinde basın açıklaması yaptı.

Yurttaşlar eylem boyunca “Çocuk işçiliğine hayır”, “Laik bilimsel eğitim istiyoruz”, “Cemaat ve tarikatlar kapatılsın”, “Çedes ve Mesem iptal edilsin”, “Kamusal ve nitelikli eğitim istiyoruz”, “Eğitimin dinselleştirilmesine hayır” dövizleri taşıdı. Katılımcılar ayrıca “Karanlığa teslim olmayacağız”, “Faşizme karşı omuz omuza”, “Bilimsel laik demokratik eğitim”, “Bilimsel laik anadilde eğitim” sloganları attı.

Basın açıklamasını platform adına Zeliha Danyeli okudu. Eğitim Sen 2 No’lu Şube Başkanı olan Danyeli, Millî Eğitim Bakanlığı tarafından 12 Şubat 2026 tarihinde yayımlanarak 81 il valiliğine gönderildiği belirtilen “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli Kapsamında Ramazan Ayı Etkinlikleri” konulu talimata ilişkin platformun görüşlerini paylaştı.

Açıklamanın tam metni

“BASINA VE KAMUOYUNA;

Millî Eğitim Bakanlığı (MEB) tarafından 12 Şubat 2026 tarihinde yayımlanan ve 81 il valiliğine gönderilen “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli Kapsamında Ramazan Ayı Etkinlikleri” konulu talimat, anayasanın laiklik ilkesine ve eğitimin bilimsel niteliğine aykırıdır. Okul öncesinden ortaöğretime kadar tüm kademeleri kapsayan bu düzenleme, okulları “tek din, tek mezhep” ritüellerinin uygulama alanı haline getirmeyi amaçlamaktadır.

MEB tarafından okullara gönderilen talimata göre söz konusu etkinliklerin dayandırıldığı 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu ve ilgili Sosyal Etkinlikler Yönetmeliği, müfredatta yer almayan bu tür dinî içerikli faaliyetlere izin vermemektedir. Yönetmelik eki çizelgelerde bu tür bir etkinlik türü bulunmamaktadır.

Okullar, farklı inanç gruplarından ve inancı olmayan öğrencilerin bir arada eğitim aldığı kamusal alanlardır. Eğitim kurumlarında tek bir dinin ibadetlerini merkeze alan etkinlikler planlamak, devletin inançlar karşısındaki tarafsızlığını ortadan kaldırmakta, dolayısıyla bu durum laiklik ilkesine temelden aykırılık teşkil etmektedir.

Bakanlık talimatıyla öğretmen ve öğrencilerin katılımı şeklinde planlanan etkinliklerin okul dışında ve mesai saatleri dışında (iftar ve sahur programları vs.) gerçekleştirilmesi öngörülmektedir. Öğretmenlerin çalışma saatleri ve görev tanımları yasalarla belirlenmiştir; hiç kimse rızası dışında bu tür faaliyetlerde görev almaya zorlanamaz. MEB’in talimatı bu açıdan da sorunludur. “Gönüllülük” adı altında yürütülen bu süreçte, etkinliğe katılmayan öğrencilerin ve öğretmenlerin fişlenmesi, öğrencilerin akran zorbalığına maruz kalması ve toplumsal dışlanma yaşamaları kaçınılmazdır.

“Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” adı altında eğitim kurumlarının ibadethaneye dönüştürülmesine yönelik itirazlarımız devam etmektedir.

Eğitim, herkes için eşit ve bilimsel olmak zorundadır. Çocuklarımızın ve gençlerimizin geleceği; inanç temelli dayatmalarla değil, laiklik ilkesine dayanan, aklın ve bilimin rehberliğinde şekillenmelidir. Kamusal eğitim, hiçbir ayrım gözetmeden tüm toplumun ortak hakkıdır. Millî Eğitim Bakanlığı’nı, Anayasa’ya ve Milli Eğitim Temel Kanunu’na açıkça aykırı olan bu tür “fiili durum yaratma” yönteminden derhal vazgeçmeye; laik, bilimsel ve kamusal eğitime aykırı her türlü uygulamaya son vermeye davet ediyoruz.

KARŞIYAKA EMEK VE DEMOKRASİ PLATFORMU”

“Tango ile Govend: Nazım Hikmet ile Cegerxwin” Söyleşi

 

İmece Dostluk Dayanışma Derneği’nde 21 Şubat Cumartesi günü düzenlenen “Tango ile Govend: Nazım Hikmet ile Cegerxwin” başlıklı söyleşimizin anlatıcısı ve konuğu, Tango ile Govend / Nazım ile Cegerxwin kitabının yazarı Hayri K. Yetik oldu. Söyleşiye geçmeden önce derneğimiz adına Günseli Kaya söz aldı; konuk yazarımıza ve katılımcılara teşekkür etti. Etkinliğin 21 Şubat’a denk gelmesi nedeniyle Dünya Anadilleri Günü’nün yaşadığımız ülke açısından önemine değindi. Anadilde konuşabilme, şarkılarını ve türkülerini dinleyip söyleyebilme uğruna can verenleri, sürgüne gitmek zorunda kalanları, işkence görenleri ve yaşamını yitirenleri hatırlatarak; anadilin kimlik, yaşam ve kültürün korunması ile sürdürülebilirliği açısından taşıdığı değere vurgu yaptı ve sözü yazarımıza bıraktı. (*)

“Evet dostlar,” diye başladı konuşmasına: “Biraz önce söyleşimizin başlangıcında Günseli, tanışmamızla ilgili bir açıklama yaptı. Sanırım 25 yıl kadar önceydi. Kemeraltı’na gelmiştim; o zaman Turgutlu’da çalışıyordum. Girişte bir grubun basın açıklaması yaptığını gördüm. Konuşmalar bana tanıdık geldi, ‘Bunlar bizimkiler,’ dedim. Dönüp baktım, küçük bir grup. Gönlüm razı olmadı; ‘Bir kişi bir kişidir,’ dedim ve gidip yanlarında durdum. Basın açıklamasından sonra Günseli dönüp ‘Sizi tanıyalım, siz kimsiniz?’ diye sordu. Ben de Turgutlu’da öğretmen olduğumu, konunun beni ilgilendirdiği için geldiğimi söyledim. ‘Memnun oldum,’ dedi. Böylece tanışmış olduk.”

“Günseli benim yaşayan kahramanlarımdan biridir. Bu kahramanlar roman kahramanı değil; romanı yazılması gereken kahramanlardır. Dün yine bir vesileyle bir araya geldik. Bir diğer yaşayan kahramanım da Can Atalay. Onunla ilgili bir belgesel izledim; bana biraz Günseli’yi de hatırlattı. Bu insanlar bana kendimi iyi hissettiriyor. İnsan zaman zaman mutsuz ve umutsuz olabilir; işte böyle kahramanlarla karşılaşınca umut ve inanç tazeleniyor. O yüzden mutluyum ve kendisine teşekkür ediyorum.”

“Böyle zamanlarda ne diyeceğimi bilemem ama sanıyorum Hayri arkadaş seçici bir algıya ve hafızaya sahip; onun yaşayan kahramanları mücadelenin sıra neferleri. Teşekkür ederim, enerji yeniledim.”

“Dostlar, Cegerxwîn’den başlamıştık. Cegerxwîn, Şeyh Said İsyanı öncesinde milli duygular kazanmaya başlamış ve bu uğurda çalışmalara yönelmiştir. Şiirleri de İslami temalardan milli temalara kaymıştır. Bu süreçte Kürtlerin mücadelesinde önemli bir yeri olan Hoybun örgütüyle ilişki kurmuş, Hawar Dergisi’nin yazı kadrosuna girmiştir. Orada Kürt dili, grameri ve şiir üzerine yazılar yazmaya başlamış; aynı zamanda öğretmenlik yapmıştır. Devlet olmadığı için bu çalışmalar ancak birebir eğitim yoluyla, kırsalda, köylerde ve mahalle mektebi benzeri ortamlarda yürütülebilmiştir; çünkü dernekler bile yasaktır.”

“Hawar Dergisi, Kürt özgürlük mücadelesinde önemli bir dönüm noktasıdır; modern anlamda edebiyatın ve dil çalışmalarının yapıldığı bir yayın organıdır. Cegerxwîn de modern edebiyat yaklaşımını burada öğrenir. 1946’da Suriye Komünistleriyle tanışır ve Suriye Komünist Partisi’ne üye olur. Bu üyeliği 11–12 yıl sürer. 1958’de ayrılır. Ayrılma nedeni, eğitimlerin Kürtçe yapılmasını ve partinin Kürtçe yayınlar çıkarmasını önermesidir; önerileri kabul edilmeyince ayrılır. Ancak komünizmden kopmaz; ömrünün sonuna kadar sosyalizme bağlı kalır.”

“Biyografisini böyle özetledikten sonra şiirlerine gelirsek: Nazım Hikmet bu anlamda çok ileri bir şairdir. Şiir tekniği ve estetik açısından son derece ileridedir. Cumhuriyetle birlikte edebiyat yeniden kurgulanır; geçmişten kopmak için en önemli alanlardan biri edebiyattır. Cumhuriyet kendi edebiyatını kurmak ister. Nazım’a bu kadar eziyet edilmesinin nedenlerinden biri de budur; çünkü o bu resmi edebiyat politikasına alet olmak istemez.”

“Ziya Gökalp ve Yahya Kemal’in kurucu özneler olduğu bir edebiyat anlayışı vardır. Yahya Kemal tarihi Malazgirt’ten başlatmak isterken Ziya Gökalp Orta Asya’dan başlatmak ister; baskın olan görüş Gökalp’in yaklaşımı olur. Bu edebiyat anlayışı uzun süre etkili olur, hatta sosyalistleri bile etkiler. Bu nedenle bu anlayışın eleştirilmesi, Marksist estetiğin kendini ortaya koyması açısından önemlidir.”

“Nazım Hikmet hayatı boyunca baskı görmüştür. Deniz Harp Okulu öğrencisinin onu ziyaret etmek istemesi üzerine şüpheye kapılıp polisi araması ve tutuklanması bunun örneklerinden biridir. Sonuçta insandır; korkuları da vardır ama direngenliği de vardır. Birçok yazara zorla övgü metinleri yazdırılırken ona yazdırılamamıştır. Kuvayi Milliye Destanı’nı yazması farklı tartışmalara konu olmuştur; ancak destanın adı bile niyetini gösterir: Kuvayi Milliye, yani halk hareketi.”

“1960’larda Memleketimden İnsan Manzaraları basılırken bazı değişiklikler yapılır; örneğin ‘Kürt’ ifadesi ‘Türk’ yapılır. Nazım’ın amacı halk hareketini anlatmaktır. Destanda Mustafa Kemal’e göndermeler vardır ama açık övgü yoktur; destanın büyük bölümü halkı anlatır.”

“Nazım Hikmet hayatı boyunca emeğiyle yaşamıştır; hapiste bile çeviri yaparak geçimini sağlamıştır. Aristokrat bir aileden gelmesine rağmen sosyalizme bağlı kalmıştır. Türkiye’nin 1940’lı yılları pek çok aydın için baskı dönemidir; kimisi öldürülmüş, kimisi sürgüne gönderilmiştir.”

“Kurtuluş Savaşı’nı anlatırken halkın rolünü vurgular. Ona göre bu mücadele yalnız önderlerin değil, halkın mücadelesidir. Farklı etnik gruplar ve siyasi çevreler bu mücadeleye katılmıştır. Ancak sonradan bazı anlatımlar değiştirilmiş; örneğin Kürt milisler Türk gösterilmiş, destanın adı ‘Kurtuluş Savaşı Destanı’ olarak anılmak istenmiştir. Eleştiri bu noktadadır.”

“Araştırmacının nesnel olması gerekir. Bugün doğru görünen yarın yanlış olabilir; yeni bir belge ya da farklı bir gerçeklik ortaya çıkabilir. Bu nedenle araştırmacı yeni ve doğru olanı yazabilmeli, gerekirse kendini ve yazdıklarını yeniden düzenleyebilmelidir. Bu yüzden ideolojiyi araştırmanın dışında tutmak gerekir.”

“Birçok nedenle Nazım Hikmet eleştirilir. ‘Başka şairler de Kürtlerden bahsetmemiş; neden Nazım eleştiriliyor?’ denildiğinde şu yanıt verilir: Çünkü Nazım Hikmet, Nazım Hikmet’tir; ondan beklentiler yüksektir. O yalnızca şair değil, aynı zamanda kuramcı, öğretici ve siyasal yazardır. ‘Milli Grup’ ve ‘Alman Faşizmi’ gibi metinler yazmıştır. Türkiye sosyalist hareketi üzerinde büyük etkisi vardır; birçok kişi gibi benim de sosyalist serüvenim onun şiirleriyle başladı.”

“Bu kadar siyasal etkisi olan bir şairin Kürt meselesi gibi önemli bir konuda ne yazdığı da tartışılır. Memleketimden İnsan Manzaraları’nda ve diğer eserlerinde kadın meselesi, dil ve etnik konular açısından bugün sorunlu sayılabilecek ifadeler bulunur. Örneğin eril dil kullanımı ya da bazı halklara dair ifadeler eleştirilir. Çerkez Ethem’e ‘hain’ denmesi gibi örnekler tartışma konusudur.”

“Buna rağmen Nazım yine bizim şairimizdir. Eksikleriyle birlikte değerlendirmek gerekir. Marksistler var oldukça onun şiiri de var olacaktır.”

“Nazım Hikmet, Türklük meselesinde resmi görüşe yakın durmuştur; kendini Türk şairi olarak tanımlar. Çocukluk yıllarında yazdığı şiirler Türkçü-İslamcı temalar taşır. Ailesi paşa kökenlidir; farklı milletlerden ataları vardır. Bedirhan kardeşlerle süt kardeşliği gibi ilginç aile bağları da bulunur. Bu karmaşık kökenler onun kimlik meselesine bakışını da etkilemiş olabilir.”

“İki şair arasındaki benzerlikler de dikkat çekicidir: İkisi de farklı Osmanlı vilayetlerinde (Nazım Selanik’te, Cegerxwîn Suriye Amude’de) birbirine yakın tarihlerde doğmuş; ikisi de komünizme sevdalıdır. İkisi de vatansız kalmış, baskı ve tehdit altında yaşamış, cezaevinde bulunmuş; ikisi de sürgünde (Nazım Moskova’da, Cegerxwîn Stockholm’de) yaşamlarını yitirmiştir. İlk şiirleriyle sonraki şiirleri arasında belirgin fark vardır; politik kimlik edinmeleriyle şiirlerinin niteliği değişmiştir. Ancak bu değişim ulusal kimliklerinin inkârı biçiminde değil; tersine ulusal kimliklerine sahip çıkarken sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya özlemini şiirlerine yansıtmaları şeklinde gerçekleşmiştir. İkisi de sosyalist gerçekçi ve enternasyonalisttir.”

“Farklılıklarını da unutmamak gerekir. Nazım’ın dedeleri paşadır; iki taraftan da paşa torunudur. Annesi Fransızca bilen bir ressamdır; aile aristokrat bir yapıya sahiptir. Duyguları ve arzuları dışa dönük ve doğrudandır; yedi eşi ve tek çocuğu vardır. Cegerxwîn ise yoksul, okur-yazar olmayan bir anne babanın çocuğudur. Medrese eğitimi görmüş, sufi-tasavvufi bir kültür ve hayat tarzından gelmiştir; bu etki ilk şiirlerinde açıkça görülür. Kürtçe hiçbir zaman devlet dili olmamış; ağalık, beylik ve şeyhlik düzeni altında dili de baskı görmüştür. Buna tepki olarak anadilini geliştirmesi ancak kişisel çaba ve çalışmalarıyla mümkün olmuştur. Kırk beş yaşlarındayken Suriye Komünist Partisi ile tanışmış; yaşamı boyunca mutlaka bir komünist yapı içinde yer alma isteği taşımıştır. 1961 yılında Kürtçe gramer kitabı hazırlamış, dil çalışmaları yapmış ve eğitim vermiştir. Bir diğer önemli fark da Cegerxwîn’in tek eşi ve yedi çocuğunun olmasıdır.”

“Sonuç olarak Nazım ve Cegerxwîn’in varlıkları, yazdıkları, yaptıkları ve yaşamları — eleştirilebilir yanları bulunsa da — kararlı duruşun ve umudun örnekleri olarak bugün de yaşamaya devam etmektedir.”

(*) Hayri K.Yetik’in konuşma özetidir.

21 Şubat Uluslararası Anadil Günü

1999 yılında UNESCO tarafından ilan edilen 21 Şubat Uluslararası Anadili Günü, yalnızca kültürel çeşitliliğin değil, aynı zamanda eşitlik, insan hakları ve demokratik toplum idealinin de simge günüdür. 2000 yılından bu yana kutlanan bu gün, dünyada konuşulan 7 binden fazla dilin korunmasının insanlığın ortak sorumluluğu olduğunu hatırlatmaktadır. UNESCO verilerine göre bu dillerin yaklaşık %40’ı yok olma tehlikesi altındadır; yani yüzlerce dil, onları konuşacak çocuk kalmadığı için sessizce tarihten silinme riskiyle karşı karşıyadır.

Dil, insanın düşünme, anlama ve kendini ifade etme biçimidir. Çocukların zihinsel, duygusal ve sosyal gelişiminde anadil temel rol oynar. Bilimsel araştırmalar, çocukların erken yaşta kendi anadilinde eğitim aldığında okuma-yazma, kavrama ve öğrenme becerilerinin güçlendiğini,  ikinci dili öğrenme kapasitelerinin de arttığını ortaya koymaktadır. Bu nedenle anadilde eğitim yalnızca kültürel değil pedagojik bir gerekliliktir.

Nitekim Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen Çocuk Haklarına Dair Sözleşme çocukların kendi dilini kullanma hakkını açık biçimde güvence altına alır. Benzer biçimde İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi de eğitimde eşitlik ve kültürel kimliğe saygıyı temel hak olarak tanımlar. Bu uluslararası ilkeler, anadilinde eğitimin bir ayrıcalık değil evrensel bir hak olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Dünyanın pek çok ülkesinde çok dilli eğitim modelleri başarıyla uygulanmaktadır. Örneğin İsveç, Finlandiya, İngiltere ve İspanya gibi ülkeler, farklı dillerin eğitim sisteminde yer almasını toplumsal zenginlik olarak değerlendirmekte ve öğrencilerin çok dilli yetişmesini desteklemektedir. Bu deneyimler göstermektedir ki anadilinde eğitim toplumsal bölünmeye değil, tersine karşılıklı anlayışa ve birlikte yaşama kültürüne katkı sunar.

21 Şubat’ın tarihsel kökeni de dil hakkı mücadelesine dayanır. 1952’de Bangladeş’te Bengalce’nin tanınması için mücadele eden öğrencilerin yaşamını yitirmesi, dilin bir kimlik ve varoluş meselesi olduğunu tüm dünyaya göstermiştir. Bu nedenle bugün, anadil hakkı yalnızca kültürel bir talep değil aynı zamanda insan onuruna ilişkin temel bir demokratik taleptir.

Dil ile düşünce arasındaki güçlü bağı yüzyıllar önce Konfüçyüs şöyle ifade etmiştir: “Dil bozulursa düşünce anlatılamaz; düşünce anlatılamazsa yapılması gereken işler yapılamaz.” Bu söz, dilin yalnızca iletişim aracı değil toplum düzeninin de temeli olduğunu anlatır.

Çok dilli ve çok kültürlü bir toplumsal yapıya sahip olan ülkelerde tüm dillerin korunması, geliştirilmesi ve kamusal yaşamda kullanılabilmesi demokratik bir zorunluluktur. Ana dilin kamusal alanda ve eğitimde özgürce kullanılabildiği bir toplum, farklılıkların tehdit değil zenginlik olarak görüldüğü bir toplumdur.

Bu vesileyle 21 Şubat Uluslararası Anadili Günü’nü kutluyor; tüm çocukların kendi anadilinde öğrenebildiği, tüm halkların dilini özgürce konuşabildiği, eğitim- öğrenim dili olarak yaşayıp, geliştirebildiği, kültürlerin eşit ve onurlu biçimde yaşadığı bir gelecek için ortak sorumluluk almaya çağırıyoruz.

Be ziman jiyan nabe — Dilsiz yaşam olmaz.

 

İzmir 49. Asliye Ceza Mahkemesi’nde 22 İnsan Hakları Savunucusu Hakim Karşısında: 4 Tutuklu Tahliye Edildi.

İzmir’de İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun 19 Mart 2025’te gözaltına alınmasının ardından İzmir’de yapılan protesto eylemlerine katıldığı için ve attıkları sloganlar gerekçe gösterilerek tutuklanan dört kişi ile aralarında İMECE-Der Başkanı Günseli Kaya’nın da bulunduğu toplam 22 insan hakları savunucusunun yargılandığı dava, bugün İzmir 49. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Duruşmada tutuklu yargılanan dört kişi tahliye edilirken, mahkeme heyeti bir sonraki duruşmayı 6 Nisan tarihine erteledi.

Duruşma Öncesi Adliye Önünde Basın Açıklaması

Sabah saatlerinde çok sayıda siyasi parti, demokratik kitle örgütü ve hak savunucusu, çok sayıda yurttaşın yanı sıra CHP Genel Başkan Yardımcısı Gökçe Gökçen ve İzmir Milletvekili Yüksel Taşkın, DEM Parti İstanbul Milletvekili Kezban Konukçu ve İzmir il eş başkanı da ilk duruşma için İzmir Bayraklı Adliyesi önünde bir araya geldi. 15 Aralık Pazartesi günü sabah saatlerinde İzmir’de düzenlenen operasyonla gözaltına alınan ve “Cumhurbaşkanına hakaret” iddiasıyla tutuklanan dört kişiyle dayanışma mesajları verildi.

Adliye kapısında yapılan basın açıklamasında şu ifadelere yer verildi:

“15 Aralık Pazartesi günü sabah saatlerinde İzmir’de 19 Mart eylemlerine katıldıkları ve attıkları sloganlar bahane edilerek dört arkadaşımız hukuksuzca tutuklandı. Halbuki biz biliyoruz ki bu ülkede milyonlarca insanın ve gençliğin en temel demokratik haklarını kullanarak özgürlük taleplerini dile getirmesi meşrudur.

Bu yüzden emeğimizi gaspeden, kimliğimizi yok sayan, hayatlarımızı çalan, dört bir yanımızı kayyumlarla kuşatan saray rejiminin faşizmi derinleştirmesine karşı demokrasiye, halkın seçme ve seçilme hakkına, adalete ve özgürlük mücadelesine sokaklarda, meydanlarda sahip çıktık, çıkmaya devam edeceğiz.

Halkın eşitlik ve özgürlük talebine karşı iktidar İzmir’de 19 Mart eylemlerini bahane ederek bu tutuklamaları gerçekleştirmiştir.

Cumhurbaşkanına hakaret iddiasıyla gözaltına alınan dört devrimci gencin tutuklanması hukuki değil, politiktir ve bu tutuklamaların 19 Mart’la sınırlı olmadığını çok iyi biliyoruz.

Tutuklanan arkadaşlarımız gençliğin işçi sınıfıyla buluştuğu her alanda sorumluluk almış, işçi sınıfının mücadelesini sürdürmüş, asgari ücret mücadelesini yürütmüştür.

Son günlerde madenlerde sömürülen, iş cinayetlerinde katledilen çocuk işçiler için eylemler örgütlemiş, çocuk işçi sömürüsünü teşhir etmişlerdir.

İktidar yargıyı bir sopaya dönüştürerek gözdağı vermek ve sindirmek için bu operasyonları sürdürmektedir.

Mert’i, Halil’i, Kaan’ı, Berdan’ı; omuz omuza olduğumuz tek bir arkadaşımızı size bırakmayacağız.

Baskılarınızla, gözaltı ve tutuklamalarınızla bir adım geri atmayacağız.

Demokratik haklarını kullanan gençlere yönelik baskılar son bulsun, tutuklanan arkadaşlarımız derhal serbest bırakılsın.”

Duruşma Koridorunda Sloganlar

Duruşmanın geniş  bir salona alınması nedeniyle çok sayıda katılımcı  izledi. Tutuklu dört kişinin geniş olan duruşma salonuna getirilmesi sırasında katılımcılar, “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz” sloganı attı. Duruşmaya öğle saatlerinde iki kez beşer dakika ara verildi.

Mahkeme heyeti, tutuklu dört kişinin tahliyesine karar verirken, davayı 6 Nisan’a erteledi.

 

Duruşma Sonrası Hak Örgütlerinden Ortak Açıklama

Duruşmanın ardından adliye önünde hak örgütleri tarafından ikinci bir basın açıklaması yapıldı. Açıklamaya Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) İzmir Temsilcisi Prof. Dr. Nilgün Toker de katıldı. Ortak metni Av.Beydağ Tıraş okudu, ardından İzmir Barosu adına Av. Dinçer Dikmen söz aldı.

Açıklamanın tam metni şöyle:

“Türkiye, 19 Mart 2025 tarihinde, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı ve kimi ilçe başkanları başta olmak üzere çok sayıda yurttaşın sabaha karşı yapılan operasyonlarla gözaltına alındıkları haberiyle güne başladı.

Siyasal iktidarın, halkın iradesine ve demokrasiye yönelik bu darbe girişimi toplumda büyük bir infiale yol açtı ve başta İstanbul’da olmak üzere Türkiye’nin pek çok yerinde yurttaşlar, hukukun üstünlüğü ilkesini, insan hakları ve demokrasi değerlerini korumak için sokağa çıktılar.

Toplumun demokratik itirazını bastırmak amacıyla önce İstanbul Valiliği, akabinde Ankara ve İzmir Valilikleri ile diğer mülki idare amirleri tarafından ilan edilen eylem ve etkinlik yasakları, başta İstanbul olmak üzere kentlere giriş çıkışların sınırlandırılması ve kolluk güçlerinin barışçıl gösterilere yönelik şiddet kullanarak müdahale ve saldırıları sonucu toplanma ve gösteri özgürlüğü, ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, kişi güvenliği ve özgürlüğü, ulaşım hakkı ve seyahat özgürlüğü, iletişim ve bilgi edinme hakları ağır biçimde ihlal edildi.

Gerek kolluk güçlerinin müdahaleleri ve gerekse sonradan yapılan ev baskınları sırasında gözaltına alınan binden fazla kişi işkence ve diğer kötü muameleye maruz bırakılarak özgürlüklerinden keyfi olarak alıkonuldu.

Gerçekleştirdikleri barışçıl gösteriler ile demokratik itirazlarını ortaya koyan bu kişiler, insan haklarına ve temel özgürlüklere, hukukun, demokrasinin ilke ve değerlerine sahip çıktıkları için uluslararası insan hakları belgelerinde ifade edildiği biçimiyle insan hakları savunucusudurlar.

İnsan hakları ile temel özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesinde bireylerin, grupların ve sivil toplum kuruluşlarının rolünü tanımlayan Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Savunucuları Bildirgesi, herkesin tek başına veya başkalarıyla birlikte insan hakları ve temel özgürlüklerin ihlal edilmesine karşı barışçıl faaliyetlerde bulunma hakkına sahip olduğunu açıkça belirtmektedir (Madde 12/1). Yanı sıra Bildirge, savunucuların bizzat devletin sorumluluğu altındaki ihlaller de dâhil olmak üzere, insan hakları ve temel özgürlüklerin ihlaline yol açan fiillere karşı barışçıl yollarla tepki gösterdiklerinde, ulusal hukuk tarafından etkili biçimde korunmalarının sağlanmasını da devletlerin yükümlülükleri arasında saymaktadır (Madde 12/3).

Bugün İzmir 49. Asliye Ceza Mahkemesi’nde Cumhurbaşkanı’na hakaret ettikleri iddiasıyla yargılanan 22 insan hakları savunucusu da 19 Mart protestolarına katılmakla insan hakları ve temel özgürlüklerin ihlal edilmesine karşı barışçıl faaliyetlerde bulunma haklarını kullanmışlardır.

Ne var ki son yıllarda insan haklarına dayalı bir rejim fikrinin ve bu kapsamdaki uluslararası taahhütlerin hızla terk edildiği Türkiye’de savunuculuk faaliyetleri idari ve yargısal tacizlerle suçlulaştırılarak insan hakları savunucuları baskı altına alınmak istenmektedir.

Nitekim, 22 insan hakları savunucusuna ‘Cumhurbaşkanı’na hakaret’ iddiasıyla aylar sonra, zorlama delil ve gerekçelerle dava açılması bu idare tekniğinin somut bir örneğidir.

Adalet Bakanlığı verilerine göre 2010-2014 yılları arasında Cumhurbaşkanına hakaret gerekçesiyle başlatılan toplam soruşturma sayısı 2.804, açılan kamu davası sayısı 690’dır. Buna karşılık 2015-2019 yılları arasında toplam 128.190 soruşturma başlatılmış, 27.607 kamu davası açılmıştır. 2024 yılında ise TCK 299-301 kapsamında 21.813 kişi hakkında soruşturma başlatılmış, 7.264 kişi hakkında kamu davası açılmıştır.

Aynı zamanda ifade özgürlüğünü hedef alan bu baskı politikası, Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne de aykırıdır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 18 Ekim 2021 tarihli Vedat Şorli v. Türkiye kararında, Cumhurbaşkanı’na hakaret nedeniyle cezai yaptırım uygulanması AİHS’nin 10. maddesinin ihlali olarak değerlendirilmiştir.

Sonuç olarak; savunuculuk iklimini tehdit eden bu dava derhal düşürülmeli, 19 Mart protestoları sırasında başta işkence yasağı olmak üzere temel hak ve özgürlükleri ihlal eden kolluk güçleri hakkında etkin ve şeffaf soruşturma yürütülmeli, cezasızlığa son verilmelidir.

İnsan hakları savunuculuğu suçlulaştırılamaz, insan hakları savunucuları yargılanamaz!”

Açıklamaya İmza Atan Kurumlar

Türkiye İnsan Hakları Vakfı İzmir Temsilciliği

İnsan Hakları Derneği İzmir Şubesi

Çağdaş Hukukçular Derneği İzmir Şubesi

Özgürlük İçin Hukukçular Derneği İzmir Şubesi

Genç LGBTİ+ Derneği

İnsan Hakları Gündemi Derneği

Adalet İçin Hukukçular Derneği

Hak İnisiyatifi Derneği

İMECE-Der

Halkların Köprüsü Derneği

20 Kasım Nefret Suçlarıyla Mücadele Derneği”

Dava 6 Nisan’da yeniden görülecek. Hak örgütleri, sürecin takipçisi olacaklarını ve insan hakları savunucularına yönelik yargısal baskılara karşı dayanışmayı sürdüreceklerini açıkladı.

Söyleşi: Tango ile Govend Nazım Hikmet ile Cegerxvin