Av. Ali Aydın Son Yolculuğuna Uğurlandı. Dersim’in Asi Rüzgârı, İnsanlığın Onuru Seninle Olsun…

İnsan Hakları Derneği eski başkanı, eski İnsan Hakları Derneği Ege Bölge Temsilcisi, Eşit Haklar İçin İzleme Derneği Yönetim Kurulu üyesi, sosyalist ve yaşamını hak mücadelesine adamış bir hukukçu olan Av. Ali Aydın, insanlık dışı ve vahşi bir saldırı sonucu katledildi. Hukuka, barışa ve insan onuruna adanmış bir yaşamın böylesi karanlık bir cinayetle sonlandırılması, yalnızca sevenlerinde değil, toplumun vicdanında da derin bir yara açtı. Av. Ali Aydın, gözyaşları, öfke ve yükselen adalet talebi eşliğinde son yolculuğuna uğurlandı.

Av. Ali Aydın için ilk anma töreni ve basın açıklaması Karşıyaka Adliyesi önünde gerçekleştirildi. Çok sayıda avukatın yanı sıra siyasi parti temsilcileri, demokratik kitle örgütleri ve yurttaşların katıldığı törende, adliye önünde toplanan kalabalık tek bir gerçeğe dikkat çekti: Bu cinayet yalnızca bir kişiye değil, hak mücadelesine, hukuka ve toplumsal barışa yönelmiş açık bir saldırıdır. Yapılan açıklamalarda, bu vahşi eylemin cezasızlıkla geçiştirilemeyeceği vurgulandı.

Törende konuşan İzmir Barosu Başkanı Av. Sefa Yılmaz, Av. Ali Aydın’ın mesleğini hiçbir zaman yalnızca bir iş olarak görmediğini ifade ederek, onun yaşamını adalete adadığını söyledi. Yılmaz, “Ali, adalet duygusunu hayatının merkezine koymuş bir hak savunucusuydu. İyi bir baba, iyi bir eş, iyi bir öğretmen ve her şeyden önce onurlu, vicdanlı bir insandı” dedi. Ali Aydın’ın her koşulda barışı savunduğunu belirten Yılmaz, baskıya, tehdide ve karanlığa boyun eğmeyen bir duruş sergilediğini vurguladı.

Cinayetin işlendiği ilk andan itibaren İzmir Barosu’nun süreci yakından takip ettiğini belirten Yılmaz, şüphelinin tutuklanmış olmasının adaletin sağlandığı anlamına gelmediğini dile getirdi. Olayın aydınlatılması için hâlâ yanıtlanmamış birçok soru bulunduğunu ifade eden Yılmaz, bu cinayetin sıradan bir adli vaka olarak ele alınamayacağını söyledi. Geçmişte benzer biçimde işlenen ve tam anlamıyla aydınlatılamayan cinayetlerle örtüşen yönler bulunduğuna dikkat çeken Yılmaz, soruşturmanın tüm yönleriyle, eksiksiz, şeffaf ve derinlemesine yürütülmesi taleplerini Cumhuriyet Başsavcılığına ilettiklerini açıkladı.

Konuşmasında cinayeti sert sözlerle kınayan Yılmaz, hukuku savunanlara yönelen bu tür saldırıların adalet mücadelesini durduramayacağını vurgulayarak, “Bu karanlık şiddet bizi korkutamaz, susturamaz. Hak, özgürlük ve barış mücadelesi bu cinayetle sona ermeyecek. Ali’nin inandığı yoldan, adalet talebimizden asla vazgeçmeyeceğiz” ifadelerini kullandı.

Av. Ali Aydın için Evka 2 Cemevi’nde düzenlenen ve yoğun katılımla gerçekleşen cenaze töreninde konuşan Aydın’ın eşi Kızbes Aydın, “O, mazlumun yanında, hak ve hukuk mücadelesi veren biriydi. Bu saldırı bireysel bir saldırı değildir. Bu müptezelin arkasındaki gücü açığa çıkarmak için hep birlikte mücadele edelim. Ali Aydın’a saldırı halka saldırıdır. İnsan ve kadın haklarına saldırıdır. Mücadele veren bütün kardeşlerimiz gerçeğin açığa çıkması için mücadele vermelidir. Herkes bu işin peşinde olsun. Bu müptezeli kullananlar ortaya çıkartılsın. Ali hep mazlumları savunuyordu. Onun bir suçu yoktu” dedi.

Ardından konuşan İHD Onursal Başkanı Akın Birdal da “Bu sadece bir müptezelin yaptığı cinayet değildi. Bu yine devletin bir suçudur. Uyuşturucunun bu kadar yaygınlaşması devletin politikası haline getirilmişse her türlü acılar yaşanılabilir. Aydın, insan hakları ve adalet savunucusu. Aydın’ı bir bütün olarak değerlendirmek gerekir. Ali Aydın, eşit ve özgür bir hayalin yolcusuydu. Çok üzgünüz. İnsan hakları mücadelesine 26 arkadaşımızı kaybettik Ali Aydın 27’ncisi oldu. Onun yarım kalan mücadelesini sürdüreceğiz” dedi.

Av. Ali Aydın için Evka 2 Cemevi’nde düzenlenen ve yoğun katılımla gerçekleşen cenaze töreninin ardından, Ali Aydın Yeni Çiğli Mezarlığı’nda toprağa verildi. Ardında derin bir yas, büyük bir öfke ve büyüyerek yükselen bir adalet talebi bırakan bu cinayet, hukukçulara ve topluma yönelen şiddet karşısında daha güçlü bir dayanışmanın ve kararlı bir adalet mücadelesinin zorunluluğunu bir kez daha gözler önüne serdi.

 

 

Karanlığın Eli Aydınlığı Engelleyemez. Ali Aydın Bizlerle..

Sevgili  mücadele arakadaşımız, yoldaşımız Ali Aydın,

22 Ocak 1957 tarihinde  Dersim’de doğdu. Mersin  Öğretmen Okulu 1975 dönemi mezunuydu. 1980 öncesi dönemde “Halkın Kurtuluşu-Yurtsever Devrimci Öğretmen (YDÖ)” hareketi içinde yer alan, yaşamını baştan sona halktan, emekten, hak ve özgürlüklerden yana kurmuş bir mücadele insanıydı.

Kazım Karabekir Öğremen Okulu mezunu, Eski İzmir Kent Konseyi Kadın Meclisi Başkanı Kızbes Seyhan ile evli olan Ali Aydın’ın biri kız iki yetişkin evladı var.

Meslek yaşamı boyunca Kars merkez ve Sakarya’da öğretmen olarak çalıştı. Bilgisini, emeğini ve yüreğini çocuklara, halka adadı. 1999 Depremi sonrasında İzmir’e yerleşti ancak nerede yaşarsa yaşasın, bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm mücadelesi onun için hep yaşamın asli parçası oldu.

Mücadeleyi yalnızca geçmişinde bırakmadı. Yıllar sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi, avukat oldu. Hukuku, bir kariyer aracı değil ezilenlerin, mağdurların ve hakları gasp edilenlerin savunma hattı olarak gördü. Emekliliğine rağmen aktif mücadeleden hiç kopmadı.

Eğitim Sen İzmir 2 No’lu Şube’de 2008-2011   döneminde  Eğitim  Sekreteri  ve 2011-2014 döneminde ise Özlük Hakları ve Hukuk Sekreterliği görevini üstlendi.

Uzun yıllar İnsan Hakları Derneği (İHD) İzmir Şubesi yönetim organlarında yer aldı ve Ege bölge temsilciliği yaptı. 2023–2025 döneminde İHD İzmir Şubesi Eş Başkanı olarak görev yaptı.

Çağdaş Hukukçular Derneği üyesiydi. İnsan hakları ihlallerini ısrarla takip eden, adalet arayışından asla geri durmayan bir hukukçuydu. Eşit Haklar İçin İzleme Derneği’nde de yönetim kurulu üyesiydi.

Ne yazık ki Ali Aydın,14 Ocak 2026 Çarşamba sabahı, İzmir EVKA 2 de ormanlık alanda yürüyüş yaparken saldırıya uğradı, başı taşla ezilerek vahşice katledildi.

Katilin abisinin ihbarı üzerine yakalanan failin, sonrasında dosya hakkında gizlilik kararı bulunduğu bilgisini edindik.

Ali Aydın yalnızca bir insan hakları savunucusu değil dürüstlüğüyle, mütevazılığıyla, ilkeli duruşuyla hepimize yol gösteren bir vicdan insanıydı.

Onu aramızdan alan karanlık, aslında onun temsil ettiği hakikat, adalet ve eşitlik mücadelesine saldırmıştır.

Sevgili  mücadele arkadaşımızı Perşembe (bugün) saat 15.30 da EVKA-2 Cemevi’nden alarak Harmandalı Mezarlığı’nda toprağa vereceğiz.

Acımız büyük, öfkemiz diri, sözümüz nettir:

Ali Aydın’ın eşitlik ve insan hakları mücadelesi yarım kalmayacak.

Onun adalet arayışı, bizlerin de yolumuz olmaya devam edecek.

Işıklar içinde uyu Ali Aydın…

Dersim’in asi rüzgârı, insanlığın onuru seninle olsun.

 

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri’nden ABD Müdahalesini Protesto, Venezuela Halkı İle Dayanışma Eylemi. Katil ABD Venezüella’dan Defol!

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, ABD’nin Venezuela’ya yönelik işgal politikalarını ve Devlet Başkanı Nicolas Maduro ile eşi Cilia Flores’in “Özel operasyon birimi Delta Force (JSOC)” tarafından ABD’ye götürülmesini protesto etti.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri’nin çağrısıyla Alsancak’ta bulunan Türkan Saylan Kültür Merkezi (TSKM) önünde bir araya gelen kitle, ABD emperyalizminin Venezuela’ya dönük müdahalelerine karşı çıkarak Venezuela halkıyla dayanışma mesajı verdi.

Eylemde, “Katil ABD Venezuela’dan defol”, “Emperyalistler, işbirlikçiler 6. Filoyu unutmayın”, “NATO’dan çıkılsın, üsler kapatılsın”, “Yaşasın halkların kardeşliği” ve “Kahrolsun ABD emperyalizmi”, “Faşizme karşı omuz omuza” sloganları atıldı.

Basın açıklamasını KESK Dönem Sözcüsü Başak Edge Gürkan okudu.

Açıklamanın tam metni şöyle:

“Değerli basın mensupları, değerli halkımız,

Dünyanın dört bir yanını kana bulayan, ülkeleri felaketlere sürükleyen, darbelerin, çatışmaların, iç savaşların arkasındaki temel güç olan Amerikan emperyalizmi dün Venezuela’ya bir darbe gerçekleştirmiş, Venezuela Devlet Başkanı Maduro Amerikan askerleri tarafından kaçırılarak bir gemiye konulmuş ve ABD’ye götürülmüştür.

Bir devlet, başka bir devletin topraklarına girip o devletin başkanını kaçırmakta, kendi topraklarına götürerek yargılayacağını ilan etmektedir.

ABD Başkanı Trump dün yaptığı açıklama ile tüm dünyaya hiç çekinmeden, “ABD tarihindeki en çarpıcı ve etkili askeri güç gösterilerinden biri” diyebilmektedir.

Yine Trump, açık seçik, en ufak bir sıkılma dahi duymadan, “Venezuela’yı biz yöneteceğiz” sözlerini kullanabilmektedir.

Trump, muzaffer bir kumandan edasıyla yaptığı açıklamada büyük ABD’li petrol şirketlerinin ülkeye girerek milyarlarca dolarlık yatırım yapacağını, ‘harap durumdaki petrol altyapısını onaracağını’ ve ülke için gelir yaratacağını da söyleyerek Venezuela’yı yağmalamak istediklerini ikrar etmiştir. Onun bu ikrarı ağızdan kaçan bir cümle değil, kimsenin kendilerini engelleyemeyecekleri özgüveniyle büyük bir pervasızlıkla söylenmiş skandal sözlerdir.

Ve dünyada demokrasi kelimesini dilinden düşürmeyen devletlerin hiçbiri bu duruma karşı çıkmamaktadır. Birleşmiş Milletler’den Avrupa Konseyi’ne uluslararası kurumların hiçbiri bu barbarca işgale, bu her türlü uluslararası hukuku, kaideyi, demokratik değerleri ayaklar altına alan darbeye tek söz etmemektedir.

Trump ve Amerikan emperyalizmi işte tam da bu yüzden bu kadar kolay bir şekilde, bir film sahnesi anlatır gibi yabancı bir devlet başkanını tüm dünyanın gözü önünde kaçırıp kendi ülkesinde yargılayacağını ve o ülkeyi artık kendilerinin yöneteceğini diline dolayabilmektedir.

Amerikan emperyalizmi, emperyalist dünya düzeninin bir parçası olarak dünya kaynaklarını tekrar ve tekrar paylaşma üzerine kurulu bu ekonomik ve siyasi barbarlık döneminde en azgın, en pervasız, en cani yönüyle üzerine düşen rolü oynamaktadır.

Değerli basın emekçileri,

Dünya tarihi Amerikan emperyalizminin insanlık düşmanı suçlarıyla doludur. Hiroşima’dan Vietnam’a, Şili’den Sovyetlerin yıkılışına, Irak’tan Suriye’ye, Afrika’dan 12 Eylül’e, 12 Mart’a kadar insanlığa karşı işlenen tüm suçların arkasında muhakkak Anglo-Amerikan emperyalizmi vardır. Gözümüzün önünde haritadan silinen ve soykırıma uğrayan Filistin’de Amerika’nın kanlı postallarının izleri halen kurumamıştır.

Irak’ın yağmalanmasına nükleer silah bahanesi vardı. Afganistan işgalinde, Suriye’nin kan gölüne çevrilmesinde, Ukrayna savaşında hep bir tehdit algısı yaratılmış ve kitleler buna ikna edilmeye çalışılmıştı. Libya talan edilirken demokrasi ve diktatörlük karşıtlığı ön plandaydı. Bugün Venezuela’ya karşı girişilen gayri-nizami harp ve darbenin gerekçesi de narkoterörizm  ve ‘Maduro diktatörlüğü’ olmuştur. Öncelikle; içinde ABD’nin olmadığı bir dünya uyuşturucu trafiği ve organizasyonu düşünülemez. Önemle altını çizmek isteriz ki; Amerikan emperyalizminin ekonomik-siyasi çıkarları için çıkarttığı savaşlar, giriştiği işgallerin gerekçelerine inanmak imkansızdır. Böylesi bir gerekçe gerçek olsa dahi hiçbir devlet, bir başka devletin egemenlik sahasında bizzat veya kuklaları vasıtasıyla askeri müdahalede bulunarak o devletin başkanını kaçıramaz. Amerikan emperyalizmi uluslararası hukuk ve uluslararası ilişkileri Venezuela olayı ile bir daha silinmeyecek şekilde baştan yazmıştır ve buna benzer doğrudan müdahalelerin önü artık kapanamayacak şekilde açılmıştır.

Değerli basın emekçileri,

Tek kutuplu bir dünya düzeni emperyalizmin talan, işgal ve barbarlığının önünde durulamaması sonucunu yaratmıştır. Ancak şu bilinmelidir ki yakın tarihimiz emperyalizmi yerle bir eden Kurtuluş Savaşımızı da yazmaktadır. Emperyalizm her ne kadar meydanı boş bulmuş gibi görünse de halkların birlikteliği ve devrimci öfkesi karşısında yenilmeye mahkumdur. Bu yenilgi en bilimsel bir gerçekliktir.

Bugün pervasızca yağmalayan, katleden, yok eden emperyalizm kendi mezar kazıcılarını da yaratmaktadır. Emperyalizm daha önce dünyanın dört bir yanında yaşadığı yenilgilerin benzerlerini defalarca kez yaşayacaktır. İnsanlık bu barbarlığı ve soygun düzenini artık taşıyamaz durumdadır. İnsanlık, insanlığını kazanmak için emperyalizmi bir daha siyaset sahasına çıkamayacak şekilde silecek ve eşit, özgür, mutlu, barış dolu bir dünya yaratacaktır.

Kahrolsun emperyalizm!”

 

ABD Emperyalizminin Venezuela Saldırısını ve İşgalini Kınıyoruz! Venezuela Halkı Yalnız Değildir!

ABD emperyalizmi, Venezuela’nın başkenti Caracas’a yönelik gerçekleştirdiği hava saldırılarıyla bir kez daha halkların iradesini, devletlerin egemenliğini ve uluslararası hukuku açık biçimde çiğnemiştir. ABD Başkanı Donald Trump’ın talimatıyla düzenlenen bu saldırılar, askeri bir operasyon olmanın ötesinde açık bir işgal ve rejim değişikliği girişimidir.

Trump’ın saldırı sonrası yaptığı açıklamalar, emperyalist niyetin doğrudan itirafıdır. Trump, Venezuela’daki petrol sektörünü “tam bir fiyasko” olarak tanımlamış, ABD’li büyük şirketlerin ülkeye girerek petrol altyapısını onaracağını ve Venezuela’nın “para kazanmaya başlayacağını” söylemiştir. Bu ifadeler, saldırının demokrasi ya da insan haklarıyla değil, Venezuela’nın petrolü ve stratejik kaynaklarının gaspıyla ilgili olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Trump ayrıca gerekmesi halinde “ikinci ve çok daha büyük bir saldırıya hazır olduklarını” açıklamış ABD’nin “güvenli ve sağduyulu bir iktidar geçişi” sağlanana kadar Venezuela’yı yöneteceğini, askeri birliklerinin de Caracas’ta kalacağını ilan etmiştir. Bu sözler, emperyalist işgalin ve sömürgeci yönetim planının açık beyanıdır.

ABD yıllardır Venezuela’yı ambargo, ekonomik kuşatma, sabotaj ve darbe girişimleriyle teslim almaya çalışmaktadır. Bugün gelinen aşamada bu politika, doğrudan askeri saldırıya dönüşmüştür. Amaç nettir: Bolivarcı çizgiyi tasfiye etmek, yerine ABD çıkarlarına bağlı bir iktidar kurmak.

Bu saldırı aynı zamanda ABD emperyalizminin küresel hegemonya krizinin bir ürünüdür. Venezuela’ya yönelik askeri müdahale, Çin’in Latin Amerika’daki etkisini kırmaya dönük bir paylaşım savaşının da bir parçasıdır. Avrupa Birliği’nin sessizliği ise emperyalist suç ortaklığının göstergesidir.

Bizler, bağımsızlık, özgürlük ve emekçi halkların iradesini, çıkarlarını savunanlar olarak altını çizmek isteriz ki :

Venezuela’nın egemenliğini ve bağımsızlığını savunmak, mevcut hükümeti politik olarak desteklemek anlamına gelmez. Ancak emperyalist saldırı karşısında tarafsızlık yoktur. Emperyalizme karşı çıkmayan, fiilen onun safında yer alır.

Bizler, ülkelerin bağımsızlık ve özgürlüğünü, her devletin kendi sınırları çerçevesinde egemenliğini ve ülke halklarının iradesini savunanlar olarak:

ABD’nin Venezuela’ya yönelik saldırılarını derhal durdurmasını,

ABD güçlerinin Venezuela’dan koşulsuz çekilmesini,

Türkiye’nin NATO’dan çıkmasını,

İncirlik ve Kürecik başta olmak üzere tüm ABD üslerinin kapatılmasını,

Türkiye’nin emperyalist savaşların  lojistik üssü haline getirilmesine son verilmesini savunuyoruz.

ABD emperyalizminin Venezuela halkına ve ülkesinin kaynaklarına, zenginliklerine  sömürü ve kölelik dayatmasına karşı çıkıyoruz Emperyalist barbarlık yenilecek, halkların direnişi kazanacaktır.

Venezuela halkı yalnız değildir!

Emperyalist savaşa hayır!

Yaşasın halkların kardeşliği!

İşçiler Yeni Yıla Grev Çadırında, Umut ve Kararlılıkla Giriyor, Temel Conta İşçileri 386 Gündür Ekmek, Onur ve Gelecek İçin Direniyor..

Petrol-İş Sendikası Aliağa Şubesi’nin çağrısıyla, “30 Aralık’ta grev çadırında yan yana; 2025’i direnişle uğurlayıp 2026’yı umutla karşılayalım” şiarı etrafında bir araya gelen emek ve dayanışma güçleri, Temel Conta işçilerinin 386 gündür süren onurlu grevinin yanında saf tuttu. Grev çadırı önünde yükselen ses, yalnızca bir fabrikanın değil; insanca yaşam, eşitlik ve emek onurunun sesi oldu.

Türk-İş 3. Bölge Temsilcisi Hayrettin Çakmak, Petrol-İş Aliağa Şubesi Temsilcisi Hasan Toptan, Emek Partisi, Türkiye Komünist Hareketi, TÜMTİS, Öğrenci Kollektifleri, Birleşik Emekliler Sendikası, İmece-Der üyeleri ve İzmir Müzisyenler Derneği Başkanı Oktay Çaparoğlu ve arkadaşlarının ezgileriyle güçlenen buluşma; halaylar, türküler ve omuz omuza verilen sözlerle dayanışmanın sıcaklığını büyüttü.

Temel Conta işçileri, insanca yaşayacak bir ücret, güvenli ve insan onuruna yakışır çalışma koşulları ile sendikal haklar için tam 386 gündür direniyor. İşçiler, 2025’i grev çadırı önünde uğurlarken, yeni yıla da aynı kararlılıkla, aynı inançla girdi.

Grev çadırı önünde konuşan Petrol-İş Sendikası Aliağa Şubesi Temsilcisi Hasan Toptan, “Bu sendika bu fabrikaya girecek. Bunu işverene açıkça söyledik ve sonuna kadar arkasındayız. Direniş çadırımızı yenileyerek, yılbaşını 386 gündür emek için direnen arkadaşlarımızla birlikte geçirerek kararlılığımızı bir kez daha gösterdik. Kamuoyundan, özellikle sosyal medyadan güçlü bir dayanışma bekliyoruz” dedi. Toptan, devlet yetkililerine  ve patronlara da seslenerek, “Biz buradayız, vazgeçmiyoruz. Temennimiz, 2026 yılına Temel Conta’da sendikalı ve güvenceli bir şekilde girmektir” ifadelerini kullandı.

Bu direnişin en yakıcı gerçeklerinden biri ise, 386 gündür direnen emekçilerin büyük bölümünün kadın işçilerden oluşmasıdır. Bu grev, yalnızca bir ücret mücadelesi değil; annelerin çocuklarına onurlu bir gelecek bırakma mücadelesidir. Grev çadırında direnen kadınlar, emeğinin karşılığını alamadığı için değil, bebeleri aç büyümesin diye direniyor. Bir çocuğun yalnızca ekmeğe değil; süte, şekere, sağlıklı gıdaya ihtiyacı olduğunu bildikleri için direniyorlar.

Bu direniş, çocukların sofrasına koyulacak bir bardak sütün, çantasına girecek bir kitabın, okula tok gitmenin, sağlıklı beslenmenin ve insanca büyümenin mücadelesidir. Kadın işçiler burada yalnızca kendi haklarını değil; çocukların geleceğini, anneliğin onurunu ve emeğin saygınlığını savunuyor. Devletin, siyasetin ve kamuoyunun sessiz kaldığı bu grevde kadınlar, sessizliğe karşı onurlu bir direnişle yanıt veriyor.

Emek Partisi İzmir İl Başkanı Elif Çuhadar yaptığı konuşmada, “386 gündür direnen Temel Conta işçilerinin her zaman yanındayız. Bu mücadele yalnızca Temel Conta işçilerinin değil, tüm işçi sınıfının mücadelesidir. Buradan elde edilecek her kazanım, örgütlü mücadelenin ne kadar hayati olduğunu bir kez daha gösterecek; çevredeki tüm işçilere özgüven kazandıracaktır” dedi.

Sağlık-İş İzmir Şube Başkanı Özgür Arslan da Temel Conta işçilerini selamlayarak, “Türkiye’nin dört bir yanında bu direniş konuşuluyor. Hastanelerde, üniversite hastanelerinde Temel Conta direnişini anlatıyoruz. 386 gündür sürdürülen bu onurlu mücadele, işçi sınıfı açısından nasıl direnilmesi gerektiğinin güçlü bir örneğidir” diye konuştu.

Etkinlik, müzik dinletisi ve halaylarla sona ererken, grev çadırında yeni yıla girerken verilen söz netti:
Bu mücadele kazanacak.
Hiçbir çocuk aç büyümeyecek.
Her çocuk süte de ulaşacak, kitaba da…
Her işçi emeğinin karşılığını alacak,
Her evde insanca yaşam, umut ve kazanmanın gururu olacak.

2026’nın; Temel Conta’da sendikalı, güvenceli, kadınların ve çocukların yüzünün güldüğü bir yıl olması dileğiyle…
Yaşasın örgütlü mücadele, yaşasın işçilerin birliği ve emekçilerin  dayanışması!

İzmir’de Roboskî ve Maraş Katliamları Anıldı: “Unutmadık, Unutturmayacağız”

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, Roboskî Katliamı’nın 14’üncü, Maraş Katliamı’nın ise 46’ncı yılı dolayısıyla Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde bir araya geldi. Anmada hem Türkiye’deki tarihsel katliamlar hem de Suriye’de Arap Alevilere yönelik saldırı ve katliamlar  protesto edildi.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, 28 Aralık 2011’de Şırnak’ın Uludere ilçesine bağlı Roboskî köyünde Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ait savaş uçaklarının bombardımanı sonucu 19’u çocuk 34 sivilin yaşamını yitirdiği Roboskî Katliamı’nın 14’üncü yıldönümü ile 19–26 Aralık 1978 tarihlerinde Kahramanmaraş’ta Alevilere ve solculara yönelik gerçekleştirilen Maraş Katliamı’nda yaşamını yitirenleri andı.

Anma, Türkan Saylan Kültür Merkezi (TSKM) önünde gerçekleştirildi. Etkinliğe siyasi partiler, sendikalar, demokratik kitle örgütleri ve çok sayıda yurttaş katıldı. DEM Parti İzmir İl Örgütü, ÖSYM önünden TSKM’ye kadar “Roboskî’de öldürülenleri de öldürenleri de unutmadık” pankartı arkasında yürüyüş düzenleyerek alana geldi.

Yürüyüş ve anma boyunca “Maraş, Sivas, Roboskî unutulmaz, hiçbiri”, “Maraş’ı unutma unutturma”, “Suriye’de Alevi katliamı var”, “Katil HTŞ, işbirlikçi AKP” sloganları atıldı. Katılımcılar, geçmişte yaşanan katliamlarla güncel savaş ve çatışma politikaları arasında bağ kurarak adalet talebini yineledi.

Basın açıklamasını Emek ve Demokrasi Güçleri adına KESK Dönem Sözcüsü Başak Edge Gürkan okudu. Gürkan, Aralık ayının Türkiye tarihinin en karanlık dönemlerinden biri olduğuna dikkat çekerek Maraş Katliamı, 19 Aralık 2000 cezaevi operasyonları ve Roboskî Katliamı’nın ortak noktasının cezasızlık ve devlet sorumluluğu olduğunu vurguladı.

Açıklamada, 1978’de Maraş’ta Alevi yurttaşların evlerinin işaretlenerek hedef alındığı, resmi rakamlara göre 111 kişinin öldürüldüğü, yüzlerce ev ve işyerinin yakılıp tahrip edildiği hatırlatıldı. Katliam sırasında güvenlik güçlerinin günlerce müdahale etmediği, faillerin büyük bölümünün yargılanmadığı ya da yıllar sonra serbest bırakıldığı ifade edildi. Gürkan, Maraş Katliamı’nın insanlığa karşı işlenen bir suç olarak cezasızlıkla sonuçlandığını söyledi.

19 Aralık 2000’de “Hayata Dönüş Operasyonu” adı altında 20 cezaevinde eş zamanlı gerçekleştirilen askeri operasyonlara da değinen Gürkan, 30’u siyasi tutuklu olmak üzere 32 kişinin yaşamını yitirdiğini, yüzlerce tutuklunun kalıcı sağlık sorunlarıyla yaşamaya zorlandığını belirtti. Operasyonun sorumluları hakkında etkin bir soruşturma yürütülmediğini, davaların zamanaşımı ve beraat kararlarıyla kapatıldığını hatırlattı.

Roboskî Katliamı’na ilişkin değerlendirmede ise 34 köylünün savaş uçaklarıyla bombalanarak öldürülmesine rağmen adaletin sağlanmadığı, dosyanın takipsizlik kararlarıyla kapatıldığı ifade edildi. Gürkan, “Roboskî’den geriye adalet arayışı ve parçalanmış bedenlerin görüntüleri kaldı” dedi.

Basın açıklamasının ardından  İpek Karanfil söz alarak Suriye’de yaşananlara dikkat çekti. Mart ayından bu yana Suriye’de Arap Alevi halkının sistematik biçimde hedef alındığını belirten konuşmacı, köylerin yakıldığını, kadınların kaçırıldığını, çocukların öldürüldüğünü söyledi. Yaşananların tesadüf olmadığını vurgulayan konuşmacı, Ortadoğu’da halkların birbirine kırdırıldığı bir paylaşım ve sömürü savaşı yürütüldüğünü dile getirdi.

Emperyalist güçlerin ve bölgesel iktidarların bu saldırılara sessiz kaldığını ya da destek sunduğunu ifade eden konuşmacı, AKP–MHP iktidarının da bu politikaların ortağı olduğunu savundu. Türkiye’ye Suriye’deki saldırılara verilen destekten vazgeçme çağrısı yapan konuşmacı, “Bu sadece Alevilerin değil, tüm insanlığın meselesidir” dedi.

Açıklamada ayrıca Suriye’de Arap Alevi halkının başlattığı oturma eylemine dikkat çekilerek uluslararası dayanışma çağrısı yapıldı. “Bugün Alevilerin sesini duymayanlar, yarın başka halkların çığlığını da duymayacaktır” denildi.

Etkinliğin sonunda İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri adına TMMOB İl Koordinasyon Kurulu Sekreteri Aykut Akdemir katılımcılara teşekkür ederek anmanın sona erdiğini duyurdu. Daha sonra DEM Parti İzmir İl Örgütü, Gündoğdu Meydanı’na yürüyerek katliamlarda yaşamını yitirenler anısına denize karanfil bıraktı.

Anma, “Yeni Maraşlar, Sivaslar, Roboskîler yaşanmasın” çağrısıyla son buldu.

İzmir’de Gazze protestosu: “İsrail’i tanımayın, tam ambargo uygulayın” çağrısı

Filistin’e Özgürlük Platformu,  Gazze’de süren saldırılara, ateşkes ihlallerine ve yaşanan insani krize dikkat çekmek amacıyla İzmir’in Alsancak semtinde basın açıklaması yaptı. Alsancak’ta ÖSYM binası önünde bir araya gelen platform üyeleri, İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarının ateşkes döneminde de devam ettiğini vurgulayarak uluslararası kamuoyunu ve Türkiye hükümetini daha somut adımlar atmaya çağırdı.

Basın açıklaması sırasında “İsrail’i tanımama ve tam ambargo uygulama” yazılı pankart açılırken, katılımcılar sık sık slogan attı. Eylemde “Filistin’e özgürlük, İsrail’e boykot”, “Nehirden denize özgür Filistin”, “ABD Ortadoğu’dan defol”, “Her yer Filistin, her yer direniş” ve “Siyonizm yenilecek, direnen Filistin kazanacak” sloganları öne çıktı. Açıklamaya çeşitli demokratik kitle örgütleri ve Filistin’le dayanışma içinde olduklarını belirten yurttaşlar da katıldı.

Grup adına okunan basın metninde, Gazze’de ilan edilen ateşkesin fiilen işlemediği savunuldu. Açıklamada, 11 Ekim’de başlayan ateşkesten bu yana en az 406 Filistinlinin yaşamını yitirdiği, yaralı sayısının ise 1.118’e ulaştığının açıklandığı hatırlatıldı. Ateşkes sürecinin “soykırımın yavaş çekimi” olarak tanımlandığı açıklamada, bombardımanların yanı sıra kuşatma politikalarının da sürdüğü ifade edildi.

Gazze’de insani durumun giderek ağırlaştığına dikkat çekilen açıklamada, Aralık ayı başından bu yana evlerin çökmesi sonucu 18 kişinin hayatını kaybettiği, şiddetli soğuklar nedeniyle hipotermi sonucu yaşamını yitirenlerin sayısının 13’e yükseldiği aktarıldı. Yakıt, ilaç, barınma malzemeleri ve insani yardım girişlerinin engellenmesinin ateşkes ihlali olduğu vurgulandı.

Açıklamada, İsrail hapishanelerinde tutulan Filistinli esirlerin durumuna da yer verildi. Damon Hapishanesi’ndeki kadın mahkûmların hücre baskınları, fiziksel şiddet ve hak ihlallerine maruz kaldığı belirtilirken, Gazze ile dayanışma amacıyla oluşturulan filolara katılan aktivistlere yönelik cinsel saldırı iddiaları da gündeme getirildi. Bu saldırıların münferit değil, sistematik olduğunun altı çizildi.

Metinde, ABD başta olmak üzere emperyalist ülkelerin ve bölgesel güçlerin yaşananlara rağmen “hayat normalmiş gibi” davrandığı ifade edilerek, Gazze’nin geleceğine ilişkin planların Filistin halkının iradesi dışında şekillendirildiği savunuldu. Kasım ayında Türkiye’nin de aralarında bulunduğu bazı ülkelerin destek verdiği ve kamuoyunda “Trump Planı” olarak anılan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararına eleştiriler yöneltildi. Bu kararın, Gazze’nin yönetimini Filistinlilerden alarak uluslararası bir yapıya devretmeyi ve Filistin direnişini silahsızlandırmayı hedeflediği iddia edildi.

Filistin’deki direniş örgütlerinin söz konusu kararı reddettiği hatırlatılan açıklamada, bu yaklaşımın Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını ihlal ettiği savunuldu. Türkiye’ye çağrıda bulunulan metinde, Ankara’nın bu tür kararlara verdiği desteği geri çekmesi ve Filistin halkının iradesini esas alan bir tutum alması istendi.

Basın açıklamasında ayrıca, İsrail’in yalnızca Gazze’de değil Batı Şeria, Lübnan ve Suriye’de de saldırgan politikalarını sürdürdüğü belirtilerek, yerleşimlerin genişletildiği ve Filistinlilerin yaşam alanlarının daraltıldığı ifade edildi. İsrail’in şimdiye kadar etkili bir yaptırımla karşılaşmamasının yeni suçların önünü açtığı savunuldu.

Açıklamanın sonunda, küresel dayanışmanın büyütülmesi çağrısı yapıldı. “İsrail’i tanıma, tam ambargo uygula” sloganı öne çıkarılırken, Türkiye’nin İsrail ile siyasi, askeri, ekonomik, ticari ve kültürel tüm ilişkileri sonlandırması istendi. Gazze’ye insani yardım geçişlerinin tamamen serbest bırakılması, İsrail yönetiminin uluslararası mahkemelerde yargılanması ve İsrail’in uluslararası alanda tecrit edilmesi talepleri dile getirildi.

Eylem, sloganlar eşliğinde sona erdi.

 

Temel Conta Grev Çadırında Onur, Emek ve Sınıf Dayanışması

Soğuk bir kış gününde, öğle saatlerine doğru İmece Dostluk Dayanışma Derneği’nden üç yöneticiyle birlikte Temel Conta işçilerinin sürdürdüğü direnişi selamlamak ve dayanışmayı büyütmek için yola çıktık. Grevin 383. gününde, Kemalpaşa yolu üzerindeki fabrikanın önünde bir haftadır kurulu olan grev çadırı, işçilerin geçtiğimiz yılı yağmurda, rüzgârda ve soğukta geçirdikleri mücadelenin yeni yılı da direnerek karşılama kararlılığının somut ifadesiydi. Sert havaya rağmen girişte duyduğumuz sımsıcak bir “hoş geldiniz” cümlesi, daha ilk anda bu çadırın yalnızca bir barınma alanı değil, emeğin ve dayanışmanın kurulduğu bir direniş mekânı olduğunu hissettirdi.

Grev çadırına vardığımızda bizi, direnişin sözcülüğünü yapan Sinem Arkadaş, kızı Derin ve çoğu genç kadın olan grev gözcüsü işçi arkadaşlar karşıladı. Rüzgâra karşı korunaklı kurulan çadırın ortasında yanan soba, yalnızca ısınmanın değil, günlerdir süren uzun sohbetlerin, paylaşımların ve ortaklaşmanın odağıydı. Sobada bir sendikanın gönderdiği yük paletleri yakılıyordu. Çadırın içi, işçilerin kararlılığı, örgütlü duruşu ve kazanacaklarına olan inançla aydınlanmıştı.

Demlenmiş çaylar bardaklara doldurulup sobanın yanına dizildiğinde sohbet kendiliğinden başladı. Bu, sıradan bir ziyaret sohbeti değildi; işçilerin yaşadıklarını doğrudan aktardığı, grevin nasıl ve neden kaçınılmaz hale geldiğini ortaya koyan bir tanıklık alanıydı. Patron baskıları, sendikalaşma sürecinde yaşanan engellemeler ve çalışma koşulları bir bir anlatıldı.

Sinem Arkadaş, Temel Conta’da yıllardır süren sömürü düzenini özetlerken deneyimli işçilerle yeni işe başlayanların aynı asgari ücrete mahkûm edildiğini, üretim büyürken emeğin karşılığının sistematik biçimde gasbedildiğini vurguladı. Fabrikada üretilen parçalar uluslararası firmalara giderken, kalite ödülleri alınırken işçiler geçim derdiyle baş başa bırakılıyordu. “Üretim biz durunca duruyor ama değer bizden esirgeniyor. Bu fabrikada üretim durursa hiçbir şey yürümez, ama emeği üreten bizler yok sayılıyoruz”, “Tesla’nın elektrikli arabalarının çontalarını yaptık. Patronlar anlaşma yaptılar. Bizim ürettiğimiz contalar için ödül alındı. Ama bize bela okudular,İşe yaramaz gördüler  ve  emeğimizi yok saydılar.”   sözleri, çadırdaki herkesin ortak duygusunu ifade ediyordu.

Sohbet ilerledikçe, grevin fiili başlangıcına giden kırılma anı da tüm açıklığıyla ortaya çıktı. İşçilerden biri, sendikaya üye olma sürecinde yaşananları anlattı. Aynı gün sendikaya üye olduklarını, ancak farklı yerdeki Temel  Conta’da çalışan bir işçinin öncü konumdaki bir işçiyi patrona ispiyonlamasıyla sürecin açığa çıktığını söyledi. Patronun bu durumu fırsata çevirerek korku yaratmaya çalıştığını, özellikle işçileri hedef aldığını ifade etti. Patronun da çok iyi bildiği bir gerçek vardı:

“Burada 20 kişilik kilit bir kadro var. Bu 20 kişi aynı anda hareket ederse, yapabileceği hiçbir şey yok.”

Bu bilginin patron tarafından da biliniyor olması baskının dozunu artırmıştı. Patronun üretim alanına gelerek işçilere hitap ettiğini,  şu sözleri söylediğini anlattılar:

“Allah topunuzun belasını versin, işe yaramaz işçiler.”

Bu söz çadırda anlatılırken bile ağır bir sessizlik yarattı. İşçilerden biri o anı şöyle aktardı:

“‘Bize mi diyor?’ dedim. Arkadaşa döndüm, ‘Duydun mu?’ dedim. ‘Duydum’ dedi aynen böyle  söyledi.”

O an üretim hattında bir arkadaşının makineden malzeme almaya hazırlandığını gören Sinem, hiç tereddüt etmeden müdahale etmişti  “madem işe yaramaz işçileriz, o halde üretimi makineler kendi kendine mi yapıyor??  Ürettiğimiz contalar hayali mi, boşuna mı ödül alıyorlar ??

Hakarete verilen yanıt bireysel bir öfke değil, kolektif oldu. İşçiler birlikte tepki duydular,  “buaraya gelmeli ve bu söz için bizden özür dilemeli” dediler. O gün Temel Conta’da sendikalaşmanın, bu adil olmayan, hak etmedikleri aşağılayıcı söz ve tavır karşısında nasıl da gerekli, kendilerini koruyucu ve hak mücadelesinde etkili olacağını bir kez daha hissettiler; grev  koşulları böylece olgunlaşıyordu

Bir yılı aşkın süredir fire vermeden süren bu grevde en dikkat çekici yanlardan biri, kadın işçilerin mücadelenin merkezinde yer almasıydı. Kadın işçiler, düşük ücretlere, güvencesizliğe ve sendikalaşma hakkına yönelik saldırılara karşı mücadele ederken, aynı zamanda ev içi yüklerin, çocuk bakımının ve uzun çalışma saatlerinin ağırlığını da sırtladıklarını anlattılar. Grev, bu görünmez emek yüklerinin görünür hale geldiği, birlikte aşılmasının yollarının konuşulduğu bir eşik olmuştu.

Bu mücadelenin en küçük tanıklarından biri ise Sinem Arkadaş’ın kızı Derin’di. Henüz yedi yaşına yeni basan Derin, ziyarette getirilen kitapları büyük bir sevinçle tek tek inceledi. Onun heyecanı, grev çadırının yalnızca bugünün direniş alanı değil, çocukların da sınıf mücadelesiyle tanıştığı, emeğin ve dayanışmanın ne demek olduğunu yaşayarak öğrendiği bir mekân olduğunu gösteriyordu.

Sohbet sırasında çadırın ihtiyaçları da konuşuldu. Havaların giderek soğumasıyla birlikte ısınma sorunu öne çıkıyordu. İşçiler, yavaş yanan ve uzun süre ısı veren kömüre ihtiyaç duyduklarını dile getirirken bunun bir yakınma değil, dayanışmayla aşılacak bir sorun olduğunu özellikle vurguladılar. Ziyaret sırasında altı torba kömür temin edilip çadıra ulaştırıldığında yaşanan sevinç, yalnızca ısınmanın değil, “yalnız değiliz” duygusunun somut ifadesiydi.

Yaklaşan yeni yıl için getirilen şekerlemeler paylaşıldı. Sobanın başında içilen çaylar ve kahveler eşliğinde, yeni yılın da mücadeleyle karşılanacağı konuşuldu. İşçiler, 2026’ya da direnişle gireceklerini kararlılıkla ifade etti.

Temel Conta grev çadırında konuşulanlar, bir fabrikanın çok ötesine işaret ediyordu. Patronların “kaç gün dayanacaklar” hesabı yaptığı, sendikal mücadelenin zayıflatılmaya çalışıldığı bir dönemde işçiler, dayanışmanın gücünü hatırlatıyordu. Bu çadır bugün, emeğin hakarete, güvencesizliğe ve sömürüye boyun eğmeyeceğini gösteren bir direniş alanıdır.

Burada onur, emek ve sınıf dayanışması birlikte üretiliyor.

İnsanca Yaşamak İçin Örgütlen Birleş Mücadele Et!

2026 yılı için açıklanan 28 bin 75 TL’lik asgari ücret, bir kez daha bu ülkede ücretlerin nasıl bir siyasal tercih doğrultusunda belirlendiğini açık biçimde ortaya koymuştur. Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nun sahnelediği bu tiyatroda sonuç baştan bellidir: İşçi sınıfına sefalet, sermayeye ise kâr. Yüzde 27’lik artış oranı, yalancı TÜİK verilerine dayandırılarak “enflasyona ezdirmeme” söylemiyle sunulsa da, gerçek yaşam koşulları bu yalanı anında teşhir etmektedir.

Türk-İş’in kendi araştırmasına göre açlık sınırı 29 bin 828 TL’ye, yoksulluk sınırı ise 97 bin TL’nin üzerine çıkmıştır. Bekâr bir işçinin aylık yaşam maliyeti dahi 38 bin lirayı aşarken, açıklanan asgari ücret açlık sınırının altında kalmıştır. Bu tablo, milyonlarca işçi ve emekçinin bilinçli olarak açlığa ve yoksulluğa mahkûm edildiğini göstermektedir. Daha ücretler cebe girmeden temel tüketim maddelerine yapılan zamlarla bu artış fiilen erimiştir.

Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nun yapısı bu sömürü düzeninin aynasıdır. İşçileri temsil etmeyen, patronlar ve iktidar tarafından şekillendirilen bu komisyon, yıllardır bir tiyatro sahnesi işlevi görmektedir. Türk-İş’in bu yıl masaya oturmaması, bu gerçeği değiştirmemiş; aksine komisyonun göstermelik niteliğini bir kez daha açığa çıkarmıştır. Bu oyunda roller değişse de senaryo aynıdır: Hükümet ve patronlar birlikte karar alır, işçiler ise seyirci koltuğuna mahkûm edilir.

Bugün Türkiye’de asgari ücret istisna değil, temel ücret haline gelmiştir. İşçilerin en az yarısı asgari ücretle çalışmaktadır. Avrupa’da asgari ücretle çalışanların oranı en yüksek ülke Türkiye’dir. Buna karşın ücret düzeyi Avrupa sıralamasında en alt sıralarda yer almaktadır. Bu durum, Türkiye’nin sermaye için bir “ucuz işgücü cenneti”ne dönüştürüldüğünü, işçi sınıfı içinse bir cehennem haline getirildiğini göstermektedir.

Kapitalizmin derinleşen krizi koşullarında iktidar, krizin faturasını işçi ve emekçilere kesmektedir. Orta Vadeli Programlar, esnek çalışma modelleri, tamamlayıcı emeklilik sistemi, vergi soygunu ve sosyal hak gaspları bu saldırıların parçalarıdır. MESEM adı altında çocuk emeği sömürüsü meşrulaştırılırken, işten atmalar ve güvencesiz çalışma yaygınlaşmaktadır. Sermaye vergi aflarıyla korunurken, işçilere fedakârlık dayatılmaktadır.

Bu düzen, tüm kurumlarıyla sermayeyi koruyan bir düzendir. Bu nedenle sorun yalnızca asgari ücretin miktarı değil, ücretlerin belirlendiği sınıfsal ve siyasal düzendir. İşçi sınıfı kendi kaderini eline almadığı sürece, bu tiyatro her yıl yeniden sahnelenecektir.

Çözüm nettir: İşçileri temsil etmeyen Asgari Ücret Tespit Komisyonu lağvedilmeli, ücretler grevli toplu sözleşme hakkı temelinde, gerçek işçi örgütleri tarafından belirlenmelidir. Asgari ücret açlık değil, yoksulluk sınırının üzerinde olmalıdır. Ancak bunlar nihai değil, geçici kazanımlardır.

Kalıcı kurtuluş, sömürüye dayalı kapitalist düzenin ortadan kaldırılmasından geçmektedir. İşçi sınıfının insanca bir yaşamı ancak üretim araçlarının toplumsallaştırıldığı, planlı ve eşitlikçi bir sosyalist düzende mümkündür. Sefalet ücretine mahkûm değiliz. Örgütlenerek, birleşerek ve mücadeleyi büyüterek bu düzeni değiştirebiliriz. İşçi sınıfının kurtuluşu, kendi eseri olacaktır.

İzmirde İnsan Hakları Yürüyüşü yapıldı. İnsan Hakları Savunucusu, Sosyalist Hüsnü Öndül anıldı.

İnsan Hakları Derneği (İHD) İzmir Şubesi ile Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) İzmir Temsilciliği, İnsan Hakları Haftası kapsamında Konak Eski Sümerbank önünde basın açıklaması gerçekleştirdi. “İnsan haklarıyla insandır” pankartının açıldığı açıklamada, Türkiye’de ve dünyada derinleşen hak ihlallerine, savaş politikalarına, cezasızlığa ve baskı rejimine dikkat çekildi.

Basın açıklamasını İHD İzmir Şube Eşbaşkanı Zilan Gümüş okudu. Açıklamada, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin kabul edilişinin 77. yılında, bildirgede güvence altına alınan temel hak ve özgürlüklerin sistematik biçimde ihlal edildiği vurgulandı. OHAL rejiminin fiili olarak kalıcı hale getirildiği, işkence ve kötü muamele iddialarının arttığı, ifade, örgütlenme ve gösteri özgürlüğünün engellendiği ifade edildi. Kadınlara ve LGBTİ+’lara yönelik ayrımcı politikalar, mültecilere dönük nefret dili, kayyım uygulamaları, cezaevlerindeki tecrit ve hasta mahpusların durumu da açıklamada öne çıkan başlıklar arasında yer aldı.

Zilan Gümüş,  “Hapishanelerde bulunan yaklaşık 4.000’i aşkın ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası hükümlüsünün bir gün salıverilme ihtimalinin, yani umut hakkının olmaması insan onuruna aykırı bir durumdur. İmralı Hapishanesi başta olmak üzere hapishaneler de uygulanan izolasyon, tecrit uygulamaları çözülemeyen kronik bir soruna dönüşmüştür. Kamuoyu tarafından ‘kuyu tipi hapishaneler’ olarak adlandırılan Yüksek Güvenlikli, S ve Y Tipi hapishaneler derhal kapatılmalıdır” dedi.

Kürt meselesinin demokratik ve barışçıl çözümüne vurgu yapılan açıklamada, çatışmalı sürecin sona erdirilmesi, barışın toplumsallaştırılması ve insan haklarının güvence altına alınması çağrısı yapıldı. Açıklamanın ardından kitle, yaşamını yitirenler anısına denize karanfil bıraktı.

Etkinlikler, insan hakları savunucusu Hüsnü Öndül’ün ölüm yıldönümü dolayısıyla Fransız Kültür Merkezi’nde düzenlenen söyleşiyle devam etti. Söyleşi, Öndül için hazırlanan sinevizyon gösterimi ve  özgürlük ve demokrasi mücadelesinde yaşamını yitirenler için yapılan saygı duruşu ile  başladı. Etkinlikte yapılan konuşmalarda Öndül’ün hem insan hakları mücadelesindeki yeri hem de yaşamına yön veren tanıklıklar ele alındı. Söyleşide Günseli Kaya, Akın Birdal, Necla Şengül ve Çoşkun Üsterci söz aldı.

Günseli Kaya, konuşmasında Hüsnü Öndül’ün yaşam öyküsünü ve insan hakları mücadelesinin hangi koşullarda şekillendiğini ayrıntılarıyla anlattı. Öndül’ün 13 Eylül 1953’te Samsun’un Havza ilçesine bağlı Girem köyünde doğduğunu belirten Kaya, ailesinin yaşayan ilk erkek çocuğu olması nedeniyle babasının adını aldığını aktardı. Yedi yaşındayken babasını, kısa bir süre sonra da ablalarından birini kaybeden Öndül’ün çok küçük yaşta ağır sorumluluklar üstlenmek zorunda kaldığını söyledi.

Ailesinin toprak sahibi olmasına rağmen, babasının erken ölümü ve çocukların küçük yaşta olması nedeniyle zamanla bu toprakların elden çıkarıldığını ifade eden Kaya, Hüsnü Öndül’ün ilkokulu Girem Köyü’nde, ortaokul ve liseyi Havza’da tamamladığını belirtti. Babasını ilkokul birinci sınıfta kaybetmesi nedeniyle erken yaşta olgunlaşmak zorunda kaldığını vurgulayan Kaya, 14 yaşındayken diyabet hastası olan erkek kardeşini tedavi ettirmek için Ankara’ya gelişini, Öndül’ün yaşamındaki önemli dönüm noktalarından biri olarak anlattı.

Okul yaşamında çalışkan bir öğrenci olduğunu, futbola büyük ilgi duyduğunu ve üniversite yıllarında futbol takımında da oynadığını aktaran Kaya, üniversite sınavında yüksek puan almasına rağmen dönemin koşulları nedeniyle Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne kaydolduğunu ve 1977 yılında mezun olduğunu söyledi. Kaya, Hüsnü Öndül’ün 1971 yılı sonlarında sosyalizme ilgi duymaya başladığını; Nikolay Ostrovski’nin “Ve Çeliğe Su Verildi” kitabının düşünsel dünyasında özel bir yer tuttuğunu ifade etti.

1978 yılında askere giden Hüsnü Öndül’ün, 13 ay boyunca İskenderun-Arsuz’da görev yaptığını ve askerlik sonrası avukatlığa başladığını belirten Kaya, bu dönemin Türkiye’de cezaevlerinin devrimcilerle dolu olduğu bir dönem olduğunu hatırlattı. Öndül’ün, işkence gören, idamla ya da ağır cezalarla yargılanan ve kamuoyunda “terörist” olarak yaftalanan devrimcilerin avukatlığını üstlenmeye bilinçli bir tercihle karar verdiğini vurguladı. “Ben onu 1981 yılında Mamak Askeri Cezaevi’nde tutukluyken avukatım olarak tanıdım” diyen Kaya, bu ilişkinin aynı zamanda bir mücadele yoldaşlığına dönüştüğünü ifade etti.

Hüsnü Öndül’ün koyu bir Fenerbahçe taraftarı olduğunu, İHOP (İnsan Hakları ortak Platformu)  ofisinin kapısının arkasında asılı bir Fenerbahçe atkısının bulunduğunu aktaran Kaya, insan hakları çalışmaları arasında futbol sohbetlerinin de önemli bir yer tuttuğunu anlattı.

Neşet Ertaş’a duyduğu büyük sevgiyi de hatırlatan Kaya, Hüsnü Öndül’ün son yolculuğuna sevdiği türküler eşliğinde uğurlandığını ifade etti. Vefalı, mütevazı, kadınlara saygılı, hayvanları koruyan ve güvercinleri beslemesiyle bilinen bir insan olduğunu dile getiren Kaya, bu özelliklerin onun insan hakları anlayışının gündelik hayattaki karşılığı olduğunu vurguladı. 1988 yılında Toplumsal Kurtuluş dergisinde yayımlanan bir yazı nedeniyle tutuklandığını hatırlatan Kaya, Hüsnü Öndül’ün Kürt sorununun eşitlik ve kardeşlik temelinde çözümü ve onurlu barış mücadelesinden hiç vazgeçmediğini söyledi

Akın Birdal ise konuşmasında Hüsnü Öndül ile uzun yıllara dayanan mücadele arkadaşlığına değinerek, onun insan hakları hareketi içindeki kurucu ve öğretici rolünü anlattı. Birdal, Öndül’ün özellikle baskı dönemlerinde geri adım atmayan, cezasızlığa ve işkenceye karşı ısrarcı tutumunun insan hakları savunucuları için yol gösterici olduğunu ifade etti. Öndül’ün hem hukukçu hem de mücadele insanı olarak, insan hakları hareketinin toplumsallaşmasında önemli bir emek verdiğini vurguladı.

Necla Şengül de konuşmasında Hüsnü Öndül’ün insan hakları eğitimine verdiği öneme dikkat çekti. İnsan Hakları Akademisi ve İnsan Hakları Okulu çalışmalarında Öndül’ün bilgiye dayalı, sistematik ve eleştirel bir yaklaşımı benimsediğini aktaran Şengül, onun hak savunuculuğunu yalnızca tepki veren bir alan olarak değil, öğrenilen ve öğretilen bir mücadele biçimi olarak ele aldığını söyledi.

Çoşkun Üsterci ise Hüsnü Öndül’ün insan hakları mücadelesindeki yerini hukuk, ilke ve siyasal sorumluluk çerçevesinde değerlendirdi. Öndül’ün hukuku iktidarın bir aracı olarak değil, iktidarı sınırlayan bir mücadele alanı olarak gördüğünü belirten Üsterci, onun cezasızlıkla mücadele, işkence yasağı ve adil yargılanma hakkı konularında ısrarcı bir çizgi izlediğini ifade etti. Üstercin, Hüsnü Öndül’ün farklı toplumsal ve siyasal kesimleri insan onuru ortak paydasında buluşturmaya çalışan bir insan hakları savunucusu olduğunu vurguladı.

Söyleşi, Hüsnü Öndül’ün geride bıraktığı insan hakları mirasının yalnızca geçmişe ait olmadığı; bugün ve gelecek mücadeleler için yol göstermeye devam ettiği vurgusuyla sona erdi.