Ege’nin Ekoloji Kervanı: Antik Kentten Ovasına, Dağından Zeytinliğine “Varlık-Yokluk” Hattı

Ege Çevre ve Kültür Platformu’nun (EGEÇEP) 20. yılı için örgütlediği Ege Ekoloji Kervanı, ikinci gününde aslında tek bir şey gösterdi: Ege coğrafyasında geçmiş ile gelecek, kültürel miras ile tarım, yaşam alanları ile enerji-maden projeleri arasında artık “uyum” değil, çıplak bir çatışma var. Bu çatışma hattı, Efes’in alt kapısından Söke Ovası’na, Latmos’tan Ilbıra Dağı’na, Bafa ve zeytinliklerden Akbelen’e kadar uzanıyor.

Aynı gün içinde farklı duraklarda dinlenen tanıklıklar, tek tek yerel “sorun”lardan çok, neoliberal yağma rejiminin bütünlüklü bir haritasını önümüze seriyor: Kültürel miras “piyasa aracına” dönüştürülüyor, ovada su ve toprak organize sanayiye ve jeotermallere rehin veriliyor, dağlar boksit için parçalanıyor, zeytinlikler hem maden hem de gıda tekelleriyle kuşatılıyor, ormanlar termik santraller için kömür sahasına çevriliyor.

Efes’te “karşılama alanı” adı altında bir hançer

Kervanın ikinci gününün ilk durağı Selçuk / Efes oldu. Kervanı karşılayan Efes Çevre ve Kültür Platformu (Efesçed), katılımcıları Efes Antik Kenti’nin alt kapısındaki “karşılama alanı” olarak isimlendirilen inşaat sahasına götürdü.

Arkeolog Yusuf Yavaş, bu inşaatın rastgele bir düzenleme değil, antik liman alanı üzerinde yürütülen bir faaliyet olduğunu vurguladı. Yani mesele yalnızca “manzara bozuluyor” değil; Efes’in tarihsel-kültürel bütünlüğünü tanımlayan liman dokusunun ticarileştirilmesi ve tahribi söz konusu.

Yavaş’ın altını çizdiği nokta kritik:

Bu inşaat, Efes Antik Kenti’ni “kültür varlığı”ndan çok bir “piyasa nesnesi”ne dönüştürüyor.

Kültürel mirasın korunması için arkeolojik kazı yapılması gereken yerde, öncelik turistik ve ticari kullanıma veriliyor.

Mülki idareye ve Koruma Kurulu’na yapılan başvurular yanıtsız bırakılıyor; yani hukuki ve idari mekanizmalar işlemiyor ya da bilerek oyalama işlevi görüyor.

Efesçed’in avukatı Nihal Sarıpınar, İzmir 1 No’lu Kültür Varlıklarını Koruma Müdürlüğü’ne başvurmalarına rağmen “muhatap” bulamadıklarını söylüyor. Bu, Türkiye’de çevre ve kültürel miras mücadelelerinin ortak deneyimi: Kurullar ve kurumlar, korumakla yükümlü oldukları miras karşısında ya sessiz ya da fiilen şirketlerin müttefiki.

Sarıkpınar’ın aktardığı Antik Kanal Projesi’nin durdurulduğu bilgisi ise, hem bölge için sevindirici hem de bir gerçekliği hatırlatıyor: Hukuki ve toplumsal mücadele sonuç alabiliyor.

EGEÇEP eş sözcüsü Arif Ali Cangı, Efes’teki bu inşaatı “Efes Antik Kenti’ne saplanan hançer” olarak tanımlarken, aynı zamanda önümüzdeki dönemin politika önceliğini ilan ediyor:

Bu inşaat faaliyetinin EGEÇEP’in ilk gündemi olacağını, gerekli başvurular ve davalarla projeyi durdurma mücadelesini başlatacaklarını duyurdu.

Efes durağı, günün daha başında şunu söylüyor: Kültürel miras ile rant politikaları arasında uzlaşma zemini kalmamış durumda.

Söke: Latmos’un gölgesinde, zehir akan Büyük Menderes ve su krizi

Günün ikinci durağı Söke. Kervanı burada Söke Çevre Platformu (Sökeçep), Büyük Menderes Nehri İnisiyatifi ve Germencik Çevre ve Doğa Derneği karşılıyor.

Burada ortaya konulan tablo, bir bölgesel çevre sorununun çok ötesinde, bir havzanın sistematik olarak gözden çıkarıldığını gösteriyor:

Latmos Dağları’nda madencilik faaliyetleriyle hem doğa hem de kültürel peyzaj tahrip ediliyor.

Söke Ovası, plansız biçimde izin verilen Organize Sanayi Bölgeleri (OSB) ile parçalanıyor.

Büyük Menderes Nehri, Murat Dağı’ndan Söke Dalyan’a kadar “zehir akıtan” bir hatta dönüşmüş durumda; kirlilik kronikleşmiş.

Aydın’ın dört bir yanını saran denetimsiz jeotermal enerji tesisleri, hem suyun niteliğini hem miktarını tehdit ediyor.

Bu tabloda su, yalnızca bir çevre başlığı değil, doğrudan sınıfsal ve varoluşsal bir meseleye dönüşmüş durumda. EGEÇEP eş sözcüsü Arif Ali Cangı, Aydın’ın ekolojik sorunlarının Aydın Ovası’nı “öldürdüğünü” vurgularken, artık bu mücadelenin “varlık-yokluk” meselesi haline geldiğini söylüyor.

Özellikle Kisir Köyü’ndeki uranyum madeni kaynaklı radyoaktif kirliliğin de gündemleştirilmesi çağrısı, Aydın ve çevresinin yalnızca “klasik” çevre sorunlarıyla değil, nükleer miras ve radyasyonla da karşı karşıya olduğunu hatırlatıyor.

Söke Hükümet Meydanı’ndaki buluşmada yaşam savunucuları, Söke Ovası’nın OSB’lere peşkeş çekilmesini, su kaynaklarının sanayi ve jeotermaller tarafından tüketilmesini teşhir ederken, açık bir politik çerçeve çiziyor:

Sermaye çıkarlarının esas alındığı politikalara karşı mücadele çağrısı yapıyor ve “Yaşanabilir bir kent, ülke ve dünyayı kurana kadar mücadeleye devam” diyorlar.

Yani mesele yalnızca “şu proje dursun” değil; bütün bir büyüme ve kalkınma modeline itiraz söz konusu.

Pınarcık: Zeytinliklerin içinden geçen kamyonlar ve sömürge madenciliği

Kervanın üçüncü durağı, Muğla’nın Milas ilçesine bağlı Pınarcık (Mersenet) Köyü. Burada odak, Milenyum Metal Madencilik AŞ’ye ait boksit madeni ve özellikle köylülerin yaşamına doğrudan müdahale eden kamyon trafiği.

Köylülerin anlatımlarındaki tekrarlar, bozuk ve dağınık cümleler bile aslında aynı şeyi söylüyor:

Gece gündüz 10–15 kamyonun köy içinden geçmesi, toz, gürültü ve korku anlamına geliyor.

Çocukların yola çıkmaya korktuğu, iki çocuğun bir kamyon tarafından sıkıştırıldığı, hayvanların ezildiği bir “savaş hattı” gibi bir yol tarifi yapılıyor.

“Uyku yok” cümlesi, yalnızca fiziksel bir yorgunluğun değil, sürekli tedirginlik ve güvensizlik halinde yaşamanın ifadesi.

Arkeolog Selahattin Aydın, Ilbıra Dağı’ndaki madencilik faaliyetlerini anlatırken, “sömürge madenciliği” kavramını kullanıyor ve son 34 yılda bu modelin nasıl yaygınlaştığını örnekliyor:

Daha önce MUÇEP ve yurttaş davaları sayesinde durdurulmuş madenler var; yani hukuki mücadele yeri geldiğinde etkili.

Ancak aynı havzada, bu kez tünel çıkışındaki bölümü paramparça eden yeni maden sahaları açılıyor.

Pınarcık’ın üst tarafındaki zeytinliklerin hemen yanı başına yeni bir maden planlanıyor; bu da Zeytincilik Kanunu’na açık aykırılık anlamına geliyor.

Aydın’ın hatırlattığı 3573 Sayılı Zeytincilik Kanunu çok net:

Zeytinlik sahaları içinde ve bu sahalara en az 3 km mesafede, zeytinliklerin gelişimine mani olacak toz ve duman çıkaran tesis yapılamaz, işletilemez.

Bu hükme rağmen madenin ve kamyon trafiğinin sürmesi, yalnızca idari zaaf değil, hukukun bilinçli olarak askıya alınması demek. EGEÇEP eş sözcüsü ve avukat Arif Ali Cangı’nın “Maden taşıyan kamyonların köyün içinde ne işi var?” sorusu, aslında hukuki bir tespitin politik ifadesi.

Cangı’nın Anayasa’nın 17. ve 56. maddelerini hatırlatması, bu mücadelenin “çevre hukuku” başlığını aşarak doğrudan yaşam hakkı mücadelesi olduğunu ortaya koyuyor:

Madde 17: Herkes yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.

Madde 56: Herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir; çevreyi korumak devletin öncelikli ödevidir.

Kısacası Pınarcık’ta mücadele, “kamyon güzergâhı” gibi teknik bir tartışma değil; yaşam hakkının mı, yoksa şirket kârının mı üstün olduğu sorusuna verilen yanıt.

Bafa: Zeytinciliğin çökertilmesi ve gıda egemenliği krizi

Günün dördüncü durağı Bafa Köyü. Burada yine Milenyum Metal Madencilik AŞ’nin boksit madeninin etkileri konuşuluyor; fakat bu kez tartışma doğrudan zeytincilik ve geçim üzerinden büyüyor.

Bir köylünün  anlatısı aslında oldukça berrak bir tabloyu gösteriyor:

Zeytincilikle büyüyen aileler, bugün zeytinden geçinemiyor.

Market raflarında zeytinyağı 500–600 TL bandında; yani üretici yoksullaşırken, ürün büyük şirketlerin kontrolündeki bir lüks tüketim nesnesine dönüşüyor.

“Büyük şirketler bunu zaten el koymuşlar” cümlesi, tarımsal üretimin giderek gıda tekellerinin denetimine geçmesini tarif ediyor.

Aynı anda maden faaliyetleri zeytinliklere, patlatmalarla toprağın bütünlüğüne zarar veriyor; dolayısıyla ürün hem piyasa hem de ekolojik olarak kuşatma altında.

Burada ortaya çıkan tablo, yalnızca yerel bir maden karşıtlığı değil, gıda egemenliği tartışmasının somut bir sahnesi:

Köylü, kendi ürününü değerinde satamıyor,

Aynı ürün kentte “lüks” hale geliyor,

Maden ve enerji projeleri tarım toprağını ve zeytinliği yok ediyor,

Böylece hem üreticinin geçim hakkı hem de toplumun sağlıklı gıdaya erişim hakkı gasp ediliyor.

Bafa’da dile gelen öfke, sadece doğa tahribatına değil, ekonomik adaletsizliğe ve yoksullaşmaya karşı da yönelmiş durumda.

Akbelen: Kapanan maden sahaları, açılan yeni yaralar ve bitmeyen nöbet

Kervanın ikinci gününün son durağı, uzun süredir Türkiye’de ekoloji mücadelesinin sembollerinden biri olan Akbelen.

Muçep, Büyük Menderes İnisiyatifi ve İkizköylüler tarafından karşılanan kervan, önce alanda basın açıklamasını yapıyor, ardından Akbelen maden sahası ile kapanan Işıkdere maden sahasının görülebildiği tepeye çıkıyor.

Buradan bakınca görülen manzara iki katmanlı:

Kapanan maden sahalarının ekosistemi nasıl geri dönülmez biçimde tahrip ettiği çıplak gözle izleniyor. Rehabilitasyon ve yeniden doğaya kazandırma söylemlerinin ne kadar içi boş olduğu arazi üzerinde okunabiliyor.

Diğer yanda Akbelen maden sahasında işletmeye hazırlık faaliyetleri tüm hızıyla sürüyor. Yani bir saha kapanırken, diğeri daha büyüğü için hazırlık yapıyor; ekosistem üzerinde açılan yara derinleşerek devam ediyor.

Kervan, sahada karakolun kaldırılarak yerine şirket şantiyesinin kurulacağı bilgisini de alıyor; bu da devletin güvenlik aygıtının, nöbet alanında fiilen kamusal güvenlikten çok şirketin çıkarlarını koruduğunu bir kez daha gösteriyor.

Sonuçta Akbelen durağında tüm katılımcılar, direnişin sürdürülmesi konusunda ortaklaşıyor ve gözler 21 Kasım’daki Akbelen keşfine çevriliyor. Bu, mücadelenin yalnızca fiili değil, aynı zamanda hukuki alanda da süreceğinin işareti.

Ortak resim: Ege’de ekolojik yıkım, hukuksuzluk ve yaşam savunuculuğu

Ege Ekoloji Kervanı’nın ikinci gününün beş durağı, birbirinden bağımsız başlıklar gibi görünse de aslında ortak bir resim çiziyor:

Efes’te kültürel miras, turizm ve rant projelerine kurban edilmek isteniyor.

Söke ve Büyük Menderes havzasında su, toprak ve hava OSB’ler, madencilik ve jeotermallerle kirletiliyor; havza ölçeğinde bir ekolojik çöküş yaşanıyor.

Pınarcık ve Bafa’da zeytinlikler maden baskısı altında, köylüler hem ekolojik hem ekonomik olarak sıkıştırılıyor; gıda egemenliği zedeleniyor.

Akbelen’de orman, kömür madenciliği uğruna yok edilirken, devletin güvenlik, hukuk ve idare mekanizmaları şirket lehine konumlanıyor.

Bu tablo, Ege’yi “doğa harikası” ve “medeniyet beşiği” olarak pazarlayan resmi söylemle açık bir karşıtlık içinde. Kervanın ortaya koyduğu gerçeklik ise şöyle özetlenebilir:

Ekolojik sorunlar tek tek olaylar değil; bir rejim sorunu.

Hukuki mekanizmalar, kağıt üzerindeki anayasal ve yasal güvencelere rağmen, çoğu zaman şirketler lehine işletiliyor ya da tamamen işlevsiz bırakılıyor.

Buna karşılık yerel halkın, çevre platformlarının, meslek odalarının ve ekoloji örgütlerinin ortaklaştığı “ortak mücadele” hattı giderek güçleniyor.

EGEÇEP’in 20. yılında örgütlediği Ekoloji Kervanı, bu anlamda bir anma ya da sembolik gezi değil; Ege’de ekolojik yıkıma karşı direnen odakları birbirine bağlayan, mücadeleyi bütünleştiren politik bir hat kuruyor.

Kervanın ikinci günü, şu cümlede düğümleniyor:

Bu coğrafyada artık ekoloji mücadelesi, yalnızca doğayı koruma değil, yaşam hakkını, kültürü, tarımı, suyu, gıdayı ve geleceği savunma mücadelesi; yani açık bir varlık-yokluk meselesi.

Ege Ekoloji Kervanı: Türkiye’nin Maden Rejimi, Su Krizi ve Ekokırım Çağına Karşı Büyüyen Toplumsal Direniş

Ege Çevre ve Kültür Platformu’nun (EGEÇEP) başlattığı Ege Ekoloji Kervanı, yalnızca bir çevre farkındalık etkinliği değil; Türkiye’de son yirmi yılda kurulan “sömürge tipi madencilik rejimi”, enerji şirketlerinin yayılmacı yatırım stratejileri ve devletin ekolojik hakları sistematik biçimde ihlal eden politik  ekseni karşısında toplumsal bir itiraz hattının  yaşamın içinde görünürleşmesidir. İzmir’den başlayarak Uşak ve Manisa’ya uzanan etkinlikler, Ege’nin ve ülkenin farklı bölgelerinde uzun süredir biriken ekolojik öfkenin ortaklaşarak büyüdüğünü gösterdi.

UŞAK: Su Sefaletine Doğru İlerleyen Bir Ülkenin Anatomisi

Kervanın ilk durağı olan Uşak’ta yapılan eylem, Türkiye’nin hızla sürüklendiği su kıtlığı rejiminin toplumsal yansımalarını açığa çıkardı. “Murat Dağı Yok Olmasın” Platformu Sözcüsü Funda Öz Akçura’nın, Türkiye’nin su fakiri bile olamayacak ölçüde “su sefaleti” yaşadığını söylemesi, iklim krizi ile madencilik faaliyetlerinin kesişimindeki yapısal tahribatı çarpıcı biçimde ortaya koyuyor.

Su krizi bir ‘doğal afet’ değil, sermaye birikim modelinin sonucudur

Türkiye’de su kıtlığının temel nedenleri arasında:

-Plansız maden sahası ruhsatlandırmaları,

-Yeraltı su yataklarının vahşi madencilikle tahribi,

-Jeotermal enerji projelerinin denetimsiz kullanımı,

-Devletin su politikalarını piyasa önceliklerine göre düzenlemesi bulunuyor.

Bu nedenle su krizi, meteorolojik değil politik bir krizdir. Devlet-sermaye işbirliğiyle hızlanan madencilik faaliyetleri, suyu toplumsal bir hak olmaktan çıkarıp ekonomik bir değişken haline getiriyor.

MADEN YASASI :  Türkiye’de ‘Fiili Ekokırım İmtiyazı’ nı, Akçura’nın Maden Yasası’nın şirketlere sağladığı “başla, hukuk arkadan gelir” mantığını eleştirmesi, Türkiye’de çevre hukukunun nasıl sistematik olarak işlevsizleştirildiğini gösteriyor.

Bugün Türkiye’de:

-Ruhsat verilen şirketler çalışmaya başlıyor,

-ÇED süreçleri “formaliteden ibaret” bir aşamaya indiriliyor,

-Açılan davalar sonuçlandığında doğa zaten geri dönülmez biçimde tahrip edilmiş oluyor.

Hukukun askıya alınması, ekosistemin cezalandırılması demektir

Bu model, literatürde “ekokırımın kurumsallaşması” olarak tanımlanabilecek bir yapıya karşılık geliyor. Hukuki süreç, koruma değil tahribatın hızlandırılması üzerine kuruludur. Bu nedenle Maden Yasası, Türkiye’de doğayı koruyan değil, doğa katliamını hızlandıran bir merkezi mekanizmadır.

 KIŞLA DAĞI VE İLİÇ: Türkiye Altın Madenciliğinin ‘Yapısal Felaket’ Rejimi

EGEÇEP Eşsözcüsü Arif Ali Cangı’nın Kışla Dağı’nda kullanılan yöntemleri “en vahşi madencilik modeli” olarak nitelendirmesi, Türkiye’de altın madenciliğinin geldiği noktayı gözler önüne seriyor. Açık havada siyanür püskürtülmesi, yalnızca çevre değil halk sağlığı açısından da uluslararası normlara aykırı bir teknik.

Cangı’nın hatırlattığı Erzincan İliç felaketi, bir kazadan çok daha fazlasıdır: Türkiye’de altın madenciliğinin yapısal bir felaket üretme potansiyeli taşıdığının en açık kanıtı.

Analiz: Felaketler istisna değil; Türkiye madencilik rejiminin doğal sonucudur

Altın madenciliği şirketlerinin denetimden muaf tutulduğu, devlet yetkililerinin şirketlerle organik ilişkiler kurduğu, hukukun sistematik biçimde askıya alındığı bir ülkede:

Heyelan, Zehir sızıntısı, Toprak kayması, Yeraltı suyu kirlenmesi felaket değil olağan pratikler haline gelir.

Ege Ekoloji Kervanı’nın Kışla Dağı ve İliç örneklerini öne çıkarması bu nedenle tesadüfi değildir: Türkiye bir ekolojik kırılmanın eşiğinde değil, tam ortasında.

MANİSA-SALİHLİ: JES Direnişinin Kırılma Noktası ve Ekokırımın Politikleşmesi

Manisa-Salihli buluşmasında açılan “İklimi değil yasayı değiştir” pankartı, ekoloji hareketinin politik çerçevesini net biçimde ortaya koyuyor. EGEÇEP Eşsözcüsü Derya Lim’in iklim krizini “politik bir kriz” olarak tanımlaması, Türkiye’deki ekoloji mücadelesinin artık yalnızca çevre sorunlarına değil, devletin ekonomi-politiğine yöneldiğini gösteriyor.

Ekoloji hareketi, toplumsal muhalefetin yeni politik merkezi haline geliyor

Lim’in talepleri, Türkiye’de eşi görülmemiş bir dönüşümü işaret ediyor:

Ekokırım suç olarak tanımlansın.

Fosil yakıt ve yıkıcı projeler durdurulsun.

Doğanın hakları pozitif hukukta yer alsın.

Savaş değil yaşam bütçesi isteyen bir halk hareketi inşa edilsin.

Bu talepler, artık yerel çevre mücadelesi değil; doğrudan egemenlik ilişkilerini, ekonomik modeli ve devletin önceliklerini sorgulayan bir toplumsal programdır.

Ege Ekoloji Kervanı’nın Siyasi Önemi: Dağınık Direnişlerden Bölgesel Ekoloji Cephesine

Kervanın ilk gününde görünür olan şey, yalnızca çevre örgütlerinin kararlılığı değil; Ege Bölgesi’nde yerel direnişlerin birleşerek politik bir güç odağı oluşturma potansiyelidir.

Bugün Ege’de: Murat Dağı’nın su havzaları, Gediz Ovası’nın tarım alanları, Manisa Ovası’nın JES baskısı, Kışla Dağı’nın siyanür tehdidi, aynı ekolojik ve ekonomik rejimin ürünüdür.

Ege’de birleşik bir ekoloji hattı doğuyor

Ege Ekoloji Kervanı, bu parçalı mücadelenin ortak bir söylem, ortak bir strateji ve ortak bir politik zemin etrafında buluşabileceğinin kanıtıdır.

Bu buluşmanın siyasal anlamı açıktır:

Ekoloji hareketi artık yerel tepkilerin toplamı değil,

Türkiye’de faşizmin ve sermayenin ürettiği tahribata karşı toplumsal bir karşı-hegemonya hattıdır.

Sonuç: Türkiye Ekokırım Çağında — Ege Direnişi Bu Çağın İlk Büyük Toplumsal Cevabı Olabilir

Ege Ekoloji Kervanı’nın ilk gününde ortaya çıkan tablo, Türkiye’nin ekolojik yıkımı artık “proje bazlı tepkilerle” taşıyamayacak bir aşamaya geldiğini gösteriyor. Uşak ve Manisa’da dile getirilen talepler, Ege’nin dört bir yanına yayılan ekokırım dalgasına karşı: daha örgütlü, daha politik, daha sert, daha ortaklaşmış, bir toplumsal direnç hattı doğduğunu işaret ediyor.

EGEÇEP’in yürüttüğü bu kervan, Türkiye’nin geleceğini belirleyecek mücadele hatlarından birinin ekolojik adalet mücadelesi olduğunu gösteriyor.

Seyit Rıza ve arkadaşları Karşıyaka’da anıldı: “Diz çökmediler, diz çökmeyeceğiz”

Dersim Kürtlerinin önderlerinden Seyit Rıza ve arkadaşları, idam edilişlerinin 88’inci yılında İzmir Karşıyaka Çarşı girişinde gerçekleştirilen kitlesel bir etkinlikle anıldı.

İzmir Dersim-Der, Dersim Dernekleri Federasyonu (DEDEF), Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) İzmir Şubesi, Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) bileşenleri ve Halkların Demokratik Kongresi (HDK) İzmir bileşenleri, “İkrarımız var. Diz çökmediler, diz çökmeyeceğiz” yazılı pankart açarak Karşıyaka’da bir araya geldi.

Siyasi parti ve kurumlar anmada buluştu

Anmaya, DEM Parti İzmir İl ve Karşıyaka ilçe örgütü temsilcileri, Emek Partisi (EMEP) Karşıyaka İlçe Örgütü temsilcileri, Yeşil Sol Parti temsilcileri, Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkan Yardımcısı Melike Dersim, Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) temsilcileri, Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES), Eğitim Sen temsilcileri ve İmece-Der üyeleri de katıldı.

Anma, çerağların uyandırılması, mumların yakılması ve lokma dağıtımıyla başladı.

“Bir halkın kapanmayan yarası: Dersim”

Basın açıklamasını Demokratik Alevi Dernekleri adına eş başkan okudu. Açıklamada, Dersim’in yalnızca bir coğrafya adı değil, “bir halkın, bir tarih ve kültürün, bir ikrarın adı” olduğu vurgulandı:

“Bugün bir halkın, bir coğrafyanın, bir tarih ve kültürün, bir ikrarın adı olan Dersim’in kapanmayan ve sağalmayan yaralarından birinin, Seyit Rıza ve altı Dersim ileri geleninin idamlarının 88. yıldönümü nedeniyle bir kez daha alanlardayız.”

Açıklamada, iktidarların tarihsel sürekliliğine dikkat çekilerek, tahakküm ve zulüm siyasetinin devlet aklının temel omurgası haline geldiği ifade edildi:

“Muktedirlerin hem zihniyet dünyası hem de tüm fiilleri tahakküm ve zulüm üzerine kuruludur. İşledikleri insanlık suçları nedeniyle vicdani ve insani kaygıları olmadığı gibi, kendilerini var edebilmek için tahakkümlerini daha da derinleştirmek ve yeni zulümler üretmek zorunluluğu duymaktadırlar.”

“Muktedirlere değil, halkların vicdanına sesleniyoruz”

Anmada yapılan konuşma ve açıklamalarda, çağrı doğrudan iktidarlara değil, halklara yöneltildi:

“Muktedirlere değil halklarımızın vicdanına seslenmek istiyor, ortak vatanımızda rızalaşma temelli demokratik bir birliği ve geleceği inşa etmek için halklarımızı sorumluluk almaya davet ediyoruz.”

Mezopotamya ve Anadolu’nun kadim halklar coğrafyası olduğu hatırlatılarak, rızasızlık ve gaspın hüküm sürdüğü yerlerde demokratik ve eşit ilişkilenmenin mümkün olamayacağı, ancak halkların geçmişte tüm baskılara rağmen kendilerini yaşatabildiği vurgulandı.

Soykırım zinciri: İttihatçı miras ve Türk-İslam sentezi

Açıklamada, kapitalizmin merkezileşmiş tahakküm biçimlerinin, dünya ölçeğinde olduğu gibi bu coğrafyada da ağır insanlık suçlarına yol açtığı ifade edildi. Bu suçların yerel ifadesi, İttihat ve Terakki eliyle kurulan tekçi, milliyetçi devlet aklı olarak tarif edildi:

“Kapitalist vahşetin bu topraklardaki tecellisi İttihat ve Terakki Cemiyeti üzerinden gerçekleşti. Kapitalist vahşetin en katı, en merkezi ve tekçi biçimi bu cemiyet tarafından halklarımıza dayatıldı; bu toprakların daha önce şahitlik etmediği boyutlarda insanlık suçlarına imza atıldı.”

Bu tahakküm biçiminin, tarihsel toplumsal Türklüğü ve kültürel İslam’ı hakikatinden koparıp araçsallaştıran Türk-İslam sentezi ideolojisi üzerine inşa edildiği ve bunun da soykırımlar zincirinin başlatılması anlamına geldiği dile getirildi. Dersim soykırımının da bu zincirin halkalarından biri olduğu vurgulandı.

Koçgiri’den 37–38’e: Dersim’in kuşatılması

Dersim’e yönelik kuşatma ve tasfiye sürecinin, Koçgiri halk hareketi ile başlatıldığı, 1937–38 yıllarında ise zirveye ulaştığı hatırlatıldı. Açıklamada, Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde Kürtlere verilen sözlerin tutulmadığına dikkat çekildi:

“Kurtuluş Savaşı sürecinde Dersim’e heyetler gelip gitti, Kürtlere vaad edilen özerklik temelinde ortak vatanda ortak yaşam olacağı söylendi. Fakat düze çıkar çıkmaz Müslüman Kürt kardeşin de diğer halkların akıbetine uğratıldığı görüldü.”

Dersim’in hem Kürt hem Alevi kimliği nedeniyle makro düzeyde planlanan bir soykırım saldırısına maruz bırakıldığı; on binlerce insanın katledildiği, sağ kalanların sürgün edildiği belirtildi. Uçak filoları, zehirli gazlar ve on binlerce askerle yürütülen saldırılarda, cenazelerin nehirlerde kaybedildiği, toplu mezarların dahi çok görülerek insan bedenlerinin “kurda kuşa bırakıldığı” vurgulandı.

Özellikle kız çocuklarının gasp edilip bilinmeyen yerlere götürüldüğü ve bir daha kendilerinden haber alınamadığı ifade edildi.

“Savunma hakkı bile tanınmadı”

Açıklamada, Sey Rıza, Resik Wusen, Wusené Seydi, Fındıq Ağa, Hesen Ağa, Hesené İvrayimé Qıji, Aliyé Mırzé Sıli isimleri tek tek anılarak, bu isimlerin savunma haklarının dahi olmadığı düzmece bir mahkemede idam edildikleri hatırlatıldı:

“Cenazeleri teslim edilmediği gibi bugüne kadar mezar yerleri dahi açıklanmamıştır.”

“Demokratik cumhuriyet olmadan yüzleşme mümkün değil”

Konuşmalarda, Kürt ve Alevi kimliklerine dönük tarihsel haksızlıkların, ancak rızalaşma temelli ortak yaşam, demokratik toplum ve demokratik cumhuriyet perspektifiyle aşılabileceği vurgulandı:

“Hali hazırda sürdürülen barış ve demokratik toplum sürecinden beklentimiz ve umudumuz yüksek, desteğimiz ve sahiplenme düzeyimiz tamdır. Bu sürecin başarıyla sonuçlanması her etnisite ve inançtan halklarımızı barışa taşıyacak, sağalma sürecine sokacak, demokratik cumhuriyete taşıyacaktır.”

Samimi bir yüzleşmenin, ancak demokratik cumhuriyet gerçeğinde mümkün olduğu belirtilerek, Sey Rıza ve idam edilen diğer altı can şahsında tüm Dersim mazlumları önünde “dara durulduğu” ifade edildi.

Talepler: Mezarlar açıklansın, Dersim adı iade edilsin

Anmanın sonunda, Dersim halkının ve kurumlarının yıllardır dile getirdiği somut talepler bir kez daha tekrarlandı:

  • Seyit Rıza ve diğer altı canın mezar yerleri açıklanmalı, cenazelerin Dersim’e nakli engellenmemeli.
  • Arşivler açılmalı, Dersim ismi iade edilmeli.
  • Sürgünler, kayıplar ve el konularak götürülen çocukların listesi ve akıbetleri açıklanmalı.
  • Asimilasyon, göçertme ve her türlü şiddet biçimine son verilmeli.
  • Dersim halkından resmi olarak özür dilenmeli; demokratik cumhuriyet temelinde toplumsal haklar tanınmalı ve Anayasal güvenceye kavuşturulmalı.

Açıklama, “Zaman sahipsiz, mekân rızasız, mazlum çaresiz değildir” sözleriyle son bulurken, kitle hep bir ağızdan “Diz çökmediler, diz çökmeyeceğiz!” sloganını yineledi.

 

İzmir Kadın Platformu: Kadınlar ve Çocuklar Ölüyor, Sermaye Kazanıyor..Yaşamlarımızı patronların insafına değil, örgütlü mücadelemize emanet edeceğiz

 

İzmir Kadın Platformu (İKP), Dilovası’ndaki Ravive Kozmetik’te yaşanan ve 3’ü kız çocuğu, 6 kadının hayatı elinden alan patlamanın ardından  bir basın açıklaması yaptı. Türkan Saylan Kültür Merkezi’nin önünde toplanan kadınlar, acılarını ve öfkelerini “Kaza değil katliam. Denetimsizliğe, güvencesizliğe karşı isyandayız” yazılı pankartla haykırdı.

Ellerinde “İş kazası değil, cinayet” ve “Dilovası’nda öldürülen kadınların hesabı sorulacak” dövizlerini taşıyan kadınlar, kaybettikleri kardeşlerini unutmayacaklarını, unutturmayacaklarını güçlü bir sesle ilan ettiler. Alan, sık sık yükselen“ucuz işgücü olmayacağız/ bir kişi daha eksilmeyeceğiz”, “ Kaza değil katliam, kader değil cinayet”, “Kadınlar artık susmayacakla, susmayacaklar,  susmayacaklar”, “Kaza değil bu bir katliam”, “Susmuyoruz korkmuyoruz itaat etmiyoruz”, “Koruma aklama yargıla / yaşasın örgütlü mücadelemiz” sloganları atıldı.

Basın metnini platform adına okuyan Hatice Çoruk’un sesi, hem derin bir isyanın hem de bitmeyecek bir mücadelenin sesi oldu. Bu açıklama, yalnızca yaşananlara duyulan isyanın değil, aynı zamanda kadınların birbirine kenetlendiği dayanışmanın da somut bir ifadesiydi.

Açıklamanın tam metni şöyle:

“Kadınlar ve Çocuklar Ölüyor, Sermaye Kazanıyor

Dilovası’nda bir parfüm fabrikasında meydana gelen patlamada ikisi çocuk, dördü kadın olmak üzere altı işçi hayatını kaybetti. Gelen ilk bilgiler ve aile beyanları, hayatını kaybeden kadınların kayıtsız, sigortasız ve güvencesiz koşullarda, iş yeri ruhsatı dahi olmayan bir binada çalıştırıldığını gösteriyor. Bu “kaza” değil; kadın ve çocuk emeğini ucuzlaştıran, denetimsizliği kural haline getiren, yaşamı hiçe sayan sömürü düzeninin bir iş cinayetidir.

CİMER’e yapılan şikayetlere rağmen denetim görevini yerine getirmeyen devletin tutumu, güvencesiz çalışmanın patronlar lehine nasıl örgütlendiğinin kanıtı niteliğindedir. Bu katliam, sermayenin sınırsız kâr hırsı uğruna insan yaşamının, özellikle de en güvencesiz konumdaki kadın ve çocuk işçilerin hayatının nasıl hiçe sayıldığını bir kez daha yüzümüze çarpmıştır. Kadınların yoğun olarak çalıştığı depo, tekstil, kozmetik ve temizlik sektörlerinde düşük ücret, uzun vardiya, sigortasız istihdam ve güvenlik önlemlerinin yokluğu artık olağan hale getirilmiştir. Yangın çıkışlarının kapalı olduğu, denetimlerin kâğıt üzerinde yapıldığı her işyeri bir sonraki cinayet mahallidir. Ve bu katliam “aile ile iş yaşamının uyumu” gibi söylemlerle meşrulaştırılan güvencesizliğin en ağır sonucudur. “Aile ile iş yaşamının uyumu” dedikleri şey, ya açlık sınırında, taciz, hakaret ve mobbing altında güvencesiz çalışma ya da evde ve iş yerinde bir cinayete kurban gitme ihtimalidir. Bu sistem, kadınlara sadece iki seçenek bırakmaktadır: Ya yoksulluk ya da ölüm.

Bu nedenle Dilovasında yaşananlar ne bir ihmal zinciriyle açıklanabilir ne de tekil bir kaza olarak tanımlanabilir. Apaçık politik ve sistematik bir tercihtir. Ve ilk değildir.

2005’te Bursa’da Özay Grup Tekstil Fabrikasında biri 15, diğeri 17 yaşında iki kız çocuğu ve üç kadın işçi, dışarıdan kilitli kapılar yüzünden yanarak can verdi.  Patron övüldü. 2009’da Pameks Tekstil işçileri sele kapılan kapalı kasalı “servis”te boğuldu; iktidar suçu doğaya attı. 2024’te Balıkesir ZSR Patlayıcı Fabrikasında çoğu kadın 11 işçi öldü; patronlar soruşturulmadı bile. Her seferinde tablo aynıydı: Sigortasızlık, denetimsizlik, cezasızlık. İşçiler öldü, patronlar teşvik aldı. Devlet, denetimsizlikle, teşviklerle ve işçi düşmanı tutumuyla patron sınıfını korudu, kadınlar ölürken sermaye kazandı.

Dilovası’nda yaşamını yitiren iki çocuk işçi, bu düzenin en karanlık yüzünü bir kez daha ortaya çıkardı. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİG) verilerine göre yalnızca 2024 yılında en az 62 çocuk işçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi.  Son 10 yılda bu sayı 600’ü aştı. TÜİK verileri ise 2023 itibariyle 720 bini aşkın çocuğun fiilen çalıştığını, bunların büyük bölümünün 15 yaşın altında olduğunu gösteriyor. Çocuklar doğrudan MEB’in kurguladığı MESEM’ler eliyle ‘staj’ adı altında sermayenin kar hırsına feda ediliyor. Bu tablo, yoksulluğun ve sermaye düzeninin çocukları nasıl sistemli biçimde ölüme sürdüğünün kanıtıdır. Yoksulluk politikalarıyla aileleri çaresiz bırakan, sosyal destekleri sadakaya indirgeyen iktidar; çocukları fabrikalara, depolara, tarlalara sürmektedir. Devlet, patronlara ucuz çocuk emeği sağlar, sonra da “kaza” der geçer.

Devletin “Soruşturma Başlattık” Rutinine Kanmıyoruz!  Her iş cinayetinden sonra Cumhurbaşkanı ve bakanlıklar yine “soruşturma başlattık” açıklamalarıyla öfkeyi bastırmaya çalışıyor. Ama biliyoruz: Bu açıklamalar, sorumluluğu gizlemenin aracıdır. Gerçek sorumlular yalnızca işyeri sahipleri değil; denetimsizliği bilerek sürdüren, iş güvenliğini kâğıt üzerinde bırakan, ucuz,  güvencesiz, esnek çalışmayı çalışma yaşamının tek kuralı haline getiren ilgili devlet yetkilileri ve siyasi iradedir.

Emeği görünmez kılınan kadınlar, güvencesiz ve denetimsiz işlerde en ağır bedeli ödüyor. Dilovası’nda yitirdiğimiz altı kadın ve çocuk, bu ülkenin dört bir yanında çalışan milyonlarca kadının ve çocuğun ortak kaderini hatırlatıyor: Bu düzen, emeğimizi sömürürken çocukların yaşamını da çalıyor.  İSİG verilerine göre 2013–2025 arasında en az 1605 kadın işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetti. Bu kadınların sadece %3’ü sendikalıydı. Örgütsüzlük güvencesizliği, iş cinayetlerini beraberinde getiriyor. Ama kadınlar emeğini, haklarını, yaşamlarını savunmak için mücadele ettiğinde karşısında yine devletin şiddetini görüyor.

Şık Makas Tekstil işçileri gasp edilen hakları için eylem yaptıklarında polis barikatıyla karşılaştı. “Bize değil, patrona barikat kurun!” diye haykıran işçiler, “Cumhurbaşkanına hakaret” iddiasıyla ev hapsine mahkûm edildi. Gaziemir Serbest Bölgede kurulu Digel Tekstil Fabrikasında sistematik şiddete maruz kalan kadınların sesleri ise duyulmuyor. Bu ülkede patronlar işçileri öldürdüğünde serbest kalırken; hakkını arayan kadın işçiler yargılanıyor, kolluk güçleri tarafından şiddete maruz kalıyor, örgütlü mücadelesi doğrudan devlet eliyle bastırılıyor.

Biliyoruz ki nerede bir hesap sorabilmişsek, bu davaların peşini bırkmayan işçilerin, emekçilerin kadınların sayesinde oldu. Hendek’te, Bartın’da, Balıkesir’de olduğu gibi — her kazanım, direnen işçi ve emekçilerin, kadınların eseri oldu.

Dilovası’nda yaşanan patlama, yalnızca bir fabrikanın değil, tüm bir sömürü düzeninin çürümüşlüğünün sonucudur. Ve bu yangını söndürecek olan, örgütlü mücadelemizdir.

-Gerçek sorumlular hesap versin! İş yeri sahipleriyle birlikte, denetim görevini ihmal eden kamu yetkilileri hakkında da etkin ve şeffaf yargılama yapılsın. Bağımsız ve toplumsal denetim sağlansın! diye

-İş cinayetleri soruşturmaları yalnızca bakanlıklarla sınırlı kalmasın; işçi temsilcileri, kadın örgütleri, eğitimciler ve hukukçuların dahil olduğu bağımsız komisyonlar oluşturulsun diye

-Çocuk işçiliği yasaklansın, MESEM’ler kapatılsın! Çocuk emeğini “staj” adı altında meşrulaştıran tüm uygulamalara son verilsin; çocuklar eğitim hakkına ve güvenli bir yaşama kavuşsun. Kadın ve çocuklara özel iş güvenliği politikaları oluşturulsun! Taşeron ve güvencesiz çalışma sistemi son bulsun! diye

-Kadın ve çocukların yaşamını hiçe sayan bu esnek istihdam biçimleri yerine güvenceli, sendikalı, insanca çalışma koşulları sağlansın diye biz onların “kaza” dediği cinayetlerin hesabını hep birlikte soracağız!

Biz kadınlar biliyoruz: Bu düzen kadın düşmanıdır, emek düşmanıdır, çocuk düşmanıdır. Yaşamlarımızı patronların insafına değil, örgütlü mücadelemize emanet edeceğiz. Kadınlar, çocuklar yaşayacak. Biz kazanacağız. Yaşasın kadınların örgütlü mücadelesi!

Son olarak yangında yakınlarını yitiren ailelere başsağlığı dilerken, yitirdiklerimizin hesabını hep birlikte soracağımızı bir kez daha ilan ediyoruz.

İZMİR KADIN PLATFORMU”

125 Kurumdan “Doğa İçin Adalet” Çağrısı: “Çevre Davalarının Masraflarını Devlet Karşılasın”

Türkiye genelinde 125 sivil toplum kuruluşu ve meslek örgütü, kent ve çevre davalarında artan yargılama masraflarına dikkat çekmek amacıyla “Doğa İçin Adalet” kampanyası başlattı. Kampanya kapsamında İzmir’de, Konak Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde imza standı açılarak basın açıklaması yapıldı.

Basın açıklamasını Ege Çevre ve Kültür Derneği (EGEÇEP) Eş Sözcüsü ve çevre hukuku avukatı Arif Ali Cangı okudu. Cangı, kent ve çevre davalarının kamusal nitelikte olduğunu vurgulayarak, “Bu davalar bireysel değil, toplumun ve doğanın ortak çıkarı için açılıyor. Dolayısıyla dava masrafları devlet tarafından karşılanmalıdır” dedi.

Cangı, enerji ve maden şirketlerinin neden olduğu “eko kırım” suçlarının arttığını, buna karşı adalet arayışında köylüler ve yaşam savunucularının “astronomik” bilirkişi ücretleri nedeniyle zorlandığını belirtti.

Basın açıklamasına İzmir Barosu, İzmir Tabip Odası ve çok sayıda demokratik kitle örgütü de destek verdi.

İzmir Barosu Başkanı Sefa Yılmaz, çevre mücadelesinin adaletle doğrudan ilişkili olduğunu belirterek, “Ne yazık ki yurttaşlar, köylüler ve çevreciler, doğayı birilerinden korumak zorunda bırakıldı. Adalete erişim yurttaşları çöküntüye uğratacak kadar ağırlaştı” dedi.
Yılmaz, sağlıklı bir çevrede yaşamanın anayasal bir hak olduğunu hatırlatarak, çevre savunucularının “suçlu” ilan edilmesini eleştirdi: “Çevreye, ekolojiye ve kente sahip çıkmak isteyen herkes, iktidarın gözünde potansiyel suçlu haline getirildi. Ama biz, hukuksuzluğun olduğu her yerde olmaya devam edeceğiz.”

İzmir Tabip Odası Başkanı Yüce Ayhan ise doğa mücadelesinin toplum sağlığıyla doğrudan bağlantılı olduğuna dikkat çekerek, “Yaşam hakkını ve sağlıklı çevreyi savunmak aynı mücadelenin parçasıdır. Bu kampanyanın bir bileşeni olmaktan onur duyuyoruz, mücadeleyi sürdüreceğiz” ifadelerini kullandı.

Açıklamada ayrıca, yıllardır ekoloji mücadelesi yürüten ve sokak ortasında öldürülen gazeteci Hakan Tosun da anıldı.

Av. Arif Ali Cangı’nın okuduğu açıklamanın tam metni şöyle:

“DOĞAYA ADALET ÇAĞRISI

Kapitalist endüstriyel sistemin doğayı metalaştıran politikalarının sonucu olarak dünya bugün artık Antroposen (insan çağı) ya da Kapitalosen (sermaye çağı) dönemini yaşamaktadır. İklim krizi, gezegene karşı işlenen eko-kırım suçları, ekolojik yıkımlar yeryüzündeki yaşamın devamını tehlikeye atmaktadır. Kapitalizmin yarattığı çevre ve ekoloji sorunları ile baş etmek insanlığın varlık ya da yokluk meselesi durumdadır. İnsanlığın iki seçeneği bulunmaktadır; ya çevre ve ekolojiye uygun yaşayacak ya da küresel yok oluşa sebep olacak! Onun için, bugünkü ve gelecek nesillerin sağlıklı yaşam hakkını savunmak, iklimi, doğayı korumak tarihsel ve vicdani bir sorumluluk halini almıştır. Bu sorumluluk uluslararası ve ulusal hukuk normlarıyla aynı zamanda hukukilik kazanmıştır.

Bu çerçevede oluşan çevre ve  ekoloji hukukunun en önemli hukuksal normu olan 1972 Stockholm Birleşmiş Milletler İnsan Çevresi Konferansı Sonuç Deklarasyonunun 1.maddesiyle “İnsanın bugünkü ve gelecek nesiller için çevreyi korumak ve geliştirmek için ciddi bir sorumluluğu olduğu” kabul edilmiştir. Buna paralel olarak T.C. Anayasası’nın 56. Maddesi, herkesin, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkını güvence altına almanın yanında, devlete ve yurttaşa çevreyi geliştirme, çevre sağlığını koruma ve çevrenin kirlenmesini önleme ödevini yüklemiştir.

Uluslararası ve ulusal hukukun yüklediği bu ödevi yerine getirebilmek için önünde sonunda yargıya başvurmak gerekmektedir. Fakat kamusal yönü olan bu davaların mali yükü katlanılamaz hal almıştır. Milyon liralara ulaşan keşif ve bilirkişi incelemesi masrafları, her geçen gün artan harç ve diğer giderler ile davanın kaybedilmesi halinde, devlet memuru olan idare vekiline ödenmek zorunda kalınan avukatlık ücretleri ile Anayasanın yüklediği ödevi yerine getirmek imkânsız hale gelmiştir.

Çevre hakkı ve çevreyi koruma ödevinin olmazsa olmaz güvenceleri bilgiye erişim ve karar süreçlerine katılımın yanında mahkemeye başvurabilme koşullarının sağlanmasıdır. Katlanılamaz ve karşılanamaz boyutlara ulaşan yargılama giderleri, hak arama özgürlüğünü ve adalete erişimi engellemektedir. Mahkeme tarafından belirlenen yüksek yargılama giderleri adalete erişim hakkının önüne fiili bir engel olarak konmaktadır. Bu durum aynı zamanda T.C. Anayasası’nın 36. Maddesine de aykırılık teşkil etmekte ve hak ihlaline sebebiyet vermektedir. Yargılama giderlerinin yüksek olması sebebiyle ulaşılamayan adalet konusunda gerek Anayasa Mahkemesi gerekse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin ihlal kararları mevcuttur.

Oysa bu sorunu bertaraf edecek, çevre hakkına ilişkin “Çevresel Bilgiye Erişim, Karar Vermede Halkın Katılımı ve Yargıya Başvuru” konulu Aarhus Sözleşmesi adlı uluslararası hukuk metni mevcuttur. Sözleşme, çevresel bilgiye erişimi, karar alma süreçlerine katılımı, kararların yargısal denetimini güvenceye almakta; sözleşmede kent, çevre ve ekoloji gibi tüm insanlığı ilgilendiren kamusal davaların yargılama giderlerinin devletçe karşılanması gerektiği düzenlenmiştir. Bu önemli sözleşme, ne yazık ki Türkiye tarafından bir türlü imzalanmamıştır. Sözleşme imzalanmamış olsa da sözleşme düzenlemeleri, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından uluslararası çevre hukukunun genel ilkeleri olarak değerlendirilmektedir.

İnsan ve diğer canlıların sağlıklı yaşam hakkının korunabilmesi için kapanan adalete erişim yolunun açılması gerekmektedir. Bu önemli soruna çözüm bulmak için; kenti, çevreyi ve doğayı korumakta kararlı bugün için 120 sayısına ulaşan imzacı kurum, örgüt, hareket, oluşumlar olarak Doğa İçin Adalet Kampanyasını başlatıyoruz.

TALEPLERİMİZ;

– Kent ve çevre hakkının, doğal ve kültürel varlıkların, tüm ekosistemin korunmasına ilişkin davaların harç ve masraflarıının, anayasal ödevi olan devlet tarafından adli yardım veya suçüstü ödeneğinden karşılanmasını,

-Bunun Anayasal güvence altına alınması için “Çevresel Bilgiye Erişim, Karar Vermede Halkın Katılımı ve Yargıya Başvuru” konulu Aarhus Sözleşmesi’nin bir an önce imzalanıp, usulüne uygun yürürlüğe konulmasını istiyoruz.

DOĞA İÇİN ADALET KAMPANYASI ÇAĞRICILARI”

KESK-Eğitim Sen 2 No’lu Şube; Karşıyaka’da 346. Hafta: “KHK’ler Gidecek, Biz Kalacağız!”

Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) İzmir Şubesi, Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile kamu görevinden ihraç edilen emekçilerin işlerine geri dönmesi talebiyle yürüttüğü oturma eylemlerinin 346’ncısını gerçekleştirdi. Karşıyaka Çarşı girişinde yapılan eylemde, “İhraç tecrittir, tecrit insan hakları ihlalidir. Hak ihlallerine hayır, işimize geri döneceğiz” yazılı pankart açıldı.

Eylem boyunca sık sık “Hak, hukuk, adalet” ve “KHK’ler gidecek, biz kalacağız” sloganları atıldı. Oturma eylemine kentteki çeşitli siyasi parti temsilcileri, demokratik kitle örgütleri ve yurttaşlar da destek verdi.

Basın açıklamasını Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen) İzmir 2 No’lu Şube TİS Hukuk Sekreteri Fatma Çayır yaptı. açıklamanın tam metni şöyle:

“Basına ve Kamuoyuna

Oturma eylemimizin 346. haftasında, bir gecede çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) işlerinden, mesleklerinden ve hayatlarından koparılan kamu emekçileri için yine alanlardayız.
Temel insan haklarını yok sayarak KESK’e bağlı sendikaların üye ve yöneticilerine yönelik sayısız soruşturma, sürgün, gözaltı ve tutuklama gerçekleştirerek bağlı sendikalarımızın işyerlerinde ve alanlarda engelleyemedikleri mücadelesini yıpratmayı hedeflediler.
Bu mücadelenin önünü kesmek için ise iktidar ve iktidar eşlikçisi anlayış; emniyetiyle, yargısıyla el ele vererek elindeki bütün olanakları kullandı.
Tüm bu gerçekliklere rağmen bizler; adalet arayışımızdan, emeğimize ve onurumuza sahip çıkma kararlılığımızdan vazgeçmedik, vazgeçmiyoruz.
Hiçbir somut delil, hiçbir yargı kararı olmadan on binlerce kamu emekçisi ihraç edildi ve KHK’lar, bu ülkenin tarihine bir hukuk lekesi olarak geçti.
OHAL bitti ama OHAL hukuku kalıcılaştı; yargı, adeta iktidarın sopasına dönüştürüldü.
Anayasa Mahkemesi kararları uygulanmazken, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları görmezden gelindi.
Bugün yalnızca KHK’lılar değil, toplumun her kesimi aynı baskı iklimiyle karşı karşıya:
Kayyum politikalarıyla halkın iradesi gasp ediliyor; seçilmişler yerine atanmışlar yönetiyor.
Gazeteciler, öğrenciler, sanatçılar ve yurttaşlar düşüncelerinden dolayı yargılanıyor.
Ekonomik kriz, emekçilerin sofrasındaki ekmeği küçültüyor, işsizlik ve yoksulluk her geçen gün büyüyor.
Kadınlar, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılarak korunmasız bırakılıyor, yaşam güvenceleri gasp ediliyor.
Doğa, sermaye uğruna talan ediliyor; işçiler, taşeron cenderesinde güvencesizliğe mahkûm ediliyor, deprem bölgeleri bile rantın konusu haline getirilebiliyor.
Barış isteyenler susturuluyor; savaş ve yoksulluk politikaları derinleşiyor.
Eğitim ve sağlık ticarileştiriliyor; sosyal devletin yerini sadaka düzeni alıyor.

Biz biliyoruz ki bütün bu tablo birbirinden bağımsız değil.
KHK’larla yaratılan hukuksuzluk, bugün her alana yayılmış durumda.
Kayyum atamaları, adaletsiz yargı kararları, ihraçlar, tutuklamalar… hepsi aynı baskı mekanizmasının parçaları.
Bizler, KESK olarak, KESK’li KHK’lılar olarak, yalnızca kendi haklarımız için değil; bu ülkenin tüm emekçileri, kadınları, gençleri ve çocukları için mücadele ediyoruz.
Adaletin, emeğin, barışın ve eşitliğin hüküm sürdüğü bir ülke için direnişimizi sürdürüyoruz.
Her hafta olduğu gibi bu hafta da diyoruz ki:
Biz bu hukuksuzluk duvarını dayanışmayla, kararlılıkla, umutla aşacağız.
Kayyumları, haksız ihraçları, adaletsizliği kabul etmiyoruz!
Bu ülkenin sokaklarında, meydanlarında, işyerlerinde adaletin sesi olmaya devam ederek güvenli gelecek talebimizden vazgeçmiyoruz!
Barış içinde yaşama talebimizden vazgeçmiyoruz!
Şiddetsiz bir yaşam, eşitlik, özgürlük, adalet, demokrasi, barış mücadelemizden vazgeçmiyoruz!

Son sözü hep direnenler söyler şiarıyla, bütün üyelerimiz görevlerine dönene kadar, yaşanan bu hukuksuzluklar karşısında mücadele kararlılığı içinde olacağımızı buradan bir kez daha kamuoyuyla paylaşıyoruz.

YAŞASIN ONURLU VE ÖRGÜTLÜ MÜCADELEMİZ
YAŞASIN EĞİTİM SEN
YAŞASIN KESK”

 

337 Günlük Direnişin Ardındaki Mücadele: Temel Conta İşçilerinin Grev Kırıcılığı Davası Yine Ertelendi

 

İzmir’de neredeyse bir yıla yaklaşan direniş sürüyor. Temel Conta işçilerinin sendikal hakları için başlattıkları grev, mahkem e salonlarına taşındı; ancak adalet bir kez daha ertelendi.

İzmir’de 337 gündür grevde olan Temel Conta işçileri, sendikal haklarını kullandıkları için uğradıkları baskı ve grev kırıcılığına karşı açtıkları davanın üçüncü duruşmasında yine bekledikleri sonucu alamadı. İzmir 4’üncü İş Mahkemesi’nde görülen dava, dosyadaki belgelerin tamamlanmaması gerekçesiyle 8 Ocak 2026 tarihine ertelendi.

Bu erteleme, hem adaletin gecikmesi anlamına geliyor hem de neredeyse bir yıla yaklaşan grev sürecinin işçiler açısından yeni bir dayanıklılık sınavına dönüşmesini ifade ediyor.

Mahkeme sürecinde yeni talepler

Mahkeme, davaya ilişkin yeni yazışmalar yapılmasına ve eksik belgelerin tamamlanmasına karar verdi. Çalışma ve İş Kurumu İl Müdürlüğü’ne yazı gönderilerek greve katılan işçilerin listesinin mahkemeye ulaştırılması istendi. Davalı vekiline, grevci işçilerin görev ve pozisyonlarıyla ilgili bilgi ve belge sunması için iki haftalık süre tanındı.

Ayrıca, Sosyal Güvenlik Kurumu’ndan (SGK) grevin başladığı tarihten bu yana aylara göre çalışan işçi listelerinin talep edilmesine karar verildi. Davacı vekiline ise grev kırıcılığı iddiasını somutlaştırması, yani grevdeki işçilerin yerine hangi pozisyonlardan hangi işçilerin çalıştırıldığını belgeleyerek mahkemeye sunması için iki haftalık süre verildi.

Önceki bilirkişi raporunun “hüküm kurmaya yeterli olmadığı” belirtilerek, 12 Aralık 2025 tarihinde işyerinde yeniden keşif yapılmasına karar verildi. Bu keşifte görev alacak bilirkişi heyeti için 15.361 TL 50 kuruşluk delil ikamesi avansının yatırılması istendi.

Bütün bu teknik ayrıntılar, dosyanın yargısal olarak ilerlemesini sağlasa da, esas sorunun —yani işçilerin sendikal haklarının gasp edilmesi ve grev kırıcılığına karşı korunma taleplerinin— zamana yayılarak etkisizleştirildiğini gösteriyor.

“Temel Conta işçileri yalnız değildir”

Duruşma sonrası işçiler, dayanışma örgütleriyle birlikte İzmir Adliyesi Ek Hizmet Binası önünde açıklama yaptı. “Temel Conta işçileri yalnız değildir”, “Sendika hakkımız engellenemez” pankartları açıldı; “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz”, “Direne direne kazanacağız” sloganları atıldı.

Açıklamaya İzmir Kadın Platformu (İKP), Tevgera Jinen Azad (TJA) İzmir, İmece-Der ve çeşitli emek örgütleri ve kurumlar katıldı. Basın açıklamasını Temel Conta işçilerinden Sinem Kaya yaptı.

Bu dayanışma tablosu, Temel Conta işçilerinin direnişinin artık yalnız bir işyeri mücadelesi olmaktan çıkıp, sendikal örgütlenme hakkına yönelik ülke genelindeki baskılara karşı bir sembol haline geldiğini gösteriyor.

“Onurlu bir yaşam istiyoruz” — Baro Başkanı Yılmaz’dan sert eleştiriler

İzmir Baro Başkanı Sefa Yılmaz, dayanışma açıklamasında Türkiye’de adaletin “biçimsel bir yargılama görüntüsüne” indirgendiğini vurguladı.

Yılmaz, konuşmasında şunları söyledi:

“Türkiye Cumhuriyeti’nde şu anda yapılan şey aslında bir yargılama değil, yargılamaya benzer bir davranış biçimi. Direnen işçiler, adil ve onurlu bir yaşam istiyorlar. Bu, sadece ücret değil, insanca yaşamanın hakkıdır.”

Yılmaz, geçtiğimiz Temmuz ayında Türk-İş Bölge Temsilcisi Hayrettin Çakmak ile birlikte grev alanını ziyaret ettiklerini hatırlatarak, “Bu kadar uzayacağını düşünmemiştik ama aslında düşünmeliydik,” dedi.

Konuşmasında avukat Selçuk Kozağaçlı’nın sözlerini anımsatarak, “Kutsal olan yaşamın kendisi değil, onurlu bir yaşamdır,” diyen Yılmaz, işçilerin talebinin tam da bu olduğunu vurguladı:

“İşçiler ölmek ya da kalmak derdinde değil; emeğinin karşılığını almak, özgür ve adil bir düzen içinde yaşamak istiyor. Anayasal haklarını kullandıkları için adliye kapılarına sürükleniyorlar. Oysa burada olması gereken patronlardır.”

Yılmaz, adaletin giderek “yasa var ama hukuk yok” düzeyine indiğini belirtti:

“Bugün sendikal haklarını kullanan işçiler mahkemeye taşınırken, emeği sömüren patronlar yargının dışında kalabiliyor. Bu düzenin adı adalet olamaz. Yeniden kazanmak için örgütlü mücadeleden başka yol yok.”

Türk-İş Temsilcisi Çakmak: “Masaya oturmamak suçtur”

Türk-İş 3. Bölge Temsilcisi Hayrettin Çakmak da grev kırıcılığına ve patronların tutumuna sert tepki gösterdi.

“337 gündür kapısında durduğumuz, masaya çağırdığımız Temel Conta yönetimi hâlâ gelmedi. Bir yandan grev kırıcılığı yapıyor, bir yandan mahkemelerde oyalıyor. Artık yeter diyoruz,” dedi.

Çakmak, işçilerin tek talebinin üretmek, çalışmak ve hak ettikleri ücreti almak olduğunu belirterek, patronun bu direnişi “yılgınlığa dönüştürme hesabı” yaptığını söyledi:

“Sanıyorlar ki masaya oturmazlarsa işçiler pes eder. Ama biz buradayız, direniyoruz. Ya bu masaya oturacaklar ya da biz bu mücadeleyi sonuna kadar sürdüreceğiz.”

Kadın işçilerin grevdeki direnişine özel vurgu yapan Çakmak, “Temel Conta işçisi farklıdır; burada kadın emekçiler direniyor, örgütleniyor ve bu kentin onurunu temsil ediyorlar,” dedi.

Açıklamasını şu sözlerle tamamladı:

“Birlikte var olacağız, birlikte kazanacağız. Zafer Temel Conta işçisinin olacak!”

Temel Conta İşçileri adına Sinem Kaya Şöyle  konuştu:

“Bugün grevimizin 337. günü.

Sendika hakkımızı kullandığımız günden beri işveren, bu hakkı ayaklar altına aldı.

Grevimizi kırdı, işyerindeki arkadaşlarımızı bize karşı kışkırttı.

Grev çadırımıza kamera taktı, bizi gözetledi.

Dinlediğimiz müzikten, attığımız slogana kadar her davranışımızı şikayet konusu yaptı

Biz hakkımızı aradıkça, işveren yasaları da, yargıyı da, kolluğu da kendi çıkarı için harekete geçirmeye çalıştı.

Peki biz ne yaptık?

Direndik.

Direnmekle kalmayıp, hukukun ve adaletin gerçekten var olup olmadığını görmek için hakkımızı mahkemede de aradık.

Madem bu ülke bir hukuk devleti; Madem bu ülkenin Anayasasında “sendika, grev, toplu sözleşme” HAK’tır diye yazıyor, o halde bu haklara saldıran işvereni yargı önüne çıkarmak istedik.

Ne mi oldu?

Bir yıl geçti, işveren hakkında hala ceza davası açılmadı.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na ihbarda bulunduk. İdari para cezası dışında hiçbir yaptırım uygulanmadı.

Mahkemeye başvurduk. İşverenin grev kırıcılığı açık net bir şekilde tespit edilmiş olmasına karşın tam 337 gündür hala bir karar verilmedi

Ve anladık ki; Bu ülkede

Sendika hakkı yok.

Toplu sözleşme hakkı yok.

Grev hakkı yok.

İşçi sağlığı yok.

İş güvenliği yok.

İnsanca yaşam hakkı yok.

Adalet yok.

Denetim yok.

Hesap soran yok.

İşçinin alın teri kutsal diyen çok, ama o alın terinin hakkını veren yok.

Ve anladık ki; Bu ülkede, sendikasızlaştırma var, grev kırıcılığı var, işveren cinayetleri var, meslek hastalıkları var, emeğin yağması var, taşeronlaştırma var, işten atma var, işsizlik var, açlık sınırında yaşam var

Ama herkes bilsin ki;

Bu ülkede bir de sınıf kavgası var,

Bu ülkede mücadele var.

Bu ülkede inat var, umut var.

Ve biz varız!!!

Direnen işçiler var.

Dayanışan emekçiler var.

Sendikal haklarını savunan, emeğine, onuruna, geleceğine sahip çıkan işçiler, işsizler, öğrenciler, kadınlar var.

Ve biz var oldukça, bu topraklarda emeğin yağmasına, sendikasızlaştırmaya, işveren cinayetlerine, işten atmalara, hukuksuzluğa karşı mücadele de var olmaya devam edecek

Bugün burada bizimle olduğunuz, dayanışmanızı gösterdiğiniz için hepinize teşekkür ediyoruz.

Ülkenin dört bir yanında direnen işçilere, kadınlara, öğrencilere yürekten selam ve dayanışma  gönderiyoruz

Yaşasın sınıf dayanışması

Yaşasın iş, ekmek ve onur mücadelemiz

Yaşasın sendikamız Petrol-İş”

Bir Grevin Anatomisi: 337 Günlük Direniş Ne Anlama Geliyor?

Temel Conta işçilerinin grevi, Türkiye’deki sendikal hak mücadelesinin güncel panoramasında özel bir yere sahip. Yaklaşık bir yıldır süren bu direniş, yalnızca bir işyerinde değil, ülke genelinde sendikal örgütlenmenin önündeki engelleri ve yasal boşlukları görünür kıldı.

Sendikal hakların fiilen gaspı

Türkiye’de yasal olarak tanınan sendikal haklar, özellikle özel sektörde fiilen uygulanamaz hale geliyor. İşverenlerin sendikaya üye olan işçileri işten çıkarma, baskı altına alma ya da grev sürecinde “taşeron” işçilerle üretimi sürdürme yöntemleri, grev kırıcılığı olarak adlandırılıyor.

Temel Conta davası da bu noktada emsal nitelik taşıyor: Mahkeme, işçilerin yerine kimlerin çalıştırıldığını araştırma kararı alarak aslında grev kırıcılığının tespiti için kritik bir adım attı. Ancak adaletin 8 ay sonrasına ertelenmesi, işçilerin ekonomik ve psikolojik dayanıklılığını zorluyor.

Sınıfsal sessizlik duvarı

Temel Conta örneği, Türkiye’de emek mücadelesinin görünmezliğine de ayna tutuyor. Ulusal medyada geniş yer bulmayan bu tür grevler, çoğu zaman “sessiz direnişler” olarak kalıyor. Oysa bu sessizlik, işçilerin değil, sermaye-medya ittifakının sessizliğidir.

Grevdeki işçiler, her gün fabrikanın önünde nöbet tutarken, kamu kurumları ve yargı mekanizmaları, “belge eksikliği” gerekçesiyle süreci geciktiriyor. Bu da fiilen bir adalet ertelemesi anlamına geliyor.

Kadın işçilerin öne çıkan rolü

Temel Conta grevi, kadın işçilerin sendikal alandaki görünürlüğünü artıran önemli bir deneyim oldu. Sınırlı ücretlerle çalışan kadın işçilerin grev boyunca öne çıkması, hem patriyarkal, kapitalist  işyeri düzenine hem de erkek egemen sendikal yapılara bir meydan okuma niteliği taşıyor.

Kadın işçilerin kürsüde konuşması, dayanışma ağları kurması ve grev boyunca ön safta yer alması, Türkiye işçi sınıfı mücadelesinin toplumsal cinsiyet boyutunu da derinleştiriyor.

Bir Yılın Eşiğinde: Grev Nerede Duruyor?

337 günlük bu direniş, yalnızca Temel Conta işçilerinin değil, Türkiye’deki emek hareketinin direnç noktasını simgeliyor.

Ekonomik kriz, enflasyon ve işsizlik koşullarında sendikal mücadele, giderek daha ağır bedellerle yürütülüyor. Ancak Temel Conta örneği, direnişin hâlâ güçlü bir moral kaynağı olabileceğini de gösteriyor.

Adaletin gecikmesi, hukukun işlemez hale gelmesi, grev kırıcılığına göz yumulması, tüm bunlar işçi sınıfının karşısında büyük bir duvar gibi duruyor.

Ama bu duvarın önünde, 337 gündür nöbet tutan Temel Conta işçileri, “örgütlü mücadelenin başaramayacağı hiçbir şey yoktur” diyerek bir toplumsal hafıza yaratıyorlar.

Sonuç:

Temel Conta davası bir işyeri ihtilafı olmanın ötesinde, Türkiye’de adaletin, sendikal hakların ve emeğin değerinin yeniden sorgulanmasına yol açan bir örnek haline geldi.

8 Ocak 2026’ya ertelenen duruşma, bir yandan yargının yavaş işleyişine dair eleştirileri güçlendirirken, öte yandan işçilerin dayanışma ağlarının da büyümesine vesile oluyor.

Bu nedenle Temel Conta grevi, yalnızca bir “iş anlaşmazlığı” değil — Türkiye’de onurlu yaşam ve örgütlü emeğin yeniden tanımlandığı sermayeye karşı bir direniş süreci olarak tarihe geçiyor.

Dilovası’nda Íşçiler Yanarak Öldü.Yeter Artık! Íş Cinayetleri Son Bulsun! Yine Alınmayan Önlemlerin Bedelini Emekçiler Ödüyor!

 

Kocaeli’nin Dilovası ilçesinde bir parfüm deposunda meydana gelen patlamada 2 si çocuk, 6 işçi arkadaşımızı yitirdiğimizi, 1’i ağır olmak üzere 5 işçi arkadaşımızın da yaralandığını derin bir üzüntü ve öfkeyle öğrenmiş bulunuyoruz.

Hayatını kaybeden emekçi kardeşlerimizin ailelerine başsağlığı, yaralı işçilere acil şifalar diliyoruz. Ancak artık bu sözlerin ötesine geçmenin zamanı çoktan gelmiştir!

Bu ülkede her gün bir işçi, “kaza” denilen ama aslında cinayet olan olaylarda hayatını kaybediyor. Bu ölümler ne kaderdir, ne de “ihmal”! Bu ölümler, denetimsizliğin, taşeron sisteminin, düşük ücret politikalarının ve sermayenin sınırsız kâr hırsının sonucudur.

Dilovası’nda yaşanan patlama, yıllardır uyarılan tabloyu bir kez daha gözler önüne sermiştir:
Emekçinin canı, patronun kârı karşısında hiçe sayılmaktadır!
İş güvenliği önlemleri kâr uğruna yok sayılmakta, denetim mekanizmaları göstermelik hale getirilmektedir.
Ve her defasında bu cinayetlerin bedelini, alın teriyle yaşayan emekçiler ödemektedir.

Bizler biliyoruz ki bu düzen, yalnızca üretim sürecinde değil, yaşamın her alanında emekçiyi yok sayan bir sömürü düzenidir. Düşük ücretlerle, güvencesiz işlerle, ölümüne mesaiyle, işsizlik korkusuyla ayakta tutulmaktadır.

Ama biz biliyoruz:
Bu düzeni değiştirecek olan, susmayan, örgütlenen ve mücadele eden işçi sınıfıdır!
Íşçi cinayetleri karşisinda;
Her fabrika, her atölye, her işyeri bir direniş mevzisine dönüşmelidir.

Emekçiler; düşük ücretlere, güvencesizliğe, taşeron sömürüsüne ve iş cinayetlerine karşı birleşmeli, örgütlenmeli, hakkını aramalıdır.

Biz, yaşamı üreten ellerin sesi ve işçi ve emekçilerle dayanışmaya ve mucadelelerine destek olmaya devam edeceğiz.
Sermayenin kâr hırsına kurban edilen her işçi, emekçilerin mücadelesinde yaşayacaktır.

İnsanca çalışma koşulları, güvenceli istihdam, sendikal haklar ve emekten yana bir düzen mücadelesinde tarafız ve işçilerin emekçilerin yanındayız. Dayanışma mücadeleyi güçlendirir.

Yaşasın işçilerin birliği, yaşasın emek mücadelesi!
İş cinayetleri durdurulsun!  Çocuk işçiliğine son!

Denetimsizlik değil, adalet istiyoruz!

Bu cinayetlerin sorumlusu, siyasi iktidardır.

#Kocaeli #Dilovası #İşCinayetiDeğilCinayet #EmekMücadelesi#ÇocukİşçiliğineSon

Genel Kurul Toplantısına Çağrı

İmece Dostluk Dayanışma Derneği (İmece-Der) in  9. Olağan Genel Kurulu’na Çağrımızdır.
Üye ve Dostlarımıza Duyurulur.

Derneğimiz’in 9. Olağan Genel Kurul’u aşağıdaki gündemle 13 Aralık 2025
Cumartesi günü saat 13.30 te Derneğimiz binasında (859 Sokak. Vatan İşhanı Kat:6/
601 Konak-İzmir )  toplanacaktır. Çoğunluğun  sağlanamaması durumunda 20 Aralık
2025 Cumartesi günü yine 13.30 da, çoğunluk aranmaksızın katılımcı üyelerimizle
Derneğimiz’ de gerçekleşecektir.
Katılımınız değerlidir. Bilgi ve ilginize iletiriz. Sevgi ve Dostlukla
İmece-Der Yönetim Kurulu.

İmece-Der 9. Olağan Genel Kurulu Gündemi
1-Açılış; saygı duruşu ve Divan Kurulu seçimi.
2-Gündemin okunması, onaylanması
3-2023-2025 Çalışma Dönemi Çalışma Raporunun sunumu
4-Çalışma Raporu üzerine görüşme.
5-Denetim Kurulu Raporunun sunumu ve Değerlendirmesi
6-Mali Raporun sunumu
7-Raporların İbrası
8- Organların Seçimi
9- Görüş ve Öneriler, dilekler.

AİHM ve AYM Kararlarını Uygulayın!

Siyasi Tutsakları Serbest Bırakın!

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Halkların Demokratik Partisi (HDP) eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın tutukluluğuna ilişkin verdiği ikinci ihlal kararına yapılan itirazı reddederek kararını kesinleştirmiştir. Bu karar, Türkiye’de yıllardır süregelen hukuksuzluğun uluslararası düzeyde bir kez daha tescil edilmesi anlamına gelmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve tarafı olunan uluslararası sözleşmeler açıkça göstermektedir ki, AİHM ve Anayasa Mahkemesi (AYM) kararları bağlayıcıdır. Bu kararların uygulanmaması, yalnızca bireysel bir hak ihlali değil  aynı zamanda hukuk devleti ilkesinin açık bir biçimde ihlalidir.

Bugün, hukukun üstünlüğüne ve adaletin tesisine duyulan ihtiyaç her zamankinden daha yakıcıdır. Siyasi iktidar, mahkeme kararlarını yok sayma tutumuna son vermeli yargının bağımsızlığına ve hukukun evrensel ilkelerine uygun davranmalıdır.

Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Osman Kavala, Can Atalay, Tayfun Kahraman, Mine Özerden, Çiğdem Mater ve benzeri davalarla hukuksuzca özgürlüklerinden mahrum bırakılan tüm siyasi tutsaklar derhal serbest bırakılmalıdır.

Barışın, demokrasinin ve toplumsal adaletin önünü açmanın yolu, hak ihlallerine son vermekten ve hukuku eksiksiz işletmekten geçmektedir.
İmece-Der olarak  hukukun üstünlüğü, adaletin sağlanması ve demokratik bir Türkiye için mücadelemizi sürdüreceğiz.

Adalet, özgürlük ve barış için: AİHM ve AYM kararlarını derhal uygulayın!