Ege Çevre ve Kültür Platformu’nun (EGEÇEP) başlattığı Ege Ekoloji Kervanı, yalnızca bir çevre farkındalık etkinliği değil; Türkiye’de son yirmi yılda kurulan “sömürge tipi madencilik rejimi”, enerji şirketlerinin yayılmacı yatırım stratejileri ve devletin ekolojik hakları sistematik biçimde ihlal eden politik ekseni karşısında toplumsal bir itiraz hattının yaşamın içinde görünürleşmesidir. İzmir’den başlayarak Uşak ve Manisa’ya uzanan etkinlikler, Ege’nin ve ülkenin farklı bölgelerinde uzun süredir biriken ekolojik öfkenin ortaklaşarak büyüdüğünü gösterdi.
UŞAK: Su Sefaletine Doğru İlerleyen Bir Ülkenin Anatomisi
Kervanın ilk durağı olan Uşak’ta yapılan eylem, Türkiye’nin hızla sürüklendiği su kıtlığı rejiminin toplumsal yansımalarını açığa çıkardı. “Murat Dağı Yok Olmasın” Platformu Sözcüsü Funda Öz Akçura’nın, Türkiye’nin su fakiri bile olamayacak ölçüde “su sefaleti” yaşadığını söylemesi, iklim krizi ile madencilik faaliyetlerinin kesişimindeki yapısal tahribatı çarpıcı biçimde ortaya koyuyor.
Su krizi bir ‘doğal afet’ değil, sermaye birikim modelinin sonucudur
Türkiye’de su kıtlığının temel nedenleri arasında:
-Plansız maden sahası ruhsatlandırmaları,
-Yeraltı su yataklarının vahşi madencilikle tahribi,
-Jeotermal enerji projelerinin denetimsiz kullanımı,
-Devletin su politikalarını piyasa önceliklerine göre düzenlemesi bulunuyor.
Bu nedenle su krizi, meteorolojik değil politik bir krizdir. Devlet-sermaye işbirliğiyle hızlanan madencilik faaliyetleri, suyu toplumsal bir hak olmaktan çıkarıp ekonomik bir değişken haline getiriyor.
MADEN YASASI : Türkiye’de ‘Fiili Ekokırım İmtiyazı’ nı, Akçura’nın Maden Yasası’nın şirketlere sağladığı “başla, hukuk arkadan gelir” mantığını eleştirmesi, Türkiye’de çevre hukukunun nasıl sistematik olarak işlevsizleştirildiğini gösteriyor.
Bugün Türkiye’de:
-Ruhsat verilen şirketler çalışmaya başlıyor,
-ÇED süreçleri “formaliteden ibaret” bir aşamaya indiriliyor,
-Açılan davalar sonuçlandığında doğa zaten geri dönülmez biçimde tahrip edilmiş oluyor.
Hukukun askıya alınması, ekosistemin cezalandırılması demektir
Bu model, literatürde “ekokırımın kurumsallaşması” olarak tanımlanabilecek bir yapıya karşılık geliyor. Hukuki süreç, koruma değil tahribatın hızlandırılması üzerine kuruludur. Bu nedenle Maden Yasası, Türkiye’de doğayı koruyan değil, doğa katliamını hızlandıran bir merkezi mekanizmadır.
KIŞLA DAĞI VE İLİÇ: Türkiye Altın Madenciliğinin ‘Yapısal Felaket’ Rejimi
EGEÇEP Eşsözcüsü Arif Ali Cangı’nın Kışla Dağı’nda kullanılan yöntemleri “en vahşi madencilik modeli” olarak nitelendirmesi, Türkiye’de altın madenciliğinin geldiği noktayı gözler önüne seriyor. Açık havada siyanür püskürtülmesi, yalnızca çevre değil halk sağlığı açısından da uluslararası normlara aykırı bir teknik.
Cangı’nın hatırlattığı Erzincan İliç felaketi, bir kazadan çok daha fazlasıdır: Türkiye’de altın madenciliğinin yapısal bir felaket üretme potansiyeli taşıdığının en açık kanıtı.
Analiz: Felaketler istisna değil; Türkiye madencilik rejiminin doğal sonucudur
Altın madenciliği şirketlerinin denetimden muaf tutulduğu, devlet yetkililerinin şirketlerle organik ilişkiler kurduğu, hukukun sistematik biçimde askıya alındığı bir ülkede:
Heyelan, Zehir sızıntısı, Toprak kayması, Yeraltı suyu kirlenmesi felaket değil olağan pratikler haline gelir.
Ege Ekoloji Kervanı’nın Kışla Dağı ve İliç örneklerini öne çıkarması bu nedenle tesadüfi değildir: Türkiye bir ekolojik kırılmanın eşiğinde değil, tam ortasında.
MANİSA-SALİHLİ: JES Direnişinin Kırılma Noktası ve Ekokırımın Politikleşmesi
Manisa-Salihli buluşmasında açılan “İklimi değil yasayı değiştir” pankartı, ekoloji hareketinin politik çerçevesini net biçimde ortaya koyuyor. EGEÇEP Eşsözcüsü Derya Lim’in iklim krizini “politik bir kriz” olarak tanımlaması, Türkiye’deki ekoloji mücadelesinin artık yalnızca çevre sorunlarına değil, devletin ekonomi-politiğine yöneldiğini gösteriyor.
Ekoloji hareketi, toplumsal muhalefetin yeni politik merkezi haline geliyor
Lim’in talepleri, Türkiye’de eşi görülmemiş bir dönüşümü işaret ediyor:
Ekokırım suç olarak tanımlansın.
Fosil yakıt ve yıkıcı projeler durdurulsun.
Doğanın hakları pozitif hukukta yer alsın.
Savaş değil yaşam bütçesi isteyen bir halk hareketi inşa edilsin.
Bu talepler, artık yerel çevre mücadelesi değil; doğrudan egemenlik ilişkilerini, ekonomik modeli ve devletin önceliklerini sorgulayan bir toplumsal programdır.
Ege Ekoloji Kervanı’nın Siyasi Önemi: Dağınık Direnişlerden Bölgesel Ekoloji Cephesine
Kervanın ilk gününde görünür olan şey, yalnızca çevre örgütlerinin kararlılığı değil; Ege Bölgesi’nde yerel direnişlerin birleşerek politik bir güç odağı oluşturma potansiyelidir.
Bugün Ege’de: Murat Dağı’nın su havzaları, Gediz Ovası’nın tarım alanları, Manisa Ovası’nın JES baskısı, Kışla Dağı’nın siyanür tehdidi, aynı ekolojik ve ekonomik rejimin ürünüdür.
Ege’de birleşik bir ekoloji hattı doğuyor
Ege Ekoloji Kervanı, bu parçalı mücadelenin ortak bir söylem, ortak bir strateji ve ortak bir politik zemin etrafında buluşabileceğinin kanıtıdır.
Bu buluşmanın siyasal anlamı açıktır:
Ekoloji hareketi artık yerel tepkilerin toplamı değil,
Türkiye’de faşizmin ve sermayenin ürettiği tahribata karşı toplumsal bir karşı-hegemonya hattıdır.
Sonuç: Türkiye Ekokırım Çağında — Ege Direnişi Bu Çağın İlk Büyük Toplumsal Cevabı Olabilir
Ege Ekoloji Kervanı’nın ilk gününde ortaya çıkan tablo, Türkiye’nin ekolojik yıkımı artık “proje bazlı tepkilerle” taşıyamayacak bir aşamaya geldiğini gösteriyor. Uşak ve Manisa’da dile getirilen talepler, Ege’nin dört bir yanına yayılan ekokırım dalgasına karşı: daha örgütlü, daha politik, daha sert, daha ortaklaşmış, bir toplumsal direnç hattı doğduğunu işaret ediyor.
EGEÇEP’in yürüttüğü bu kervan, Türkiye’nin geleceğini belirleyecek mücadele hatlarından birinin ekolojik adalet mücadelesi olduğunu gösteriyor.
