Sermayenin Bütçesine Karşı Halk İçin Bütçe, Demokratik Türkiye
TBMM’de 2026 yılı bütçe görüşmeleri sürerken Eski Sümerbank önünden İzmir Cumhuriyet Meydanı’na yapılan yürüyüş ve yapılan KESK mitingi, sadece bir sendikal eylem değil; sermaye yanlısı bütçe politikalarına, büyüyen yoksulluğa ve otoriterleşen rejime karşı biriken toplumsal öfkenin dışavurumu olarak okunmalı. Yağmura rağmen meydanı dolduran binlerce emekçi, “Halk için bütçe, demokratik Türkiye” sloganını, iktidarın ekonomik programının sınıfsal karakterine karşı politik bir itirazın şiarı haline getirdi.
Konuşmalarda altı çizilen temel nokta, bütçenin “teknik” bir mali plan değil, bizzat sınıfsal tercihlerle şekillenen siyasal bir belge olduğu gerçeğiydi. KESK Eş Genel Başkanı Ayfer Koçak’ın vurguladığı gibi, bütçenin gelir tarafı esas olarak emekçilerin sırtına yüklenen dolaylı vergilere dayanıyor; gider tarafı ise yandaş holdinglere teşvik, faize kaynak transferi ve savaş-güvenlik harcamaları üzerinden sermayeye çalışıyor. Bu nedenle mitingte sıkça dile getirilen “Ege’nin bütçesi değil, sermayenin bütçesi” ifadesi, iktidarın “bölgesel kalkınma, istihdam, yatırım” söylemini boşa düşüren bir teşhir işlevi gördü. Orman yangınlarına, depremlere ve derinleşen kamu yatırımı eksikliğine rağmen Ege’ye gerekli payın ayrılmaması, çevre mücadelesi, yaşam hakkı ve emek mücadelesinin aynı bütçe politikası ekseninde kesiştiğini gösteriyor.
Mitingin ana şiarlarından “Geçinemiyoruz”, artık sıradan bir şikâyet değil, yoksulluğun yönetilebilir olmaktan çıktığı bir eşiğe işaret ediyor. Başak Edge Gürkan’ın konuşmasında öne çıkardığı kiraların asgari ücreti aşması, maaşların sağlıklı beslenmeye yetmemesi, tencerenin kaynamaması gibi unsurlar; krizin soyut rakamlardan ibaret olmadığını, gündelik hayatın en temel alanlarında bir çöküş olarak deneyimlendiğini somutlaştırdı. Yoksulluk, “küresel kriz” ya da “döviz dalgalanması” gibi muğlak gerekçelere değil; sermayeden çok emekten alınan vergilere, zenginleri kayıran bütçe tercihlerine bağlandı. Toplanan her 100 liralık verginin çok küçük bir kısmının sermayeden, ezici çoğunluğunun emekçi sınıflardan alınması, meydanda yankılanan “vergi adaletsizliği” bilincinin maddi zeminini oluşturuyor.
Bir diğer kritik vurgu, bütçenin kimler için yapılmadığıydı. Kadınlara, gençlere, kamusal sosyal politikalara ve afet önlemlerine ayrılmayan kaynaklar; tasarruf söylemi eşliğinde kısılan kamusal hakların bedelini halka ödetiyor. Deprem ülkesi olan Türkiye’de afet hazırlığına, her yaz yaşanan orman yangınlarına karşı önleyici yatırımlara bütçe ayrılmaması; sağlıkta randevu krizinden eğitimin niteliksizleşmesine kadar uzanan geniş bir alanda, sermaye yanlısı büyüme modelinin toplumsal maliyetini açığa çıkarıyor. Bütçe, bu anlamda, hak gasplarının kâğıt üzerindeki adı haline geliyor.
Mitingin politik çıtasını yükselten unsurlardan biri de “Genel grev, genel direniş” çağrısının açık ve ısrarlı biçimde dile getirilmesiydi. Bu çağrı, sıradan bir miting sloganı olmaktan öte, emek hareketinin önümüzdeki döneme dair stratejik yönelimini işaret ediyor. “Hiçbir kuruma, kişiye, sınıfa yalvarmayacağız” vurgusu, devletin lütfuna, seçimden seçime dağıtılan umut kırıntılarına yaslanan çizgilere mesafe koyuyor. Emekçilere, haklarını bir ihsan değil, örgütlü mücadeleyle “söküp alma” perspektifi öneriliyor; bu da sınıf hareketinin özneleşme iddiasını güçlendiriyor.
Temel Conta işçilerinin 355 gündür süren grevinin ve Digel işçilerinin 317 gündür devam eden sendikal hak mücadelesinin kürsüye taşınması ise bu stratejik hattı somutluyor. Bir yandan sermayenin sendikal örgütlenmeye karşı ne kadar inatçı ve sistematik bir saldırı yürüttüğünü gösteren bu direnişler, diğer yandan “yılmadan, geri adım atmadan” sürdürülen mücadeleler olarak emek hareketine moral ve deneyim aktarıyor. KESK’in bu direnişleri sahneye çıkarması, bütçe mücadelesini yalnızca kamu emekçileriyle sınırlamama; metalden tekstile, daha güvencesiz sektörlere uzanan ortak bir sınıf zemini kurma iradesini ifade ediyor.
Mitingin bileşenleri de bu genişleme eğilimini doğruluyor. TÜMTİS, TMMOB, İzmir Barosu, Tabip Odası, emekliler platformları ile Emek Partisi, TİP, Sol Parti, TÖP, DEM Parti gibi siyasal odakların alanda yan yana gelmesi; bütçe tartışmasının giderek bir “rejim tercihi” tartışmasına dönüştüğünü gösteriyor. “Vergide adalet”, “Çetelere değil emekçiye bütçe”, “İş, ekmek, özgürlük”, “Faşizme karşı omuz omuza” sloganları, ekonomik krizin alım gücü kaybının ötesinde; faşist uygulamaların , hukuksuzluk, savaş politikaları ve yağma düzeniyle iç içe geçmiş bir rejim krizi olarak kavrandığını yansıtıyor.
KESK’in “Halk için bütçe, demokratik Türkiye” şiarı, ekonomik taleplerle demokrasi mücadelesini birbirinden koparmaya çalışan liberal yaklaşımdan farklı bir yerde duruyor. Hukukun üstünlüğü, ifade özgürlüğü ve sendikal haklar olmadan emekten yana bir ekonomik programın da mümkün olmayacağı vurgulanıyor. Türkiye’nin düşük ücretli, güvencesiz emek cenneti olarak küresel sermayeye bağlanmasına yönelik eleştiri, bütçe mücadelesini anti-emperyalist ve anti-kapitalist bir perspektifle buluşturuyor.
Yoğun yağmura rağmen Cumhuriyet Meydanı’nın dolmuş olması, mitingin moral-politik gücünü artıran simgesel bir ayrıntı. İktidarın “sokak bitti, muhalefet dağıldı” söylemi karşısında, yağmur altında yürüyen ve slogan atan binlerce emekçi, fiilen başka bir tablo çiziyor. Geniş Merdiven konseriyle sonlanan miting, öfke ve itirazla dayanışma ve ortaklaşmanın iç içe geçtiği politik-kültürel bir buluşma işlevi gördü.
Sonuçta İzmir’deki “Halk için bütçe, demokratik Türkiye” mitingi; sermaye yanlısı bütçeye, yoksullaştırmaya, vergi adaletsizliğine, kamusal hak gasplarına, sendikal saldırılara, faşizmin tahkim edilmesi ve savaş bütçesine karşı sınıfsal bir itirazın kolektif ifadesi olarak görülmeli. Temel Conta ve Digel işçilerinin direnişleri, bu mücadelenin sürekliliğini; “Genel grev, genel direniş” ufku ise gelecekte daha örgütlü ve bütünlüklü bir mücadele hattının mayalandığını haber veriyor.