Kahramanmaraş’ta bir okulda gerçekleştirilen ve 9 insanın yaşamını yitirdiği, 13 kişinin yaralandığı silahlı saldırı; sadece bir güvenlik zafiyetinin değil, derinleşen bir toplumsal çürümenin, sistematik ihmalin ve siyasal sorumsuzluğun kanlı bir tezahürü olarak karşımızda durmaktadır. Bu katliamın ardından yükselen öfke, yas ve isyan dalgası, İzmir’de sokaklara taşmış; eğitim emekçileri, veliler ve öğrenciler susmayacaklarını, geri çekilmeyeceklerini ilan ederek kitlesel bir direniş hattı örmüştür.
İzmir’de iki gün boyunca iş bırakan eğitim emekçileri, yalnızca bir mesleki hak mücadelesi yürütmemiş; aynı zamanda çocukların, öğretmenlerin ve toplumun geleceğinin sistematik biçimde karartılmasına karşı açık bir politik tavır almıştır. Velilerin çocuklarını okula göndermemesi, bu çürümüş düzene karşı tabandan yükselen bir güvensizlik ve reddiye beyanıdır. Bu, artık yalnızca bir tepki değil, bir kırılmadır.
Konak’ta toplanan binlerce kişi, YKM önünden İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ne yürürken attıkları sloganlarla yalnızca bir bakanı değil, bütün bir siyasal düzeni hedef almıştır. “Okullarda şiddet istemiyoruz” haykırışı, aslında bu düzenin ürettiği eşitsizliğe, güvencesizliğe ve çürümeye karşı yükselen bir itirazdır. “Yusuf Tekin istifa” sloganı ise kişisel bir çağrının ötesinde, sorumluluğun somutlaşmış adresine yöneltilmiş politik bir hesap sorma iradesidir.
Eğitim Sen şubeleri, KESK’e bağlı sendikalar, demokrasi güçleri ve siyasi yapılarla birlikte yurttaşların katılımıyla büyüyen bu eylem, bir dayanışma fotoğrafından çok daha fazlasıdır. Bu, ülkenin dört bir yanında biriken öfkenin, adaletsizliğe karşı ortak bir direniş zemininde buluşmasının ifadesidir. Çünkü artık herkes biliyor: Bu saldırılar münferit değil, bu ölümler tesadüf değil, bu karanlık sistematik olarak üretiliyor.
İl Milli Eğitim Müdürlüğü önünde yapılan açıklamada dile getirilen gerçekler, aslında yıllardır görmezden gelinen bir çürümenin açık teşhiridir. Toplumun her hücresine sirayet eden şiddet, okullara kadar sızmışsa; bunun nedeni bireysel sapkınlıklar değil, politik tercihlerdir. Ekonomik yıkımın derinleştiği, milyonların yoksulluk sınırının altında yaşamaya mahkûm edildiği, adalet mekanizmasının siyasal çıkarların aracı haline getirildiği bir düzende; şiddetin sıradanlaşması kaçınılmazdır.
Bugün çocuklar açken, okullar temizlikten, güvenlikten, temel ihtiyaçlardan yoksunken; iktidar sahiplerinin kendi çocuklarını steril ve ayrıcalıklı eğitim alanlarında büyütmesi, bu düzenin sınıfsal karakterini çıplak biçimde ortaya koymaktadır. Bir yanda bir öğün yemeğe muhtaç bırakılan çocuklar, diğer yanda milyonluk maaşlarla beslenen bir ayrıcalık zümresi… Bu uçurum kapanmadıkça, hiçbir şey değişmeyecektir.
Kamu kaynaklarının yağmalandığı, liyakatin yerini sadakatin aldığı, kurumların çürütüldüğü bir tabloda; çetelerin palazlanması, suç ilişkilerinin siyasalla iç içe geçmesi ve toplumun güvensizlik sarmalına itilmesi kaçınılmazdır. Gazetecilerin susturulduğu, sendikacıların baskı altına alındığı, muhaliflerin kriminalize edildiği bir ortamda gerçekler gizlenebilir; ancak sonuçlar gizlenemez. O sonuçlar bugün okullarda kan olarak karşımıza çıkmaktadır.
Gençliğin umudunu yitirdiği, geleceğini başka ülkelerde aradığı bir ülkede; eğitim artık bir hak değil, bir belirsizlik alanına dönüşmüştür. Köylünün toprağını, işçinin emeğini, öğrencinin geleceğini savunmak zorunda kaldığı bir düzende; bu çürümeye karşı direniş kaçınılmazdır. İzmir’de yükselen ses tam da budur: Boyun eğmeyeceğiz.
Eylem boyunca yükselen “Genel grev, genel direniş” sloganı, yalnızca bir temenni değil, bir çağrıdır. Bu çağrı; parçalanmış, yalnızlaştırılmış, susturulmuş kesimlerin yeniden birleşmesi ve ortak bir mücadele hattı kurması çağrısıdır. Çünkü bu karanlık ancak örgütlü bir toplumsal güçle dağıtılabilir.
Bugün sorulması gereken soru açıktır: Daha kaç çocuk hayatını kaybedecek? Daha kaç öğretmen toprağa düşecek? Daha kaç saldırı yaşanacak? Sorumlular hesap vermedikçe, bu soruların cevabı değişmeyecektir. Bu nedenle istifa çağrısı bir prosedür değil, politik bir zorunluluktur.
Eğitim alanını tarikatlara, cemaatlere ve gerici yapılara açan; okulları bilimden, laiklikten ve kamusal nitelikten uzaklaştıran anlayış sürdükçe, bu karanlık derinleşecektir. Bu yüzden mücadele yalnızca bir bakanın istifasıyla sınırlı değildir; bu düzenin köklü bir biçimde değiştirilmesini gerektirir.
Kahramanmaraş’ta yaşamını yitiren öğretmenlerin ve öğrencilerin anısı, ancak bu mücadele büyütülürse yaşatılabilir. Onların kaybı, bir yasın ötesinde bir sorumluluk yüklemektedir: Bu düzeni değiştirmek.
İzmir’de yükselen bu direniş, yalnızca bir başlangıçtır. Karanlığa teslim olmayanların, susmayanların ve boyun eğmeyenlerin sesi büyüdükçe; bu düzen sarsılacaktır. Çünkü tarih göstermiştir: Halk ayağa kalktığında hiçbir iktidar sonsuz değildir.
