TURGUT KÜÇÜK

                                                                        Turgut Küçük (19 Mayıs 1958-14.05.2026)

EY GÜZEL YOLDAŞ, SEVGİLİ TURGUT

En güzel deniz

Henüz gidilmemiş olandır.

En güzel çocuk

Henüz büyümedi.

En güzel günlerimiz

Henüz yaşamadıklarımızdır.

Ve sana söylemek istediğimiz en güzel söz,

Henüz söylememiş olduğumuz sözdür.

Nazım Hikmet

Turgut Küçük (19 Mayıs 1958-14.05.2026)

Aramıza katıldığında yaşı gençti. Ama ağırbaşlılığı, olgunluğu ve heybetli duruşuyla hepimizin gözünde farklı bir yere sahipti. Bu yüzden ona çoğu zaman “Turgut Dayı” derdik. Yaşından değil, karakterinden gelen bir saygınlığı vardı.

Turgut  1976 yılında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne girdi. O yıllar, Türkiye üniversitelerinde akademik ve demokratik taleplerin en yoğun biçimde yükseldiği dönemlerden biriydi. Boykotlar, direnişler, işgaller ve yurtlardan atılan öğrencilerin çadır eylemleri ülke gündeminin önemli parçaları haline gelmişti. Üniversite gençliği yalnızca eğitim sorunlarıyla değil, aynı zamanda ülkenin ve dünyanın içinde bulunduğu siyasal gelişmelerle de yakından ilgileniyordu.

Aynı dönemde Türkiye’de, Kıbrıs’ta ve dünyanın birçok ülkesinde kapitalist-emperyalist sistemin dayattığı sömürü düzenine karşı halkların mücadelesi yükselmekteydi. İşçiler grevlerde, emekçiler direnişlerde, gençlik ise üniversitelerde ve sokaklarda haklarını savunuyordu. Akademik ve demokratik talepler etrafında örgütlenen öğrenci hareketi, aynı zamanda devrim ve sosyalizm mücadelesinin de önemli dinamiklerinden biri haline gelmişti.

Ancak yükselen bu toplumsal mücadeleler karşısında egemen güçler de boş durmuyordu. Emperyalizmle işbirliği içindeki gerici siyasal iktidarlar, gelişen halk hareketlerini bastırmak için devletin tüm baskı araçlarını devreye sokuyordu. Polis, jandarma, askeri güçler ve faşist sivil örgütlenmeler, devrimci gençliğin ve halk muhalefetinin üzerine saldırıyordu.

İşte Turgut dostumuz, böyle bir dönemde üniversite yaşamına adım attı.

Önce öğrenci yurduna yerleşti, eğitimine başladı. Ancak köylü bir ailenin çocuğu olarak yetişmiş olması, halktan yana karakteri ve adalet duygusu, onu yaşananlara kayıtsız bırakmadı. O, yaşadığı topluma ve çevresine karşı sorumluluk hisseden insanlardan biriydi.

Biz Kıbrıslı öğrenciler de o dönemde bu mücadelelerin içinde yer alıyorduk. Yurtsever ve devrimci Kıbrıslı öğrenciler olarak Türkiye devrimci hareketiyle enternasyonal dayanışma içerisinde bulunuyor, hem üniversitelerde hem de siyasal mücadele alanlarında yerimizi alıyorduk.

Devrime ve sosyalizme inanmış gençlerdik. Aramıza yeni gelen Kıbrıslı öğrencileri kazanmak, onları dayanışmanın ve mücadelenin bir parçası haline getirmek için çaba gösteriyorduk. Turgut da hiçbir çekingenlik göstermeden aramıza katılan arkadaşlarımızdan biri oldu.

O yıllarda İzmir’de Kıbrıslı öğrencilerin kurduğu  İzmir Kıbrıslılar Öğrenci Kültür Derneği  (İZKÖK) adında bir derneğimiz vardı. Bu dernek yalnızca öğrencilerin bir araya geldiği bir mekân değil; tanışmanın, kaynaşmanın, yardımlaşmanın, kültürel faaliyetlerin ve memlekete ilişkin siyasal çalışmaların yürütüldüğü önemli bir dayanışma merkeziydi.

Daha sonraki yıllarda Türkiye sol hareketinde yaşanan ayrışmalar, doğal olarak Kıbrıslı öğrencileri de etkiledi. Farklı siyasal çizgiler arasındaki görüş ayrılıkları zamanla derinleşti ve gruplar arasında sert ayrışmalar yaşandı. Bizler Halkın Kurtuluşu hareketi içerisinde yer alıyorduk. Derneğin yönetiminde bulunan ve modern  revizyonist politikaları savunan İGD çizgisine yakın duran grup ise bizi dernekten çıkardı. Turgut, bütün bu süreçlerde hiçbir tereddüt göstermeden bizimle birlikte hareket etti.

Bu dönemde Üniversite yurtlarından öğrencilerin zorla çıkarılması üzerine devrimci öğrenciler çadır direnişleri örgütlediler. Bizler de bu direnişlerin içinde yer aldık. O günlerde mücadele, yalnızca bir siyasal tercih değil, aynı zamanda günlük yaşamın ayrılmaz bir parçasıydı.

Biz dört arkadaş, Turgut’un da içinde bulunduğu bir grupla Güzelyalı’da kiraladığımız bir evde kalıyorduk. Ancak zamanımızın büyük bölümü çadır direnişlerinde geçiyordu. Gece gündüz direniş alanlarında bulunuyor, eve ancak kısa sürelerle uğrayabiliyorduk. Hem evdeki yaşamımız hem de mücadele alanlarındaki yaşamımız ortak paylaşım ve dayanışma üzerine kuruluydu.

O günlerde başlayan dostluğumuz ve yoldaşlığımız, aradan geçen onca yıla rağmen hiç eksilmeden bugüne kadar sürdü.

Turgut, bizlere 1970’li yılların mücadele dolu öğrenci yaşamından günümüze kadar uzanan sayısız anı bıraktı. Onu her zaman sevgiyle, saygıyla ve güzel sözlerle anacağız.

Bugün insanların giderek daha fazla yalnızlaştığı, paylaşmanın ve dayanışmanın yerini bireyciliğin aldığı bir dünyada Turgut, gençlik yıllarında sahip olduğu insani değerleri yaşamı boyunca korudu. Fedakârlık, yardımlaşma, samimiyet ve dayanışma onun kişiliğinin ayrılmaz parçalarıydı.

Mesleğini icra ederken de aynı anlayışı sürdürdü. Hekimliği yalnızca bir meslek olarak görmedi; insanlara yardım etmenin, onların dertlerine ortak olmanın bir yolu olarak değerlendirdi. Çevresindeki insanlardan yardımını, ilgisini ve özverisini hiçbir zaman esirgemedi.

1970’li yıllarda Kıbrıslı yükseköğrenim gençliğinin yaşam koşulları bugünkünden çok farklıydı. Teknolojik imkânların sınırlı olduğu, ekonomik sıkıntıların yoğun yaşandığı, yokluğun ve yoksulluğun daha belirgin hissedildiği yıllardı. Buna rağmen dayanışma duygusu güçlüydü.

Öğrenim özgürlüğü ve can güvenliği için mücadele eden 78 kuşağı Kıbrıslı yurtsever gençler, ceplerindeki son parayı, kaldıkları evi ve sofralarındaki son lokmayı paylaşarak büyüdüler. Dayanışma yalnızca söylenen bir söz değil, günlük yaşamın doğal bir parçasıydı. Turgut da bu kuşağın yetiştirdiği güzel insanlardan biriydi.

Biz Kıbrıslı öğrenci gençlik olarak dünyadaki siyasal gelişmeleri yakından takip ediyor, Türkiye ve Kıbrıs’taki devrimci mücadelelerin içinde yer alıyorduk. Daha adil, daha eşit ve daha özgür bir dünyanın kurulabileceğine inanıyorduk.

Yurtlardan jandarma zoruyla çıkarıldık. Aylarca çadırlarda yaşadık. Faşist saldırılara uğradık. Silahlı çatışmalarda vurulan arkadaşlarımız oldu. Kimi dostlarımız yaralandı. Hüseyin Yarengümeli arkadaşımız gözlerimizin önünde vuruldu, felç olarak yaşamını sürdürdü  ve  sonraki yıllarda  yaşamını yitirdi.

Çadır direnişleri sırasında defalarca polis ve jandarma baskınlarına maruz kaldık. Gözaltına alındık, karakollara götürüldük. Sınır dışı edilmenin eşiğinden döndük.  Bağımsız demokratik Türkiye   mücadelesi içerisinde dostlarımızla ve yoldaşlarımızla birlikte afişlemelere, yazılamalara ve sayısız siyasal faaliyete katıldık. Turgut bütün bu süreçlerde hep yanımızdaydı.

Bizler devrimci, fedakâr ve cesur gençlerdik.

Eğitimimizi sürdürmeye çalışırken yaşadığımız bütün zorluklar, dostluğumuzu ve yoldaşlığımızı daha da güçlendirdi. O çetin yıllarda kök salan arkadaşlığımız, zamanın sınavından geçerek bugüne ulaştı.

Bu nedenle Turgut bizim için yalnızca bir arkadaş değildi.

O, gerçek anlamda bir yoldaştı. Yalnızca bizimle değil, meslektaşlarıyla, birlikte çalıştığı insanlarla, yakın çevresiyle ve sayısız hastasıyla da sevgi, saygı ve samimiyet temelinde ilişkiler kurdu. İnsanlarla kurduğu bağlarda içtenlik ve güven her zaman ön plandaydı.

Bu nedenle Turgut, yalnızca biz 78 kuşağı arkadaşlarının belleğinde değil; doktorluk yaşamı boyunca dostluk kurduğu, yardım ettiği ve iz bıraktığı insanların anılarında da yaşamaya devam edecektir.

Yükseköğrenim yıllarımızda onu ailemizin bir parçası gibi görüyorduk. Bu yüzden Turgut’un ölümü hepimizin içinden bir şeyler koparıp götürdü.

Bir kişi daha eksildik.

Ama anılarımızdan, dostluğumuzdan ve yoldaşlığımızdan eksilmeyecek.

Yüreklerimizdesin güzel dost, fedakâr yoldaş…

 Çocukluğu, Ailesi ve Yaşamının Temelleri

Turgut’u bizler 1976 yılında, üniversite öğrenimi için Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne geldiğinde tanımıştık. Çocukluğuna ilişkin bazı kısa anıları zaman zaman kendisinden dinlemiş olsak da, yaşamının ilk yıllarını daha ayrıntılı biçimde eşi İsmet Hanım’ın anlattıklarından öğrenme fırsatı bulduk.

İsmet Hanım’ın anlattıkları, Turgut’un nasıl bir aile ortamında yetiştiğini, kişiliğinin hangi koşullar içinde şekillendiğini ve yaşamı boyunca taşıdığı değerlerin köklerini anlamamız açısından son derece önemlidir.

Turgut, sekiz kardeşli yoksul bir köylü ailenin çocuğuydu.

Annesi Fatma Hanım, babası Mustafa Bey’di.

Kardeşleri; Ali, Sabahat, Hasan, Fetine, Mehmet, Turgut, Naime ve Rüstem’di.

Ailesi, 1974 öncesinde Kıbrıs’ın güneyindeki Klavya köyünde yaşıyordu. Turgut da burada dünyaya geldi ve çocukluğunun ilk yıllarını bu köyde geçirdi.

Daha sonra Bekirpaşa Lisesi’nde öğrenim gördü.

1974 savaşının ardından aile, birçok Kıbrıslı aile gibi göç etmek zorunda kaldı ve kuzeye geçerek Alaniçi köyüne yerleşti. Köy halkının “Pi Peresturuna” olarak da bildiği bu yerleşim yerinde yaşamlarını yeniden kurmaya çalıştılar.

Aile geçimini tarım ve hayvancılıkla sağlıyordu. Yaşam kolay değildi. Her aile bireyi üretimin ve emeğin bir parçasıydı. Turgut da daha çocuk yaşlardan itibaren bu yaşamın içinde yer aldı.

Kardeşleri arasında yükseköğrenim gören tek kişi o oldu. Ancak üniversiteye gitmiş olması, onu hiçbir zaman geldiği topraklardan ve emekçi yaşamından koparmadı.

Doktor oluncaya kadar geçen yıllarda okul tatillerinin tamamına yakınını ailesinin yanında çalışarak geçirdi. Okullar kapanır kapanmaz köy işlerine koşar, tarla ve hayvancılık işlerinde ailesine yardım ederdi. Çalışmak onun için bir zorunluluk olduğu kadar yaşamın doğal bir parçasıydı.

İsmet Hanım’ın anlattığı çocukluk anıları, Turgut’un karakterinin erken yaşlarda nasıl şekillendiğini açık biçimde göstermektedir.

 Cesur Bir Köy Çocuğu

Turgut küçük yaşlardan itibaren köy yaşamını seviyordu. Çalışkan olduğu kadar cesurdu.

Ailenin köy dışındaki mandıralarına sabahın erken saatlerinde ailesiyle birlikte giderdi. Hayvanların sütü sağılır, ardından süt bidonları eşeğe yüklenirdi. Daha sonra kilometrelerce süren tenha yolları tek başına aşarak sütleri köye taşırdı.

Bugün düşünüldüğünde, küçücük bir çocuğun kırsal bölgede kilometrelerce yolu yalnız başına kat ederek köye dönmesi sıradan bir olay gibi görünmeyebilir. Bu durum onun küçük yaşlardan itibaren sahip olduğu cesaretin ve sorumluluk duygusunun göstergesiydi.

 Karabaş ve Arılar

Çocukluk yıllarının unutulmaz anılarından biri de Karabaş ve arılarla ilgiliydi.

Turgut ile ağabeyi Mehmet’in muziplikleri eksik olmazdı.

Bir gün arı kovanlarının bulunduğu yerde ekmek parçalarını köpekleri Karabaş’ın dikkatini çekecek şekilde bıraktılar. Amaçları, köpeğin kovanlara yaklaşmasını sağlamak ve arıların onu kovalamasını izlemekti.

Karabaş kovanlara yaklaşınca bekledikleri gibi arılar saldırıya geçti.

Başlangıçta bu durum iki kardeşe eğlenceli görünmüş olsa da olay umdukları gibi sonuçlanmadı. Çünkü köpeğe saldıran arılar kısa süre sonra Turgut’u da sokmaya başladı.

Bu olayın ardından Turgut’ta arı alerjisi gelişti.

O dönemin köy yaşamında sağlık olanakları son derece sınırlıydı. Babası Mustafa Bey, yıllardır hayvan kesiminde kullandığı bıçağı tükürüğüyle temizledikten sonra Turgut’un kulaklarında küçük çizikler açtı. Amacı, halk arasında yaygın olan inanış doğrultusunda “zehirli kanın akıp çıkmasını” sağlamaktı.

Elbette bunun tıbbi bir karşılığı yoktu. Ancak o günlerin köy koşullarında insanlar sahip oldukları bilgi ve imkânlarla çözüm üretmeye çalışıyorlardı.

Yaşanan bu olay, Turgut’un yaşamı boyunca arılara karşı dikkatli davranmasına ve onlardan çekinmesine neden oldu.

Gerçek Doğum Tarihi

Turgut’un çocukluğuna ilişkin en ilginç anılardan biri de doğum tarihiyle ilgilidir.

Resmî kayıtlarda doğum tarihi 16 Ekim 1957 olarak görünse de, gerçekte 19 Mayıs 1958 tarihinde dünyaya gelmişti.

Çocuk yaşlarda ağabeyi Mehmet okula başlayınca, Turgut da okula gitmek istemişti. Ağabeyinin okula gitmesini izlemekle yetinmemiş, kendisinin de okula alınması konusunda ısrar etmişti.

Başlangıçta öğretmenler bunun mümkün olmadığını düşünseler de, Turgut’un kararlılığı karşısında sonunda onu sınıfa kabul ettiler.

Kısa süre içinde öğretmeni olağanüstü bir durumla karşılaştı.

Turgut, anlatılanları yaşıtlarından çok daha hızlı kavrıyor, derslere büyük ilgi gösteriyor ve öğrenme konusunda dikkat çekici bir yetenek sergiliyordu.

Bunun üzerine öğretmeni aileyle görüşerek resmî kayıtlardaki yaşının değiştirilmesini önerdi. Böylece doğum tarihi kayıtlara 16 Ekim 1957 olarak geçirildi.

Bu olay, onun daha çocuk yaşlarda ortaya çıkan öğrenme isteğinin ve çalışma azminin önemli göstergelerinden biridir.

Hayatının her döneminde öğrenmeye duyduğu sevgi ve çalışma disiplini çevresindeki insanların takdirini kazandı.

Yıllar sonra gerçekleşen küçük ama anlamlı bir olay ise onu ayrıca mutlu etmişti.

Mayıs ayının sonlarında doğması beklenen kızları Gönül için sık sık;

“İnşallah benim doğum günümde doğar” derdi.

Ve gerçekten de Gönül, 19 Mayıs sabahı dünyaya geldi.

Bu durum Turgut’u son derece mutlu etmiş, uzun yıllar yüzünde tebessümle anlattığı özel anılarından biri olmuştu.

İsmet Hanım’ın anlattığı bu çocukluk öyküleri, Turgut’un yaşamı boyunca koruduğu birçok özelliğin kaynağını da göstermektedir.

Çalışkanlığı, cesareti, öğrenme tutkusu, ailesine bağlılığı ve sorumluluk duygusu çocukluk yıllarında şekillenmiş; daha sonra üniversite yaşamında, mücadele yıllarında ve hekimlik mesleğinde bu özellikler daha da belirgin hale gelmiştir.

Üniversite Yılları ve Unutulmayan Anılar

Turgut’un yaşamında üniversite yılları yalnızca bir eğitim dönemi değildi. Aynı zamanda kişiliğinin, mücadele anlayışının, dostluklarının ve fedakârlıklarının en belirgin biçimde ortaya çıktığı yıllardı.

Onu yakından tanıyan herkesin üzerinde birleştiği noktalardan biri; cesareti, zekâsı ve çalışkanlığıydı. Mücadele yıllarında korkusuz tavrıyla öne çıkarken, arkadaşları için üstlendiği sorumluluklarla da hep saygı uyandırıyordu.

Arkadaşları İçin Girdiği Sınavlar

Üniversite yıllarında devrimci mücadele içerisinde yer alan birçok öğrenci, gözaltılar, tutuklamalar, baskılar ve çeşitli nedenlerle derslerini takip etmekte zorlanıyordu. Bazı arkadaşlarımız sınavlara giremedikleri için okuldan atılma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyordu.

Turgut, böylesi durumlarda büyük riskler alarak arkadaşlarının yanında oluyordu.

Bazı derslerde sınava giremeyen arkadaşlarıyla ilgilenir, onlarla ders notlarını paylaşır onların eğitimlerini sürdürebilmelerine her anlamda yardımcı olurdu. Bu, o günlerin koşullarında son derece  zorlu işti. Ancak Turgut, arkadaşlarını yalnız bırakmayı hiçbir zaman düşünmezdi. Her fedakarlığı  yoldaşları için yapardı.  Üstelik bu fedakarlığı  çoğu zaman özel bir hazırlık yapmadan bilgi birikimi, zekâsı ve hızlı kavrama yeteneği sayesinde başarılı olabiliyordu.

Hatta zaman zaman arkadaşlarının  sınavları kazanması için kendisi için kullanacağı zamanını  bir öğretmen gibi onların  ÖSS sınavlarına  hazırlar ve kazanmalarını sağlardı.

Bu tür özverisi yalnızca  fedakarlık  değil, aynı zamanda arkadaşlarına duyduğu güvenin ve bağlılığın da göstergesiydi. Elbette böyle durumlarda devrimci arkadaşlar da onun karşılıksız fedakarlığını   ve dostluğunu  hiç unutmadılar..

Bugün dönüp baktığımızda, bunlar gençlik yıllarının sıra dışı ama unutulmaz dayanışma örnekleri olarak hafızalarımızda yaşamaya devam ediyor.

Cezaevindeki Arkadaşlar İçin

Mücadele yıllarında tutuklanan ve cezaevine konulan arkadaşlarımız oluyordu. Dışarıdaki arkadaşlar olarak onların ihtiyaçlarını karşılamak için elimizden gelen her türlü dayanışmayı göstermeye çalışıyorduk.

Bu konuda Turgut’un gösterdiği cesaret ve fedakârlık gerçekten dikkat çekiciydi.

Cezaevindeki arkadaşlarımızın gıda ihtiyaçlarının karşılanması için yürütülen çalışmalarda en zor ve en yorucu görevleri üstleniyordu. Büyük bir özveriyle yiyeceklerin temin edilmesi, hazırlanması ve ihtiyaç sahiplerine ulaştırılması süreçlerinde aktif rol alıyordu.

Aynı şekilde, arkadaşlarımıza sebze ve meyve ulaştırabilmek için çeşitli kaynaklardan destek sağlıyor, gerekli organizasyonların yürütülmesine katkıda bulunuyorduk.

Bu çalışmalar, dönemin zor koşullarında önemli emek ve dikkat gerektiriyordu. Her türlü baskı ve engelle karşılaşma ihtimaline rağmen arkadaşlarımızın ihtiyaçlarını karşılamak için gösterilen çaba, o dönemin dayanışma kültürünün en güzel örneklerinden biriydi.

Bu çalışmaların önemli bir kısmında Turgut’un cesareti ve özverisi belirleyici rol oynuyordu.

Çadır Direnişlerinden Ortak Yaşama

Üniversite yıllarımız yalnızca siyasal mücadelelerden ibaret değildi. Aynı zamanda ortak yaşamın, paylaşmanın ve dostluğun da en yoğun yaşandığı yıllardı.

Birlikte kaldığımız evler, paylaştığımız sofralar ve geçirdiğimiz uzun geceler bugün hâlâ hafızalarımızda canlılığını korumaktadır.

Turgut, ortak yaşamın en güvenilir ve en paylaşımcı insanlarından biriydi.

İhtiyaç olduğunda elindekini paylaşır, bir arkadaşının sıkıntısını kendi sıkıntısı gibi görürdü. Bu özelliği yalnızca mücadele yıllarında değil, yaşamı boyunca devam etti.

Patates Çuvalı Hikâyesi

Birlikte kaldığımız yıllarda maddi imkânlarımız son derece sınırlıydı.

Öğrencilik yıllarının yoksulluğu içinde, bütçemize uygun alışveriş yapmanın yollarını arardık. Zaman zaman pazarın son saatlerinde satıcıların uygun fiyata verdikleri ya da dağıttıkları sebze ve meyveleri alırdık.

Bir gece bu iş biraz büyüdü.

Pazar kapanırken uygun fiyata büyükçe bir çuval patates almıştık.

Çuval o kadar ağırdı ki dört kişi ancak taşıyabiliyorduk.

Eve yaklaşık elli metre kalmıştı. Hepimiz yorulmuş ve nefes nefese kalmıştık.

Tam o sırada Turgut gülerek:

“Verin bana, sırtıma yükleyin. Böyle daha çabuk gideriz.” dedi.

Patates çuvalını sırtına yükledi ve yürümeye başladı.

Tam o sırada, gecenin sessizliğinde sokağın başında bir araba göründü.

Bir an duraksadık.

Çuvalı yolun kenarına bırakıp biraz dinlenmeye karar verdik.

Sokak oldukça dardı.

Patates çuvalı yolun kenarında duruyordu.

Gelen bir Murat 124 marka otomobil yavaşlayarak yanımızdan geçti. Arabadakiler büyük çuvala merakla baktılar ama yollarına devam ettiler.

Araba uzaklaştıktan sonra biz de dinlenmiş olduk.

Patates çuvalını yeniden omuzlayıp gülüşerek eve taşıdık.

O gece, birkaç öğrencinin ağır bir çuvalı eve ulaştırma mücadelesi uzun süre anlattığımız komik anılarımızdan biri olarak kaldı.

Sonraki günlerde neredeyse her öğünde patates yiyorduk.

Patatesler bitmek bilmedi.

Şaka yollu olarak;

“Neredeyse filizlenip çiçek açacaklar” derdik.

Yıllar boyunca ne zaman bir araya gelsek, bu olayı anlatır ve hep birlikte gülerdik.

Çünkü bu anı yalnızca bir öğrencilik hikâyesi değil; yokluk içinde kurulan dostlukların da bir parçasıydı.

 Güzelyalı Evinden Kalan Gülümseten Anılar

Üniversite yıllarımız yalnızca siyasal mücadeleler, direnişler ve zorluklarla geçmedi. Aynı zamanda gençliğin enerjisini, dostluğun sıcaklığını ve ortak yaşamın renkli yanlarını da birlikte yaşadık.

Güzelyalı’daki evimiz, yalnızca dört arkadaşın kaldığı bir öğrenci evi değildi. Adeta dostların, yoldaşların ve arkadaşların buluşma noktasıydı. Kapımız hemen herkese açıktı. Bu nedenle evimiz çoğu zaman kalabalık olurdu.

Mahalledeki komşularımız da bizi severdi. Özellikle lokma ve aşure günlerinde evimize tabak tabak ikramlar gelir, küçük öğrenci bütçelerimiz için bunlar hem önemli bir destek hem de güzel bir dayanışma örneği olurdu.

O yılların bütün yokluklarına rağmen evimizde kahkaha, sohbet ve paylaşım hiç eksik olmazdı.

İsmail’e Yapılan Unutulmaz Şaka

Bir gece yine ev oldukça kalabalıktı.

Farklı semtlerden gelen arkadaşlarla uzun uzun sohbet etmiş, oyunlar oynamış, zamanın nasıl geçtiğini fark etmemiştik.

Saat ilerleyince, uzak bir semtte oturan İsmail isimli arkadaşımıza gece vakti dönmesinin zor olacağını söyledik ve evde kalmasını önerdik.

İsmail de kabul etti.

Ona bir yatak hazırladık. Kısa süre sonra uykuya daldı.

Tam o sırada, gençlik yıllarının o bitmek tükenmek bilmeyen muziplik duygusu yine ortaya çıktı.

Birden aklımıza İsmail’e küçük bir oyun yapmak geldi.

Tıp Fakültesi’nde okuyan öğrencilerin derslerinde kullandıkları bir iskelet ve kurukafa vardı. Planımızı bunun üzerine kurduk.

Turgut’un ensesine bir arkadaşımız çıktı. İkisinin üzerine beyaz bir çarşaf örttük. Üstteki arkadaş görünmeyecek şekilde elinde bir kafatası tutuyordu.

Kafatasının içine de bir mum yerleştirdik.

Karanlık odada mumun titrek ışığıyla ortaya çıkan görüntü gerçekten ürkütücüydü. Yaklaşık üç metre boyunda bir hayalet ya da gulyabaniyi andırıyordu.

Planın diğer aşamaları da hazırdı.

Bir arkadaşımız sessizce İsmail’in yatağının altına girerek yatağı hafif hafif sallamaya başladı.

Bir başka arkadaşımız ise karanlıkta çıkardığı esrarengiz ıslık sesleriyle ortamı daha da gizemli hale getiriyordu.

Bir süre sonra İsmail uyandı.

Gözlerini açar açmaz karşısında duran beyazlar içindeki devasa görüntüyü gördü.

Yatağın sallanması, karanlık, ıslık sesleri ve mum ışığında parlayan kafatası…

Her şey bir araya gelince korkmaması mümkün değildi.

İsmail büyük bir panikle bağırdı.

Öyle korkmuştu ki bir an için ne yapacağını bilemedi.

Biz ise daha fazla dayanamadık.

Kahkahalarımızı tutamayarak ışıkları yaktık.

Şakanın ortaya çıkmasıyla birlikte hepimiz gülmeye başladık.

Ancak İsmail hiç gülmedi.

Uzun süre yatağın kenarında sessizce oturdu.

Sonra hiçbir şey söylemeden kalktı, giyindi ve evden çıktı.

Ne kadar uğraştıysak da onu durduramadık.

O gece yaptığımız şakanın dozunu biraz kaçırdığımızı anlamıştık.

Daha sonra hepimiz yaptığımızdan dolayı mahcup olduk.

İsmail uzun süre bizimle konuşmadı.

Aramızı düzeltmek ve yeniden barışmak epey zaman aldı.

Yıllar sonra bu anıyı hatırladığımızda hem gülerdik hem de gençlik yıllarının ölçüsüz şakalarını hatırlayıp başımızı sallardık.

Fakat bütün bu anılar, aynı zamanda birlikte yaşadığımız dostluğun, paylaşımın ve gençlik coşkusunun da bir parçasıydı.

Ardında Kalanlar

Bugün Turgut’u anarken yalnızca bir doktoru, bir mücadele insanını ya da eski bir üniversite arkadaşını hatırlamıyoruz.

Bizler; aynı evi paylaştığımız, aynı sofraya oturduğumuz, aynı idealler için mücadele ettiğimiz, sevinçleri ve acıları birlikte yaşadığımız bir dostu anıyoruz.

Turgut’un yaşamı boyunca taşıdığı değerler; çalışkanlık, dürüstlük, fedakârlık, dayanışma ve insan sevgisiydi.

Çocukluğunda köy yollarında süt taşıyan cesur bir çocuk olarak başlayan yaşam yolculuğu, insanların sevgisini ve saygısını kazanmış bir hekim olarak devam etti.

Üniversite yıllarında arkadaşları için risk almaktan çekinmeyen, cezaevindeki dostları için fedakârlık yapan, ortak yaşamın bütün yüklerini paylaşan bir yoldaş oldu.

Meslek yaşamında ise insanlara yardım etmeyi her şeyin önünde tutan bir hekim olarak tanındı.

Onun ardından yazılan bu satırlar yalnızca bir yaşam öyküsü değildir.

Aynı zamanda bir dönemin, bir kuşağın ve yarım asra yaklaşan dostlukların tanıklığıdır.

Bizler için Turgut yalnızca geçmişte kalmış güzel bir anı değil; yaşamlarımızda iz bırakmış, karakteriyle örnek olmuş ve yokluğuyla içimizde derin bir boşluk yaratmış değerli bir insandır.

Şimdi aramızdan ayrılmış olsa da, birlikte yaşadığımız günlerde, paylaştığımız mücadelelerde, dost meclislerinde anlatılan anılarda ve onu tanıyan herkesin yüreğinde yaşamaya devam edecektir.

Bir kişi daha eksildik.

Ama dostluğumuzdan, anılarımızdan ve belleğimizden eksilmeyecek.

Düşlerini ve umutlarını yaşatacağız, sevgili dost..

Daima yüreğimizde  yaşayacaksın yoldaş..

Turgut Küçük’ün anısına saygıyla..

04.06.2026/ Kıbrıs-Özcan Barkut

 

 

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.