Ege Çevre ve Kültür Platformu’nun (EGEÇEP) 20. yılı için örgütlediği Ege Ekoloji Kervanı, ikinci gününde aslında tek bir şey gösterdi: Ege coğrafyasında geçmiş ile gelecek, kültürel miras ile tarım, yaşam alanları ile enerji-maden projeleri arasında artık “uyum” değil, çıplak bir çatışma var. Bu çatışma hattı, Efes’in alt kapısından Söke Ovası’na, Latmos’tan Ilbıra Dağı’na, Bafa ve zeytinliklerden Akbelen’e kadar uzanıyor.
Aynı gün içinde farklı duraklarda dinlenen tanıklıklar, tek tek yerel “sorun”lardan çok, neoliberal yağma rejiminin bütünlüklü bir haritasını önümüze seriyor: Kültürel miras “piyasa aracına” dönüştürülüyor, ovada su ve toprak organize sanayiye ve jeotermallere rehin veriliyor, dağlar boksit için parçalanıyor, zeytinlikler hem maden hem de gıda tekelleriyle kuşatılıyor, ormanlar termik santraller için kömür sahasına çevriliyor.
Efes’te “karşılama alanı” adı altında bir hançer
Kervanın ikinci gününün ilk durağı Selçuk / Efes oldu. Kervanı karşılayan Efes Çevre ve Kültür Platformu (Efesçed), katılımcıları Efes Antik Kenti’nin alt kapısındaki “karşılama alanı” olarak isimlendirilen inşaat sahasına götürdü.
Arkeolog Yusuf Yavaş, bu inşaatın rastgele bir düzenleme değil, antik liman alanı üzerinde yürütülen bir faaliyet olduğunu vurguladı. Yani mesele yalnızca “manzara bozuluyor” değil; Efes’in tarihsel-kültürel bütünlüğünü tanımlayan liman dokusunun ticarileştirilmesi ve tahribi söz konusu.
Yavaş’ın altını çizdiği nokta kritik:
Bu inşaat, Efes Antik Kenti’ni “kültür varlığı”ndan çok bir “piyasa nesnesi”ne dönüştürüyor.
Kültürel mirasın korunması için arkeolojik kazı yapılması gereken yerde, öncelik turistik ve ticari kullanıma veriliyor.
Mülki idareye ve Koruma Kurulu’na yapılan başvurular yanıtsız bırakılıyor; yani hukuki ve idari mekanizmalar işlemiyor ya da bilerek oyalama işlevi görüyor.
Efesçed’in avukatı Nihal Sarıpınar, İzmir 1 No’lu Kültür Varlıklarını Koruma Müdürlüğü’ne başvurmalarına rağmen “muhatap” bulamadıklarını söylüyor. Bu, Türkiye’de çevre ve kültürel miras mücadelelerinin ortak deneyimi: Kurullar ve kurumlar, korumakla yükümlü oldukları miras karşısında ya sessiz ya da fiilen şirketlerin müttefiki.
Sarıkpınar’ın aktardığı Antik Kanal Projesi’nin durdurulduğu bilgisi ise, hem bölge için sevindirici hem de bir gerçekliği hatırlatıyor: Hukuki ve toplumsal mücadele sonuç alabiliyor.
EGEÇEP eş sözcüsü Arif Ali Cangı, Efes’teki bu inşaatı “Efes Antik Kenti’ne saplanan hançer” olarak tanımlarken, aynı zamanda önümüzdeki dönemin politika önceliğini ilan ediyor:
Bu inşaat faaliyetinin EGEÇEP’in ilk gündemi olacağını, gerekli başvurular ve davalarla projeyi durdurma mücadelesini başlatacaklarını duyurdu.
Efes durağı, günün daha başında şunu söylüyor: Kültürel miras ile rant politikaları arasında uzlaşma zemini kalmamış durumda.
Söke: Latmos’un gölgesinde, zehir akan Büyük Menderes ve su krizi
Günün ikinci durağı Söke. Kervanı burada Söke Çevre Platformu (Sökeçep), Büyük Menderes Nehri İnisiyatifi ve Germencik Çevre ve Doğa Derneği karşılıyor.
Burada ortaya konulan tablo, bir bölgesel çevre sorununun çok ötesinde, bir havzanın sistematik olarak gözden çıkarıldığını gösteriyor:
Latmos Dağları’nda madencilik faaliyetleriyle hem doğa hem de kültürel peyzaj tahrip ediliyor.
Söke Ovası, plansız biçimde izin verilen Organize Sanayi Bölgeleri (OSB) ile parçalanıyor.
Büyük Menderes Nehri, Murat Dağı’ndan Söke Dalyan’a kadar “zehir akıtan” bir hatta dönüşmüş durumda; kirlilik kronikleşmiş.
Aydın’ın dört bir yanını saran denetimsiz jeotermal enerji tesisleri, hem suyun niteliğini hem miktarını tehdit ediyor.
Bu tabloda su, yalnızca bir çevre başlığı değil, doğrudan sınıfsal ve varoluşsal bir meseleye dönüşmüş durumda. EGEÇEP eş sözcüsü Arif Ali Cangı, Aydın’ın ekolojik sorunlarının Aydın Ovası’nı “öldürdüğünü” vurgularken, artık bu mücadelenin “varlık-yokluk” meselesi haline geldiğini söylüyor.
Özellikle Kisir Köyü’ndeki uranyum madeni kaynaklı radyoaktif kirliliğin de gündemleştirilmesi çağrısı, Aydın ve çevresinin yalnızca “klasik” çevre sorunlarıyla değil, nükleer miras ve radyasyonla da karşı karşıya olduğunu hatırlatıyor.
Söke Hükümet Meydanı’ndaki buluşmada yaşam savunucuları, Söke Ovası’nın OSB’lere peşkeş çekilmesini, su kaynaklarının sanayi ve jeotermaller tarafından tüketilmesini teşhir ederken, açık bir politik çerçeve çiziyor:
Sermaye çıkarlarının esas alındığı politikalara karşı mücadele çağrısı yapıyor ve “Yaşanabilir bir kent, ülke ve dünyayı kurana kadar mücadeleye devam” diyorlar.
Yani mesele yalnızca “şu proje dursun” değil; bütün bir büyüme ve kalkınma modeline itiraz söz konusu.
Pınarcık: Zeytinliklerin içinden geçen kamyonlar ve sömürge madenciliği
Kervanın üçüncü durağı, Muğla’nın Milas ilçesine bağlı Pınarcık (Mersenet) Köyü. Burada odak, Milenyum Metal Madencilik AŞ’ye ait boksit madeni ve özellikle köylülerin yaşamına doğrudan müdahale eden kamyon trafiği.
Köylülerin anlatımlarındaki tekrarlar, bozuk ve dağınık cümleler bile aslında aynı şeyi söylüyor:
Gece gündüz 10–15 kamyonun köy içinden geçmesi, toz, gürültü ve korku anlamına geliyor.
Çocukların yola çıkmaya korktuğu, iki çocuğun bir kamyon tarafından sıkıştırıldığı, hayvanların ezildiği bir “savaş hattı” gibi bir yol tarifi yapılıyor.
“Uyku yok” cümlesi, yalnızca fiziksel bir yorgunluğun değil, sürekli tedirginlik ve güvensizlik halinde yaşamanın ifadesi.
Arkeolog Selahattin Aydın, Ilbıra Dağı’ndaki madencilik faaliyetlerini anlatırken, “sömürge madenciliği” kavramını kullanıyor ve son 34 yılda bu modelin nasıl yaygınlaştığını örnekliyor:
Daha önce MUÇEP ve yurttaş davaları sayesinde durdurulmuş madenler var; yani hukuki mücadele yeri geldiğinde etkili.
Ancak aynı havzada, bu kez tünel çıkışındaki bölümü paramparça eden yeni maden sahaları açılıyor.
Pınarcık’ın üst tarafındaki zeytinliklerin hemen yanı başına yeni bir maden planlanıyor; bu da Zeytincilik Kanunu’na açık aykırılık anlamına geliyor.
Aydın’ın hatırlattığı 3573 Sayılı Zeytincilik Kanunu çok net:
Zeytinlik sahaları içinde ve bu sahalara en az 3 km mesafede, zeytinliklerin gelişimine mani olacak toz ve duman çıkaran tesis yapılamaz, işletilemez.
Bu hükme rağmen madenin ve kamyon trafiğinin sürmesi, yalnızca idari zaaf değil, hukukun bilinçli olarak askıya alınması demek. EGEÇEP eş sözcüsü ve avukat Arif Ali Cangı’nın “Maden taşıyan kamyonların köyün içinde ne işi var?” sorusu, aslında hukuki bir tespitin politik ifadesi.
Cangı’nın Anayasa’nın 17. ve 56. maddelerini hatırlatması, bu mücadelenin “çevre hukuku” başlığını aşarak doğrudan yaşam hakkı mücadelesi olduğunu ortaya koyuyor:
Madde 17: Herkes yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.
Madde 56: Herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir; çevreyi korumak devletin öncelikli ödevidir.
Kısacası Pınarcık’ta mücadele, “kamyon güzergâhı” gibi teknik bir tartışma değil; yaşam hakkının mı, yoksa şirket kârının mı üstün olduğu sorusuna verilen yanıt.
Bafa: Zeytinciliğin çökertilmesi ve gıda egemenliği krizi
Günün dördüncü durağı Bafa Köyü. Burada yine Milenyum Metal Madencilik AŞ’nin boksit madeninin etkileri konuşuluyor; fakat bu kez tartışma doğrudan zeytincilik ve geçim üzerinden büyüyor.
Bir köylünün anlatısı aslında oldukça berrak bir tabloyu gösteriyor:
Zeytincilikle büyüyen aileler, bugün zeytinden geçinemiyor.
Market raflarında zeytinyağı 500–600 TL bandında; yani üretici yoksullaşırken, ürün büyük şirketlerin kontrolündeki bir lüks tüketim nesnesine dönüşüyor.
“Büyük şirketler bunu zaten el koymuşlar” cümlesi, tarımsal üretimin giderek gıda tekellerinin denetimine geçmesini tarif ediyor.
Aynı anda maden faaliyetleri zeytinliklere, patlatmalarla toprağın bütünlüğüne zarar veriyor; dolayısıyla ürün hem piyasa hem de ekolojik olarak kuşatma altında.
Burada ortaya çıkan tablo, yalnızca yerel bir maden karşıtlığı değil, gıda egemenliği tartışmasının somut bir sahnesi:
Köylü, kendi ürününü değerinde satamıyor,
Aynı ürün kentte “lüks” hale geliyor,
Maden ve enerji projeleri tarım toprağını ve zeytinliği yok ediyor,
Böylece hem üreticinin geçim hakkı hem de toplumun sağlıklı gıdaya erişim hakkı gasp ediliyor.
Bafa’da dile gelen öfke, sadece doğa tahribatına değil, ekonomik adaletsizliğe ve yoksullaşmaya karşı da yönelmiş durumda.
Akbelen: Kapanan maden sahaları, açılan yeni yaralar ve bitmeyen nöbet
Kervanın ikinci gününün son durağı, uzun süredir Türkiye’de ekoloji mücadelesinin sembollerinden biri olan Akbelen.
Muçep, Büyük Menderes İnisiyatifi ve İkizköylüler tarafından karşılanan kervan, önce alanda basın açıklamasını yapıyor, ardından Akbelen maden sahası ile kapanan Işıkdere maden sahasının görülebildiği tepeye çıkıyor.
Buradan bakınca görülen manzara iki katmanlı:
Kapanan maden sahalarının ekosistemi nasıl geri dönülmez biçimde tahrip ettiği çıplak gözle izleniyor. Rehabilitasyon ve yeniden doğaya kazandırma söylemlerinin ne kadar içi boş olduğu arazi üzerinde okunabiliyor.
Diğer yanda Akbelen maden sahasında işletmeye hazırlık faaliyetleri tüm hızıyla sürüyor. Yani bir saha kapanırken, diğeri daha büyüğü için hazırlık yapıyor; ekosistem üzerinde açılan yara derinleşerek devam ediyor.
Kervan, sahada karakolun kaldırılarak yerine şirket şantiyesinin kurulacağı bilgisini de alıyor; bu da devletin güvenlik aygıtının, nöbet alanında fiilen kamusal güvenlikten çok şirketin çıkarlarını koruduğunu bir kez daha gösteriyor.
Sonuçta Akbelen durağında tüm katılımcılar, direnişin sürdürülmesi konusunda ortaklaşıyor ve gözler 21 Kasım’daki Akbelen keşfine çevriliyor. Bu, mücadelenin yalnızca fiili değil, aynı zamanda hukuki alanda da süreceğinin işareti.
Ortak resim: Ege’de ekolojik yıkım, hukuksuzluk ve yaşam savunuculuğu
Ege Ekoloji Kervanı’nın ikinci gününün beş durağı, birbirinden bağımsız başlıklar gibi görünse de aslında ortak bir resim çiziyor:
Efes’te kültürel miras, turizm ve rant projelerine kurban edilmek isteniyor.
Söke ve Büyük Menderes havzasında su, toprak ve hava OSB’ler, madencilik ve jeotermallerle kirletiliyor; havza ölçeğinde bir ekolojik çöküş yaşanıyor.
Pınarcık ve Bafa’da zeytinlikler maden baskısı altında, köylüler hem ekolojik hem ekonomik olarak sıkıştırılıyor; gıda egemenliği zedeleniyor.
Akbelen’de orman, kömür madenciliği uğruna yok edilirken, devletin güvenlik, hukuk ve idare mekanizmaları şirket lehine konumlanıyor.
Bu tablo, Ege’yi “doğa harikası” ve “medeniyet beşiği” olarak pazarlayan resmi söylemle açık bir karşıtlık içinde. Kervanın ortaya koyduğu gerçeklik ise şöyle özetlenebilir:
Ekolojik sorunlar tek tek olaylar değil; bir rejim sorunu.
Hukuki mekanizmalar, kağıt üzerindeki anayasal ve yasal güvencelere rağmen, çoğu zaman şirketler lehine işletiliyor ya da tamamen işlevsiz bırakılıyor.
Buna karşılık yerel halkın, çevre platformlarının, meslek odalarının ve ekoloji örgütlerinin ortaklaştığı “ortak mücadele” hattı giderek güçleniyor.
EGEÇEP’in 20. yılında örgütlediği Ekoloji Kervanı, bu anlamda bir anma ya da sembolik gezi değil; Ege’de ekolojik yıkıma karşı direnen odakları birbirine bağlayan, mücadeleyi bütünleştiren politik bir hat kuruyor.
Kervanın ikinci günü, şu cümlede düğümleniyor:
Bu coğrafyada artık ekoloji mücadelesi, yalnızca doğayı koruma değil, yaşam hakkını, kültürü, tarımı, suyu, gıdayı ve geleceği savunma mücadelesi; yani açık bir varlık-yokluk meselesi.
