İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri,10 Ekimi Unutmayacağız. Faşizmin Tüm Katliamlarının Sorumluları Cezalandırılacak; Emek Kazanacak, Demokrasi Kazanacak, Barış Kazanacak!

10 Ekim’in 10. Yılı: Barış Karanfilleri, Adalet Arayışı ve Cezasızlık

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, 10 Ekim Ankara Katliamı’nın 10’uncu yıldönümünde Alsancak Gar karşısındaki 10 Ekim Anıtı önünde bir araya geldi. Anmada, “Katil IŞİD, işbirlikçi AKP”, “10 Ekim’i unutma, unutturma”, “Faşizme karşı omuz omuz”, “Faşizme ölüm halka hürriyet” sloganları yükselirken, yalnızca bir yas değil; on yıldır süren bir adalet mücadelesinin sürekliliği de görünür hale geldi.

Anmaya katılanlar arasında 10 Ekim’de yaşamını yitirenlerin aileleri, yaralılar, sendikalar, demokratik kitle örgütleri ve siyasi partiler yer aldı. Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınar Mutlu, Karabağlar Belediye Başkanı Helil Kınay ve DEM Parti İzmir Milletvekili İbrahim Akın da alandaydı. Anma, bir dakikalık saygı duruşunun ardından yapılan konuşmalarla devam etti.

Katliamdan ağır yaralı kurtulan ve 10 Ekim Barış ve Dayanışma Derneği İzmir Temsilcisi Mustafa Özdağ, konuşmasında o gün yaşananları hatırlatarak, “Devletin polisi üzerimize gaz sıktı, yaralıları pankart bezleriyle ambulanslara taşıdık. Yılmadık ve vazgeçmeyeceğiz” sözleriyle hem öfkeyi hem direnci dile getirdi..Özdağ, katliamdan sonra “Oylarımız arttı diye sırıtanlar…400 vekili verin bu iş bitsin” diyenler ve barış isteyen akademisyenlere tahammülsüzlük gösterenlerin asıl katiller olduğunu belirterek, hakikatler ortaya çıkana ve sorumlular yargılanana kadar adalet arayışından vazgeçmeyeceklerini vurguladı.

Katliamda yitirilen Mesut Mak’ın eşi Evrim Mak ise, 10 Ekim’i yalnızca IŞİD’in değil, devletin ihmalinin ve bilinçli görmezden gelişinin ürünü olarak tanımladı: “Bombacıların isimleri istihbaratın elindeydi. Ama önlem alınmadı, aramalar kaldırıldı. Devlet yurttaşını korumak yerine hedef haline getirdi. ”Mak’ın sözleri, on yıldır süren davalar boyunca tartışılan en temel soruya yeniden işaret etti: Katliam neden ve nasıl önlenmedi?

10 Ekim 2015 sabahı, Türkiye tarihinin en büyük sivil katliamı yaşandı. Emek, Barış ve Demokrasi Mitingi için Ankara Garı önünde toplanan binlerce yurttaş, iki IŞİD üyesi canlı bombanın saldırısına uğradı; 103 kişi yaşamını yitirdi, yüzlercesi yaralandı.

Bu saldırı, sadece bir terör eylemi değil, 2015 sonrası Türkiye siyasetinin yönünü belirleyen ve AKP MHP faşizminin tahkimi olarak tarihe geçti. 7 Haziran seçimleri sonrası yeniden tırmandırılan çatışma politikaları, faşizmin dilin toplumsal alanı kuşatması ve savaş atmosferinin yeniden inşasıyla birleşti. 10 Ekim bu atmosferin en kanlı tezahürüydü.

Davada 9 sanık hakkında 101 kez ağırlaştırılmış müebbet cezası verilmiş olsa da, kamuoyu ve aileler açısından dava “bitmiş” sayılmıyor. Çünkü, saldırının arkasındaki siyasi sorumluluk zinciri hâlâ aydınlatılmadı.

Ailelerin sık sık dile getirdiği gibi, “IŞİD’in Türkiye’de eylem yapabileceği” yönünde istihbarat raporları önceden hazırlanmış, hatta saldırganların kimlikleri belirlenmişti. Ancak hiçbir engelleme yapılmadı. Dönemin güvenlik ve istihbarat kurumlarının ihmalleri, istihbari bilgilerin gereğinin yapılmaması siyasi iktidarın politikalarına uygun bombalı saldırılara ön açılması, yurttaş güvenliğini sağlama yükümlülüğünü fiilen ortadan kaldırdığı gibi emek demokrasi ve barış isteyenlerin sindirilmesi, ezilmesi ve muhalefetin  korkutulması ve yok edilmesi amaçlandı.

10 Ekim, Türkiye’de devletin “cezasızlık geleneği”nin yeniden üretildiği bir olay olarak da okunuyor. Ailelerin, “IŞİD’i aklamaya çalışan” yargı süreçlerine dair eleştirileri, adalet sisteminin iktidarın politikaları doğrultusunda  siyasallaşmasının, çarpıcı bir örneği oldu.

Her duruşmada yinelenen talepler, Türkiye’deki birçok toplumsal kesimin ortak talebiyle buluşuyor: Gerçek sorumluların yargılanması ve kamusal hafızanın temizlenmesi.

İzmir’deki anmada bu hafıza direnci güçlüydü. “Katillerden hesabı emekçiler soracak”, “Faşizme ölüm, halka hürriyet” sloganları, sadece geçmişe değil bugüne de söylenmişti. Çünkü 10 Ekim’in bıraktığı travma, aynı zamanda bugün hâlâ süren faşizmin tahkiminin, savaş politikalarının da izdüşümü.

Anma, Gündoğdu Meydanı’na yürüyüş, denize karanfil bırakma ve Alsancak Gar’daki fotoğraf sergisiyle son buldu. “Barış karanfillerimize sözümüz var” pankartı, on yıldır değişmeyen bir iradeyi simgeliyordu:

Bugün 10 Ekim sadece bir anma günü değil, Türkiye’de demokrasinin, barışın ve toplumsal hafızanın yeniden kurulması ve mücadelesinin bir sembolü.

10 yıl önce Ankara Garı önünde patlayan bombalar, bir dönemin karanlığını açığa çıkardı; o günden bugüne süren adalet arayışı, bu karanlığa karşı yakılmış bir direniş meşalesi olmaya devam ediyor.

İzmir’deki anma, sadece geçmişin acılarını değil, bugünün politik sorumluluklarını da hatırlatıyor. 10 Ekim, Türkiye’nin faşizme karşı demokratik geleceği için bir vicdan sınavı olmaya devam ediyor.

Unutmamak, özgürlük, barış ve adalet mücadelesinin ilk adımıdır.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri: İşgale ve Soykırıma Hayır. Filistin Halkının Yanındayız

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, İsrail’in Gazze’de sürdürdüğü soykırımın 2. yılında Alsancak Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde bir basın açıklaması düzenledi.

Eylem öncesinde Emek Partisi (EMEP), Emekçi Hareket Partisi (EHP), DEM Parti, Sosyalist Meclisler Federasyonu (SMF), Türkiye İşçi Partisi (TİP) ve Toplumsal Özgürlük Partisi (TÖP) üyeleri Alsancak ÖSYM önünde toplanarak Türkan Saylan Kültür Merkezi’ne yürüdü.

Yürüyüş boyunca “Katil İsrail, işbirlikçi AKP”, “Denizlerin yolunda, Filistin’in yanında” ve “Filistin halkı yalnız değildir” sloganları atıldı. Siyasi partiler üzerinde  amblemlerinin olduğu “Soykırımın 2. yılında savaşa ve emperyalizme karşı Filistin halkının yanındayız” yazılı ortak pankart taşıdı.

Yürüyüşün ardından Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde, Emek ve Demokrasi Güçleri ” İşgale ve soykırıma hayır Filistin halkının yanındayız” pankartını  açtı.  Burada  gerçekleştirilen basın açıklamasını İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri adına İzmir Barosu Genel Sekreteri Zöhre Dalkıran okudu. Açıklamaya Emek Partisi Genel Başkanı Seyit Aslan ve Dem Parti  geçmiş dönem milletvekili Musa Piroğlu da katıldı.

Açıklamanın tam metni şöyle:

“Değerli basın emekçileri, değerli halkımız,

Dünyanın gözü önünde bir soykırım yaşanıyor. Filistin haritadan silinmek, Filistinlililer kitlesel bir şekilde yok edilmek isteniyor. Bu haksız, acımasız ve hiçbir kurala uymayan saldırı tüm dünyanın seyrettiği şekilde, şekli kınamalar haricinde hiçbir müdahalede bulunmadan sürüyor. Bu barbarlık, bu faşizm, bu emperyalist vahşet, yine emperyalist güçler tarafından besleniyor, destekleniyor, planlanıyor, uygulanıyor.

Bu vahşet öyle bir boyuttadır ki en temel insani yardımların dahi bölgeye ulaştırılması engellenerek silahlarla katledilen insanlar şimdi de açlık ve susuzlukla öldürülmek isteniyor.

Filistin’de soykırım uygulayan İsrail Devleti, Gazze’ye insani yardım ulaştırmak için yola çıkan uluslararası SUMUD Filosu’na müdahale etmiş, filodaki aktivistleri gözaltına alarak insani yardımların Filistinlilere ulaşmasını da engellemiştir.

İsrail’in tüm uluslararası hukuku ayaklar altına alarak gerçekleştirdiği ve insani yardım taşıyan silahsız/sivil aktivistlerin hayatlarını tehlikeye attığı bu girişimin hiçbir insani, hukuki ve vicdani tarafı bulunmamaktadır.

Değerli basın emekçileri,

Birleşmiş Milletler, Bağımsız Uluslararası Soruşturma Komisyonu’nu yetkilendirmesine ve bu komisyon tarafından geçtiğimiz ay itibariyle Filistin’de soykırım suçunun tüm unsurlarının mevcut olduğu yönünde rapor hazırlamasına rağmen hem bu barbarlığın durdurulmaması kabul edilemez bir durumdur hem de SUMUD Filosu ve ona benzer yardım girişimlerinin Filistin’e insani yardım ulaştırmasının hem hukuken hem de meşruiyet açısından son derece haklı olduğu tartışmasızdır.

Her sözlerinde barıştan bahsedip savaştan beslenen emperyalist güçler sessiz kalsa da, bu vahşeti desteklese de dünyanın dört bir yanında halklar Filistin’e desteği büyütmeye devam edeceklerdir. Bu emperyalist barbarlığı durdurmak tüm dünya emekçilerinin, yoksullarının birlikte hareket etmesiyle mümkün olacaktır. Madem uluslararası hukuk emperyalist güçlerin elinde bir oyuncak haline getirilmiştir halklar bu hukuku yeniden inşa etmek, uygulatmak zorundadır.

Bu vahşet bir an önce durdurulmalı, Filistin özgür, halklar barış ve kardeşlik içinde yaşamalıdır.”

Filistin’in   İşgali ve Soykırımı. Günün  İnsanlık Sınavı. Gazze İşgali Sonlanmalı, Filistin Devleti Tanınmalı ve Özgür Olmalıdır.

On binlerce insan öldü. Çocuklar hala açlıktan ölüyor, hastaneler ekipman yokluğundan, ilaçsızlıktan çaresiz. Gazze’de her gün tanık olduğumuz şey sadece bir savaş değil, sistematik bir yıkım, soykırım ve insanlığın dibe vuruşudur. “Demokrasi ve insan haklarını savunuyoruz” diyen batılı hükümetlerin İsrail’in yürüttüğü operasyonları görmezden gelmesi,  silah ve diplomasi desteğiyle bu savaşı beslemesi, çağımızın en büyük ikiyüzlülüğüdür. Tekelci kapitalizmin gerçek yüzü budur.  İsrail hükümetinin “kendini savunma” söylemi bu uygulamaların barbarlığını, Hitler faşizminden farksız uygulamalarını gizleyemez.

Gazze’de gerçekler; bombardımanlar, yerleşim yerlerinin, hastanelerin yıkımı, bebeklerin, çocukların, kadınların, erkeklerin katledilmesidir. Bugün, 2 Ekim 2025 itibarıyla Gazze Şeridi’nde İsrail’in saldırılarında toplam ölü sayısı 66.225’e ulaşmıştır. Son 24 saatte 77 kişi hayatını kaybetmiştir. Gazze’de açlıktan ölümlerin sayısı her geçen gün artmaktadır. Gazze Şeridi’nde açlık nedeniyle ölenlerin sayısı 455’e yükselmiştir. Bu ölümler, İsrail’in uyguladığı ablukaya, soykırıma bağlı olarak gıda, su, ilaç ve hijyen malzemelerine erişimin neredeyse imkânsız hale gelmesi sonucu meydana gelmiştir.

Gazze’deki Sağlık Bakanlığı, enkaz altında hâlâ binlerce kişinin cansız bedeninin bulunduğunu ve ölü sayısının artmaya devam ettiğini bildirmektedir

Her gün ekranlara pompalanan yalanların ardında çıplak bir hakikat var: abluka, bombardıman, yerleşimci genişleme ve açlığın savaş silahı hâline getirilmesi. Açlıktan ölen bir çocuk ne zaman “tehdit” oluşturur? Bu sorunun cevabını verebilecek bir vicdan kaldı mı? Binlerce ailenin topraklarından sürülmesi, sağlık kurumlarının hedef alınması ve temel gıda maddelerinin engellenmesi askerî bir operasyonun ötesinde, planlı bir imha ve soykırımı gösteriyor..

Siyonist İsrail devleti Gazze’deki soykırımının açlıkla terbiye biçiminde devam etmesine karşı ayağa kalkan dünya halklarının vicdanına karşı tahammülsüzlüğünü sürdürüyor. Onlarca ülkeden yüzlerce aydın, sanatçı, hekim, yazar ve daha birçok meslekten ve yaştan insanın halkların vicdanı adına insani yardım yüklü onlarca gemiyle Gazze’ye yelken açmalarına duyduğu öfkeyle hareket etmeye devam etti. Gece saatlerinde uluslararası sularda seyreden filoyu askeri gemilerle kuşattı. Yasa kural tanımadan gemilere giren silahlı İsrail askerleri gönüllüleri alıkoyarak gemileri kaçırdı.

Dünya halkları sokaklarda, meydanlarda, grevde. Öte yandan dünyanın dört bir yanında halklar sokağa çıkarak İsrail soykırımının durdurulması ve Sumud Filosu’na yönelik saldırının sonlandırılmasını istedi. İtalya’da işçi sendikaları, İsrail’in Küresel Sumud Filosu’na müdahalesini protesto etmek için 3 Ekim Cuma genel greve gitme kararı aldı. Sumud Filosu, sendikaların kararına “Sistematik adaletsizliğe karşı dik durmak işte budur” diyerek uluslararası dayanışma destek verdi umudunu, moralini besledi.

İsrail şu ana kadar filonun 44 gemisinden 21’ini durdurdu. Filonun internet sitesine göre 19 geminin de durdurulduğu varsayılıyor. Dört gemiyse yoluna devam ediyor ve Gazze’ye varmalarına az kaldı. Bunlardan biri en önde olan Mikeno. Durdurulan gemilerdeki onlarca aktivist gözaltında.. Son bilgilere göre 34 Türk aktivist de alıkonulanlar arasında. Alıkonulan gönüllülerden bazıları bu korsanlığa karşı “özgür kalıncaya kadar” açlık grevine başladı. O aktivistlerden Yunanistanlı Takis Politis, bazı aktivistlerle birlikte ‘özgür kalana dek’ açlık grevine başladığını duyurdu. Eylemciler “İnsanlığın bugün tek görevi soykırımı durdurmak.” dedi.

Bu direniş ve dayanışma yalnızca sembolik değil somut etkiler yaratıyor. Liman işçilerinin silah sevkiyatlarını engellemesi, sendikaların aldığı kararlar, örgütlü toplumun seferberliği baskı yaratıyor. Kamuoyu baskısı ve uluslararası dayanışma, hükümetlerin politikalarını sorgulatabiliyor; ticari ilişkiler, silah satışları ve diplomatik destekler üzerine etkide bulunabiliyor. Ancak bu yeterli değil; uluslararası hukuk, bağımsız soruşturmalar ve yaptırımlar bir an önce devreye sokulmalı. Netanyahu ve şürekası Naziler gibi Uluslararası mahkemelerde Soykırım ve İnsanlığa Karşı Suçlar kapsamında  yargılanmalıdır.

Batı’nın sözde “medeniyetleri” basit adımlarla katkı sağlayabilir: Filistin’i devlet olarak tanımak ve iki devletli çözümü desteklemek; göçmenlerin kabulünü kolaylaştırmak; rehinelerin serbest bırakılmasını talep etmek; savaş suçlarını kınamak ve bağımsız soruşturmalar açmak; siyasi ve ekonomik baskıyla ablukayı sona erdirmeye zorlamak. Bu adımlar, sadece insani bir gereklilik değil, bölgede kalıcı barışın ön koşullarıdır.

Ne var ki tekelci kapitalistlerin çıkarları insan hayatının da halkların bağımsızlık, özgürlük ve hatta varlığının önüne geçiyor. Silah üretimi, askeri endüstrinin karları ve jeopolitik hesaplar, Filistin halkının varlığının ve hayatının önüne geçiyor. ABD, Almanya ve diğer Batılı hükümetlerin sessizliği veya açık desteği, bu savaşın gerçek sponsorlarını ortaya çıkarıyor.

Trump hâlâ başkan olarak İsrail’e verdiği desteği sürdürüyor. Gazze’ye yönelik abluka ve bombardımanlar konusunda açık bir taraf olarak, Filistin halkının temel haklarını hiçe sayıyor. ABD bütçesinden sağlanan silah ve mali yardımlar, İsrail’in Gazze operasyonlarını doğrudan besliyor. Uluslararası yardım kuruluşlarına yönelik müdahaleler, açlık ve sağlık krizini daha da derinleştiriyor.

Trump yönetimi, İsrail’in işgal ve yerleşim politikalarını hukuksuz olarak kınamak yerine, “güvenlik hakkı” söylemiyle meşrulaştırıyor. Sözde “barış planları” ise, Filistin halkının taleplerini yok sayıyor, Gazze’yi ve Batı Şeria’yı kalıcı olarak denetim altında tutmayı amaçlıyor. ABD medyasını yönlendirme çabaları, sivil kayıpların göz ardı edilmesini ve İsrail propagandasının küresel kabulünü kolaylaştırıyor. Bu politikalar, sadece Trump’ın ilk dönem mirası olarak bugün de hâlihazırda yürürlükte olan bir uygulama olarak Filistin halkının yaşamını doğrudan etkiliyor. Trump’ın politikaları Netanyahu şürekasının politikalarını desteklemek ve Gazze’ye çökmek, işgal etmek  ve tekelci burjuvazinin ‘turizm cennetine’ dönüştürmektir.

Türkiye gibi ülkeler de bu emperyalist politikaların dışında değil. Yeni sömürge ülkemiz, emperyalizme karşı dik bir duruş sergileyemiyor. Tekelci kapitalistlerin  ve oların führerlerinin politikalarının işbirlikçileri olarak sözde “Yerli-milli” söylemlerle donatılmış hükümetler emperyalist pazarlıklar ve bağımlı siyasi, ekonomik ilişkiler nedeniyle somut, gerçek bir bağımsız politika izleyemiyor. Halkların çıkarı yerine devletlerin iktidar ve meşruiyet kaygıları öne çıkıyor. Oysa gerçek meşruiyet halktan alınır dış güçlerin onayıyla değil. Ne Boeing ve diğer ticari anlaşmalar ne savaş uçağı pazarlıkları bu gerçeği değiştirebilir.

Bugün yapılması gereken açıktır. Sessizlik suçtur. Halkların varlık ve yaşam hakkına, insan hakları ihlallerine, çocukların ölümüne, sağlık çalışanlarının hedef alınmasına karşı sesimizi yükseltmeliyiz. Protestolar, hukuki girişimler, insani yardım seferberliği önem taşımaktadır. Coğrafyamızdaki işçi sınıfı ve emekçiler, müslümanlar genel grev ve genel direnişlerle emperyalist saldırı  ve soykırıma karşı ayağa kalkmalıdır. Filistin halkının kurtuluşu, ne Hamas’ın gericiliğiyle ne Netanyahu’nun işgalciliği arasına sıkıştırılabilir. Gerçek barış, işgalin kaldırılması, halkların kendi kaderini tayin hakkının tanınması, adaletin tesis edilmesi ve emperyalist müdahalelerin ve İsrail siyonizminin politikalarının son bulması ile mümkündür.

Gazze için sessiz kalmayalım, bugün herkes insanlık sınavındadır. SUMUD Filosu yoluna devam edebilmeli, Gazze’ye ulaşmalıdır. İşgal, savaş ve soykırım durmalı Faşist soykırımcı Netanyahu ve şürekası yargılanmalıdır.

 

Muğla’da Tarihi Direniş: “Toprağımızı Vermiyoruz”

 

Muğla’nın Akbelen Ormanı ve çevresindeki 48 köy, Türkiye tarihinin en ağır çevre ve mülkiyet  saldırılarından birine tanık oluyor.  Sermaye,  köylülerin zeytin ağaçlarına, toprağına çöküyor. 19 Temmuz 2025 tarihinde TBMM’de kabul edilen 7554 sayılı Torba Yasa  köylülerin yaşam alanlarını, zeytinliklerini ve tarım arazilerini madencilik şirketlerinin insafına bırakıyor.

Kamuoyunda “Süper İzin Yasası” olarak bilinen bu düzenleme, 11. maddesiyle zeytinliklerin ve meraların madencilik faaliyetlerine açılmasını kolaylaştırıyor; ÇED, imar, orman ve mera yasalarının koruma hükümlerini fiilen devre dışı bırakıyor. Hukukçular, bu düzenlemenin Anayasa’nın 35. 44. ve 56. maddelerini ihlal ettiğini vurguluyor.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın 7554 sayılı yasanın uygulanması için çıkardığı “Usul ve Esaslar” düzenlemesi üzerine, 77 zeytin üreticisi 18 Ağustos 2025’te iptal davası açtı. Davacılar, Danıştay’dan ivedilikle yürütmeyi durdurma kararı talep etti.

Ancak dava süreci daha ilk inceleme aşamasındayken, Akbelen’ de jandarma korumasında iş makineleri ağaçları sökmeye başladı. Köylüler, ağaçlara sarılarak direnmeye çalıştı; nineler ve kadınlar iş makinelerinin önüne geçmeye çalıştı, bazıları zorla alandan çıkarıldı ve gözaltına alındı.

Zeytin ağaçları köklerinden söküldü, dallar ve ürünler yerle bir oldu.

Toprak, verimsiz ve çıplak bırakıldı; yaşam alanları yok edildi.

Ürünler, yılların emeği ve köylülerin ekonomik geçim kaynağı heba oldu.

“Burjuva Hukuk devleti yok sayılıyor. Danıştay’ın ve Anayasa Mahkemesi’nin kararları beklenmeden fiilen hayatımıza son veriliyor.”, ” Kanuna aykırı emir uygulanmaz. Uygulayanlar da sorumluluktan kurtulamaz.” diyor hukukçular. Hukukun temel ilkeleri sermayenin çıkarları için  eğilip bükülüyor.  AKP MHP  iktidarı  sermayenin çıkarları gereği  mahkemeleri  iktidarın organı olarak kullanıyor. Mahkemeler  işbirlikçi tekelci burjuvazinin  çıkarlarına uygun  ve siyasi iktidara bağımlı kararlar  veriyor. Sınıflı bir toplumda mahkemeler her zaman ve zorunlu olarak iktidardaki sınıfın organlarıdır. Toplumsal mücadelelerin sonucu  ve mızrağın  çuvala sığmadığı  durumlarda, adalet  güdükde olsa gerçekleşiyor. Bugün AKP MHP  siyasi iktidarı mahkemeleri yürütmenin organı olarak  kullanıyor. İktidarın uygulamalarına düğme ilikleyen bir “adalet sistemi” var.

28 Eylül 2025 tarihinde (bugün) Muğla Menteşe’de gerçekleşen “Haklarımızdan Vazgeçmiyoruz, Toprağımızı Vermiyoruz” mitingi, Türkiye’nin dört bir yanından gelen binlerce kişiyle gerçekleşti. 48 köyden yurttaşlar, doğa ve çevre örgütleri, sendikalar ve siyasi partiler bir araya geldi.  CHP Genel Başkanı Özgür Özel, DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, SOL Parti MYK Üyesi İlknur Başer, Yeşil Sol Parti adına Naci Sönmez, Kızıl Parti, EMEK Partisi Genel Başkanı Seyit Aslan, Yeni Yol Partisi adına Selçuk Özdağ, TÍP Milletvekili Sera Kadiğil başlıca katılımcılardı. Siyasi Parti Temsilcileri, TMMOB, TTB, Meslek ve kitle örgütleri, doğa ve çevre örgütleri insanın, ağacın, tüm canlıların  karıncanın böceğin, yaşam alanlarının  hakkını savunanlar “Zeytinime Dokunma”, “Toprağımızı Vermiyoruz”, “Süper İzin Yasası Meşru Değildir”, “Hak Hukuk adalet” dediler.

Muğla Belediye Başkanı Ahmet Aras; “Bizler bir avuç rantçıya karşı milyonlarız, hep beraber direneceğiz. Zeytin Anadolu topraklarının bekçisidir…Atalarınızın size bıraktığı, göz nuruyla diktiği zeytinliklerinizi, tarım alanlarınızı bu adamlara satmayın. Direnmelisiniz!” dedi.

TMMOB  Temsilcisi, “Akbelen’de ve ülkenin dört bir yanında ormanlarımıza, zeytinliklerimize, derelerimize, yaylalarımıza, verimli ovalarımıza, su kaynaklarımıza sahip çıkanlarla birlikte mücadele etmeye devam edeceğiz.”dedi.

TTB Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Alpay Azap da, “Bu ülke, bu topraklar, bu insanlar bu yaşananları hak etmiyor. Bu yalnızca bir doğa meselesi değil. Ölüme karşı yaşamı savunma, emperyalist işgale karşı memleketi savunma meselesidir” dedi.

CHP Genel Başkanı Özgür Özel: “Zeytin, bu toprakların bereketidir. Bir kanunla köylünün elinden alınamaz. Bu yasa iptal edilene kadar Akbelen’de, İkizköy’de, Muğla’nın her köyünde yanınızdayız.”, “Birileri geleceğimize savaş açmış. Demokrasiye savaş açmış. Biz bunun karşısında demokratik direnme hakkımızı kullanıyoruz ve kötülükle savaşıyoruz. Halk kazanacak, zeytin ağaçları kazanacak, doğa kazanacak” dedi.

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları: “Bu sadece bir çevre mücadelesi değil, aynı zamanda yaşam hakkı mücadelesidir. Şirketlerin çıkarı için köylülerin toprağı gasp edilemez.”

Emek Partisi Genel Başkanı  Seyit Aslan,  Doğayı çevreyi, yaşam alanlarını, zeytinlikleri yok eden sermayeye peşkeş çeken  tek adam ve saray yönetimine karşı birleşik mücadele çağrısı yaptı.

Muğla Çevre Platformu temsilcisi: “Bugün burada yalnızca 48 köyün sesi değil, tüm Türkiye’nin vicdanı yükseliyor. Zeytinlerimizi sökmek istiyorlar; biz yaşamımızı savunuyoruz.”

1939 tarihli 3573 sayılı Zeytincilik Kanunu, zeytinlikleri koruma altına almıştı.

2003–2024 arasında AKP döneminde en az 8 kez yasa değişikliği teklifi gündeme geldi; her defasında kamuoyu tepkisiyle geri adım atıldı.

2025 yılında 7554 sayılı yasa ile şirketlere süper izin yetkisi verildi.

Asıl amaç, Yatağan, Yeniköy ve Kemerköy termik santrallerinin kömür ihtiyacını güvence altına almak. Ancak bu, köylülerin yaşam alanlarının, kültürel miraslarının ve doğanın şirket çıkarları uğruna yok edilmesi anlamına geliyor.

Menteşe mitingi, yalnızca çevreyi değil; aynı zamanda:

Mülkiyet hakkını, adil yargılanma ve hukuk güvencesini, sağlıklı çevrede yaşama hakkını, demokratik katılım hakkını savunan bir buluşma oldu. Köylüler ve yaşam savunucuları: “Bu reddediş yalnızca zeytinliklerimiz için değil; özgürlüğümüz, mülkiyet hakkımız ve en temel insan haklarımız için.” dedi.

Akbelen’de iş makinelerinin devirdiği her ağaç, heba edilen her ürün, zorla alandan çıkarılan kadınlar ve gözyaşları, bu mücadelenin simgeleri oldu. “Birlikte olursak başaracağız.”, “Zeytin ağaçlarımız, yaşamımızdır.”, “Toprağımızı vermeyeceğiz.”  Akbelen’den yükselen bu çığlık, yalnızca Muğla’nın değil, Türkiye’nin geleceğini savunan bir hukuk ve yaşam mücadelesine dönüştü. Her devrilen ağaç, heba olan ürün ve gözyaşı, bir direniş manifestos u olarak hafızalara kazındı.

Kâr ve rant uğruna tarımı, doğayı, çevreyi yok edenlere artık dur demeliyiz! Bu yatırımların sahipleri ve onları koruyan görevliler hesap vermeli, doğaya ve halka verdikleri zararlar tazmin edilmeli, adalet önünde cezalandırılmalıdır. Köylülerin sökülen talan edilen zeytinlikleri, tarım alanlarımız, otlaklarımız, ormanlarımız, madenlerimiz, enerji ve su kaynaklarımız başta olmak üzere tüm yeraltı ve yerüstü zenginliklerimiz korunmalı; halkın yararına ve sürdürülebilir şekilde kullanılmalı, tekellerin yağmasına kesinlikle izin verilmemelidir. Birlik olalım, sesimizi yükseltelim ve doğamızı, yaşam alanlarımızı savunalım!

Biz haklıyız ve direnmeye devam edersek, yaşam alanlarımızı geri kazanacağız. Birlik olursak, kararlı olursak, haklılığımızı gösterecek ve sermaye iktidarının engellerini aşacağız. Bugün burada sesimizi yükseltiyoruz; direnişimizle yaşam alanlarımızı savunacak ve baskılara boyun eğmeyeceğiz. Güç bizde, haklılık bizde!  Direnelim, mücadele edelim ve yaşam alanlarımızı geri alarak sermaye ve iktidarın üstünlüğünü kıracak bir geleceğe doğru yürüyelim.

ABD–NATO Bağımlılığına Son!

Türkiye–ABD ilişkilerinin çıplak niteliği, Erdoğan ile Trump arasında altı yıl sonra yapılan görüşmede bir kez daha açığa çıkmıştır. Tekelci sermaye düzeni Amerikan emperyalizmine göbekten bağlıdır ve her geçen gün daha derin bir bağımlılığa sürüklenmektedir.

200’den fazla Boeing uçağı için imzalanan milyarlarca dolarlık anlaşma, ABD’den LNG ve doğalgaz alımı için yapılan uzun vadeli sözleşmeler, gümrük tarifelerinin kaldırılması ve bilinmeyenler… Tüm bunlar Türkiye’yi zincir altına almıştır. Maliyeti 50 milyar doları aşan bu faturayı ödeyecek olan bizleriz: işçiler, emekçiler, gençler, kadınlar ve doğacak çocuklarımız.

Trump görüşmeyi “harika geçti” diye özetlerken, gerçekte istediği her şeyi aldığını açıkça ifade etmiştir:

Filistin halkına yönelik soykırım görmezden gelinmiştir.

Suriye’de “işler karışırsa senden bilirim” tehdidi yapılmıştır.

Rusya–Ukrayna savaşında ABD politikalarına tam uyum dayatılmıştır.

F-35 konusu, “önce ödevini yap” mesajıyla ertelenmiştir.

ABD, Erdoğan’a otoriter yönetimi için uluslararası meşruiyet verirken karşılığında ülkemize daha fazla bağımlılık ve teslimiyet dayatmıştır. “Yerli ve milli” masalı çökmüştür: Türkiye, Lockheed Martin’in en fazla F-16 sattığı ülke olmuştur.

Kurtuluş emperyalizmden ya da dış destekten gelmez. Kurtuluş kendi örgütlü gücümüzdedir!

Bağımsızlık, demokrasi ve özgürlük; ABD’ye bağımlı bir “otoriter” rejimin icazetiyle değil, halkın birleşik mücadelesiyle kazanılacaktır.

Kürecik, İncirlik ve tüm ABD/NATO üsleri kapatılsın!

Türkiye NATO’dan ayrılsın, halkların dayanışmasına dayalı bağımsız bir dış politika kurulsun!

Boeing, Lockheed Martin ve diğer emperyalist tekellerle yapılan tüm anlaşmalar iptal edilsin!

LNG ve doğalgaz anlaşmaları feshedilsin; enerji halkın yararına kamulaştırılsın!

İsrail’le tüm askeri ve ticari anlaşmalar iptal edilsin, Filistin halkıyla dayanışma büyütülsün!

Beyaz Saray koridorlarında meşruiyet arayanlar, emperyalist onayla iktidarlarını ayakta tutabileceklerini sanıyorlar; yanılıyorlar! Emperyalizm ve işbirlikçileri er ya da geç tarihin çöplüğünde yerlerini almaya mahkûmdur.

Kahrolsun emperyalizm!

Yaşasın halkların bağımsızlık, demokrasi ve özgürlük mücadelesi!

 

İzmir Kadın Platformu’ndan Diyanet hutbelerine ve iktidar politikalarına tepki: “Haklarımızdan, özgürlüğümüzden vazgeçmeyeceğiz!”

İzmir Kadın Platformu, Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde bir araya gelerek “Hayatlarımıza sahip çıkıyoruz, medeni haklarımızdan vazgeçmiyoruz” yazılı pankart açtı ve basın açıklaması yaptı. Kadınlar  “Yaşasın kadın dayanışması”, “Susmuyoruz korkmuyoruz itaat etmiyoruz”, “Jin jiyan azadi”, “Kadın yaşam özgürlük” sloganlarını attı. Kadınlar, iktidarın kadınların kazanılmış haklarına ve yaşamlarına dönük saldırılarını, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın son aylarda verdiği hutbeleri ve iktidarın ekonomik-sosyal politikalarını hedef aldı.

Hutbelerden kadınların haklarına saldırı

Platform, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın son aylarda camilerde verdiği hutbelerin kadınları hedef alan içeriklerle toplumu gerici bir çizgide yönlendirmeye çalıştığını belirtti.

27 Haziran 2025 tarihli hutbede, kamu işçilerinin toplu iş sözleşmesi sürecinde insanca yaşama talepleri, “kamu hakkına el uzatmak” olarak yorumlandı. Hutbede, “kamuya ait işleri yavaşlatmanın günah olduğu” iddia edilerek işçilerin grev ve hak arama mücadeleleri hedef alındı.

1 Ağustos hutbesinde, kadınların giyim tarzı gündeme getirilerek “modacılar ve medya çevrelerinin çıplaklığı özendirdiği, örtünmeyi değersizleştirdiği” savunuldu. Estetik operasyonlar “şeytanın oyunu” olarak nitelendi, dövmenin haram olduğu bildirildi.

8 Ağustos hutbesinde, vatandaşlara “otele değil, köyünüze gidin” çağrısı yapıldı. “Lüks ve israfın zirve yaptığı, helal ve haram hassasiyetinden uzak tatil anlayışının dinimizde yeri yoktur” denildi. Ancak hemen ardından Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın kızı Feyza Erbaş’ın babasının BMW marka lüks aracının anahtarlığını paylaşması, çocuklarının yurt dışı tatilleriyle övünmesi büyük tepki topladı.

15 Ağustos hutbesinde ise bu kez kadınların miras hakkı hedefe kondu. “Kız çocuklarının Allah’ın takdir ettiği hakka razı olmaması kul hakkıdır” denilerek kadınların miras hakkı tartışmaya açıldı.

Kadın Platformu, bu hutbelerin yalnızca dini yorum değil, doğrudan anayasal eşitlik ilkesine saldırı niteliği taşıdığını vurguladı.

“Orta Vadeli Program bize daha çok yoksulluk vadediyor”

Basın açıklamasında hükümetin ekonomik politikaları da sert sözlerle eleştirildi. İktidarın hazırladığı Orta Vadeli Program’ın işçilere ve emekçilere daha fazla yoksulluk, esnek çalışma ve sömürü dışında bir şey sunmadığı kaydedildi. Kadınlar, “Çocuklarımız iş cinayetlerinde ölüyor, işe giderken katlediliyor. Bize ölüm ve yoksulluktan başka bir şey vermeyen bu düzeni ancak mücadelemizle değiştireceğiz” dedi.

“Hutbelerle hayatımız denetleniyor”

İzmir Kadın Platformu, her cuma minberlerden yükselen sözlerle kadınların yüzyıllardır mücadele ederek kazandığı hakların hedef alındığını söyledi. Açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“Kadınların miras hakkı tartışmaya açılıyor, giyimi üzerinden hedef gösteriliyor.

Camilerde hutbeler okutularak kadınların yaşamı denetlenmeye çalışılıyor. Sokaklarda her gün bir kadın öldürülüyor; fabrikalarda, ofislerde, atölyelerde kadınlar tacize, mobinge, eşitsizliğe maruz kalıyor. Ama biz kadınlar, bu karanlığa teslim olmayacağız. Yıllar süren mücadeleyle kazandığımız haklarımızdan, özgürlüğümüzden bir adım geri çekilmeyeceğiz.”

“Mirasımızı, bedenimizi, emeğimizi kimseye bırakmayacağız”

Platform, kadınlara yönelen şiddetin, miras ve beden üzerinden kurulan denetimin, işyerlerinde süren taciz ve mobbingin bireysel değil örgütlü bir zihniyetin ürünü olduğuna dikkat çekti. Açıklamada şu ifadeler öne çıktı:

“Miras hakkımızı gasp etmeye kalkanlara, kıyafetimizi bahane ederek bedenimizi denetlemeye çalışanlara, hutbelerle eşitliğimizi yok sayanlara, fabrikalarda tacizi ve mobingi görmezden gelenlere karşı her yerde ayağa kalkıyoruz. Yaşam hakkımız pazarlık konusu değildir. Miras hakkımız, emeğimiz, bedenimiz ve özgürlüğümüz kimsenin fetvasına, patronun keyfine, gerici düzenin kurallarına teslim edilmeyecek!”

“Devlet kurumları kadınların haklarını hedef alıyor”

Basın açıklamasında iktidarın farklı kurumlarının kadınların haklarını hedef alan uygulamaları da detaylandırıldı.

Sağlık Bakanlığı, sezaryen doğumları fiilen engelleyerek kadınları vajinal doğuma zorluyor.

Milli Eğitim Bakanlığı, MESEM projeleri ile çocuk işçiliğini meşrulaştırıyor.

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, kadınların güçlendirilmesi için günlük yalnızca 38 kuruş ayırırken evlilik kredileriyle aileyi güçlendirmeyi hedefliyor.

Adalet Bakanlığı, artan kadın cinayetlerine karşı önleyici yasaları uygulamak yerine cezasızlık politikaları ile failleri cesaretlendiriyor.

Diyanet’in ise geçmişten bugüne hutbeleri ve fetvalarıyla kadın-çocuk-LGBTİ+ düşmanlığını tırmandırdığı vurgulandı.

Talepler net

Kadın Platformu’nun talepleri ise şu şekilde sıralandı:

Kadına yönelik şiddete karşı yasalar etkin olarak uygulansın.

Nafaka, boşanma ve miras hakkına yönelik saldırılara son verilsin.

Kürtaj ve sezaryen üzerindeki fiili yasaklamalar kaldırılsın.

ILO 190 uygulanmaya başlansın.

Açıklamanın sonunda kadınlar, “Ne sizin kadın düşmanı yasalarınızı tanıyoruz ne de hutbelerinizi! Bizi hapsetmeye çalıştığınız kutsal aile düzeninize sığmıyoruz. Emeğimiz, bedenimiz, kimliğimiz, özgürlüğümüz için mücadelemizden asla vazgeçmeyeceğiz” mesajı verdi.

 

 

12 Eylül Askeri Faşist Darbesi 45.Yılında

 

12 Eylül Askeri  Faşist Darbesinin 45. Yılında

Faşizmi Lanetliyor Faşizme Karşı Mücadelede Direniş Çiçeklerini Saygıyla Anıyoruz

12 Eylül 1980’de gerçekleştirilen faşist askeri cunta darbesinin üzerinden tam 45 yıl geçti. Darbe, yalnızca ülkemizin demokratik kurumlarını yok etmekle kalmamış, işçi sınıfı, emekçiler, kadınlar, gençler ve ilerici güçler üzerinde kalıcı bir baskı ve terör rejimi oluşturmuştur. Bu nedenle bugün bir kez daha haykırıyoruz: Faşizme karşı mücadele, demokrasi ve özgürlük mücadelesidir.

12 Eylül: Halkın Mücadelesine Karşı Amerikancı Darbe

45 yıl önce, Türkiye’de işçi sınıfının, emekçilerin, gençlerin ve ilerici güçlerin yükselttiği özgürlük, demokrasi ve eşitlik mücadelesi, ABD ve NATO desteğiyle bastırıldı. Darbe ile:

TBMM, siyasi partiler, sendikalar ve ilerici kurumlar kapatıldı,

Grevler ve direnişler yasaklandı, toplu iş sözleşmeleri askıya alındı,

Yüz binlerce kişi gözaltına alındı ve işkence gördü. İşkenceyle öldürüldü.

Yüzlerce insan idam edildi, kaybedildi, akibeti, gömülü olduğu yerlerin hala nerede olduğu bilinmeyenler var;

Askeri cezaevleri, emniyet müdürlükleri, “gayrıresmi” mekanlar sınırsız, pervasız ve sistematik işkence merkezlerine dönüştürüldü.

Darbenin bilançosu resmi belgelerle sabittir:

Araştırmalara göre 12 Eylül Askeri Darbesi’nin toplumsal ve siyasal bilançosu şöyledir:

1 milyon 683 bin kişi ‘fiş’lendi.

650 bin kişi gözaltına alındı.

Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.

7 bin kişi idam istemiyle yargılandı.

517 kişiye idam cezası verildi.

259 kişinin idam dosyası Yargıtay’ca onandı.

49 kişi idam edildi

71 bin kişi 141, 142 ve 163’den yargılandı.

98 bin 404 kişi ‘örgüt üyesi’ olmak suçundan yargılandı.

388 bin kişiye pasaport verilmedi.

14 bin kişi vatandaşlıktan çıkarıldı.

30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına gitti.

300 kişi ‘kuşkulu bir şekilde’ öldü.

171 kişinin ‘işkenceden öldüğü belgelerle kanıtlandı.

14 kişi cezaevindeki uygulamaları protesto etmek için yaptıkları ‘açlık grevi’ sonucu yaşamını yitirdi.

30 bin kişi sakıncalı olduğu için işten atıldı.

1402 sayılı yasa nedeni ile 3 bin 854 öğretmenin ve 120 öğretim görevlisinin işine son verildi.

1402 sayılı yasa nedeniyle 9 bin 400 kişi kamu görevinden atıldı ya da sürüldü.

47 yargıç görevden atıldı.

7 bin 233 devlet görevlisi bölgeleri dışına sürüldü.

937 film ‘sakıncalı’ bulunduğu için yasaklandı.

23 bin 667 derneğin faaliyeti durduruldu.

İstanbul’da gazeteler toplam 300 gün yayımlanmadı.

13 büyük gazete için 303 dava açıldı.

31 gazeteci cezaevine konuldu.

Gazeteciler hakkında toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi.

Gazetecilere toplam 3 bin 715 yıl hapis cezası verildi.

300 gazeteci saldırıya uğradı.  3 gazeteci öldürüldü

49 ton gazete ve dergi imha edildi, Yüzbinlerce yayına el konuldu ve imha edildi. Sadece Bilim ve Sosyalizm yayınlarına ait 113.607 kitap yakıldı. Sol yayınlarına el konuldu ve yakıldı. Yayınevi sahipleri gözaltına alındı, tutuklandı, işkence gördü. İlhan Erdost işkence yapılarak öldürüldü.(1)

Tüm bu rakamlar, 12 Eylül’ün toplumsal belleğimizde yarattığı derin ve kalıcı yaraları gözler önüne sermektedir.

Ekonomik ve Sosyal Etkiler; 24 Ocak Kararları ve Sendikal Baskı

12 Eylül darbesi, 24 Ocak 1980 kararlarının uygulanması ve neoliberal ekonomik dönüşümün önünün açılması için bir araç olarak kullanıldı. Darbe ile işçi sınıfı ve emekçilerin kazanılmış hakları sistematik olarak tasfiye edildi;

Sendikal faaliyetler durduruldu, grevler yasaklandı, toplu iş sözleşmesi hakkı askıya alındı, mücadeleci konfederasyon DİSK kapatıldı; yöneticileri gözaltına alındı, tutuklandı.

Nisan 1981–Eylül 1983 arasında 148 toplu iş sözleşmesi Yüksek Hakem Kurulu tarafından bağıtlandı;

1980–1987 arasında reel ücretler yüzde 40 geriledi,

Emekçilerin örgütlenme oranı yüzde 40’tan yüzde 10’lara düştü.

Bu süreç, işçilerin önce örgütlerini, sonra özlük haklarını, giderek iş güvenliklerini kaybetmelerine yol açtı. 12 Eylül ile başlayan ve Özal dönemiyle derinleşen özelleştirme politikaları, bugüne kadar kesintisiz şekilde sürdürülmekte; uluslararası sermaye ve çokuluslu şirketlere tam açılma, toplumsal zenginlik ve doğal kaynakların talanını hedeflemektedir.

Siyasal ve İdeolojik Dönüşüm

12 Eylül darbesi, yalnızca emekçileri değil, toplumun ilerici birikimini, kazanımlarını de hedef aldı. ABD’nin “Yeşil Kuşak” projesi doğrultusunda Türk-İslam sentezi resmi ideoloji haline getirildi:

Tarikatlar, cemaatler ve gerici yapılar devletin merkezine taşındı,

Din dersleri zorunlu hâle getirildi, toplumsal yaşamın dincileştirilmesinin önü açıldı.

Bu ideolojik dönüşüm, bugün hâkim olan siyasal İslamcı rejimin temellerini attı ve toplumun eğitim, kültür ve sosyal yaşamını doğrudan etkiledi.

Kürt dili, kimliği yok sayıldı, düşmanlaştırıldı; kürt olmak sorgu merkezleri ve cezaevlerinde işkence ve vahşetin ayrı bir nedeni olarak görüldü. Toplumda ayrıştırma, düşmanlaştırma politikaları uygulandı.

Darbenin Kurumsallaşması ve Günümüzdeki Sürekliliği

1982 Anayasası, cunta tarafından tekelci burjuvazinin iktidarını pekiştirmek için yapıldı. Bugün hâlâ, AKP iktidarıyla birlikte yeni mekanizmalar da devreye sokularak, hukuk tanımaz uygulamalarla faşizmin varlığı sürmektedir.

2010 ve 2017 Anayasa değişiklikleri ile kuvvetler ayrılığı fiilen yok edildi,

Parlamenter sistem tasfiye edilerek tek adam rejimi kuruldu,

Belediye başkanları, seçilmişler kayyımlarla görevden alındı, muhalefet susturulmaya çalışıldı;

OHAL ve KHK rejimiyle binlerce kamu çalışanı ihraç edildi,

Eğitim, sağlık, adalet ve medya-habercilik alanlarında gericilik ve sermaye çıkarları hâkim kılındı.

Bugün uygulanan politikalar, 12 Eylül’ün kurumlaşmış ve kalıcı sonuçlarıdır. AKP iktidarı, dincileştirilmiş, toplumsal cinsiyetçi uygulamaları yoğunlaştırarak, eğitim sistemiyle “dindar ve kindar gençlik” yetiştirmekte; doğa ve yaşam alanlarını çokuluslu şirketlerin talanına açmaktadır.

Faşizme Karşı Mücadele Günceldir

12 Eylül darbesi, işçi sınıfı ve emekçilerin yükselen mücadelesine karşı yapılmış bir saldırıdır. Bugün de emekçiler iş ve örgütlenme güvencesi, iş güvenliği olmaksızın düşük ücretle, işsizlik tehdidi altında, yoksullukla mücadele etmektedir; kadınlar ve gençler gericiliğin baskısı altında, gelecek belirsizliği içerisinde umarsızlaştırılarak ezilmektedir.

Tarih bize göstermiştir ki kaybedilen her şey yeniden kazanılabilir. Emekçilerin, kadınların ve gençlerin birleşik örgütlü mücadelesi, faşizmin karanlığını dağıtacak tek çıkış yoludur.

Sonuç

12 Eylül karanlığının 45. yılında bir kez daha haykırıyoruz:

Faşizme karşı mücadele, demokrasi, özgürlük, eşitlik ve kardeşlik mücadelesidir.

Direnen, bedel ödeyen, hayatını kaybeden devrimci, ilerici ve demokratları saygıyla anıyoruz.

Yaşasın emek, özgürlük ve demokrasi mücadelesi.

 

(1) Tihv Dökümantasyon

İzmir’de Kadınlardan Filistinli Kadınlarla Dayanışma Eylemi. Soykırıma ve İşgale Direnen Filistinli Kadınlarla Mücadelemiz Ortak

İzmir Kadın Platformu ve Kadınların Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi, Karşıyaka’da Filistinli kadınlarla dayanışma için sokağa çıktı. Karşıyaka İZBAN İstasyonu önünde toplanan kadınlar, “Soykırıma ve İşgale Karşı Direnen Filistinli Kadınlarla Mücadelemiz Ortak – İsrail’e Tam Ambargo” pankartı açtı.

Buradan yürüyüşe geçen kadınlar, “Filistinli kadınlar yalnız değildir”, “Emperyalistler işbirlikçiler Ortadoğu’dan defol”, “Nehirden Denize Özgür Filistin”, “Filistin’e Özgürlük İsrail’e Boykot”,  “Soykırımcı İsrail Hesap Verecek”, “Filistin’de direnen kadınlara bin selam”, “Gazze’de Açlık Soykırım Silahı”, “Gazze’de Çocuklar Açlıktan Ölüyor” sloganları eşliğinde Kemalpaşa Caddesi boyunca ilerledi. Yürüyüşün ardından Karşıyaka İskele karşısında basın açıklaması yapıldı.

Basın açıklamasını Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi’nden Aysel Önen okudu

“Soykırıma ve İşgale Direnen Filistinli Kadınlarla Mücadelemiz Ortak”

Açıklamada, İsrail’in Filistin’e yönelik saldırılarının bir soykırım olduğu vurgulandı. Gazze’de saldırılarda katledilenlerin büyük bölümünü kadın ve çocukların oluşturduğu, Filistinli kadınların açlık, sağlık sorunları, zorunlu göç ve cinsel şiddetle karşı karşıya bırakıldığı belirtildi.

Açıklamada, “Soykırım elbette bütün bir halkı hedef alıyor, ama soykırımın da işgalin de cinsiyetlendirilmiş bir boyutu var” denildi. Kadınlar, bombardıman altında yaşam mücadelesi veren Filistinli kadınların direnişini selamladı.

Türkiye’ye çağrı: “Ambargo uygulansın”

Kadınlar, AKP-MHP iktidarının İsrail karşısında yalnızca kınama ile yetindiğini, ticari ve diplomatik ilişkilerin sürdüğünü ifade etti. İsrail’e karşı somut yaptırımların hayata geçirilmesi gerektiğini vurgulayan kadınlar şu talepleri dile getirdi:

  • İsrail’e tam ambargo ilan edilmeli ve uygulanmalı,

  • Askeri, ticari, siyasi, akademik ve kültürel tüm ilişkiler kesilmeli,

  • Petrol sevkiyatı durdurulmalı, limanlar İsrail’e giden gemilere kapatılmalı.

“Nehirden denize özgür Filistin!”

Eylemde, geçen yıl Filistin’de dayanışma sırasında İsrail askerleri tarafından katledilen Ayşenur Ezgi Eygi de anıldı. Kadınlar, Eygi’nin mücadelesinin kendi mücadelelerinin bir parçası olduğunu vurguladı.

Açıklama, “Nehirden denize özgür Filistin!” sloganıyla sonlandırıldı.

Basın açıklamasının tam metni şöyle:

“Soykırıma ve İşgale Direnen Filistinli Kadınlarla Mücadelemiz Ortak!

Bugün, Barışa İhtiyacım Var diyerek bir araya gelen, Kürt sorununda demokratik ve barışçıl bir çözümü savunan, Türkiye’de savaş politikaları, bölgesel savaş ve emperyalizm arasında bağlar kuran kadınlar olarak Filistin için buradayız, İsrail’e Tam Ambargo Uygulansın talebiyle 17 şehirde sokaklardayız. Geçen yıl 6 Eylül’de  Ayşenur Ezgi Eygi, Filistin halkıyla dayanışmak için gittiği işgal altındaki Nablus’un Beita kasabasında İsrail işgal güçleri tarafından başından vurularak katledildi. Ayşenur’un anısını mücadelemizde yaşatıyoruz.

Filistin halkı yüz yılı aşkın süredir siyonist işgale, etnik temizliğe, yerleşimci sömürgeciliğe ve ırk ayrımcı rejime karşı onurlu direnişini sürdürüyor. İşgalci İsrail, ABD başta olmak üzere emperyalist suç ortaklarının desteğiyle son iki yıldır tüm dünyanın gözü önünde soykırım suçu işliyor. 7 Ekim 2023’ten beri devam eden soykırım saldırıları sonucunda on binlerce Filistinli katledildi, binlercesi yaralandı, nüfusun tamamına yakını yerinden edildi, hastaneler, okullar, yaşam alanları bombalandı. Gazze halkı insani yardım ve tıbbi malzeme geçişinin dahi engellendiği abluka koşullarında açlığa mahkum ediliyor. Kıtlık ilan edilen Gazze’de yüzlerce insan açlıktan ölürken, bir torba un almak için ölüm tuzağına dönüşen dağıtım noktalarına gidenler kurşuna diziliyor. Tüm bunlara tanık olmanın ağırlığıyla buradayız ve biliyoruz ki bugün durum daha da acil, çünkü Ağustos ayında Gazze Şeridi’nde kara harekatı başlatarak işgali genişleten ve Batı Şeria’yı ilhak kararı alan soykırımcı İsrail, Filistin’den geriye kalan ne varsa imha etmeyi hedefliyor.

Soykırım elbette bütün bir halkı hedef alıyor, ama soykırımın da işgalin de cinsiyetlendirilmiş bir boyutu olduğunu biliyoruz. İsrail’in Gazze’yi hedef alan soykırım saldırılarında katledilenlerin yüzde 70’ini kadınlar ve çocuklar oluşturuyor. Binlerce kadın ve kız çocuğu kalıcı olarak engelli hale geldi. Tacize, tecavüze, erkek şiddetine, çıplak aramaya maruz kalan Filistinli kadınların başvurabilecekleri bir mekanizma ya da sığınabilecekleri güvenli bir alan yok. Gıdaya, ilaca, hijyenik pede ve hiçbir temel ihtiyaca erişim mümkün olmadığı için birçok kadın sağlık sorunları yaşıyor. Hamile ve emziren kadınlar yetersiz beslenme nedeniyle kansızlık, gebelik zehirlenmesi, kanama ve hatta ölüm riskiyle yaşıyor. Doğumda durumu ağırlaşan kadınlar gerekli medikal destek sağlanmadığı için hayatını kaybediyor. Bombardıman altında defalarca göç etmek zorunda kalan kadınlar bir yandan enkaz yığınına dönen yerlerde açlıktan ölmemek için yaşam mücadelesi verirken diğer yandan çocukların, yaşlıların, yaralıların bakımını üstleniyor. Kadınlar soykırım koşullarında direnirken siyonist İsrail’in Filistin’i, Suriye’yi, Lübnan’ı, Yemen’i ve İran’ı hedef alan saldırılarını “kadınları özgürleştirme” kılıfıyla servis ettiğini görüyoruz. Tüm bölgeyi savaşa sürükleyen suçlarını temize çekmek için kadın mücadelesini araçsallaştırmaya çalıştıklarına şahit oluyoruz. Bu siyonist propagandayı tüm dünyada sınırları aşan kadın dayanışmamızla yerle bir ediyoruz. Erkek egemen sisteme, yerleşimci sömürgeciliğe, soykırıma ve işgale karşı direnen kadınlarla mücadelemiz ortak diyoruz!

Yine aynı zamanda Türkiye’de Ermeni, Rum ve Yahudilere yönelik en büyük saldırılardan biri olarak tarihe geçen 6-7 Eylül’de yaşanan pogromun 70. Yıldönümünün üzerinden sadece birkaç gün geçti. Unutmuyoruz! 6-7 Eylül silinmeye çalışılsa, resmi tarih anlatısının parçası olmasa da, kendinden olmayanı nefret politikasıyla yok etmenin, evine, yaşamına çökmenin, devlet gücüyle ezmenin, bunu da yine kadınların bedenlerini ihlal ederek yapmanın hafızası oldukça canlı ve coğrafyaları aşıyor. 6-7 Eylül’ü yaşatanların mirası bugün bu topraklarda ırkçı ayrımcı politikaları sürdüren siyasal iktidarda ve toplumsal yansımalarında kendisini göstermeye devam ediyor. İsrail’in küresel destekçilerinden aldığı güçle Filistinlileri oradan oraya sürmesinde, sürdüğü yollarda katletmesinde, insan saymamasında da öyle. Pogromlara ve ırkçı saldırılara maruz kalan Rum, Ermeni, Yahudi kadınların, Mahsa Amini isyanıyla sokaklara dökülen İranlı kadınların, Rojava’da kazanımlarını savunan Kürt kadınların, IŞİD ve selefi çetelerin soykırımına direnen Ezîdî kadınların, HTŞ’nin ve güdümündeki cihatçı çetelerin soykırım saldırılarına direnen Alevi kadınların ve iki yıldır siyonist işgale ve soykırıma direnen Filistinli kadınların direnişi aynı mücadele hattında ortaklaşıyor.

AKP-MHP iktidarı ikinci yılına yaklaşan soykırım süreci boyunca hamasetten öteye geçmeyen göstermelik kararlar alıp, kınamakla yetinip, timsah gözyaşlarıyla izlemeyi seçti. Askeri, ticari, diplomatik, akademik ve kültürel ilişkiler kesilmedi. Somut yaptırım uygulanmadı. Sözde ticareti durdurma kararları alınsa da siyonistlerle ticaret son sürat sürdürüldü, petrol sevkiyatı kesilmedi, limanlar İsrail’e askeri mühimmat taşıyan gemilere kapatılmadı, Filistin’le dayanışma eylemlerine katılanlar tutuklanırken soykırımı besleyen İsrailli silah tüccarları İstanbul’da kırmızı halılarla karşılandı. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 29 Ağustos’taki Filistin gündemli olağanüstü genel kurulunun ardından yine bir kınama tezkeresi yayınlandı ve soykırımı durduracak hiçbir somut yaptırım kararı alınmadı. Soykırım saldırıları sürerken kınamakla yetinen, işgal devletiyle ilişkilerini kesmeyen devletler ve işgal devletinin saldırılarını finanse eden sermaye, soykırımda suç ortağıdır!

Biz kadınlar, emperyalistlerin ve siyonistlerin siyasi, askeri ve ticari çıkarları için körüklediği bölgesel savaşın, derinleşen sömürünün ve soykırımın karşısında hayatları için direnen Gazzeli kadınlarla dayanışmaya devam edeceğiz. Çünkü bizim için barış, bu coğrafyada eşit ve özgür bir yaşam kurabilmek demek. Tüm kadınları Filistin halkına yönelik soykırıma karşı mücadeleyi birlikte yükseltmeye çağırıyoruz.

Bugünlerde 50’yi aşkın gemiyle yola çıkan Sumud Filosu İsrail’in Gazze’ye uyguladığı ablukayı kırmaya çalışırken biz de sokaktayız. Siyonist işgal devletinin iki yıldır Filistin halkını hedef alan soykırım saldırılarına karşı kadınlar olarak göstermelik kınama tezkereleri ve işlevsiz hamaset değil somut yaptırım uygulanmasını talep ediyoruz. Savaşın, soykırımın ekonomisine, rantına dokunmadan hiçbir şeyin değişmeyeceğini biliyoruz. Barışa İhtiyacım var diyen kadınlar olarak ilk günden beri ısrarla söylediğimiz gibi bugün de Gazze’deki kadınların ölüm, açlık, taciz, tecavüz ve göçe zorlanma ile bedenlerinin savaş alanına çevrildiğini haykırıyoruz. Bu savaşı yürüten İsrail’in durdurulması için Filistin halkının ve Filistinli kadınların soykırım karşısında kınamaya değil acil ve gerçek bir dayanışmaya ihtiyacı var:

  • İsrail’e tam ambargo ilan edilmeli ve derhal uygulanmalıdır!
  • İsrail ile askeri, siyasi, ticari, akademik ve kültürel tüm ilişkiler kesilmeli, bütün anlaşmalar feshedilmelidir!
  • Petrol sevkiyatı durdurulmalı ve limanlar İsrail’e giden gemilere kapatılmalıdır!

Nehirden denize özgür Filistin!

Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi

İzmir Kadın Platformu”

 

 

KHK ile İhraç Edilen Eğitim Emekçileri Oturma Eyleminin 337. Haftasında Direnişte

KHK ile İhraç Edilen Eğitim Emekçileri 337. Haftasında  Direnişte

Öğrenim döneminin başlamasıyla birlikte KESK’e bağlı Eğitim-Sen İzmir 2 Nolu Şube, Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilen kamu emekçilerinin işlerine geri dönmesi talebiyle Karşıyaka Çarşı girişinde sürdürdüğü oturma eylemlerine devam ediyor. Bugün eylemin 337’ncisi gerçekleştirildi.

Eylemde basın açıklamasını Eğitim-Sen İzmir 2 Nolu Şube Başkanı Zeliha Danyeli okudu. Açıklamada, 15 Temmuz darbe girişiminin üzerinden geçen 9 yılı aşkın sürede OHAL’in kaldırılmış olmasına rağmen fiili OHAL uygulamalarının ve KHK rejiminin devam ettiği vurgulandı. Danyeli, KHK’ların emekçileri “ağaç kabuğuna muhtaç etme, ekmekle terbiye etme” anlayışıyla hayata geçirildiğini, on binlerce kamu emekçisinin hukuksuz biçimde ihraç edildiğini dile getirdi.

Açıklamada ayrıca, KESK üyelerinin barış talep ettikleri, parasız ve anadilinde eğitim istedikleri, kadın cinayetlerine karşı çıktıkları ve ekolojik yıkıma dikkat çektikleri için ihraç edildiklerinin altı çizildi. Barış Akademisyenleri örneği hatırlatılarak, Anayasa Mahkemesi’nin ifade özgürlüğü kararına rağmen iade süreçlerinin sürüncemede bırakıldığı belirtildi.

Danyeli, “İktidara bir kez daha çağrıda bulunuyoruz: Yargıyı araçsallaştırmaktan vazgeçin ve hukuksuz ihraç edilen tüm KESK’li KHK’lıların geriye dönük tüm haklarıyla birlikte derhal görevlerine iade edilmesini sağlayın” ifadelerini kullandı.

Basın açıklamasının ardından Grup Susika müzik dinletisi sundu ve halaylar çekildi.

Açıklamanın tam metni şöyle:

“Basına ve Kamuoyuna

15 Temmuz darbe girişiminin üzerinden 9 yılı aşkın bir süre geçti. OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu’nun görev süresinin bitiminin üzerinden yaklaşık üç yıl, 7 kez uzatılan OHAL’in kaldırılmasının üzerinden ise 7 yıl geçti. Ancak fiili OHAL uygulamaları ve KHK rejimi hâlâ devam etmektedir. Askeri darbe dönemlerinde dahi görülmemiş yoğunlukta ve hukuksuzlukta hazırlanan KHK’lar, “ağaç kabuğuna muhtaç etme”, “ekmekle terbiye etme” anlayışıyla hayata geçirilmiş, emekçileri açlığa, yoksulluğa ve dışlanmaya mahkûm etmiştir.

Uzun yıllar iktidarın merkezinde yer alan Gülen cemaati ile AKP arasındaki ilişki 17/25 Aralık 2013’te gün yüzüne çıkmış, 2016’ya kadar devam eden bu çatışma 15 Temmuz darbe girişimiyle sonuçlanmıştır. Bu süreçte cemaatin nasıl devletin ortağı haline getirildiği, “Ne istediler de vermedik” sözleriyle bizzat itiraf edilmiştir. 300’e yakın yurttaşın hayatını kaybettiği darbe girişimi, iktidar tarafından “Allah’ın lütfu” olarak nitelendirilmiş ve OHAL döneminde çıkarılan KHK’lerle muhalif  tüm kesimlere yönelik saldırılara zemin yapılmıştır.

OHAL boyunca Bakanlar Kurulu, 36 KHK yayımlamıştır. Bu kararnamelerle on binlerce kişi işten çıkarılmış, kadın ve çocuk dernekleri kapatılmış, kültür ve dil kurumları tasfiye edilmiştir. 16 Nisan 2017 Anayasa değişikliği referandumunun ardından ise uyum yasalarıyla bu düzenlemelere yenileri eklenmiştir.

Darbe girişimi ve OHAL, çalışma yaşamında da fırsata çevrilmiştir. Grevler yasaklanmış, kamu çalışanları gece yarısı Resmi Gazete’de yayımlanan listelerle işlerinden edilmiştir. Oysa bu arkadaşlarımızın büyük bir kısmı hakkında daha önce hiçbir soruşturma dahi açılmamıştır.

Toplamda 125.612 kişinin ihraç edildiği bu süreçte, 4259’u KESK’e bağlı sendikaların üyesidir. KESK’liler, Gülen cemaatinin devletin her kademesinde etkin olduğu dönemde dahi cemaat baskılarıyla, tutuklamalarla ve sürgünlerle karşılaşmıştır.  KESK’li KHK’lılar, barış istedikleri için, parasız, bilimsel, anadilinde eğitim istedikleri için, hak, hukuk, adalet istedikleri için, sendikal hak ve özgürlükler için mücadele ettikleri için, ekolojik yıkıma dikkat çektikleri için, yeraltı ve yerüstü kaynaklarının talan edilmesine hayır dedikleri için, kadın cinayetlerine son vermek için ve savaşa karşı mücadelenin unsurları oldukları için KHK ile ihraç edilmişlerdir. Kamu çalışanlarının büyük bir kısmı hakkında daha önce hiçbir soruşturma dahi açılmadan, gece yarısı Resmi Gazete’de yayımlanan listelerle işlerinden edilmiştir.

En çarpıcı örneklerden biri de Barış Akademisyenleridir. Bugün Kürt sorununda yeniden barışa dair umutların filizlendiği bu dönemde, büyük bedeller ödemelerine rağmen duruşlarından taviz vermeyen Barış Akademisyenleri şahsında tüm ihraç arkadaşlarımızı selamlıyoruz.

Hatırlanacağı üzere, bölgede yaşanan hak ihlallerinin son bulması ve çözüm sürecine geri dönülmesi talebiyle 11 Ocak 2016’da 1128 akademisyenin imzasıyla “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiri yayımlanmıştı. Ardından akademisyenler hakkında soruşturmalar açıldı, davalar yürütüldü, cezalar verildi. Ancak Anayasa Mahkemesi, bildirinin ifade özgürlüğü kapsamında olduğunu açıkladı. Buna rağmen OHAL Komisyonu, 2021 yılında verdiği kararlarda bu içtihadı dikkate almayarak başvuruları reddetti. Göreve iadeler ise üniversitelerin itirazlarıyla hâlâ sürüncemede bırakılmaktadır.

Yargının siyasallaşmasının en somut örneği, ihraçlarla ilgili çelişkili kararlarında görülmektedir. Aynı içerikteki dosyalar bir mahkemede reddedilirken, diğerinde kabul edilmiştir. 1800’e yakın dosya ise hâlâ beklemektedir. Bu durum açıkça “düşman hukuku” uygulandığını göstermektedir.

Çok yönlü bir iktidar kuşatması altında sendikal örgütlenme ve hak mücadelesi yürütüyoruz. Dayanışma ve mücadeleyle emeğin onurlu tarihinde yerimizi aldık. Biz, bu faşizan uygulamalar son buluncaya; emek, barış ve demokrasi mücadelemiz sonuç alıncaya kadar kesintisiz olarak mücadele edeceğiz.

İktidara bir kez daha çağrıda bulunuyoruz: Yargıyı araçsallaştırmaktan vazgeçin ve hukuksuz ihraç edilen tüm KESK’li KHK’lıların geriye dönük tüm haklarıyla birlikte derhal görevlerine iade edilmesini sağlayın.

337 haftadır bu alanda söylüyoruz:

Savaşa karşı barışı, ölüme karşı yaşamı, tekçiliğe karşı çoğulculuğu, karanlığa karşı aydınlığı savunmaya devam edeceğiz.

KESK’li ihraçlar onurumuzdur.

 Yaşasın örgütlü mücadelemiz, yaşasın KESK!

Eğitim Sen İzmir 2 Nolu Şube Başkanı Zeliha Danyeli”

 

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri: Halkın İradesi Gasp Edilemez. Kayyumlara Hayır

İzmir’de “Kayyuma Hayır” Eylemi

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, CHP İstanbul İl Yönetimi’ne kayyum atanmasına tepki göstererek Alsancak Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde basın açıklaması yaptı. “Halkın iradesi gasp edilemez, kayyımlara hayır” pankartı açılan açıklamada “Faşizme karşı omuz omuza”, “Kayyum darbedir, darbeye hayır” ve “Gün gelecek devran dönecek AKP halka hesap verecek”, “Kurtuluş devrim de sosyalizm de”,  “Devrimci tutsaklar onurumuzdur” sloganları atıldı.

Açıklamayı İzmir Tabip Odası Genel Sekreteri Dr. Süha Yüksel okudu. Yüksel, Doğu ve Güneydoğu’da yıllardır uygulanan kayyum politikalarının şimdi ülkenin batısına taşındığını belirterek, CHP İstanbul İl Başkanlığı’na atanan kayyum kararını “hukuk garabeti” olarak nitelendirdi.

“Türkiye tarihinin en karanlık dönemlerinden geçiyoruz” diyen Yüksel, iktidarın halk iradesini gasp ederek muhalefeti siyaset dışı bırakmaya çalıştığını ifade etti.  Yüksel “Herkes için demokrasi, adalet, eşitlik ve özgürlük” çağrısını yineleyerek mücadeleyi sürdüreceklerini vurguladı.

Açıklamanın tam metni şöyle:

“Değerli Basın Emekçileri ve Sevgili İzmir Halkı!

Ülkemiz demokrasi, hukuk ve özgürlükler açısından çok karanlık bir dönemden geçmektedir. Baskıcı, var olan demokratik kazanımların hemen hemen hepsini yok eden, yok edemediğini de kendi lehine kullanan, halkın iradesini ve demokratik işleyişi asla ve asla sindiremeyen totaliter bir yönetim sistemi ile karşı karşıyayız. Tüm bu yönetememe anlayışına rağmen iktidarın “öteki” dedikleri ülkede demokrasi ve özgürlük mücadelesi veriyor!

Doğu ve Güneydoğu’daki belediyelere yıllardır atanan ve olağanlaştırılmaya çalışılan kayyum tipi ‘demokrasi’ bugün ülkenin batısında da uygulanmaktadır. Demokratik yollarla halkın oylarıyla seçilmiş belediye başkanları, bürokratlar, siyasiler birer birer cezaevine atılıyor. Böylece iktidar kaybettiği belediyeleri halka rağmen ve halkın iradesini gasp ederek “kayyumlar” vasıtasıyla geri almak istiyor. Ancak eşitlikten, barıştan, demokrasiden ve adaletten yana olan halkımız buna dur, diyor ve demeye devam edecektir.
Son birkaç gündür CHP İstanbul İl Başkanlığı özelinde gerçekleşen olaylar hepimizin malumudur. CHP İstanbul 38. Olağan İl Kongresi’nde başkan seçilen Özgür Çelik ve yönetimi, Disiplin Kurulu, Asıl ve Yedek Üyeleri hukuken hiçbir şekilde görevli olmayan İstanbul 45. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin ihtiyati tedbir kararı ile görevden uzaklaştırılmış ve İstanbul İl Başkanlığı’na Gürsel Tekin ve ekibi kayyum atanmıştır.

Kararın hukuka aykırı olduğunu hepimiz biliyoruz. Çünkü ,günlerdir hukukçular tarafından tartışılan bu konu ile ilgili “hiçbir kanun ve usulde böyle bir kararın alınmasının mümkün olmadığı” dile getirilmiş ve hatta barolar konunun hukuki yönünü çok açık ve net bir şekilde dile getiren ortak bir basın açıklaması bile bu hukuk garabetini durduramamıştır. Bu hukuk garabeti devamında, CHP İstanbul İl Merkezi’nin polis ablukasına alınmış, partililer ve yöneticiler binaya sokulmamış. Buna rağmen insanlar üyesi oldukları partinin binasına barikatları yıkarak ve polis ablukasını delerek girmiştir. Kayyum olarak atananlar her ne kadar ‘baba ocağı’, ‘evimiz’, ‘partimiz’ gibi söylemler ile ortamı yumuşatmaya çalışsa da iktidarla birlikte ana muhalefet partisini hukuk dışı yollarla fiilen siyaset dışı bırakmaya çalışmaktadır. Bu antidemokratik uygulamaların Türkiye demokrasi tarihinde en kara lekelerinden birisi olarak anılacağından hiç şüphemiz yoktur.

Değerli basın emekçileri,

Türkiye tarihinin en karanlık dönemlerinden geçiyoruz. Bu dönemde ekonomik kriz siyasi krizle birleşmiş, yönetenler eskisi gibi yönetemez, yönetilenler ise bu şekilde yönetilmeyi istemez hale gelmiştir. Bu kriz, daha fazla demokrasi, ekonomik refah, adalet, hukukun üstünlüğü ve çoğulculuk ile aşılabilecekken toplum tam tersi antidemokratik uygulamalar ile karşı karşıya bırakılmaktadır. Bu Krizden çıkışın yolu iktidar tarafından tek bir muhalif sesin bile çıkmadığı, hak ve özgürlüklerin rafa kaldırıldığı, hukukun yok sayıldığı, toplumun kayyumlarla idare edildiği, edilemeyenlerin ise cezaevlerine atıldığı bir ülke öngörmektedir. Bu yolun bir çözüm olmadığı çok açıktır.

Bir kez daha hatırlatmak istiyoruz; bu karanlık dehlizlerden çıkmanın tek bir yolu vardır:
Herkes için Demokrasi,
Herkes için adalet,
Herkes için eşitlik,
Herkes için özgürlük ve
Herkes için hukukun üstünlüğü gibi çoğulcu ve demokratik uygulamalardır…

Ülkemizde bu çoğulcu ve demokratik uygulamalara ulaşabilmek için İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri olarak üzerimize düşen mücadeleyi sürdüreceğimizi ve hiçbir gücün bunu durduramayacağını bir kez daha belirtiyor, herkesi saygı ve sevgi ile selamlıyoruz…
İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri Adına
Dr. Seha Yüksel”