İzmir’de 1 Mayıs’ın Öğrettikleri

İzmir’de 1 Mayıs: Kürsüyü Geri Alan İşçiler, Sarı Sendikacılığın Açmazı ve Emekçi Halkın Devrimci Ufku

İzmir’de gerçekleştirilen 1 Mayıs, yalnızca kitlesel katılımın yaşandığı bir emek mitingi değil; Türkiye’de sınıf mücadelesinin mevcut düzeyini, sendikal hareketin ideolojik-siyasal kuşatılmışlığını, faşist rejimin sınırlarını ve emekçi halkın yeni arayışlarını açığa çıkaran önemli bir siyasal tablosunu oluşturmuştur. Gündoğdu Meydanı’nda yaşananlar dikkatle incelendiğinde, ortada basit bir kutlama değil iki çizginin çatışması vardır: biri sermaye düzeni ve sistemle uzlaşmış, sınırları çizilmiş, törenselleşmiş sendikal çizgi diğeri sözünü doğrudan kurmak isteyen, mücadeleyi büyütmek isteyen işçi sınıfı ve emekçi halk çizgisi.

Bu nedenle İzmir 1 Mayıs’ı, bugünkü Türkiye’de emeğin yalnız ekonomik değil, aynı zamanda siyasal temsil krizini ve kuşatılmışlığını da gözler önüne sermiştir.

1 Mayıs’ın tarihsel çıkışı ve özünü Unutanlar Proleteryanın Uluslararası Mücadele Gününü

Ulusal Törene Çevirmek İstiyor.

1 Mayıs, herhangi bir “resmi bayram” değildir. Kökeni “Haymarket Olayı” ile simgelenen, dünya proletaryasının sermayeye karşı tarihsel başkaldırısına dayanır. Bu anlamıyla 1 Mayıs:

Dünya işçi sınıfının uluslararası birlik günüdür.

Tekelci kapitalizme karşı birlik, mücadele ve dayanışma  günüdür.

Emperyalist savaşlara karşı barış ve kardeşlik  günüdür.

Ezilen halkların dayanışma günüdür.

Sömürüye karşı sosyal kurtuluş günüdür.

Bu nedenle 1 Mayıs’ı ulusalcı dar kalıplara sıkıştırmak, resmi tören mantığına hapsetmek, hatta devletçi sembollerle tanımlamak onun tarihsel içeriğini boşaltmaktır.

Türkiye gibi yeni-sömürge bağımlı kapitalist ülkelerde ise 1 Mayıs’ın anlamı daha da ileri bir içerik taşır. Burada işçi sınıfının mücadelesi yalnız patrona karşı ücret mücadelesi değildir; aynı zamanda emperyalizme, işbirlikçi tekelci burjuvaziye, faşist devlet yapılanmasına ve sömürgeci inkâr politikalarına karşı bağımsızlık, demokrasi, sosyalizm ve barış mücadelesidir.

Dolayısıyla İzmir’de 1 Mayıs’a bakarken yalnız kalabalığı değil, hangi siyasal çizginin egemen kılınmak istendiğini görmek gerekir.

Tertip Komitesi ve Bürokratik Sınırlar: Direnen İşçiler Konuşmasın, Kitleye el sallasın, görünsünler Yeter!

İzmir’de en dikkat çekici olaylardan biri, yaklaşık 500 gündür direnişte olan DIGEL işçileri ile Temel Conta işçilerinin sahneye yalnızca “kitleyi selamlamak üzere” çağrılmasıdır. Bu yaklaşım, günümüz sendikal bürokrasisinin sınıfa bakışını özetlemektedir.

Direnen işçiler mücadele eden özne değil, törende alkışlanacak figürler olarak görülmektedir. Tertip komitesinin “program belli, konuşmacılar belli” anlayışı, tabanın iradesine değil, yukarıdan kontrol edilen miting mantığına dayanmaktadır.

Bu anlayış tesadüfi değildir. Bu, sınıf hareketini denetim altında tutmak isteyen bürokratik sendikacılığın tipik refleksidir.

Tam da burada DIGEL işçilerinden Bahar Tunçer kürsüye müdahale ederek mikrofonu aldı ve konuşacağını, kimsenin mikrofonu elinden alamayacağını söyledi. Bu söz, yalnız kişisel bir kararlılık değil; bastırılmış sınıf iradesinin patlamasıdır.

Tunçer’in anlattıkları çıplak sınıf gerçeğidir:

Sendikal örgütlenme hakkını kullandıkları için işten atılmaları,

Açtıkları davaları kazanmalarına rağmen patronun hukuku tanımaması,

Fabrikaya sendikanın hâlâ sokulmaması,

İşe iadelerin yapılmaması,

Uzayan direnişin aile yaşamını yıkıma sürüklemesi,

Çocukların eğitim sorunlarının derinleşmesi,

Dayanışmanın çoğu zaman göstermelik kalması.

Özellikle bazı kurumların yalnız fotoğraf çekerek kendi reklamlarını yapmasına dönük eleştirisi, bugünkü liberal dayanışmacılığın içi boş karakterine güçlü bir teşhirdir.

DIGEL işçilerinin yaptığı şey, sembolik olsa da  kürsüyü geri almaktır.

Sarı Sendikacılık ve 12 Eylül’ün Süren Mirası

İzmir’de yaşanan bu gerilim, bireysel bir tartışma değil  Türkiye sendikal hareketinin yapısal krizidir. 12 Eylül Darbesi sonrasında işçi sınıfının mücadeleci damarını ezmek  sınırlarını çizmek üzere  yaratılan sendikal model bugün hâlâ yaşamaktadır.

12 Eylül rejimi:

Grev hakkını budadı, haklarını kullanmak isteyen işçi-emekçilere zor uyguladı,

Sendikaları yasal kafese aldı,

Devletle uyumlu sendikacılığı büyüttü,

Sınıf siyasetini bastırdı,

Mücadeleci kadroları tasfiye etti.

Bugün bunun devamı olan çizgi, sarı sendikacılık biçiminde sürmektedir. Sarı sendikacılık yalnız patron yanlılığı değildir aynı zamanda işçiyi pasifleştiren, sınıfı kürsüden uzak tutan, protokol siyasetini esas alan, düzen içi sınırları aşmayan sendikal anlayıştır.

İzmir 1 Mayıs’ında direnişçi işçilere söz verilmek istenmemesi, tam da bu nedenle önemlidir. Çünkü bürokrasi, sınıfın gerçek sesinden rahatsız olur.

Faşizmin Sınırları: Polis Müdahalesi ve Düşünce Özgürlüğünün Çerçevesi

SOL Parti kortejinin taşıdığı anti-emperyalist içerikli pankarta yönelik polis müdahalesi rejimin düşünce ve ifade özgürlüğünü hangi sınırlar içinde kabul ettiğini göstermektedir.

Faşist karakter taşıyan rejimler muhalefeti tümden yasaklamak zorunda değildir; denetlenebilir, zararsız ve sınırlandırılmış muhalefete alan açabilirler. Ancak kendi kırmızı çizgilerini aşan, emperyalizmi, NATO’yu, saray rejimini ya da sermaye düzenini hedef alan anlayışlara, ifadelere tahammül etmezler. Bu nedenle pankarta müdahale, yalnız güvenlik meselesi değildir. Bu, devlet zor aygıtının ideolojik-siyasal sansür işlevi görmesidir.

Türkiye’de kolluk kuvvetleri çoğu zaman yalnız asayiş gücü değil sermaye düzeninin bekçisi gibi hareket etmektedir.

Cemil Tugay Tepkisi: Sosyal Liberal Belediyeciliğin Emek Düşmanı Yüzü

Cemil Tugay’a yönelik yuhalama da kişisel tepki değil, sınıfsal bir tepkidir. Tugay’ın “Bu sahneyi biz kurduk”, “Sanatçının gelmesine bizim katkımız var” gibi sözleri, kamusal hizmeti halkın hakkı değil, yönetici lütfu gibi gören neoliberal belediyecilik anlayışını açığa çıkardı.

Daha önemlisi, belediye işçilerinin ücretlerini hedef alan, emekçilerin toplu sözleşme haklarını sorgulayan yaklaşımın değişmediği görüldü. Emekçilerin tepkisi tam da bu nedenledir.

Sosyal demokrat söylemle yönetilen belediyelerin önemli bir bölümü, uygulamada işçiye karşı patron refleksi göstermektedir. İzmir’de ortaya çıkan tepki, bu çelişkinin açığa çıkmasıdır.

Kültürel Hegemonya ve 1 Mayıs’ın Evrensel Sanatının Gaspı

1 Mayıs yalnız ekonomik ve siyasal değil  kültürel olarak da enternasyonal bir gündür. Dünya halklarının ezgileri, emek marşları, çok dilli ve çok kimlikli kültürel ortaklaşma bu günün ruhuna dahildir.

Selda Bağcan’ın çağrılması tek başına mesele değildir; mesele, kürsünün de programın da tek merkezli ulusal kültür anlayışıyla kurulmasıdır. 1 Mayıs’ta Kürt halkının  ezgilerine, bu coğrafyanın çok dilli kültürel gerçekliğine, evrensel emek şarkılarına açık bir sanat anlayışı kurulmamıştır.

DEM Parti çevrelerinden gelen daha kapsayıcı sanatçı önerilerinin reddedilmesi, tertip komitesinin kültürel ufkunu göstermektedir.

Oysa 1 Mayıs meydanları:

Türkçe, Kürtçe ve her dilden türkülerin,

Ermenice, Rumca, Arapça ezgilerin,

Dünya işçi marşlarının,

Halkların ortak direniş hafızasının birlikte yankılanacağı alanlardır. Bu eksiklik, kültürel tekçiliğin emek alanına taşınmasıdır.

Yeni Durum: İşçi Sınıfı Temsil Edilmek Değil, Kendini Temsil Etmek İstiyor

İzmir 1 Mayıs’ının en temel dersi şudur: İşçi sınıfı artık yalnız kortej dolduran kitle olmak istememektedir. Kendi sözünü söylemek, kendi temsilcilerini çıkarmak, kendi mücadele çizgisini belirlemek istemektedir.

Bu nedenle önümüzdeki dönemin temel mücadele başlıkları şunlardır:

Sendikalarda taban demokrasisi,

Sarı sendikacılığın aşılması,

Direnişçi işçilerin öncülüğünün büyümesi,

Emperyalizme ve faşizme karşı birleşik mücadele

Halkların eşitliği, özgürlüğü ve kardeşliği,

Kadın emeğinin görünür kılınması ve sosyal güvence kazandırılması,

Sınıfsız, sömürüsüz, eşit ve özgür bir dünya ve toplum perspektifli sınıf siyaseti,

Sonuç

İzmir 1 Mayıs’ında yaşananlar gösterdi ki gerçek çatışma sahnede değil, sınıf hareketinin yönü üzerinedir.

Bir tarafta sermaye düzeninin sınırlarına razı olmuş bürokratik sendikacılık  diğer tarafta kürsüyü, mikrofonu geri alan, kendi sözünü kuran direnişçi işçiler vardır.

Bir tarafta ulusal törencilik diğer tarafta dünya proletaryasının enternasyonal mirası vardır.

Bir tarafta faşizmin çizdiği sınırlar; diğer tarafta emekçi halkın özgürlük iradesi vardır.

Gerçek 1 Mayıs:

Mikrofonu bırakmayan, direnen DIGEL işçisindedir,

Direnişi sürdüren kararlı Temel Conta emekçilerindedir,

Yasaklanan pankarta sahip çıkanlardadır,

Halkların ortak türküsünü savunanlardadır,

Ekmek, barış, demokrasi ve sosyalizm isteyenlerdedir.

Çünkü kurtuluş ne tertip komitesinin programındadır ne protokol sahnesindedir.

Kurtuluş, örgütlü işçi sınıfının devrimci eylemindedir.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.