Biz işçiler, emekçiler, tüm kamu emekçileri, emekliler, gençler ve kadınlar bu ülkenin ve dünyanın tüm zenginliklerini yaratanlar olarak 1 Mayıs’a öfkemizle, bilincimizle ve örgütlü gücümüze duyduğumuz güvenle yürüyoruz. Bu yürüyüş bir günün sembolik kutlaması değil, yaşamı dönüştürme iddiası taşıyan tarihsel bir mücadele çağrısıdır.
Biz üretiyoruz ama yoksullaşıyoruz. Fabrikalarda, atölyelerde, ofislerde ve hizmet sektöründe her alanda emek yoğun biçimde çalışırken, ücretlerimiz enflasyon karşısında hızla eriyor. Güvencesiz çalışma yaygınlaşıyor, uzun mesailer normalleşiyor, yaşam koşulları giderek ağırlaşıyor. Buna karşılık sermaye sınıfı servetini büyütüyor, kâr rekorları kırıyor ve krizleri fırsata çeviriyor.
Vergide adalet yok! Emekçiler maaşlarından dolaylı vergilerle ağır biçimde yük altına sokulurken, büyük sermaye grupları ve rant çevreleri çeşitli muafiyetlerle korunuyor, vergi borçları silinebiliyor. Ülkenin kaynakları üretime ve toplumsal ihtiyaçlara değil; beton ekonomisine, rant projelerine ve savaş politikalarına aktarılıyor.
Fabrikalarda açık bir sınıf saldırısı sürüyor. Digel Tekstil ve Temel Conta işçileri başta olmak üzere hak arayan işçiler işten atılıyor, sendikal örgütlenme engelleniyor, baskı ve tehditlerle emekçiler sindirilmek isteniyor. Grevler fiilen ya erteleniyor yasaklanıyor ya da sendikal haklar kâğıt üzerinde işlevsiz bırakılıyor devlet zoruyla tasfiye edilmeye çalışılıyor. Eskişehir maden işçileri başta olmak üzere üretim alanlarındaki emekçiler maaşlarını, ücretlerini alamıyor, güvenle ve güvenceli insanca yaşayamıyor, çalışamıyor.
Çocukların eğitim, barınma, sağlık ve beslenme hakları kamusal bir sorumluluk olarak güvence altına alınması gerekirken devlet politikalarıyla teşvik edilen çocuk işçiliği kentlerde yoğunlaşan OSB’ler, MESEM uygulamasıyla artıyor. Çocuk işçiliği kesin olarak yasaklanmalı; çocukları erken yaşta işgücüne iten tüm uygulamalara son verilmelidir. Eğitim, parasız, laik ve bilimsel temelde yeniden yapılandırılmalı, özel okullar kamulaştırılmalıdır. Aileleri çocuklarını çalıştırmaya zorlayan koşullar ortadan kaldırılmalı, çocukların temel ihtiyaçları devlet tarafından ücretsiz karşılanmalıdır. Çocukların geleceği, ailelerinin maddi durumuna göre değil, kendi yetenek ve eğilimlerine göre şekillenmeli; çocuk yaşta işçileştirmeye son verilmelidir.
Gençlerin eğitim, barınma, sağlık ve beslenme hakları eşit, ücretsiz ve nitelikli biçimde sağlanmalıdır. Bugün gençlik derin bir geleceksizlikle karşı karşıyadır; eğitim sistemi piyasalaştırılmakta, okullar güvenli ve nitelikli ortamlar olmaktan uzaklaşmakta, akran zorbalığı yaygınlaşmaktadır. Öğrenciler ekonomik baskı, yoksunluk, barınma krizi ve şiddet sarmalı içinde yaşam mücadelesi vermektedir. İhmal ve denetimsizlik sonucu yaşanan ölümler, sistemdeki yapısal sorunları ve derinleşen çürümeyi açıkça ortaya koymaktadır.
Kadınlar eşitsizlik, güvencesizlik ve erkek şiddetiyle baş başa bırakılıyor. Kadın cinayetleri artıyor, failler korunuyor, yargılananların çoğu cezasızlık uygulamalarıyla korunuyor böylelikle erkek şiddeti cesaretlendiriliyor. Kadınların ev içi emekleri görünmez kılınıyor, yaşamları güvencesizleştiriliyor. Emekliler ise milyonlar halinde açlık sınırının altında yaşamaya mahkûm ediliyor; yıllarca maaşlarından yaşlılık dönemi için kesilen “fon”larla üreten-çalışan insanlar yokluğa, yoksulluğa mahkum ediliyor; talepleri görmezlikten geliniyor.
Sağlık sistemi giderek paralı hale getirildi. Katkı payları ve ek ücretlerle halkın cebine el uzatılırken, şehir hastaneleri üzerinden milyarlarca lira sermayeye aktarılıyor. Sosyal güvenlik sistemi kamusal niteliğinden uzaklaştırılarak piyasaya açılıyor ve kamusal haklar zayıflatılıyor.
Bu düzen aynı zamanda doğayı da yağmalıyor. Akbelen’de köylülerin zeytinlikleri ve yaşam alanları maden şirketlerine açılıyor. Ege’de, Akdeniz’de ve Karadeniz’de birçok bölgede verilen binlerce maden ruhsatıyla ormanlar, meralar ve tarım alanları sermaye uğruna yok ediliyor. Bu süreç bir kalkınma politikası değil, yaşam alanlarının yok edilmesi, doğal dengenin bozulması, açık bir talan ve gasp düzenine evriliyor.
Bu düzen yalnızca sömürüyle değil, baskı ve zor aygıtlarıyla ayakta duruyor. Siyasallaşmış yargı eliyle toplumsal muhalefet bastırılıyor. On binlerce siyasi tutuklu hapishanelerde tutuluyor, yüzlerce gazeteci, sendikacı ve genç gözaltına alınıyor ya da tutuklanıyor. Grevler yasaklanıyor, demokratik haklar sistematik biçimde daraltılıyor; yürürlükte olan yasalar dahi uygulanmıyor.
KHK’larla 125 binden fazla kamu emekçisi ihraç edildi ve büyük bölümü hâlâ görevine dönemedi. Hak arayanlar kriminalize ediliyor, mücadele edenler hedef haline getiriliyor. Mehmet Türkmen gibi işçi kitlelerini örgütleyici sendikacılar Esra Işık gibi yaşam ve doğa savunucuları ve doğru-özgür habercilik yapan gazeteciler hâlâ tutuklu bulunuyor; bu tablo, “adalet” mekanizmasının nasıl işlediğini açıkça gösteriyor.
Seçilmişlere yönelik açık bir irade gaspı sürüyor. 2016’dan bu yana yüzün üzerinde belediyeye kayyum atanmış, onlarca belediye başkanı görevden alınmış veya tutuklanmıştır. Bu durum yalnızca yerel yönetimlere değil, doğrudan halkın seçme ve seçilme hakkına yönelmiş bir müdahale ve irade gaspıdır.
Toplum, farklılıklar, inançlar ve kimlikler üzerinden ayrıştırılarak yönetilmeye çalışılıyor. Kürt sorununda demokratik çözümün gerekleri yerine oyalama sürdürülüyor. Oysa barış, eşitlik ve kardeşlik en çok emekçilerin ortak ihtiyacıdır.
Bu düzen aynı zamanda dışarıda savaş, içeride sömürü düzenidir. ABD ve İsrail’in bölgemizde saldırıları sınırsız biçimde sürüyor. Filistin’de süren saldırılarda on binlerce insan yaşamını yitirmiş, Gazze yerle bir edilmiştir. Hastaneler ve okullar hedef alınmış, siviller kitlesel biçimde zarar görmüştür. İran’a yönelik saldırılar, ezilen halkların kayıplarını ivmesini artırmış, doğal gaz ve petrol fiyatlarının yükselişinden dünya halkları derinden etkilenmiştir ve bu etki yükselerek sürmektedir. Aynı saldırganlık Lübnan’da sürüyor, Ortadoğu emperyalist güçlerin çıkarları uğruna bir kan deryasına çevriliyor. Ukrayna’da savaş farklı boyutlarda sürmektedir. Emperyalizmin saldırgan politikaları, siyasal egemenlik ve dünya pazarlarına hakim olma çılgınlığıyla dünyanın farklı bölgelerine yayılmakta, halklar savaş ve sürekli bir çatışma ortamına sürüklenmektedir.
Bu savaşların hiçbirinde işçilerin ve emekçilerin, dünya halklarının, bölge halklarının, ulusların çıkarı yoktur! Savaşların bedelini her zaman emekçiler öder. Ölen biziz, yoksullaşan biziz, göç yollarına düşen biziz. Emperyalizm savaş demektir; kapitalizm ise sömürü, eşitsizlik ve yıkım düzenidir.
Ama bu düzen değiştirilebilir. Tarihin öznesi işçi sınıfı ve emekçilerdir. Kurtuluş ne tek başına mümkündür ne de mevcut sistemin sınırları içinde. Kurtuluş örgütlü mücadelede, birleşik mücadele hattında ve dayanışmayla mümkündür.
Üreten biziz, yaratan biziz, yaşamı var eden biziz o halde yöneten de biz olacağız.
1 Mayıs, işçi sınıfının kapitalizme, emperyalizme ve faşizme karşı tarihsel mücadele günüdür.
Birleşelim! Örgütlenelim! Mücadeleyi büyütelim!
Bu çürümüş düzeni değiştirecek olan bizleriz.
Yaşasın işçi sınıfının birliği! Yaşasın tüm emekçilerin ortak talepler etrafında ortak mücadelesi!
Yaşasın halkların eşitliği ve kardeşliği!
Yaşasın 1 Mayıs!
Bıjî Yek Gulan!
