Eyl 03
Kayyım Rejimine Karşı Halkın İradesi Kazanacak!
Eyl 01
İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri: 1 Eylül Dünya barış Günü. Barış, Eşitlik, Özgürlük ve Adalet İstiyoruz.
İzmir’de 1 Eylül Dünya Barış Günü Yürüyüş ve Mitingi.
İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, 1 Eylül Dünya Barış Günü dolayısıyla yürüyüş ve miting düzenledi. Cumhuriyet Meydanı’nda bir araya gelen sendikalar, siyasi partiler ve kitle örgütleri, “Barış, özgürlük, eşitlik ve adalet istiyoruz” yazılı pankart arkasında kortej oluşturarak Gündoğdu Meydanı’na yürüdü.
Yürüyüş ve miting hafta içi mesai günü ve akşam saatine denk gelmesi nedeniyle katılım görece düşük oldu. Yürüyüş boyunca “Savaşa değil emekçiye bütçe”, “Filistin halkı yalnız değildir”, “Katil İsrail Filistin’den defol”, “Yaşasın halkların kardeşliği”, “Yaşasın barış – Biji aşiti” sloganları atıldı.
Miting alanında ortak açıklamayı İzmir Barosu Başkanı Sefa Yılmaz ve DEM Parti İl Kadın Meclisi Sözcüsü Türkan Aslan Ağaç okudu.
Açıklamanın tam metni şöyle:
“Değerli Basın Emekçileri, Değerli Arkadaşlar
Bugün, insanlık tarihinin en büyük yıkımlarından birine yol açan İkinci Dünya Savaşı’nın başladığı günün yıldönümünde; 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde halklar dünyanın dört bir yanında barışın, eşitliğin ve özgürlüğün sesini yükseltmek için buluşuyor.
Sadece haksız savaşlarla değil; doğasız, çevresiz, işsiz, aşsız, umutsuz ve geleceksiz bırakılarak da yok edilmek istenen toplumlar için barış, en büyük kurtuluş umudu haline gelmiştir. Bugün daha iyi anlıyoruz ki barış, hiçbir sömürücü güce bırakılmayacak kadar kutsal ve hayati bir duruştur. İçinden geçtiğimiz barbarlık çağında bu gerçek, her zamankinden daha açık biçimde karşımızdadır.
1939’da Nazi Almanyası’nın Polonya’yı işgaliyle başlayan İkinci Dünya Savaşı, tarihin gördüğü en büyük trajedilerden biriydi. 60 milyondan fazla insan hayatını kaybetti, milyonlarcası göçe zorlandı, şehirler haritadan silindi. Savaşın ardından “bir daha asla” sözü milyonların dilinde yankılandı. Ancak geçen on yıllar, bu sözün sermaye düzeninde sadece bir temenni olarak kaldığını gösterdi.
Bugün de tablo değişmiş değil:
- Ukrayna’da emperyalist blokların çıkar çatışmaları halkları ateşe sürüklüyor.
- Filistin’de İsrail işgali altında yaşam hakkı yok sayılıyor.
- Ortadoğu’dan Afrika’ya, Latin Amerika’ya kadar halklar savaşın, darbelerin ve açlığın pençesinde kıvranıyor.
Bütün bu savaşların ortak paydası kapitalist sömürü düzenidir. Kapitalizm, eşitlik değil; savaş, yıkım ve sömürü üretir.
Her yıl dünyada silahlanmaya trilyonlarca dolar ayrılıyor. Uçaklara, tanklara, füzelere harcanan kaynaklar; açlıktan ölen milyonlarca insana, eğitimsiz bırakılan çocuklara, sağlıksız koşullarda yaşayan işçilere aktarılmıyor. Oysa Birleşmiş Milletler raporlarına göre, dünyada her gün 20 binden fazla çocuk yoksulluk ve açlık nedeniyle hayatını kaybediyor. Yalnızca birkaç günlük silahlanma harcaması, bu çocukların tümünü yaşatmaya yetebilir. Bu tablo, savaşın ve yoksulluğun “kader” değil; sermaye düzeninin bilinçli tercihi olduğunu açıkça göstermektedir.
1 Eylül, yalnızca savaşın yıkıcı sonuçlarını hatırlama günü değildir. Aynı zamanda kapitalizmin yarattığı sömürü düzenine, emperyalist işgallere, militarizme ve her türlü baskı ile gericiliğe karşı ortak mücadele çağrısıdır.
Barışa ulaşmanın ya da onu korumanın, yalnızca iyi niyetli dileklerle veya saf duygularla mümkün olmadığı, içinde yaşadığımız barbarlık çağında her gün yeniden kanıtlanmaktadır. Savaş, kötü niyetli birkaç siyasetçinin kaprisi ya da film sahnelerindeki karikatürleşmiş kötülüklerden ibaret değildir. Aynı şekilde barış da, yalın bir temenni ya da soyut bir ideal değil; somut bir toplumsal ve siyasal mücadelenin ürünü olabilir.
Bugün açıkça görülmektedir ki, savaş üretmeyen bir kapitalizm mümkün değildir. Zira kapitalizm, doğası gereği sömürüye, rekabete ve yeniden paylaşım savaşlarına dayanır. İki büyük dünya savaşından sayısız bölgesel savaşa kadar bütün kanlı deneyimler, bu düzenin barış üretemeyeceğini, aksine savaşı yeniden ve yeniden üretmek zorunda olduğunu göstermiştir. Silah tekelleri devasa kârlarını savaşlardan sağlamaktadır; emperyalist devletler enerji kaynakları ve pazarlar uğruna uluslararası hukuku ayaklar altına alarak halkların üzerine bombalar yağdırmaktadır. Bu tablo, savaşın yalnızca “dış politikadaki bir tercih” değil, bizzat sermaye düzeninin devamlılığı için zorunlu bir mekanizma olduğunu kanıtlamaktadır.
Bugün Ortadoğu’dan Afrika’ya, Latin Amerika’dan Asya’ya, Ukrayna’dan Filistin’e, Suriye’den Sudan’a kadar milyonlarca insan savaş, işgal, açlık ve göç ile karşı karşıya bırakılmaktadır. Filistin’de halk, önce bombalarla, sonra açlık ve susuzlukla katledilmektedir. Bu durum tesadüf değil; emperyalizmin ve kapitalist tekellerin çıkarlarının doğrudan sonucudur. Dolayısıyla barışın yolu, savaş üreten düzenin teşhir edilmesinden, yani kapitalist sömürünün ve emperyalist işgallerin karşısında örgütlü ve ortak bir mücadele hattının kurulmasından geçmektedir.
Değerli basın emekçileri,
Barış, halkların dilinde gerçek, anlamlı ve yaşatıcıdır. Ne var ki bugün dünya siyasetine yön veren güçlerin dilinde barış, çoğu zaman yalnızca bir aldatmacadır. Savaş üretenlerin, silah tekelleriyle iş tutanların, halkları açlığa ve göçe mahkûm edenlerin barıştan söz etmesi, aslında yeni bir savaşın hazırlığını gizlemekten öteye gitmez. Kapitalizmde barış, egemenler için yalnızca geçici bir nefes, çıkarlarının yeniden düzenlendiği bir mola olabilir. Oysa gerçek barış, sömürünün sona ermesiyle, halkların eşitlik, özgürlük ve kardeşlik temelinde kendi geleceklerini kurmalarıyla mümkündür.
Savaşın ekonomik doğası emperyalist sömürü düzenine sıkı sıkıya bağlıysa, barış mücadelesi de sadece romantik barış çağrılarıyla sınırlanamaz. Barış, işçilerin, emekçilerin, köylülerin, kadınların, gençlerin ve tüm ezilen halkların dayanışmasını büyütmek; sömürüye, baskıya, doğanın talanına ve cinsiyetçi eşitsizliklere karşı örgütlü bir direniş inşa etmekle mümkündür. Barış, sınıf mücadelesinden ve halkların özneleşmesinden ayrı düşünülemez. Açlığa, yoksulluğa, kadınların ikinci plana itilmesine “evet” deyip yalnızca savaşlara “hayır” demek, barışın eksik ve çelişkili bir tanımıdır.
Türkiye’de barış talebi, yalnızca bir seçenek değil, toplumsal varlığımızın hayati bir gereğidir. Kürt meselesinde çözüm arayışı, toplumun tüm kesimlerinin katılımına açık, demokratik, şeffaf ve adil bir süreçle yürütülmelidir. Evrensel hakların tanınması, eşitlik ve özgürlük temelinde güvence altına alınan bir zemin oluşturur; ancak bu şekilde halklar birlikte, eşit ve özgür bir geleceği inşa edebilir.
Barış, sadece “savaşsızlık” değildir. O, emeğin hakkının teslim edildiği; işçinin insanca yaşadığı, köylünün emeğinin değer bulduğu; kadınların eşit, gençlerin umutlu olduğu; halkların kendi kaderini tayin hakkını özgürce kullanabildiği bir toplumsal düzenin adıdır. Barış, bir toplumu ayakta tutan adaletin, özgürlüğün ve eşitliğin somut karşılığıdır.
Barış, kadınların eşitlik ve özgürlük mücadelesinden ayrı düşünülemez. Çünkü savaşların en ağır yükünü taşıyanlar, çoğu zaman kadınlardır. Göç yollarında parçalanan ailelerin yükünü omuzlayan, kaybolan hayatların yasını tutan, yıkılmış kentlerin enkazında kalan yine onlardır. Kadınların barış talebi, yalnızca hayatta kalma mücadelesi değildir; yaşamın her alanında eşit, özgür ve görünür olma iradesidir. Gerçek barış, ancak kadınların toplumsal yaşamın öznesi haline geldiği, karar mekanizmalarında yer aldığı, eşit yurttaşlıkla güçlendiği bir dünyada anlam bulur. Aksi halde barış, erkek egemen düzenin geçici bir suskunluğu olmaktan öteye gidemez.
Gençler, bugün geleceksizliğe, işsizliğe ve savaşın gölgesinde yaşamaya mahkûm edilmek isteniyor. Onlara umut yerine güvencesizlik, bilim yerine dogma, özgürlük yerine baskı dayatılıyor. Oysa gençlik, barışın en dinamik ve en yaratıcı gücüdür. Onların emeğe, bilime, sanata ve özgürlüğe açılan yollarını kapatmaya çalışan her düzen, aslında barışın düşmanıdır. Gençlerin yükselttiği itiraz, yalnızca bir öfke değil; aynı zamanda yeni bir dünyanın kurucu sesidir. Barış mücadelesinin en güçlü nefesi, gençliğin örgütlü enerjisinden ve değişim iradesinden doğar.
Barış, yalnızca coğrafi sınırlarla veya politik anlaşmalarla sınırlı bir kavram değildir; farklı inançlara, kimliklere, kültürlere ve yaşam tarzlarına saygıyı da içerir. Etnik, dini veya kültürel ya da yönelim farklılıklar birer çatışma kaynağı değil; toplumsal zenginlik ve dayanışma zemini olarak görülmelidir. Gerçek barış, kimliği, inancı veya yönelimi ne olursa olsun her bireyin eşit haklara sahip olduğu, önyargıların, ayrımcılığın ve baskının ortadan kaldırıldığı bir toplumda mümkün olur. Halkların bir arada yaşama iradesi, farklılıkların çatışmaya değil, birlikte üretime ve ortak dayanışmaya dönüşmesi, barışın en sağlam temelidir.
Barış mücadelesi yalnızca meydanlarda değil; düşüncede, kültürde ve sanatta da verilir. Çünkü emperyalist ideoloji, medya ve kültürel araçlar yoluyla savaşları meşrulaştırmaya, şiddeti olağanlaştırmaya, sömürüyü görünmez kılmaya çalışmaktadır. Bu nedenle aydınların, sanatçıların, yazarların, bilim insanlarının sorumluluğu büyüktür. Bir şiir, bir şarkı, bir tiyatro oyunu ya da bir resim, tanklardan ve füzelerden daha güçlü bir barış çağrısı olabilir. Kültür ve sanat, halkların belleğini diri tutar, gerçeği görünür kılar ve barışın toplumsal zeminini inşa eder. Barışın dili, en çok sanatın özgür yaratıcılığında hayat bulur.
Kapitalist düzen yalnızca savaşlarla değil, doğanın hoyratça talan edilmesiyle de insanlığa ölüm getiriyor. Enerji tekelleri, maden şirketleri ve büyük sermaye grupları kâr hırsıyla hem savaşların hem de ekolojik yıkımların kaynağıdır. Savaş alanlarında yakılan ormanlar, kirletilen nehirler, bombalanan topraklar; doğanın da insanla birlikte savaşın kurbanı olduğunu gösteriyor. Oysa barış, yalnızca silahların sustuğu bir an değil; doğayla uyumlu, sürdürülebilir, yaşamı ve tüm canlıları koruyan bir düzenin kurulmasıdır. İnsanlığın barış hakkı, doğanın yaşam hakkıyla iç içedir. Doğasız bir barış, barış değildir.
Değerli halkımız,
Bizler, emeğin, özgürlüğün ve halkların kardeşliğinin savunucuları olarak bir kez daha yineliyoruz:
- Emperyalist savaşlara ve işgallere hayır!
- NATO’ya, militarizme ve silahlanmaya hayır!
- Yaşasın halkların eşitliği ve kardeşliği temelinde gerçek barış!
Emeğin sömürülmediği, halkların özgür olduğu, kadınların eşit ve gençlerin umutlu bir geleceğe sahip olduğu; doğanın ve tüm canlıların korunduğu bir dünya için barışa evet!
1 Eylül Dünya Barış Günü’nü bu duygularla anıyoruz. Kutlamıyoruz, çünkü ortada kutlanacak bir barış yoktur. Kutlamıyoruz, çünkü her dakika masum insanlar haksız savaşlarda katledilmektedir. Bu barbarlık sona ermeden 1 Eylül, ancak bir mücadele günü olarak anılacaktır.
Ülkemizde ve dünyada halkların eşit, özgür ve barış içinde yaşayabileceğine olan inancımızla mücadelemizi sürdürüyoruz. İnancımızı koruduğumuz sürece, er ya da geç barış kazanacak ve bizler kazanacağız.
Unutulmamalıdır ki barış yalnızca bir özlem değil; uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınmış temel bir haktır. Birleşmiş Milletler Şartı’ndan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ne, Helsinki Nihai Senedi’nden Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne kadar pek çok metin, halkların barış hakkını açıkça tanımaktadır. Bu nedenle barış talebimiz hem hukuki hem de meşru bir haktır.
Bizler bu hakkı elde edinceye ve kalıcı hale getirinceye kadar mücadelemizi sürdüreceğiz. Çünkü barış ertelenemez, pazarlık konusu yapılamaz ve hiçbir gücün insafına bırakılamaz bir insanlık hakkıdır.
Barış Hemen Şimdi! Yaşasın Barış!”
Ağu 30
1 Eylül Dünya Barış Günü: Emperyalist Savaşa ve Faşizme Karşı, Halkların Barış Mücadelesi
1 Eylül 1939’da Nazi Almanyası’nın Polonya’yı işgaliyle başlayan II. Dünya Savaşı, insanlık tarihinin en kanlı dönemlerinden biridir. Yaklaşık 70 milyon insanın yaşamını yitirdiği bu savaş, yalnızca askeri cephelerde değil, sivillerin günlük yaşamlarında da ağır yıkımlar yarattı. Bugün, savaşın başlamasının üzerinden 86 yıl geçmiş olmasına rağmen, savaş ve militarizm dünyanın pek çok bölgesinde hâlâ halkların, ulusların varlığını tehdit eden bir olgudur.
II. Dünya Savaşı, emperyalist devletler arasındaki ekonomik, siyasal ve askeri paylaşım savaşının bir ürünüydü. Bugün de benzer bir tablo gözlemlenmektedir. ABD ve NATO’nun genişleme stratejileri, Rusya’nın yayılmacı politikaları, İsrail’in Filistin halkına yönelik soykırımı ve saldırıları, emperyalist ve işbirlikçi güçlerin halkları savaş kıskacına almasının güncel örnekleridir. Emperyalizmin kâr ve hegemonya mücadelesi, halklara kan, gözyaşı ve zorunlu göç dışında bir şey getirmemektedir.
Ortadoğu, emperyalist müdahalelerin ve vekalet savaşlarının en yoğun yaşandığı coğrafyalardan biridir. Filistin’de İsrail işgali ve saldırıları, Suriye’de iç savaş, Yemen ve Lübnan’daki çatışmalar halkları yıkıma sürüklemektedir. ABD emperyalizmi ve İsrail Siyonizm’i, bölgedeki savaşı tırmandırarak savaş alanını, egemenliğini genişletmektedir.
Türkiye’de ise AKP-MHP iktidarı, faşizm ve savaş politikalarını iç ve dış siyasetin merkezine yerleştirmiştir. İşçi sınıfının grev ve direnişlerinin yasaklanması, sendikasızlaştırma politikaları, siyasal baskılar, seçilmişlerin tutuklanmaları, kayyım atama politikaları, gazetecilerin, sanatçıların tutuklanması, muhalif basına, Tele 1, Halk TV ye RTÜK cezaları, ekonomik kriz, demokratik hakların gaspı ve Kürt sorununun çözümsüzlüğü bu politikanın birer sonucudur. Türkiye’nin dış politikasında da yayılmacı “stratejik derinlik” söylemleri, ülkeyi bölgesel savaşların bir tarafı haline getirmiştir.
Kalıcı barışın sağlanması, emperyalist güçlerin müdahalelerinin son bulması ve halkların kendi iradeleriyle eşit, özgür, demokratik ve kardeşçe bir yaşam kurmalarından geçmektedir. Kürt sorununun barışçıl çözümü, Türkiye’de demokratikleşme sürecinin de anahtarıdır. Halkların eşitliği-kardeşliği ve ortak mücadelesi, hem ülkemizde hem de bölgede barışın ön koşuludur.
1 Eylül Dünya Barış Günü, yalnızca geçmişin acılarını hatırlamak için değil, bugünün savaşlarına ve faşizmine karşı ortak mücadeleyi büyütmek için de tarihsel bir fırsat ve çağrıdır. Halkların çıkarı savaşta değil barıştadır. Barış ve demokrasi mücadelesi, bugün emekçiler ve ezilen halklar için ekmek ve su kadar temel bir ihtiyaçtır.
Ortadoğu başta olmak üzere dünyada emperyalizmin (kapitalizmin en yüksek aşamasının) ekonomik-siyasi ideolojik-kültürel yayılmacı politikalarına karşı YAŞASIN HALKLARIN BİRLEŞİK MÜCADELESİ!
Ağu 29
Karşıyaka’da 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde Yürüyüş ve Barış Zinciri
Karşıyaka’da 1 Eylül Dünya Barış Günü Eylemi
Karşıyaka Emek ve Demokrasi Platformu, 1 Eylül Dünya Barış Günü dolayısıyla Karşıyaka İZBAN önünde basın açıklaması yaptı. “Dağlar, insanlar ve hatta ölüm bile yorulduysa şimdi en güzel şiir barıştır” pankartının açıldığı açıklamada, çok sayıda dilde “Barış” dövizleri taşındı.
Açıklama sırasında “Savaşa hayır, barış hemen şimdi”, “Suriye’de Alevi katliamı var”, “Yaşasın halkların kardeşliği” ve “Bijî aşitî yaşasın barış” sloganları atıldı. DEM Parti İzmir Milletvekili İbrahim Akın’ın da katıldığı eylemde basın metnini platform adına Zeliha Danyeli okudu.
Basın açıklamasının ardından kitle, sloganlar eşliğinde Karşıyaka Çarşı girişine yürüyüş gerçekleştirdi. “Jin Jiyan Azadî”, “Filistin halkı yalnız değildir”, “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz” ve “Savaşa değil halka bütçe” sloganlarının atıldığı yürüyüş, çarşıda oluşturulan barış zinciriyle sona erdi.
Basın açıklamasının tam metni şöyle:
“EMPERYALİST SAVAŞ POLİTİKALARINA KARŞI EMEK, BARIŞ VE DEMOKRASİ MÜCADELESİNİ SAHİPLENİYORUZ!
1 Eylül 1939 günü Nazilerin Polonya’yı işgaliyle başlayan, insanlık tarihinin en acımasız, en kanlı ve en kirli savaşı olan, büyük çoğunluğu siviller olmak üzere milyonlarca insanın ölümü ile sonuçlanan II. Dünya Savaşının üzerinden 86 yıl geçti. Emperyalizmin bu kanlı paylaşımında en az 70 milyon insan yaşamını yitirdi ve o dönem, Dünya nüfusunun %3’ne denk gelen bu kayıpların tamamına yakını emekçi ve yoksul insanlardı.
Aradan geçen bunca zamana rağmen emperyalistler daha fazla kar elde etme adına sermaye ihracına, tekelleşmeye, silahlanmaya hız kesmeden devam ediyorlar. Finans kapitalin ve sanayi kapitalin neo liberal politikalar eliyle sınırsız sömürüyü derinleştirmeleri yeni çatışmaların ve savaşların da önünü açıyor.
Savaşın olduğu coğrafyalarda insanlığın tüm kazanımları yok edilirken 21. yüzyılın ilk çeyreğinde kadınlar ve kız çocukları köle pazarlarında satılmakta, tecavüz, işkence, mal varlıklarına el koyma, talan ve doğa katliamları işgalci güçlerce yaygınlaştırılmaktadır. Savaşın çıkmasında hiçbir rolü olmayan coğrafyanın emekçi yoksul halkları zorla yerlerinden edilerek sürgün yollarında tarifsiz acılar yaşamakta, sığındıkları ülkelerde insanlık dışı şartlar nedeniyle yaşayan ölüler haline gelmektedirler.
Maalesef geldiğimiz aşamada ‘savaş suçları’ dahi dava konusu yapılmamaktadır! Nitekim Gazze’de BM’nin resmen ilan ettiği kıtlık nedeniyle toplu ölümlerin an meselesi olduğu bugünlerde bırakalım savaş suçlarının yargılanmasını Gazze’nin işgal ve ilhak edilmesi “çare” diye sunulur noktaya gelinmiştir. Savaşta dahi hedef olmaması gereken sağlıkçıların, gazetecilerin öldürülmesi ve uluslararası kamuoyunun buna sessiz kalışı nasıl vahim bir tablo ile karşı karşıya olduğumuzun da göstergesidir.
Suriye’de demokrasi, barış, eşit yurttaşlık, laiklik, kadın ve çocuk hakları, ekoloji mücadelesi veren tüm toplumsal güçlerin reddini temsil eden bir rejimin uygulayıcısı olan HTŞ eliyle Alevilere, Dürzilere karşı gerçekleştirilen savaş suçlarına karşı da aynı kesimlerin ve ideolojik birliktelik yaşayanların ses çıkarmaması katliamların kanıksanmasına ve duyarsızlaşmaya yol açmaktadır. Şundan eminiz ki, bu kanlı rejime ve katliamlarına dolaylı dolaysız destek veren, sessiz kalan tüm güçler tarih önünde hesap verecektir.
Ülkemizde de silahlanmaya ayrılan paylar her yıl katlanarak devam etmekte, alt emperyal yayılmacı heveslerle ülkemiz sonu belirsiz maceralara sürüklenmek istenmektedir. “Stratejik derinlik” adına girilen bazı kirli ilişkilerin ülkemizin de vekalet savaşı yürüten ülkeler arasına girmesine neden olmaktadır.
Dünyada ve ülkemizde 1 Eylül, savaşa karşı barış ve demokrasi taleplerinin yükseltildiği bir gün iken; geldiğimiz siyasi ve ekonomik zeminde ülkemizde, ölüm, kan ve gözyaşı dışında bir sonuç üretmeyen savaş/şiddet odaklı bu politikalarda ısrarın bedelini emekçiler ve ezilenler olarak ülkenin %99’u ödemektedir. Ekmeğimize, geleceğimize, aşımıza, ormanımıza, suyumuza göz dikenler ile halkların bir arada yaşama iradesini hedef alanlar geriye kalan %1’lik sömürü odaklarıdır. Savaştan nemalananlar ile emekçileri açlık ve yoksulluğa mahkûm edenlerin aynı çıkar çevreleridir.
Başta Ortadoğu olmak üzere, savaş ve militarizmin; emperyalizmin tüm yıkıcı işgaline karşı, ancak tüm ezilen halkların ve emekçilerin kendi özgür iradesini, taleplerini ifade edebileceği, güvence altına alınacağı demokratik düzenlerin, bu coğrafyalarda kalıcı barışı sağlayacağını biliyoruz.
Dolayısıyla barış ve demokrasi talebi emek ve demokrasi güçleri için ekmek ve su kadar temel ihtiyacı haline gelmiştir.
Karşıyaka Emek ve Demokrasi Platformu olarak savaşa karşı, barışın ve demokrasinin örgütlü sesi olmanın sorumluluğunu taşıyoruz. Bugün bu tarihsel kavşakta, Kürt meselesinin çözümsüzlüğünden kaynaklı yüreğimizde derin acılar bırakan çatışmalı dönemin tekrarlanmaması adına, devam eden sürecin emek, barış ve demokrasi lehine, halkların kardeşliğini ve bir arada yaşam zeminini güçlendirecek şekilde kalıcı barışla sonuçlanması için çaba göstermeye, süreci sahiplenmeye devam edeceğiz. Biz, kalıcı bir barışın halkların doğrudan katılımı ve sürecin sadece parlamentoya sıkıştırılmayan, demokratik kitle ve emek-meslek örgütlerinin de sözünü kurabildiği bir demokratik işleyişle; toplumla birlikte açık ve şeffaf şekilde paylaşılarak ilerlemesini önemsiyoruz.
Karşıyaka Emek ve Demokrasi Platformu olarak 1 Eylül Dünya Barış Günü vesilesiyle; tüm saldırılara, savaş ve kutuplaştırma, tek tip yaşam tarzı dayatmalarına karşın ısrarla ve örgütlü, kararlı bir mücadele ile dünyada, Ortadoğu coğrafyasında ve ülkemizde, barışı savunmaya devam edeceğiz. 2. Dünya savaşının yıkıcı mirasının önünde emekçilerin ve ezilen halkların, sermaye tarafından cephelere sürülmesine ve yok edilmesine izin vermeyeceğiz.
Adaletin, eşitliğin, özgürlüğün, laikliğin, dayanışmanın, insanca bir yaşamın kalıcı hale getirildiği bir dünya ve ülke kuruncaya kadar barış mücadelesinden bir an olsun vazgeçmeyeceğiz. ”
Ağu 24
Gazze’de İşgal Derhal Son Bulmalıdır!
İSRAİL’İN GAZZE’Yİ KALICI İŞGAL GİRİŞİMİNİ HALKLARIN MÜCADELESİ DURDURABİLİR!
İsrail hükümeti, iki yıldır Gazze’de sürdürdüğü soykırımı derinleştirerek Gazze’yi tamamen işgal etme planını devreye soktu. Başbakan Netanyahu’nun başkanlığında toplanan Güvenlik Kabinesi’nin onayladığı bu plan, önümüzdeki günlerde 1 milyondan fazla Filistinlinin yerinden edilmesine yol açacak.
Günler süren bombardıman ve topçu ateşinin ardından İsrail ordusu, Gazze kentinin dış mahallelerinde üsler kurmaya başladı. Ağustos ayında alınan karar doğrultusunda, 60 bin yedek asker de Eylül başı itibariyle göreve çağrıldı. Harabeye dönmüş Gazze’de yüz binlerce Filistinliye şehri terk etmesi dayatılıyor; milyonlarca insan enkazlar arasında açlık, susuzluk ve yoklukla yaşam mücadelesi veriyor.
Ekim 2023’ten bu yana devam eden soykırımda en az 60.000 Filistinli yaşamını yitirdi, 150.000’den fazla kişi yaralandı. Çocuklar ve kadınlar bu barbarlıktan en fazla etkilenenler arasında. İsrail’in Gazze’ye uyguladığı mutlak ambargo nedeniyle su, süt, bebek maması, ilaç ve sağlık malzemeleri ulaştırılamıyor. Mart ayından bu yana kıtlık derinleşti; bugüne kadar en az 281 kişi —114’ü bebek ve çocuk— açlıktan hayatını kaybetti. İsrail böylece gıdayı, suyu ve ilaçları da birer silaha dönüştürmüş durumda.
Bu işgal planı, ABD’nin uzun süredir gündeme getirdiği Filistinlileri Gazze’den sürme ve bölgeyi “Orta Doğu’nun Rivierası”na dönüştürme stratejisiyle tamamen uyumludur. İsrail yalnızca Gazze’de değil, Batı Şeria’da da 3400 yeni Yahudi yerleşim planını onaylayarak işgal ve soykırımı genişletmektedir.
BM kararları, “uluslararası hukuk” ve diplomatik tepkiler İsrail’i durduramıyor. Çünkü İsrail, emperyalizmin Ortadoğu’daki ileri karakolu olarak Batılı güçler tarafından korunuyor ve destekleniyor. Türkiye’deki iktidar ise sözde karşı çıkıyormuş gibi görünse de, ticaret ve siyasal işbirliğiyle bu politikaya eklemleniyor.
İsrail’i durduracak olan emperyalistler değil, halkların, işçilerin, emekçilerin enternasyonal dayanışmasıdır!
TALEPLERİMİZ NETTİR:
Gazze’de işgale derhal son verilsin!
İsrail hükümeti insani yardımların girişine izin versin, Filistinlilerin en temel ihtiyaçları sağlansın!
Soykırımın tüm failleri ve sorumluları hesap versin!
İsrail ile her türlü anlaşma ve ilişki derhal kesilsin!
ABD Ortadoğu’dan defol!
Kahrolsun ABD emperyalizmi!
Kahrolsun Siyonist barbarlık!
Yaşasın Filistin halkının direnişi!
Ağu 22
YENİ DÖNEM ÖĞRENİM KATKI BURSU DUYURUSU
ÖĞRENİME KATKI BURSU DUYURUSU
2025-2026 Öğrenim Yılı “Öğrenime Katkı Bursu” için başvurular 25 Ağustos’ta başlayacak 10 Eylül de sona erecektir.
İzmir’de ikamet eden ya da bu ilde öğrenim görecek olup ta başvuracak olanların saat 13.00-15.30 saatleri arasında Derneğimize bizzat gelerek form doldurmaları gerekmektedir.
Bu iller dışından başvurular internet üzerinden imecedostluk@gmail.com e-posta adresine yapılacaktır.
İMECE-DER Yönetim Kurulu.
İmece Dostluk Dayanışma Derneği (İmece-Der)
859 Sokak Vatan İşhanı No:602 Kat:6 Konak/İZMİR
Telefon: 0 232 854 02 94 – 0 536 402 06 28
E-Posta: imecedostluk@gmail.com
www.imece-der.com
İMECE-DER ÖĞRENCİ BİLGİ FORMU
Kimlik Fotokopisi-Kimlik Bilgileri
Okul Bilgileri
Devam ettiğiniz ya da mezun olduğunuz lisenin
Adı:
İl ve İlçesi:
Bitirme yılı:
Bitirme Dereceniz:
Üniversiteye hazırlıkta dershaneye devam ettiniz mi?
Bazı derslerden özel ders aldınız mı?
Dershanenin Adı:
Devam Edeceğiniz Üniversite ve Fakülte Adı:
Bölümünüz:
Kaçıncı sınıf:
Okulunuz kaç yıllık öğrenim veriyor?
Gündüzlü mü?
2. Öğrenim mi?
Devam edeceğiniz okulun bulunduğu
İl :
llçe:
Öğrenim sırasında kalacağınız yer:
Aile Yurt Akraba Arkadaş Diğer:
Öğrenim Sırasında kalacağınız adres:
Kaldığınız yer için ödeme yapıyorsanız aylık toplam tutarı:
Aile Bilgileri
Anne-baba durumu:
Beraberler Boşanmış Baba vefat Anne Vefat
Ayrı iseler kiminle yaşıyorsunuz?
Adı, soy adı:
Mesleği
Sosyal Güvenlik kurumu SSK ES Bağ-Kur
Birlikte yaşadığınız ebeveynin adı-telefon numarası:
Kardeş Sayısı (siz dahil):
Okumakta olan kardeş sayısı (siz dahil):
Devam ettikleri okullar ve sınıfları:
Evin geçimini kim sağlıyor? Baba Anne Diğer
Bakmakla yükümlü olduğu kişi sayısı:
Ailenin oturduğu ev kira mı?
Kira ise tutarı:
Eve giren gelir toplamı:
Ailenin başka geliri var mı?
Aile akraba ya da başka bir yerden maddi katkı alıyor musunuz?
Alıyorsanız nereden ve tutarı:
Anne ya da babanızın vefatıyla size bağlanan bir maaş varsa tutarı:
Burs aldığınız kurumlar varsa kurum adı ve burs tutarları:
Sağlık sorunuz var mı (kronik hastalık) ?
Kan grubunuz:
Aileniz ve sizin üyesi olduğunuz dernek, sendika..vb var mı?
Sizinle ilgili ulaşabileceğimiz yakınınızın adı-soyadı, iletişim bilgileri
En son okuduğunuz kitaplar:
Hobileriniz; ilgi ve çalışmayı dilediğiniz alanlar:
Cep tlf, watsapp, signal kullanıp kullanmadığınız; varsa;
E-posta…vb adresiniz:
Cep Tlf No:
İmece-Der’ i tanıyor musunuz, tanıyorsanız nereden?
İmece-Der’e ilk başvurunuz mu?
Bize ulaşmanıza vesile olanlar ( burs alanlar, aileniz, akrabanız, internet taraması..)
Size ulaşamadığımızda ulaşabileceğimiz kişilerin isim ve tlf numaraları:
Belirtmek istediğiniz özel durumlar-notlar:
İmece çevresinden size referans olabilecek kişi(ler)nin adı soyadı (doldurulması zorunludur):
Verdiğim bilgiler bilgilerin tam ve doğrudur; durum değişikliği olursa anında bilgi vereceğimi kabul ediyorum.
Tarih
İsim Soy isim
İmza
Ağu 21
Diyanet İşleri’nin Laiklik Düşmanlığına ve Kadın Haklarına Saldırılarına Sessiz Kalmayacağız!
Diyanet İşleri’nin Laiklik Düşmanlığına ve Kadın Haklarına Saldırılarına Sessiz Kalmayacağız!
Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, laiklik karşıtı açıklamalarıyla bir kez daha kadınların miras hakkına ve halkın eşit yurttaşlık hakkına saldırmıştır. Diyanet İşleri Başkanlığı kadın haklarını hedef alan hutbeleri ’ne 15 Ağustos’ta bir yenisini ekledi. Ülkedeki tüm camilerde okutulan hutbede, mirastan pay alacak kadınlara, erkeğin alacağının yarısına razı gelmeleri tavsiye edildi.
Bu “tavsiyeler” yalnızca Diyanet İşleri Başkanı’nın kişisel görüşü olarak değerlendirilemez. Bu doğrudan doğruya halklarımızın ortak kazanımlarına, Anayasal ve Medeni Hukuk Kanunuyla kazanılmış haklarımıza yönelmiş bilinçli bir ideolojik saldırıdır. Bu hutbeyle topluma aktarılan anlayış, Aile ve Miras Hukuk üzerinde sürmekte olan ARABULUCULUK tartışmalarından da ayrı değildir ve kazanılmış kadın haklarına yönelik açık saldırılardır.
Laiklik Türkiye Cumhuriyeti’nin güdük kalmış da olsa temel ilkelerinden biri ve eşit yurttaşlığın ifadesidir. Bugün bu kazanımı ortadan kaldırmaya çalışanlar, toplumu ortaçağ karanlığına sürüklemek isteyen gerici güçlerdir. Ali Erbaş ve temsil ettiği gerici zihniyet iktidarın siyasi çıkarlarına hizmet eden, yaptığı açıklamalarla, verdiği hutbelerle dini bir baskı aracına dönüştüren bir anlayışın dışa vurumudur.
Laik bir devlette din işleri ile devlet işleri tamamen birbirinden ayrıdır. Bugün ise Diyanet İşleri, anayasal sınırları da aşarak devlet ve toplumu şeri yasalarla yeniden biçimlendirmeye çalışmakta, toplumsal ve sosyal yaşamı dini kuralların sınırları içine hapsetmeye uğraşmaktadır. Oysa din, bireyin vicdanına ve özel alanına ait bir meseledir.
Medeni Kanun mu, Diyanet Hutbesi mi?
Diyanet’in her cuma yayınladığı hutbeler, kadınların yaşamları pahasına kazandıkları ve korumaya çalıştıkları hakları tartışmaya açmaya hatta yok saymaya devam ediyor. Türkiye Cumhuriyeti devleti, kendi iç hukukunu ve imzaladığı uluslararası sözleşmeleri hiçe sayarak, toplumda erkek egemen zihniyeti ve uygulamalarını beslemeyi sürdürüyor.
Son olarak Medeni Kanun hükümlerini yok sayarak kadınların miras hakkının erkeklerden yarı yarıya az olması gerektiğini savunan hutbe kabul edilemez. Bu hutbe, kadını yaşamın tüm alanlarında eksiltmeye, erkeklerin ekonomik egemenliği ve baskısı altına almaya dönük uygulamaların habercisidir. Bu söylem, kadına yönelik şiddeti “meşru bir gerekçeye” dönüştürme potansiyeli taşımanın yanısıra toplumsal cinsiyet eşitliği karşıtıdır hatta düşmanıdır. Kadının mülkiyet hakkına, ekonomik bağımsızlığına saldırıdır. Toplumun geniş kesimlerinin erkek egemenliğini yerleşik, kabul gören yani kadını ” eksik etek, ikinci sınıf cins” olarak kabul ettiği bakışın ürünüdür ve son derece tehlikelidir.
Buradan soruyoruz:
Kadın cinayetlerinin hergün haberlere düştüğü, işyerlerinde kadına yönelik taciz, mobbing uygulamalarının kadınları çalışma yaşamından uzaklaştırdığı mevcut kokuşmuş düzeninizin temeli hukuk mudur yoksa dinî kurallar mıdır?
Ve tam da bu yüzden yineliyoruz:
Kadına Yönelik Şiddet Politiktir!
Laiklik olmadan özgürlük olmaz!
Laiklik olmadan eşit yurttaşlık olmaz!
Laiklik olmadan demokrasi olmaz!
Diyanet İşleri Başkanı’nın makamını kullanarak kazanılmış haklarımıza kadınların eşit yurttaşlık haklarına meydan okuması suçtur. Ali Erbaş’ın her laiklik ve kadın hakları karşıtı çıkışı, milyonlarca yurttaşın özgürlüğüne ve yaşam hakkına dönük açık bir tehdittir.
Bizler bu karanlık zihniyete boyun eğmeyeceğiz. Halkın iradesini yok sayan, kadınların haklarını hedef alan, dini siyasetin sopasına dönüştüren bu anlayışa karşı laikliği, özgürlüğü, toplumsal cinsiyet eşitliğini ve kadınların yaşam hakkını savunmaya devam edeceğiz.
Bugün görev, tüm demokratik güçlerin birleşerek mücadele etmesidir. Çünkü laiklik yalnızca bir yönetim ilkesi değil; halkın özgür geleceğinin, kadınların eşit yaşamının ve barış içinde bir arada yaşamasının temel güvencelerindendir.
Yaşasın Laiklik!
Yaşasın Kadınların Özgürlük Mücadelesi!
Faşizme, gericiliğe, karanlığa boyun eğmeyeceğiz!
Ali Erbaş istifa
İmece-Der
Ağu 14
İzmir DIGEL’de Kadın İşçilere Yönelik Sistematik Ayrımcılık Taciz Mobing
DIGEL Teksil’de kadın işçilere yönelik sistematik ayrımcılık, taciz , mobing
Sendikalaşma haklarını kullandıkları için işten çıkarılan 15 DIGEL tekstil işçisinin direnişi 210 gündür devam ediyor. Teksif Sendikası’nda düzenlenen basın toplantısında, fabrikada özellikle kadın işçilerin maruz kaldığı mobing ve taciz olayları gündeme taşındı. Bir eylem planı hazırlanması ve uygulanması için kadın örgütlerinden, ve kurumlardan dayanışma ve destek istendi.
Toplantıya İzmir Barosu Başkan Yardımcısı Zöhre Dalkıran, Emekçi kadınlar derneği, TMMOB İKK Kadın Çalışma Grubu, EMO Kadın komisyonu, Bekev, İmece-Der, Dostluk ve Kültür Derneği, İşçi Dayanışması Derneği, Kadın İşçi gazetesi, İzmir Kadın Dayanışma Derneği, Ekmek ve Gül Dergisi Temsilcisi, Mor Dayanışma, Feminist Gece Yürüyüşü Temsilcileri, Sol Feminist Hareket ve Siyasi Partilerin ve Sendikaların Temsilcileri katıldı. Konuşmalarda, geçmişten bugüne süren taciz vakalarına karşı kadın işçilerin birlikte ve dayanışma içinde mücadele etmesi gerektiği vurgulandı.
Basın metnini DİGEL işçisi Pelin Vuruşaner okudu. Basın metninin tamamı şöyle
“BASINA VE KAMUOYUNA: 17 Ocak 2025 tarihinde, DIGEL TEKSTİL işçilerinin büyük çoğunluğu; düşük ücretler, insan ve kadın onuruna yakışmayan çalışma koşullarını protesto ederek DIGEL TEKSTİL yönetimine karşı ses yükseltmiş ve aynı gün TEKSİF Sendikası’na üye olma kararı almıştır. TEKSİF Sendikası, yasal çoğunluğu sağlayarak Çalışma Bakanlığı’ndan aynı gün yetki belgesi almıştır.
Ancak DIGEL TEKSTİL yönetimi, işçilerin bu anayasal hakkına karşılık olarak aynı gün (17 Ocak 2025) sendikal örgütlenmede öncülük eden 4 işçiyi tazminatsız şekilde işten çıkarmıştır. Bu baskı süreci 6 Şubat 2025 tarihinde yeni işten atmalarla devam etmiştir. Daha önce işten çıkarılan arkadaşlarının geri alınması ve insan onuruna yakışır çalışma koşulları talebiyle paydos sonrası açıklama yapan 3 öncü işçi daha, aynı şekilde tazminatsız olarak işten çıkarılmıştır. 13 Haziran 2025 tarihinde de üyelerimize yönelik haksız işten çıkarmalara bir yenisi eklenmiştir: DIGEL TEKSTİL yönetimi, 8 öncü işçiyi gün boyunca çalıştırmış; ardından mesai bitiminde işçiler evlerine gittikten sonra, her birini telefonla arayarak işten tazminatsız şekilde çıkarıldıklarını bildirmiştir.
Sonuç olarak, sendikalaşma süreci boyunca; öncülük eden, işveren aleyhine şahitlik yapan ve anayasal hakkını kullanan toplam 15 TEKSİF üyesi işçi, DIGEL TEKSTİL işvereni tarafından haksız, hukuksuz ve tazminatsız şekilde işten çıkarılmıştır.
Bizler, yaklaşık 210 gündür İzmir Ege Serbest Bölge önünde; her türlü zorluğa, baskıya ve engellemeye rağmen kararlılıkla direniyoruz. Bu direniş yalnızca işe geri dönme mücadelesi değil, aynı zamanda kadınların ve tüm emekçilerin insan onuruna yaraşır bir yaşam ve çalışma hakkı için verdiği bir mücadeledir.
Bu mücadelenin en önemli ayaklarından biri, kadın işçilerin DIGEL TEKSTİL yönetimi / yöneticileri tarafından uygulanan sistematik ayrımcılık, baskı, mobbing ve tacize karşı verdiği mücadeledir. Kadın işçiler DIGEL TEKSTİL’de toplumsal cinsiyet temelli sistematik baskı, taciz ve ayrımcılığa maruz kalmaktadır. TEKSİF Sendikamıza ulaşan kadın işçi beyanlarına göre, bunun bazı örnekleri şöyledir:
-DIGEL TEKSTİL yöneticileri, 2018 yılında gerçekleştirdikleri bir toplantıda kadın çalışanlara doğrudan “hamile kalmamaları” yönünde uyarılarda bulunmuş, hamileliğin iş akışını aksatacağı gerekçesiyle kadın bedenine ve yaşam hakkına müdahale etmeye kalkmıştır. Kadınlara “hamile kalmayın” deme cüretini gösterebilecek kadar pervasızlaşan bu yönetim anlayışı, kadın emeğini yalnızca itaat ettiği sürece var saymaktadır.
-DIGEL TEKSTİL’de hamile olduğunu öğrenen kadın işçilerin, işyeri hekimine sundukları kan testleri geçerli sayılmamaktadır. Kadınlar insan kaynaklarına yönlendirilmekte; hamile olduklarını belgeleyebilmeleri için ultrason raporu istenmektedir. Bir erkek yönetici, kadın çalışanlara doğrudan şu ifadeleri kullanacak kadar ileri gitmiştir: “Rahmine bakacağım, keseye düşmüş mü düşmemiş mi ona göre hamilelik haklarını kullanman için dosya açacağım.” Kadın işçilere bu uygulamanın “şirket kuralı” olduğu söylenmiş; doğurganlıkları denetlenmeye çalışılmıştır. Kürtaj ya da düşük yaşayan kadın çalışanların da yaşadıkları travma ve psikolojik yıkım hiçbir şekilde dikkate alınmamakta; aynı uygulamalar onlar için de geçerli kılınmaktadır.
-DIGEL TEKSTİL, “şirket kuralı” adı altında kendi keyfi yasalarını oluşturmuş ve bu kuralları baskı aracı olarak kullanmaktadır. Bunlardan biri de işbaşı saatinden sonra ve iş bitiş saatinden önce yarım saat süreyle tuvalet kullanımının kesinlikle yasaklanmasıdır. Bu yasak, fabrikadaki tüm çalışanlar için geçerli olmakla birlikte, %85’i kadın olan işyerinde özellikle kadın işçileri hedef almaktadır. Kadınlar regl dönemlerinde dahi ihtiyaçlarını giderememekte, zor durumda kalmalarına rağmen tuvalete gitmelerine izin verilmemektedir. Gittikleri taktirde ise yöneticiler tarafından herkesin içinde azarlanmakta, küçük düşürülmektedirler. Üstelik bu kurallar yalnızca sözlü baskıyla değil, fiziki varlıkla da desteklenmektedir: İşveren vekilleri işbaşı öncesi ve sonrası tuvalet önünde kollarını bağlayarak beklemekte; çalışanlar üzerinde doğrudan psikolojik baskı kurmaktadır.
-DIGEL TEKSTİL’de işe başvurup metot eğitmeni tarafından makinede denendikten sonra olumlu rapor almalarına rağmen, özellikle yeni evli veya nişanlı kadınlar “hamile kalma potansiyeliniz yüksek” gerekçesiyle işe alınmamaktadır. Bu açıkça cinsiyet temelli ayrımcılıktır. Bu şekilde kadınların çalışma hakları ihlal edilmektedir. Ayrıca, iki aylık deneme süresi içinde hamile kalan bir kadın işçi, işyeri yöneticisi tarafından önceden hazırlanmış istifa kağıdını imzalamaya zorlanarak, kendi isteğiyle ayrılmış gibi gösterilmiştir. Kadın, sonrasında çocuğunu kaybetmesi ve eşinden ayrılması üzerine, DIGEL TEKSTİL tarafından tekrar işe alınmıştır. Şirket, yeni işe başlayan kadın çalışanlara açıkça “Hamile kalırsanız sizi işten çıkaracağız” mesajı vermektedir.
-DIGEL TEKSTİL’de başka bir kadın işçi, o gün fazla mesaiye kalamayacağını bildirince, erkek ekip lideri tarafından açıklama yapmaya zorlanmıştır. Kadına ısrarla nedenini açıklatmaya çalışan ekip liderine, kadın işçi lazer epilasyona gideceğini söylemiştir. Bunun üzerine erkek ekip lideri, “Yat masaya, ben yapayım, gitmene gerek yok!” diyerek kahkaha atmış ve bir iş ortamında, otoritesini kullanarak kabul edilemez bir sözlü tacizde bulunmuştur. Kadın işçi bu durumu İnsan Kaynakları’na bildirmiştir. Ancak DIGEL TEKSTİL yönetimi her zamanki gibi sessiz kalmış; olay yalnızca bir şikâyet dilekçesiyle geçiştirilmiş, hiçbir soruşturma açılmamış, hiçbir yaptırım uygulanmamıştır. Tacizci erkek yönetici daha sonra başka gerekçelerle, tüm hakları ve tazminatı verilerek sessizce işten çıkarılmış, adeta ödüllendirilmiştir. Ancak mağdur kadın işçiye hiçbir açıklama yapılmamış, adalet yine yerini bulmamıştır. Diğer bir deyişle, DIGEL TEKSTİL’de kadınlar açıkça aşağılanıyor, tacize uğruyor, ama cezalandırılan kimse olmuyor.
-DIGEL TEKSTİL’de bir kadın işçi, beraber çalıştığı erkek çalışan tarafından sürekli sözlü tacize maruz kalmıştır. Bu erkek çalışan, kadına sistematik biçimde uygunsuz teklifler yapmakta ve etik dışı, taciz dili kullanmaktadır. Kadına yönelik, “Sen güzel bir kadınsın, senin gibi bir eşim olsa iş yaptırmam, uzatırım ayaklarını, masaj yaparım” gibi rahatsız edici ve baskılayıcı ifadeler sarf etmektedir. Zamanla bu erkek işçi, kadının diğer erkek çalışanlarla olan ilişkilerini kısıtlamaya çalışarak baskıyı artırmıştır. Daha sonra, bu çalışanın yalnızca tek bir kadına değil, fabrikadaki birçok kadın işçiye benzer taciz ve baskılarda bulunduğu ortaya çıkmıştır. Kadınlar bu durumdan çok rahatsız olmalarına rağmen, daha önceki örneklerde olduğu gibi fabrika yönetiminin şikayetlerini ciddiye almayacağını ve konuyu örtbas edeceğini düşündükleri için hareketsiz kalmışlardır. Söz konusu erkek çalışan, daha sonra şirket bünyesinde Almanya’ya gönderilmiş ve yönetim tarafından “örnek çalışan” olarak gösterilmiştir. Bu durum, DIGEL TEKSTİL yönetiminin kadın çalışanların maruz kaldığı bireysel ve sistematik tacizlere göz yumduğunu, hatta bazen tacizin kaynağı haline geldiğini açıkça ortaya koymaktadır.
-DIGEL TEKSTİL’de bir kadın işçinin işleri tamire gidince, erkek yönetici yanına gelip, “Kimlerle bakışıp kimlerle konuşuyorsun da bu işler tamir olarak geri dönüyor?!” diyerek hem suçlamış hem de alay etmiştir. Kadının hatasını işin teknik kısmına değil, sözde “ahlak dışı” davranışlarına bağlamıştır. Bu resmen kadına karşı “ahlaksızlık” imasıyla yapılmış bir saldırıdır. O kadın işçinin onuru ayaklar altına alınmış, işyerinde erkeklerle bakışıyor diye adı çıkarılmakla tehdit edilmiştir. Bu olay, sadece o kadına değil, bütün kadın çalışanlara verilmiş açık bir mesajdır: “Eğer hata yaparsan, seni erkeklerle anmaya başlarız, adını çıkarırız.” Bu apaçık bir baskı yöntemidir. Susturmak, sindirmek, yıldırmak için kullanılan bir dildir.
-DIGEL TEKSTİL’de kadın işçiler, erkek takım liderinin bir kadın çalışanla yöneticilik yetkisini kullanarak sürdürdüğü uygunsuz ilişkiden kaynaklı olarak çeşitli haksızlıklara, mobbinge ve baskılara maruz kaldıklarını ifade etmektedirler. Ayrıca, bu duruma diğer yöneticilerin sessiz kalmasından da rahatsızlık duymaktadırlar. Kadın çalışanlar tarafından dile getirilen başlıca haksızlıklar şunlardır:
- Daha basit operasyonlarda çalışan kadın işçilerin görev yerlerinin değiştirilip, yerine söz konusu kadın çalışanın yerleştirilmesiyle pozitif ayrımcılık yapılması. Bu duruma itiraz eden işçilere karşı ihtar, tutanak, görev yeri değişikliği ve çeşitli baskılar uygulanmaktadır.
- Söz konusu kadın çalışanın verimlilik primi alabilmesi için takım liderinin yöneticilik görevini bir kenara bırakıp saatlerce makine başında çalışarak, barkodları yönetmeliklere aykırı şekilde bu çalışana vermesi ve onun daha fazla kazanç elde etmesini sağlaması.
- Mobbing, ayrımcılık ve psikolojik baskılar kadın çalışanlar üzerinde ciddi olumsuz etkilere yol açmakta ve ruhsal sağlıklarını tehdit etmektedir. Bu sorunlar defalarca ilgili yöneticilere bildirilmiş olmasına rağmen, herhangi bir çözüm üretilmemiş, aksine söz konusu davranışların dolaylı olarak teşvik edildiği gözlemlenmiştir. Bu da diğer yöneticilerin benzer ilişkileri açıkça sürdürmelerine zemin hazırlamış ve mobbing, baskı ile taciz vakalarının artmasına neden olmuştur.
-DIGEL TEKSTİL’de işe yeni başlayan bir kadın çalışan, her yarım saatte bir farklı operasyona verilmiş, işi öğrenmeden sayı istenmiş, sayı tutturamadığında ise erkek yönetici tarafından “Bıktım senden! Nereye versem yapamıyorsun! Bir BOK beceremiyorsun!” sözleriyle aşağılanmıştır. Ağlayarak tuvalete gitmek zorunda kalan kadın işçi, ertesi gün “Burayı beceremedin, seni başka birime gönderiyorum. Orayı da yapamazsan… bilemiyoruz artık.” tehdidiyle başka bölüme sürülmüştür. Yeni bölümdeki erkek yönetici ise “Olmuyor, yapamıyorsun. Sen fiziksel olarak zayıfsın, bu işi kaldıramazsın.” diyerek sistematik baskıya devam etmiştir. İki erkek yönetici tarafından sürekli toplantı odasına çekilip dakikalarca azarlanmış, “her yerde sorun çıkarıyorsun” denerek yıldırılmaya çalışılmıştır. İnsan Kaynakları’na başvurduğunda ise, “Yeni çalışansın, tazminat hakkın yok. İstersen istifa et, çık.” yanıtıyla karşılaşmış ve baskılar sonucu istifa etmek zorunda kalmıştır. Tüm bu süreçten sonra aradan 1,5 sene geçmesine rağmen kadın çalışan, “Ettikleri hakaretler hâlâ kulağımda çınlıyor.” diyerek yaşadığı travmayı TEKSİF’e bildirmiştir.
-Bir kadın çalışan 2023 Şubat’ta işe başlamış, Temmuz ayında evlenmiş ve aynı ayın sonunda hamile kaldığını öğrenmiştir. Hamile olduğunu insan kaynaklarına bildirdiğinde ise “Bekardın, nişanlı olduğunu öğrendik, sonra evlendin, şimdi de hamilesin” diye tepkiyle karşılaşmıştır. İnsan kaynakları, kadına işi bırakması için teklifler sunmuş; “İstersen çıkışını ver, bebeğini büyüt, sonra geri gelmek istersen seni alırız” ya da “Anlaşmalı şekilde ücretsiz izin verelim, sonra tekrar çalışabilirsin” gibi seçenekler önerilmiştir. Kadın, maddi ihtiyaçları nedeniyle bu teklifleri kabul etmeyerek çalışmaya devam etmiştir. Ancak bu konuşmanın ardından hamilelik haklarını kullanamamış; haklarını talep etmeye çalıştığında ise mobbing ve baskıya maruz kalmıştır. Çocuğunu doğurduktan sonra, nikah hakkı henüz bitmediği için nikahtan ayrılarak tazminat almak istemiştir. Bu talep üzerine, şirket yöneticisi tarafından “Burada toplamda 6 ay bile çalışmadın, evlendin, hamile kaldın, şimdi tazminat mı istiyorsun? Vicdanın bunu kabul edecek mi?” gibi ağır sözlere maruz kalmıştır. Bu şekilde psikolojik baskı kurarak kadınların yasal haklarını kullanmalarının önüne geçilmeye çalışılmakta, çalışmaktan doğan haklara saldırılmaktadır.
-DIGEL TEKSTİL’de bir erkek yönetici, üretim alanında bir kadın işçinin yanına gelerek onu baştan aşağı süzmüş ve ardından şu cümleyi kurmuştur: “Sen böyle giyinirsen bu erkekler tellere tırmanır, ben seni koruyamam.” Bu söz, yalnızca ayrımcı bir uyarı değil, doğrudan bir tehdittir. Kadın işçinin giyimine cinsiyetçi biçimde müdahale edilmiş; olası şiddet ve taciz durumlarında kadını suçlayarak, ona yönelik şiddeti meşrulaştırmıştır. Kadınları tacizden korumakla yükümlü olması gereken yönetici, bizzat tehdidi dile getiren, gözleriyle aşağılayan ve asıl tacizi gerçekleştiren kişidir.
-DIGEL TEKSTİL’de polikistik over sendromu olan bir kadın işçi, regl döneminde yaşadığı ağır sancılar yüzünden çalıştığı ütü makinesinin başında baygınlık geçirmiş, revire kaldırılmıştır. Kadın işçi revirde ağrıları yüzünden uzanırken, peş peşe içeri giren iki erkek yönetici durumu gayet iyi bilmelerine rağmen, “İyi mi böyle?” diyerek alay etmiş, kadın işçinin utanmasına, sıkılmasına neden olmuştur. Yetmezmiş gibi, ertesi gün aynı erkek yöneticilerden biri kadının yanına gelerek, “Her ay bu böyle mi olacak? Seninle mi uğraşacağız?” demiştir. Bu söz, bir kadının yaşadığı regl sancısını küçümseyen, onu işyerinde bir yük gibi gösteren, özel ve mahrem bir durumu açıkça aşağılayarak baskı aracına dönüştüren açık bir zorbalık ve cinsiyetçi şiddettir.
-DIGEL TEKSTİL’de bir kadın işçi, kötü çalışma koşulları ve işyerindeki yoğun stres nedeniyle fiziksel rahatsızlık geçirmiş, hastaneden aldığı 2 günlük raporu ekip liderine bildirmiştir. Ancak ekip lideri bu durumu saygıyla karşılamak yerine, açıkça taciz içeren, aşağılayıcı ve cinsel imalarla dolu mesajlar göndermiştir. “Yanına geleyim, stres yönetimi yapalım” diyerek kadının zor durumda oluşunu fırsat bilmiş, karşılık alamayınca da dozunu artırarak, “İstersen gelip sana masaj yapayım” diyerek tacizini sürdürmüştür. Bu olay, DIGEL TEKSTİL’de kadınlara yönelik tacizin ne kadar sistematik ve pervasız olduğunu, yöneticilerin kendi güçlerini nasıl kötüye kullandığını ve bu düzenin, alınacak önlemlerle derhal sona erdirilmesi gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır.
-2017 yılında DIGEL Tekstil’de bir kadın işçi, üst düzey bir yönetici tarafından sistematik olarak taciz edilmiştir. Yönetici, işçiyi duygusal manipülasyonla etkisi altına alıp, ardından hamile bırakmıştır. Kadına bebeği aldırması yönünde baskılar yapmış, kadın kabul etmeyince de tehdit etmeye başlamış ve sonunda da kadın işten atılmıştır. Olay ortaya çıkınca, yönetici apar topar gönderilmiş, fakat şirket, bu ağır skandal karşısında tek kelime etmemiştir: ne bir açıklama, ne bir özür, ne de başka kadınlar için güvenli bir çalışma alanı oluşturma çabası söz konusu olmamıştır.
Ve aradan yıllar geçti. O yönetici gitti ama onu besleyen zihniyet yerli yerinde duruyor. DIGEL’de kadınlar hâlâ tacize, mobbinge, aşağılanmaya açık hedef. Çünkü bu düzende erkek korundu, kadın susturuldu. Bugün hâlâ DIGEL’de kadın işçilerin yaşadığı her şey bize şunu gösteriyor: Tacizciyi göndermek yetmez. Bu düzen değişmeden hiçbir kadın güvende değil.
Açıklamamız boyunca yer verdiğimiz yaşanan örnekler yaklaşık 7 yıllık bir süreye yayılmıştır. Bu süreçte baskı, mobbing ve bazen de tacizin hiyerarşik üst pozisyonundaki amirlerden geldiği, diğer durumlarda ise bunları engellemek için işverence kurumsal olarak hiçbir tedbirin alınmadığı, işletilmediği koşullarda kadın işçiler bu saldırıları tek başına göğüslemek, bu nedenle de çoğu durumda sessiz kalmak zorunda kalmıştır. Ancak işyerinde gerçekleşen örgütlenme sürecini takiben birlikte daha güçlü olduklarının ve haklarını örgütlü biçimde arayabileceklerinin bilinciyle kadın üyelerimizden çok sayıda vaka ve şikâyet Sendikamıza bildirilmiştir. Tarafımıza ulaşan şikayetlerin çokluğu ve içeriği işyerinde yaşanan sorunların sistematik hale geldiğini, işverence ya hiçbir önlem alınmadığını ya da alınan önlemlerin yetersiz kaldığını göstermektedir. Digel işçilerinin sendikalaşma mücadelesi zaferle sonuçlanıp işyerinde işçilerin disiplin kurulu da dahil olmak üzere temsiliyetinin sağlanacağı, işçinin de söz hakkı olacağı toplu iş sözleşmesi düzeni kurulduğunda bu sorunların çözümü için büyük yol alınmış olacağı açıktır. Ancak Digel işçilerinin halihazırda işverenin haksız işten çıkarmalarının hedefi olduğu, toplu iş sözleşmesi masasının kurulmasının işverence türlü yollarla geciktirilmeye çalıştığı ve işyerinde bir SENDİKASIZLAŞTIRMA operasyonu yürütüldüğü gözetildiğinde, açıklamamızda yer verdiğimiz kadın üyelerimizin yaşadığı sorunların tüm kamuoyuna ivedilikle duyurulmasında yarar görülmüştür.
DIGEL TEKSTİL’de çalışan kadın işçilerin iş hayatında karşılaştığı baskı, mobbing, taciz ve ayrımcılık ne yazık ki hâlâ yaygın ve sistematik bir sorun olmaya devam ediyor. Bizler bu sorunlara sessiz kalmamak, mücadelemizi kamuoyunun bilgisine sunmak için bir araya geldik.
Siz değerli katılımcılara, DIGEL TEKSTİL’de kadın işçilerin yaşadığı baskı, mobbing ve tacizin sesi olmak, hak ihlallerini ve adalet taleplerini kamuoyuna duyurmak için düzenlediğimiz bu basın toplantısına geldiğiniz için teşekkür ediyoruz.
DIGEL TEKSTİL’de çalışan, özellikle kadın işçiler olmak üzere tüm arkadaşlarımız ve üyelerimiz, sendikalı olma haklarını kullandıkları için işten atılmanın yanı sıra, kadın çalışanlara yönelik şiddet, cinsel taciz ve mobbing gibi kabul edilemez uygulamalarla karşı karşıya kalmaktadır. Kadın işçilerin maruz kaldığı şiddet, taciz ve mobbing ifadeler, dilekçeler ve tanıklıklarla tarafımızca detaylı şekilde belgelenmiştir.
DIGEL TEKSTİL işçilerinin sendikalaşma kararlarının bu sorunlar çerçevesinden anlaşılması çok önemlidir. İşçiler sadece ekonomik hakları için değil, aynı zamanda insan ve kadın onuruna yaraşır eşit koşullarda çalışmak ve şiddetsiz, tacizsiz ve demokratik bir iş yaşamı için sendikalaşmıştır. Bu bağlamda, DIGEL TEKSTİL yönetimini bir an evvel bu koşulları sağlamaya, işçilerin en temel yasal hakkı olan sendikalı olma hakkına saygı duyarak sendikamızın yetki belgesini kabul etmeye ve bu süreçte haksız ve hukuksuz biçimde işten atılan işçileri işe geri almaya çağırıyoruz.
İnsan onuruna yakışmayan bu hukuksuz uygulamaların derhal sonlandırılması gerekmektedir. Yaşanan bu etik dışı olayların küresel ölçekte açığa çıkarılması ve paylaşılması konusunda sizlerin destek ve katkıları hayati önem taşımaktadır.
Bu nedenle, bu özeti sizlerle paylaşıyor, acilen bir aksiyon planı hazırlanması ve uygulanması için sizlerden kurumsal dayanışma ve destek bekliyoruz.”
TEKSİF SENDİKASI
Ağu 14
İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri: Hasta Tutsaklara Özgürlük
İzmir’de “Hasta Tutsaklara Özgürlük” Çağrısı
Emek ve Demokrasi Güçleri, ağır hasta tutsakların serbest bırakılmasını istedi; “Tahliye edilmeyenler ölüme terk ediliyor”
İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, cezaevlerindeki hasta tutsakların durumuna dikkat çekmek amacıyla bir araya gelerek, ÖSYM önünden Türkan Saylan Kültür Merkezi önüne yürüdü ve basın açıklaması yaptı. Evrensel gazetesine yönelik saldırıyı da kınayan grup, Beylikdüzü Belediye Başkanı Mehmet Murat Çalık ile Emine Ayşe Barim’in sağlık raporlarına rağmen tahliye edilmemesini “ölüme terk” olarak nitelendirdi.
“Cezaevinde kalamazlar”
İlk sözü alan İzmir Tabip Odası Başkanı Yüce Ayhan, tutukluların sağlık hakkına devletin birinci derecede sorumlu olduğunu vurguladı. Ayhan, “Bilimsel kurumlar tarafından hazırlanan raporlar, Mehmet Murat Çalık’ın tekrarlama riski yüksek iki hastalık öyküsü, ciddi kilo kaybı, sınır değerde laboratuvar sonuçları, kolesterol yüksekliği ve insülin direncini ortaya koyuyor. Bu tablo, cezaevi koşullarında kalamayacağını net şekilde gösteriyor” dedi.
Ayhan, Emine Ayşe Barim’in ise bayılma atakları ve ani ölüm riski taşıyan kalp rahatsızlığı bulunduğunu, derhal tahliye edilmesi gerektiğini belirtti.
“Hukuksuzluk ve ölüme terk”
Sefa Yılmaz ise sağlık raporlarında “hayati tehlike” değerlendirmesi yapılmadığını söyleyerek tepki gösterdi. Yılmaz, “Burada hukuksuzluk var, hak ihlali var. İnsanlar göz göre göre ölüme terk ediliyor” dedi. Tahliye kararı veren hakimlerin başka mahkemelere atanarak etkisizleştirilmesini de eleştiren Yılmaz, “Türkiye bugün faşizmin zirve noktasını yaşıyor” ifadelerini kullandı.
“Cezaevleri korkulan insanların yaşam alanı oldu”
Yılmaz, cezaevlerinde gazetecilerin, sanatçıların ve yurtseverlerin bulunduğunu belirterek, “Bu ülke dört yanı parmaklıklarla çevrili bir cezaevine dönüştü. Bizim hayallerimiz, umutlarımız var. Susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz” dedi.
“Özgürce karar almasını istemedikleri hakimleri ya da savcıları görevlendirmeyen, görevli savcı ve hakimleri görevli oldukları yerden alıp başka yere gönderen, verdikleri talimatlarla yargıyı töhmet altında bırakan bu anlayış, faşizmdir. Bugün Türkiye faşizmin en dip noktasını yaşamaktadır. Düşünen, konuşan kim olursa olsun muktedirin gözünde suçludur ve gözaltına alınması, tutuklanması an meselesidir. Bu yüzden bugün cezaevlerine baktığımızda gazetecileri, sanatçıları, devrimcileri görürsünüz. Ancak onlar gibi düşünen, onlar gibi talan eden, çalan, kadına şiddet uygulayan kimseyi göremezsiniz. Kimse merak etmesin bizim umutlarımız, hayallerimiz var. Bunları ne tutsaklıkları ne de işkenceleri sonlandıramayacak. Sonunda özgürlük mücadelesi verenler kazanacak” diye konuştu.
Açıklamanın sonunda, hasta tutsakların derhal serbest bırakılması ve yargı bağımsızlığının sağlanması çağrısı yapıldı.
Ağu 13
Evrensel Gazetesi’ne İzmir’de Silahlı Saldırı: Basın Özgürlüğüne Yönelik Açık Tehdit
Evrensel Gazetesi’ne İzmir’de Silahlı Saldırı: Basın Özgürlüğüne Yönelik Açık Tehdit
Evrensel Gazetesi’nin İzmir Bürosu, gece yarısı kimliği belirlenen bir kişi tarafından silahlı saldırıya uğradı. Saldırganın binanın kapısına ve tabelasına ateş açtığı olayda, toplam 10 mermi izi tespit edildi. Çevredekilerin ihbarı üzerine olay yerine gelen polis ekipleri boş kovanları toplarken, gazete çalışanlarına herhangi bir bilgi verilmedi. Evrensel personeli saldırıyı, ancak sabah işe geldiklerinde fark etti.
Olayın ardından bir kişi gözaltına alınırken, tetikçi olduğu iddia edilen şahıs ise halen aranıyor.
İzmir’de Dayanışma Eylemi: “Evrensel Susmadı, Susmayacak”
Saldırının ardından İzmir’deki basın meslek örgütleri, sendikalar, siyasi partiler ve kurumlar Alsancak’ta bir araya gelerek olayı protesto etti. Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde yapılan açıklamada, “Özgür basın susturulamaz”, “Faşizme karşı omuz omuza” ve “Birleşe birleşe kazanacağız” sloganları atıldı.
Evrensel Gazetesi, 30 yıllık yayın hayatı boyunca baskılara boyun eğmediğini ve hakikat mücadelesini sürdüreceğini duyurdu.
Evrensel Gazetesi İzmir Temsilcisi Özer Akdemir, yaptığı konuşmada saldırının yalnızca bir gazeteye değil, halkın haber alma hakkına yönelik olduğunu vurguladı. Akdemir, “Bu saldırı; işçilerin, emekçilerin, kadınların, gençlerin, doğa savunucularının sesini kısmaya dönük bir girişimdir” dedi.
Evrensel Gazetesi’ne İzmir’de yapılan silahlı saldırı, yalnızca bir medya kuruluşuna değil, doğrudan halkın haber alma hakkına ve ifade özgürlüğüne yönelik faşist bir saldırı olarak değerlendirilmelidir.
Bu saldırı, Türkiye’de basın özgürlüğünün olmadığını bir kez daha gözler önüne serdi. Evrensel Gazetesi, kuruluşundan bu yana işçi sınıfının, ezilenlerin ve hak mücadelesi veren kesimlerin sesi olmayı sürdürdü. Ancak geçmişte olduğu gibi bugün de, eleştirel yayın çizgisi nedeniyle hedef haline geliyor.
Basın özgürlüğü, demokrasinin temel taşlarından biridir. Gazetecilere ve medya kurumlarına yönelik şiddet, yalnızca ifade özgürlüğünü değil, doğrudan halkın doğru bilgiye erişme hakkını da yok sayar. Evrensel’e yapılan bu silahlı saldırı, basın mensuplarına yönelik baskıların fiziki boyuta ulaştığının ve gazeteciliğin güvenlik tehdidi altında olduğunun açık göstergesidir.
Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler, basın özgürlüğünü güvence altına almayı zorunlu kılar. Ancak bu tür saldırılar, hukukun ve demokratik normların uygulanmadığını bir kez daha gösteriyor. Olayın faillerinin ve azmettiricilerinin ortaya çıkarılması, yalnızca Evrensel gazetesi için değil, tüm basın camiası için kritik öneme sahiptir.










