KESK İzmir Şubeler Platformu: Yedi Dönemdir Sefalette Anlaşanlara Karşı Emeğin ve Emekçilerin Kazanması İçin Birleşelim!

KESK İzmir Şubeler Platformu kamu emekçilerinin toplu sözleşme görüşme süreci ile ilgili Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde basın açıklaması yaptı. Katılımcılar, “İnsanca bir yaşam istiyoruz”, “Sermayeye değil emekçiye bütçe”,  “Toplu sözleşme hakkımız grev silahımız”,  “Birleşe birleşe kazanacağız”, ” AKP elini ekmeğimden çek”,  “Hak verilmez alınır, zafer sokakta kazanılır”  sloganlarını attı.  Açıklamayı KESK Dönem Sözcüsü Bülent Karakaş okudu.

Açıklamanın Tam metni şöyle:

“4 milyon kamu emekçisi ve 2,5 milyon emekliyi doğrudan ilgilendiren toplu sözleşme süreci görüşmelerine bugün start verildi. Bu nedenle KESK olarak dostlarımızla birlikte ülkenin dört bir yanında alanlardayız. Öncelikle yıllardır her yasal düzenlemeyi, mevzuat değişikliğini tek taraflı olarak belirleyen “ben yaptım oldu” diyen bir iktidarla karşı karşıya olduğumuzu hepimiz biliyoruz.

Bunun son örneğini bugün yaşıyoruz.

Mevcut 4688 sayılı Kamu Görevlileri ve Toplu Sözleşme Kanunu “Toplu sözleşme görüşmelerine, ağustos ayının ilk işgünü başlanır”  diyor. Yasanın bu hükmüne rağmen toplu  sözleşme görüşmelerine bugün, yani 4 gün önce, başlayanlara buradan soruyoruz. Kendi yaptığınız yasa sizi bağlamıyor mu?  “Bakanımızın yurt dışı programı nedeni ile takvimi öne aldık”  gibi sıradan bir gerekçe ile yasayı keyfi olarak çiğnemeye hakkınız var mı?  Kendi yaptığı yasayı ayaklar altına alanları ve bu hukuksuzluğa seyirci kalanları buradan kınıyoruz!

Değerli Dostlar;

Mevcut iktidar işçilerden, emekçilerden günden güne uzaklaşarak sermayenin, patronların yandaşların çıkarları doğrultusunda hareket etmeye devam etmektedir.

Bu durum kaçınılmaz olarak sözleşme süreçlerine de yansımaktadır.

  İktidar yıllardır:  

  • Toplu sözleşmenin ne zaman yapılacağına,
  • Toplu sözleşme masasında kimlerin olacağına,
  • Toplu Sözleşmede maaş zamlarının ne kadar olacağına,
  • Toplu sözleşmenin ne kadar süreceğine,
  • Biz karar veririz, diyor. Bu yetmez
  • Toplu sözleşmede uzlaşmazlık olursa bizim seçtiklerimizin çoğunlukta olduğu Hakem heyeti bizim adımıza karar verir ,diyor.

İktidarın bu saiklerle oturduğu sözde toplu sözleşmeler sonucunda:

Derin bir yoksulluk,  sefalet,  güvencesizlik, angarya çalışma, adaletsiz vergi yükü, kamuya girme ve görevde yükselmede mülakat, torpil ve ayrımcılık gibi yüzlerce sorun ile karşı karşıyayız.

Tüm bunlar  6,5 milyonluk devasa bir kitleye “toplu sözleşme” adı altında bir kez daha İktidar-Hakem-Yandaş yapıdan oluşan Bermuda Şeytan Üçgeni tarafından dayatılmak isteniyor.

KESK MYK üyelerimiz ve KESK’e bağlı sendika MYK üyeleri 15 gün boyunca ülkenin dört bir yanını karış karış dolaştı. Her ilde, her ilçede bütün kamu emekçileri ve emeklileri bu garabet sistemden dert yanıyor. Biriken sorunlarının çözümü için bir çıkış yolu, bir çare arıyor.

Dolayısıyla bugün bir kez daha altını çiziyoruz. Gerçek bir toplu pazarlıkla uzaktan yakından ilgisi olmayan, tüm haklarımızın işverene ve onun konfederasyonuna-sendikalarına teslim edildiği, bizlerin yok sayıldığı bu toplu sözleşme oyunu devam ettiği sürece yaşadığımız sorunların çözülmesi mümkün değildir.

Bunun için öncelikle;

  • Başta ILO sözleşmeleri olmak üzere uluslararası sözleşmelerle, evrensel sendikal hak ve özgürlüklerle uyumlu, Grev hakkı ile tamamlanmış, kadın kamu emekçilerinin kendi talepleri ile masada temsil edildiği gerçek bir toplu sözleşme istiyoruz.
  • Toplu sözleşme masasının eğitim emekçileri, öğretmenler başta olmak üzere kamu emekçilerinin önemli bir bölümünün yıllık izinlerini kullandığı Ağustos ayında değil,  bütçe dönemine denk gelen Eylül, Ekim aylarında kurulmasını istiyoruz.

İnsanca yaşamaya yetecek bir ücret istiyoruz!

 Bu nedenle en düşük kamu emekçisinin maaşı yoksulluk sınırının üzerine çıkarılmasını istiyoruz.

Bunun için kamu emekçilerinin maaş artışlarına ilişkin talebimizi iki öneri şeklinde sunuyoruz;

1.En düşük kamu emekçisi maaşı Temmuz 2025 itibari ile 85 bin TL olan yoksulluk sınırının üzerine çıkarılmalı yani %94 artırılmalıdır. Bu artış oransal olarak tüm kamu emekçilerinin Temmuz 2025 maaşlarına yansıtılmalıdır.

 2.önerimiz: Temmuz 2025 itibari ile 50 bin 460 TL olan en düşük kamu emekçisi maaşı Ocak 2026 itibari ile en az 100 bin TL olacağını tahmin ettiğimiz yoksulluk sınırının üzerine çıkarılmalıdır. Yani %98 artırılmalıdır. Bu artış oransal olarak tüm kamu emekçilerinin Ocak 2026 maaşlarına yansıtılmalıdır.

 Her iki durumda da;

  • Tüm kamu emekçilerine brüt 18 bin 682 TL olarak verilen ilave seyyanen ödeneğin taban aylık katsayısına dâhil edilerek mevcut emeklilerin aylıklarına yansıtılmasını istiyoruz.
  • Eş yardımının 4 bin TL’ye, çocuk yardımının her çocuk için 5 bin TL’ye çıkarılmasını istiyoruz.
  • Konut sahibi olmayan tüm kamu emekçilerine büyükşehirlerde 13 bin 500 TL, diğer şehirlerde ise 11 bin TL Kira Desteği verilmesini istiyoruz.

Talep ettiğimiz bu tutarların her üç ayda bir yoksulluk sınırındaki artış oranında güncellenmesini istiyoruz.

  • Ulufe değil GERÇEK BİR REFAH PAYI istiyoruz. Bunun her üç ayda bir açıklanan ekonomik büyüme oranında refah payı istiyoruz.
  • Maaşlarımızdan kesilen Gelir Vergisi adaletsizliğine son verilmesini, 1. dilim oranının %15 ten %10’a düşürülmesini, yoksulluk sınırına kadar olan ücretlerden kesilen Gelir Vergisi’nin bu oranda sabitlenmesini istiyoruz.
  • Tüm kamu emekçilerine yılda iki kez net maaşı tutarında ikramiye verilmesini istiyoruz.
  • 5434 sayılı Emekli Sandığı Kanunu’na tabi kamu emeklileriyle, 2008 sonrası işe girerek 5510 sayılı Kanun kapsamına alınan kamu çalışanları arasındaki emeklilik yaşı, maaş bağlanma oranı ve emekli aylıkları arasındaki uçurum

derhal giderilmelidir.

  • Sosyal güvenlik sisteminde hakkaniyet sağlanmalı, tüm kamu emekçileri için eşit, adil ve insanca bir emeklilik hakkı hayata geçirilmelidir.
  • Yarı zamanlı çalışma, yarım maaş, yarım sigorta, yarım derece değil tüm kamuda ücretsiz, nitelikli, anadilinde ve tam zamanlı hizmet veren kreşler açılmasını istiyoruz.
  • Kamu emekçilerine 0-6 yaş arasındaki her çocuk için Temmuz 2025 itibariyle 7.500 TL tutarında kreş desteği verilmesini istiyoruz.
  • Haftalık çalışma süremizin 30 saate düşürülmesini istiyoruz.
  • İşyerinde yemek çıkmayan kamu emekçilerine Temmuz 2025 itibariyle aylık 7.000 TL yemek yardımı istiyoruz.
  • Tüm kamu emekçilerine ücretsiz servis, servis imkânından yararlanamayan kamu emekçilerine Türkiye genelinde kamu ulaşım araçlarından ücretsiz faydalanacakları aylık abonman kartı verilmesini istiyoruz.
  • Tüm kamu emekçilerine aylık 50 metreküp doğalgaz üzerinden yakacak desteği istiyoruz.
  • Göreve yeni başlayan kamu emekçilerine iki maaş tutarında “Hoş Geldin İkramiyesi” verilmesini istiyoruz.
  • Seçim öncesi verilen 3600 ek gösterge sözünün tutulmasını, Unvan, kadro ya da hizmet sınıfı ayrımı yapılmaksızın, 1. Dereceye yükselen tüm kamu emekçilerine 3600 ek gösterge verilmesini istiyoruz.
  • Güvenceli İstihdam, Güvenli Gelecek İstiyoruz!
  • Demokratik, Adil Bir Çalışma Yaşamı İstiyoruz!

Son olarak buradan tüm kamu emekçilerine sesleniyoruz!

Yıllardır devam eden garabet sistemin bir aparatı olanların çözümün adresi olması mümkün değildir. Dolayısıyla çare mevcut iktidar blokunun, iktidar ittifakının sendikal alana yansımasından ibaret olanlar değildir.

Tek çare; kaybedenlerin yan yana gelmesi, omuz omuza vermesinden geçmektedir.

Biz de KESK olarak tek taraflı ve tek ayaklı masaları değil, demokratik bir Türkiye talebiyle birlikte emekçilerin gerçek taleplerini kararlılıkla savunmaya devam edeceğiz.

KESK İzmir Şubeler Platformu Dönem Sözcüsü Bülent KARAKAŞ”

Orman işçileri ve gönüllüler ölüyor. Siyasi iktidar seyrediyor.

Ülkemiz  sathı yangın alanı haline geldi.

Eskişehir Seyitgazi’de çıkan orman yangınına müdahale ederken hayatını kaybeden orman işçileri ve AKUT gönüllülerinin ailelerine ve tüm emekçilere başsağlığı diliyoruz. Aynı yangında yaralananlara acil şifalar diliyoruz.

Siyasi iktidar, orman yangınlarını engellemek ve yangını söndürmek konusunda yıllardır başarısız politikalarını sürdürüyor. Her yıl tekrarlanan ama hâlâ önlem alınmayan orman yangınları artık birer doğa felaketi değil, göz göre göre gelen iş cinayetleri durumuna da geldi.

Bu yangınlarda en ağır bedeli, her zaman olduğu gibi yine emekçiler ödüyor. İşçi sağlığı ve güvenliği önlemleri alınmadan, yeterli koruyucu ekipman sağlanmadan, yangının ortasına gönderilen işçiler ve gönüllüler; bu ihmaller zincirinin bedelini hayatlarıyla ödüyor.

Kapitalizm öldürüyor. Doğamızı, suyumuzu, havamızı, tüm canlıları yok ediyor. Hükümet hiçbir önlem almıyor.

Yaşamını yitiren tüm işçileri ve gönüllüleri saygıyla anıyor, mücadelelerini unutmuyoruz.

İzmir’de Kadınlar Suriye’deki Alevi Soykırımına Karşı Ayakta: Tüm kadınları Alevilere yönelik soykırıma, bu kapsamda da kadınlara yönelik suçlara karşı mücadeleyi birlikte yükseltmeye çağırıyoruz.

İzmir’de bir araya gelen “Barışa İhtiyacımız Var Kadın İnisiyatifi” ve “Feminist Gece Yürüyüşü Ekibi” Suriye’de Hey’et Tahrir eş-Şam (HTŞ) ve ona bağlı cihatçı grupların özellikle Alevi kadınlara yönelik saldırılarına karşı Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde eylem düzenledi. “Allevi kadınların yanındayız. Soykırım ve patriyarkaya karşı isyandayız “. “Suriye’de HTŞ alevi kadınları soykırıma maruz bırakıyor. Susmuyoruz” pankartları açan kadınlar  ‘Alevilere yönelik soykırıma karşı birlikte mücadeleyi yükseltelim’  çağrısıyla gerçekleştirilen eylemde, Türkiye dahil bölgesel ve küresel güçlerin bu soykırımdaki sorumluluğu teşhir edildi. Kadınlar, Alevi kadınlar, Dürzi kadınlar, Gazzeli kadınlar, Filistinli kadınlar, Ezidi kadınlar, Kürt kadınlar yalnız değildir”, “jin jiyan azadi”, “Kadın yaşam özgürlük”, “kadın cinayetleri politiktir”, “Yaşasın kadın dayanışması” , “HTŞ’ye destek soykırımı besliyor” sloganlarını attı.

Basın açıklamasında, “Suriye’de HTŞ ve yönlendirdiği cihatçı çetelerin sürdürdüğü Alevi soykırımına karşı kadınların yanındayız, bugün burada eylemdeyiz” denildi. Açıklamada, savaşlarda kadın bedeninin sistematik şekilde bir savaş aracı haline getirildiği vurgulanarak, “Kadınların bedeni savaş meydanı değildir” mesajı verildi.

Açıklamada, 8 Aralık 2024’te Baas rejiminin çökmesinden bu yana Suriye’nin Lazkiye, Tartus, Hama, Humus ve Ceble gibi bölgelerinde özellikle Alevilere yönelik saldırıların arttığı belirtildi. Suriye İfade Özgürlüğü ve Basın Merkezi’nin 9 Temmuz 2025’te yayımladığı rapora göre yalnızca 2025’in ilk üç ayında Hama ve çevresinde en az 1060 kişi katledildi. Raporda işkence, mezhepsel hakaret, infaz tehdidi ve çocuklara yönelik korku yayma gibi hak ihlalleri belgelenmiş durumda.

Kadın örgütlerinin açıklamasında, bu soykırım sürecinde en ağır bedeli kadınların ödediği vurgulandı. Bugüne dek 12.000’i aşkın Alevi kadın ve kız çocuğunun kaçırıldığı, toplu tecavüze, cinsel işkenceye maruz bırakıldığı ve köleleştirildiği belirtildi.  HTŞ’ye bağlı çetelerin fidye karşılığında kadınları serbest bırakacaklarını, aksi halde satacaklarını ya da öldüreceklerini ailelerine bildirerek şantaj yaptığı aktarıldı. 27 Haziran 2025’te Reuters tarafından yayımlanan bir haberde, bu çetelerin Türkiye’de faaliyet gösteren şebekeleri aracılığıyla fidye topladığına dair belgeler kamuoyuna yansımıştı.

Kaçırılan kadınların yakınları, İzmir ve Mardin’deki banka hesapları ve telefon numaraları üzerinden kendilerinden 1.500 ila 100.000 dolar arasında fidye istendiğini açıkladı. Kadınlar, bu konuda suç duyurusunda bulunulduğunu ve yetkililerin harekete geçmemesini “suça ortaklık” olarak nitelendirdi. Açıklamada, “AKP ve MHP iktidarına soruyoruz: Bu hesaplar kimlere ait? Bu ülke kadınların ganimet gibi alınıp satılmasına göz mü yumacak?” denildi.

Kadınlar, Suriye’nin kuzeyinde iktidarda olan HTŞ’nin şeriat hukukunu esas alan gerici rejimiyle kadınlara karşı yürüttüğü baskıları da teşhir etti. Açıklamada HTŞ’nin; kadınları çarşaf giymeye zorladığı, yalnız sokağa çıkmalarını yasakladığı, kadın kurumlarını kapattığı, ortaokul sonrası eğitimi engellediği, çocuk yaşta evliliği teşvik ettiği ve kadın istihdamını sınırlandırdığı hatırlatıldı.

HTŞ’nin aynı zamanda trans kadınları sistematik biçimde hedef aldığı, “ahlaksızlık” gerekçesiyle linç, işkence ve tutuklama uyguladığı vurgulandı. Açıklamada, “Trans kadınları yok etmeye çalışan bu zihniyet, direnişi görünmez kılmak istiyor. Ama trans kadınlar direnişin en parlak yüzüdür” denildi.

Kadın inisiyatifleri, tüm bu karanlığa rağmen Suriye’de kadınların ve LGBTİ+’ların direndiğini vurguladı. Açıklamada, “Suriye halkları — etnik, inanç ve cinsiyet kimlikleri ne olursa olsun — bu gericiliği kabullenmedi, kabullenmeyecek” denildi.

Kadınlar ayrıca, Ezidilere yönelik 2014 IŞİD saldırılarında da Türkiye’nin kadın ticareti ağında rol oynadığını, Afrin’in işgalinde kadınların yine Türkiye destekli gruplarca kaçırıldığını hatırlatarak “Bu suçlar tekrar ediyor, biz ise bunu asla normalleştirmeyeceğiz” mesajı verdi.

Açıklama, şu sözlerle sona erdi:

“Emperyalistlerin ve siyonistlerin siyasi, askeri ve ticari çıkarları için körüklediği bölgesel savaşın, derinleşen sömürünün ve soykırımın karşısında hayatları için direnen Gazzeli, Rojavalı, İranlı, Suriyeli, Alevi, Dürzi, Ermeni, Süryani, Kürt tüm kadınlarla dayanışmaya devam edeceğiz. Tüm kadınları Alevilere yönelik soykırıma, bu kapsamda da kadınlara yönelik suçlara karşı mücadeleyi birlikte yükseltmeye çağırıyoruz.”

 

Basın açıklamasının tam metni şöyle:

“Suriye’de HTŞ ve yönlendirdiği cihatçı çetelerin sürdürdüğü Alevi soykırımına karşı kadınların yanındayız, bugün burada eylemdeyiz!

Biz yıllardır “kadınların bedeni savaş meydanı değildir” diyoruz. Ama her savaşta, her iktidar kavgasında ya da ne zaman bir halk –aynı bugün Suriye’de olduğu gibi– topyekün cezalandırılmaya, imha edilmeye kalkılsa, kadınların bedeni bir savaş alanına dönüyor. Kadınların bedensel bütünlüğünü ihlal etmek, sistematik cinsel şiddet, bir tür ele geçirme, aşağılama, işgal ve tahakküm aracı, yer yer de soykırımın önemli bir boyutu haline geliyor. Bu Gazze’de, İsrail’in hapishanelerinde, Filistinli kadınlara yönelik cinsel şiddet olarak tezahür ediyor örneğin. Türkiye’de bir Kürt kadın olan Garibe Gezer’in cinsel saldırı sonrası cezaevinde ölüme sürüklenmesi de böyle bir pratik. Bugün Suriye’de bir süredir Alevilere ve şimdi Dürzilere yapılanlara, tam da bu nedenle, dünyanın ve bu coğrafyanın her yanında kadınlar olarak sessiz kalmamak zorundayız.

Suriye’de bugün, Hey’et Tahrir eş-Şam, yani HTŞ iktidarda. El Kaide’nin Suriye kolunun bir uzantısı, selefi cihatçı bir örgüt olan HTŞ’yi, halk seçmedi. Amerika, İsrail, Türkiye, Katar, Suudi Arabistan – yani küresel ve bölgesel emperyalist güçler seçti. Önce “terörist” dediler, sonra işlerine geldiği şekilde başa geçirdiler, şimdi istediklerinde bombalıyorlar. Mesele her zamanki gibi halkın ne istediği değil, para, kaynak, nüfuz ve güç oldu. Hızla dil değişti, Ebu Muhammed el-Colani’nin adı Ahmet eş-Şara’ya dönüştü. Ama adını değiştirmek, ülkeyi şeriat hukukuyla yönetmek istediği gerçeğini değiştirmedi. Bugün bu rejim, kadınların medeni haklarını ve ortaokul sonrası eğitim haklarını gasp ediyor, kadın mücadelesi yürütenleri tutukluyor, kadın kurumlarını kapatıyor, kadınları çarşaf giymeye zorluyor, yanında erkek akrabası olmadan sokağa çıkmalarını yasaklıyor, çocuk yaşta evliliği teşvik ediyor, kadın istihdamını “fıtrata uygun” işlerle sınırlandırıp öğretmenlik, ebelik, kuaförlük gibi meslekler dışında çalışmalarını yasaklıyor. HTŞ’nin karanlık rejimi, trans kadınları hedef alarak onları “ahlaksızlık” adı altında linç ediyor, sokak ortasında dövüyor, tutukluyor, işkence ediyor. Kimlikleri, varoluşları için öldürülme korkusu yaratarak yok etmeye çalışıyor. Cihatçıların gözünde trans kadınlar “görünmez” kılınması gereken bir tehdit, ama hakikatte onlar direnişin en parlak yüzü.

Suriye halkları — etnik, inanç ve cinsiyet kimlikleri ne olursa olsun — bu gericiliği kabullenmedi, kabullenmiyor. Suriyeli kadınlar ve LGBTİ+’lar tüm bu baskılara rağmen direnmeye devam ediyor.

Bununla beraber, 8 Aralık 2024’ten beri, rejimin ve rejimin yönlendirmesiyle hareket eden cihatçı grupların Alevileri, Dürzileri, Kürtleri, Arap Hristiyanları, Şiileri, Ermenileri ve Süryanileri hedef alan birçok saldırısı oldu. Lazkiye, Tartus, Ceble, Hama ve Humus başta olmak üzere birçok bölgede, binlerce Alevinin katledilmesiyle sonuçlanan saldırılar hala devam ediyor. Alevilerin yaşadığı bölgelerde köyler karadan ve havadan bombalandı, evler silahla tarandıktan sonra yakıldı, su kaynaklarına zehirli kimyasallar karıştırıldı, elektrik ve internet bağlantısı kesilerek dünyayla iletişimi koparılan, tüm yollar kapatılarak ablukaya alınan yaşam alanlarında toplu katliamlar gerçekleştirildi, cesetler deniz kıyılarına vurdu, ölü bedenlere dahi işkence edildi.

Bir halkı topyekün ortadan kaldırmayı hedefleyen bu soykırım sürecinin kadınlar açısından bedeli ağır oldu: 12.000’i aşkın Alevi kadın ve kız çocuğu kaçırıldı, toplu tecavüze ve cinsel işkenceye maruz bırakıldı, köleleştirildi, zorla evlendirildi, satıldı. Türkiye’nin de desteklediği HTŞ ve yönlendirdiği cihatçılar tarafından! Fidye ödenmesi karşılığında teslim edilecekleri, aksi takdirde satılacakları ya da öldürülecekleri iddiasıyla ailelerine şantaj yapıldı. 27 Haziran 2025 tarihinde Reuters Haber Ajansı’nda yayınlanan haberde, kadın ticareti yapan ve fidye isteyen bu cihatçıların Türkiye’de de şebekelerinin olduğu açıkça belgelendi. Buna seyirci kalınmasından güç bulan çeteler, bugün aynısını Dürzi kadınlara ve çocuklara yapmaya başlıyor. Kaçırılan Alevi kadınların yakınları, fidyelerin İzmir’de ve Mardin’de bulunan kişilere ve şirketlere ait banka hesaplarına gönderildiğini ve Türkiye’de kayıtlı telefon numaralarından kadınlar için 1.500 ila 100.000 dolar aralığında para istendiğini aktarıyor. Bu konuda bir suç duyurusu yapıldığını biliyoruz. Biz de buradan soruyoruz: Bu hesaplar, telefon numaraları kimlere ait? Bu ülkeyi yöneten AKP ve MHP, “devlet başkanı” statüsüyle, kırmızı halılarda karşıladıkları cihatçıların sürdürdükleri Alevi soykırımı hakkında bir şey yapacak mı? Yoksa bu suça ortak olmaya devam mı edecek? Kadınların ganimet gibi alınıp satılmasına onay mı verecek, fidye isteyenleri mi kollayacak?

Türkiye’nin de dahliyle bu suç ilk kez işlenmiyor. Bundan tam 11 yıl önce, 2014’te, IŞİD’in Ezidilere yönelik soykırımı başladığında da 6 binden fazla kadın ve kız çocuğu kaçırılmış, köle pazarlarında satılmıştı. Yine Türkiye’den hesaplar, şebekeler söz konusuydu. Satılan kadınlar Ankara’ya, Antep’e getirilmişti. Yani Türkiye, bu kadın ticareti ağının bir parçası olmuştu. Daha sonra, Afrin işgal edildiğinde, BM raporlarına göre sadece 2018-2021 arasında binin üzerinde kadın Türkiye’nin desteklediği SMO tarafından kaçırıldı, tecavüze uğradı.

Biz bunu normalleştirmeyeceğiz. İçinde yaşadığımız, haklarımız, hayatlarımız için mücadele ettiğimiz bu ülkenin, kadınların bir mal gibi alınıp satılmasında, köleleştirilmesinde, Alevilere yönelik suçlardaki payına karşı çıkacağız. Çünkü bizim için barış, bu coğrafyada eşit ve özgür bir yaşam kurabilmek demek. Emperyalistlerin ve siyonistlerin siyasi, askeri ve ticari çıkarları için körüklediği bölgesel savaşın, derinleşen sömürünün ve soykırımın karşısında hayatları için direnen Gazzeli, Rojavalı, İranlı, Suriyeli, Alevi, Dürzi, Ermeni, Süryani, Kürt tüm kadınlarla dayanışmaya devam edeceğiz. Tüm kadınları Alevilere yönelik soykırıma, bu kapsamda da kadınlara yönelik suçlara karşı mücadeleyi birlikte yükseltmeye çağırıyoruz.

Yaşasın kadın dayanışması, Jin Jiyan azadi, kadın yaşam özgürlük,

Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi”

 

 

Bayrampaşa’da Kürtçe Müzik Dinleyen Aileye Polis Şiddeti: Hamile Kadın Erken Doğum Yaptı.  İzmir’de  kurumlar demokratik siyaset, kültürel çoğulculuk ve birlikte yaşama iradesi için mücadele çağrısı yaptı.

Bayrampaşa’da Kürtçe Müzik Dinleyen Aileye Polis Şiddeti: Hamile Kadın Erken Doğum Yaptı.

İzmir’de  kurumlar Demokratik siyaset, kültürel çoğulculuk ve birlikte yaşama iradesi için mücadele çağrısı yaptı.

İstanbul Bayrampaşa’da, araçlarında Kürtçe müzik dinleyen bir aile, görevli olmayan polislerin video çekimine itiraz edince gözaltına alındı. Gözaltı sırasında bir çocuk, yaşlı bir kadın ve 7 aylık hamile bir kadının da aralarında bulunduğu yurttaşlara ağır şekilde şiddet uygulandığı belirtildi.

Hamile kadın fenalaşarak hastaneye kaldırıldı ve acil sezaryenle doğum yaptı. Kafasında darbe tespit edilen bebek kuvöze alınırken, anne yoğun bakımda tedavi altına alındı. Aile bireylerinin vücutlarında da çok sayıda darp izi bulundu.

Olay, kamuoyunda büyük tepki topladı. Demokratik kurumlar ve hak savunucuları, Kürtçe müzik dinledikleri için işkenceye uğrayan aileye yönelik şiddetin derhal soruşturulmasını ve sorumluların açığa alınmasını talep etti.

Bayrampaşa’da yaşanan polis şiddetine karşı İzmir’de  kurumlar bir araya geldi ve  Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde basın açıklaması yaparak olayı protesto etti.   Demokratik siyaset, kültürel çoğulculuk ve birlikte yaşama iradesi için mücadele çağrısı yapıldı. Katılımcılar, ” Yaşasın halkların eşitliği”,  “İnsanlık onuru işkenceyi yenecek”,  “İşkenceci polis hesap verecek”, “Susma haykır ana dil haktır”,  “Susma haykır halklar kardeştir” sloganlarını attı.

Basın açıklaması metnini KESK  Dönem Sözcüsü  Bülent Karakaş okudu. Açıklamanın tam metni şöyle:

“BASINA VE KAMUOYUNA

Kürtçeye Yönelik Saldırı, Halkların Birlikte Yaşama İradesine Yöneliktir!Barışın ve Demokratik Toplumun Düşmanı Irkçılığa Sessiz Kalmayacağız!

13 Temmuz 2025 Pazartesi akşamı İstanbul Bayrampaşa’da yaşananlar; bu ülkede halkların eşitliğine, kültürel haklara ve en temelde barış içinde bir arada yaşama umuduna yönelmiş vahim bir saldırının ifadesidir.

Piknikten dönerken araçlarında Kürtçe müzik açtıkları için, görevli olmayan polis memurlarının kendilerini videoya almasına itiraz eden aynı aileden 10 kişi, polis tarafından darp edilerek gözaltına alınmıştır. Aralarında bir çocuk, yaşlı bir kadın ve 7 aylık hamile bir kadının da bulunduğu yurttaşlar ağır bir şekilde şiddete maruz kalmıştır. Aynı akşam çocuk kimlik tespitiyle serbest bırakılmış, bir kişi ifadesi sonrası salıverilmiş, hamile kadın ise fenalaşması üzerine hastaneye sevk edilmiştir. Gözaltındaki diğer 7 kişi 14 Temmuz günü Çağlayan Adliyesi’ne getirilmiş, 4 kişi adli kontrol talebiyle, 3 kişi ise tutuklama talebiyle sevk edildikleri Sulh Ceza Hakimliği’nden adli kontrol kararıyla serbest bırakılmıştır.

Basına yansıyan görüntülerden de anlaşıldığı üzere, gözaltına alma sınırları aşılmış, polis tarafından işkence yapılarak müdahale gerçekleştirilmiştir. Bu müdahale sonucu 7 aylık hamile kadın acil olarak sezaryene alınmış ve iki ay erken doğum yapmak zorunda kalmıştır. Kafasında darbe tespit edilen bebek kuvöze alınmış, anneyse yoğun bakımda tutulmaktadır. Polislerce gözaltına alınan diğer aile bireylerinin de vücutlarında çok sayıda darp izine rastlanmıştır.

Bu olay; sıradan bir “orantısız güç kullanımı” değildir. Bu olay, halkların diliyle, kültürüyle, müziğiyle, hafızasıyla kurduğu yaşamı hedef alan organize şiddetin bir parçasıdır. Kürtçe müzik dinlemenin “suç” sayıldığı bir yerde, barış içinde bir arada yaşamın, demokratik bir toplumun ve ortak geleceğin zemini saldırı altındadır.

Bizler bu saldırıyı yalnızca bir ailenin yaşadığı bireysel mağduriyet olarak görmüyoruz.

Bu olay; bu ülkenin en temel meselelerinden biri olan Kürt meselesinin inkâr ve zorla bastırma politikalarıyla çözülemeyeceğinin acı bir göstergesidir.

Bu olay; demokratik siyasetin, kültürel çoğulculuğun ve birlikte yaşama iradesinin sistematik olarak kriminalize edilmesidir.

Barış bir temenni değil, halkların eşit haklara sahip olduğu bir yaşam biçimidir.

Demokratik toplum ise çok dillilik, çokkültürlülük ve kimliklerin eşitliği ile mümkündür.

Bugün sırf Kürtçe konuştukları için yapılan bu saldırıya karşı tepkisizlik,

yarın başka bir halkın inancının ve yaşam tarzının hedef alınmasının önünü açacaktır. Bu nedenle buradaki şiddete karşı sessiz kalmak, bu suça ortak olmaktır.

Biz bu saldırıyı şiddetle kınıyor; şu çağrıyı yapıyoruz:

  • Bu olay derhal tüm boyutlarıyla araştırılmalı, şiddet uygulayan ve emri veren tüm kamu görevlileri açığa alınmalıdır.
  • Barış ve bir arada yaşama iradesini hedef alan bu saldırı karşısında; tüm demokratik kurumlar, siyasi partiler, meslek örgütleri ve yurttaşlar birlikte ses çıkarmalıdır.
  • Bu ülkenin barışçıl, eşitlikçi ve demokratik geleceğini savunan herkes, anadilinde yaşam hakkının, kültürel hakların ve halkların birlikte yaşama iradesinin yanında durmalıdır.

Unutulmamalıdır ki; Kürt halkının dili, müziği ve kültürü bu ülkenin zenginliğidir.

Kürtçeye saldırı, barışa saldırıdır. Halkların kardeşliğine yönelmiş her tehdit, ortak geleceğimize kast etmektir.

Bu nedenle bizler; adalet isteyen, eşitlik isteyen, onurlu bir barış isteyen tüm kişi ve kurumları bu ırkçı saldırıya karşı ortak tutum almaya, açıklama yapmaya ve mücadeleyi büyütmeye çağırıyoruz.

Barış için, eşitlik için ve halkların kardeşliği için susma!

Kürtçeye ve kültürel haklara sahip çık!

Demokratik gelecek için birlikte mücadele et!

Türkiye ve Ortadoğu başta olmak üzere savaşsız ve sömürüsüz bir dünya ümidiyle herkesi sevgi ve saygı ile selamlıyoruz…

Yaşasın Halkların Eşitliği!

Yaşasın Barış!

Bijî Aşîtî!

KESK İzmir şubeler platformu

HALKLARIN DEMOKRATİK KONGRESİ

TEVGERA JINAN AZAD (TJA)

DEMOKRATİK ALEVİ DERNEĞİ

İMECE-DER

SOSYALİST DEMOKRASİ HAREKETİ

SOSYALİST MÜCADELE İNSİYATİFİ

EMEKÇİ HAREKET PARTİSİ

PARTİZAN

TOPLUMSAL ÖZGÜRLÜK PARTİSİ

SOSYALİST EMEKÇİLER PARTİSİ

ODAK

DEMOKRATİK BÖLGELER PARTİSİ

TÜRKİYE İŞÇİ PARTİSİ (TİP)

ESP

YEŞİL SOL PARTİ

HALKLARIN EŞİTLİK VE DEMOKRASİ PARTİSİ (DEM)

KALDIRAÇ

SODAP

EMEP

PİR SULTAN ABDAL DERNEĞİ”

 

 

Silahlar susuyor, sorunlar nasıl çözülecek..

Silahlar susuyor, sorunlar nasıl çözülecek..

Barışa giden yolda reformist bir adım mı, tarihsel bir kırılma mı?

2025 yılı Kürt sorununda ve Türkiye’nin siyasal tarihinde yeni bir sayfanın açılabileceği bir gelişmeye tanıklık ediyor. 19 Haziran’da Abdullah Öcalan’ın çağrısı üzerine 11 Temmuz da PKK’ye bağlı 30 gerilla Güney Kürdistan’ın Süleymaniye kırsalında bulunan Şikefta Casenê’de törenle silahlarını bıraktı; silahlar yakıldı, kararlı cümlelerle “Demokratik siyaset ve hukuk zemininde mücadeleye geçiyoruz.”denildi.

Yıllardır süren savaş, dağlarda, kırsal alanlarda silahların konuştuğu, çatışmaların yaşandığı şehirlerde ise devletin zor politikalarının hüküm sürdüğü bir karanlığı büyütüyor, sayısını hala tam bilemediğimiz can yitimleri yaşanıyordu. Şimdi silahlar susuyor ancak sürecin şeffaf yürütülmemesinden kaynaklı olarak arka perdesini bilemediğimiz önümüzdeki aşamalara ilişkin sorular da birçok platformda tartışılmaya başlandı.

‘Kürt Özgürlük Hareketi’ (KÖH) nin yıllardır süregelen mücadelesi, süreç içerisinde bağımsız devlet kurma hedefinden uzaklaştı. Kültürel haklar ve demokratik talepler için silaha sarılmak hem meşruiyetini hem de toplumsal desteğini giderek yitirdi. Bugün gelinen noktada silahlı mücadelenin sonlandırılması birçok açıdan olumlu bir adımdır. Halklar arasındaki nefret ve düşmanlık zeminini zayıflatma, ırkçılığı, milliyetçiliği geriletme iklimi oluşturabilir ve en önemlisi işçi sınıfı ve emekçilerin, yoksulların mücadelesinin önünü açabilir.

Ancak bu gelişmeyi yalnızca bir “barış” hamlesi olarak görmek eksik kalır. Zira bu karar, aynı zamanda KÖH’nin son yıllarda izlediği  çizginin mantıksal sonucudur. Silahlı mücadeleyi bırakmak, sisteme entegre olmayı kabul etmek anlamına da gelebilir.

Kuzeyde, Rojava’da ve Güney Kürdistan’da sürdürülen askerî operasyonlar, üsler, hava bombardımanları derhâl durdurulacak mı? Yoksa Ortadoğu’da emperyalist güçlerin bölgemizi yeniden düzenleme politikalarına da uygun atraksiyonlarla faşizmin ve tekelci kapitalizmin zor politikalarının yeni bir yükselişini mi göreceğiz?

Siyasi iktidar ne yapacağını, demokratik mekanizmaları yaşama geçirerek, halka, parti ve siyasal çevrelere açık, şeffaf olarak tartışmaya, önerilere açabilecek mi? Hakların kullanımı ve demokratik talepler konusunda bir çözüm sunabilecek mi? Sürecin demokratik karakter kazanmasına yönelik adımlar atabilecek mi? PKK silah bıraktı şimdi sıra devlette. Eğer bu süreç gerçek bir barış zemini yaratacaksa, halk iradesine karşı yapılan müdahaleler, haksız, hukuksuz yaptırımlar, yargı kıskaçlarına son verilmelidir. Sınır dışı operasyonlara son verilmeli, Ortadoğu’da sürmekte olan yeni sömürgeci yeniden paylaşımcı savaşta paydaş olmamalıdır; işgalci, yayılmacı, soykırımcı savaşta emperyalizme ve işbirlikçilerine ticaret dahil prim vermeyi bırakmalıdır.

Yine aynı şekilde:
Cezaevlerinde dörtyüz bini aşkın mahpus bulunmaktadır; bunlar arasında onbini aşkın siyasal tutsak olduğu düşünülmektedir. Siyasal nedenlerle tutuklanan, hüküm giyenler öncelikle serbest bırakılmalı, insanlığa karşı işlenen suçlar, kasten, planlayarak işlenen cinayetler, kadın ve çocuklara yönelik tecavüzler, cinayetler dışında af ilan edilmelidir.

Kayyım uygulamaları iptal edilmeli, halkın seçtiği yerel yöneticiler göreve iade edilmelidir. Halkın iradesi gasp edilemez. Tüm soruşturma ve kovuşturma süreçleri adil yargılanma ilkeleri, kişilerin hukuki hak ve özgürlüklerinin ihlal edilmeden yürütülmelidir. Bütün belediye başkanları ve bürokratları serbest bırakılmalı, adil ve bağımsız mahkemelerde yargılanmalı; tutukluluk bir ceza biçimi olmaktan çıkarılmalıdır.

Anadilde eğitim ve eşit yurttaşlık anayasal güvence altına alınmalıdır.

Kürt dili, kültürü ve kimliğine yönelik tüm yasaklamalar kaldırılmalıdır.

Aksi takdirde bu “barışçı” adımın altı boş kalır; umutlar yeniden hayal kırıklığına dönüşür.

Elbette silahların susması, çatışmalara son verilmesi değerli bir başlangıçtır. Ama unutulmamalıdır ki gerçek barış, sadece silahların susması, çatışmaların durdurulmasıyla değil; halkların eşitliği, kardeşliği ve özgürlüğü temelinde kurulan yeni bir düzenle mümkündür.

Bugünkü devlet yapısı, burjuva egemenliğine dayanıyor. Bu egemenlik sürdükçe halklar arasında gerçek eşitlik, Kürt  sorunun çözümü ya mümkün olmayacak ya da sınırlı reformlara indirgenecek, konjonktürel değişimlere açık olacaktır.

Barış sadece bir masa başı süreci de değildir. Barışın gerçek güvencesi, sokakta, mecliste, fabrikada, tarlada, okulda; her yerde sözünü yükselten halkların kendisidir. Bugün susan silahlar, halkların konuşmaya başlayacağı bir sürecin önünü açarsa; işte o zaman barış, sadece bir söz değil, bir yaşam biçimi haline gelir.

Gerçek barış, halkların birleşik, örgütlü ve faşizme ve emperyalizme karşı devrimci mücadelesiyle mümkündür. Demokratik kazanımlar ancak bu mücadeleyle kalıcı hale gelir, güvence kazanır.

Bugünün görevi açıktır: Faşizme ve emperyalizme karşı birleşik, devrimci, demokratik bir mücadele hattı örmek.
Türkiye işçi sınıfı ve emekçileri, halkların kardeşliği, eşitlik temelinde onurlu birliktelikleri ve özgürlüğü için emperyalist bağımlılığa, manipülatif oyunlara, savaş politikalarına ve faşizme karşı örgütlü bir direniş geliştirebilirse barış mücadelesi zaferle sonuçlanır.

Süreci halklardan, hak ve özgürlüklerden yana evirmek, örgütlü birleşik mücadele ile mümkündür.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri CHP’li belediyelere yönelik operasyonları protesto etti.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri   İzmir Büyükşehir eski  Belediye Başkanı Tunç Soyer ve CHP İzmir İl Başkanı Şenol Aslanoğlu’nun da aralarında bulunduğu çok sayıda kişinin tutuklanması ve bugün de Adana ve Antalya Büyükşehir Belediyesi ile Adıyaman Belediyesi’ne yönelik operasyonları protesto etti.

Türkan Saylan Kültür Merkezi  önünde  gerçekleştirilen açıklamada,  “Baskılar bizi yıldıramaz” ,  “Kayyum darbedir darbeye hayır”, ” Mardin’den İzmire bin selam”  “Faşizme karşı omuz omuza”, ” Dersim’den İzmir’e direnene bin selam”, ” Direne direne kazanacağız”, ” Karanlığa teslim olmayacağız” sloganları atıldı.
Basın açıklaması metnini İzmir Baro  Başkanı Safa Yılmaz okudu. Açıklamanın tam metni şöyle:

 

“Değerli basın emekçileri, değerli halkımız,

Ülkemizde 31 Mart 2024 yerel seçimlerinden sonra önce Doğu ve Güneydoğu’daki belediyelere,19 Mart 2025 tarihinde İstanbul Büyükşehir Belediyesine ardından İzmir Büyükşehir Belediyesi başta olmak üzere muhalif partilerin kazanmış olduğu belediyelere yapılan bir dizi operasyon haberleriyle güne başlıyor. Gerçekleştirilen operasyonların tamamının muhalif belediyelere yönelik olması, şafak operasyonlarıyla toplum nezdinde bir algı yaratılmak istenmesi, çağrılmaları halinde ifadeye kendiliklerinden gidebilecekken, adresleri ve işleri belli olan siyasetçilerin, kamu emekçilerinin evlerinden gözaltına alınmaları ve bu kişilere yöneltilen suçlamaların olası cezalarının alt ve üst sınırları dikkate alınmaksızın verilen tutuklama kararları dikkate alındığında yaşananların en temel usul kuralları, masumiyet karinesi, tutuksuz yargılama ilkesi ve adil yargılanma hakkı başta olmak üzere hak ihlal ve kayıplarına sebebiyet verebilme tehlikesi taşıdığı açıktır .Tutuklamanın bir tedbir olduğu, cezalandırma aracı olarak kullanılmaması gerektiği açıkken bu uygulamalarda cezalandırma aracına dönüştürüldüğünü görmekteyiz.

Dün İzmir’de başta önceki Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer ve CHP İzmir İl Başkanı Şenol Aslanoğlu olmak üzere 60’a yakın kişinin tutuklanmasının ardından bugün de Adana, Adıyaman ve Antalya Büyükşehir Belediye Başkan ve bürokratlarına karşı düzenlenen operasyonlar da yukarıda saydığımız hususların ihlali açısından önem arz etmektedir. Türkiye bir operasyon silsilesinden geçmektedir ve bu operasyonlar sadece muhalif kesimlere yapılmaktadır.

Değerli basın emekçileri,
Yolsuzluğun olmadığı, kimsenin hakkının yenmediği, kimsenin bulunduğu konum, mevki itibariyle haksız kazanç elde etmediği, temiz, şeffaf bir siyaset ve toplum özlemi hepimizin özlemidir. Bizler hangi siyasi görüşten olursa olsun kimsenin hukuka aykırı iş ve işlemlerde bulunmaması gerektiği düşüncesindeyiz.
Ancak iktidar, siyasi nedenlerle Doğu ve Güneydoğuda defalarca seçim sonuçlarını tanımayarak, halkın iradesini yok sayarak belediyelere atanan kayyumları bugün Türkiye’nin batısında CHP’li büyükşehir belediyelerine gerçekleştirilen operasyonlar ile devam ettirmektedir. Hepimiz bu operasyonların hedefinin iktidarın seçimde kaybettiği belediyeler olduğunu görüyoruz, dolayısıyla burada şeffaflık, eşitlik ve kamu yararı için girişilmiş iyiniyetli bir çaba olmadığını görmekteyiz. Başta da belirtiğimiz üzere; yolsuzluk, rüşvet, zimmet, irtikap; adı her ne olursa olsun hiçbir hukuk dışı iş ve eyleme müsaade edilmemeli ancak bu husus bir siyasi operasyonun altyapısı haline de getirilmemelidir.

Bu hukuksuz uygulamalar, toplumun hukuk ve adalete olan inancını sarsıyor, kronik bir travmaya dönüşüyor, huzur ve güvende hissetme duygusunu yok ederek halkın ruh sağlığını da ciddi bir şekilde bozuyor.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri olarak başlatılan tüm soruşturma ve kovuşturma süreçlerinin adil yargılanma ilkeleri, kimsenin hukuki hak ve özgürlüklerinin ihlal edilmeden yürütülmesini bekliyor ve bu soruşturma ve kovuşturma süreçlerinin takipçisi olacağımızı buradan açıklıyoruz.
İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri olarak Kanunlar önünde herkesin eşit olduğu, hukukun üstünlüğünün dikkate alındığı ve halkın iradesinin gasp edilmediği bir Türkiye özlemiyle herkesi selamlıyoruz …”

Yanan Orman Değil, Yanan Geleceğimizdir!

Yanan Orman Değil, Yanan Geleceğimizdir!

2025 yazı, Türkiye’nin iklim krizine karşı hazırlıksızlığını bir kez daha gözler önüne serdi.27 Haziran–1 Temmuz tarihleri arasında 401 orman yangını yaşandı. İzmir’in Çeşme ve Ödemiş ilçelerinde başlayan yangınlar hâlâ kontrol altına alınamadı. İzmir Gaziemir, Manisa ve Antakya’daki yangınlar ise günlerce sürdü.

İzmir’deki ormanlık alanlardaki yangınların elektrik hatlarından çıktığını, devlet yetkilileri açıkladı. Özelleştirme politikaları ve sermayenin kar hırsı  doğamızı , yaşam alanlarımızı yok ediyor. Yangınlar doğadaki tüm canlıları bitki örtüsünü, börtü böceği öldürüyor, ekolojik yıkıma yol açıyor. Elektrik hatlarının çok bakımsız ve alt yapının yetersiz olmasından kaynaklanan elektrik yangınları  fazlalaştı. Enerji dağıtımının özelleştirilmesi sonucu şirketler doğa  ve doğanın kaynaklarını  maksimum kar amacı doğrultusunda kullandı, sistem yenilenmesi, onarımı ve bakımı yapmaksızın, emekçileri de düşük ücretlerle çalıştırarak varlığını büyütme yoluna girdi; doğayı talan etti. Elektrik dağıtım şirketlerinin kar hırsı ormanlık bölgelerde binlerce hektar ormanlık alanı, yaşam alanı, köy, tarım alanı, mera,  hayvanlar, kuşlar, böcekler ve doğal habitatları yok etti.

Kuraklık, sıcak hava ve sert rüzgârlar yangınların hızla yayılmasına neden olurken; devletin müdahale kapasitesi yine yetersiz kaldı. Ne yeterli yangın söndürme filosu  (uçak ve helikopter)  ne gece görüşlü hava araçlarına ödenek sağlandı; var olan araç gereçler bakımsız ve yetersiz. . Dolayısıyla yangınlara gece müdahale edilemedi ve bu süre içerisinde yangın alanı hızla genişledi.

Sadece 25 bin personel, 1766 arazöz ve 2 uçak 27  helikopterle yüzlerce noktada çıkan yangına müdahale edilmeye çalışıldı. Oysa silahlanmaya ayrılan bütçenin sadece %10’u doğa için ayrılsaydı, yangınlara müdahale kapasitesi en az beş kat artırılabilirdi. Bu tablo bir kader değil;siyasi iktidarın öncelikleri ve  tercihlerinin sonucudur.

“İklim Kanunu”: Yeşil Dönüşüm Değil, Yeşil Yıkım!

TBMM’de kabul edilen “İklim Kanunu”, kamuoyuna “yeşil dönüşüm” olarak sunuldu. Ancak içerdiği düzenlemeler doğayı korumak bir yana, karbon ticareti ve doğanın metalaştırılması yoluyla sermayeye yeni yağma alanları açıyor.

Bu yasa:

Karbon yutak alanı adı altında ormanların, kıyıların ve meraların özel şirketlerin denetimine girmesinin önünü açıyor.

“Yeşil finansman” ve “emisyon ticareti” gibi mekanizmalarla doğayı, piyasa değerine indiriyor.

Sermayeye ayrıcalık tanırken, halkın geçim kaynaklarını tehdit ediyor.

Tekelci kapitalizmin motoru en kısa sürede en yüksek kârdır. Bu sistem doğayı bir yaşam kaynağı değil, bir ‘kâr nesnesi meta’ olarak görmektedir. Tekelci kapitalizm kendini var etmek büyütmek için, doğayı ve toplumu birlikte yıkmaktadır.

Talan Torbası: Doğaya Karşı Topyekûn Saldırı

İklim Kanunu’nun hemen ardından Meclis’e sunulan “Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Torba Yasa Teklifi”, doğaya yönelik sistematik bir saldırı paketidir.

Bu yasa ile:

Zeytinlikler, meralar, SİT alanları, kıyılar ve ormanlar enerji ve maden projelerine açılıyor.

ÇED (Çevresel Etki Değerlendirme) süreçleri işlevsizleştiriliyor.

Acele kamulaştırma uygulamaları yaygınlaştırılarak halk mülksüzleştiriliyor.

Tüm süreçler, Cumhurbaşkanlığına bağlı bir kurulun kontrolüne verilerek demokratik denetim ortadan kaldırılıyor.

Bu düzenleme, doğayı değil sermayeyi ve rantı koruyor. Halkın iradesi, doğanın hakları, bilimsel gerçekler göz ardı ediliyor.

Ekolojik Kriz: Bir Doğa Felaketi Değil, Sistem Felaketidir!

İklim krizi, su krizi, gıda krizi; doğal değil, politik ve sistemsel krizlerdir.

Doğanın, suyun, toprağın ve ormanların ticarileştirilmesi, bugün yaşadığımız tüm krizlerin temelidir.

Gerçek bir çözüm:

Doğayı piyasa nesnesi olmaktan çıkarmak,

Nükleer santralleri yasaklamak, ülkemizi nükleer çöplüğe çevrilmekten kurtarmak,

GDO’lu tohumları ve tarımda patent tekellerini durdurmak,

Temiz tarım ve kamucu enerji politikalarını teşvik etmekle mümkündür.

“Çözüm, doğayı koruyan değil doğayla birlikte yaşayan bir sistem inşa etmektir.”

Gerçek İklim Yasasını Biz Yazacağız!

Bu talan yasalarına geçit vermeyeceğiz!

Zeytinimize, ormanımıza, meramıza, suyumuza, kıyılarımıza sahip çıkacağız!

Gerçek bir iklim adaleti, adil geçiş ve toplumsal-ekolojik dönüşüm için mücadele edeceğiz!

Bu sadece bir iklim değil; adalet, yaşam ve gelecek mücadelesidir.

Yağmacı Değil, Yaşatan Bir Gelecek İçin!

#HalkınİklimKanunu

#TalanYasasınaHayır

#ZeytinimeDokunma

#OrmanımaDokunma

#İklimAdaleti

#DoğaHaktır

#EkolojikYaşamŞarttır

Emekliler İzmir’de Meydanlardaydı: “İnsanca Yaşam İstiyoruz!”

Tüm Emeklilerin Sendikası  3 Temmuz’da “insanca yaşam” talebiyle Türkiye genelinde alanlara çıktı.  İzmir Emekliler Platformu  da  destek verdi. Emekliler, Konak Metro İstasyonu önünde bir araya gelerek oturma eylemi gerçekleştirdi. Eylem sırasında Kemeraltı girişine yürümek isteyen emeklilerin önü polis barikatıyla kesildi. Bunun üzerine, basın açıklaması İş Bankası’nın yan tarafında yapıldı.  Oturma eylemi ve  yürüyüş sürecinde  emekliler sık sık şu sloganları attı: “Sadaka değil, emekçiye bütçe!”, “Ölüme değil, yaşatmaya bütçe!”, “Saraya değil, emekliye bütçe!”, “TÜİK yalan, pazar gerçek!”, “Gün gelecek, devran dönecek, AKP halka hesap verecek!”, “Faşizme karşı omuz omuza!”

Basın açıklamasını Tüm Emeklilerin Sendikası Bornova Şube Başkanı ve emekli öğretmen Yusuf Şenol okudu. Açıklamada, emeklilerin yoksulluk ve geçim sıkıntısı karşısında artık dayanacak gücünün kalmadığı ve çarenin örgütlü mücadele olduğu vurgulandı.

Basın açıklamasının tam metni şöyle:

“BASINA VE KAMUOYUNA
KTİDARIN EMEKLİLERLE AÇLIK OYUNU OYNAMASINA İZİN VERİLEMEZ
Ortadoğu’da emperyalistlerin İsrail aracılığıyla çıkardığı savaşı ve katliamları
kınıyoruz. ABD ve Avrupalı silah tüccarları daha çok para kazanacaklar diye masum insanlar
öldürülüyor. Suriye’de cihatçı çetelerin iktidara gelmesini sağlayan, bu çetelere kravat taktırıp,
başta aleviler olmak üzere, kendilerinden olmayan din ve mezheplere mensup toplulukların
katledilmesine seyirci kalan, başta BM olmak üzere emperyalistlerin ve işbirlikçilerin, ikiyüzlü
politikalarını kınıyoruz.
KAHROLSUN AMERİKAN EMPERYALİZMİ
İsrail saldırganlığını nefretle kınarken, siyasal İslamcı yapıların ve molla düzenlerinin
kurtuluş olmadığı, kendi halkının özgür yaşamasına izin vermediği açıktır. Bu yapıları
savunmuyoruz. Ancak; emperyalizmin insan hayatına kast etmesine, sömürgeci ve yayılmacı
projelerinin de tam da karşısındayız. Bütün dünya halklarını insanlığı kıskaca alan sömürü
düzenlerine, anti demokratik rejimlere karşı konumlanmaya çağırıyoruz. Bu davet bizimdir.
YAŞASIN HALKLARIN KARDEŞLİĞİ
Emekli aylıkları ve kamu çalışanlarının maaşlarında yaşanan kayıplarının karşılanması
ve yılın ikinci 6 ayı için öngörülen enflasyon üzerinden yeniden düzenlemenin yapılacağı bu
günlerde; AKP iktidarı ve işbirlikçileri akla ziyan iç ve dış politikalarının sorumluluğunu ve
bedelini emeklilere yüklemeye kalkmamalıdır. Ülkeyi yönetememe krizinin sorumluları
bellidir ve bedel ödenecekse, sorumlular bedel ödemelidir.
BEDELİ YÖNETENLER ÖDESİN
İktidar, TÜİK marifetiyle her ay enflasyonu düşük açıklattığı yetmiyormuş gibi
öngörülen enflasyonu baz alıyor. Bugüne kadar öngördükleri enflasyon oranını hiç
tutturamadılar. Bugün yine TÜİK’İN açıklamaları gerçeklikten uzaktır. TÜİK’İN enflasyon
cambazlığı iktidardan bağımsız değildir. Bilinçli olarak enflasyon düşük gösterilip,
aylıklarımızda yapılması gereken artış düşük tutulmaktadır. Biz bu senaryoyu biliyoruz ve bu
filmi görmüştük. Enflasyon düşük teraneleriyle, ikici 6 aylık enflasyon tahminin de düşük
olacağı açıklanarak, ikinci defa mağdur edileceğiz. Üstüne üstlük, büyümeden de pay
vermiyorlar. Sonuç olarak; emekli aylıkları hiç olmadığı kadar düşmüş, emekliler perişan
edilmiştir.
TÜİK YALAN ÇARŞI PAZAR GERÇEK
Başta 5510 sayılı yasa olmak üzere, emeklilik sistemi sosyal tarafların uzlaşısıyla
yeniden düzenlenmelidir. Emekli olunurken, hak sahibinin son maaşı üzerinden emeklilik
maaşı güncellemesi yapılması gerekirken, aldığı toplam aylıkların ortalaması üzerinden aylık
güncellemesi, enflasyonla yaşanan bir ülkede halkına atılan çok büyük bir kazıktır. Ayrıca bu
güncellemede aylık belirlenirken, büyümenin yüzde yüzünün yansıtılması kaldırılmış, oran;
yüzde otuza düşürülmüştür. Bugün açlık sınırının yarısından çok daha az kök maaş rezaletinin
nedeni, emekliye atılan kazığın sonucudur. İktidar, emeklilerin ortaya koyduğu direnişler ve ara
ara yapılan seçimlerde durumu kurtarmak için; düşük kök maaşlara hazine yardımı yapmak
zorunda kalmıştır. O da komik düzeyde kalmıştır. 4 milyon emekli ve bir o kadar dul ve yetim,
bu açlık oyununun kurbanıdır.
SEFALETE BOYUN EĞMEYECEĞİZ
Memur emeklileri için de durum farklı değildir. ‘’Memurlara verilen maaş artışlarından,
memur emeklileri de faydalanır’’. Yasa öyle diyor. Ancak; iktidar söz vermesine rağmen,
memurlara verilen seyyanen ödeneği, memur emeklilerine vermedi. Ödeneği seyyanen adıyla
tarifleyerek, yasaların arkasından dolandı. Böylece bir memur emekli olurken, maaşının en az
yüzde 70’ni alırken, bu oran bugün yüzde 40’lara düşmüştür. Oysa biz; bütün emeklilere
seyyanen ödeneğin verilmesini istiyoruz. Zira emekliler çok zor durumdadır.
HAK VERİLMEZ ALINIR ZAFER SOKAKTA KAZANILIR
Kayıplarımızın telafisi ve enflasyon beklentisi üzerinden Temmuz’da açıklanacak
artışların, kök maaşlar üzerinden değil, ele geçen aylık üzerinden olmalıdır. Artışlar kök maaş
üzerinde olursa, 4 milyon emekli ve bir o kadar dul ve yetimin aylıklarında artış olmayacak
yani sıfır zam alacaklardır. Bu tam açlık demektir. İktidara uyarımızdır. Sakın böyle bir delilik
yapılmasın!
SEFALETE TESLİM OLMAYACAĞIZ
Sayın Mehmet Şimşek ve Sayın Vedat Işıkhan ile TÜİK başkanını birlikte semt
pazarlarını gezmeye davet ediyoruz. Bakalım halkın içine çıkabilecek cesaretleri var mı? Yanlış
anlaşılmasın. Cesarette ki kastımız, halkın, özellikle de emeklilerin çektiği ve bir parçası
oldukları sefalet politikalarını savunup, savunmayacaklarını görmek istiyoruz!
AKP’den HESABI EMEKLİLER SORACAK
Bu mevsimde emekliler domatesi, biberi taneyle, karpuzu dilimle almaya bütçeleri
yetmiyor. Meyve ülkesinde meyveye hasret, sebzeye hasret emekli topluluğu yarattılar. Etin
adını dahi ağzımıza alamıyoruz. Emekliler artık ekmek almaktan aciz duruma düşürüldü.
Emekliler geçinemiyor. Duyun bizi.
VUR VUR İNLESİN İKTİDAR DİNLESİN
İktidar etrafına bakmalıdır. 71 yaşında inşaatta çalışmak zorunda kalan ve aynı gün
6.kattan düşüp hayatını kaybeden Selami Şimşek’in faili, uygulanan sefalet politikaları değil
midir? Sadece Eylül 2024’de, çalışmak zorunda kalan 65 yaş üzeri 8 vatandaşımızın iş
cinayetlerine kurban gittiklerinden iktidar haberdar mıdır? Geçtiğimiz yıl 79 yaşında inşaatta
çalışırken kaybettiğimiz amcadan da haberleri yoktur. Daha niceleri var. Ancak bu durumlar;
konforları bozulmasın diye el kaldırıp indirmeyi temel görev bilen parlamenterlerin
ajandalarında, ülkenin kaynaklarına çökenlerin siyah ciplerinin renkli camlarından
görünmüyordur.
GÜN GELECEK DEVRAN DÖNECEK AKP HALKA HESAP VERECEK
Defalarca söyledik, bir kez daha yineliyoruz. Yüzdelik zam oyunlarıyla emeklilere çare
olunmaz.
ÖNERİMİZDİR: En düşük emekli aylığı, seyyanen artışlarla birlikte, en düşük memur
maaşına eşitlensin. Yoksulluk sınırı 90 binleri buldu. Yoksulluk sınırının yarısını talep etmenin
neresi çoktur. Bu ifadeyi kullanmak bile insana hicap veriyor.
Türkiye’de en yoksul yüzde 10’luk dilimin, yüzde 30’undan fazlası emeklidir. Yani
kağıt toplayan, sokakta yaşayan, işsiz, yardıma muhtaç kesimin içinde ki her 100 kişiden 17’si
emeklidir. Çok korkunç bir durumdur. GSMH’den emeklilere ayrılan pay çok sayıda
EYT’LİYE rağmen yıllar içinde yüzde 4’e kadar düşmüştür. Oysa İtalya’da bu oran yüzde 16,9,
Yunanistan’da 16,3, Fransa’da 14,7’dir. Avrupa ortalaması yüzde 11, Dünya ortalaması yüzde
8’dir. Yani durum ortada. Mesele tercih meselesidir.
SERMAYEYE DEĞİL EMEKLİYE BÜTÇE
SARAYA DEĞİL EMEKÇİYE BÜTÇE
Trump, NATO üyesi ülkelere emri verdi. Her ülke GSMH’nın yüzde 5’ni silahlanmaya
ayırsın diye. Bu oran Türkiye’de eğitime ayrılan bütçenin neredeyse iki katı. Sağlığa ayrılan
bütçeden fazla, emeklilere ayrılan bütçeden fazlası silah tüccarlarına ödensin isteniyor. Hali
hazırda itiraz eden olmadı. Emeklinin, gençlerimizin, yetimin, garip gurebanın kursağından
alınacak, silah tekellerine verilecek. Görünen köy kılavuz istemiyor. Ülkemizde silahlanmaya
2024 yılında, bir önceki yıla göre yüzde 250 artış düşündürücüdür. Yeni artış çok daha fazla
olacaktır.
ÖLÜME DEĞİL YAŞATMAYA BÜTÇE
SAVAŞA DEĞİL EMEKLİYE BÜTÇE
Elbette savunma sanayiye pay ayrılır. Barışçı politikalar esas alınır, yeterince teknolojik
yatırım yapılırsa, kaynaklarımız, emperyalist silah tekellerine değil, vatandaşlarımızın ürettiği
değer, vatandaşlarımıza verilir. Bu ülkenin deneyimli vatandaşları olarak, gelecek kaygılarımızı
paylaşmayı görev sayıyoruz. Son olarak uyarımızı tekrarlıyoruz. Bize kulaklarınızı tıkamayın.
Bizi yine sefalete mahkum ederseniz, ilk seçimlerde bir daha iktidar yüzü göremeyeceksiniz.
Bir avuç yandaşa hizmet eden iktidar çare olamaz. Biz çaresiz değiliz. Çare biziz. Çare örgütlü
gücümüzdür. Eninde sonunda sendikal mücadelemiz kazanacaktır. Biz kazanacağız.
YAŞASIN SENDİKAL MÜCADELEMİZ
KURTULUŞ YOK TEK BAŞINA YA HEP BERABER YA HİÇ BİRİMİZ.
TÜM EMEKLİLERİN SENDİKASI
GENEL MERKEZİ “

ZEYTİNİME, ORMANIMA, YAŞAMIMA DOKUNMA! TALAN YASASI BUGÜN MECLİS’TE!

ZEYTİNİME, ORMANIMA, YAŞAMIMA DOKUNMA!
TALAN YASASI BUGÜN MECLİS’TE!
AKP-MHP eliyle hazırlanan ve 19 Haziran’da komisyondan geçen yasa teklifi, bugün Meclis Genel Kurulu’na geliyor. Bu teklif bir yasa değil, doğaya, köylüye ve geleceğimize karşı ilan edilmiş açık bir savaş ilanıdır!
“SERMAYE İÇİN DOĞAYI YOK ET” YASASI NELER GETİRİYOR?
Zeytinlikler maden sahası ilan edilebilecek.
Yüzbinlerce ağaç kesilecek, binlerce yıllık zeytin kültürü yok edilecek.
Meralar, ormanlar ve tarım alanları şirketlere tahsis edilecek.
Köylülerin yaşam alanları ellerinden alınacak.
ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) süreçleri devre dışı bırakılacak.
Kamu denetimi ortadan kaldırılacak, şirketler sınırsız yetkilerle donatılacak.
Stratejik maden” bahanesiyle acele kamulaştırma yapılacak.
Köylünün tapulu arazisi gasp edilecek.
Doğa varlıkları Cumhurbaşkanlığı ve MAPEG eliyle şirketlere peşkeş çekilecek.
NEYİ KAYBEDECEĞİZ?
400 bin dönüm arazi yok edilecek (Sadece Muğla’da).
Su kaynakları, ekosistemler ve biyolojik çeşitlilik sonsuza dek tahrip edilecek.
Tarım, yerel üretim ve gıda güvenliği çökecek.
Binlerce köylü, toprağından, yaşamından, geleceğinden koparılacak.
BU BİR YASA DEĞİL, TALAN VE YIKIM PROJESİDİR!
Tarımı ve gıda güvenliğini yok sayıyor.
Ekolojik yıkımı yasal hale getiriyor.
Anayasa’yı, çevre yasalarını, uluslararası sözleşmeleri ihlal ediyor.
“Üstün kamu yararı” adı altında, şirket kârını halkın yaşamının önüne koyuyor.
SESSİZ KALMA!
ZEYTİNİ, ORMANI, MERAYI, SUYU, HAYATI KORU!
Zeytin bu topraklarda tarihtir, direniştir, berekettir, barıştır!
Ormanlar, meralar, dereler müşterek geleceğimizdir.
Bugün susarsak, yarın ne zeytin kalacak, ne orman, ne yaşam alanı!
TALAN YASASINA HAYIR!
“Süper İzin” Yasasını Durduralım!
Zeytinime Dokunma! Toprağımı Vermiyorum!
Yaşamı Savun, Doğaya Sahip Çık!
İmece-Der

 

Bu Ülkede Aydınların Yakıldığını Unutma!

İzmir’de 2 Temmuz Anması: “Sivas’ı Unutma, Unutturma”

Sivas Madımak Katliamı’nın 32. yıldönümünde, Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) İzmir Bileşenleri tarafından bir basın açıklaması düzenlendi. Alsancak Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde yapılan açıklamaya İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri  ve  Konak İlçesi Belediye Başkanı Nilüfer Mutlu da  destek verdi.

Alevi  Bektaşi Federasyonu adına  Mehmet Bozkurt basın  açıklamasına geçilmeden önce, “Bu  katliamın üzerinden 32 yıl geçti. Acımız ve öfkemiz dinmedi.  Kıbrıs’a sekiz saat içinde müdahale eden ordu Sivas’ta yakılanları kurtarmadı, adalet yerini bulmadı. ” , “Katillerin büyük bir kısmı cezasız kaldı, ceza alanlar ise affedildi, serbest bırakıldı.  Katliamın üzerini  devlet örttü”.  Sivas’tan önceki ve sonraki tüm katliamlarla hiçbir biçimde yüzleşilmedi ve hesaplaşılmadığını  dile getirdi. Bugün Leman Dergisi’ne saldıranlar dün Sivas’ta aydınları yakanlardı dedi.

Basın metnini Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkan Yardımcısı Gülbahar Kaplan okudu. Katliamda yaşamını yitiren 33 aydın, sanatçı ve düşün insanı anılırken, olayın yalnızca Alevilere değil, tüm ilerici, devrimci ve aydınlanmacı güçlere yönelik bir saldırı olduğu vurgulandı. Katılımcılar, açıklama sırasında sık sık “Sivas’ı unutma, unutturma”, “Sivas, Dersim, Koçgiri unutulmaz hiçbiri”, “Faşizme karşı omuz omuza” ve “ Dün Maraş’ta bugün Sivasta  çözüm faşizme karşı savaşta”, “Gün gelecek devran dönecek AKP halka hesap verecek”  sloganlarını attı. Katliamın karanlıkla yüzleşilmeden kapanamayacağı, sorumluların hâlâ adalet önüne çıkarılmadığı ifade edildi. Açıklamada  laiklik, eşit yurttaşlık, demokrasi ve barış talepleri öne çıkarıldı. Katliamın yıl dönümünde bir araya gelen yurttaşlar, toplumsal belleğin canlı tutulması ve faşizme karşı birlikte mücadele çağrısında bulundu.

Açıklamanın tam metni şöyle:

“BASINA VE KAMUOYUNA !

  1. YAKanları da, AKlayanları da, katilleri serbest  BIRAKanları da affetmeyeceğiz !

Faşist ve Şeriatçı Kuşatmaya Karşı; Laik, Demokratik Türkiye İçin 2 TEMMUZ’DA SİVAS’TAYIZ, ALANLARDAYIZ…

İnsanlık tarihinin en kara, en utanç verici katliamlarından biridir 2 Temmuz Sivas Madımak Katliamı.

Bu topraklarda direnişin simgesi, Alevi inancının hak, hakikat ve adalet yolundaki temel direklerinden biri olan Pirimiz Pir Sultan Abdal’ın anısına düzenlenen etkinliklerin dördüncüsünde, Semah dönen gençlerimiz, ozanlarımız, yazarlarımız, sanatçılarımız, aydınlarımız,
bu halkın vicdanı ve geleceği olan 33 Canımız, 2 Temmuz 1993 Cuma günü Madımak Oteli’nde yakılarak katledildi.

Katillerin sloganlar eşliğinde yaklaştığı, güvenlik güçlerinin seyirci kaldığı, dönemin siyasi iktidarının sessizliğiyle gölgelenmiş bu katliam, sadece Türkiye’nin değil, insanlık tarihinin kara lekesi, bu coğrafyada farklı olana, inanca, düşünceye , aydınlığa ve insanlığa karşı işlenmiş bir insanlık suçudur.

Bu vahşi katliamın üzerinden 32 yıl geçti.
Ama ne acımız azaldı, ne de öfkemiz dindi.
Çünkü adalet yerini bulmadı. Katillerin büyük bir bölümü cezasız kalırken ceza alanlar affedildi, serbest bırakıldı. İnsanlığa karşı işlenmiş bir dava, zaman aşımına uğratıldı.
Sivas’ın öncesinde yaşanan katliamlarla da, Sivas’la da, sonrası yaşanan katliamlarla da yüzleşilmedi.
Yaşanmış hiç bir katliamla hesaplaşılmadı. Hesabı verilmedi. Çünkü katiller, bizzat siyasi iktidarlar tarafından korundu, bu tür cinayetler ve cinayet şebekeleri, gerici, ırkçı, faşist çeteler, örgütler cesaretlendirildi, dolayısıyla katliamlar teşvik edildi. Katiller ve onları koruyup kollayanlar, devlet protokollerinde yer buldu.
Sivas Madımak Katliamı buna verilecek en bariz örnektir.
Sivas katilleri ve onları savunan avukatlar, el üstünde tutuldu, ödüllendirildi.
Çünkü Sivas’ı yakanlar da aklayanlar da aynıydı.

Değerli Basın Emekçileri,
Sevgili Dostlar !

Katilleri de, bu katliamı planlayanları da, aklayanları da tanıyoruz.
Zihniyetlerini biliyoruz. Ülkemizin ve hatta dünyanın geleceğini karartmak isteyen bu zihniyet ile mücadelemiz yeni değildir.
Tarihimiz bu anlayış ile mücadele tarihidir.
Tarihin hiçbir döneminde karanlığa teslim olmadık, bundan sonra da olmayacağız.
Yüzleşme ve hesaplaşma olmadan bu topraklara barış da, demokrasi de, özgürlük de gelmeyecektir.
2 Temmuz’un hesabı sorulana kadar, Sivas için Adalet, Herkes İçin Adalet mücadelemizi büyüterek devam ettireceğiz.

Bugün Sivas’ın katillerinin, Hizbullahçıların salıverildiği, gazetecilerin, öğrencilerin, aydınların cezaevlerinde tutulduğu, halkın iradesiyle seçilmiş belediye başkanlarının yerine kayyumların atandığı bir karanlık dönemden geçiyoruz.
Ekonomik ve sosyal kriz, adalet krizi ile gerici ve tekçi bir ablukaya dönüşürken, emekçilerin, emeklilerin,gençlerin kadınların bedeller ödeyerek kazandıkları temel hakları bir bir gaspediliyor, en demokratik anayasal hakları kullandırılmıyor, bu düzenin devamına yönelik her türden hukuksuzluk olağanlaştırılıyor.
Eğitim sisteminde dayatılan Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli, gerici, tekçi bir kuşatmanın başka bir adıdır.
Laik ve bilimsel eğitim yerine dinsel ve mezhepçi bir müfredat getirilerek, yeni karanlıklar örülmek istenmektedir.
Bu model, yeni katliamların altyapısını hazırlamaktadır.

Değerli Canlar !

Sivas, Tokat, Malatya Erzincan başta olmak üzere Alevi coğrafyası madencilik adı altında, maden ve enerji şirketlerine peşkeş çekilmekte, kutsal mekânlarımız, ziyaretgahlarımız, derelerimiz, dağlarımız, yaşam alanlarımız talan edilmektedir.
Bu yapılmak istenen şey, sadece sıradan bir doğa katliamı değil, aynı zamanda bir inanç, kültür ve hafıza kıyımıdır.

Bu düzenin adı açıkça faşizmdir.
Bugün yapılan şeyin adı, açıkça şeriatçı ve faşist bir kuşatmadır.
Ve biz, bu kuşatmaya karşı direnen halkların, inançların, kadınların, gençlerin yanında, Hakk’ın ve halkın yolundayız !

Sivas’ta yakılan ateşle simgeleşen bu katliamla yüzleşmeyen hiçbir iktidar, barış ve eşit yurttaşlık iddiasında bulunamaz.
Dersim, Çorum, Maraş, Gazi, Suruç, Roboski, Ankara Gar, Gezi ve daha bir çok katliam gibi, yaşanmış ve yaşanmakta olan her bir katliam, ülkemizin kara günleridir.
Katliamlar, Alevilerin ve Türkiye halklarının kaderi değildir ve olmayacaktır. Pirlerimizin, yol önderlerimizin tarih boyunca sürdürdüğü hak ve hakikat mücadelesini büyüterek devam ettirecek ve sonunda kaybeden karanlık olacaktır. Bu ülke ve bütün halklar özgürleşecek, eşit yurttaşlığa dayalı Laik ve Demokratik Cumhuriyet mutlaka inşa edilecektir.

Değerli Basın Emekçileri !

Yolu Hacı Bektaş’tan, Dersim’den, Madımak’tan geçmeyen bir barış, Aleviler için eksik ve adaletsizdir. Başta Kürt sorunu ve Alevi sorunu olmak üzere hiçbir sorun, yüzleşme olmadan çözülemez.
Aleviler her daim barıştan yanadır ancak, yüzleşme ve hesaplaşma olmadan yapılacak her tür “barış”, daha baştan çözülmeye mahkûmdur.

Bugün bir yandan da “yeni anayasa” tartışmaları yürütülüyor.
Ama o masalarda yine Aleviler yok, emekçiler yok, kadınlar yok, Kürtler yok !
Biz olmadan yazılan bir toplumsal sözleşme, ne eşit olabilir, ne özgür, ne de kardeşçe.
Aleviler yalnızca bu ülkenin vicdanı değil, aynı zamanda kurucu iradesidir.
Bu nedenle yeni anayasada Aleviler söz sahibi olmalı,
yalnızca “konu” değil, özne ve kurucu irade olarak kabul edilmelidir.

32 yıl önce Sivas’ta yakılan ateş, bugün hâlâ kalbimizde yanıyor.
Ama o küllerin içinden yeniden birlik, direniş ve umut yeşeriyor. Mücadelemiz yalnızca geçmişin hesabı değil, geleceğin de savunusudur.

Ve biz Aleviler ve Alevi Kurumları olarak,buradan sesleniyoruz:

2 Temmuz’da bir kez daha Sivas’tayız!
Aynı gün Ankara’da miting alanındayız.
2 Temmuz öncesi ve sonrası hemen her yerde alanlardayız.
33 canımızı anmak için alanlardayız.
Faşist ve gerici kuşatmaya karşı eşit yurttaşlık, laiklik, özgürlük ve demokrasi için alanlardayız.
Karanlığa karşı aydınlık için alanlardayız.
Pir Sultan Abdal’ın yolu yolumuzdur, mücadele mirasını sahiplenmeye devam edeceğiz.
Er ya da geç ama mutlaka katliamların hesabını soracağız.
Er ya da geç ama mutlaka biz kazanacağız.
İnsanlık kazanacak, karanlık yenilecek, aydınlık kazanacak.
Emperyalizm yenilecek, mazlum halkların birleşik mücadelesi kazanacak. Savaş ve savaş baronları kaybedecek, barış ve bunun için mücadele eden canlar kazanacak…

Değerli Canlar !

Emekten , laiklikten , Eşitlikten yana olan, özgür ve kardeşçe yaşayacağımız aydınlık bir Türkiye diyen, halkına ses, karanlığa ışık olan tüm dostlarımızı
2 Temmuz’da Sivas’a ve bulundukları her yerde alanlara çağırıyoruz !

Faşist ve Şeriatçı Kuşatmaya Karşı birlikte mücadeleye çağırıyoruz…

Unutmadık, Unutmayacağız, Unutturmayacağız !

* ALEVİ BEKTAŞİ FEDERASYONU
* PİR SULTAN ABDAL KÜLTÜR DERNEĞİ
* AVRUPA ALEVİ BİRLİKLERİ KONFEDERASYONU
* AVUSTURALYA ALEVİ BEKTAŞİ FEDERASYONU
* TÜRKİYE ALEVİ FEDERASYONU
* HACI BEKTAŞ VELİ ANADOLU KÜLTÜR VAKFI
* ALEVİ KÜLTÜR DERNEKLERİ”