Karşıyaka Emekliler Platformu: Sadaka değil, hakkımız olanı istiyoruz!

 

Karşıyaka Emekliler Platformu, Karşıyaka Çarşı girişinde basın açıklaması yaptı. “Sağlıkta katkı payı kaldırılsın”, “Saraya bol kepçe, emekliye yok kepçe”, “16 milyon emekli birleşiyor haklarını alıyor”, “AKP’den hesabı emekliler soracak”, “Saraylara değil emekliye bütçe”, “İktidar emekliye borcunu öde”, “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz”, “Emekliyiz haklıyız, birleşe birleşe kazanacağız”, “Gün gelecek devran dönecek AKP emeklilere hesap verecek” dövizleri açtılar. Emekliler, “Gün gelecek devran dönecek AKP halka hesap verecek”, “Susma sustukça sıra sana gelecek”, “Saraylara değil emekliye bütçe”, Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz”, “Sendika hakkı engellenemez”  sloganlarını attılar.

 

Karşıyaka Emekiler Platformu adına  açıklamayı Gürbüz Karaelmas okudu.  Açıklamanın tam metni şöyle;

“Değerli basın mensupları, sevgili emekliler ve kıymetli Karşıyaka halkı;
30 Haziran Emekliler Günü, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün 30 Haziran 1927 tarihinde
emeklilik dilekçesini vermesi anısına, ülkemizde derin bir anlam ve önem taşımaktadır. Bu tarih,
yalnızca bir kutlama günü değil, aynı zamanda emeklilerimizin yıllarca süren alın teri, fedakârlık
ve toplumumuza sundukları katkıların onurlandırıldığı bir simgedir. Emekliler Ha ası olarak
kutlanan bu dönemde, Atatürk’ün emeğe ve emekçiye verdiği değer, Karşıyaka Emekliler
Platformu olarak bizlere ilham vermeye devam etmektedir. Yıllarca çalışarak ülkemizin
ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmasına omuz veren emeklilerimizin, hak e kleri saygı, refah
ve insanca yaşam koşullarına kavuşması için Karşıyaka’da bir aradayız. Bu mücadele, yalnızca
emeklilerimizin değil, tüm toplumun daha adil bir geleceğe ulaşması için bir adımdır.

Karşıyaka Emekliler Platformu, kuruluşundan bu yana emeklilerimizin ekonomik ve sosyal
haklarının iyileştirilmesi için kararlı bir mücadele yürütmektedir. Geçmiş basın açıklamalarımız
ve eylemlerimizle, emeklilerimizin karşı karşıya olduğu adaletsizlikleri defalarca kamuoyuyla
paylaştık. “Sadaka değil, hakkımız olanı istiyoruz!” sloganımız, emeklilerimizin onurlu bir yaşam
talebinin en güçlü ifadesidir. Bugün, Karşıyaka Hergele Meydanı’nda bu sesi bir kez daha
yüksel yoruz. En düşük emekli maaşının asgari ücre n 7 bin TL al nda kalması, emeklilerimizin
açlık ve yoksulluk sınırının çok gerisinde bir yaşam sürmesine neden olmaktadır. Bu durum,
yıllarca alın teriyle çalışan, ülkesine hizmet eden milyonlarca emeklimizin hak etmediği bir
muameledir ve toplumsal adalet ilkelerine aykırıdır.

Sevgili emekli kardeşlerimiz, artan yaşam maliyetleri, düşük maaşlar ve sağlık hizmetlerindeki
yetersizlikler nedeniyle derin bir yoksullukla mücadele etmekteyiz. Gıda, barınma, sağlık gibi
temel ih yaç giderlerimizi emekli maaşlarımızla karşılamak mümkün olmuyor. TÜİK’in gerçek
dışı enflasyon verilerine dayandırılan maaş zamları, emeklilerimize sadaka gibi sunulmaktadır
ve hayat pahalılığı karşısında erimektedir. Sağlık hizmetlerinde karşılaşılan uzun bekleme
süreleri, özel hastanelere mahkûm edilme ve ilaç giderlerindeki ar şlar, biz emeklilerin yaşam
kalitesini daha da düşürmektedir. Karşıyaka Emekliler Pla ormu olarak bu adaletsiz sisteme
karşı boyun eğmiyor, İnsanca onurlu yaşam hakkımızı savunuyoruz. İşlenen bu sosyal cinayete
karşı, Hakkımızı aramak ve arayan emekli kardeşlerimizi yalnız bırakmak vicdanlı insanların
anlayışı olmamalı. Yaşamsal çığlığımızla tüm emeklileri birlikte mücadeleye çağırıyoruz.
Duyarlı kalın, örgütlü kalın, sevgiyle kalın.

Taleplerimiz açık ve ne r: Emeklilerimizin insanca yaşanabilir bir maaş alabilmesi için tüm hak
kayıplarının derhal giderilmesi gerekmektedir. Emekli sendikalarının önündeki an demokra k
engeller kaldırılmalı, sendikalar yasal güvenceye kavuşmalıdır. Sağlık hizmetlerine ücretsiz
erişim sağlanmalı, 2006’da çıkarılıp 2008’de uygulanan aylıklarla ilgili yasanın iptal edilerek
aylık bağlama katsayısının emekli örgütleriyle yeniden belirlenmesi şar r. Emeklilere ücretsiz
ulaşım, yaşlı bakım evleri ve kültür evleri gibi sosyal haklar sağlanmalı, emekli maaşları toplu
sözleşmeyle belirlenmeli ve bayram ikramiyeleri en az asgari ücret seviyesine çıkarılmalıdır. Bu
talepler, emeklilerimizin yıllarca verdikleri emeğin karşılığı olarak hak e kleri temel haklardır
ve toplumun tüm kesimlerini ilgilendiren bir adalet meselesidir.

30 Haziran Emekliler Günü ve Emekliler Ha ası, emeklilerimizin haklı taleplerini bir kez daha
yüksek sesle dile ge rme rsa sunmaktadır. 2024’ün “Emekliler Yılı” ilan edilmesine rağmen,
2025 yılında emeklilerimizin yaşam koşullarının daha da kötüleş ğini üzülerek gözlemliyoruz.
Emeklilerimizin büyük bir kısmı, açlık ve yoksulluk sınırının al nda bir yaşam sürdürmeye
mahkûm edilmiş r. Karşıyaka Hergele Meydanı’nda bu adaletsizliğe karşı güçlü bir sesle
taleplerimizi duyuruyoruz. Bu mücadele, yalnızca emeklilerimizin değil, gelecek nesillerin de
daha adil bir sosyal güvenlik sistemine kavuşması için kri k bir öneme sahiptir.

Atatürk’ün sosyal adalet ve dayanışma ilkeleri ışığında, Karşıyaka’dan yükselen bu sesi tüm
Türkiye’ye duyurmak için kararlılıkla yürümeye devam ediyoruz. Emeklilerimizin hak ettikleri
refah ve saygınlığa kavuşması, sadece bir talep değil, aynı zamanda toplumsal bir
sorumluluktur. Karşıyaka Emekliler Platformu olarak, bu haklı mücadelede asla geri adım
atmayacağız. Emeklilerimizin onurlu bir yaşam sürmesi için dayanışmamızı büyüterek daha adil
bir gelecek inşa edeceğiz. Karşıyaka’dan tüm Türkiye’ye sesleniyoruz: Emeklilerimizin hakları
için omuz omuza mücadele edelim!
Saygılarımızla,

Karşıyaka Emekliler Platformu
Karşıyaka Emekliler Platformu Bileşenleri
• BES-SEN Bağımsız Emekliler Sendikası
• Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Karşıyaka Emekli Komisyonu
• Çağdaş Emekli Kadınlar Derneği (ÇEKAD)
• Çağdaş Eği m ve Köy Ens tüsü Derneği
• DİSK Emekli-Sen Karşıyaka
• Emek Partisi
• Emekli Meclisleri Sendikası
• Halkın Kurtuluş Partisi
• İşsizlikle ve Pahalılıkla Savaş Derneği İPSD
• Karşıyaka Kent Konseyi Emekliler Çalışma Grubu Üyeleri
• Türkiye İşçi Partisi (TİP) Karşıyaka Emekliler Komisyonu”

“26 Haziran İşkence Görenlerle Dayanışma Günü’nde Ortak Ses: “İşkence İnsanlık Suçudur!”

“26 Haziran İşkence Görenlerle Dayanışma Günü’nde Ortak Ses: “İşkence İnsanlık Suçudur!”

“Birleşmiş Milletler (BM) İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı ya da Onur Kırıcı Muamele ya da Cezaya Karşı Sözleşme” 26 Haziran 1987 tarihinde yürürlüğe girdi. BM, 1997 yılında bu tarihi “İşkence Görenlerle Dayanışma Günü” olarak ilan etti.

Bu anlamlı günde İzmir’de bir araya gelen hak ve dayanışma örgütleri, Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde ortak bir basın açıklaması gerçekleştirdi. Eylem boyunca “Çıplak arama işkencedir”, “İşkence insanlık suçudur”, “İnsanlık onuru işkenceyi yenecek” sloganları atıldı.

Kurumlar adına açıklamayı Türkiye İnsan Hakları Vakfı Genel Sekreteri Coşkun Üsterci okudu. Açıklamanın tam metni şöyle:

“Küresel İnsani Krize, Otoriterleşmeye ve Savaş Tehditlerine Karşı İnsan Hakları Değerlerine Sahip Çıkıyor, İşkenceye Hayır Diyoruz!

İşkencesiz Bir Dünya Mümkün!

“26 Haziran İşkence Görenlerle Dayanışma Günü” tüm dünyada insan hakları savunucuları açısından özel ve önemli bir gündür.

“Birleşmiş Milletler (BM) İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı ya da Onur Kırıcı Muamele ya da Cezaya Karşı Sözleşme” 26 Haziran 1987 tarihinde yürürlüğe girmiştir. BM, 1997 yılında bu günü “İşkence Görenlerle Dayanışma Günü” olarak ilan etmiştir.

Türkiye’nin de altına imza attığı bu Sözleşme, insanın sahip olduğu onur ve değeri korumak için işkenceyi mutlak olarak yasaklar. İnsanlık ailesinin ortak kazanımı olan ve modern insan hakları hukukunun en temel kurallarından birini oluşturan bu yasak, normlar hiyerarşisi açısından üstün (buyruk) kural niteliğindedir. Dolayısıyla hiçbir koşulda istisnası olamaz.

Sözleşmenin 2. maddesinin 2. paragrafında bu durum şöyle ifade edilir: “Hiçbir istisnai durum, ne harp hâli ne de bir harp tehdidi, dâhili siyasî istikrarsızlık veya herhangi başka bir olağanüstü hâl, işkencenin uygulanması için gerekçe gösterilemez”.

Bu açık ve net belirlemeye karşın işkence, hâlen dünyanın pek çok ülkesinde devletler tarafından toplumlara karşı insanlık dışı bir cezalandırma ve yıldırma aracı olarak giderek artan biçimde kullanılmaktadır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında tesis edildiği biçimiyle küresel insan hakları rejimini ayakta tutan siyasi iradenin hızla çözüldüğü koşullarda, başta Ortadoğu olmak üzere, dünyanın bir çok bölgesinde yaşanan insani kriz ve savaşlar, bu çözülme sürecinin varacağı/vardığı noktayı göstermektedir.

Türkiye “İşkenceye Karşı Sözleşme”yi 1988 yılında kabul etmiş, Anayasa ve Ceza Kanunu’nda işkenceyi yasaklamıştır. Maalesef ülkemizde de işkence ve diğer kötü muamele sadece askeri darbeler döneminde değil tüm cumhuriyet tarihi boyunca sistematik bir devlet pratiği olarak varlığını korumuştur. Ancak günümüzde, insan hakları ve demokrasi değerlerini hem bir referans hem de denge ve denetleme sistemi olmaktan çıkaran, yarattığı kuralsızlık, keyfilik ve belirsizlik rejimi ile toplum üzerinde baskı ve kontrolünü her geçen gün daha da arttıran siyasal iktidarın icraatları sonucunda tüm ülke adeta işkence mekânı haline gelmiştir

Bu açıklamanın ekinde paylaşılan veriler, mutlak yasağa ve insanlığa karşı bir suç olma vasfına rağmen işkencenin Türkiye’nin en başat insan hakları sorunu olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Artan otoriterleşme ile orantılı olarak, devlet erkinin çeşitli kademelerinde yaygınlaşan yasa, kural ve norm denetiminden kaçınma, keyfilik, bilinçli ihmal gibi sebeplerle usul güvencelerinin ihlal edilmesi, gözaltı sürelerinin uzunluğu, izleme ve önleme mekanizmalarının işlevsiz kılınması ya da bağımsız izleme ve önlemenin hiç olmaması, en yetkili ağızlardan yapılan işkenceyi bizzat teşvik edici söylemler, köklü cezasızlık kültürü vb. sonucunda, resmi gözaltı merkezlerinde işkence ve diğer kötü muamele uygulamaları tüm vehameti ile devam etmektedir. Özellikle 15 Şubat 2025 tarihinde Van Büyükşehir Belediyesi’ne kayyım atanmasına, 19 Mart 2025 tarihinde ise İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’nın gözaltına alınıp tutuklanmasına yönelik protestolar sırasında ve sonrasında yaşanan gözaltılarda yakınlarına, avukata ve hekime erişimde kısıtlılık, hakim önüne çıkarılmakta gecikme, gözaltı süresini keyfi bir şekilde azami sınırına kadar uzatma vb. hukuki güvencelerde yaşanan ihlaller bu hakikatin son örneği olmuştur.

Kolluk güçlerinin barışçıl toplanma ve gösterilere müdahalesi sırasında, sokak ve açık alanlarda ya da ev ve iş yeri gibi mekânlarda, yani resmi olmayan gözaltı yerlerinde ve gözaltı dışındaki ortamlarda yaşanan işkence ve diğer kötü muamele uygulamaları daha önceki dönemlerde görülmeyen bir boyuta varmıştır. Kolluk güçlerinin, evrensel hukukta ve ülke yasalarında tanımlanan zor kullanma yetkisinin çok ötesine geçen, kural dışı, denetlenmeyen, cezalandırılmayan, siyasal iktidar tarafından görmezden gelinen, hatta teşvik edilen bu şiddeti, sıradanlaşmış, gündelik yaşamın bir parçası haline gelmiştir.

Yıl boyunca, demokratik bir toplumun temelini oluşturan ve Anayasa tarafından da teminat altına alınmış olan toplanma ve gösteri yapma özgürlüklerini kullanmak isteyen kadınlar, LGBTİ+’lar, işçiler, öğrenciler, yaşam savunucuları, gasp edilen iradelerine sahip çıkmak isteyen seçmenler, siyasi partilerin, meslek örgütlerinin üye ve yöneticileri, insan hakları savunucuları, farklı dini cemaat ve gruplar, mülteci ve sığınmacılar bu zalimane kolluk şiddetine maruz kalmışlardır. Özellikle son dönemde, 15 Şubat ve 19 Mart protestolarına müdahaleler sırasında kolluk güçlerinin şiddeti endişe verici yeni bir boyut kazanmıştır. Çok sayıda kişi yaralanmış, işkence ve diğer kötü muameleye maruz kalarak gözaltına alınmıştır.

Yakın tarihimizin en utanç verici insan hakları ihlallerinden biri olan, insanlığa karşı suç niteliğindeki zorla kaybetme vakalarında OHAL’in ilan edildiği 2016 yılından bu yana yeniden bir artış görülmesi son derece endişe vericidir. 6 Ağustos 2019 tarihinde kaçırılan Yusuf Bilge Tunç isimli kişinin akibeti hakkında hala haber alınamamaktadır. Türkiye, ‘BM Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme’ yi henüz onaylamamış, mevzuatında da zorla kaybetmeyi açıkça suç olarak tanımlamamıştır.

Türkiye’de hapishaneler, her dönem işkence ve diğer kötü muamele uygulamalarının yoğun olarak yaşandığı mekânlar olmuştur. Özelliklede 2015 Temmuz’unda Türkiye’nin yeniden çatışma ortamına girmesiyle başlayan, ardından OHAL ilan edilmesiyle devam ederek günümüze varan süreçte hapishanelerde işkence ve diğer kötü muamele uygulamalarında ileri düzeyde artışlar yaşanmaktadır.

Hapsetmenin doğası başlı başına acı veren travmatik bir süreçtir. Hapsedilen kişiler ayrıca bir cezalandırmaya tabi tutulamaz. Her şeyden önce hapishaneler aşırı kalabalıktır. Her konuda kısıtlılık anlamına gelen bu durum hapishane yaşamını ayrıca zorlaştırmaktadır. Yanı sıra mahpusların fiziksel ve psikolojik bütünlüklerinin ciddi şekilde zarar görmesine neden olan tek kişi ya da küçük grup izolasyonu uygulamaları ise işkence ve diğer kötü muamele niteliğinde bir cezalandırmadır. Son dönemde mimari yapısı ve gündelik uygulama rejimi ile izolasyon koşullarını daha da ağırlaştıran S Tipi, Y Tipi ve Yüksek Güvenlikli yeni hapishanelerin açılması, bilhassa da Avrupa İşkencenin ve İnsanlık Dışı veya Onur Kırıcı Ceza veya Muamelenin Önlenmesi Komitesi’nin (CPT) raporlarında da yer verildiği üzere, İmralı Hapishanesinde uygulanan izolasyonun özel biçimi kabul edilemezdir. Yanı sıra ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası almış olan mahpusların bir gün salıverilme ihtimalinin, yani “umut hakkı” nın olmaması insan onuruna aykırı bir durumdur. Bu konuda evrensel ilke, ömür boyu hapis ile cezalandırılmış olanlar da dahil olmak üzere hüküm almış tüm mahpuslar için şartlı tahliyenin mümkün kılınmasıdır. Halen hapishanelerde umut hakkından yararlanamayan en az 4 bin mahpus bulunmaktadır.

Açıklama ekinde yer alan verilerle görünürlük kazandırmaya çalıştığımız endişe verici bu gerçeklik uluslararası önleme mekanizmalarının ve insan hakları kurumlarının raporlarına da yansımaktadır. Ne var ki, Anayasa başta olmak üzere hiçbir kural ve normla kendine sınırlandırmak istemeyen siyasal iktidar, uluslararası mekanizmaları, onların yaptığı eleştiri ve uyarıları dikkate almamakta, işkenceyi önlemeye yönelik iyileştirmeleri yapmamaktadır. Aksine, mevzuatta işkence yasağının mutlak niteliğine aykırı düzenleme ve değişiklikler yaparak cezasızlığı “güvence” altına almaya çalışmakta, ihlalleri görünür kılmaya çalışan insan hakları savunucularına yönelttiği tehdit ve tacizlerle işkenceye karşı mücadeleyi engelleyebileceğini düşünmektedir.

Bu iç karartıcı hakikate rağmen “işkence” insan eliyle gerçekleşen bir fiil olduğu için, yine insan eliyle önlenmesi mümkündür.

İşkenceyi önleme yükümlülüğü öncelikle devletlere aittir. Bu nedenle de devletler, her şeyden önce işkenceyi bir sindirme aracı olarak kullanmaktan vazgeçmeli, işkence suçları etkin bir biçimde soruşturmalı ve cezasızlıkla mücadele etmelidirler. Dolayısıyla insan hakları savunuculuğunun bir gereği olarak yıllardır sabır ve ısrarla dile getirdiğimiz bu kapsamdaki asgari talepleri siyasal iktidara bir kez daha hatırlatıyor ve ivedilikle gerçekleştirilmesini istiyoruz:

  • İşkencenin ülkemizde bu boyutta olmasının en temel nedeni, işkence yasağının mutlak niteliği ile bağdaşmayan çok ciddi bir cezasızlık kültürünün varlığıdır. Her şeyden önce cezasızlık politikalarına derhal son verilmelidir.
  • Her düzeyde yetkililer işkenceyi ve işkenceciyi öven, teşvik eden söylemlerden vazgeçmeli, uluslararası mekanizmaların tavsiyeleri doğrultusunda işkence uygulamaları kamuya açık bir şekilde kesin olarak kınanmalıdır.
  • Gözaltı koşullarında usul güvenceleri eksiksiz olarak uygulanmalıdır.
  • Gözaltı süreleri kısaltılmalıdır.
  • Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu (TİHEK) kaldırılmalı, BM İşkenceye Karşı Sözleşmeye ek Protokol (OPCAT) ve BM Paris Prensiplerine uygun, tümüyle bağımsız yeni bir Ulusal Önleme Mekanizması (UÖM) oluşturulmalıdır.
  • İşkencenin belgelenmesi ve raporlandırılması, bir BM belgesi olan İstanbul Protokolü ilkelerine göre yapılmalıdır.
  • İşkenceye ilişkin iddialar İstanbul Protokolü ışığında hızlı, etkin, tarafsız bir şekilde soruşturulmalı, bağımsız heyetlerce araştırılmalı, adli yargılama süreçlerinin her aşamasında uluslararası etik ve hukuk kurallarına uygun davranılmalıdır.
  • Tutuklu ve hükümlülerin fiziksel ve psikolojik bütünlüklerine ciddi şekilde zarar veren tek kişi ya da küçük grup izolasyonuna/tecritine dayalı hapishane rejimine son verilmelidir.
  • Hapishaneler insan hakları, sağlık ve hukuk örgütlerinin bağımsız denetimine açılmalıdır.
  • 14 Ağustos 2024 tarihli BM İşkenceye Karşı Komite’nin Türkiye’nin Beşinci Dönemsel Raporu’na İlişkin Sonuç Gözlemleri’nin 17. paragrafında yer verilen “Taraf Devlet; ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılan mahpusların makul bir süre sonra tahliye edilme veya cezalarında indirim yapılması olasılığına sahip olmalarını sağlamalıdır.” tavsiyesinin gereği yerine getirilmelidir.
  • CPT raporlarının tümü açıklanmalı, başta CPT ve BM İşkenceye Kaşı Komite olmak üzere uluslararası insan hakları mekanizmalarının tüm tavsiyelerine uyulmalıdır.
  • Cezaevi İdare ve Gözlem Kurulları’nı yürütme erkine doğrudan bağımlı kılan, adeta bir mahkeme gibi hareket ederek yargı yetkisi kullanmasına yol açan tüm düzenlemeler iptal edilmelidir.

Ancak şunu da hatırlatmak isteriz ki, insanlık onuruna sahip çıkmak ve işkenceyi önlemek aynı zamanda tüm toplumun da sorumluluğudur. İnsan ve yurttaş olmak için, bizi toplum yapan müşterek bağı korumak için, işkencenin yol açtığı acıları görmek ve dayanışmayı büyütmek zorundayız.

İşkencesiz bir Türkiye ve dünyaya ulaşmayı amaçlayan kurumlar olarak, dün olduğu gibi bundan sonra da tüm örtbas etme, korkutma, susturma çabalarına karşın, işkence görenlerin başlarına geleni kader olarak kabul etmeyip, yüksek sesle haykırabilmeleri için her koşulda onların yanında olmaya; maruz kaldıkları işkenceyi belgeleyip raporlamaya; fiziksel ve ruhsal onarım süreçlerine destek vermeye; adalete erişimlerine yardımcı olmaya; yaşadıkları acıların bir daha asla tekrarlanmaması için cezasızlıkla mücadele etmeye devam edeceğiz.

Görüyoruz, susmuyoruz, mücadele ediyoruz…

İnsanlık onuru işkenceyi mutlaka yenecek…

İşkencesiz bir dünya mümkün!

 

ÇHD İzmir Şubesi,

Hak İnisiyatifi Derneği,

Halkların Köprüsü Derneği,

İHD İzmir Şubesi,

İmece Dostluk ve Dayanışma Derneği,

İnsan Hakları Gündemi Derneği,

KESK İzmir Şubeler Platformu,

ÖHD İzmir Şubesi,

TİHV İzmir Temsilciliği.

 

İzmir Emekliler Platformu’ndan Geçim Protestosu: “Sadaka Değil, Hakkımız Olanı İstiyoruz!”

İzmir Emekliler Platformu’ndan Geçim Protestosu: “Sadaka Değil, Hakkımız Olanı İstiyoruz!”

İzmir Emekliler Platformu, düşük emekli maaşları ve ağırlaşan yaşam koşullarını protesto etmek amacıyla Alsancak’ta bir araya geldi. ÖSYM önünde toplanan emekliler, Türkan Saylan Kültür Merkezi’ne yürüyerek taleplerini kamuoyuyla paylaştı. Yürüyüş boyunca “İnsanca yaşamak istiyoruz”, “TÜİK değil toplu sözleşme”, “Sadaka değil toplu sözleşme” ve “Emekliyiz, haklıyız, kazanacağız” , “Ya hep beraber ya hiç birimiz”, ” insanlık onuru yoksulluğu yenecek”  sloganlarıyla seslerini duyuran emekliler, geçim krizine karşı insanca yaşam hakkı talep etti.

Platform adına basın açıklamasını Kenan Işık okudu. Açıklamada, emeklilerin ekonomik ve sosyal haklarının gasp edildiği vurgulanarak, “Sadaka değil, hakkımız olanı istiyoruz” denildi.

Açıklamanın tam metni şöyle:

“Değerli Basın Emekçileri,

Sevgili İzmirliler,

Birlikte Yaşam Mücadelesi Verdiğimiz Emekli Yoldaşlar,

Şu günlerde, yaşadığımız coğrafyada, bölgede, dünyada doymak bilmeyen emperyalistlerin çıkarları uğruna savaşlar çıkartılıyor. Savaşlar yıkıma gözyaşına yol açıyor.

İnsanların daha iyi yaşaması için harcanmayan milyarlarca dolar savaşa, yıkıma harcanıyor. Dünyanın bir çok yerinde açlıktan, susuzluktan milyonlarca insan ölüyor.

Emperyalist şirketler karları uğruna doğayı, toprağı, suyu, havamızı kirletiyor, yağmalıyor. Savaşlardan, iklim değişikliğinden, din ve mezhep çatışmalarından canlarını kurtarmak isteyen milyonlarca yoksul-emekçi göç yollarında canlarını yitiriyor.

Vahşi Kapitalizmin, vahşi kurallarının egemen olduğu dünyada – ülkemizde emekçiler, emekliler yarınımızdan emin olmadan ,gelecek hayali kuramadan belirsiz geleceğe savruluyoruz.

2024 yılını emekliler yılı ilan edenler, 2025 yılının ilk altı ayınıda geleceğimizi de çaldılar. Emeklilere sefalet ve açlığı reva gördüler.

Bizler, sermayenin iktidarları tarafından yaşam alanlarının dışına itilmek istenen 16 milyon emeklileriz.

Yıllarca üretimde, hizmet sektöründe en ağır işlerde ömrümüzün en güzel yıllarını sermaye sahipleri daha çok kar etsinler diye harcamadık. Bedenen ruhen yıprandık.

Çalışırken aylıklarımızdan peşin peşin kesilen-gasp edilen SSK – Emekli Sandığı primleri karşılığı insanca yaşamamıza yetecek emekli   aylıklarımızı istiyoruz. Bizden keserek aldıklarınızı şimdi geri istiyoruz. Biz sizlerden sadaka-lütuf istemiyoruz.

Biz Emekliler, ak saçlılar bugünü, geleceği, kurtarmak, çocuklarımız ve torunlarımız için insanca yaşanabilir, savaşsız sömürüsüz bir dünya ve ülke için mücadeleye devam ediyoruz. İzmir Emekliler Platformu olarak,

Siyasi iktidarı,TÜİK yalanlarından vazgeçmeye, enflasyon hesabının gerçek enflasyon verilerine göre değerlendirmeye davet ediyoruz.

İnsanca yaşanacak bir aylık için,

Bugüne kadar yaşadığımız hak kayıplarının derhal giderilmesini talep ediyoruz. Emeklilerin gerçek örgütleri olan sendikaların önündeki anti demokratik yasalar, engeller hemen kaldırılmalı.

Sendikalar yasal güvenceye kavuşturulmalı,

Sağlığa erişim kolaylaştırılmalı, ücretsiz anadilde sağlık hakkı sağlanmalı,.

2008 de uygulanan aylıklarla ilgili yaşa iptal edilmeli, aylık bağlama katsayısı yeniden emekli ve emekçi örgütleriyle birlikte belirlenmeli.

Emeklilere ücretsiz ulaşım, yaşlı bakım evleri, kültür evleri kurulsun. Emekli aylıkları toplu sözleşmeyle belirlenmeli.

İzmir Emekliler Platformu olarak,

İnsanca yaşam hakkımızı elde etmek için bir araya geldik, Birleşik mücadele için omuz omuza verdik.

Hakların mücadeleyle alınacağına olan inancımızla şimdi hep beraber haykırıyoruz, Kurtuluş Yok Tek Başına,

Ya Hep Beraber, Ya Hiç Birimiz. İzmir Emekliler Platformu

Bağımsız Emekliler,  Birleşik Emekliler Sendikası, Emekli ve Emekçiler Derneği, Emekli Meclisleri sendikası

Tüm Emekliler Sendikası”

NATO ZİRVESİNE KARŞI; Savaş Değil, Barış! Silahlanma Değil,  Bağımsız Demokratik Türkiye!

NATO ZİRVESİNE KARŞI;

Savaş Değil, Barış! Silahlanma Değil,  Bağımsız Demokratik Türkiye.

Lahey’de  toplanan Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü ya da NATO  Zirvesi’nde 32 ülkenin lideri, dünya halklarına karşı yeni bir savaş ve sömürü sürecini ilan etmiştir.

* NATO ülkesi her bir ülkede Gayri Safi Yurtiçi Hasıla  (GSYİH)’nin %5’inin silahlanmaya ayrılması kararı, yalnızca emperyalistler arasındaki paylaşım ve talan mücadelesini değil  aynı zamanda egemenlerin her ülkedeki işçi sınıfına, halklara ve özgürlük mücadelelerine karşı çok yönlü bir saldırı planı içinde olduğunu açıkça göstermektedir.

*Türkiye’nin bu karar doğrultusunda en az 66 milyar dolarlık bir savunma harcamasına zorlanması, halkın yoksulluk içinde yaşadığı, temel ihtiyaçların karşılanamadığı koşullarda açık bir savaş ekonomisine geçiştir.

Türkiye Halkına Sesleniyoruz:

Siyasi iktidarlar,  NATO’nun talimatlarıyla ülkemizi savaş hazırlığının bir cephesi haline getirmiştir. NATO’nun karanlık ve kirli örgütleri  ezilen halkımıza ve özgürlük, bağımsızlık ve demokrasi mücadelesi verenlere  karşı kullanılmaktadır.

Milyarlarca dolarlık silahlanma giderleri, emekçinin alın terinden, halkın sofrasından, öğrencinin okulundan, beslenme çantasından, hastanın ilacından, iğneden ipliğe her kullanım-zorunlu tüketim maddelerinden kesilerek finanse edilecektir.

Bu harcamalarla;

Yoksulluk derinleşecek, ücretler baskılanacak,

Zamlara karşı “güvenlik” kalkanı bahanesiyle baskılar artacak,

Savaş karşıtı her ses, insanca nefes almak için yükselen her ses “terör” yaftasıyla susturulmak istenecektir.

NATO:  Tekelci kapitalizmin, Savaşın ve Sömürünün Aygıtıdır!

NATO, 75 yıldır dünyanın dört bir yanında halk hareketlerini bastıran sivil, askeri darbeler planlayan, çıkarları uğruna iç karışıklıklar çıkaran, farklılıkları kışkırtarak ezilenleri bölmeye çalışan, ulusal kurtuluş mücadelelerini bastıran, yeraltı ve yerüstü kaynaklarını acımasızca talan eden, doğayı tahrip eden, halkları iliklerine kadar sömüren tekelci kapitalizmin savaş ve işgal örgütü olarak çalışmıştır.

Kore, Vietnam, Yugoslavya, Afganistan, Irak, Libya, Suriye, Filistin, İran: Kanın aktığı her yerde NATO ya doğrudan ya da dolaylı olarak sorumludur.

Türkiye’deki üsler, limanlar, hava sahası; NATO’nun kirli planlarına açılmıştır.

NATO, emekçi halklar için güvenlik değil, güvensizlik kaynağıdır.

Halkımız  için taleplerimiz açıktır:

NATO’ya hayır diyoruz, çünkü, Amerika’ya karşıyız.

NATO’ya hayır diyoruz, çünkü, emperyalizme karşıyız.

NATO’ya hayır diyoruz, çünkü, emekçi halk yığınlarının,  çıkarlarından yana ezilen ve sömürülen halkların safındayız!

NATO’dan çıkılsın, Kürecik ve İncirlik dahil  tüm NATO ve ABD üsleri kapatılsın!

Silahlanmaya değil, eğitime, sağlığa, sosyal adalete bütçe ayrılsın!

Türkiye, emperyalist savaş politikalarının ve planlarının bir parçası olmaktan derhal vazgeçsin!

Filistin başta olmak üzere tüm ezilen milletler ve halklarla barış ve dayanışma sağlansın!

NATO’ya ve emperyalist sömürü düzenine karşı halkların enternasyonal dayanışması büyüsün!

1969’un yurtsever devrimci gençlik mirası günümüze de yol gösteriyor.!

Dolmabahçe’den Washington’a: NATO’yu Denize Dökeceğiz!

Emperyalizme karşı yaşasın halkların eşitliği ve kardeşliği!

Kahrolsun emperyalizm!

Yaşasın Bağımsız ve Demokratik Türkiye!

Katil ABD ve İsrail yenilecek! Direnen halklar kazanacak!

 

İzmir-Alsancak’ta ÖSYM binası önünde toplanan  siyasi partiler ve kurumlar   ” Katil ABD ve İsrail yenilecek! Direnen halklar kazanacak”  pankartı açarak,  Kıbrıs şehitleri Caddesi üzerinden Türkan Saylan Kültür Merkezi önüne yürüdü. Türkan  Saylan Kültür merkezi önünde basın açıklaması yapıldı. Yürüyüş boyunca,  “Emperyalistler yenilecek. Direnen Halklar kazanacak”, “Katil ABD Bölgemizden defol”, “İncirlik Üssü kapatılsın”, “Katil İsrail işbirlikçi AKP”, “Nehirden denize özgür Filistin”, “Katil ABD Ortadoğu’dan defol” , “Kürecik Üssü kapatılsın “, “Yaşasın devrim ve sosyalizm”   sloganları atıldı.

 

Basın açıklamasının tam metni şöyle:

“BASINA ve KAMUOYUNA

Ortadoğu bir kez daha emperyalist saldırganlığın pençesinde. İsrail, Gazze’de bir halkı sistematik biçimde katlediyor; üstelik bunu tüm dünyanın gözleri önünde, emperyalist statükonun açık desteğiyle ve hiçbir sınır tanımadan sürdürüyor. On binlerce sivilin katledildiği, çocukların bombalarla ya da açlıkla can verdiği Gazze, bir halkın üzerinde işlenen en korkunç suçların sahnesine dönüşmüş durumda. Emperyalist vahşet Gazze’de en çıplak şekilde kendisini teşhir ederken sözde uygar devletlerin büyük çoğunluğu açıkça İsrail’e destek veriyor. Bu tablo, demokrasi ve insan hakları söylemlerinin ne kadar ikiyüzlü ve emperyalistlerce araçsallaştırılmış olduğunu kanıtlamaktadır.

Siyonist canavar Netanyahu amacına ulaşmış ve emperyalist saldırılarını Ortadoğu geneline yaymıştır. ABD ve İsrail’in İran’da gerçekleştirdiği son saldırılar, yalnızca İran’ı değil, tüm bölge halklarını tehdit etmektedir. Bu saldırıların gerekçesi olarak öne sürülen “nükleer silah geliştirme” iddiası, emperyalizmin yalanlarla dolu sicilinde yeni bir sayfadan başkası değildir. Aynı yalanlarla Irak işgal edildi, Libya bitmeyen iç savaşlara sürüklendi, Suriye kanlı boğazlaşmaların sonunda işbirlikçi selefi bir diktatörlüğe teslim edildi. 

Bu noktada sormak gerekir: İran’ın olası nükleer faaliyetleri bu kadar “tehlikeliyse”, İsrail’in halihazırda yüzlerce nükleer başlığa sahip olması ve bunları hiçbir uluslararası denetime açmaması neden tartışma konusu yapılmıyor? İsrail, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşmasına taraf bile değildir. Bu çıplak gerçeğe rağmen, “dünya kamuoyu” diye anılan emperyalist güçler İsrail’e tek bir kınama bile yöneltmemekte, aksine İsrail’i ve katliamlarını silah ve istihbaratla desteklemektedir. Bu açık ikiyüzlülük, demokrasiyi savunmak ya da nükleer silah geliştirmeyi engellemek bahanelerinin arkasına saklanan gerçek niyetin emperyalist yağma olduğunu gözler önüne seriyor.

ABD ve İsrail’in amacı yalnızca İran’ın nükleer altyapısını hedef almak değil; İran’ı rejim değişikliğine zorlamak, ardından ülkenin zengin kaynaklarını yağmalamak ve Ortadoğu’da kendi çıkarları doğrultusunda dizayn edilmiş “dikensiz bir gül bahçesi” yaratmaktır. İsrail Ortadoğu’nun kabadayısı olarak bölge ülkelerine boyun eğdirmekle yetinmeyecektir. İsrail, bölge ülkelerinin bir daha toparlanamayacak şekilde sefil duruma düşmesini; sanayi altyapısından, askeri kapasiteden ve toplumsal bütünlükten yoksun, iç savaşlar ve kronik istikrarsızlıklarla tükenmiş halde kalmasını istemektedir. Bugün Suriye’deki Colani rejimi işbirlikçi tutumuna rağmen İsrail’den yüz bulamamaktadır. Siyonizmin İran politikası da bundan başkası değildir. 

İran’daki mevcut rejimi değiştirmek yalnızca İran’ın işçileri, gençleri, kadınları ve ezilen halklarının meşru hakkıdır.  Dışarıdan gelen her türlü emperyalist müdahale, daha önce Irak’ta, Somali’de, Libya’da, Afganistan’da ve Suriye’de olduğu gibi sadece kaos, mezhep savaşı ve etnik boğazlaşma getirir.

Bugün emperyalist saldırganlığa karşı durmak, sadece İran halklarının değil, tüm bölge halklarının ve dünya işçi sınıfının ortak görevidir. Türkiye’deki Kürecik Radar Üssü, İsrail’i korumak için ABD tarafından kurulmuş bir kalkan işlevi görmektedir. İncirlik Üssü, emperyalist savaşların Ortadoğu’daki lojistik merkezidir. Bu üsler açıkça emperyalizmin hizmetindedir ve derhal kapatılmalıdır.

İran halklarının kurtuluşu ne ABD’den, ne İsrail’den, ne de emperyalistlerin desteklediği sözde muhaliflerden gelecektir. Tüm bölgede gerçek kurtuluş ancak Ortadoğulu işçilerin, emekçilerin, gençlerin ve kadınların enternasyonalist mücadelesiyle mümkündür. İranlı, Filistinli, Türk, Kürt, Arap, Lübnanlı, Suriyeli emekçilerin ortak cephesi olmadan bu coğrafya ne barışa ne özgürlüğe kavuşabilir.

Kahrolsun Emperyalizm! 

Katil ABD Ortadoğu’dan DEFOL!

Emperyalistler, İşbirlikçiler İran’dan Gazze’den Defolun!
Yaşasın Halkların Kardeşliği!

İncirlik ve Kürecik Üsleri Kapatılsın!

Yaşasın Devrim ve Sosyalizm!

 

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri. İhanet Yasasına hayır! Ormanlarımızı, topraklarımızı suyumuzu ve zeytinliklerimizi koruyacağız!

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, TBMM’ye sunulan Maden yasa tasarısına karşı  Alsancak Türkan Saylan Kültür Merkezi  önünde açıklama yaptı. Açıklamaya Karabağlar Belediye Başkanı Helin Kınay da  katıldı. TBMM’ye sunulan yeni yasa teklifi  zeytinlikleri hedef alıyor. Maden kanunu düzenleme teklifine göre belirli zeytinlik alanlarda madencilik faaliyetleri gerçekleşebilecek. Yasa tasarısı ile Zeytincilik Kanunu’nun 20. Maddesinin işlevsiz duruma getiriliyor. Madde 20’ye göre “Zeytinlik sahaları içinde ve bu sahalara en az 3 kilometre mesafede zeytinyağı fabrikası hariç zeytinliklerin vegatatif ve generatif gelişmesine mani olacak kimyevi atık bırakan, toz ve duman çıkaran tesis yapılamaz ve işletilemez.” Yani zeytinliklerin çevresinde maden ocağı açılamaz, işletilemez.

Yapılan açıklamada, bu tasarının sadece hukuki bir düzenleme değil, aynı zamanda doğrudan bir talan planı olduğu vurgulandı. Tasarının, zeytinlikler, meralar, hayvancılık alanları ve doğal yaşamı yok edecek biçimde hazırlandığı belirtilerek, ülkenin yer altı ve yerüstü varlıklarını birkaç şirkete teslim etmeyi hedeflediği ifade edildi. Kanun teklifiyle; madenler, Cumhurbaşkanlığına bağlı atanmış bir kurulun kararlarıyla yönetilecek, TBMM’nin denetim yetkisi fiilen ortadan kaldırılmış, yargı denetimi etkisizleştirilmiş, tüm izin süreçleri tek merkezli bir sisteme devredilecek.  Katılımcılar “Zeytin yaşatır madenler öldürür”, ” Gün gelecek devran dönecek  AKP halka hesap verecek”,  “AKP yasanı al başına çal”,  “Havama, suyuma toprağıma dokunma”, “İnsana hayvana yer yüzüne özgürlük” sloganlarını attı.

Basın Açıklamasını İzmir Tabip Odası Genel Sekreteri Seha Yüksel okudu.

Açıklamanın tam metni şöyle:

“Bu Topraklar Satılık Değil, Bu Talan Düzeni Kabul Edilemez!
13 Haziran 2025 tarihinde TBMM’ye sunulan yasa teklifi, sadece hukuki bir düzenleme değil; doğrudan doğruya bir talan planıdır. Bu teklif, ülkenin yer altı ve yer üstü varlıklarını birkaç şirkete teslim eden, halkı, yerel yönetimleri ve doğayı yok sayan, sermayeye sınırsız imtiyazlar tanıyan bir yağma rejiminin yasal kılıfıdır.
Kanun teklifiyle birlikte:
Madenler, artık halkın değil, Cumhurbaşkanlığına bağlı atanmış bir kurulun kararlarıyla yönetilecektir. TBMM’nin denetim yetkisi fiilen ortadan kaldırılmış, yargı denetimi etkisizleştirilmiş, tüm izin süreçleri tek merkezli bir sisteme devredilmiştir.

Zeytinlikler, meralar, ormanlar şirketlere açılmakta; tarım, hayvancılık ve doğa yok sayılmaktadır.

Stratejik madenler ve nadir toprak elementleri özel şirketler aracılığıyla yabancı sermayeye devredilebilecektir.  Bu, sadece ekonomik değil, ulusal güvenliğimizi de tehdit eden bir durumdur.

0Belediyelerin planlama ve ruhsat yetkileri gaspedilmiş, yerel halkın söz hakkı yok edilmiştir.

Yargı kararları etkisizleştirilmiş, geçici madde adı altında şirketlere kalıcı ayrıcalıklar tanınmıştır.

Kamu kaynakları, ekosistemler ve yaşam alanlarımız şirketlerin kârı için pazarlık konusu haline getirilmiştir.

Bu yasa geçerse,madencilik adı altında ormanlar kesilecek, sular kuruyacak, köylü yerinden edilecek, zeytinlikler dozerlerle yok edilecek, ülkenin değerli madenleri sermayeye peşkeş çekilecektir.
Bu bir kaynak yönetimi değil, bir yağma ekonomisidir.
Bu bir enerji politikası değil, bir sömürü düzenidir.
Bu bir yasa değil, bir tahakküm ve talan rejiminin kodlarıdır.
Bizler, Emek ve Demokrasi Güçleri olarak açıkça ifade ediyoruz:
Bu yasa halkın değil, şirketlerin çıkarını savunmaktadır.
Bu yasa doğayı değil, sermayeyi korumaktadır.
Bu yasa hukuk değil, iktidar güdümlü yağmadır.
Tüm yurttaşları, meslek örgütlerini, çevre hareketlerini ve yerel yönetimleri bu talan yasasına karşı durmaya çağırıyoruz.
Doğamıza, suyumuza, toprağımıza sahip çıkmak için susmayacağız.
Toprak biziz, maden biziz, gelecek biziz!
Talanı durduracağız. Yaşamı savunacağız!”

Emperyalist ve Siyonist Saldırganlığa Karşı İran Halkının Yanındayız!

Emperyalist ve Siyonist Saldırganlığa Karşı İran Halkının Yanındayız!

Ortadoğu, emperyalist ve siyonist saldırganlığın yeni bir safhasına sürüklenmektedir. İsrail’in İran’a yönelik yaklaşık on gündür sürdürdüğü saldırılara, ABD dün gece doğrudan katılmış ve böylece savaşın bölgesel boyuttan küresel krize dönüşeceği açıkça ilan edilmiştir.

Bu saldırılar, İran’ın nükleer programı bahanesiyle meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır. Ancak gerçek ortadadır: Emperyalizm, enerji kaynaklarını, direnen halkları ve bölgeyi teslim almak istemektedir.

Bugün İran hedef alınmıştır. Daha önce Irak, Suriye ve Lübnan hedef alınmıştı. Yarın başka bir ülke, hatta belki de Türkiye hedef haline gelecektir. Emperyalizmin işleyişi budur: Böl-yönet, yık-yap, sat-soy!

ABD’nin İncirlik Üssü’nde nükleer bombaları bulunduğu herkesin malumudur. İsrail ise bölgedeki tek nükleer silah sahibi devlettir. Buna rağmen hesap veren değil, cezalandıran pozisyonundadır.

Gazze’de 55 bin sivili katleden İsrail, şimdi ABD ile birlikte İran’ı hedef alarak açık bir savaş suçu işlemektedir.

Türkiye Bu Savaşta Tarafsız Değildir! Türkiye, NATO üyesi olarak ve topraklarında bulunan askeri üslerle bu savaşın bir parçasıdır. İncirlik Üssü, ABD’nin denetiminde, emperyalist operasyonların merkez üslerinden biridir. Kürecik Radar Üssü, NATO kalkanı adı altında İsrail’i koruyan, İran’a dönük saldırıların stratejik ayağıdır.

AKP iktidarı ise, sahte arabuluculuk ve hamasi nutuklarla gerçekleri gizleyemez. Dışişleri Bakanlığı’nın yaptığı açıklamada ABD’nin saldırısı kınanmamış, yalnızca “endişe” ifade edilmiştir. Bu açıklama değil, teslimiyetçi duruştur. Bu tavır değil, hamasettir, işbirlikçiliktir.

Bu gidişatın durdurulması, ancak emperyalizme ve siyonizme karşı açık, kararlı ve birleşik bir halk mücadelesiyle mümkündür. Bizler, bu toprakların onurlu halklarını, emekçilerini, gençlerini ve yurtseverlerini aşağıdaki talepler etrafında örgütlü mücadelesiyle gerçekleşeceğini bir kez daha söylüyoruz.

ABD üslerine el konulsun!

* İncirlik ve Kürecik kapatılsın!

*Türkiye NATO’dan çıksın, bağımsızlık politikası izlensin!

*ABD Ortadoğu’dan  defol!

*Emperyalist ve siyonist saldırganlığa karşı İran halkıyla dayanışma büyütülmelidir!

*Gerçek Barış, Emperyalizme Direnişle Mümkündür!

*Barış, işgalcilerle değil, direnen halkların iradesiyle kurulabilir.

*Bağımsızlık, işbirlikçilerle değil, halkın örgütlü gücü ve mücadelesiyle sağlanabilir.

*Gelecek, ABD’nin değil, Ortadoğu halklarının ellerindedir!

Emperyalizme karşı birleşelim, NATO’dan çıkalım, Bölge halklarının kardeşliğini savunalım!

ABD Ortadoğu’dan defol!

Yaşasın Bağımsız Demokratik Türkiye!

Yaşasın Ortadoğu halklarının direnişi!

İzmir emekliler Platformu: Unutma 16 milyonsun, çoksun, güçlüsün, birleş, örgütlen, sesini yükselt, gücünü göster!

İzmir’de Emekliler Platformu Kuruldu: “Birleş, Örgütlen, Sesini Yükselt!”

İzmir’de emekli örgütleri güçlerini birleştirerek İzmir Emekliler Platformunu kurdu. Bağımsız Emekliler, Birleşik Emekliler Sendikası, Emekliler Sendikası, Emekli ve Emekçiler Derneği, Emekli Meclisleri Sendikası ve Tüm Emekliler Sendikası’nın ortaklaşa oluşturduğu platform, ilk eylemini Bornova Metro çıkışında gerçekleştirdi.

Basın açıklamasını Birleşik Emekliler Sendikası yöneticisi Yeter Koç okudu. Koç, emeklilerin yıllarca çalışarak ülkeye hizmet ettiğini ancak bugün açlık sınırının altında yaşamaya zorlandığını vurguladı. Açlığa yoksulluğa, sefalete teslim olmayacaklarını  belirten Koç, Emeklilerin taleplerinin görmezden gelinmesine tepki gösterdi. Sadaka değil toplu sözleşme hakkı istedi ve  insanca yaşam için örgütlü mücadele çağrısı yaptı.

Basın açıklamasında emekliler, taleplerini çeşitli sloganlarla dile getirdi. Eylem boyunca “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz”, “Birleşe birleşe kazanacağız”, “Saraya değil emekliye bütçe”, “Faşizme karşı omuz omuza”, “Hak verilmez alınır, zafer sokakta kazanılır”, “Sefalete teslim olmayacağız” sloganları atıldı.

Emekliler Platformu,  mücadelelerini büyüterek sürdüreceklerini belirterek herkesi’ İzmir Emekliler Platformu’  çatısı altında birleşmeye çağırdı.

Açıklamanın tam metni şöyle:

 

Zeytinliklerimize, ormanlarımıza ,meralarımıza, yaşam alanlarımıza sahip çıkıyoruz. Talan yasasına HAYIR!

ZEYTİNLİKLERİMİZE, ORMANLARIMIZA, MERALARIMIZA, YAŞAM ALANLARIMIZA SAHİP ÇIKIYORUZ!

Tekelci kapitalizmin itici gücü “en kısa sürede en yüksek kâr” hedefidir. Şimdi bu hırsın ürünü, doğayı ve yaşam alanlarımızı topyekûn sermayeye teslim etmek için Meclis’te!

AKP ve MHP eliyle sunulan ve 19 Haziran’da komisyondan geçen yasa teklifi; doğayı, tarımı, gıdayı, ormanları, zeytinlikleri, meraları ve halkın yaşam hakkını tehdit ediyor.

Ne yapmak istiyorlar?

Zeytinlikleri maden sahası ilan ederek yüzbinlerce ağacı kesmek, meraları ve ormanları şirketlere tahsis ederek halkın müşterek yaşam alanlarını yok etmek istiyorlar.

ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) süreçlerini devre dışı bırakarak kamu denetimini ortadan kaldırmak, “Stratejik maden” bahanesiyle acele kamulaştırma yoluyla köylünün tapulu arazisini gasp etmek, tüm doğa varlıklarını Cumhurbaşkanlığı ve MAPEG (Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü) eliyle şirketlere sınırsızca peşkeş çekmek istiyorlar.

Ne Kaybedeceğiz?

Muğla’da 400 bin dönüm arazi, termik santrallere kömür sağlamak için yok edilecek. Binlerce köylü geçim kaynaklarını, tarım alanlarını ve yaşam alanlarını kaybedecek. Su kaynakları, ekosistemler ve biyolojik çeşitlilik sonsuza kadar tahrip edilecek. “Üstün kamu yararı” adı altında şirket kârı, halkın yaşamının önüne geçirilecek.

BU BİR YASA DEĞİL, TALAN VE YIKIM PROJESİDİR!

* Tarımı, gıda güvenliğini ve yerel üretimi hiçe sayıyor.

* İklim krizini derinleştiriyor, ekolojik yıkımı kurumsallaştırıyor.

* Köylüyü, üreticiyi, halkı yaşam alanlarından sürüyor.

* Anayasa’yı, çevre yasalarını ve uluslararası sözleşmeleri ihlal ediyor.

BİZ BU YASAYI KABUL ETMİYORUZ!

Zeytin bu topraklarda tarihtir, direniştir, berekettir, barıştır! Ormanlar, meralar, dereler müşterek geleceğimizdir. Bugün susarsak, yarın ne zeytin kalacak, ne su…Ne orman kalacak, ne yaşam alanları

“Süper izin” yasasına HAYIR!

Zeytinim  Dokunma!  Toprağımızı vermiyoruz!

Talan yasasına HAYIR!

Genel-İş İzmir Şubeleri: Tutuklamalar Siyasi, Hukuk Sindirme Aracı Olamaz

 

Genel-İş Sendikası İzmir Şubeleri, tutuklanan sendika yöneticileri için Alsancak’ta basın açıklaması yaptı. Açıklamada, tutuklamaların siyasi olduğu belirtilerek, “Hukuk, baskı ve sindirme aracı olarak kullanılamaz” denildi.

Genel-İş İzmir 8 No’lu Şube Başkanı Deniz Şahin Gümüştekin ve 3 No’lu Kadın Komisyonu üyesi Mine Bilir’in tutuklanmasına tepkiler sürüyor. Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde bir araya gelen Genel-İş İzmir Şubeleri, tutuklamaları protesto etti.

Basın açıklamasına çok sayıda sendika üyesi işçi ve  kitle örgütü temsilcisi katılırken, “Baskılar bizi yıldıramaz”, “Deniz, Mine yalnız değildir” ve “Sendikal mücadele yargılanamaz” sloganları atıldı.

Açıklamayı Disk Genel Merkez Daire Başkanı Ali Haydar Kara okudu.

Açıklamanın tam  metni şöyle:

“Adalet ve Demokrasi Talebi Yargılanamaz!

Temel Anayasal Hakların Kullanılması Demokratik Tepkidir, Suç Değildir!

İzmir’de, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuksuz yargılanmasına yönelik bir basın açıklamasında, İzmir 8 No’lu Şube Başkanımız Deniz Şahin Gümüştekin ve Şube Kadın Komisyonu üyesi Mine Bilir “Cumhurbaşkanına hakaret” suçlamasıyla tutuklanmıştır.

Bu tutuklama sadece iki sendika yöneticisine değil, doğrudan sendikal hak ve özgürlüklere, ifade özgürlüğüne ve emek demokrasi mücadelesine yönelmiş açık bir gözdağıdır. Bu hukuksuz uygulama, ülkeyi yönetenlerin kendilerinden farklı düşünenleri bastırma ve örgütlü mücadeleyi sindirme çabalarının yeni bir örneğidir.

Genel-İş, Emek ve Demokrasi Mücadelesinin Adıdır

Genel-İş Sendikası, tarihi boyunca yalnızca ekmek ve ücret için değil; adalet, eşitlik, özgürlük ve demokrasi için mücadele etmiştir. 19 Mart sonrası artan baskılar, yargının siyasallaşması ve toplumsal muhalefetin hedef haline getirilmesi karşısında sendikamız demokrasi için sesini yükseltmeye devam etmiştir.

Bugün yaşananlar, bu direngen duruşun cezalandırılmasıdır. Arkadaşlarımızın talebi yalnızca adalet ve demokrasi olmuştur. İfade ettikleri düşünceler Anayasa’nın ve uluslararası sözleşmelerin tanıdığı ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmelidir. Ancak siyasi iktidar, bu temel hakları dahi yok saymakta; muhalif olanı, örgütlü olanı cezalandırmak istemektedir.

Bu Tutuklama Hukuki Değil, Siyasidir!

Sendikamız, konuyu bütün normların üstünde olması gereken Anayasamızda yer alan ve 24 ve 25. maddelerinde düzenlenen düşünce kanaat hürriyeti ile düşünce ve kanaat açıklama hürriyeti bakımından ele almaktadır. Bu tutuklama sözünü ettiğimiz bu temel hürriyetlerin ihlali anlamına gelmektedir. Yerleşik yargı kararlarında siyasi kişiliklere yapılan eleştirilerin çok sert nitelikte olsa bile hakaret olarak değerlendirilemeyeceği ifade edilmektedir. Anayasa ve uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınan demokratik ve çoğulcu bir siyasal düzenin temeli olan düşünce ve ifade özgürlüğü artık kullanılamaz hale getirilmiştir.

Üstelik tutuklama için gereken hiçbir koşul bulunmamaktadır:

Ortada kaçma şüphesi yoktur, ama 12 yaşındaki kız çocuğuna tek başına bakmakla yükümlü olan Mine Bilir tutuklanmıştır. Bir çocuğun annesinden ayrı büyümesi, en temel insan hakkının ihlalidir. Bugün siyasi nedenlerle tutuklanan arkadaşlarımız, aynı zamanda annedir, evlattır, kardeştir ve toplumun vicdanıdır. Siyasi fikirleri, hak talepleri ya da barışçıl eylemleri nedeniyle özgürlüğünden mahrum bırakılan arkadaşlarımız, sadece kendileri değil, çocuklarıyla birlikte cezalandırılmaktadır. Kadınlar, çocukları için daha adil ve özgür bir gelecek inşa etme arzusuyla seslerini yükseltirken buna şiddetle ve cezayla karşılık verilmesi geleceğimizin de cezalandırılması anlamını taşır.

Hukuk, bir sindirme aracı değil, adaletin güvencesi olmalıdır. Delil karartma ihtimali ve kaçma şüphesi yokken Deniz Şahin Gümüştekin tutuklanmıştır. Biz biliyoruz: Bu bir tesadüf değildir, bu bir politikanın ürünüdür.

Bu olsa olsa Şube Başkanımızın kadın olması ve bir kadın olarak itiraz etmesiyle ilgilidir.

Kadınların iş yerinde, alanlarda, hak mücadelelerinde aktif olmaları, emekten yana, eşit ve özgür bir toplum için mücadeleleri bastırılmaya çalışılıyor. Bu bir yargı kararı değil, bu bir siyasi mesajdır. “Kadınlar susmalı, geri durmalı, boyun eğmeli” diyen zihniyetin yargı eliyle verdiği bir gözdağıdır.

Anayasal bir hak olan toplantı ve gösteri yürüyüşleri kapsamında hakkını kullanan, düşünce ve kanaat açıklama özgürlüğünü kullanan Şube Başkanımız ve temsilcimizin tutuklanmasını kabul etmiyoruz.

Susturamayacaksınız!

Bu hukuksuzluk, yalnızca Genel-İş’e değil; tüm emekçilere, sendikalara, demokratik kamuoyuna verilmek istenen bir gözdağıdır. Ama bilinmelidir ki; bu baskılara boyun eğmeyeceğiz.

Genel-İş Sendikası olarak hukuka aykırı bir biçimde tutuklanan yöneticilerimizin yanındayız. Bu hukuksuzluklar sendikal hak ve özgürlüklere yönelik müdahaledir.

Çağrımızdır!

Bu karanlık düzeni, birlikte dayanışmayla aşacağız.

Demokrasiyi, adaleti ve özgürlüğü savunmak, hepimizin görevidir.

Tüm kamuoyunu, demokrasiye, hukuka ve sendikal haklara

sahip çıkmaya çağırıyoruz.”