Soğuk bir kış gününde, öğle saatlerine doğru İmece Dostluk Dayanışma Derneği’nden üç yöneticiyle birlikte Temel Conta işçilerinin sürdürdüğü direnişi selamlamak ve dayanışmayı büyütmek için yola çıktık. Grevin 383. gününde, Kemalpaşa yolu üzerindeki fabrikanın önünde bir haftadır kurulu olan grev çadırı, işçilerin geçtiğimiz yılı yağmurda, rüzgârda ve soğukta geçirdikleri mücadelenin yeni yılı da direnerek karşılama kararlılığının somut ifadesiydi. Sert havaya rağmen girişte duyduğumuz sımsıcak bir “hoş geldiniz” cümlesi, daha ilk anda bu çadırın yalnızca bir barınma alanı değil, emeğin ve dayanışmanın kurulduğu bir direniş mekânı olduğunu hissettirdi.
Grev çadırına vardığımızda bizi, direnişin sözcülüğünü yapan Sinem Arkadaş, kızı Derin ve çoğu genç kadın olan grev gözcüsü işçi arkadaşlar karşıladı. Rüzgâra karşı korunaklı kurulan çadırın ortasında yanan soba, yalnızca ısınmanın değil, günlerdir süren uzun sohbetlerin, paylaşımların ve ortaklaşmanın odağıydı. Sobada bir sendikanın gönderdiği yük paletleri yakılıyordu. Çadırın içi, işçilerin kararlılığı, örgütlü duruşu ve kazanacaklarına olan inançla aydınlanmıştı.
Demlenmiş çaylar bardaklara doldurulup sobanın yanına dizildiğinde sohbet kendiliğinden başladı. Bu, sıradan bir ziyaret sohbeti değildi; işçilerin yaşadıklarını doğrudan aktardığı, grevin nasıl ve neden kaçınılmaz hale geldiğini ortaya koyan bir tanıklık alanıydı. Patron baskıları, sendikalaşma sürecinde yaşanan engellemeler ve çalışma koşulları bir bir anlatıldı.
Sinem Arkadaş, Temel Conta’da yıllardır süren sömürü düzenini özetlerken deneyimli işçilerle yeni işe başlayanların aynı asgari ücrete mahkûm edildiğini, üretim büyürken emeğin karşılığının sistematik biçimde gasbedildiğini vurguladı. Fabrikada üretilen parçalar uluslararası firmalara giderken, kalite ödülleri alınırken işçiler geçim derdiyle baş başa bırakılıyordu. “Üretim biz durunca duruyor ama değer bizden esirgeniyor. Bu fabrikada üretim durursa hiçbir şey yürümez, ama emeği üreten bizler yok sayılıyoruz”, “Tesla’nın elektrikli arabalarının çontalarını yaptık. Patronlar anlaşma yaptılar. Bizim ürettiğimiz contalar için ödül alındı. Ama bize bela okudular,İşe yaramaz gördüler ve emeğimizi yok saydılar.” sözleri, çadırdaki herkesin ortak duygusunu ifade ediyordu.
Sohbet ilerledikçe, grevin fiili başlangıcına giden kırılma anı da tüm açıklığıyla ortaya çıktı. İşçilerden biri, sendikaya üye olma sürecinde yaşananları anlattı. Aynı gün sendikaya üye olduklarını, ancak farklı yerdeki Temel Conta’da çalışan bir işçinin öncü konumdaki bir işçiyi patrona ispiyonlamasıyla sürecin açığa çıktığını söyledi. Patronun bu durumu fırsata çevirerek korku yaratmaya çalıştığını, özellikle işçileri hedef aldığını ifade etti. Patronun da çok iyi bildiği bir gerçek vardı:
“Burada 20 kişilik kilit bir kadro var. Bu 20 kişi aynı anda hareket ederse, yapabileceği hiçbir şey yok.”
Bu bilginin patron tarafından da biliniyor olması baskının dozunu artırmıştı. Patronun üretim alanına gelerek işçilere hitap ettiğini, şu sözleri söylediğini anlattılar:
“Allah topunuzun belasını versin, işe yaramaz işçiler.”
Bu söz çadırda anlatılırken bile ağır bir sessizlik yarattı. İşçilerden biri o anı şöyle aktardı:
“‘Bize mi diyor?’ dedim. Arkadaşa döndüm, ‘Duydun mu?’ dedim. ‘Duydum’ dedi aynen böyle söyledi.”
O an üretim hattında bir arkadaşının makineden malzeme almaya hazırlandığını gören Sinem, hiç tereddüt etmeden müdahale etmişti “madem işe yaramaz işçileriz, o halde üretimi makineler kendi kendine mi yapıyor?? Ürettiğimiz contalar hayali mi, boşuna mı ödül alıyorlar ??
Hakarete verilen yanıt bireysel bir öfke değil, kolektif oldu. İşçiler birlikte tepki duydular, “buaraya gelmeli ve bu söz için bizden özür dilemeli” dediler. O gün Temel Conta’da sendikalaşmanın, bu adil olmayan, hak etmedikleri aşağılayıcı söz ve tavır karşısında nasıl da gerekli, kendilerini koruyucu ve hak mücadelesinde etkili olacağını bir kez daha hissettiler; grev koşulları böylece olgunlaşıyordu
Bir yılı aşkın süredir fire vermeden süren bu grevde en dikkat çekici yanlardan biri, kadın işçilerin mücadelenin merkezinde yer almasıydı. Kadın işçiler, düşük ücretlere, güvencesizliğe ve sendikalaşma hakkına yönelik saldırılara karşı mücadele ederken, aynı zamanda ev içi yüklerin, çocuk bakımının ve uzun çalışma saatlerinin ağırlığını da sırtladıklarını anlattılar. Grev, bu görünmez emek yüklerinin görünür hale geldiği, birlikte aşılmasının yollarının konuşulduğu bir eşik olmuştu.
Bu mücadelenin en küçük tanıklarından biri ise Sinem Arkadaş’ın kızı Derin’di. Henüz yedi yaşına yeni basan Derin, ziyarette getirilen kitapları büyük bir sevinçle tek tek inceledi. Onun heyecanı, grev çadırının yalnızca bugünün direniş alanı değil, çocukların da sınıf mücadelesiyle tanıştığı, emeğin ve dayanışmanın ne demek olduğunu yaşayarak öğrendiği bir mekân olduğunu gösteriyordu.
Sohbet sırasında çadırın ihtiyaçları da konuşuldu. Havaların giderek soğumasıyla birlikte ısınma sorunu öne çıkıyordu. İşçiler, yavaş yanan ve uzun süre ısı veren kömüre ihtiyaç duyduklarını dile getirirken bunun bir yakınma değil, dayanışmayla aşılacak bir sorun olduğunu özellikle vurguladılar. Ziyaret sırasında altı torba kömür temin edilip çadıra ulaştırıldığında yaşanan sevinç, yalnızca ısınmanın değil, “yalnız değiliz” duygusunun somut ifadesiydi.
Yaklaşan yeni yıl için getirilen şekerlemeler paylaşıldı. Sobanın başında içilen çaylar ve kahveler eşliğinde, yeni yılın da mücadeleyle karşılanacağı konuşuldu. İşçiler, 2026’ya da direnişle gireceklerini kararlılıkla ifade etti.
Temel Conta grev çadırında konuşulanlar, bir fabrikanın çok ötesine işaret ediyordu. Patronların “kaç gün dayanacaklar” hesabı yaptığı, sendikal mücadelenin zayıflatılmaya çalışıldığı bir dönemde işçiler, dayanışmanın gücünü hatırlatıyordu. Bu çadır bugün, emeğin hakarete, güvencesizliğe ve sömürüye boyun eğmeyeceğini gösteren bir direniş alanıdır.
Burada onur, emek ve sınıf dayanışması birlikte üretiliyor.
