İzmir’de Kamusal Alan Mücadelesi Büyüyor. İzmir Halkının ve Kentin Geleceği Pazarlık Konusu Yapılamaz.

İzmir’de Kamusal Alan Mücadelesi Büyüyor

Kültürpark Platformu’nun açıklamasıyla birlikte Basmane ve Buca dosyasında netleşen tablo

Bugün Basmane Çukuru önünde yapılan Kültürpark Platformu açıklaması, İzmir’de uzun süredir devam eden bir tartışmayı yeniden berraklaştırdı:

Kent merkezindeki kamusal alanlar halkın ortak varlığı olarak mı korunacak, yoksa protokoller ve plan değişiklikleriyle sermaye kullanımına mı açılacak?

Platformun çağrısı yalnızca bir “itiraz” değil; açık bir siyasal ve hukuki uyarıdır.

 Basmane: “Niyet Protokolü” mü, Kamusal Mülkiyet mi?

Kültürpark Platformu, 16 Ocak 2026 tarihli Büyükşehir Belediye Meclisi kararına tepki göstererek TMSF ile yapılması planlanan “niyet protokolünden” vazgeçilmesini istedi.

Platformun temel vurguları şunlar oldu:

Basmane’deki 20 bin m²’yi aşkın alan sıradan bir arsa değildir.

Kültürpark ve Tarihi Kemeraltı ile bütünlük oluşturan kamusal bir varlıktır.

“Sözleşmenin geriye dönük feshi ve tapu iptal” davası sürmektedir.

2022’de açılan davada belediye lehine bilirkişi raporları bulunmaktadır.

Davalar sonuçlanmadan protokole girilmesi kamusal haktan fiili vazgeçiştir.

Platform açık biçimde şunu söyledi:

“İzmir’in geleceği pazarlık konusu yapılamaz.”

Bu noktada mesele teknik değil, tercihseldir.

Eğer hukuki zemin kamusal mülkiyeti güçlendirebilecek durumdaysa, protokol masasına oturmak kamusal iddiayı zayıflatmak anlamına gelir.

Kamusal hak, pazarlık başlığı yapılamaz.

 “Kent Suçu” İfadesi Ne Anlama Geliyor?

Platform açıklamasında “kent suçu” ifadesi özellikle kullanıldı.

Bu kavram, şehircilik literatüründe şu durumlara işaret eder:

Planlama ilkelerinin ihlali

Kamu yararının göz ardı edilmesi

Yargı süreçleri sürerken geri dönüşü zor kararlar alınması

Kamusal alanların yoğun ticari kullanıma açılması

Basmane’de devam eden davalar sonuçlanmadan atılacak her adım, ileride geri alınması zor bir sürece dönüşebilir. Platformun uyarısı tam da bu noktadadır.

Buca Cezaevi: Yargı Kararlarına Rağmen Yeni Yapılaşma mı?

Kültürpark Platformu’nun açıklaması Basmane ile sınırlı kalmadı.

Buca Eski Cezaevi alanına ilişkin gelişmeler de güçlü biçimde gündeme taşındı.

Hatırlanması gerekenler:

2023’te rezerv yapı alanı kararı ve imar planları mahkemece iptal edildi.

Bilirkişi raporlarında alanın kamusal işlevinin altı çizildi.

Alanın rekreasyon alanı olarak kullanılmasının mümkün olduğu belirtildi.

Buna rağmen 2026’da onaylanan plan değişikliğiyle yeniden ticaret ve konut yoğunluğu getirilmesi, platforma göre açık bir çelişki yaratıyor.

Burada kritik soru şu:

Mahkeme kararları doğrultusunda kamusal kullanım güçlenmişken neden yeniden yapılaşma gündeme geliyor?

 Finansal Gerekçeler ve Kamuculuk Meselesi

Belediye cephesinden sıkça dile getirilen argüman “kamulaştırma maliyeti” ve “mülkiyet sorunu”.

Ancak kamuculuk perspektifinden bakıldığında:

Kamusal alan üretmek belediyenin asli görevidir.

Kamu finansmanı araçları vardır.

Hukuki süreçler işletilebilir.

Mülkiyet çözümleri üretilebilir.

Finansal süreçlerin kaynağı bulunur.

Mülkiyet süreçlerinin çözüm yolu vardır.

Ama kamusal alan bir kez kaybedildiğinde geri gelmez.

Bu nedenle mesele para değil, öncelik meselesidir.

  Deprem Gerçeği ve Kentin Geleceği

İzmir bir deprem kentidir.

Buca Cezaevi gibi geniş alanlar:

Toplanma alanı olabilir,

Geçici barınma alanı olabilir,

Kent parkına dönüşebilir.

Yoğun yapılaşma ise:

Trafiği artırır,

Altyapıyı zorlar,

Kamusal açık alanı azaltır.

Kent planlaması yalnız bugünü değil, afet risklerini ve gelecek kuşakları da düşünmek zorundadır.

Bugünkü Açıklamanın Siyasal Mesajı

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı Meclis Binası önündeki güvenlik önlemleri ve “Halk burada, Başkan nerede?” sloganı, tartışmanın teknik boyutu aştığını gösterdi.

Platformun mesajı net:

Kapalı kapılar ardında yürütülen süreçler kabul edilemez.

Kamusal alanlar sermaye dengelerine göre planlanamaz.

Yargı kararları yok sayılarak planlama yapılamaz.

Bu, İzmir’de katılımcı yerel yönetim iddiasının da test edildiği bir momenttir.

Sonuç: İzmir İçin Bir Yol Ayrımı

Basmane ve Buca dosyaları, İzmir’in kent politikası açısından eşik niteliğinde.

Tercih iki yönlü:

Kamusal mülkiyet güçlendirilir, yargı süreçleri beklenir, alanlar kamusal kullanımda kalır.

Uzlaşma ve protokol süreçleriyle ticari yoğunluk artar, kamusal alan daralır.

Kamuculuk zor olandır.

Rant politikası ise kolay olan.

Kültürpark Platformu’nun bugünkü açıklaması, İzmir’de kamusal alan mücadelesinin yeni bir evreye girdiğini gösteriyor.

Asıl soru şudur:

Bu kent halk için mi planlanacak, yoksa sermaye için mi?

Verilecek yanıt yalnız bugünü değil, İzmir’in gelecek 50 yılını belirleyecek.

Buca Cezaevi Alanı İçin Sert Tepki: “Kamuya Aittir, Rant Pazarlığı Konusu Edilemez”

 İzmir’in Buca ilçesinde bulunan eski Buca Cezaevi alanının yeniden yapılaşmaya açılmasına yönelik planlara karşı meslek odaları, hukuk örgütleri, yurttaşlar ile DEM Parti İzmir Milletvekili İbrahim Akın bir araya gelerek basın açıklaması yaptı. Açıklamada, alanın mahkeme kararlarıyla “rekreasyon alanı” olarak belirlenmiş olmasına rağmen yeniden ranta açılmak istenmesinin açık bir kent suçu olduğu vurgulandı.

Basın açıklaması öncesinde yapılan konuşmada, yıllardır süren mücadele hatırlatılarak, cezaevi alanının AVM’ye ve özel yapılaşmaya açılmasına karşı günlerce imza toplandığı, mahalle mahalle dolaşılarak kamuoyunda ortak bir görüş oluşturulduğu ifade edildi. Alanın İzmir’in en önemli kamusal alanlarından biri olduğunun altını çizen konuşmacı, “Böyle bir alan, ranta teslim edilemez, kamuya ait olmalı ve kamunun kullanımında kalmalıdır” dedi.

Mahkeme kararlarıyla alanın yeşil alan olarak düzenlenmesine karar verildiğini hatırlatan konuşmacı, o dönem belediye yöneticileri ve siyasi partilerin bu kararı desteklediğini ancak bugün verilen sözlerin tutulmadığını belirterek  “Seçim dönemlerinde halka yalan söylendi. Bugün buradan bir kez daha söylüyoruz: Bu daha başlangıç, mücadeleye devam” ifadelerini kullandı.


Ortak Açıklama: “Buca Cezaevi Alanı Kamuya Aittir”

TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu, Buca Cezaevi Özgürleşirken Platformu, İzmir Barosu ve İzmir Tabip Odası adına ortak açıklamayı TMMOB İl Koordinasyon Kurulu Temsilcisi Ilgaz Su Aktaş okudu.

Açıklamada, uzun yıllardır İzmir kamuoyunun gündeminde olan Buca Cezaevi Alanı’nın, yürütülen hukuki mücadeleler sonucunda kamusal kullanıma ayrıldığı hatırlatıldı. Buna rağmen alanın, “İller Bankası’nın talebi” ve “kamulaştırma bedeli” gibi gerekçeler öne sürülerek yeniden yapılaşmaya açılmak istendiği vurgulandı.

2020 yılında Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ile İller Bankası arasında imzalanan protokol ile alanın “Rezerv Yapı Alanı” ilan edildiği, böylece planlama yetkisinin belediyelerden Bakanlığa geçtiği hatırlatıldı. 2022 yılında cezaevi binasının yıkıldığı ve alanın yüzde 70’inde konut ve ticaret yapılaşmasına izin veren planların Bakanlık tarafından onaylandığı ifade edildi.

Ortak açıklamada, bu planlara karşı açılan davaların 2023 yılında kazanıldığı, hem rezerv yapı alanı kararının hem de yüksek yoğunluklu yapılaşma öngören imar planlarının mahkeme kararlarıyla iptal edildiği belirtildi. Böylece hukuken, alanın tamamının kamu yararı doğrultusunda “rekreasyon alanı” olarak belirlenmesinin kesinleştiği vurgulandı.


“Büyükşehir Belediyesi Hukuki Kazanımları Yok Sayıyor”

Açıklamada İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik eleştiriler de dikkat çekti. Alanın mülkiyetinin belediyeye devrinin hukuken mümkün olmasına rağmen bu yönde hiçbir adım atılmadığı belirtilerek, “Buca Cezaevi’nin kaderi İller Bankası’nın insafına terk edilmiştir” denildi.

29 Ocak 2026 tarihinde İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından onaylanan 1/5000 ölçekli nazım imar planı değişikliğinin hukuki dayanaktan yoksun olduğu belirtilen açıklamada, belediyenin daha önce iptalini sağladığı planlara benzer içerikte yeni bir planı onaylayarak bilirkişi raporlarını, mahkeme kararlarını ve kamu yararını yok saydığı ifade edildi.

Yeni planla birlikte, önceki planlara kıyasla daha fazla inşaat alanı yaratıldığına dikkat çekilerek, İller Bankası ve müteahhitlerin yaklaşık 2 bin metrekare daha fazla yapılaşma hakkı elde ettiği belirtildi.


“Kamulaştırma Gerekli Değil, Bedelsiz Devir Mümkün”

Ortak açıklamada, alanın rekreasyon alanı olarak kullanılabilmesi için iddia edildiği gibi bir kamulaştırmanın gerekmediği de vurgulandı. 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 11. maddesi hatırlatılarak, Hazine mülkiyetindeki ve umumi hizmetlere ayrılan alanların ilgili idareye bedelsiz devrinin esas olduğu belirtildi.

Rezerv yapı alanı kararının iptal edilmesiyle birlikte İller Bankası’na yapılan mülkiyet devrinin hukuki dayanağının da ortadan kalktığı ifade edilen açıklamada, alanın yeniden Hazine’ye devredilmesi ve ardından belediyeye bedelsiz olarak bırakılması gerektiği vurgulandı. Buna rağmen kamuoyuna “18 milyar TL’lik kamulaştırma bedeli” gibi gerçek dışı rakamların yansıtıldığı belirtilerek, bu durumun kamuoyunu yanıltıcı olduğu ifade edildi.


“Kent Suçu İşleniyor”

Açıklamada, yaklaşık 80 bin metrekare büyüklüğündeki alanın yapılaşmaya açılması halinde Buca’da zaten ağır olan trafik yükünün artacağı, altyapı sorunlarının derinleşeceği, kent parkı oluşturulabilecek nadir bir alanın kaybedileceği ve olası bir depremde geçici barınma alanı olarak belirlenen bir mekânın yok edileceği belirtildi.

Alanının aynı zamanda siyasi mahpusların yaşadıkları hak ihlalleri, hayata dönüş operasyonları ve açlık grevleri nedeniyle güçlü bir toplumsal hafızaya sahip olduğu vurgulandı. Bu hafızanın yok sayılarak alanın yapılaşmaya açılmasının kentsel ve toplumsal belleğin silinmesi anlamına geleceği ifade edildi.


Sefa Yılmaz: “Bu Alan Ülkenin Ortak Hafızasıdır”

Basın açıklamasında konuşan İzmir Barosu Başkanı Sefa Yılmaz da sürecin hukuki boyutuna dikkat çekti. Açılan davaların yurttaşlar ve emek-demokrasi güçleri lehine sonuçlandığını hatırlatan Yılmaz, “Bu alan sadece Buca’nın ya da İzmir’in değil, bu ülkenin ortak hafızasına ait bir alandır” dedi.

Mahkeme kararlarına rağmen yeni planlar üzerinden işlem yapılmaya çalışılmasının büyük bir hukuksuzluk olduğunu vurgulayan Yılmaz, “Biz beton bir şehir değil, ağacın, hayvanın ve insanın birlikte yaşadığı gerçek bir kent istiyoruz” ifadelerini kullandı.

Yeni bir itiraz ve dava sürecinin başlayacağını belirten Yılmaz, mücadelenin hem hukuki alanda hem de toplumsal alanda süreceğini söyledi.


11 Şubat İçin Çağrı

Basın açıklamasının sonunda, 11 Şubat Salı günü saat 17.30’da Basmane Çukuru önünde yapılacak basın açıklamasına çağrı yapıldı. Katılımcılar, Buca Cezaevi Alanı’nın kamusal alan olarak korunması için mücadeleden geri adım atmayacaklarını vurguladı.

İzmir Barosu’ndan ‘Basmane Çukuru’ Açıklaması “Halkın Olan Halka Ait Kalmalıdır”

Bayraklı Deprem Anıtı’nda Öfke ve Yas Bir Aradaydı: “Deprem Değil Cinayet! Unutmuyoruz, Affetmiyoruz”

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, 6 Şubat 2023’te Kahramanmaraş merkezli 7,8 ve 7,5 büyüklüğündeki depremlerde yaşamını yitiren on binlerce yurttaşı depremin üçüncü yılında Bayraklı Deprem Anıtı önünde andı. “Deprem değil cinayet! 3. yılında unutmuyoruz, affetmiyoruz” pankartı arkasında bir araya gelen demokrasi güçleri, mumlar yakarak yaşamını yitirenler için saygı duruşunda bulundu.

 

Anıt önünde toplanan kitle,  “Depremde kaybolan çocuklar nerede” ve “Deprem değil yağma düzeniniz öldürür” dövizleri taşıdı. “Unutmak yok, affetmek yok, helalleşmek yok”, “Deprem değil ihmal öldürür”, “Yüzbinlerin katili saray rejimi” sloganlarıyla hem yasını hem de öfkesini dile getirdi. Basın açıklaması Emek ve Demokrasi Güçleri adına KESK Dönem Sözcüsü ve Eğitim-Sen 1 No’lu Şube Başkanı Hamdi Çalık tarafından okundu.

 “Asrın Felaketi Değil, Asrın İhmali”

Açıklamada 6 Şubat depremlerinin bir doğa olayı olmasına rağmen, ortaya çıkan yıkımın ve can kaybının siyasal tercihler, rant düzeni, denetimsizlik ve cezasızlık politikalarının sonucu olduğu vurgulandı. Üçüncü yılda da kayıpların gerçek sayısının hiçbir zaman şeffaf biçimde açıklanmadığına dikkat çekilirken, resmi verilere göre 53 bin 537 kişinin yaşamını yitirdiği, 107 bin 213 kişinin yaralandığı hatırlatıldı. Milyonlarca insanın barınma ve geçim sorunuyla karşı karşıya kaldığı, yüz binlercesinin göç etmek zorunda bırakıldığı ifade edildi.

“Deprem doğal bir olaydır; yıkımın boyutu ise siyasidir” denilen açıklamada, Türkiye nüfusunun büyük çoğunluğunun aktif fay hatları üzerinde yaşamasına rağmen kentlerin bilimsel esaslara göre yeniden planlanmadığı, her büyük depremden sonra aynı senaryonun tekrarlandığı belirtildi. İmar aflarıyla çürük yapıların yasallaştırıldığı, göstermelik davalarla gerçek sorumluların korunduğu vurgulandı.

 Deprem Vergileri, Kızılay ve Cezasızlık

Açıklamada, 21 yılda “deprem vergisi” adı altında toplanan yaklaşık 40 milyar doların nerelere harcandığının hâlâ açıklanmadığına dikkat çekildi. Bilim insanlarının uyarılarının görmezden gelindiği, rant odaklı kentleşmenin teşvik edildiği ifade edildi.

Deprem sonrası ilk çöken kurumlardan birinin Kızılay olduğu belirtilirken, yüz binlerce insan açlık ve donma tehlikesi altındayken çadırların satılmasının hafızalardan silinmediği vurgulandı. Bu skandala ilişkin davaların cezasızlık politikalarıyla sonuçsuz bırakıldığı dile getirildi.

Üç Yıl Geçti, Acı ve Yoksulluk Derinleşti”

Depremin üçüncü yılında deprem bölgelerinin ne kadar yaşanabilir hale getirildiğinin bilinmediği ifade edilirken, yüz binlerce yurttaşın hâlâ güvencesiz koşullarda yaşadığına dikkat çekildi. Geçici denilen konteyner kentlerin kalıcı hale geldiği, insan onuruna aykırı koşulların yaygınlaştığı, elektrik ve su kesintileriyle yaşamın daha da zorlaştığı belirtildi.

Eğitim, sağlık ve sosyal hizmetlere erişimde ciddi sorunlar yaşandığı; salgın hastalıkların arttığı, kadınların artan bakım yükü nedeniyle çalışma yaşamından kopma riskiyle karşı karşıya kaldığı, çocuk yoksulluğu ve çocuk işçiliğinin derinleştiği ifade edildi. Zeytinlikler ve yaşam alanlarının kamulaştırılarak müteahhitlere devredildiği, güvenli barınma hakkının yok sayıldığı vurgulandı.

“Afetlere Hazırlık Piyasanın Değil Kamunun Görevidir”

Açıklamada, deprem dayanıklılık raporlarının ve güvenli barınmanın piyasaya terk edilmesinin milyonlarca insanı çaresizliğe ittiği belirtildi. Deprem risk raporlarının ve güvenli bir eve taşınmanın maliyetlerinin asgari ücretin çok üzerinde olduğu, bu nedenle yurttaşların bile bile riskli binalarda yaşamaya mahkûm edildiği ifade edildi.

Emek ve Demokrasi Güçleri, tüm kamu binalarının bağımsız ve bilimsel ölçütlerle denetlenmesini, deprem risk raporlarının kamu tarafından yapılmasını, imar aflarının tamamen kaldırılmasını ve deprem vergilerinin amacına uygun kullanılmasını talep etti. Meslek örgütleri, sendikalar ve halkın katılımıyla bağlayıcı bir Deprem Kanunu çıkarılması ve afet yönetiminin demokratik biçimde yeniden yapılandırılması çağrısı yapıldı.

Basın açıklaması, “Deprem değil ihmal öldürdü. Gerçek sorumlular hesap vermelidir” sözleriyle sona erdi.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, “Gözaltılar, Baskılar, Tutuklamalar Bizi Yıldıramaz!”

 

 

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, devrimci ve sosyalist kurumlara dönük son operasyonlara karşı TSKM önünde bir araya geldi. “Gözaltılar baskılar tutuklamalar bizi yıldıramaz” pankartı açılan açıklamada, faşizan saldırılara karşı birleşik mücadele vurgusu öne çıktı.

Eyleme Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) İzmir Milletvekili Burcugül Çubuk ile DEM Parti eski Milletvekili Sebahat Tuncel de katıldı. Alanda sık sık “Faşizme karşı omuz omuza”, “Devrimci tutsaklar onurumuzdur”, “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz” sloganları yükseldi.

Basın açıklamasını Emek ve Demokrasi Güçleri adına KESK Dönem Sözcüsü, Eğitim-Sen 1 No’lu Şube Başkanı Hamdi Çalık okudu.

“96 Kişi Gözaltında: Hedef Devrimci Mücadele”

Açıklamada, iki gün önce Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP), Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu (SGDF), Sosyalist Kadın Meclisi (SKM), Kaktüs Genç Kadın Derneği, Komünist Gençlik Örgütü (KGÖ), Komünist Kadın Örgütü (KKÖ), Etkin Haber Ajansı (ETHA), Liseli Öğrenci Birliği (LÖB), BEKSAV ve Ezilenlerin Hukuk Bürosu’na (EHB) dönük operasyonlarda 96 kişinin gözaltına alındığı hatırlatıldı.

Operasyonların hedefinin açık olduğu vurgulanan açıklamada, bu saldırıların sol, sosyalist ve devrimci siyasal çizgiyi tasfiye etmeye dönük sistematik baskı politikalarının bir parçası olduğu ifade edildi. Egemenlerin muhalif her sesi “terör” yaftasıyla susturmaya çalıştığı belirtilirken, bunun tarihte defalarca başarısız olduğu hatırlatıldı.

“Bu Bir Hukuk Devleti Pratiği Değildir”

Operasyonların hukuki dayanağının olmadığına dikkat çekilen açıklamada, kolluk güçlerinin hasmane tutumuna özellikle vurgu yapıldı. Bazı evlerin kapılarına polis tarafından yazılan “Geldik, yoktunuz” notlarının, hukukun değil siyasi intikamın işlediğini gösterdiği belirtildi.

Devletin tüm yurttaşlara eşit davranmasının anayasal bir zorunluluk olduğu hatırlatılırken, hukukun siyasallaştırılmasının demokrasiyle bağdaşmadığı ifade edildi.

“Yoksulluk Derinleştikçe Faşizm Sertleşiyor”

Açıklamanın devamında derinleşen ekonomik krizle baskı politikaları arasındaki bağ kuruldu. İşsizlik, yoksulluk ve geleceksizliğin milyonları kuşattığı, en temel insani ihtiyaçların dahi lüks haline geldiği vurgulandı. Kapitalizmin kriz anlarında faşizmi bir yönetme biçimi olarak devreye soktuğu belirtilerek, bugünkü tablonun tarihsel bir tekrar olduğu ifade edildi.

İşçi sınıfının, emekçilerin, kadınların ve gençlerin insanca yaşam taleplerinin artık bastırılamaz olduğu belirtilirken, bu taleplerle sosyalist mücadelenin buluşmasının egemenleri korkuttuğu kaydedildi.

“Bu Karanlık Türkiye’nin Kaderi Değil”

Şafak baskınlarıyla, hukuki gerekçe olmaksızın yapılan gözaltı ve tutuklamaların kabul edilemez olduğu vurgulanan açıklamada, gazeteciden öğrenciye, siyasetçiden milletvekiline kadar herkesin hizaya sokulmak istendiği bir ülkenin geleceğinin olamayacağı ifade edildi.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğünün herkes için eşit uygulanması talebini bir kez daha güçlü biçimde dile getirdi.

Sebahat Tuncel: “Bu Operasyonlar Sonuç Vermedi, Vermeyecek”

Açıklamanın ardından konuşan HDP eski Milletvekili Sebahat Tuncel, operasyonların yeni olmadığını ancak son bulması gerektiğini söyledi. Bu saldırıların siyaseti dizayn etme amacı taşıdığını vurgulayan Tuncel, şunları ifade etti:

“Bu politikalar Türkiye’yi geriye götürüyor, demokratikleşmenin önünü tıkıyor ve derin yaralar açıyor. İşçi sınıfının, emekçilerin, kadınların sesini kısmayı hedefliyor. Ama sonuç vermedi, vermeyecek. Devrimcilerin bir geleneği var; nerede olursa olsun gerçeği söylemeye ve mücadeleyi büyütmeye devam edecekler.”

Burcugül Çubuk: “Buradaki Tablo Sizin Yok Oluşunuzdur”

DEM Parti İzmir Milletvekili Burcugül Çubuk ise konuşmasında devrimci dayanışmanın altını çizdi:

“Bugün bu saldırılar karşısında bir araya gelen devrimcileriz. Hiçbir kurumun bayrağını yere indiremeyeceksiniz. Boşta kalmasını istediğiniz her bayrağı bir devrimci alır, kaldırır. Bizleri yalnızlaştırmak istiyorsunuz ama burada bir araya gelenler sizin yok oluşunuzun tablosudur. Bu coğrafyada işçilerin, kadınların ve devrimcilerin mücadelesini engelleyemeyeceksiniz.”

Basın açıklamasında söz almak isteyen kurumlara da  söz verildi.. Eylem, sloganlar eşliğinde sona erdi.

Migros’ta İşçi Direnişi, Temel Conta’da Grev: Emek ve Demokrasi Güçleri Direniş Alanlarında

Migros depolarında yüzlerce işçinin işten çıkarılmasıyla süren direniş ve Temel Conta’da  grev 422. gününde ve Digel Tekstil işçilerinin   direnişi, İzmir’de emek mücadelesinin üç kritik hattı olarak öne çıkıyor. İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, bunlardan  iki direnişi ayrı ayrı ziyaret ederek işçilerle dayanışma sergiledi; yapılan açıklamalarda hem sermayenin saldırıları hem de hukukun işçiler aleyhine nasıl araçsallaştırıldığı güçlü biçimde teşhir edildi.

Ziyaretler, yalnızca bir destek açıklaması değil; örgütlenme hakkına, grev hakkına ve insanca yaşam talebine yönelik topyekûn saldırılara karşı ortak bir tutumun ilanı niteliği taşıdı.

Migros Depo İşçileri: “Bu Bir Ücret Tartışması Değil, Tasfiye Operasyonu”

Emek ve Demokrasi Güçleri’nin ilk ziyareti, Torbalı Migros depo işçilerinin direniş alanına oldu. Burada konuşan işçiler, yaşanan süreci açıkça “işçi kıyımı” olarak tanımladı.

Migros depo işçisi, işten çıkarmaların boyutunu şu sözlerle anlattı:

“141 işçiyle başlayan süreç bugün 300’ü aşmış durumda. Bu gelişigüzel bir uygulama değil. Kim öncülük ettiyse, kim sözünü yükselttiyse hedef alındı. Arkadaşlarımız işlerine iade edilmek için ve sendika seçme özgürlüklerini kullanmaları  için Torbalı’da ve diğer depo önlerinde direniyor.”

İşçiler, öncü emekçilerin uyuşturucu kullanımı, yüz kızartıcı suçlar gibi iddialarla suçlandığını, bunun açık bir itibarsızlaştırma ve sindirme politikası olduğunu vurguladı.

Gözaltılar ve Sevkiyatın Durdurulması

Migros direnişi süresince baskılar da artarak devam etti. İstanbul’da Migros’un patronu Tuncay Özilhan’ın evi önünde yapılan eylemlerde yüzü aşkın işçi ters kelepçeyle gözaltına alındı. Torbalı’da ise Migros sevkiyatı saatlerce durduruldu; aynı gün sendika temsilcileriyle birlikte yedi kişi gözaltına alındı.

İşçiler bu tabloyu şöyle özetledi:

“Bizi baskıyla, gözaltıyla susturmak istiyorlar ama taleplerimiz meşru, yasal ve haklı. Alın terimizin karşılığını ve haklarımızı  istiyoruz.”

KESK: “Bu Grev Haktır, Meşrudur, Onurludur”

Migros direniş alanında konuşan KESK Şubeler Platformu temsilcileri, mücadelenin yalnızca Migros’la sınırlı olmadığını, Türkiye’de emekçilerin yaşam koşullarının sürdürülemez hale geldiğini vurguladı.

KESK adına yapılan konuşmada şu tespitler öne çıktı:

“Bugün emekçilere yüzde 12–13 oranında zam yapılırken, kiralar, gıda, elektrik, doğalgaz yüzde yüzü aşan oranlarda artıyor. Emekçiden sabah çalışması, akşam çalışması, gece çalışması isteniyor ama ücret istemesi suç sayılıyor.”

KESK Temsilcileri, sendikal örgütlenmenin anayasal bir hak olduğunu hatırlatarak Migros yönetimine açık çağrı yaptı:

“İşçiyi susturarak, direnişi bastırarak bu sorun çözülmez. Masaya gelin, işçinin alın terinin karşılığını verin. Aksi halde bu direniş büyür.”

Baro Başkanı Sefa Yılmaz: “Bu Mücadele Hukukun Kendisiyle İlgilidir”

Migros işçilerini ziyaret sırasında konuşan İzmir Baro Başkanı Sefa Yılmaz, mücadelenin hukuki ve tarihsel boyutuna dikkat çekti. Yılmaz, emek mücadelesinin Türkiye tarihinde süreklilik taşıyan bir hak arayışı olduğunu vurguladı:

“Bu ülkenin tarihi, örgütlü mücadelenin yok edilmesine rağmen direnen işçilerin tarihidir. Patronlarla emekçilerin kavgası yeni değil; yüzyıllardır sürüyor.”

Örgütlenme özgürlüğünün anayasal güvence altında olmasına rağmen fiilen engellendiğini belirten Yılmaz, şunları söyledi:

“Bir işçi sendikaya üye olduğu için işini kaybediyorsa, burada açık bir hukuk ihlali vardır. Hangi sendikada örgütleneceğine işçi karar verir. Bu bir sendika seçim hakkıdır.”

Yılmaz, baro olarak yalnızca izleyen değil, müdahil bir tutum aldıklarını vurguladı:

“Biz ‘arkanızdayız’ demiyoruz. Yanındayız. Bu mücadele hukuki olduğu kadar meşrudur.”

Emek ve Demokrasi Güçleri Temel Conta Grevinde: “Patron Yargıyı Sopaya Çeviriyor”

Migros ziyaretinin ardından İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, bu kez Temel Conta grev alanını ziyaret etti. 400 günü aşkın süredir devam eden grevde konuşan Temel Conta işçileri, patronun grevi kırmak için her yolu denediğini anlattı.

Temel Conta işçisi Sinem Kaya, yaşananları şöyle özetledi:

“Greve çıktığımızdan beri üç ayrı bakanlık müfettişi raporu var, para cezaları var. Ama patron durmadı. Makinelerimizi polis ve jandarma eşliğinde taşıdı. 422 gündür soruyoruz: Bu ülkede adalet sadece zenginler için mi?”

 

Patrondan Açık Yıldırma Girişimi: 5 İşçi Şikâyet Edildi

Temel Conta ziyaretinin ardından patronun yeni bir adım attığı ortaya çıktı. Temel Conta patronu, grev alanında bulunan 5 işçi hakkında ‘hakaret’, ‘üretimi engelleme’ gibi iddialarla şikâyetçi oldu. Beş işçi, ifadeleri alınmak üzere karakola çağrıldı.

Bu durum, Emek ve Demokrasi Güçleri tarafından açık bir yıldırma ve korkutma hamlesi olarak değerlendirildi. İşçilerin karakola İzmir Baro Başkanı Sefa Yılmaz ile birlikte gitmesi, sürecin hukuki boyutunu da gözler önüne serdi.

Baro Başkanı Yılmaz, bu konuda şu değerlendirmeyi yaptı:

“Hukuk, yurttaşın tepesinde sallanan bir sopa haline getiriliyor. Ne zaman kime vuracağı belli değil ama hep emekçiye vuruyor. Grev ve protesto hakkı suç değildir.”

KESK ve Emek Örgütleri: “Bu Bir Onur Mücadelesidir”

KESK Şubeler Platformu Sözcüsü  Eğitim-Sen 1 No’lu Şube Başkanı Hamdi Çalık’da Temel Conta grevinde yaptığı konuşmada, saldırının yalnızca ekonomik değil, işçilerin onuruna yönelik olduğunu vurguladı:

“Bu direniş yalnızca ücretleri artırma mücadelesi değil. İşçilerin onuruna yönelen saldırılara karşı bir mücadeledir. Hukuk bu hoyratlığa dur demiyor, o yüzden biz birbirimize yaslanacağız.”

Ortak Vurgu: Mücadele Birleşiyor

Migros depo işçileri ve Temel Conta işçileri, farklı sektörlerde olmalarına rağmen aynı tabloyla karşı karşıya:

*düşük ücret

*sendikasızlaştırma

*grev kırma girişimleri

*yargı ve kolluk eliyle baskı

Emek ve Demokrasi Güçleri, bu nedenle dayanışmanın büyütülmesi çağrısını yineledi.

Alanlarda yükselen slogan, bu ortaklığı özetledi:

“İşçilerin birliği sermayeyi yenecek!”

Migros Patronuna Karşı İşçi Sınıfı Ayakta: Karşıyaka’da Sefalet Düzenine Karşı Sınıf Yürüyüşü

Türkiye’de derinleşen yoksulluğun, güvencesizliğin ve sefalet ücretlerinin baş sorumlusu olan sermaye düzenine karşı Migros depo işçilerinin başlattığı direniş büyüyerek sürüyor. Ülkenin en büyük perakende tekellerinden biri olan Migros’un kâr hırsı uğruna binlerce işçiyi açlık sınırında yaşamaya mahkûm etmesine karşı yükselen isyan, İzmir Karşıyaka’da güçlü bir sınıfsal dayanışma eylemiyle sahiplenildi.

DGD-Sen’in çağrısıyla emek ve demokrasi güçleri Karşıyaka İzban İstasyonu önünde bir araya gelerek Migros Depo İşçilerinin 12 ilde 20 depoya yayılan direnişine destek verdi. “Direniş Migros’a iyi gelecek” pankartı arkasında toplanan kitle, Kemalpaşa Caddesi boyunca yürüyerek Karşıyaka Çarşı girişine ilerledi. Yürüyüş, yalnızca bir destek eylemi değil, sermaye düzenine karşı açık bir sınıf  dayanışması niteliği taşıdı.

Yürüyüş boyunca kitle, sermaye sınıfına ve onun sömürü düzenine karşı öfkeyi büyüten sloganları haykırdı:
Migros işçisi yalnız değildir”, “Yaşasın sınıfsal dayanışmamız”, “İşçiler açken patrona huzur yok”, “Örgütlü işçiler asla yenilmez”, “Zafer direnen emekçinin olacak”.

İşçi Düşmanı Politikalar Teşhir Edildi.

Karşıyaka Çarşı girişinde yapılan basın açıklaması, Migros’un işçi düşmanı politikalarını, sendikal hak gasplarını ve açık baskı uygulamalarını teşhir etti. Basın açıklamasını Migros depo işçisi Ergül Demirkaya okudu. Açıklama, yalnızca Migros yönetimini değil, onu koruyan ve kollayan sömürü düzenini de hedef aldı.

Basın Açıklamasının Tam Metni.

Basın metnini Migros işçisi Ergül Demirkaya tarafından okundu. Açıklamanın tam metni şöyle:

“23 Ocak Cuma günü İstanbul’da başlayan Migros depo işçilerinin direnişi, 12 ilde 20 depoya yayıldı. Migros depolarında çalışan 5 binin üzerinde işçi, DGD-SEN sendikası öncülüğünde Migros yönetiminin sunduğu %28’lik zam teklifine karşı, bu zam “sefalet zammıdır” diyerek iş bıraktı, depo işleyişini durdurdu, işleri yavaşlattı ve tedarik zincirini işlemez hale getirdi. Yoksulluk ve enflasyon baskısı altındaki milyonlarca yurttaş da bu direnişle birlikte umutlandı, cesaretlendi, güçlendi.

Depo işçileri zam teklifine karşı kendi taleplerini öne çıkardı:

%50 net zam

Vergi kesintilerini işçiler değil Migros ödesin

Promosyon ödemeleri eksiksiz verilsin

Taşeron şirket yerine Migros kadrosuna depo işçisi olarak geçilsin

Mücadele hızlı bir sonuç vererek Migros yönetimi işçileri kendi bünyesine alınacağını duyurdu. Ancak diğer taleplere dair somut, net bir öneri sunulmadı. Ayrıca, Migros bünyesine geçişle birlikte işçilerin kendi istedikleri sendikada örgütlenme hakları, yapılan işkolu değişikliği ile fiilen gasp edildi. İşçiler, Migros yönetiminin bu girişimini kabul etmeyerek direnişlerini sürdürme kararı aldılar. Depolarda işçilere baskı kuruldu, eylem yapan işçiler fişlendi, işten atma ile tehdit edildi ve akabinde, 300’e yakın işçi toplu bir şekilde işten çıkartıldı. Ancak işçiler yılmadı, depo içlerinde, depo önlerinde, Migros patronu Tuncay Özilhan’ın evinin önünde eylemlerini sürdürüyorlar. Ayrıca bu mücadeleyi sahiplenen binlerce kişi büyük depo direnişini büyük bir boykota çevirerek Migros mağazaları içine gidiyor, yurttaşlara sesleniyor, boykota çağırıyor, uygulama siliyorlar.

Bugün burada toplanan bizler, işçilerin sendikası olan DGD-SEN öncülüğünde başlamış ve sefalet ücretlerine karşı milyonlarca emekçiye umut olmuş bu direnişi sahipleniyoruz. İşçilerin talepleri haklıdır, meşrudur ve hızlıca karşılanmalıdır. İşçilerin yaptıkları iş karşılığında talep ettikleri ücretler karşılanmalı, tüm hakları verilmelidir. İşten atılan işçiler geri alınmalı, depolardaki baskı ve mobbing sona ermelidir. İşçilerin sendikası DGD-SEN meşru muhattap olarak kabul edilerek bir an önce müzakere yapılmalı ve mağduriyetler giderilmelidir.

Migros depo işçilerinin mücadelesi kazanana kadar

Migrosa gitme! Alışveriş yapma! Uygulamayı sil! Boykot et! Sefalet zamlarına karşı işçilerin yanında ol!”

Boykot Büyüyor, Sınıf Mücadelesi Yayılıyor

Eylemde yapılan vurgular, Migros’un yalnızca bir şirket değil, Türkiye’de sermaye düzeninin tipik bir temsilcisi olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Rekor kârlar açıklayan bir tekelin işçilere sefalet zammı dayatması, sendika seçme hakkını gasp etmesi ve direnen işçileri işten atması, bu düzenin özünü gözler önüne serdi.

Karşıyaka’daki eylem, Migros depo işçilerinin mücadelesinin kazanılana kadar süreceğini ve boykotun büyütülerek devam edeceğini ilan etti. Emekçiler, bu direnişin yalnızca Migros işçilerinin değil, sömürüye, güvencesizliğe ve yoksulluğa mahkûm edilen tüm işçi sınıfının ortak mücadelesi olduğunu haykırdı.

Direniş büyüyor. Boykot sürüyor. Kazanan işçi sınıfı olacak!

 

İzmir’de Filistin İçin Öfke ve Yas: “Vanalarınızdan Petrol Değil, Kan Akıyor”

Filistin’e Özgürlük Platformu, İsrail’in Filistin halkına yönelik sürdürdüğü soykırım politikalarına, hukuksuz tutuklamalara ve Gazze’de devam eden insanlık suçlarına karşı İzmir’de bir kez daha sokağa çıktı. Platform bileşenleri, İzmir TSKM önünde düzenlenen basın açıklamasında, hem Gazze’de yaşanan yıkıma hem de İsrail hapishanelerinde tutulan binlerce Filistinli tutsak için yükselen çığlığa dikkat çekti.

Eylemde; hukuksuzca kaçırılan çocuklar, sesleri susturulan gazeteciler, çocuklarından koparılan anneler, ameliyat odalarından rehin alınan doktorlar, karanlık hücrelerde yaşamını yitiren tutsaklar ve İsrail zindanlarında sistematik işkenceye maruz bırakılan siviller için adalet talebi yükseltildi. Platform, kendilerine herhangi bir suç isnat edilmeden, mahkeme süreci işletilmeden özgürlüklerinden mahrum bırakılan tüm Filistinli tutsaklar için “tüm dünyayla birlikte ses çıkarmaktan asla vazgeçmeyeceğiz” vurgusu yaptı.

Basın açıklamasını platform adına Ezgi Yaşar okudu.

“Artık soykırımcı olduklarını kendileri de kabul ediyor”

Açıklamada, İsrail’de yayınlanan bir gazetede yer alan iki habere dikkat çekildi. Buna göre Batı Şeria’da yerleşimciler Filistinlilerin evlerini ateşe verirken, artan saldırılar nedeniyle Filistinliler yaşadıkları köyleri terk etmek zorunda kalıyor. Diğer haberde ise İsrail’in Doğu Kudüs’te Birleşmiş Milletler Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı (UNRWA) genel merkezini yıkmasına yönelik uluslararası tepki hatırlatıldı. Fransa, İngiltere, Kanada ve bazı ülkelerin saldırıyı kınadığı, saldırının İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir’in bizzat nezareti altında gerçekleştiği vurgulandı.

Platform, ateşkes günlerinde dahi İsrail’in Filistinlilere yönelik şiddetinin aralıksız sürdüğünü belirtti. İsrail’in 26 ay boyunca reddettiği ölüm sayılarını kabul etmek zorunda kaldığı ifade edilerek, Gazze Sağlık Bakanlığı verilerine göre 71 binden fazla Filistinlinin yaşamını yitirdiği bilgisi paylaşıldı. Açıklamada, “Artık soykırımcı olduklarını kendileri de kabul ediyorlar” denildi.

İsrail hapishanelerinde binlerce tutsak, yüzlerce çocuk var

Basın açıklamasında Filistinli tutsakların durumu özel bir başlık altında ele alındı. İsrail’in 3400 Filistinliyi hiçbir suçlama yöneltmeden, ‘gizli dosya’ gerekçesiyle hapiste tuttuğu, tutuklu çocuk sayısının en az 350, toplam Filistinli tutsak sayısının ise 9400 olduğu belirtildi.

İsrail’in yalnızca soykırımcı değil, aynı zamanda cinsel şiddeti bir savaş stratejisi olarak kullanan bir devlet olduğu vurgulandı. Birleşmiş Milletler ve insan hakları örgütlerinin 2024 ve 2025 raporlarına atıf yapılarak, Filistinlilere ve Gazze ile dayanışanlara yönelik cinsel şiddetin sistematik bir aşağılama ve sindirme yöntemi olarak uygulandığı ifade edildi.

Ateşkes kapsamında serbest bırakılan Filistinli tutsakların bedenlerindeki işkence izleri, açlık ve güçten düşürülmüşlük halleri, İsrail zindanlarında yaşananların somut kanıtı olarak gösterildi.

Gazze’de çadırlar yıkılıyor, soğuk öldürüyor

Açıklamada Gazze’deki insani felaketin boyutlarına da dikkat çekildi. Gazze’de hükümetin bu ay yaptığı açıklamaya göre, yerinden edilen Filistinlilerin sığındığı 135 bin çadırın 127 bini, fırtına ve yağışlar nedeniyle artık barınmaya elverişsiz durumda. Soğuktan ölümlerin yaşandığı Gazze’de battaniye, yatak ve ısıtıcı eksikliğinin yüzde 70 seviyesinde olduğu belirtildi.

Ateşkes anlaşmasına göre günde 600 tır yardım girmesi gerekirken, İsrail’in en fazla 200 tırın girişine izin verdiği, hatta önümüzdeki dönemde yardımların daha da azaltılmasının planlandığı ifade edildi. Gazze halkının, ısınabilmek için çadır kumaşlarını ve plastik atıkları yakmak zorunda kaldığı vurgulandı.

Trump’ın “Gazze planı”na sert tepki

Platform, ABD eski Başkanı Donald Trump’ın Gazze’yi uluslararası sermayeye açmayı hedefleyen imar ve turizm planlarını da sert bir dille eleştirdi. Trump’ın Gazze planlarının, İsrail işgalini meşrulaştırmaktan başka bir anlam taşımadığı belirtilerek, Türkiye başta olmak üzere bölge ve dünya ülkelerinin bu planlara karşı net bir tutum alması gerektiği vurgulandı.

Trump’ın ABD’de göçmenlere yönelik baskı ve şiddet politikalarına dikkat çekilen açıklamada, “Bu işgalci ve saldırgan planların hiçbir parçası olunmamalıdır” denildi.

“Petrol değil, kan akıyor”

Açıklamanın en sert bölümlerinden biri, İsrail’e yönelik enerji sevkiyatlarına ayrıldı. Platform, soykırım süresince İsrail’in petrol ithalatının en az yüzde 40’ının Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) boru hattı üzerinden sağlandığını hatırlattı. Bu petrolün İsrail ordusunun savaş uçaklarında, tanklarında ve askeri araçlarında yakıta dönüştüğü vurgulandı.

Türkiye’nin imzaladığı Bogota Ortak Bildirisi ve Lahey Grubu çerçevesinde, İsrail ordusunun kullanımına gidebilecek enerji sevkiyatlarını durdurma yükümlülüğü olduğu ifade edildi. Buna rağmen, Mayıs 2024’te ticaretin askıya alındığı açıklanmasına karşın, Ceyhan Limanı’ndan İsrail’in Aşkelon Limanı’na petrol taşıyan tankerlerin seferlerine devam ettiğinin belgelendiği aktarıldı.

Platform, “Bunu kabul etmiyoruz. Derhal son verin” çağrısı yaptı.

“Her yer Gazze, her yer direniş”

Basın açıklaması, küresel intifada vurgusuyla son buldu. Platform, İran’da sivilleri katleden rejime, ABD’nin saldırgan politikalarına, Suriye’de Kürtlere yönelik saldırılara ve tüm baskıcı rejimlere karşı halkların eşitliği ve barış temelinde ortak bir direniş çağrısı yaptı.

İzmir Kadın Platformu’ndan Kadın Cinayetlerine Karşı Yürüyüş: “Katledilen Kadınlar İsyanımızdır”

İzmir Kadın Platformu, kadın cinayetlerine ve erkek şiddetine karşı “Katledilen kadınlar isyanımızdır” şiarıyla sokağa çıktı. ÖSYM önünde bir araya gelen kadınlar, “İzmir’de 3 günde 3 kadın cinayeti. Koruma, aklama, yargıla!” pankartı açarak Türkan Saylan Kültür Merkezi’ne (TSKM) yürüdü.

Yürüyüş boyunca “Yaşasın kadın dayanışması”, “Jin jiyan azadî”, “Kadın yaşam özgürlük”, “Erkek devlet yıkacağız elbet”, “Erkek vuruyor, devlet koruyor”, “Kadın cinayetleri politiktir” ve “Şiddete inat yaşasın hayat” sloganları atıldı.

TSKM önünde yapılan basın açıklamasını İzmir Kadın Platformu adına Rabia Taşdemir okudu.

Açıklamanın tam metni şöyle:

“Değerli basın emekçileri, değerli İzmir halkı basın açıklamamıza hoş geldiniz.

Bugün buraya 2026’nın ilk ayında yaşanan vahşi kadın cinayetlerini ve kadın düşmanlığını size anlatmaya geldik.

Geride bıraktığımız 2025 yılında Erkek Şiddeti Çetele verilerine göre erkekler, 225’te en az 299 kadını ve 64 çocuğu öldürdü. Yine aynı dönemde erkekler en az 16 kadına tecavüz etti, 772 kadını seks işçiliğine zorladı, 131 kadını taciz etti, 229 çocuğu istismar etti.

Bu ülkede kadınlar sistematik olarak öldürülüyor. Hiç biri münferit değil, kader değil. Tesadüf hiç değil.

Bunlar ataerkinin, erkek devlet şiddetinin, cezasızlığın, uygulanmayan koruma kararlarının ve kadınların yaşamını hiçe sayan kadın düşmanı politikaların sonucudur. Ve bunların tamamının sorumlusu saraydır.

Sadece son bir haftada; Sibel Külah boşanmak istediği erkek tarafından bağlandı, bedenine kezzap döküldü. Gözde Akbaba, hakkında uzaklaştırma kararı olan erkek tarafından sokak ortasında katledildi. Mihriban Yılmaz kaybedildi, boğuldu, toprağa gömüldü. Durdona Khakımova bıçaklandı, parçalandı, çöpe atıldı. Dilan Geyik öldürüldü ve ardından intihar süsü verildi.

Bu yaşananların adı vahşettir. Bu vahşetin adı erkek şiddetidir ve bu vahşetin sorumlusu; kadınları korumayan, şiddeti önlemeyen, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkan, 6284 Sayılı Yasayı uygulamayan Saray.

Erkekler bu şiddeti cezasızlıktan aldığı cesaretle işliyor. Çünkü arkalarında cezasızlık var. “İyi hal” var, “tahrik” var, kravat var, takım elbise var. Devlet erkek şiddetini durdurmadığı her gün, yeni faillere açıkça cesaret vermektedir.

Bu ülkede sadece failler değil, erkek şiddetini aklayan, normalleştiren dil de suç ortağıdır. Şiddet her gün eril dillerinde tekrar üretiliyor. “Kıskançlık”, “tartışma”, “aile meselesi” denilerek kadın cinayetleri normalleştirilmektedir. Biz bu dili reddediyoruz.

Savaş, erkek egemen düzenin kadınlara yönelik şiddeti meşrulaştırdığı en kanlı zeminlerden biridir. Kadınlar bu zeminlerde birer insan olarak değil, ganimet olarak görülür. Ait oldukları halkı aşağılamak, sindirmek ve cezalandırmak için cinsel saldırıya uğrar; bedenleri parçalanır, teşhir edilir.

Bir kadının saçının zorla kesilip kayda alınarak paylaşılması anlık bir öfke ya da bireysel bir sapkınlık değildir. Bu, kadına yönelik şiddetin tarih boyunca etnik kimlik üzerinden de kurulan, sistematik ve örgütlü halidir.

Kadınların saçlarının zorla kesilmesi, ganimet olarak alınması kadın kimliğini, onurunu ve bedensel bütünlüğünü hedef alan bilinçli bir şiddet yöntemidir. Verilmek istenen mesaj açıktır:

“Seni aşağılıyorum. Seni insanlıktan çıkarıyorum.”

Bu zihniyeti tanıyoruz. Düşmanımızı tanıyoruz. Ve onunla mücadele etmekten korkmadığımızı buradan bir kez daha haykırıyoruz.

Bir kadının saçını kesip pişkin pişkin sallayanlardan değil, saçını ören kadınlardan rahatsız olanların niyetini biliyoruz. Neden rahatsız olduklarını da biliyoruz. Şunu herkes bilsin: Rahatsız olmaya devam edeceksiniz.

Çünkü biz buradayız. Alanlardayız, meydanlardayız, sokaklardayız. Birbirimize sahip çıkıyoruz ve çıkmaya devam edeceğiz. Bizi göz altılarla susturamazsınız. Tutuklamalarla durduramazsınız. Yıldıramazsınız.

Kocaeli’nde saç örme eylemine katıldığı için gözaltına alınan  ve hemen ardından görevden alınan hemşire kız kardeşimizle gurur duyuyoruz. Buradan söz veriyoruz: Bu kavgayı büyüteceğiz.

Kadınlar yoksullukla, güvencesizlikle, işsizlikle kuşatılmış durumdalar. Ekonomik bağımsızlıkları ellerinden alınmış durumda. Bu düzen kadınları hem yoksul bırakıyor hem de şiddete mahkûm ediyor.

“Aileyi koruyoruz” diyen bu düzen, kadınları aile içinde şiddete terk ediyor. Kadınlar yaşasın diye değil, aile dağılmasın diye politika üretiyorlar. Biz bu anlayışı kabul etmiyoruz.

6284’ü uygulamayanlara, koruma kararlarını hiçe sayanlara, kadınların yardım çığlıklarını duymayanlara sesleniyoruz: Bu Saray Rejimi kadın düşmanı politikalarıyla erkeklere cesaret vermektedir.

Kadınları aile içine hapsedenlere, “önce aile” deyip kadınları mezara gönderenlere, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkanlara sesleniyoruz:

Bu kanlı düzeni kabul etmiyoruz.

Öldürülen her kadının hesabını soracağız.

Biz İZMİR KADIN PLATFORMU olarak buradayız. Öfkeliyiz, isyandayız ve haklıyız. Biliyoruz ki kurtuluş tek başına değil; kurtuluş yan yana gelmekte, kurtuluş örgütlü kadın mücadelesinde

Yaşam hakkımızdan vazgeçmiyoruz. Hesap soruyoruz.

Ve bu mücadeleden bir adım bile geri atmıyoruz.”

Karşıyaka’da Rojava Halkının Direnişiyle Dayanışma: Ablukaya, Cihatçı Karanlığa ve Emperyalizme Karşı

 

Karşıyaka Emek ve Demokrasi Platformu, HTŞ’nin Kobanî’yi abluka altına alması, DAİŞ tehdidinin bölgede büyümesi ve Rojava’da yaşayan halka yönelik saldırıları protesto etmek amacıyla Karşıyaka Çarşı girişinde bir araya gelerek basın açıklaması yaptı. Açıklamaya ‘Barış Anneleri’ de katıldı.  Eylemde “Karşıyaka Emek ve Demokrasi Platformu” pankartı açılırken, katılımcılar sık sık “Rojava halkı yalnız değildir”, “Biji berxwedana Rojava”, “katil İŞİD işbirlikçi AKP”  ve “Jin, jiyan, azadi” sloganlarını attı.

Platform adına açıklama öncesinde konuşan sözcü Didar Gül, Rojava’da yaşananlara dikkat çekmek için toplandıklarını belirterek, “Bugün burada Karşıyaka Emek ve Demokrasi Platformu olarak, Rojava’daki katliama, kırıma, insanlık dışı uygulamalara ve savaş politikalarına karşı sesimizi yükseltmek için bir aradayız. Açıklamamızı yapmadan önce bugün aramızda olan DEM Parti Milletvekilimiz İbrahim Akın’a sözü bırakıyorum” dedi.

DEM Parti Milletvekili İbrahim Akın, Karşıyakalıları selamlayarak başladığı konuşmasında, Rojava’ya yönelik saldırıların yalnızca bölge halkını değil tüm insanlığı ilgilendirdiğini ifade etti. Rojava halkının yaklaşık on bir yıl önce DAİŞ’e karşı büyük bir direniş sergilediğini hatırlatan Akın, bu mücadelenin yalnızca bölgeyi değil Türkiye ve Avrupa’yı da büyük bir felaketten kurtardığını söyledi. Bugün gelinen noktada ise farklı aktörlerin yeni oyunlarla bölgeyi yeniden kaosa sürüklemek istediğini belirten Akın, Rojava’da Kürtlerin, Arapların, Türklerin, Ermenilerin, Alevilerin ve farklı inançlardan halkların bir arada yaşam iradesinin hedef alındığını vurguladı.

Akın, Kobanî başta olmak üzere Rojava’ya yönelik saldırıların, abluka ve aç bırakma politikalarının uluslararası hukuka göre açık bir insanlık suçu olduğunu ifade ederek, çocukların soğukta hayatını kaybettiği bir tablonun kabul edilemez olduğunu söyledi. Kürt halkının yalnızca Türkiye’de değil, Suriye, İran, Irak ve dünyanın dört bir yanında ayağa kalktığını dile getiren Akın, bu saldırıların halkların ortak geleceğini daha da sahiplenmesine yol açtığını kaydetti. Rojava halkının huzurunun bozulmasının tüm bölgeyi savaşa sürükleyeceğini belirten Akın, hükümete ve uluslararası güçlere sessiz kalmamaları çağrısında bulundu.

Konuşmasında Suriye’de yaşanan son gelişmelere de değinen Akın, geçmişte terörist olarak tanımlanan yapıların bugün meşrulaştırılmaya çalışıldığını, buna karşın Suriye Demokratik Güçleri’nin haksız biçimde terörize edildiğini söyledi. SGD’nin yalnızca Kürtlerden oluşmadığını, Arapların, Türklerin ve farklı halklardan yurttaşların kendi yaşamlarını savunmak için bir araya geldiği bir yapı olduğunu ifade eden Akın, “Orada bir terör örgütü yok; hayatını, toprağını, suyunu savunan insanlar var” dedi. Halep’te yaşananlar ve DAİŞ tutuklularının serbest bırakılmasının yarattığı tehlikeye dikkat çeken Akın, bu durumun Türkiye açısından da ciddi güvenlik riskleri doğurduğunu belirtti. Mücadelenin yalnızca bir Kürt meselesi olmadığını, hukuksuz ve adaletsiz yeni düzene karşı ortak bir mücadele gerektiğini vurgulayarak Karşıyaka’daki emek ve demokrasi güçlerine teşekkür etti.

Akın’ın konuşmasının ardından basın açıklamasına geçildi. Açıklamayı platform adına DEM Parti Karşıyaka İlçe Başkanı Yaşar Şeren okudu. Şeren, dünyanın hukuka ve insan haklarına yönelik saldırıların giderek arttığı tarihsel bir eşikten geçtiğini belirterek, küresel güçlerin daha fazla kâr ve iktidar uğruna halkları yerinden ettiğini, ekolojik yıkımı derinleştirdiğini söyledi. Günümüzde yürütülen savaşların klasik askeri çatışmaların ötesine geçtiğini, şiddetin taşeronlaştırıldığı yeni bir savaş düzeninin kurulduğunu ifade eden Şeren, cihatçı ve paramiliter yapıların sahaya sürülerek suçların görünmez kılındığını dile getirdi.

Rojava’nın hedef alınmasının nedeninin, emperyalist planlara boyun eğmeyen bir halk iradesini temsil etmesi olduğunu vurgulayan Şeren, Rojava’nın Kürtlerin, Arapların, Süryanilerin, Ermenilerin, Türkmenlerin; Alevilerin, Ezidilerin, Hristiyanların ve Sünnilerin ortak iradesiyle, kadınların öncülüğünde kurulan tarihsel bir özgürlük deneyimi olduğunu söyledi. Bu deneyimin Ortadoğu’da savaşın, mezhepçiliğin ve erkek egemenliğinin kader olmadığını gösterdiğini belirten Şeren, kadın özgürlüğünü esas alan bu toplumsal modelin cihatçı zihniyetler ve kapitalist-emperyalist sistem için tehdit olarak görüldüğünü ifade etti.

Şeren, bugün Kobanî’nin fiilen kuşatma altında olduğunu, IŞİD artığı HTŞ güçlerinin sivillerin yaşam koşullarını hedef alan saldırılarla kenti teslim almaya çalıştığını belirterek, bunun bir askeri çatışma değil, yaşamı boğma ve halk iradesini kırma girişimi olduğunu söyledi. HTŞ’nin isim ve semboller değiştirse de ideoloji ve pratik olarak IŞİD’in devamı olduğunu vurgulayan Şeren, yaşananların IŞİD’in ortadan kaldırılmadığını, yalnızca farklı biçimlerde yeniden sahaya sürüldüğünü gösterdiğini dile getirdi.

Rojava’ya yönelik saldırıların hedefinin çok kimlikli, özgür ve eşit bir yaşam ihtimali olduğunu belirten Şeren, amaçlanan şeyin Kürt halkının tarihsel varlığını tasfiye etmek ve bölgeyi tekçi, cihatçı bir yapıya teslim etmek olduğunu söyledi. Türkiye’nin Suriye politikalarını da eleştiren Şeren, sahte güvenlik söylemleriyle yürütülen askeri ve siyasi müdahalelerin barışa hizmet etmediğini, aksine yıkımı kalıcı hale getirdiğini ifade etti.

Şeren, tüm demokratik kamuoyuna Rojava halkıyla dayanışma çağrısı yaparak, bunun bir tercih değil insanlığa karşı bir sorumluluk olduğunu vurguladı. 2014’te Kobane direnişinde olduğu gibi bugün de halkların iradesinin kazanacağını belirten Şeren, “Rojava halkları yalnız değildir” sözleriyle açıklamayı sonlandırdı.

Basın açıklamasının ardından eylem olaysız şekilde sona erdi ve katılımcılar dağıldı.