CAFER DAĞDOĞAN SER VERİP SIR VERMEYEN İŞÇİ ÖNDERİ

 

“……………

Adımız halk olduğu günden beri

Bir direnç olmuştur bizde sevinçler

Şimdi acının her kuraklığında

Onlar

Yüreğimizin ovalarına çiselenirler

Boşuna değil bu ölürcesine sevmek

Ve ölürken bile yürümek

Boşuna değil  !…..”

Adana’nın sarı sıcaklarının sönümlenmeye başladığı  günlerden bir gün, 26 Eylül 2021 günü öğleden sonra Adana  Akkapı Mezarlığı’nda yüreklerde sevgi, saygıyla harmanlanmış öfkeyle kundaklanmış yürekleriyle bir grup, devrimci komünist işçi Cafer Dağdoğan’ın başında toplandı.

Katledilişinden  kırkbir  yıl sonra, ailesiyle iletişim kurularak, doğrudan öz geçmişi üzerine bilgi toplanarak, dava dosyaları incelenerek yapılan çalışma Cafer Dağdoğan’la buluşma noktasına ulaşmıştı.

Grup adına Günseli Kaya  söz alarak PAKTAŞ’ta işçi olarak çalışırken işçi sınıfının gerçek sendikalarını oluşturmak için mücadele eden, işçilerin ekmek ve özgürlük mücadelesini siyasal mücadeleyle birleştirmek üzere sabırla, kararlılıkla çalışan Cafer Dağdoğan’ın kimliğinde devrim ve sosyalizm mücadelesinde yaşamını yitiren tüm devrimciler adına, anmaya katılanları saygı duruşuna davet etti. Cafer Dağdoğan’ın işçi sınıfı içinden çıkan, sınıfıyla bütünleşen ve sınıfların, eşitsizliğin, adaletsizliğin olmadığı  özgür bir ülke, kardeşçe yaşanacak bir dünya adına yaşamını feda eden Cafer Dağdoğan’ın özetlenen öz yaşam öyküsünü aktardı.

” CAFER DAĞDOĞAN   

SER VERİP SIR VERMEYEN İŞÇİ SINIFI DEVRİMCİSİ (1955-12.12.1980)

Cafer Dağdoğan  dokuz çocuklu ailenin sağ olarak dünyaya gözlerini açan üçüncü çocuğudur.  İlk çocuğun okul çağına gelmesiyle; nüfus müdürlüğüne başvuran baba Hasan, hazır gelmişken an itibariyle yaşayan 3 çocuğun da nüfus kayıtlarını yaptırdığından doğum gününün ayı, yılı tahmini olarak yazılmıştır. Nüfus memurunun yol göstericiliğinde, yasalara uygun bir sıralama yapılmıştır. Kayıtlarda 1955 olarak görülüyor.

Babası Hasan 1914-1915 yıllarında Muş Varto ilçesi Civarik (eski ismi) köyünde doğar Babasının ailesi, hem o yıllarda yaşanan  kıtlık hem de  Abdülhamit dönemi Hamidiye alayları ve aynı tarihsel  dönemin baskıları nedeniyle göç etmek zorunda kalan bir ailedir.   Babası Hasan 10 yaşlarındayken, annesi, babası ve kız kardeşiyle birlikte aile göç etmek zorunda kalır. Ayrıca Cafer’in abisi Mehmet’in, geriye dönük yaptığı  araştırmalarla, babası Hasan’ın dayısının da  Abdülhamit in baskısına isyan ederek “eşkiyalık” yaptığı biliniyor. O dönemin eşkiyalarının yiğitlikleri, mertlikleriyle tanındığı, halk tarafından sahiplenildiği bugün de bilinir, anlatılır, roman ve öykülere konu olur.

Babaları Hasan on yaşlarındayken, annesi ve üvey kız kardeşiyle Adana’da son bulacak göç yoluna düşmüşlerdir. Yayan çıktıkları o zorlu göç yollarında Hasan’ın kız kardeşi ve babasının  nasıl ve ne şekilde yaşamlarını yitirdikleri bilinmiyorsa da,  ailenin göç travması yaşadığı, çocukların da nenelerinin, annelerinin anlatımlarıyla devletin gadrine uğradıklarını anladıkları; göç etme zorunluluğu, kıtlık ve yaşam zorluklarının, kişilik çizgilerinin belirlenmesinde etkili bir rol oynadığı anlaşılıyor. Belki de otoriteye karşı çıkmak, yoksulluğun  “kader” olmadığını anlamak; adalet, eşitlik, hakkaniyet istemek, önce ailenin geçmişinde yaşanan haksızlıklara doğal bir tepki olarak ortaya çıkıyor ve sonrasında sosyo-politik çevreyle ilişkilendikçe, toplumsal üretim içinde alınan konuma uygun olarak politikleşiyor ve belirgin bir karakter kazanıyor.

Annesi  Gule (Güllü) Elazığ’lı varsıl bir ailenin kızıyken,  19 yaşında kendinden en az 15 yaş büyük bir erkekle evlendirilmiştir ve bu evlilikten doğmuş bir çocuktur Cafer Dağdoğan. İlkokula Adana’da başlar ve başladığı okulda tamamlar. Eğitime başlamasıyla  birlikte  abisi ve diğer kardeşi Selim  gibi Cafer de ailenin yaşamını sürdürebilmesi için ailenin bütçesine katkı sunmak üzere  mevsimine göre simit, eskimo, çakmaklara taş- benzin, ayna, tarak, jilet gibi işporta türü ürün satışlarına başlar, böylece yaşamın zorluklarıyla daha küçük yaşta karşı karşıya kalır.

Ailenin düzenli bir geliri yoktur, yoksulluk olağandır, yaşam biçimidir. Oturdukları evde elektrik yok, soba yok. Aydınlanmak için gaz lambası;  ısınmak için de gaz tenekesi veya  dönemin yemeklik yağlarından (bizim kuşağın iyi  bildiği) Vita adı verilen margarinin tenekesinden yapılan mangal kullanılırdı.. (Anne Gule’nin “imal” ettiği mangal, Vita tenekesinin içinin çamur ile sıvanmasıyla oluşur. Atık tren kömürü, toprak ile karıştırılıp harç edilir ve çember kalıplara dökülür; bu harç kuruduktan sonra küçük parçalar halinde dışarıda teneke mangalda yakılır ve dumanı geçtikten sonra ev içine alınarak ısınma sağlanırdı.)

Yoksulluk başa beladır; bu çok çocuklu ailenin hemen her gün yediği, bulgur pilavı ya da mercimek çorbasıdır. Anne güllü kendi sütünün bol olması, çocuğun aç kalıp ağlamaması için şekerli su içiyor. Annesi sağlıklı beslenemediğinden sütü fazla olmuyor. Şekerli su içerek, çocuğunu beslemeye çalışıyor. Büyümekte olanlar bunu görür ve anlarlar.  Böylesi bir ortamda çocukların okul kitapları ve kimi zaman alınabilen  okul dergileri dışında farklı kitap okuyabilme olanakları  yoktur

Babası, Cafer ilkokulu bitirdikten sonra bir zenaat sahibi olsun diye önce döküm, sonra torna-tesfiye atölyesine çırak olarak gönderir. Aynı düşünce ile abisini de okulu bitirdikten sonra bir “altın bilezik sahibi olsun diye beş yıllık Erkek Sanat Enstitüsü’ne yollar. Sonraki yıllarda Cafer hem çalışır, hem ortaokulu dışarıdan bitirir, hem de Akşam Ticaret Lisesi’ne devam eder ve mezun olur. Cafer küçük yaşta çıraklıkla başladığı meslek yaşamına askere gidinceye kadar iyi bir torna-tesfiye ustası olarak devam eder.

Askere gider (o dönem 20 aydır). 1978 Temmuz ayı sonunda terhis olur. Adana’nın Ağustos sıcaklarında hemen iş aramaya başlar ve bir ay içinde Adana-Paktaş Fabrikası’nda çalışmaya başlar. Makinelerin tamir ve bakımını yapmaktadır. 1980’in ilk ayları, işçi sınıfının grev ve direnişlerinin yükseldiği; İzmir’de Tariş işçilerinin direnişinin ülke genelinde emekçilerin desteğini aldığı ve dayanışma eylemlerinin yapıldığı  aylardır.  Paktaş Fabrikası’nda da işçiler Tariş işçileriyle dayanışma eylemleri yaparlar. Cafer dayanışma eyleminin örgütleyicilerinden ve önderlerindendir. Gözaltına alındığında da Paktaş’da işçi olarak çalışmaktadır.

1975 yılı başında abisi askerden döner ve Ticaret Lisesi mezunu olduğu için, okuldan dönem arkadaşının aracılığıyla kısa sürede iş bulur,  Sabancı Holdingin bir  kuruluşu olan Sun’i ve Sentetik Elyaf Sanayii A.Ş  ( SaSa) da muhasebe elemanı olarak işe başlar. Evdekiler çok mutludur, hele de anneleri! Oğullarını  “everme” zamanıdır ona göre; önce ilk oğlan, sonra Cafer ve Selim.

Ancak olaylar bir annenin yüreğinden geçenler gibi seyretmez; 1978 Yılı 19-26 Aralık tarihleri arasında  gerçekleşen Maraş Katliamı nedeniyle faşist saldırılar siyasi cinayetlerden katliam boyutuna sıçramış, on dokuz ilde sıkıyönetim ilan edilmiştir ve Adana da bu illerin arasındadır. Bu süreçte haftalık olarak basılan ve yerellere dağıtımı yapılan Halkın Kurtuluşu gazetesi diğer devrimci, sosyalist dergiler, gazeteler gibi siyasi iktidarın hedefindedir çünkü günlük politikanın taşıyıcısı olarak gazete, girdiği tüm çevrelerde örgütleyici işlev görmekte, dönemin politik hattını, eylem çizgisini taşımaktadır. Halkın Kurtuluşu gazetesinin ya da teorik aylık dergi Parti Bayrağı’nın basım yeri, imtiyaz sahibi bellidir, her ikisi de bu anlamda yasaldır ama “devletin bekası” her şeyden önemlidir. Bu koşullarda, devlet açısından gazetenin bölgelere nereden, kentlere ulaştıktan sonra da hangi birimlere kimler tarafından dağıtımının yapıldığını bilmek, engellenebilmesi açısından önemlidir. Polis bu yayın organının Adana ve çevre illere sokulmaması için seferber olmuş ama bir türlü ilk eli bulamamaktadır. Halbuki dağıtımda gizli bir iş yapılmamakta ancak hızlı ve dikkatli çalışılmaktadır. Uçak ile gelen kargo teslim alınıyor, zaman geçirilmeden gönderilecek il ya da ilçenin,  saatte bir kalkan otobüs veya minibüsüne yüklenerek ilgili yere gönderilmektedir. Hepsi budur! Cafer’in birçok kez göz altına alınma nedeni Halkın Kurtuluşu adlı bu yayın organını satmak ve dağıtmaktır; bu arada göz altına alınan sadece Cafer değildir tabii. Diğer gençler de göz altına alınmakta, kaba dayak, göz dağı, tehdit, şantajla karşılaşmakta ama sonrasında çoğunlukla serbest bırakılmaktadır. Gözaltına alınmalar sıklaşınca anne bir gün, bir gözaltı sonrasında, büyük oğlu Mehmet’e çok kaygılı olduğunu, Cafer’in başına kötü şeyler gelmesinden korktuğunu söyleyerek kardeşiyle görüşmesini ister. Kendisi de Cafer le konuşmuş, bu işlerden vaz geçmesini istemiş ama sözünü dinletememiştir. Abisi ve Cafer aynı çatı altında, aynı anne ve babanın çocuklarıdırlar ama o kez ilk defa bir araya gelip karşılıklı zıt iki düşünceye sahip bireyler olarak  konuşacaklardır.

Ailenin en büyük çocuğu olarak Mehmet, kardeşine, gözaltına alınmasından dolayı annesinin yaşadığı korku ve kaygıyı, serbest bırakılıncaya çektiği ızdırabı; onları büyütmek için yaşadığı zorlukları anlatmaya çalışır. Annesine bunca zorlu bir yaşamın ardından bu ve benzeri kaygıları yaşatmaya hakkı olmadığını söyler. Cafer dikkatle abisini dinler, her zaman olduğu gibi.. O güne kadar abisine karşı hiç bir saygısızlıkta da bulunmamıştır “Bitti mi abi, biraz da beni dinler misin?.. der. Annemin de, babamın da benim için duydukları kaygıları anlıyorum. Ama sizin de şunu anlamanız gerekir. Bunlara neden olan ben değilim. Bu konuda sizlerle farklı düşünceye sahibim. Ne yazık ki sizleri kısa zaman içinde ikna etmekte başarılı olamayacağımı da biliyorum. Ne olur abi bu konuda üzerime gelmeyin,” der sonunda. Ağabeyi Mehmet, “Cafer’in itiraz ettiği karşı çıktığı kapitalist düzenin sahibi ya da koruyucusu sanki benmişim, üstelik ‘bu konuda üzerime gelmeyin, ne olur’ demesini de bir meydan okuma gibi algıladım, öfkelendim, bağırıp Cafer’e şiddet uygulamaya başladım.”  Her hatırladığında hicap duyduğu, bir olaydır bu. Bilinsin, hala siyasal düşünce inancını engellemek için yakınına baskı, şiddet uygulayan varsa ibret olsun diye aktarılsın istedi ağabeyi Mehmet. Birkaç gün sonra, Cafer her zamanki saygı ve sevgi ifadesiyle abisiyle konuşmak ister, abi kendi deyişiyle  kendisiyle büyük bir “kavganın” içinde, darmadağın olmuş halde.. Cafer sakin, kendine güvenli, “bir demir ustası gibi, şekil vereceği demiri tam tavına getirdikten sonra işlemeye başlayan bir “usta” gibi söze başlar. Abisine önceki güne dair hiçbir öfke, kırgınlık-kızgınlık duymadığını, sevgisinden emin olduğunu söyler…  Bu konuşma sırasında anne, iki kardeşin birbirleriyle gerilmesi endişesi taşımakta; çay, ayran gibi içecek getirerek durumu kontrol etmek çabasındadır. Konuşma uzayınca da çareyi çocuklarını yemeğe, sofraya çağırmakta bulur. Bunun üzerine Cafer konuşmayı şu sözlerle bağlar: “Toplumsal varlıklarımızı belirleyen düşüncelerimiz değil; düşüncelerimizi belirleyen toplumsal varlıklarımızdır Abi.” Bu anlatım yaşam boyunca abisinin aklında olacaktır; düşüncemize uygun mu yaşıyoruz yoksa yaşadıklarımıza uygun mu düşünüyoruz; olguları diyalektik olarak irdeleyip anlayıp yorumlamadan yaşadıklarımızı teorileştirip rasyonalize edip kendimizi aklamaya mı çalışıyoruz? Bu soru hepimizedir aslında. O zamandan bu yana abi anlar ki, bu genç işçi, kardeşi, kavgada ustalaşmış ve yalnız üretimdeki çevresine değil sosyal çevresindeki, ailesindeki her kişiye de bu bilinci taşımaktadır. İşçi sınıfının ideolojisi Marksizm-Leninizmi öğrenmek için gerekli kaynak ihtiyacını, o zamandan sonra Cafer den istemeye başlar. Devlet nedir-Ne değildir?  Kapitalizm-Emperyalizm, Toplumsal Mücadeleler Tarihi ve bu mücadeleler sonucu elde edilen kazanımlar, yenilgiler, nedenleri üzerine kitaplar.. Emek ve emeğin sömürülmesi, işçilerin ve emekçilerin ürettiği artı değer ve üretilen artı değere işverenlerce nasıl el konulduğu… Ağabey anlamıştır ki, mücadelenin yolunu gösteren bu bilgiler yaşadığımız toplum düzeni içinde, egemenler tarafından, işçi ve emekçilere verilmesi bir yana zaman zaman yasaklanır, algı yanılsaması oluşturularak işçilere uzak durmaları salık verilir, edinenler cezalandırılır; bu bilgiler okuyarak, tartışarak örgütlenerek edinilebilir ancak.

Cafer’i anlamak, Caferler’i anlatmak sadece övgüler içeren hamaset dolu önermeleri art arda dizmek, bir kahraman yaratmak, efsaneleştirmek olmasa gerektir. Cafer’in kısacık ömründe nasıl bir yaşam tercihini seçtiğini; savunduğu devrimci düşünce’yi nasıl özümsediğini, içselleştirdiğini, bu düşüncelerini bire-bir ilişkiye geçtiği insanlarla nasıl paylaştığını; paylaştığı insanları nasıl etkilediğini anlamak, anlatabilmek için kendi yaşamınızın bir döneminde olsun onun gibi yaşamak, hissetmek gerekir. O her yanıyla bir insandır; bir evlat, bir kardeş, ağabey, dost, arkadaş, yoldaş..  Askerden dönüşünün hemen sonrasında kız kardeşi nişanlanır. Cafer arkadaş çevresinden olsa gerek nişanlısının faşist bir çevresinin olabileceğini duyunca abisiyle konuşur. “Enişte” adayının yapısını çözmeye çalışır, onunla açıkça konuşur; suya sabuna karışmayan, “aile kurma” derdinde olan, kendi halinde, dürüst bir kişi olduğunu anlar; işçi-emekçi olarak devrimci mücadeleye saygı ve duyarlılık göstermesini ister ve öyle de olur. Kız kardeşinin eşi yaşamının sonuna dek aileye de devrimcilere de saygıda kusur etmez, kız kardeşini de üzmez.

Cafer askerlikten sonra kısa sürede Adana Karşıyaka’da Paksoy Dokuma Fabrikasında tornacı ustası olarak işe başlar; abisi de SASA’da muhasebe “memuru” olarak çalışmaktadır; artık yoldaş olmuşlardır. İşçi sınıfının ekonomik ve sendikal örgütlü  mücadelesinin içinde yer alırlar.

Çalıştıkları fabrikada işçiler DİSK’te örgütlenme çabası içindedir. Dönem işçiler arasında “sınıf sendikacılığı” söyleminin yüksek sesle dillendirildiği,  devrimci hareketin partileşme sürecinin başladığı yıllar. İş yerinde abi-kardeş ayrı fabrikalarda ama ikisi de Devrimci Sendikal Muhalefet (DSM) faaliyeti yürütmektedirler. Bu faaliyetler sürerken  burjuvazi de boş durmaz; sınıf sendikacılığına karşı her türlü baskı ve algı yanılgısı yaratmaya çalışmaktadır. Sınıf sendikacılığı karşısında bir yandan “sarı sendikacılığı” teşvik ederken öte yandan, “çalışma barışı” adı altında işçi ve işverenin kardeşliği  propagandası yapmaktadır. İşçilerle devrimcilerin buluşmasını engellemeye, bağları olanlarda güvensizlik oluşturmaya çalışmaktadır. 1977 Yılı 1 Mayıs kutlamalarında yaşanan katliamın henüz üzerinden 1 yıl geçmiştir. Ülke genelinde işçi sınıfının ve devrimci gençlik önderlerine yönelik saldırıların arttığı, sınıf hareketinin, emeğin örgütlenmesi ve kurtuluşunu savunan devrimci gençlerin, sınıf bilinçli işçilerin,  gazetecilerin,  öğretim üyelerinin, aydınların katledildiği bir dönem yaşanmaktadır.

1979 Yılı sonlarında abisi baba evinden ayrılıp kiraya çıkar. Ev boşalmış,  Cafer  Paktaş’ta çalışmaya, anne de Cafer’e “kız aramaya” devam etmektedir. Nihayet Cafer için uygun bir eş adayı bulmuştur anne ama  Cafer “gönül işlerine” biraz yabancı gibidir, üstelik buna zaman da ayıramamaktadır.

Kenan Evren’in başını çektiği 12 Eylül 1980 Darbesi’nin kuvvet komutanlarından oluşan Askeri Faşist Cunta iş başındadır. Cafer’in abisi Mehmet’in anlatımıyla “4 Aralık 1980 halen SASA’da çalışmaktayım. 12 Eylül 1980 günü gece yarısı Genel Kurmay Başkanı Kenan Evren ve Kuvvet komutanlarından oluşan Askeri Cunta “düdük çalarak “Rayından çıkmış olan demokrasimizi” tekrar tayına oturtmak için yönetime el koyduklarını ilan etmesinin üzerinden 82 gün geçmiş. Sabah işe gidiyorum; servisten iner inmez iki güvenlik görevlisi yanıma yaklaştı: Mehmet Bey bu gün itibari ile işinize son verilmiş, fabrika ile olan ilişiğiniz kesilmiştir. Aldığımız talimat gereği sizi fabrika içine sokamayacağız bilginiz olsun” dediler.

“Aslında benim ikinci işten çıkarılmam idi. 12 Eylülden üç gün önce işverence işten çıkarılan 6 işçi arkadaşın tekrar işe alınması konusunda sendikanın da devreye girmesine rağmen olumlu bir dönüş olmaması üzerine; sendikanın dahli dışında, işçi arkadaşların ortak kararı ile, işten çıkartılan işçiler tekrar işe başlayana kadar iş yerinde direniş başlatılacak iş durdurulacaktır. Gündüz tam gün çalışan işçiler işbaşı yapmayacak, sabah vardiyası işe başlayanlar işi durduracak  ve fabrika girişindeki geniş alanda toplanılarak, işlerine son verilen arkadaşlar tekrar işe alınıncaya kadar sloganlar eşliğinde haklı direnişimizi ilan edecektik. Öyle de oldu.     

“Aşağıdan direnişçilerin sloganları duyuluyor. Ben muhasebe servisinde çalışıyorum/çalışmıyorum. İşçi arkadaşlar beni çağırıyorlarcasına seslerini daha da gürleştiriyorlar. Serviste çalışanların çoğunun durumdan haberleri yok ve ne olduğunu anlamaya çalışıyor, bir tür panik havası içindeler. Kalemi defteri bıraktım. Serviste çalışan arkadaşlara durumu açıklayan bir konuşma yaptım ve bu haklı direnişi desteklemek için işçi arkadaşlarla buluşmaya gidiyorum dedim. Servisten ayrılarak işçi arkadaşlarla buluştum.

“Direnişimiz coşku ile sürüyor. Öğleden sonra saat 15.00’da işbaşı yapan vardiya işçileri fabrikaya giriş yaptı ancak onlarda işbaşı yapmayarak direnişe katıldılar. İşveren temsilcileri ve bölüm amirleri panik içindeler işçiler arasında dolaşarak buna bir son vermeleri gerektiğini telkin etmeye diğer taraftan da direnişe önderlik eden devrimci işçi arkadaşları tespit ederek işverene raporlar iletiyorlardı. Ama ne fayda! Direniş devam ediyor. SASA kurulduğundan bu güne böyle bir işçi direnişi ile ilk defa karşılaşıyordu.

“Akşama doğru fabrika önüne birkaç askeri cemse geldi. Direnişçi işçiler fabrika girişine “etten barikat kurarak” kenetlendik. Askerler öndeki direnişçileri teker teker sürükleyerek askeri araçlara bindirip polis kolejinde toplu gözaltına almaya başladılar. Bu gözaltılar da fayda etmedi kapı önündeki barikatı sökmeye çalışırken arkadan gelenler barikatı tahkim ediyorlardı. Binlerce işçiyi nereye kapatacaklardı. Akşama kadar 100-150’ye yakın direnişçi arkadaşla gözaltındayız. Ertesi sabah gözaltında bulanan tüm arkadaşların tek bir ifade vermeleri konusunda ortak karar aldık. İfademiz şöyle olacaktı: ‘Haksız bir şekilde  işten çıkartılan arkadaşlarımızın işe geri alınması için haklı bir direniş başlattık ve bu direnişi arkadaşlarımız geri alınıncaya kadar sürdüreceğiz’ olacaktı. Öyle de oldu. Ertesi gün tüm ifadeler alındıktan sonra serbest bırakıldık ve tekrar direnişimizin başına döndük.” Direnişimiz her geçen gün daha da güçleniyor. İşveren tespit ettikleri direnişe öncülük eden devrimci işçileri işten çıkardığını ve bu kişilerin fotoğrafları ile işçiler arasında gezen polisler tarafından işçilerin arasından ayırmak için yeni bir hamleye girişti. Bu da fayda etmedi. işçi arkadaşlar guruplar halinde toplanarak biz devrimcileri saklamaya çalıştılar. İşverenin bu hamlesi de bir işe yaramadı. Artık direnişe önderlik eden arkadaşlar hiçbirimiz hiçbir şekilde işyerini terk etmeyeceğiz kararı aldık gece-gündüz birkaç saatlik uyku ile ‘işçilerin korumasında’ direnişin başında idik”

Türkiye genelinde büyük bir sessizlik vardır ama bu, fabrikadaki direniş için geçerli değildir. Hatırlayalım, darbe sonrası üretimin devamı gerekiyordu; 24 Ocak kararları olarak bilinen, işçilerin kazanılmış hem ekonomik hem sendikal hem sosyal haklarının geri alınması, sermayenin kâr oranlarının büyütülmesi gerekiyordu. Bir kararname ile işten çıkarılan tüm işçiler geri çağırılır. Dolayısıyla direnişin esas gerekçesi de ortadan kalkmış olur. İşveren durumu fırsata çevirerek tazminatı almak isteyen işçilere ayrılma telkininde bulunur; direnişçi işçilerin büyük çoğunluğu, tüm hakların askıya alındığı koşullarda başlarına gelecekleri yani tazminatsız olarak işten çıkarılma ihtimalinin yüksekliğini görüp tazminatlarını alıp ayrılırlar.  Cafer’in abisi işten ayrılmaz ancak kısa bir süre sonra tazminatsız işine son verilir.

Askeri faşist cunta “Rayından çıkmış olan demokrasimizi yeniden rayına oturtturmak” için “canhıraş” bir şekilde çalışıyordu. Binlerce işçi ve emekçi, devrimci gençlik önderleri, aydınlar ve akademisyenler, “sivil siyasetçiler” gözaltına alınmış, işkenceye ve onur kırıcı muameleye tabi tutularak askeri mahkemelerde yargılanıp cezaevlerine kapatılmaya başlanmıştı. Tüm işçi sendikaları ve mesleki örgütlerin kapısına “kilit” vurulmuştu. Aranan kişilerin resimleri afiş gibi asılarak ilan ediliyor, kurdukları kontrol noktalarında polis ve askerler ellerindeki listelerde adı geçen ve benzer isimlerdeki kişileri yakalamak için “insan avına” çıkmışlardı.             

5 Aralık 1980 günü sabaha karşı Hacı Bayram Karakolu’ndan gelerek eve baskın yapan polisler Cafer’i ifade vermesi için emniyete götürürler. Gün ışıyınca baba Cafer için iç çamaşırı, giysi ve battaniye götürür. Anne kesin bir şeyler biliyormuşçasına “Cafer’imi bu defa bu zalimler mutlaka öldürürler” demekte, durmaksızın ağlamaktadır. Öğle saatlerinde baba eve gelir. Cafer’in Hacı Bayram Karakolu’nda olmadığını, kendisini Polis Koleji’ne yönlendirdiklerini, götürdüğü eşyaları teslim ettiğini ancak Cafer’i göremeden geri döndüğünü söyler. Anne feryadı basarak; “Nasıl görmeden gelirsin?!” diye öfkelenir. Baba “Sakin ol, öğleden sonra tekrar giderim,” der ve tekrar gider.  Eve geri döndüğünde, çok ısrar etmesine rağmen görüşme imkanı verilmediğini, bekleyip, bekleyip nasıl bir fırsat yakalamış ise gözaltına alınanların tutulduğu binanın üst katına çıkmayı başardığını, polisler fark edince de yaka-paça dışarı çıkarıldığını, Cafer’i görmek için ne yaptıysa da sonuç alamadığını anlatır. Üç gün boyunca Polis Koleji’ne gider gelir baba. Gözaltında alınanların aileleri her gün birbirlerini gördüğünden artık akraba gibidirler; kaygılarını, acılarını paylaşırlar. O gün diğer ailelerden biri Cafer’in ağır işkence sonucu apar topar Polis Koleji’nden götürüldüğünü öğrenir ve babaya söyler. Baba eve döner ve durumu aktarır. Ertesi gün Adana’da bulunan hastanelerin hasta kabul ve morg kayıtlarından Cafer’i aramaya başlarlar ancak izine, kaydına rastlayamazlar. Kaygıları ciddi boyuttadır ve ertesi günü mezarlık kayıtlarını araştırmaya koyulurlar. Sonunda Adana Akkapı Mezarlığı’nın kimsesizler kısmında Cafer’in defin kaydına rastlarlar.  Cafer gözaltına alındığı günün akşamı, işkenceci polisler tarafından, askeri güç takviyesi ile birlikte alelacele KİMSESİZLER mezarlığına gömülmüştür, her gün kendisini arayan soran ailesine haber verilmeden, işlenen insanlık suçunun ağırlığı, faşist cuntanın kendilerine verdiği teminat ve güvenin rahatlığıyla..

Devrimcilerin kimsesiz olmadığını; ailelerinin, sevenlerinin onların arkasında olduğunu bilirler bilmesine de cinayeti, işkenceyi açıktan savunan/savunabilen var mıdır ki!.. Ancak gizlemeye çalışırlar, failleri cezasız kalabilsin diye; zaman aşımı olmayan bu insanlık suçunun, işkencenin herkese gözdağı olması için… Yanılırlar, hem de çok… Daha o günden Cafer’in ailesi ve onbeş yıl sonra Cumartesi Anneleri… Bıkmadan usanmadan, baskılardan yılmadan, ısrarla, kararlılıkla çocuklarına ölüsüne de dirisine de sahip çıkmaya devam ederler. İşkencede, yargılı-yargısız infazlarda, yeni cinayetleri durdurabilmek adına, insanlık onurunu korumak adına, karanlığı yırtmak için..

Cafer, ailesinin hukuksal girişimleriyle kimsesizler mezarlığından çıkartılır, bugün başında toplandığımız mekana getirilir. Çıkarıldığında işkence izleri açık seçik görülmektedir. Ayakları falakadan şişmiş, morarmış, bedeni sigara yanıklarıyla oyulmuş, belden aşağısı elektrik pikürleriyle kararmış, bıyıkları ve yüzünün tüylü-kıllı kısımlarında kıllar yolunmuş, derisi kabarmış ve kanlanmış, kafatası telsiz darbeleriyle künt travmayla yaralanmış kanamıştı; ayan beyan görünmektedir işkence izleri, insanlık dışı, dehşet verici, zalimcedir.

Bugün bizler, burada temsilen bulunanlar, bir kuşağın insanları; devrimcilerin unutulmadığını, unutulamayacağını, kimsesiz olmadığını bir kez daha göstermek, duyurmak, anlatmak için aradan geçen 41 yıla karşın bir araya geldik. Oysa işkenceciler, katiller, tarih boyunca insanlık suçu işlediği için lanetle anılanlar! Sizlerin mezarlarına kimler gelecek; sizleri kimler, nasıl anacaklar?

Adıyla sanıyla, onuruyla toprağa verilmesinden sonra yaşananları da özetlemekte, bilmekte yarar var. Baba, oğlunun işkenceyle öldürülmesi nedeniyle avukat tutar, suç duyurusunda bulunur. Beş ay sonra Cafer’i işkence sonucu katletmekten polisler mahkemeye çıkarılırlar. ilk duruşmanın sonunda mahkeme çıkışı abisini de darp ederek gözaltına alırlar. İlk andan itibaren suçlarının ağırlığıyla aslında bir ihtimal gerçekten  yargılanmanın korkusuyla, öfkenden kudururcasına saldırılar, tehditlere başlarlar. Abisini yasa dışı örgüt üyesi olmaktan içeri tıkacaklarını söylerler. Babasını da gözaltına almışlardır; baba 15gün, abisi 56 gün göz altında kalır ancak davalarından vazgeçmezler.

Cafer’in yeni mezarına defin işlemi yapılırken mezarlığı çevreleyen duvarların etrafı birkaç cemse dolusu asker ile sarılıdır.  Mezarlığa gelmek üzere erken saatlerde yola çıkan aile bireyleri, komşulardan birkaçı ve Cafer’in arkadaşları güzergah üzerindeki Hacı Bayram Karakolu önünden geçerken annenin acıyla, öfkeyle yerden aldığı birkaç taşı karakolun kapı ve pencere camlarına atarak bir camı kırdığını anlatırlar. Bunun üzerine askeri cuntanın emir erlerinin silahları tehdit ve gözdağı vermek üzere onlara çevirdiklerini… Ancak bir ananın, babanın evladını işkence sonucu kaybetmesi canını kaybetmesinden daha acıdır; anne-babanın gözünde, üzerine gelebilecek  kurşunlar hiçtir!

Babanın en azından yaşarken görürüm umuduyla Cafer’i katledenler hakkında yaptığı başvuru davaya dönüşür dönüşmesine de yedi yıla yakın sürer; yargı, faşist cuntanın ve cuntacı mekanizmaların vesayeti altındadır; yargılamalar göstermeliktir, failler korunmaktadır. İşkenceciler mahkeme ifadelerinde, Cafer’in kendini merdivenden aşağı atarak, yuvarlanma sonucu kafasını çarpması üzerine öldüğü mealinde ifade verirler, Adli Tıp Kurumu da gerçek bir rapor düzenlemez. İşkence davası polislerin beraatiyle sonuçlanır. Cafer  gözaltına alındığında hiç kimsenin adını vermez.  Farklı bir soruşturma nedeniyle aynı dönemde göz altında olan bir kişinin anlatımından öğrenilen, sorgu sırasında ve sonrasında işkenceden et yığını bir külçe gibi koridorda bekletilen Cafer’in ağzından inilti biçiminde zar zor duyulan “bilmiyorum, bilmiyorum” sayıklamasıdır, buradan da devrimci faaliyetleri hakkında hiçbir bilgi vermediğini anlıyoruz. Cafer Dağdoğan’ın işkencede katledildiğine ilişkin işkence davası dosyasında sekiz  polis yargılanmıştır aynı dosyada o dönemde gözaltında bulunan kişilerin, Cafer in işkence gördüğüne tanıklıkları da vardır.

Toplumların tarihi gösteriyor ki olgular, olaylar ne yazık ki yaşanılan dönemde açığa çıkarılmıyor, tarih hemen yazılmıyor. Ancak hepimiz biliyoruz ki tarihte, hangi devlette, hangi ulusta, hangi coğrafyada olursa olsun, haksızlıklar, sömürü, baskı, işkencenin her türü, ırkçılık, şovenizm, işgal, farklı olanı inkar ve  imha hiçbir erk, tarafından savunulamıyor. Eşitlik, adalet, emeğin ve halkın özgürlüğü, ülkenin tam bağımsızlığı için verilen savaşlar, yapılan fedakarlıklar ise onurla anılıyor.

Biz de bugün Cafer yoldaşımızı saygıyla, minnetle, sevgi ve özlemle anıyor ve sınıfların olmadığı eşit ve özgür bir dünya sevdamızdan vazgeçmediğimizi bir kez daha söylüyoruz. Sürüyor sürecek bu kavga, yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!..”

 

GÖKHAN HARMANDALIOĞLU

 

DAVA ARKADAŞLARI GÖKHAN HARMANDALIOĞLU’NU UNUTMADI.

25 Eylül 2021 de TDKP  Ankara davası dosyası kapsamında, 12 Eylül sonrasında yargılanan yoldaşlarından kırka yakını ve avukatı Nihat Toktay 18 Mart 2021 tarihinde yitirdikleri Gökhan Harmandalıoğlu’nu mezarı başında ziyaret etti.

Kanser hastalığı nedeniyle altı yıldır kanser hastalığı nedeniyle Almanya’nın Köln şehrinde tedavi gören Harmandalıoğlu, 1988 yılında memleketten ayrılmak zorunda kalmıştı.

Vefatından sonra, TDKP Ankara dosyası kapsamında birlikte yargılanan arkadaşları, Gökhan Harmandalıoğlu’nun mezarını, kız kardeşinin onayını alarak yaptırmışlardı.

Mezar başında dava dosyası sanıklarından Günseli Kaya söz alarak Gökhan Harmandalıoğlu’nun faşist diktatörlüğün 12 Eylül döneminde, Ankara Emniyet Müdürlüğü Siyasi Şube’de gördükleri işkenceye karşı devrimci komünist onurun  simgesi, umudun ışığı, direnmenin yol göstericisi olduğunu söyledi. Sözlerine ezen-ezilenin, sömüren-sömürülenin olduğu sınıflı toplumlarda faşizmin her türlü baskısına karşı sınıf mücadelesinin durdurulamayacağını belirterek, kırk yıl sonra bir araya gelmenin faşizmin yıllarca süren baskı ve zulmüne karşı faşizme teslim olmadıklarının göstergesi olduğunu söyledi. Faşizmin kıyımlarını, zulmünü unutmadıklarını, unutmayacaklarını,  faşizme karşı mücadele ateşinin sesi, harlayan nefesi olmayı sürdüreceklerini belirtti.

Ardından G.Harmandalıoğlu’nun kız kardeşi Göksel Harmandalıoğlu gelenlerin hepsini kardeşi olarak gördüğünü söyleyerek, bu sahiplenmenin çok değerli ve anlamlı olduğunu belirtti, anmaya katılanlara teşekkür etti. Devrimcilerin bu ülkenin aydınlık yüzü olduğunu, yapılması gereken çok şey olduğunu, herkesin gücü oranında yaşanmakta olan haksızlıklara karşı mücadele etmesi, bu mücadeleyi sürdüreceklerine olan inanç ve güveni ifade etti ve hazırlamış olduğu kardeşi Gökhan Harmandalıoğlu’nun özyaşam  öyküsünü okudu., okuduğu metin şöyle:

“”GÖKHAN HARMANDALIOĞLU (17 Ekim 1949-18 Mart 2021)

17 ekim 1949 yılında beş  çocuklu bir ailenin  tek erkek evladı olarak dünyaya  kardeşi Göksel’in (benim) ikizi olarak dünyaya geldi. Daha doğrusu, üç kız evlattan sonra annemiz Gökhan’ı ve beni ikiz çocuk olarak dünyaya getirdi. Gökhan, tek erkek çocuk olması nedeniyle çok özen gösterilerek hatta ayrıcalıklı büyütüldü.

Annemiz evin yani beş çocuğunun peşinde, evlatlarına çok düşkün, çok temiz, titiz bir kadındı. Babam  Hacıbektaş ilçesinde benzinlik çalıştırıyordu. 1950 yıllarında Hacıbektaş’da  CHP İlçe Başkanlığı yapmıştı. O yıllarda da dönemin hakim partisi (Demokrat Parti) dışındakilere baskı, negatif kayırmacılık yaygındı. Biz de gündelik yaşam içerisinde  Bayar-Menderes iktidarına muhalif olarak biçimlenmeye başlamıştık. Sadece aile olarak değil akrabalarımız da ilericiydiler. Gökhan ilk ve ortaokulu Hacıbektaş ilçesinde okudu. O yıllarda Hacıbektaş ilçesinde lise yoktu aile de tek oğlunu, liseye yatılı okula göndermek istemedi tabii ki. Yozgat Lisesine kayıdı yaptırıldı. Birinci sınıfı Yozgat Lisesinde okudu. Sonraları babamın işleri bozuldu, gericilerin ekonomik kıskacı altındaydı, işlerinin bozulmasında, ekonomik sıkıntı yaşamamızda, bence CHP li kimliği etkili olmuştu, yurt dışına çalışmaya gitti. Annem, ben ve Gökhan büyük ablamızın yanına  Kayseri’ye taşınmıştık. Lise 2. Ve 3. Sınıfa Kayseri’de devam etti. Kayseri’de iki yıl kaldık. Kayseri Lisesi’nde iken 1967 yılında benim Ankara’da iş bulmam nedeniyle Gökhan da öğrenimine Ankara’da devam etti. Ailecek Ankara’ya göç  ettik. Sefer ve Halil amcalarım da Ankara’daydı ve Köy Enstitüsü mezunlarıydılar. Sefer amcam  Ankara Üniversitesi Dil tarih Fakültesi’ne devam etmişti. Her dönem sol siyasi görüşleri nedeniyle izlenen, gözaltına alınan, tutuklanan, baskı gören kişilerdi. Sefer amcam bir dönem matbaa açmıştı. “Güvercin” Matbaası  o dönemin aydın, ilerici, yazar ve gazetecilerinin uğrak ve buluşma mekanı olmuştu. Vedat Türkali, Fakir Baykurt, Ruhi Su’nun matbaaya gidip geldiklerini hatırlıyorum. Amcalarımın dönemin kimi dergilerinde yazıları da çıkıyordu.

Babam da her zaman eve gazete, dergi, kitap getirirdi,  bizim de kültürel gelişmemizin alt yapısı böylece hazırlanmış oluyordu.

Gökhan’ın Ankara Aydınlıkevler Lisesi’ne kaydını yaptırdık. 1967 yıllarıydı, Gökhan bizden bağımsızlaştı, evden ayrıldı. Nereye gittiğini bilemedik, sonraları da öğrenemedik. Zaten çok konuşmazdı, evde kendini çok anlatmazdı. Babamın denetiminden kaçmak için sık sık halamızın yanına kaçar, zaman zaman orada kalırdı. Altı aylık “ortadan kayboluş”tan sonra eve geri geldi. 1969 Yılı sonlarında askere gönderildi. Etimesgut Askeri Komutanlığında santralde görevlendirildi. O dönem askerlik 24 aydı. Askerlik dönemini zorlu geçirdi, Gökhan ın emre itaatsizlikleri oluyordu, çünkü sol muhalif kimlik özellikleri oldukça şekillenmişti.

Askerlik dönüşü yılında basın-yayın sektöründe çalıştı. Ankara’da Rüzgarlı sokak yerel günlük basın yayın merkeziydi, matbaalar da çoğunlukla oradaydı. Basın-İş Sendikası’nın günlük gazetesi Gündem’de, gündüzleri muhabirlik yapıyor, akşamları yazıları daktiloya çekiyor, düzeltmenlik yapıyordu.

Babam Almanya’dan dönmüştü, anne ve babamın isteğiyle siyasetten de uzaklaştıbileceği düşüncesiyle 1973 yılında evlendirildi ya da başı bağlanmak istendi. 1974 yılında ilk oğlu Mustafa dünyaya geldi. Kısa bir süre EGO da çalıştı. Bu arada lise eğitimini bitirmeye karar verdi. Gündüzleri çalışıyordu,Altındağ Yıldırım Beyazıt Lisesi gece bölümünde lise öğrenimini tamamladı ve birincilikle mezun oldu.

O dönemde Ankara Altındağ’da Halkevi vardı. Gökhan’da oraya gelip giderdi. Halkevine ihbar üzerine yapılan bir baskında gözaltına alındı ve tutuklandı. 1977-1979 yıllarını Niğde Kapalı Cezaevi’nde geçirdi. O dönem Niğde Cezaevi 68 kuşağının devrimci önder kadrolarının toplandığı bir yerdi. Niğde Cezaevinde kaldığı süre içerisinde siyasal ve örgütsel tercihini netleştirdi. Mücadelede kararlılığı tahliyesinden sonra devam etti. Tahliye olduktan sonra ailesi ile birlikte İstanbul’a yerleşti. İkinci oğulları Halil dünyaya geldi. Bir süre sonra Ankara’ya döndüler. Politik çalışmalarını sürdürdüğünü anlıyorduk ancak seyrek görüşüyorduk ve bize ne iş yaptığını nasıl yaşadığını hiç söylemezdi. Arkadaşlarını tanımazdık, nihayet hepinizin bildiği gibi 12 Eylül sonrası 1981 Nisanında gözaltına alındı, yine hepinizin bildiği gibi ağır işkenceler gördü. Ve tutuklandı. Cezaevinde kaldığı süreçte eşinden ayrıldı. Mamak Askeri Cezaevi, Ulucanlar ve Çanakkale cezaevlerinde toplam yedi yıl kaldı. 1987 Aralık ayı sonunda tahliye oldu. Tahliyesinden dört-beş ay sonra memleketi terk etmek zorunda kaldı on yıl ülkeye giremedi, beş altı yıl önce sağlık sorunları başladı. Almanya’nın Köln şehrinde gazete köşe yazarlığı, tanınan politik kişilerin yaşam belgesellerini yaptı.

Bildiğiniz gibi 18 Mart 2021 tarihinde kanser hastalığı sonucu Köln’de yaşamını kaybetti.

 

 

 

 

 

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri; SAVAŞLARA HAYIR, BARIŞA SES VER

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri Gündoğdu Meydanında  toplanarak 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde emperyalist savaşlara karşı çıktı.  Praksis  Müzik Grubunun   dinletisiyle başlayan etkinlikte ,  savaşlara karşı barışa ses verilmesini istendi.   Katılımcılar,  “Savaşa hayır barış hemen şimdi”,   “Biji bratiya gelan”,   “Biji aşiti” “Yaşasın halkların kardeşliği, yaşasın halkların eşitliği ” , “Faşizme karşı omuz omuza”  sloganlarını  haykırdılar.. Açıklamaya HDP Milletvekilleri Murat Çepni ile Gülistan Kılıç Koçyiğit  ile Murat çepni de katıldı.

Açıklamayı Disk Ege Bölge Temsilcisi  Memiş Sarı okudu . Açıklama şöyle;

Hitler faşizminin 1939 yılında Polonya’yı işgal ederek ikinci dünya savaşını başlattığı tarih olan 1 Eylül, barış içinde bir dünya mücadelesini unutturmamak için “Dünya Barış Günü” olarak ilan edilmiştir. Dünya genelinde, barış isteyen halkların alanlara çıkarak taleplerini ifade ettiği gündür 1 Eylül.

82 yıl sonra bizler 1 Eylül Dünya Barış Günü’nü selamlarken, emperyalist dünyanın güçleri halklara savaş ve zorbalığı dayatmayı sürdürüyor. Emperyalist ülkeler, iktidarını sürdürmek için savaşı bir yol olarak görenler, savaşların doğurduğu insanlık dramını görmezden gelmeye devam ediyor. Dünya ve bölge halkları bir Dünya Barış Günü’ne daha savaşların kuşatmasında, barışa susamış olarak giriyor.

Sayıları son yıllarda hızla artan mülteciler ile dünya büyük bir insanlık krizi yaşıyor. Ülkemiz ise bu insanlık krizinin yaşandığı yer haline geldi. Sadece geçici koruma kapsamındaki Suriyelilerin sayısı 3 milyon 700 bini aştı. 2014-2021 yılları arasında üçüncü ülkelere (Kanada, ABD, İngiltere, Norveç vb.) yerleştirilen Suriyelilerin sayısı ise 17 bin 600 ile sınırlı kaldı.

Suriye, Afganistan ve Libya başta olmak üzere, yaşanan güç ve iktidar savaşlarında en çok kaybedenler; işçiler, kadınlar ve çocuklar oldu.

SAVAŞ; SİLAH SANAYİSİ İÇİN KÂR, HALK İÇİN YOKSULLUK VE ÖLÜM DEMEKTİR

Bölgemiz çatışma ve yaratılan gerilimlerin başlıca odaklarından biri. Suriye ve Libya harabeye döndü. Karadeniz kıyıları, Ortadoğu ve Kafkasya ülkeleri, Akdeniz’in kritik bölgeleri emperyalist yığınak altında bulunuyor. Başta ABD olmak üzere emperyalist ülkeler ‘barışın tesisi’ iddiasıyla gittiği her yere savaş ve yıkım götürüyor. Özellikle Ortadoğu, bitmeyen bir savaşın nesnesi olarak emperyalizmin savaş laboratuvarı olarak işlev görüyor.

ABD’nin yıllardır süren işgali ile yıktığı Afganistan’dan geriye, şimdi ABD ile anlaşarak iktidara yürüyen şeriatçı zorbalıktan başka bir şey kalmadı. Kadınlar başta olmak üzere, Taliban’ın şeriatçı zorbalığına ve her türlü siyasal gericiliğe hayır diyen insanların geleceği tümüyle yok edilmek isteniyor.

Son NATO ve G7 zirvesinde Çin’e karşı 2030’a kadar süreceği ifade edilen yeni bir “soğuk savaş” başlatıldı. Dünyanın en büyük savaş örgütü olan NATO Amerikan şefliğinde yeniden işler hale getiriliyor.

AKP iktidarı Yeni Osmanlıcı propaganda eşliğinde emperyalistlerin savaş senaryolarına ekleniyor, gerilim ve çatışmalardan yeni manevra alanları yaratmaya ve pay kapmaya çalışıyor. Suriye ve Afganistan başta olmak üzere yaşanan kitlesel göçlerin ve insani trajedinin sorumlusu emperyalist politikalar ve ateşe odun atmakta beis görmeyen AKP’nin dış politika anlayışıdır.

Halklara “ulusal çıkarlar” diye yutturulmak istenen savaş politikalarının işçi sınıfına ve ezilen halklara zerrece yararının olmadığının artık üstü örtülemiyor.

Süren savaşlar acı ve gözyaşı getirmekle kalmıyor, yaşamın her alanına sirayet ederek büyük ekonomik ve sosyal sorunlara da yol açıyor, devasa göçlere ve ekolojik yıkıma neden oluyor. Savaş, havalanmakta olan bir uçağın kanatlarına tutunarak kaçmaya çalışmak gibi acıtıcı, çaresiz ve ölümcül oluyor.

Emperyalist savaş politikalarının izdüşümü ülke içinde barışın önemini bir kat daha artırıyor. Tek adam yönetimi yapay kutuplaşmalarla ülkeyi gerilimlere sürüklerken Kürt sorununa ilişkin geleneksek inkâr çizgisini devam ettiriyor. Kayyum sistematiği ve kitlesel tutuklamalarla Kürt halkının iradesi yok sayılıyor. Taliban meşru görülürken 6 milyon insanın oy verdiği HDP terörist olarak hedefe konuyor. Siyasal cinayetler ve ırkçı saldırılar cumhur ittifakının kışkırtıcı kutuplaştırıcı politikaları ile desteklenirken halklar, tüm bu kışkırtmalarla ile savaşsız, çatışmasız bir ülkenin mümkün olmayacağına ikna edilmeye çalışılıyor. Oysaki Kürt sorununun kürtlerin kimliğiyle, diliyle, eşit hak ve özgürlükler temelinde çözülmesi demokrasi ve barışın bir arada yaşamanın teminatı olduğu her geçen gün daha çok anlaşılıyor. Savaş ve yıkım politikaları kaybediyor. Kaybetmeye devam edecek.

EMEKÇİYE YÜZDE 5 ZAM VERİLİRKEN KAYNAKLAR SİLAHLANMAYA AKTARILIYOR

Türkiye, OECD verilerine göre; 34 Avrupa ülkesi arasında gelir dağılımı eşitsizliğinin en yüksek olduğu ikinci ülke (birincisi Sırbistan). Öte yandan Stockholm Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) tarafından açıklanan verilere göre, 2020’de silahlanmaya en fazla kaynak ayıran 16. ülke konumunda bulunuyor. Türkiye, NATO üyeleri arasında da ABD’den sonra milli gelirine göre silahlanmaya en fazla kaynak aktaran ikinci ülke.

AKP iktidarı; ABD ve NATO’nun planına bağlı olarak Afganistan’da arabuluculuk rolü üstlenmeye soyunarak; Taliban’la “bir farkımız yok” sözleriyle bu karanlık çeteye yeşil ışık yaktı. Erdoğan; ”Türkiye güçlü bir devlet olduğu için göçmen kabul ediyoruz daha da edeceğiz” diyerek ülkeyi batı emperyalizminin göçmen deposuna dönüştürürken, göçmenleri AB ile insanlık dışı bir pazarlığın metası haline getiriyor. Türkiye egemenleri Suriyeli, Afgan göçmenleri ucuz işgücü olarak sömürürken, diğer yandan yabancı düşmanlığı ile işçi sınıfının birliğini parçalamak için ırkçılığı körükleyip milliyetçilik üzerinden kitleleri yedeklemek istiyor.

Mülteciler emperyalistlerin ve işbirlikçisi devletlerin masasında pazarlık ve şantaj konusu yapılamaz. Olası göçlerde sınırlar, zulümden kaçan halka kapatılmamalı, savaş suçluları ayıklanmalı, geçişlerde kayıt altına alınarak mültecilere iltica ve üçüncü bir ülkeye geçme hakkı tanınmalıdır. Taliban hiçbir surette tanınmamalıdır.  

Afganistan’daki Taliban zulmüyle karşı karşıya kalan kadınlarla, emekçilerle ve tüm ezilenlerle ve ülkemize göç etmek zorunda kalan mültecilerle dayanışma içinde olacağız. Laiklik, bağımsızlık, demokrasi ve barışı ülkemizde ve bölgemizde kazanmak için emperyalizmine ve işbirlikçisi dinci gericiliğe karşı halkların kardeşliği ve dayanışmasını savunarak mücadeleyi yükselteceğiz.

BARIŞA HAVA KADAR SU KADAR İHTİYACIMIZ VAR

Savaş; demokratik, eşit, özgür ve adil bir yaşam hakkını engeller, işçi sınıfına daha fazla işsizlik, daha fazla yoksulluk ve sömürü getirir.  Emek sömürüsü, açlık, yoksulluk, işsizlik anlamına gelen savaşlardan doğrudan etkilenen işçiler, emekçiler halklar olarak bizler yaşanır bir dünya talebini yineliyoruz. Bu nedenle şiddetin çözümü emek, barış ve demokrasidir diyoruz.

Barışın hiçbir zaman olmadığı kadar yüksek bir sesle haykırılması, “çocuğun gördüğü düş” olmaktan çıkıp somut koşullarının sağlanması için mücadele etmeye devam edeceğiz.

İşçi sınıfı ve ezilen halklar olarak, emperyalizme ve işbirlikçi rejimlere karşı demokrasi, bağımsızlık, barış ve eşitlik mücadelesini yükselteceğiz. Savaşsız, sınırsız, sömürüsüz ve sınıfsız bir dünya için mücadele edeceğiz.

Tabii ki bundan 5 yıl önce ülkemizde de barış için ses veren akademisyenler haksız ve hukuksuzca ihraç edilmiş, yargılanmış barış için imza vermekten yaşamları pahasına geri durmamışlardır. Onları bir kez daha barış elçileri olarak tüm coşkumuzla alkışlıyoruz.

Savaşa karşı barış, ayrımcılığa karşı eşitlik, ırkçılığa karşı kardeşlik! 

 İZMİR EMEK VE DEMOKRASİ GÜÇLERİ”

Öğrenime Katkı Burs Duyurusu

2021-2022 Öğrenim Yılı “Öğrenci Katkı Bursu” için başvuru 02-24 Eylül tarihleri arasında internet üzerinden imecedostluk@gmail.com e-posta adresine yapılacaktır.

İMECE-DER Yönetim Kurulu

Vatan İşhanı No:602 Kat:6 Konak/İZMİR
Telefon: 0 232 854 02 94 – 0 536 402 06 28
E-Posta: imecedostluk@gmail.com

İMECE-DER ÖĞRENCİ BİLGİ FORMU

Kimlik Fotokopisi-Kimlik Bilgileri

Okul Bilgileri
Devam ettiğiniz Lisenin
Adı:
İlçesi:
Bitirdiğiniz Lisenin Adı:
Bitirme yılı:
Bitirme Dereceniz:
Üniversiteye hazırlıkta dersaneye devam ettiniz mi?
Dersanenin Adı:

Devam Edeceğiniz Okulun Adı:
Bölümünüz:
Kaçıncı sınıf:
Okulunuz kaç yıllık öğrenim veriyor?
Gündüzlü mü?
2. Öğrenim mi?
Okulunuzun Bulunduğu İl :
llçe:

Öğrenim sırasında kalacağınız yer:
Aile   Yurt    Akraba    Arkadaş    Diğer:
Öğrenim Sırasında kalacağınız adres:
Kaldığınız yer için ödeme yapıyorsanız aylık toplam tutarı:

Aile Bilgileri
Anne-baba durumu
Beraberler    Boşanmış    Baba vefat    Anne Vefat
Ayrı iseler kiminle yaşıyorsunuz?
Adı:
Mesleği
Sosyal Güvenlik kurumu SSK   ES   Bağ-Kur
Birlikte yaşadığınız ebeveynin adı-telefon numarası:
Kardeş Sayısı (siz dahil):
Okumakta olan kardeş sayısı (siz dahil):
Devam ettikleri okullar ve sınıfları:

Evin geçimini kim sağlıyor? Baba   Anne   Diğer
Bakmakla yükümlü olduğu kişi sayısı:
Ailenin oturduğu ev kira mı?
Kira ise tutarı:
Eve giren gelir toplamı:
Ailenin başka geliri var mı?
Aile akraba ya da başka bir yerden maddi katkı alıyor mu?
Alıyorsa nereden ve tutarı:
Anne ya da babanızın vefatıyla size bağlanan bir maaş varsa tutarı:
Burs aldığınız kurumlar varsa isim ve burs tutarları:

Sağlık sorunuz var mı(kronik hastalık) ?
Kan grubunuz:
Aileniz ve sizin üyesi olduğunuz dernek, sendika..vb.

Sizinle ilgili ulaşabileceğimiz yakınınızın adı-soyadı, iletişim bilgileri

En son okuduğunuz kitaplar:
Hobileriniz; ilgi ve çalışmayı dilediğiniz alanlar:

Cep tlf,  watsapp kullanıp kullanmadığınız;
Belirtmek istediğiniz özel durumlar-notlar:

E-posta Adresiniz:
Cep Tlf No:
Size ulaşamadığımızda ulaşabileceğimiz kişilerin isim ve tlf numaraları:
İmece çevresinden size referans olabilecek kişi(ler)nin adı soyadı (doldurulması zorunludur):
Verdiğim bilgilerin doğruluğunu; durum değişikliği olursa anında bilgi vereceğimi kabul ediyorum.
Saygılarımla..

İsim Soy isim
İmza Tarih

Saygılarımla..

 

*Bursa hak kazanan öğrenciler 8 Ekimde belirlenmiş olacak ve cep msj yoluyla öğrenciye iletilecektir.

Burs alan her öğrencinin her dönem sonu transkripini Kurumumuza iletmesi; formdaki bilgilerde değişiklik olması durumunda bir hafta içerisinde Kurumumuzu bilgilendirmesi gerekmektedir.

İlk ödeme Ekim 2021 üçüncü hafta sonunda olup, haziran dahil her ayın üçüncü haftası yapılacaktır.

 

 

İzmir Kadın Platformu sokağa çıktı; “Adkoturk İşçisi Yalnız Değildir.  Adkoturk Grevi Kazanacak”

İzmir Kadın Platformu Indomie Adkoturk  işçileriyle  Alsancak Halkbankası önünde dayanışma eylemi yaptı. “Adkoturk İşçisi Yalnız Değildir.  Adkoturk Grevi Kazanacak” pankartı açan kadınlar,  “Adkoturk grevi kazanacak “,  ” Adkoturk işçisi yalnız değildir”,   “Sendika haktır,  işten atmak suçtur”,  “Kod 29 kaldırılsın”, “Yaşasın kadın dayanışması”,  ” Yaşasın sınıf dayanışması”,   “Kahrolsun işçi düşmanları”,  ” İşçilere değil patronlara barikat”,   “Adkoturk’te direnen kadınlara bin selam”  sloganlarını haykırdı.

İzmir Kadın Platformu’nun açıklaması  şöyle;

“Tekirdağ Çerkezköy’de faaliyet gösteren sebze, tavuk, köri çeşnili hazır makarnalar üreten Endonezya-Suriye sermayeli Indomie Adkoturk fabrikasındaki işçiler 2017 yılında kötü çalışma koşullarına, düşük ücretlere, baskılara karşı anayasal haklarını kullanarak Tekgıda-İş Sendikası’nda örgütlendiler. Ancak Adkoturk patronu işçilerin anayasal hakkı olan sendikalaşma hakkını çiğneyerek Çalışma Bakanlığı’ndan gelen yetki tespitine itiraz etti. 4 sene süren hukuk mücadelesi 2021 yılının Şubat ayında kazanıldı. Çalışma Bakanlığı tarafından taraflara gönderilen yetki belgesi sonrasında toplu sözleşme sürecine girildi. Ancak İndomie Adkoturk patronu toplu sözleşme sürecinin hiçbir aşamasına uymadı, masaya oturmadı ve taslağı kabul etmedi. Sırtını devlete yaslayan Adkoturk patronu ne anayasa ne yasa ne mahkeme kararını dinledi.

Bu süreçte patron sendikalaşmayı kırmak için çoğunluğu kadın 21 öncü işçiyi kod 29 (ahlak ve iyi niyet kurallarına aykırılık) bahanesiyle iftira atarak işten çıkardı. İçeride de baskılarla, mobbingle sendikalaşmayı engellemeye devam etti. Bunun üzerine 130 gün fabrikalarının önünde direnişe geçen işçiler yasal sürecin de tamamlanmasıyla direnişlerini 23 Ağustos’ta greve taşıdılar.

Salgın ve artan ekonomik kriz sistemin ilk gözden çıkardıklarının kadınlar olduğunu bir kez daha ortaya koydu ama eşitsizlik ve ayrımcılık ile mücadele kadınların her dönemdeki gündemi. Kadınlar bu sermaye düzeninin ve erkek egemenliğinin yarattığı, iktidarın ise beslediği cinsiyetçi politikalarla çalışma hayatından ev hayatına kadar yaşamın her alanında karşı karşıya kalıyor. Ayrımcı muameleler henüz iş görüşmelerinden başlıyor. Erkeklerin muhatap olmadıkları sorular, kadınlara bir işe alınma şartı olarak soruluyor. Aynı işlerde daha düşük ücretlere çalıştırılan kadınlar esnek çalışma saatlerine, güvencesizliğe itiliyor. Üstelik kadınların mesaisi eve geldiklerinde de devam ediyor. Ev işlerine koşturulan kadınlar ayrıca erkek şiddetine, baskıya, tehdide maruz bırakılıyor. Şiddet ve baskı, kadınları hizada tutmanın bir aracı olarak kullanılıyor.

Tüm bunlara karşı kadınlar meydanlarda seslerini yükseltmeye, kazanılmış haklarını korumaya, ekmeğini büyütmeye, hayatlarını kazanmanın mücadelesine devam ediyor. Dün bunu Adkoturk emekçisi kadınlar gücüyle, direnciyle kadınların mücadelesini ve öncülüğünü bir kez daha herkese gösterdi. Adkoturk patronunun ve polisin tam teşekküllü grev kırıcılığına rağmen pek çok işçi grev alanında yerini aldı. Ama özellikle kadın işçiler polislerin önünde kenetlenip zincir oluşturarak, kendilerine yapılan baskının önüne geçmek için kahramanca direndiler.

Bugün Adkoturk işçilerinin ve mücadelede en öne geçen kadınların grevi sadece ekmeklerini kazanmanın mücadelesi değildir. Aynı zamanda kadını ucuz iş gücü olarak gören, çalışma hayatından ve toplumdan ayırıp eve hapseden erkek egemen kapitalizme ve onun bu topraklardaki temsilcilerine verilmiş bir yaşam mücadelesidir. İzmir Kadın Platformu olarak hakkını aramak için mücadele eden, jandarmanın-polisin önünde korkmadan, yılmadan dimdik duran kadınlara selam gönderiyoruz. Bu grevin hepimizin olduğunu bir kez daha vurgulayarak tüm İzmir’li kadınları greve destek olmaya, Adkoturk işçisi öncü kadınların seslerini duyurmaya davet ediyoruz.”

 

 

 

 

 

 

Foça Ilıpınar Gölyüzü mevkiindeki, pasa tepeleri havayı, toprağımızı, yeraltı sularımızı, kirleterek, zeytinlikleri ve makilik alanları yakıp yok ediyor..Derhal kapatın..yeter artık!

 

Foça Ilıpınar Gölyüzü mevkiinde  Ağustos ayı içerisinde  3. kez yangın çıkması yöre halkını ve yaşam savunucularını kaygılandırdı. Aliağa demir-çelik havzasının atıklarıyla oluşan pasa tepeleri çevrede havayı solunamaz, yer altı sularını kullanılamaz, toprağı kirleterek verimsiz hale getirmeye devam ediyor. Toprağı, suyu ticarileştirerek yaşanabilir olmaktan çıkaran, sadece kar amaçlı özel kullanım kaynağı haline getiren kapitalist mantık ve uygulama;  yaşamı, çevre köyleri, doğayı tehdit etmeye devam ediyor. Denetlenmeyen, hiçbir biçimde önlem alınmayan, plansız olarak genişleyen atık alanı-pasa tepeleri  yemyeşil doğayı çöplük haline getiriyor yangın çıkma olasılığını ve potansiyeli arttırmaya devam ediyor.

Ekolojik dengenin bozulmasının yaşanabilir ve geleceğe devredilebilir yaşam alanlarını yok ettiğini,  savunan yöre yaşayanları, köylüler, muhtarlar, çevre ve yerel platformlar;  Foça Çevre ve Kültür Platformu (Foçep), Foça Forum, Yeni Foça Forum, Foça Barış kadınları, Foça Kent Konseyi Çevre Meclisi, Foça Kent konseyi, İzmir Çevre Gönüllüleri Platformu,  Foça CHP kadın Kolları, sorunla ilgili olarak ortak bir basın açıklaması yaptılar. Açıklamaya Foça Belediye Başkanı  Fatih Gürbüz  de katıldı. Basın Açıklaması metnini Yeniköy muhtarı Hasan Ercan okudu.  Açıklama şöyle:

“Sevgili dostlar.

Hepinizi sevgiyle saygıyla selamlıyoruz.

İyi ki varsınız. Hoş gelmedik biliyorum. Umarım bu gelişimiz de boş olmaz!!!

Sizlere bir metin okuyacağım.

“Bizler Foça’nın havasından suyundan ekmeğinden vücut bulmuş insanları olarak, havamıza suyumuza ekmeğimize karşı yapılan bu saldırıyı, bu insanlık suçunu duyurmak için toplandık,

Bunun için bir olduk ve bu saldırı devam ederse binler, on binler olacağımızı da herkesin bilmesini istiyoruz.

Ilıpınar Gölyüzü mevkiinde 6 Nisan Cumartesi günü ikinci kez çıkan yangının ardından dün de daha henüz bir ay geçmeden 3. Kez aynı alanda yangın çıktı. 6 nisandaki yangın 48 saat sürmüştü. Bu bakalım ne zaman sönecek? Bu nasıl bir iştir. Bu nasıl bir aymazlıktır. Gencelli,  Ilıpınar,  Yenifoça,   Kozbey’li dumanlar altındadır.

Bu bölgede yıllardır açtığımız davalara, çığlıklarımıza, ne zaman kulak verilecek.

İlla birileri kameralar önünde canlı yayın ölene kadar mı?  Ancak bu lanet maalesef birden bire öldürmüyor. Sinsice, yavaş yavaş öldürüyor. Önce yer altı yerüstü sularımızı kirletmeyle başladılar, sonra toprağımızı şimdi sıra havamıza geldi, yavaş yavaş ölüyoruz.

Bu daha ne kadar sürecek bizleri buralardan gönderilene kadar mi? yoksa öldürene kadar mı?  Söyleyin de bilelim.

Cüruf depolama tesisindeki ilk yangın hakkında bilirkişi raporuna göre; depolanan malzemelerden açığa çıkan yanıcı gazların, sıcaklığın ve nemin etkisi ile kızışarak reaksiyon oluşturduğu, kolay yanıcı maddelerin tutuştuğu sonucuna varılmıştı. Bu kolay yanıcı maddeler nedir Cüruf zaten yanmış bir maddedir. Nasıl bir daha kolay yanar. Başka bir plastik, ambalaj, kagıt atıklar çöpler olmasın bunlar…

Her şeyin bir sınırı olduğuna göre Para kazanmanın bir sınırı olmalı. Daha dumanı üstünde tüten cürufu, başka atıklarla beraber vahşice depolayacaksın,  sonra da diyeceksin açığa çıkan gazlar, nem sıcağın etkisiyle.

Bölgedeki kirleticilerin denetlenmesini ve yeni işletmelere faaliyet izni verilmemesini talep ediyoruz. Derhal bu tesis kapatılmalı Gölyüzü mevkii kurtarılmalıdır. Yer altı sularımızın en önemli su havzasına ait bu vadi derhal boşaltılmalıdır.”

Sevgili dostlar bu metin 6 Mayıs 2019 da kaleme aldığımız bir basın duyurusu.

Ne kadar zaman geçmiş?   2 yıl 3 ay.

Peki bu süre içinde ne oldu?

Sayısız yangınlar çıktı.

En son 12 Ağustosta.

Hem de bu sefer ağaçlarımız, zeytinlerimiz, canlarımız yandı.

İşte hala kokusunu duyuyoruz.

Yetti mi? Yetmedi !!!

Daha 3 gün önce

İzmir Demir Çelik tesisinin atık depolama alanında yangın çıktı.

Nefes alamadık.

Boğulduk.

Peki başka neler oldu?

Bu tepeler dağ oldu.

Ağaçlarımız daha da karardı.

Sularımız daha da kirlendi.

Topraklarımız daha da zehirlendi.

Bitiyoruz.

Ölüyoruz.

Yeter artık.

Buna bir son verelim.

Sel, deprem, yangın, kuraklık …..

Her gün başka bir felaket.

Derelerimiz, denizlerimiz bir bir tükeniyor.

Tabiat Ana isyan ediyor

Daha ne bekliyoruz, haydi!

Ağacı ile,

Suyu ile,

canlısı ile

Yaşam kutsaldır!!!

Gelin hep birlikte buna bir son verelim.

İş işten geçmeden!!

Tekrar ediyoruz:

GÖLYÜZÜ KURTARILMALIDIR!

KURTAR! KURTAR! KURTAR!

Tehlike saçmaya devam eden bu tesisi derhal kapatın!

KAPATIN!

Yer altı sularımızın en önemli su havzasına ait bu vadiyi derhal boşaltın!

BOŞALTIN!

Bölgede hukuksuz olarak çalışan işletmeleri durdurun!

DURDURUN!

YETER ARTIK”

 

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri; Tüm demokrasi güçlerini iktidarın gerici, kutuplaştırıcı politikalarına karşı, herkesin yaşam hakkının kutsal olduğu, eşit, özgür ve güvenli bir şekilde yaşayacağımız demokratik bir ülke mücadelesinde birleşmeye çağırıyoruz.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri,  ırkçı saldırılara, orman yangınları ve seller karşısında AKP MHP faşist iktidar blokunun  can ve mal kayıpları, doğanın tüm canlılarının,  ağaçlarının, kelebeğin, börtü böceğin kısaca ekolojik dengenin yok  olması karşısında yetersiz  tedbirlerini protesto etmek için, Türkan Saylan  Kültür Merkezi önünde basın açıklaması yaptı.  Katılımcılar  “Yakıyorsunuz, yıkıyorsunuz yok ediyorsunuz , yönetemiyorsunuz ” pankartı arkasında toplandı.  “Afet değil, yapma rant savaş düzeniniz öldürüyor”  ve “Yangından sele sisteminiz çürümüştür”  dövizleri de  açıldı.  Açıklamada, sık sık “Faşizme karşı omuz omuza” sloganı atıldı.

Açıklamayı,  Kamu Emekçileri Konfederasyonu (KESK) İzmir Şubeler Platformu Dönem Sözcüsü Mustafa Güven, yaptı.

Açıklama şöyle,

 “YÖNETEMİYORSUNUZ

Neredeyse ülke aylardır bir felaket sarmalının içine düşmüş ve bundan çıkamıyor. Yolsuzluk, mafya, rant ilişkileri ile halkın malları, ülkenin yeraltı ve yer üstü kaynakları, doğası yağma edilmesinin sonuçlarını ülkemizde her doğa olayının bir felakete dönüşmesine üzülerek şahit oluyoruz.” Bir yanda ormanlar yanıyor, su yok; diğer yanda selde insanlarımız boğularak ölüyor. “AKP iktidarı yaşanan her sorunda önce sorunu yok saymayı, mecbur kalırsa sorunun kaynağı olarak muhalefeti suçlamayı hatta çoğu zaman yangına körükle gitmeyi tercih ediyor ya da mecbur kalıyor.

Tüm kamu bürokrasisi durmuş kamunun kaynaklarının yağmalanmasının sonucu önlenebilir doğal olaylarının felakete dönüşmesini izliyor. Hatta felaketlere kendi imkanıyla seferber olan vatandaş veya kimi kuruluşların yaptıkları çağrılar devletin acizliğini ortaya koyduğu için engelleniyor, tehdit ediliyor hatta hedefe konuluyor. Bütçeden sürekli sermayeye teşvik yaratılırken, ormanlar yanarken bir yangın söndürme uçağı dahi kaldırılamıyor, her yoğun yağış bir sel felaketine dönüşürken insanlar evsiz barksız çaresiz bırakılıyor.

Ormanları yakan hava sıcaklıklarından çok maalesef alınmayan önlemler ve iktidarın rant politikalarının bir sonucu olduğunu görüyoruz. Orman Genel Müdürlüğünün resmi verilerine göre; son beş yılda yıllık ortalama 2 bin 771 yangına karşılık 11 bin 819 hektar orman alanı yandığını, önceki beş yılda ise 2 bin 492 yangında 6 bin 372 hektar alan yanmış Bu verilere göre; yıllık ortalama yangın sayısı yüzde 11,2 artarken yanan alan miktarı yüzde 85,5 artmış durumda, yangınlara müdahalede ise gönüllüler, yardım kuruluşları adeta devletin yerini almış durumda.

Aynı basiretsizlik sel felaketlerinde de yaşandı. Giresun Dereli, Artvin ve Van’da yaşanan sellerden sonra Kastamonu Bozkurt, Sinop Ayancık ve Samsun başta olmak üzere diğer illerimizde yaşanan seller sadece mal kayıpları ile sınırlı kalmadı ve çokça da can kaybına sebep oldu. Biliyoruz ki, yağmurun yağışı doğal bir süreçtir fakat yağan yağmurun sele dönüşerek can ve mal kaybına sebep olması başta siyasi iktidarın ve yerel yönetimlerin akarsu ve derelere müdahalesinin sonuçlarını yaşıyoruz. Dere yatağına geri döner’ atasözünü unutan siyasi iktidarlar ve belediye yönetimlerinin ihmalleri nedeniyle yağışların fazlalaşması sonucu dereler eski alanlarını geri alırken can ve mal kayıplarına neden olmuştur. ‘Ne yapalım doğal afet’ sözü iktidarın suçunu örtbas etme çabasından başka bir şey değildir.  Esas felakete sebep olanlar HES’ler ve dere yataklarının imara açan iktidar ve belediye yönetimleri olduğu açıktır.

İktidarın orman yangınları ve sellerin yarattığı yıkımın yükünü IBAN göndererek vatandaşa yüklemeye çalışması bir yönetememe halinin açık itirafıdır. Tüm vatandaşların ihtiyaçlarının acilen kamu kaynakları ile karşılanmalı ve temelde bu felaketlere sebep olan politikalardan derhal vazgeçilmelidir.

Tek Adam Saray rejimi ve ortakları halkın gerçek sorunlarına çözüm bulmak, orman yanıyorsa söndürmek, önlem almak, sel oluyorsa felakete neden olan rant politikalarından vaz geçmek v.b işleri yapacağına gerici, ırkçı politikalarda ısrar ediyor. Bunun sonucunda ülkenin dört bir yanında nedeni ne olursa olsun daha sonra ırkçı kışkırtmalara neden olan saldırılar meydana gelmeye devam ediyor. Son iki ayda İzmir’de HDP İl Binasında Deniz Poyraz’ın katledilmesi dahil en az sekiz saldırının meydana geldiği; 2010 Yılından bu yana ise 280 ırkçı saldırıda 15 kişinin öldüğü , 97 kişinin yaralandığının İnsan Hakları örgütlerinin verilerine yansıdığını görüyoruz. Maalesef iktidarın yarattığı kutuplaştırıcı iklimin sözde bazı muhalif kesimleri de etkisi altına aldığını görüyoruz. Bolu Belediye Başkanının mültecilere yönelik ayrımcı uygulaması bu politikaların bir sonucudur ve kabul edilemez.

Emperyalist projelere uygun olarak Suriye’de kışkırtılan iç savaşa Türkiye’yi taraf eden iktidar, bu savaşın sonucu olarak ortaya çıkan kitlesel göçleri de fırsat olarak gördü. Milyonlarca mülteci yerinden yurdunda edilirken AKP bunu fırsata çevirerek AB’ye karşı koz olarak kullandı, yetmedi insanlık dışı bir şekilde ekonomik krizin yönetmek için sermayeye kayıt dışı ucuz iş gücü de sağlanmış oldu. Hatta iktidar açıkça kayıt dışı mültecileri ekonominin belkemiği olarak görmektedir.  Öte yandan gerici ırkçı politikalarla bizzat bu zorunlu göçlerin sebeplerin sorumlusu olan AKP iktidarı tarafından kışkırtılarak, ülkede sürekli olarak bir savaş, faşist saldırılara açık bir siyasal iklimin yaratıldığını görüyoruz.

UYARIYORUZ.

Yaşadığımız işsizliğin, yoksulluğun, zamların, yangınların, sel felaketlerinin sorumlusu mülteci ve göçmenler değildir. Onlar bu sürecin mağdurlarıdır. Gerek kimi siyasetçilerin söylemlerinde gerek basın yayın organlarında ve gerekse de sosyal medyada her gün çeşitli örneklerini gördüğümüz ırkçı, yabancı düşmanı dilin, failleri değil mağdurları suçlayan söylemlerin sorunları daha da derinleştirdiği açıktır. Bu söylemler toplumda kutuplaşmaları derinleştirmekte, provokasyona açık bir zemin hazırlamaktadır. Muhalafetin de bu popülist gerici politikalardan etkilenen, oy devşirme kaygısı ile çanak tutan değil tam aksine çözüm üreten barıştan demokrasiden yana bir tutum alması önemlidir. Aksi takdirde tek adam rejiminin iktidarını korumak için sarıldığı kutuplaştırıcı politikaların tuzağına düşülmüş olur, ve bu gerici, ırkçı, kutuplaştırıcı politikaların bedeli tüm toplum için ağır olur.

Bu ülkedeki tüm faşist gerici saldırıların sorumlusu siyasal iktidarın Saray Rejiminin ta kendisi olduğunu biliyoruz, görüyoruz.  Tüm demokrasi güçlerini iktidarın gerici, kutuplaştırıcı politikalarına karşı, herkesin yaşam hakkının kutsal olduğu, eşit, özgür ve güvenli bir şekilde yaşayacağımız demokratik bir ülke mücadelesinde birleşmeye çağırıyoruz.

İZMİR EMEK VE DEMOKRASİ GÜÇLERİ”

Nerede yaralı bir yürek varsa, haksızlığa, katliama, işkenceye maruz bırakılan bir canlı varsa “SİZİNLEYİZ BİRLİKTEYİZ, DAYANIŞMAYLA GÜÇLÜYÜZ ve mücadele ederek kazanacağız

Şengal’de 3 Ağustos 2014 tarihinde DAİŞ tarafından gerçekleştirilen  Êzidî Soykırımı’nın yıldönümü dolayısıyla   Türkan Saylan Kültür merkezi önünde Kadınlar Birlikte Güçlü platformu  açıklama yaptı, temsili olarak kara çarşaflarını atıp, uğradıkları işkencelere dikkat çektiler.  Açıklama şöyle;

“Bugün 3 Ağustos. Şengal’de katliama ,tecavüzlere maruz bırakılan, köle pazarlarında satılan, yerinden yurdundan türlü işkencelerle sürülen Ezidi halkına, Ezidi kadınlara yaşatılan türlü zulümlerin 7.yılı.

Kadınlar Birlikte Güçlü İzmir olarak; bu katliamda köhnemiş zihniyete sahip  katil DAİŞ eliyle türlü acılara, işkencelere maruz bırakılan Ezidi halkının yanında olduğumuzu, kız kardeşlerimize yaşatılanlara hiçbir zaman sessiz kalmayacağımızı burdan bir kez daha haykırıyoruz.

SAVAŞLARI egemenler çıkarır ve bundan en çok kadınlar ve çocuklar zarar görür.

Katliamın, tecavüzün iyisi, haklısı olamaz!

Devletli uygarlık sistemine geçişle hiyerarşinin oluşmasıyla birlikte sınıflar ortaya çıkmış, efendi köle ilişkilerinin zemini oluşmaya başlamıştır. Artı ürünün  ortaya çıkışıyla mülk sahiplerinin  yoksullar üzerine tahakkümü baş göstermiş, ataerkiyle de gücünün doruğuna ulaşan bu zihniyet  yoksullar, kendine benzemeyenlerle birlikte en çok kadınları vurmaya, köleleştirmeye devam etmiştir. Artık en çok ezilen, güçsüz bırakılan, sesi kısılan, yok sayılan kadın sınıfı olduğu için de tarihten günümüze en büyük zulme maruz bırakılanlar her yerde farklı boyutlarda da olsa kadınlar ve lgbti+lar olmuştur.

Sözde efendiler, köle olarak gördüğü tüm kesimleri tahakkümü altına almak için  böl parçala yönet yaklaşımı çerçevesinde her türlü  ayrımcı, tekçi,c insiyetçi, dinci, milliyetçi politikalarıyla “eşsiz” zor yöntemlerine başvurmuş ve zamanla bu konuda kendilerini epeyce geliştirmişlerdir.

Zorla alıkoyma, tecavüz, gasp, yağma, talan, işkence, sürgün, katliam… hiçbir zaman vazgeçemedikleri ve egemenlerin kendi çıkarları için sürekli olarak yenilediği, kamunun tüm kaynaklarını bu işe aktardığı yöntemler olmuştur, olmaya da devam ediyor. Kâr ve iktidar uğruna çıkarılan savaşlar her dönemde en çok kadınları ve çocukları vurmuştur. Kadın emeği yok sayılmış, adın iradesi görünmez kılınmış, kadın bedeni herkesin tüm hücrelerine kadar kullanabilecekleri, üzerinde pazarlık yapabilecekleri bir mülke, nesneye dönüştürülmüştür. Hiçbir dönem insan statüsüne konulmamıştır kadınlar. Bu saldırılar çoğu zaman insanların dini duyguları istismar edilerek, inançları kullanılarak, y alan ve yanlış bilgilendirmelerle toplum manipüle edilerek gerçeklestirilmiş  ve tüm bu yalanlara inananlar bu zulüm karşısında adeta lâl olmuştur. Sessizliğin, tepkisizliğin ölüm getirdiğinin ve halklar üzerinde oynanan oyunların  farkında olan biz kadınlar ve Lgbti+lar, t opluma yaşatılan zulümlere de,  İnsanlık adının kirletilmesine de, yerleşim alanlarımızın, doğamızın rant ve iktidar uğruna yangın yerine çevrilmesine de asla razı olmayacağız ve asla sessiz kalmayacağız. Nerede yaralı bir yürek varsa, haksızlığa, katliama, işkenceye maruz bırakılan bir canlı varsa “SİZİNLEYİZ BİRLİKTEYİZ, DAYANIŞMAYLA GÜÇLÜYÜZ ve mücadele ederek kazanacağız” demeye devam edeceğiz.

Ayrımcı politikalara, yağmaya, talana, ranta, gaspa, tecavüze, şiddetin her türlüsüne karşı her yerde sözümüzü birleştirmeye, demokratik bir toplumda, özgür ve eşit bir şekilde bir arada yaşamaya devam edeceğiz. Asla vazgeçmeyeceğiz.

Yaşasın halkların eşitliği

Ezidi halkı yalnız değildir.

Yaşasın kadın dayanışması

Jin jiyan azadi

Kadınlar Birlikte Güçlü İzmir”

BİR YASA, İNSAN VE DOĞA KATLİAMI ve DÜŞÜNDÜRDÜKLER

 

Ülkemizde siyasi iktidarlar, özellikle 12 Eylül askeri faşist diktatörlüğü  sonrasında emekçilere yönelik ekonomik, sosyal hakları elinden alınmış, sendikasız, ucuz iş gücüne dayalı bir ekonomik politika sürdürdü. Zamanla çalışma yaşamında kayıt dışı, esnek çalışma, evde parça başı üretimle maliyeti düşük, kar oranı daha yüksek ekonomik üretim biçimleri devreye girdi. Kent içindeki fabrikalar kapatıldı, ranta ve yapılaşmaya açıldı. Kamu İktisadi Teşebbüsleri özelleştirildi sonrasında tasfiye edildi. Tarımsal alanda insani çalışma ve yaşama koşullarından yoksun, yerleşim ve çalışma alanlarından uzakta kurulan mevsimlik işçi çadırları, pazarları kuruldu. Kürt sorununun çözümünde “güvenlikçi” politikalar güçlendirildi, 90’lı yıllarla birlikte bölgede binlerce köy boşaltıldı, yakıldı, çatışma koşullarında başta metropollere olmak üzere iç göç hızlandı. Yaşam ve üretim alanlarını terk etmek zorunda kalan Kürtler potansiyel suç odakları olarak görüldü, öyle muamele edilmeye başlandı.  Güvenlikçi, asimilasyoncu politikalara ayrımcı, ötekileştirici politikalar eşlik etti,  toplumda Kürt karşıtlığı hatta düşmanlığı kışkırtıldı. Kürtçe konuşmak, şarkı, türkü söylemek, hatta yeni doğan çocuklara Kürtçe ad vermek “suç” olarak gösterildi. Kürtlere karşı şiddet, saldırı ve linç girişimleri hızla yaygınlaştı. Medya ve siyaset bu algıyı güçlendirmek üzere kurgulandı, satın alındı ve güçlendirildi. Karadeniz’de, ya Adapazarı’nda, ya Ege’de mevsimlik Kürt işçilere karşı kitlesel linç girişimi veya fiziksel saldırılar gerçekleşti, kışkırtılan milliyetçi, ayrımcı, ırkçı söylemler nedeniyle kardeşçe bir arada yaşamak değil, nefret ve düşmanlık geliştirildi, nefret söylemleri zaman zaman kürt kimliğine sahip çıkanların yaşamını elinden aldı, cinayetler, katliamlar yaşandı. Körfez krizi, Irak savaşı ve sonrasında memleketin ekonomik sorunlarına mülteci akını, mülteci kampları ve bunlara içkin insani sorunlar eklendi.

Suriye savaşı sonrasında yaşanan mülteci, göçmen düşmanlığı ile birlikte  ırkçı-şoven dalga daha da artı. Ana akım medya siyasi iktidarın politikalarının gerçekleşmesi yönünde algı operasyonlarıyla yönetildi, hala da yönetilmeye devam ediliyor. Ekonomik sorunların özellikle de işsizliğin, ücretlerin düşürülmesi, kayıt dışı üretimin yaygınlaşması, sendikasızlaştırma nedeninin Kürtler, güncel olarak ta çoğalmaya başlayan diğer mülteciler olduğu algısı yaratılarak nefret ve ayrımcı propagandalar insani değerleri yerle bir ederek, insanı köleleştiren, birbirine düşman eden politikalar emek-sermaye çatışmasının görülmesini engelledi. İç düşmanlar yaratıldı, yaratılmaya devam edilmekte. Siyasi iktidarın bu politikaları, yerel yönetimlerin demokratik ve eşit politikalar geliştirme nitelik ve yeteneğinden yoksunluğu, bağımsız, özgür medya organlarının kapatılarak yazılı ve görsel medyanın siyasi iktidarın elinde toplanmış olması nefret suçlarını, kötülükleri olağanlaştırması, sıradanlaştırılması, önemsizleştirilmesi, halkın iş ve ekmek derdine düşmesi kitlelerin duyarsızlığı ve derin sessizliğiyle sonuçlandı. Yaşam hakkının açık ve pervasız ihlali olan cinayet ve katliamlar ardı ardına geliyor. İzmir’de HDP’ye gündüz gözüyle yapılan saldırı, Deniz Poyraz’ın katli, Konya Meram’da 24 yıldır aynı mahallede yaşayan Dedeoğlu ailesinin yedi üyesinin kurşunlanarak öldürülmesi yani saldırıların yayılması yakın gelecekte de ciddi risklere işaret etmekte. Emekten, özgürlüklerden, ulusal aidiyeti, etnik kimliği, dili, dini, rengi ne olursa olsun göçmen- mülteci ve Kürt karşıtlığı, emeğin güçlerini parçalıyor, sınıf kardeşliğini ve dayanışma kültürünü yok ediyor, bizleri, halk kitlelerini kutuplaştırıyor sadece egemen sınıfların siyasi iktidarın devamını sağlıyor. Bu Türk olmayanı ötekileştirici, ayırıcı, düşman gören-gösteren nefret söylemi ve ırkçı-türk milliyetçisi dil yaşadığımız yoksulluğun, işsizliğin, güvencesizliğin, karanlığa, çaresizliğe mahkum bırakıldığımızı gözlerden saklamaktan başka bir sonuç vermiyor ki bu insanlığın yangına kurban edilmesidir. Bu ırkçı-milliyetçi dil ve politikalar, İzmir,  Elazığ, Marmaris, Ferhiye HDP binalarına saldırının, Soma da katledilen 301 maden işçisinin ve diğer kömür ocaklarındaki maden işçilerinin  ekonomik, sosyal haklarını yıllardır alamamasının nedenlerini gözlerden gizleyen sosyal ve siyasal zeminini oluşturuyor. İş, emek dünyasındaki tüm adaletsizlikler, kadın ve çocuklara yönelik şiddet, taciz ve tecavüz olaylarında yaşanan cezasızlık, adaletsizlik birbirinden bağımsız,  ayrı ve, farklı değil. Bu haksızlıklar, adaletsizlik, katliam, cinayetler çürüyen bu sistemden kaynaklanıyor, besleniyor, o nedenle de devam ediyor. Hangi alanda olursa olsun bu olguları önlemeye yönelik etkin önlem alınmaması, kolluk güçlerinin her defasında geç müdahale etmesi ya da göz yumucu hattı ve yargı süreçlerinin etkin, tarafsız ve hukuka uygun işlememesi, faillerin cezasız bırakılması tesadüf , kader olabilir mi? Adalet, eşitlik , ezilenlerin, emekçilerin kardeşliği ve barış mücadelesinin yönü ayrımcılığa, ırkçılığa, nefret söylemine ve göçmen karşıtlığına karşı mücadele ve ezilenlerin, sermayenin insafsız iktidarına karşı mücadeleden geçmelidir.

Memleket yangın yeri, yüreklerimiz yanıyor, ormanlarımız, dağlarımız yanıyor, bağırları delik deşik oyuluyor, insanlık değerlerimiz yok sayılmak isteniyor, unutturuluyor, insanlığımız yakılmak isteniyor, yeni cinayetlerle, katliamlarla, ekonomik sosyal ve siyasal politikanın her aracıyla..

VE BİR YASA..

En özet haliyle durum buyken 28 Temmuz 2021’de Recep Tayyip Erdoğan’ın imzalamasıyla yeni bir yasa Resmî Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girdi. Kanunun 1’inci maddesi “d” fıkrasına göre, “Kültür ve Turizm Gelişme Bölgeleri dışında kalsa bile” orman arazileri “kamu yararı” kapsamına alınarak turizm yatırımcılarına açılabilecek. “Yeri, mevkii ve sınırları Cumhurbaşkanı kararıyla tespit ve ilan” edilecek bu alanlardaki bütün devlet taşınmazları da turizm kapsamına alınabilecek, yenileri eklenebilecek.

Kanunun 6’ıncı maddesine göre Millî Parklar içinde konaklama tesisi kurma yetkisi de Kültür ve Turizm Bakanlığı’na veriliyor. Ayrıca, tarım ve hayvancılığın içinde bulunduğu sıkıntıya karşı, mera, otlak, yayla gibi alanların da turizm tesisine dönüştürülmesinin yolu yasal olarak açılmış oluyor. Yat limanı, marina gibi tesislerin ruhsatlandırma yetkileri de Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı’ndan Kültür ve Turizm Bakanlığı’na devrediliyor. Yatırımlar için bundan böyle “Çevresel Etki Değerlendirmesi” aranmayacak. “Kararı verilen yatırımlar hakkında, yatırımın gerçekleşmesi için alınması gereken tüm izin, onay ve ruhsatlar, ilgili kurumlarca başkaca hiçbir işleme gerek kalmaksızın on beş gün içinde” verilebilecek.  Ruhsatlandırma işlemlerinde “Türkiye Turizm Tanıtım ve Geliştirme Ajansı” ve “Akreditasyon Kurumu” söz sahibi olacak.

Yeni yasa ile halka açık alanların yandaş şirketlere, holdinglere verilmesi, yasanın hukukun üzerine çıkılarak halkın çıkarlarına karşı “kar” amaçlı kullanılması, ormanlık alanların ranta açılması, “tesis”lerle betonlaştırılması; doğal dengenin betonlaşmayla iyice bozulması yaygınlaştırılacak. Yaşam alanlarının  kullanımında yöre halkının söz hakkının, bilim insanlarının, meslek kurumlarının çevre etki değerlendirmesinin, halkın söz hakkının yok edilmesi yağma ve talanın sınır tanımaması demek olacaktır. Orman yangınları kontrol altına alınamaz ve yayılırken, kıyıların ve ormanlık alanların ciğerleri boğulurken sessiz sedasız çıkarılan bu yasa, bir yandan yerel yönetimlerin son seçimlerden sonra zaten kısıtlanmış olan yetkilerini daha da  tırpanlayarak bakanlıklara devrederken, girdi maliyetlerinin yükselmesi sonucu iyice gerilemekte olan hayvancılığa, tarımsal üretime de ayrı bir darbe de vurulmuş olacak.

Yaşam alanlarının  korunarak geleceğe devredilebilirliği bu yasa ile yok edilmiştir. Yaşam savunucuları, muhalif partiler, çevreci topluluklar  mücadeleyi yükseltip, güç birliği yaparak  talepleri seslendirmez  ise kıyılar, ormanlık alanlar, meralar, yaylalar ve hatta yat limanları, marinalar belli şirketlerin elinde toplanacak halkın kullanımı olanaksız hale gelecektir.

02 Ağustos 2021

 

 

İzmir’de Emek ve Demokrasi Güçleri Gündoğdu Meydanına çıktı. Faşizmi yenmek için mücadele çağrısı yaptı.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, temel hak ve özgürlükler için ve   demokrasi güçlerine yönelik faşist  saldırılara karşı “Demokrasi için bir nefes” mitingi düzenledi.  Gündoğdu Meydanı’nda düzenlenen  mitinge  sendika ve meslek örgütleri, demokratik kitle örgütleri   ve muhalif siyasi partiler,  HDP binasında silahla katledilen Deniz Poyraz’ın annesi Fehime Poyraz, KESK Genel Başkanı Mehmet Bozgeyik  HDP Eş Genel Başkanları Mithat Sancar ve Pervin Buldan ile HDP yöneticileri  Emek  Partisi yöneticisi Selma Gürkan,  İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı  Tunç Soyer, Balçova Belediye Başkanı Fatma Çalkaya ile CHP İzmir İl Başkanı  Deniz Yücel’de mitinge katıldı.

Miting Praksis Müzik Grubuyla başladı,

Cumhuriyet Meydanı’nda  toplanan sendikalar ve kitle örgütleri Gündoğdu Meydanı’na yürüyüş düzenledi. Yürüyüşte “Deniz’e sözümüz barış olacak”, “Hak hukuk adalet”,  “Gün gelecek devran dönecek katiller halka hesap verecek”, “Faşizme karşı omuz omuza”, “Deniz’in hesabı sorulacak”, “Faşizmi yeneceğiz” sloganları atıldı.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri adına açıklamayı Disk  Ege Bölge Temsilcisi memiş Sarı  yaptı. Açıklama söyle;

“Bugün vereceğiniz bir ses yarın doya doya alacağınız nefestir. O sesi verdiniz hepinize teşekkür ederiz.

“Sabahları uyanıp bir insanı öldürmeye gitmeden, yurdumuzu sevmenin bir yolunu bulmalıyız. Sabahları, birilerini öldürmek için uyananların yurdumuzu sevmesine artık müsaade etmemeliyiz.”

‘DEMOKRASİ İÇİN BİR NEFES’

Uzun süredir bir yok oluş hikâyesi yaşıyoruz.

Varlığımız parça parça gidiyor elden.

Faşist kutuplaştırıcı politikalarla bizi biz yapan ne varsa inançlarımız, kimliğimiz, emeğimiz, değerlerimiz yok sayılıyor, paramparça ediliyor,

Yaratılan korku iklimiyle toplum kendi içine hapsedilmek isteniyor. Kendimizi ifade edemiyoruz. Tek adam rejiminin korku, baskı politikaları tüm toplumsal kesimleri bunaltıyor,

Nefes alamıyoruz!

Kadınlar katlediliyor !

Kadınların özgürce sokakta dolaşma hakkı yok, tam aksine İstanbul Sözleşmesinden çıkarak kadına yönelik şiddetin cinayetlerinin önü açılıyor. İktidarın bu faşist saldırılarına karşı kadınlar toplumsal muhalefetin en önünde yer alıyorlar ve asla İstanbul sözleşmesinden asla vazgeçmeyeceğiz.

Toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesine saldırılar bitmiyor. Onur yürüyüşüne ırk, cins ve renk ayrımcılığına dayalı saldırıları şiddetle kınıyoruz. Biz tüm cinsel yönelimlerin var olma mücadelesini,  tüm renklerin ve halkların kardeşliğini savunmaya devam edeceğiz.

Demokratik kazanımlarımız, temel hak ve özgürlüklerimiz, üniversitelerimiz yok edilmek isteniyor; barışın yerini savaş, demokrasinin yerini kayyumlar, özgürlüklerin yerini fezlekeler, toplumsal cinsiyet eşitliği yerine kadına dönük şiddet-cinayetlere çocuk istismarına karşı cezasızlık,  yaşam hakkının yerini siyasal cinayetler, nefret suçları alıyor.

TBMM, Anayasa bypass edilmiş, demokrasi sürgünde, demokrasi cezaevinde, demokrasi tek adam rejiminin ayakları altında can çekişiyor, milletvekillerinin dahi siyaset yapma hakkı elinde alınıyor, gün geçmiyor ki bir muhalif vekile Cumhurbaşkanına, İçişleri Bakanına hakaretten suç duyurusu yapılmasın. Düşünce ve ifade özgürlüğü yok ediliyor!

Korkak kendini ifade edemeyen biatçı bir toplum tasavvur ediliyor

Her insanın en doğal hakkı olan düşünmek, düşündüğünü özgürce ifade etmek Milletvekillerine bile yasak, bir twit yüzünden dokunulmazlığı AYM kararı beklenmeden kaldırılan ve paldır küldür cezaevine atılan Ömer Faruk Gergerlioğlu uzun mücadeleler sonucunda Yargıtay kararı ile daha dün ancak özgürlüğüne kavuşabiliyor.

Cumhur ittifakı sözcüleri, 7 Haziran seçimlerinde seni başkan yaptırmayacağız, yolsuzlukların hesabını soracağız diyen MHP Genel Başkanı Devlet bahçeli, bugün yolsuzlukların üstünü örtme görevini layıkıyla yerine getiriyor. Muhalefete, demokrasi güçlerine azgın, saldırgan bir dille katliam çağrıları yaparak siyasal cinayetlere kadar varan toplumsal iklimin oluşmasında canla başla uğraşıyor.

İnsan insanlığımız yok ediliyor!

HDP İzmir İl Binasında güpegündüz tüm emniyet güçlerinin gözü önünde Deniz POYRAZ katlediliyor, aynı gün Anayasa Mahkemesinde yeniden kapatma davası açılıyor. Bu demokrasiye, hukuka, barışa açıkça saldırıdır. Bu faşist saldırıyı şiddetle kınıyoruz.

Toplumsal mutabakat, dayanışma, Anayasa, hukuk lime lime ediliyor.

Siyasal cinayetler, parti kapatma davaları ile demokrasi yok ediliyor!

Ancak Deniz’in katledildiği gün İzmir’de ortaya çıkan dayanışma Cumhur İttifakının faşist saldırılarına karşı en güzel yanıt oluyor. Bu oyunu bozacak olan Deniz’leri yaşatacak olan işte bu dayanışmadır, işte bugün birlikte alanlardayız.

Çürümüş bir iktidar, çürümüş bir düzen! Her yerinden irin akıyor. Artık gizlisi saklısı yok: Yolsuzluk, mafya, rant ilişkileri ile halkın malları, ülkenin yeraltı ve yer üstü kaynakları, doğası yağma ediliyor. Kayıt dışı ekonomi almış başını gidiyor.

Mızrak çuvala sığmıyor !

Ülke ekonomisi karanlık güçlere mafya siyaset rant üçgenine teslim edilmiş durumda. Her gün ortaya çıkan ifşaların üstü örtülemiyor. Bütçe, Merkez Bankası, kayıtlı kayıtsız tüm ekonomi saraya teslim edilmiş durumda, saraydan habersiz kuş uçmuyor? Bu arada emekçiler yoksul halka pandeminin ve ekonomik krizin bedeli ödetiliyor. Bütçenin % 75’ni biz emekçiler oluşturuyoruz, ama bu bütçeden ne emekçiler ne de halk olarak % 25 pay alamıyoruz. Sürekli olarak artırılan dolaylı dolaysız vergiler, elektiğe, doğalgaza temel tüketim maddelerine yapılan zamlarla alım gücümüz yok ediliyor, asgari ücret yoksulluk sınırının altında işçiler emekçiler artık bunalmış durumda, emekçi artık nefes alamıyor !

Hak arama hürriyetimiz, sendikal haklarımız yok ediliyor!

15 Temmuz darbe girişimi sonrası OHAL KHK’larla binlerce kamu emekçisi, işçi işinden ekmeğinden edilirken, açlığa sefalete mahkum edilerek yalnızca ülke demokrasisi değil; aslında sendikal hak ve özgürlüklerimiz, kamu emekçilerinin gerçekten Grevli TİS’li sendika hakkı mücadelesine darbe yapıldı. Bugün sahte enflasyon rakamlarına dayalı sözleşmelerin sonucunda tüm işçiler ve kamu emekçileri sefalet ücretleri ile ödüyor.

Pandemiyi fırsata çeviren iktidar ve sermaye için dikensiz bir gül bahçesi oluşturdu. İşten atmalar yasak dedi, kod-29 ile binlerce işçi ahlaksızca işten atıldı. Kriz var dedi, işsizlik fonu, halkın bütçesi sermayeye teşvik olarak dağıtıldı. Pandemi bahanesiyle emek yoğun sömürü, esnek kuralsız çalışma biçimleri artırıldı; işsizler, işten atılanlar, emekliler, yoksullar sefalete mahkum edildi. Daha fazla üretim daha fazla kar düsturumdan pandemide asla vazgeçilmedi. Herkes evine kapanırken işçiler fabrikalarda karantinaya çalındı hasta hasta çalıştırıldı, iş cinayetleri rekor seviyeye çıktı. Sağlık emekçileri alınmayan önlemler nedeniyle pandemi ile mücadelede yaşamlarını, sağlıklarını yitirdiler. (Pandemi ile mücadelede yitirdiğimiz tüm emekçi kardeşlerimizi saygıyla anıyoruz. )

Geleceğimiz, gençlerimiz yok ediliyor !

Üniversite öğrencilerinin özerk demokratik üniversite ve özgürce bilim talebirektör polis iş birliği bastırmaya çalışılıyor. Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin liyakatsız rektör atamasına karşı başkaldırısı demokratik üniversite ve seçim talebi elbet bir gün gerçek olacak.

Bizleri yan yana tutan ne varsa; demokrasi, adalet, barış açıkça tehdit altında…

Kadın, genç, işçi, işsiz, emekçi, köylü, emekli,  İnsan yok ediliyor!

Nefes alamıyoruz, varlığımız, var olma nedenlerimiz, geleceğimiz tehdit altında!

Bizler, bu ülkenin gerçek sahipleri, üretenleri, gençleri, kadınları, ezilen halkları olarak hep vardık, varız, var olmaya devam edeceğiz, bizi azgın faşist saldırılarla asla yenemeyeceksiniz. Tek adam rejiminin tüm faşist saldırılarına karşı yan yana omuz omuza duracağız. Ve hep birlikte eşit özgür demokratik bir ülkeyi inşaa edeceğiz.

.Deniz’ler kazanacak, faşizm kaybedecek!

İZMİR EMEK VE DEMOKRASİ GÜÇLERİ”

Bajar müzİk grubunun konseriyle  miting bitti.