İzmir  sanat ve demokrasi güçleri, REKTÖR DUY BİZİ AKP, AKM’DEN ELİNİ ÇEK

İzmir’de bulunan Atatürk Kültür Merkezi’nin (AKM),  “Emniyet Müdürlüğü’ne tahsis edileceği”  iddiaları üzerine  “REKTÖR DUY BİZİ AKP, AKM’DEN ELİNİ ÇEK” şiarıyla  İzmir  sanat ve demokrasi güçleri  AKM önünde basın açıklaması yaptı.

İzmir’in kimliğine ve kültürüne katkı koyan ve kentin kültürel hayatı için ihtiyaç olan vazgeçilmez ölçüde değerli  AKM’nin   Emniyet Müdürlüğüne  tahsis edileceği yönündeki  iddialar  İzmir sanat ve kültür çevrelerini ve demokrasi güçlerini  harekete geçirdi .  Basın açıklamasında  demokrasi güçleri “Rektör duy bizi AKP, AKM’den elini çek” sloganını attı.

Basın açıklamasını, İzmir Tiyatroları Derneği  Başkanı ve tiyatro sanatçısı Özgür Başkaya okudu. Basın açıklamasında şu ifadeler yer aldı:

“2021′ in Aralık ayı sonlarına doğru İzmir Gazeteciler Cemiyeti yayın organı 9 Eylül Gazetesi’nde çıkan, “İzmir İl Emniyet Müdürlüğü’nün 300 personeli ile Konak’taki Atatürk Kültür Merkezi binasına taşınacağı” haberi hepinizin bilgisi dahilindedir. İzmir Tiyatroları Derneği olarak, İzmirli vatandaşları uyaran ve böylesi bir olaya karşı birlikte hareket edilmesini isteyen bir açıklama yapmıştık.

Daha sonra aynı konuda (Atatürk Kültür Merkezi proje sahibi Mimar inal Göral’ın da katılımıyla) Izmir Mimarlar Odası bir basın toplantısı yapmış,  İzmir milletvekilleri Atilla Sertel, cBedri Serter,  Kamil Okyay Sındır,  İzmir Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi Kurucu Başkanı Tuncay Karaçorlu, Doğal ve Kültürel Yaşam Girişimi’nin de aralarında olduğu kişi ve kurumlarca çeşitli tarihlerde “karşı duruş ve bu durumu onaylamama”, haber ve yazıları da basın/ medya ve internet ortamlarında yer almıştı.

İzmir Valisi Sayın Yavuz Selim Köşger’ in 20 Ocak’ta basında yer alan açıklamasına göre ise, Konak’taki eski Sümerbank binasının yeniden projelendirilerek il Emniyet Müdürlüğü’ne tahsis edileceği duyurulmuş ancak bu tahsis sürecine kadar ne olacağı belirtilmemişti.

İzmir Tiyatroları Derneği; Ege Üniversitesi Rektörlüğü’nün, Valilik’in ve Emniyet Müdürlüğü’nün de konuyu muğlak bırakmayarak AKM hakkında gerekli açıklamayı yapmasını istemiş, fakat bugüne dek somut bir sonuç alınamamıştır. Bugünkü basın açıklamamızın amacı, kamuoyu ve sanatçılar adına durumun açıklığa kavuşturulması içindir.

Atatürk Kültür Merkezi’nin bir kültür-sanat kurumu olarak kalmasını istiyor, geçici de olsa İl Emniyet Müdürlüğü’ne devredilmesine karşı çıkıyor, durumu siz değerli basın-medya mensupları ve kamuoyuna saygıyla duyuruyoruz. Bize gelen yoğun karşı çıkış istemleriyle beraber ortak şlarımız şudur:

Rektör duy sesimizi!

AKP, AKM’den elini çek!”

Deniz Poyraz isyanımızdır davanın takipçisiyiz. Katillerden hesap sorulacak, faşizm yenilecek, biz kazanacağız..

HDP İzmir İl binasına yönelik saldırıda katledilen Deniz Poyraz’ın  davası öncesi, İzmir Adliye binası önünde sol muhalif siyasi partilerin, kitle örgütlerinin , HDP Genel Başkanı Mithat Sancar, milletvekilleri Serpil Kemalbay, Murat Cepni,  Filiz Kerestecioğlu, Gülistan Koçyigit, Ayşe Acar Başaran, Nuran İmir,  HDP Eş Genel Başkan Yardımcısı  Ümit Dede, HDP Ankara İl Eş başkanları  ve İHD Ankara Şube Eş Başkanı Sevil Turgut’un  katıldığı  basın açıklaması yapıldı. Kitleye önce  HDP Eş Başkanı Mithat Sancar hitap ederek, adaletsiz, ataerkil bir sistemin HDP yi ve mücadele eden  kadınları hedef gösterdiğini söyledi. Adaletin herkese gerekli olduğunu belirterek davayı sonuna dek takip etmekte, adalet aramak ve istemekte kararlı olduklarını söyledi.  Daha sonra İKP adına hazırlanan basın açıklamasını Platformu temsilen Günseli Kaya okudu. “Deniz Poyraz onurumuzdur”, “Denize sözümüz barış olacak”,  “Faşizme karşı omuz omuza”,  “Deniz Poyraz  ölümsüzdür” sloganları  atıldı. Mahkeme salonuna Deniz Poyraz’ın ailesi, yakınları ve  milletvekilleri  dışındakiler alınmadı.

İzmir Kadın Platformunu temsilen Günseli Kaya’nın yaptığı açıklama  şöyle;

“Geçtiğimiz yıl 17 Haziran’da HDP İl Binasına yönelik Onur Gencer’in gerçekleştirdiği silahlı saldırı sonucunda Deniz Poyraz katledildi. Gencer bu katliamı, İzmir Valiliğinin, Emniyetin gözü önünde, neredeyse 24 saat il binası önünde nöbet tutan polislerin önünden elini kolunu sallayarak gerçekleştirdi. Saldırının ardından binadan çıkan Genceri, İzmir’de “yaşamak istiyoruz” diyen kadınların karşısına dikilen, kadınları darp ederek gözaltına alan polisler, “ismin ne abicim” diyerek karşıladı. Gözaltında olduğunu bildiğimiz katilin elinden telefonu dahi alınmadı, sosyal medya hesaplarından Deniz’in cansız bedeninin fotoğrafını paylaşarak katlettiğini duyurdu.

Katliamdan önce Gencer’in defalarca HDP İl Binası’nın bulunduğu yerde keşif yaptığı, çeşitli tarihlerde 27 kez İzmir Emniyeti’ni aradığı, poligonda silah eğitimi aldığı ve Suriye’de eğitildiği ortaya çıktı. Bugüne kadar, Gencer’in emniyetten kimlerle ne görüştüğüne dair bir soruşturma yürütülmezken SADAT ile olan ilişkisinin de araştırılmadan üstü örtülmeye çalışıldı.

Deniz’in ilk duruşması 29 Aralık tarihinde görüldü. Duruşmada Onur Gencer’in rahat tavırları, jandarma tarafından katilin korunması, avukatların ve izleyicilerin kolluk tarafından salona girişinin engellenmeye çalışılması ve Deniz’in annesi Fehime Ana’ya ve kızkardeşine yönelik saldırıları ise Gencer’in kimden güç aldığını bir kez daha gözler önüne serdi.

Bugün İzmir Kadın Platformu olarak Deniz’in 2.duruşmasında bu davanın peşini bırakmayacağımızı bir kez daha ilan etmek için buradayız.

Bu davada elbette katliamı gerçekleştiren Onur Gencer’in en ağır cezaya çarptırılmasını talep ediyoruz. Ama yetmez. Bu katliama yol verenin, hedef gösterenlerin, mahkeme salonunda ona bu gücü verenlerin yargılandığı güne dek mücadelemiz sürecek.

Bilsinler ki ne yaparlarsa yapsınlar bizler mücadelemizden bir adım geri atmayacağız. Birbirimizi yaşatmak için, faşizme, erkek/devlet şiddetine karşı yan yana, omuz omuza olacağız.

Ve Denize sözümüz olsun, hayalini kurduğun barışın, özgürlüğün, eşitliğin ülkesini kuracağız. Fehime Ana’nın da dediği gibi “Bir Deniz gider bin Deniz geliriz” size asla boyun eğmeyiz!

Deniz Poyraz İsyanımızdır!”

 

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri; asıl katil kendisi gibi olmayana, ona itaat etmeyene yaşam hakkı tanımayan karanlık zihniyet

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, Hrant Dink’in katledilişinin 15. yıldönümünde  Türkan Saylan Kültür Merkezinin önünde anma düzenledi.    Emek ve Demokrasi Güçleri “15 eksik yıl her yerdesin Ahparig” yazılı pankart  arkasında toplanarak  sık sık,  “Faşizme inat kardeşimsin Hrant”   “Faşizme karşı Omuz omuza”, “Hepimiz Hrantız hepimiz Ermeniyiz”, “Hrantı unutma unutturma”, “Yaşasın halkların eşitliği”,  “Yaşasın halkların kardeşliği”   sloganlarını attı.  Hrant Dink başta olmak üzere özgürlük ve demokrasi mücadelesinde yaşamını yitirenler anısına saygı duruşu yapıldı.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri adına açıklamayı Disk Ege Bölge Temsilcisi Memiş Sarı yaptı. Açıklama şöyle;

“15 yıl önce Agos Gazetesi’nin genel yayın yönetmeni olan Hrant Dink, uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti.

Tüm katliamlara, büyük acılara, sürgünlere, yıkımlara rağmen, halkların eşitliğine ve kardeşliğine inanan, bir sosyalist olarak eşitlik, özgürlük ve demokrasi mücadelesine hayatını adayan Hrant Dink, 15 yıl önce bugün, katledildi, aramızdan alındı!. Irkçı ve şoven, insanlık düşmanı zihniyetin yönlendirmesiyle, güpegündüz, yıllardır emek verdiği Agos gazetesinin kapısının önünde onca kamera, onca göz, onca görgü tanığının önünde.

Hrant Dink, iyi bir gazeteci olmanın yanında, ülkesine sevdalı bir aydındı. Yaşamı boyunca bu topraklarda barışın ve kardeşliğin yerleşmesi; halkın haber alma hakkı, ifade ve basın özgürlüğü için mücadele etti. Barış ve özgürlüklerin düşmanı olan odakların elbirliği ile 19 Ocak 2007 günü düzenlediği suikastta bir tetikçinin silahından çıkan kurşunlarla hunharca katledildi.

Ogün Samast sadece tetiği çeken eldi. Hrant’ın asıl katili; kendisi gibi olmayana, ona itaat etmeyene yaşam hakkı tanımayan karanlık zihniyettir. Bataklıktan sıçrayan çamur parçalarına odaklanmaktan ziyade bataklıkla mücadele edilmelidir.

Tetikçi, devletin kolluk güçleriyle kutlama yaparken, işbirlikçi tembihlenmiş olarak yakalandı. Arkasındaki güçler ‘devlet sırrı’ sayılarak korundu, deliller karartılıp, gerçekler gizlendi. Gerçek suçluların açığa çıkarılmasının ve yargılanmasının engellendiği dava sürecinde verilen karar, Türkiye’nin sicili son derece bozuk olan demokrasi tarihine kara bir leke olarak geçmiştir.  Hrant Dink’in dediği gibi ‘Biz yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardanız’! Tam da bu nedenle tüm Türkiye halkları gibi biz de ‘Hepimiz Hrant‘ız, Hepimiz Ermeni‘yiz’ diyerek bu katliamın karşısına dikiliyoruz!

Ne yazık ki, Türkiye’nin yakın tarihindeki gazeteci ve aydınlara yapılan suikastlar gibi, Hrant Dink cinayeti de aradan geçen 15 yılda tam olarak aydınlatılamadı. Cinayeti planlayan perde arkasındakiler tam olarak ortaya çıkarılmadı ve hesap sorulmadı.

Her kesim, her canlının yaşam hakkına saygılı, çok dilli, çok kültürlü, çok renkli bir toplum olarak yaşamak istiyoruz. O, nisyan ile malul bu toplumun geçmişiyle yüzleşmesini, yaşanan acıların görülmesini istiyordu. Ve o acıların bir daha asla yaşanmaması için de kendisi dahil, bu topraklarda yaşayan herkesin etnik kökenine, diline, inanç ve kültürüne, cinsiyetine ve cinsel yönelimine bakılmaksızın eşit yurttaşlar olarak tanınmasını; tekçilik üzerine inşa edilmiş cumhuriyetin demokratikleşmesini istiyordu. Bu nedenle ırkçıların ve faşistlerin hedefi oldu. “

Gerçeğin peşinde koşan gazetecilere selam olsun..

Bugün 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü

10 Ocak artık ‘’Çalışamayan Gazeteciler Günü’’ oldu.

Basın ve düşünce özgürlüğü siyasi iktidar tarafından yok sayılmaktadır.

Gazeteciler içerde ve onlarca gazete, dergi ve tv kapatılmış, el konulmuştur.

Türkiye basın tarihinin en karanlık dönemini yaşıyor.

Basın emekçileri hukuksuz, adaletsiz bir şekilde gözaltına alınıyor, tutuklanıyor aylarca mahkemelere çıkarılmıyor.

Gerçekleri yazmak suç sayılıyor. İktidarın politikalarına uyum göstermeyen iç ve dış haberler, ” iktidarı” ya da devlet büyüklerini küçük düşürdüğü iddiasıyla yargılanan konusu oluyor.

Gerçekleri yazmayın diyorlar. Basın ve düşünce özgürlüğünü kullanınca zindanlara konuyorsunuz.

Yaptıkları haberlerden dolayı ‘‘hain, casus’’ ilan edilen gazetecilerimiz var, onlarca yıl hapis cezası alan ya da alacak olan.

Gazetecilerin yoksulluk sınırlarında ücret aldığı, sendikasız çalıştırıldığı, on bin gazetecinin işsiz olduğu koşullar yetmiyor ki ceza davaları, tazminat davaları ile susturulmaya çalışılıyorlar.

Türkiye’de ve dünyanın birçok çatışma bölgelerinde siyasi iktidarlar, militarize güçler tarafından içeride ve dışarıda gerçekleri yazdığı için öldürülen, kaçırılan, baskıya uğrayan işkence yapılan gazeteciler var. Basın tarihimiz ne yazık ki öldürülen, işkence yapılan gazetecilerin tarihidir.

Gazeteciler direniyor. Basın ve düşünce özgürlüğü için canlarını veriyor zindanlarda bedel ödüyorlar.

Tüm baskılar ve zor politikaları nafiledir.

Basın ve ifade özgürlüğünü yasaklayamazsınız.

Basın emekçilerini susturamayacaksınız. Uğurlar, Metinler, Hrant’ların daha yüzlercesinin korkmadan yazdığı, can bedeli ödediği gelenek var..

Selam olsun, gerçekleri yazan, gazetecilere..

 

İzmir’de Öğrenci Kolektifleri ve Üniversiteli Feminist Kolektif; temel hak ve özgürlüklerimizi çiğneyerek ve zor yöntemlerinizle bizleri susturamayacaksınız.

Öğrenci Kolektifleri ve Üniversiteli Feminist Kolektif   Eğitim-Sen  3  No’lu Şube’de bir basın toplantısı düzenledi.

Öğrenciler  kendilerinin, AKP’li faşist polis olmadığını iddia eden kişiler tarafından  ajanlaştırılmak istendiklerini,  taciz edildiklerini ; ailelerinin aranarak  ” çocuklarınızın nerede, ne yaptığını biliyoruz” denilerek tedirgin edildiklerini, güvenliklerine ilişkin ailelerde kaygı yaratıldığını  açıkladılar.

Öğrencilerin temel hak ve özgürlüklerini  kullanmaları engellerle karşılaşmakta,  yasaklanmak istenmektedir. Kişilik hakları, can güvenliği ve temel  özgürlükleri ihlal edilmektedir. Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı ihlallerinden kentin mülki ve adli merciileri, İzmir Valiliği ve İzmir Emniyet Müdürlüğü’nün sorumlu olduğu açıktır.

Öğrencilerin yaptığı açıklama şöyle:

“Aylardır bizleri ekonomik krize sürükleyen iktidar; içerisinden çıkamadığı, kendini meşrulaştıramadığı süreci geçici çözümlerle, ırkçı saldırılar ile aşmaya çalışıyor. Fakat artık bu yöntemleri de işlemiyor. Oluşabilecek herhangi bir isyana dair derin bir korkusu olan iktidar, bu korkusunun sonucu olarak çözümün sokakta olduğunu gösteren, dillendiren feministlere, sosyalistlere saldırıyor.

Bu saldırılardan biri de iktidarın maşası İzmir Emniyeti tarafından gerçekleştirildi. Birkaç gün önce arkadaşlarımızın önü polis kimliği gösteren kişiler tarafından kesildi. Kendilerinin Akpli-faşist polis olmadığını söyleyen kişiler, arkadaşlarımıza ajanlaştırma girişiminde bulunmuştur. Daha sonra “sana son bir şans vermek istiyorum” mesajları ile arkadaşlarımızı taciz etmeye devam etmiştir. Aynı özel telefon numarası ile arkadaşlarımızın aileleri aranmış, ailelerimiz ile katıldığımız eylem görüntüleri paylaşılmış, “şu an nerede ne yaptığını biliyoruz” şeklinde ailelerimiz tehdit edilmiştir.

Mücadele tarihimiz boyunca sıkça karşılaştığımız ve şu anda da devam eden ajanlaştırma politikaları, devrimcileri sindirme, hedef gösterme ve türlü yıldırma politikaları, gençliğin faşizme karşı inatçı ve örgütlü mücadelesini büyütmekten başka bir duruma sonuç vermedi vermeyecek. Bizler devletin ve onun maşaları olan resmi-sivil faşist çetelerin bu ucuz hamlelerine karşı örgütlü gücümüzle alanlarda olmaya devam edeceğiz.

Üniversitelere atadıkları kayyumlarla kadın ve LGBTİ+ klüplerini kapatan, bizleri geleceksizlik ve işsizlik ile baş başa bırakan, pandemi sürecini yönetemeyen, İstanbul Sözleşmesi’ni feshederek kadınların ve LGBTİ+ların yaşam haklarına saldıran AKP’nin bu politikalarına karşı sokakları, kampüsleri, meydanları dolduran ve hedef alınan üniversiteliler olarak Özerk demokratik Feminist üniversiteyi savunan, kayyumlara, kadın ve LGBTİ+düşmanlarına direnen, İstanbul Sözleşmesi’ne sahip çıkan, nefrete inat yaşasın hayat diyen biz üniversiteliler buradayız.

Ayrıca, “İnsan hakları derneğine gidiyorlar, bize bir şey olmaz, onların başı yanar” cümlelerinden de biliyoruz sırtlarını dayadıkları faşist iktidardan aldıkları geçici güç ile böyle rahat olduklarını. Ancak gün geçtiğinde sığındıkları limanlar devrimciler tarafından alaşağı edildiğinde o zaman kimlere neler olacağını bizler biliyoruz

Buradan İçişleri Bakanlığı’na, İzmir Valiliği’ne ve bizleri bu ucuz yöntemlerle sindirebileceğini sanan polislere bir kez daha söylüyoruz; Bizleri takibe alarak, gözaltı veya tutuklamalarla, hedef göstermeye çalışarak sindiremezsiniz. Devrimci gençliğin sesini yükseltmesine türlü yöntemlerle mani olamadınız, olamayacaksınız da! Devlet karşımıza hangi politikayla çıkarsa çıksın, saldırılarını ne kadar artırırsa artırırsın karşısında tarihini geçmişten ve bitmeyen mücadelesinden alan örgütlü bir devrimci gençlik var.

Bizlerle dayanışma gösteren Halkevleri, Kadın Savunma Ağı, SGDF, Kaldıraç, öğrenci İnisiyatifi, YDG, İHD, TIP, İMECE-DER ve  Egitim-Sen 3 No’lu şube’ye  teşekkür ederiz.”

 

 

Yeni yılınızı kutlarız.

Savaş, ekonomik kriz, yolsuzluk, açlık, yoksulluk ve pandemiyle geçen bir yılı geride bırakıyoruz. 2021 yılında, emperyalizmin  dünya halklarına  ve yaşadığımız gezegenin suyuna, toprağına havasına, ekolojik denge  ve sürdürülebilir doğal yaşam  düşmanlığına karşı mücadele ettik. Mücadeleye katılımı, dayanışma ve paylaşımı yeni bir dünya için ilke edindik.

2021 dünyada burjuva – gerici, faşist devletlerin kendi egemenliklerini güçlendirmek adına halklara ulusal, etnik, dinsel-mezhepsel vb farklılıkları nedeniyle savaşları kışkırttığı, zor, baskı ve denetimini yoğunlaştırdığı, işçilere emekçilere ağır sömürü koşullarını dayattığı, grevleri yasakladığı, direnişlerini kanla bastırdığı bir yıl oldu. ” İşçiler, emekçiler  direne direne kazanacak” şiarı dünyanın birçok bölgesinde halkların da şiarı oldu.  Halklar yenilgiler kadar başarılar da kazandılar. Emperyalizme ve  burjuva gerici-faşist devletlere karşı mücadele etmeden özgürlüğün, bağımsızlığın ve ortaklaşmacı, paylaşmacı dayanışmacı bir düzenin  kazanılamayacağını  gerçek hayat yine gösterdi.

Ülkemizde de işçi ve emekçilerin sermayeye karşı mücadelesi ileri adımlar attı. İşçilerin emekçilerin sendikal örgütlülüğünün çok cılız olduğu koşullarda  önemli sanayii iş kollarında, fabrikalarda işçiler, emekçiler açıklamalar, yürüyüşler yapıyor, üretimi aksatıyor, durduruyor, açlığa ve yoksullaşmaya karşı harekete geçiyor..

Hekimler, sağlık emekçileri, akademisyenler, öğretmenler KHK ile işlerinden atılan kamu emekçileri direnmeye ve haklarının gasp edilmesine karşı mücadeleden vaz geçmiyorlar. Sokakta tarlada,  üreticiler, emekçiler içinde bulundukları yoksullaşmaya karşı mücadele isteklerini dile getiriyorlar. KHK ile görevlerinden alınıp yerlerine kayyım atanan seçilmişler, cezaevlerine doldurulan milletin vekilleri, gazeteciler, avukatlar, aydınlar, yazarlar, yurttaşlar, hapishanelerdeki tüm devrimci  tutsaklar direnmeyi sürdürüyorlar. Kadınlar  şiddete, cinayetlere, ayrımcılığa ikinci sınıf konuma itilmek istenmelerine karşı isyandalar; kazanılmış haklarını korumakta direniyor, etnik, ulusal, dinsel-mezhepsel, cinsel yönelimlerinden dolayı ötekileştirilenler temel haklarından vaz geçmiyorlar.

Her geçen gün artan yoksullaşmaya, adaletsizliğe, hukuksuzluğa baskı ve zora ve seküler yaşamın arka plana itilmesine, eğitimde dincileştirmeye karşı  mücadele isteği ile dolu toplum hoşnutsuzlukla kaynıyor..kentlerin sokakları caddeleri, ana arteller,  zor uygulayıcıları tarafından daha fazla denetleniyor.. Ama gideni ve çöken sömürücü düzeni hiçbir zor tutamaz, karanlık yırtılacak, gelecek aydınlanacak ve ezilenleri  birleşen güçleriyle ortak mücadeleleri  başarıya taşıyacak.

2022 yılında işçileri , işsizleri, emekçileri, emeklileri, kadınları, ezilen halkları tüm dünyada zorlu mücadeleler bekliyor. 2022 yılı “kapitalizm öldürür sosyalizm yaşatır” şiarıyla işçilerin, emekçilerin, ezilen ulusların ve halkların emperyalizme, kapitalizme ve  burjuva gerici-faşist diktatörlere karşı dayanışma, mücadele, birlik yılı olsun.

Dünya İşçi sınıfının ve emekçilerin, ezilen halkların-ulusların, tüm direnenlerin yeni yılını umutla, dirençle kutluyoruz.

 

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri; Roboski Katliamı İnsanlık Suçudur.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri   Roboski  katliamını Türkan saylan Kültür Merkezi önünde  lanetledi.  Katliamda yaşamını yitiren 34   insanı andı.  Roboski’de 19’u çocuk 34 sivil insanın savaş uçaklarıyla bombalanmasının  üzerinden on yıl geçmesine karşın   emri verenler ve uygulayanlara  cezasızlık  politikasının sürmesi ve insanlık suçlarının üzerinin örtülmesi politikalarından vazgeçilmesi istendi.  Disk  Ege Bölge Temsilcisi  Memiş Sarı; katliamda yaşamını yitirenleri andı ve onları unutmayacaklarını  söyledi. İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri adına açıklamayı Kesk Dönem Sözcüsü,  Veysel Beyazadam  yaptı.  Açıklamaya HDP İzmir Milletvekili  Serpil Kemalbay ve Musa Piroğlu  da katıldı.

Açıklama şöyle;

“Basına ve Kamuoyuna;

Bugün burada 10 yıl önce gerçekleştirilen Roboski Katliamında yaşamını yitiren 34 masum sivil insanımızı anmak, katliamının faillerinden hesap sormak, hakikatin yargı ve siyasi erkin marifetiyle asla örtülemeyeceğini ve her daim Roboskili ailelerin yanında olduğumuzu belirtmek için bulunuyoruz. Çünkü şuna inanıyoruz ki; “Hakikat her zaman en büyük değerdir ve hiçbir politik çıkara kurban edilmemelidir.”

Herkesçe bilindiği üzere 28 Aralık 2011 tarihinde saat 21:39 ile 22:24 sularında Türkiye Cumhuriyeti devletinin hava kuvvetleri komutanlığına bağlı savaş uçakları tarafından Türkiye-Irak sınırından geçmekte olan onlarca sivilin üzerine bombalar yağdırıldı. Yaşanan bu katliamda 19’u çocuk olmak üzere toplam 34 sivil insan yaşamını yitirdi. Katliamın ertesi gününde katır sırtında battaniyeye sarılmış onlarca sivilin cansız bedeni, halen tüm tazeliğiyle zihinlerimizde yerini korumaktadır. Türkiye-Irak sınırının tam merkezinde yer alan Roboski Köyünde 2011 yılının bu son günlerinde kaçakçılıkta kullanılan katırlar, bu kez kaçak eşya yerine insan cesetleriyle Roboski Köyüne gelmeye başlanmıştı.

Katliam tarihinden bugüne kadar Roboskililer üzerindeki baskı ve şiddet eylemleri, kesintisiz bir şekilde sürdü. Adalete erişimleri son kertede birer işkenceye dönüşen Roboskililerin yaşadığı bu bölgede, 10 yıllık zaman süresince askeri operasyonlar nedeniyle güvenlik güçlerinin bombalama faaliyetleri devam etti. Bu bombalamalar nedeniyle Roboskililerin köy dışındaki yaşam alanları ciddi anlamda sınırlandırıldı. Yine Roboski ve bölgenin birçok yerinde yasaklanan yaylalar ve ilan edilen özel güvenlik bölgeleri ile köylülerin ekonomik yaşamına büyük zararlar verildi.

Bugün itibariyle Roboski‘de 34 sivilin katledilmesi üzerinden tam 10 yıl geçecek. Bu 10 yıl içerisinde katliamla ilgili bir dizi hukuki ve siyasi süreçler yaşandı. Katliamla ilgili soruşturma başlatıldı, soruşturma dosyası askeri savcılığa gönderildi, müfettişler görevlendirildi, komisyonlar kuruldu ve ne yazık ki bu tür dosyalarda her zaman şahit olduğumuz üzere dosya ile ilgili “kovuşturmaya yer olmadığı” kararı verildi.  Bunun üzerine Roboski’li aileler, 18 Temmuz 2014’te Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) başvuru yaptı. Anayasa mahkemesine giden başvuru usulü eksiklikten dolayı reddedildi.

İç hukuk yollarının tüketilmesinden sonra katliamda yaşamının yitirenlerin yakınları, davayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine taşıdı. Ulusal ve uluslararası hukukta sonuna kadar götürülen adalet arayışı, 17 Mayıs 2018 günü AİHM’in ret kararıyla vicdanlardaki sızıyı daha da körükledi. 1990’lı yıllarda bölge kentlerimizde yaşanan ağır insan hakları ihlallerine ilişkin bölge insanı için bir nebze de olsa adaleti tesis eden bir kurum olan AİHM, bu ret kararı ile adeta Türkiye’de uzun yıllardır yürürlükte olan cezasızlık politikasının değirmenine su taşımış oldu. AİHM, kuruluş felsefesiyle ağır çelişkiler barındıran bu ret kararı ile apaçık ortada olan bir hakikati örtmeye çalışıp Roboski’li ailelerin acısını daha da katmerleştirmiştir. Bu katliamları kader olarak kabul etmemizi isteyenlere karşılık, kader olmadığını ve bunların bir bütün olarak bölge coğrafyasındaki ayrımcı politikaların, militarist zihinlerin ürünü olduğunu ifade etmek isteriz. Türkiye’nin bu ücra köşesinde gündelik hayatta sağlık hakkının, eğitim hakkının ve çalışma hakkının ihlal edildiği ve imkânların son derece kısıtlı olduğu bir yer olan Roboski’de, bu katliamla en temel hak olan yaşam hakkı da ihlal edilmiştir. İleri teknoloji ürünleri olarak övünülen ve savaş amacıyla satın alınan silahların kendi coğrafyasında yaşayan sivilleri bombalaması, biz insan hakları savunucuların nazarında aslında bir post modern idam yöntemidir. 10 yıl önce gencecik sivil insanların üzerine atılan bombalar bir haliyle hem Roboskili insanlara hem de bir bütün olarak Kürt halkının benliğine atılmıştır. Bu yüzden unutulmamalı ve sahip çıkılmalı diyoruz.

Roboski Katliamı gerçeğiyle çok iyi biliyoruz ki bu coğrafyada çocuklar, günlük hayatlarını ve ekonomik olarak ailelerinin hayatlarını idame ettirebilmek için katırların sırtında sınırların o bilinmezliğinde yola çıktıklarında bir daha ailelerine ve evlerine dönemediler. Okul avlularında zil sesleriyle teneffüse çıkması gereken çocuklar bombaların sesleriyle hayatlarını kaybettiler.  Bölgesel eşitsizlikler, ırkçı ve ayrımcı politikalar, Kürt sorununu görmeme, hakikat ve geçmişle yüzleşmeme, düşmanlaştırıcı politikalar nedeniyle bugünler hala çözümsüzlüğün günleridir. Birikerek ilerlemiş fakat hiçbir gelişme sağlayamamış bu anti-demokratik uygulamalar görüyoruz ki bizlere her geçen gün yeni kayıpları ve faili meçhulleri yaşatmaktadır. Bizler insan hakları savunucuları olarak hakikatin ortaya çıkartılmasının ve geçmişle yüzleşmenin Türkiye için olmazsa olmaz bir olgu olduğunu yineliyoruz. Çünkü hakikatin ortaya çıkarılmaması, toplumda vicdani tahribatları artıran, aidiyet duygusunu zedeleyen ve süreklileşen bir tahribatı ve de adaletin sağlanamayacağı duygusunu beraberinde getiren bir durumdur.

1915’de, Dersim’de, Maraş’ta, Zilan’da, Sivas’ta, 90’lı yıllarda, Roboski’de,  Cizre’de, Suruç’ta, Ankara’da sayılarla ölçülemeyecek kadar binlerce insanımızı bu militarist politikalardan dolayı kaybettik. Burada acıları yarıştırmadan, toplumsal adaletin bir gün herkese lazım olacağını yinelemek isteriz. İnsanlığın evrensel değerlerinin her yurttaş için aynı minvalde olmasını talep ediyoruz.

Dolayısıyla Roboski Katliamının 10. yıldönümü nedeniyle devlete ve siyasal iktidara bir kez daha açık çağrımızdır;

•   Roboski Katliamı ile ilgili hakikatin ortaya çıkması için üzerinize düşen sorumluğu yerine getirin, faillerin          ortaya çıkartılması ve yargılanmaları için cezasızlık politikasından vazgeçmesini talep ediyoruz.

  • Devletin aşırı güvenlik politikalara gösterdiği hassasiyetin, bu katliamlara ilişkin gerçeği açığa çıkartılmasına da gösterilmesini talep ediyoruz.
  • Yine Roma Statüsü çerçevesince değerlendirildiği vakit yaşanan bu katliamın, insanlığa karşı işlenmiş bir suç olduğu gerçeğinin kabul edilmesini ve ailelerin adalete erişimin sağlanması için tüm engellerin bertaraf edilmesini gerektiğini hatırlatıyoruz.”

 

Maraş katliamının 43. yıldönümünde katliam lanetlendi ve yüzleşme çağrısı yapıldı.

İzmir-Karşıyaka  çarşı girişinde  Maraş Katliamı’nın 43. yıldönümünde   Alevi dernekleri ve siyasi partiler, açıklama yaptı.  Katılımcılar  “Maraş Katliamı’nı unutmadık, unutmayacağız” pankartı arkasında toplanarak , “Maraş’ı unutma unutturma”,  “Susma, sustukça sıra sana gelecek”,  “Faşizme karşı omuz omuza” sloganlarını  attı.  Açıklamaya HDP İzmir Milletvekili Murat Çepni de katıldı.

Açıklama şöyle;

“Bugün, 43. Yıldönümünde Maraşta katledilen canlarımızı anmak, katilleri lanetlemek ve adalet talebimizi yinelemek için bir kez daha alanlardayız. Cümle insan ve varlığı Hakk’ın hakikati olarak bilen, cümlesiyle rıza halini esas alan bir Yolun talipleri olan Aleviler, 19-24 Aralık 1978 de Maraşta bir kez daha katliama maruz kaldılar. Yüzlerce insanımız vahşice katledildi, binlercesi yaralandı, evleri ve işyerleri yağmalanarak yakıldı, onbinlercesi ise topraklarından göçe zorlandı.

Gerek Osmanlı gerekse Cumhuriyet döneminde bize reva görülen şey sistematik katliam, göçertme ve asimilasyon politikaları oldu hep. Maraşta yaşanılan da, süreklilik arz eden bu zihniyet ve politikaların sonuçlarından biriydi sadece.

Tarihsel-toplumsal hakikatine bağlı kalan tüm Alevi sürekleri, süreklilik arz eden saldırılarla karşı karşıya kaldıkları gibi mutlak bir kuşatma ve tecrite de tabi tutulmuşlardır. Emevi, Abbasi, Selçuklu, Osmanlılar devrinde olduğu gibi, bu kuşatma ve tecrit hali Cumhuriyet döneminde de devam etmiştir. Kapitalist hegomonya kendini ulus devlet biçiminde var etmiş, Avrupa merkezli olarak gelişen bu yeni tahakküm biçimi, İttihat ve Terakki Cemiyeti üzerinden bu topraklara taşınmıştır. Tek inanç kimliği, tek mezhep ve tek etnisiteyi esas alan ve “Türk-İslam sentezi” olarak kavramlaştırılan bir zihniyet üzerine inşa edilen Cumhuriyet hiçbir zaman demokratik bir Cumhuriyet olamadı. Gerçekte, bu politikayla Türklük de, islam da hakikatlerinden koparılarak birer tahakküm aracı durumuna indirgenmişlerdir. Zaten 2. Meşrutiyetle beraber Osmanlıda iktidarı ele geçiren İttihat ve Terakki Cemiyeti, 1. Paylaşım savaşı yıllarından başlayarak Anadolu’nun kadim halklarını bu topraklardan adeta silmişti. Bu miras üzerinden vücuda gelen yeni sistemde, tüm diğer farklılıklara olduğu gibi Aleviliğe de yer yoktu. Koçgiri ve Dersim süreçleriyle Ocaklar sistemi üzerine inşa edilmiş olan tarihsel-toplumsal yapı darbelenmiş, Hacı Bektaş Dergâhı da gasp edilerek müze statüsüne indirgenmiş, Alevilik ağır bir asimilasyon sürecine sokulmuştur.

1970’li yıllarda toplumsal mücadeleler küresel çapta yükselişe geçmiş ve Türkiye’yi de etkisi altına almıştı. Dünyada yaşanan bu gelişmelere paralel olarak Türkiye’de de hak, özgürlük ve eşitlik arayışları yaygınlaşarak güçlenmiş; halklar, emekçiler mücadele ve örgütlülüklerini yükseltmişti. Yüzyıllara varan bir kuşatma ve tecridi yaşamakta olan Aleviler, bu süreçle beraber ilk defa tecrid ve yanlızlıktan kurtulmuş, farklı etnisite ve inanç kimliklerinden ilk defa yoldaşları olmuştu. Rıza yolunun talipleri ve ezilmekte olan bir halk olarak Aleviler; toplumsal varlıklarını yaşatabilmenin ancak demokratik bir ülkeyle mümkün olabileceğinin bilinciyle hak, özgürlük ve eşitlik mücadelesi veren demokratik sol-sosyalist-yurtsever cenahta mücadeleye dâhil olmuşlardı.

Kapitalist-emperyalist sistem ve tekçi zihniyet; Toplumsal muhalefete, hak ve özgürlük arayışlarına faşizmi yükselterek cevap vermiş, örgütlediği sivil faşist çeteler eliyle cinayetler ve katliamlar gerçekleştirmiştir. Bu saldırıların direnişle karşılanması ve devrimci demokratik muhalefetin her geçen gün güç kazanması nedeniyle farklı bir konsept devreye konulmuş, demokratik muhalefetin topyekün tasfiyesi için askeri bir cuntaya zemin hazırlamak istenmiş; suikastler ve cinayetlerden başka toplu katliamlar gerçekleştirilmiştir. Bu toplu katliamlar özellikle Alevi nüfus yoğunluğunun olduğu Malatya, Çorum, Sivas ve Maraş gibi bölgelerde gerçekleştirilmiştir.

Maraş kıyımıyla Maraş hem Alevisizleştirilmek hem de Kürtsüzleştirilmek istenmiş, insanlarımız tarihsel yaşam alanlarından, kutsallarından koparılarak mülteci bir yaşama mahkum edilmişlerdir. Tüm Alevi yerleşim birimlerinde olduğu gibi, Maraşta da demografik yapının değiştirilmek istendiği Terolar bölgesine Suriyeli mültecilerin yerleştirilmesiyle bir kez daha açığa çıkmıştır. İttihatçı-tekçi zihniyet ve tüm versiyonları bu toprakların halklarına tahammül edememekte, tek tip iktidar alanı yaratmaya odaklı politikalarla kesintisiz kıyımlar gerçekleştirip kadim kültürleri yok ederken, dört bir yandan bu topraklarla alakasız toplulukları getirerek sürdüğü halklarımızın yerine iskan etmekte, toplumsal tabanını güçlendirmek istemektedir.

Bu toprakların insanlarıyız, bu toprakların gerçekliğiyiz. Bu topraklara ait olmayan şey ise emperyalist-kapitalist tahakkümün ülkemizde ki yansısından başkaca bir şey olmayan tek tipçi zihniyeti ve onun iktidar klikleridir, politikalarıdır!

Bugün vesilesiyle başta Maraş halkımız olmak üzere tüm Alevi halklarımıza da seslenmek istiyoruz. Yolumuzu, toplumsal varlığımızı yok etmeye odaklı bu politikalar karşısında; bizi biz kılan öğretimizle, yaşam biçimimizle, tarihsel çizgimiz ve duruşumuzla buluşmaktan başkaca çare yoktur. Terk etmeye zorlandığımız tarihsel yaşam alanlarımızla bağımızı güçlendirmek, oralarda yeniden yaşamı yeşertmek esas olmalıdır. Bütün bunlar için ise tek tipçi zihniyet ve siyaset biçimleriyle aramıza mesafe koymak ve ülkemizde ki tüm eşitlikçi-özgürlükçü mücadelerle buluşmak bir zorunluluktur. Yolumuzu ve toplumsal varlığımızı sürdürebilmemiz ancak demokratik bir Cumhuriyetle mümkün olabilecektir.

Maraşta yaşananlar bir insanlık suçudur ve zaman aşımı söz konusu olamaz. Maraş katliamıyla yüzleşilmeli, planlayıp organize edenler ve katiller tarihte hak ettikleri yere konulmalı, insanlığın vicdanında mahkum edilmelidirler.

  1. yıldönümünde Maraş katliamını, planlayanları, katilleri bir kez daha lanetliyor, yitirdiğimiz canlarımızın huzurunda dara duruyor, saygıyla anıyoruz.

Katliam, asimilasyon ve göçertme politikalarına son!

Demokratik Alevi Dernekleri İzmir Şubesi, İzmir Alevi Kültür Derneği Yamanlar Cemevi,  Anadolu Kültür Sanat Eğitim Dayanışma Vakfı, Eskişehirliler Derneği, Çorum Dernekleri Federasyonu, Zübeyde Hanım Alevi Bektaşi Kültürünü Yaşatma Derneği, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Karşıyaka Şubesi, Halkların Demokratik Kongresi, Halkların Demokratik Partisi, İzmir Dersim Kültür Ve Dayanışma Derneği, Vartolular Derneği, Bornova Dersimliler Derneği, Aktepe Dersimliler Derneği, Karlıova Yedisu Kültür Ve Dayanışma Derneği”

Erdal Eren

Erdal Eren Şebinkarahisar’da 25 Eylül 1964 tarihinde öğretmen bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi.  Şebinkarahisar Halkevi’nde siyasete ilgi duymaya başladı, Erdalın ailesi bir süre sonra Ankara’ya taşındı. Erdal burada Ankara Yapı Meslek Lisesi’sinde okudu. ANOD (Ankara Orta Öğrenimliler Derneği)  ve YDGD (Yurtsever Devrimci Gençlik Derneği) ne  üye oldu. Türkiye Devrimci Komünist Partisi gençlik örgütü Genç Komünistler Birliği’ ne  ve  GKBnin lise çalışmalarına aktif olarak katıldı.

Erdal Eren  30 yıl  önce , 13 Aralık 1980 tarihinde  idam edildi. Faşist cunta  işçi sınıfına ve emekçi halka, halk geçliğine korku ve gözdağı vermek, gençliğin mücadelesini sindirmek ve intikam almak istedi. Erdal’a yargılanmasından 48 gün sonra idam cezası verildi.
12 Eylül faşist cunta  yönetimi, TBMM’ni, siyasi partileri, sendikaları, kitle örgütlerini   kapatmış, işçi sınıfının  ve emekçilerin  sermayeye karşı grevlerini  direnişlerini yasaklamıştı. Yüzbinlerce insan gözaltına alınmış işkenceden geçirilmişti. Askeri cezaevleri ve emniyet müdürlükleri    işkence merkezleri haline gelmişti.

Ülkenin dört bir yanından mücadele sesleri de geliyordu. 30 Ocak 1980 gecesi Ankara-Hoşdere caddesinde genç komünistler faşist cuntayı protesto eden duvar yazıları yazıyordu. 30 Ocak gecesi hava çok soğuk ve Yukarıayrancı Hoşdere caddesi buzluydu. Bir çift göz onları izliyordu. Bu MHP’li Bakan Cengiz Gökçek’in bir dönem korumalığını yapmış MHP’li polis Süleyman Ezendemir’di. Ezendemir silahını doğrultarak Yurtsever Devrimci Gençlik Derneği üyesi ODTÜ öğrencisi 21 yaşındaki Sinan Suner’e ateş etti. kurşun arka yan kalçasından girip ön tarafından çıkmıştı. Hoşdere caddesinde evi bulunan tanık Ali Soyoğlu, Sinan’ı kendi arabasıyla götürmek istiyor, ancak MHP’li polis buna engel oluyordu. Daha sonra polis Ezendemir, Sinan’ı kendisinin getirttiği sarı bir mercedes arabaya bindiriyor ve Dikmen Polis Karakolu’na oradan bilinmeyen bir yere ve en son hastahaneye götürüyor ve aradan geçen iki saat sonra bilerek kan kaybından ölümü sağlanıyordu.Tanık hemşire Müjgan Taymaz ”15 dakika önce getirilseydi yarasını diker çocuğu kurtarırdık” demişti.

Sinan’ın katledilmesi yurtsever devrimci gençliği harekete geçirdi. Devrimci gençler Sinan?ın ölümünü protesto etmek için yine Hoşdere caddesinde toplanarak, Sinan’ın öldürülmesini protesto ediyorlardı. Askeri İnzibat ekibi gösteriye müdahale ediyor; gençlere ateş ediliyordu. Çıkan çatışmada Zekeriya Önger adında bir er ölüyordu. Gözaltına alınan 21 genç insandan biri Erdal Eren’di.

Sadece üç duruşmada herşey tamamlandı. 19 mart 1980 tarihinde 17 yaşındaki,cuntanın korktuğu adama idam cezası verildi. Avukatı Nihat Toktay’n anlatımıyla; Zekeriya Önger asker arkadaşlarının silahından çıkan mermi ile vurulmuş olması olasıydı. Arkadan vurulmuştu. Ateş eden yakın mesafeydi. Oysa ki Erdal Eren ve arkadaşlarıyla yüzyüze olması gerekiyordu. Mahkeme tarafından tüm inceleme talepleri reddedildi. ..Dava ciddi bir şekilde yürütülmedi.

Erdal mahkeme heyetine sunduğu savunmasında şöyle diyordu:

”Sayın yargıçlar;

Türkiye ve dünyada görülmemiş bir yargılama usülüyle karşı karşıyayız. Bu davanın o kadar çabuk sonuçlandırılmak istenmesi, olay dahi anlaşılmadan yukarıdan gelen emirlerle çoktan verilmiş bir kararın formalitesini yerine getirdiğinizi gösterir.

Benim hakkımdaki kararın üst düzeydeki sıkı yönetim komutanları tarafından verildiği o kadar açıktır ki normal hukuk usulleri dahi ayaklar altına alınmıştır.

Mahkemeniz sadece bu düzeni koruyan bir mahkeme değil, aynı zamanda askeriyenin hiyerarşik emirlerine de bağlıdır. Ve sizin burada emir kulu olmaktan, tanrıların kan isteğini onaylamaktan başka bir göreviniz yoktur. Bu o kadar açıktır ki mahkemenin bırakalım hukukun diğer kurallarını, sadece usule ilişkin yöntem bile bunun kanıtı olmak için yeterlidir.

Hakim sınıflar ve onların uşakları bu sömürü ve baskı düzenine yönelen her hareketi kanla boğmak istiyorlar. Bunun için olmadık tertipler tezgahlıyorlar. Halkın kurtuluşu için mücadele veren baskı ve sömürüye karşı çıkan herkes bu tezgahlara muhataptır. Ve siz bir mahkeme heyeti olarak bu tezgahın bir dişlisinden başka birşey değilsiniz. Benim hakkımda ne kadar peşin bir yargılama yapıldığı son derece ortadadır.Nitekim benimle ilgili olayın ertesinde Genel Kurmay Başkanının “çoktandır idam olmuyor. Bazı kişilerin idam edilmesi gerek” şeklindeki demeç vermesi benimle ilgili idam kararıdır. Ve size bu konuda ulaştırılan emirlerin açıkca dışa vurulmasıdır.

Hakim sınıflar ve uşakları kan isteklerini benim idamımla tatmin etmeyi düşünüyorlar. Ben bu olayın içerisinde kasten bir eri öldürmedim. Benim bu koşullar içerisinde bir eri öldürmek siyasi inancıma terstir .Kaldı ki, eğer ben isteyerek öldürmüş olsaydım bu öldürme olaylarını sürdürecek durumdaydım.

Herşeyden belli olduğu gibi sadece havaya iki el ateş ettim. Tabancamda beş mermi vardı. Ve ayrıca yedek şarjör doluydu. Askerlerin hemen hepsi benim hedef sınırlarım içinde olmasına rağmen ne öleni nede başkasını öldürmedim. Kastım olmadığından ateş etmedim. Kaldı ki o panik içerisinde askerler de bol miktarda mermi sıktılar.

Sıkı yönetim varlığıyla birlikte, halklar ve halk gençliğine başlı başına bir saldırıdır. Sıkıyönetimden bu yana dur ihtarına uymadığı gerekçesiyle onlarca vatandaş ve devrimci jandarma ve polis tarafından katledilmiştir.Ve benim katıldığım gösterinin nedeni olan, bir gün önce polis tarafından katledilen Sinan Suner’in ölümü de bunlardan biridir.

Her türlü demokratik hakkın hakim sınıflar ve sıkıyönetim tarafından ayaklar altına alındığı şu dönemde, biz devrimcilerin alçakça katledilen yoldaşlara son saygı görevini yasaları da çiğneyerek yapması meşrudur. Meşru olmayan şey sıkıyönetimin ta kendisidir.

Biz devrimciler sizlerin şartlandırılmış düşüncelerinizdeki gibi terörist veya anarşist değiliz. Biz devrimcilerin Türkiye halkının her türlü baskı ve sömürüden kurtulması dışında hiçbir kaygımız yoktur. Anarşi yaratmak veya terör estirmek bizim düşüncemizle çelişen bir şeydir. Tersine en büyük terörist ve katil bu devletin kendisidir. Buna sıkıyönetim öncesinde ve sonrasında devletin güçleri tarafından katledilen halk ve halk gençliğinin kanları tanıktır.

Bugün devrimcileri ve onların bir parçası olan beni aldığınız emirlere uygun olarak yargılayabilir ve ölüm cezası verebilirsiniz. Fakat bu ilelebet sürmeyecektir. Bir gün mutlaka sizin yerinizde halkımız olacak sizi ve koruduğunuz düzeni yargılayacak ve doğru karar verecektir.

Faşist cuntanın acelesi vardı. 12 Aralığı 13 üne bağlayan gece saat 02.55 de genç fidanı kırıverdiler, ”Gözdağı olur” dediler, ”devletin büyüklüğü” görülsün istediler. İşçilerin, emekçilerin, halk gençliğinin soyguncu, sömürücü, zulumcü düzenlerine karşı dirençlerini kırmak; baskıya, zulme, sömürüye boyun eğen bir gençlik istediler.

Avukatı anlatıyor; ”Bize sarıldı öpüşürken göz kırptı. Sonrada yürüdü gitti çocuk. Resmen gitti. ”KAHROLUSUN FAŞİST DİKTATÖRLÜK YAŞASIN TDKP” diye haykırınca sehpayı ayaklarının altından çektiler..

Ercan Koca, Erdal’ın yoldaşıydı. Erdal’ın idamını duyar duymaz 13 Aralık 1980 günü saat 17.00?de Demetevler’de, Erdal Eren’in idam edilmesini protesto eden bir pankart asıyordu. ”Erdal Eren’in hesabını Faşist Cuntadan Soralım-YDGF” Pankartı astığını gören askeri tim komutanı Üsteğmen Yaşar Kunduh mahkemede ”Pankartı bizzat kendisine indirtmek için zor kullandık..” diyecekti. Onyedi yaşındaki Ercan Koca vahşice dövülecek, kafasına tabanca kabzası ile vurulacak, daha sonra ise Yenimahalle Polis Karakolu’na oradan da Etimesgut Zırhlı Birlikler Komutanlığına götürülecekti. Fenalaşan Ercan ancak ertesi sabah Gülhane Askeri Hastahanesine götürülecek ve orada yaşamını yitirecekti. Ankara 4. Kolordu Komutanlığı Askeri Mahkemesi Ercan Koca’nın yerlerin buzlu olması nedeniyle düştüğü ve beyin zarı kanamasından öldüğü belirtilecekti. Annesi Yaşar Koca ”Elbiselerini aldığımızda çamur içinde olduğunu gördüm.Öyle bir kere düşmekle o kadar çamurlanması mümkün değildi. Ayrıca çevreden insanlar oğlumun dövüldüğünü görmüşler, eyvah çocuk gitti demişler.Ama hiç kimse korkudan bir şey söyleyemedi, şahitlik yapamadı” Ercanı, bir fidanı daha hoyratlıkla kırmışlardı.

”Yıldızlar metal metal düşmüş yere
Her yerde sessizlik kaynaşıyor, Kafalar
susmuş omuzlar konuşuyor”

Ankara Karşıyaka mezarlığında üç fidan yatıyor. Dünya işçi sınıfına ve gençlerine selam gönderiyor. Zulme ve sömürüye karşı direnmiş üç komünist genç yatıyor, birbirine yakın sanki elele. Oradan geçenler, ziyaret edenler Ercan’ın mezarının üstündeki şu dizeleri okuyorlar.
”Dağ keçileri nasıl yerlerse taptaze sürgünleri

Seni de, tam sürerlerken

Alacakaranlıklardan masmavi göklere
Kopardılar, o koskoca umut ağacının
Dev gölgesinden.”

O dönem Mamak Askeri Cezaevi’inde bulunan kadın yoldaşları Erdal’ın Türküsü’nü yazdılar ve bestelediler. O türkü o zamandan bu zamana dilden dile dolaşıyor.

ERDAL’IN TÜRKÜSÜ

O, genç bir yiğitti o

O, genç komünistti o

Küçücük gözleri, incecik elleri

Kocaman, kocaman, yüreğiyle.

Deniz’im, Yusuf’um, İnan’ım,

Tohum saçtınız çorak topraklara.

Ulaşmak istediğiniz hedefe varmak için

Bu toprak elif elif işlendi

Ve çelik su vere vere sertleşti.

Suların çağıltısı

Dalların uğultusu

Halkının, halkının onuruydu O

Halkının, halkının coşkusuydu O!

Erdal’ım,

Darağaçlarında Deniz’leri yaşatan

Körpecik fidanım benim!

Andın andımız,

Sevdan sevdamız.

Yıkacağız darağacı seni kurduranları

Kavgamız, kavgamız, kavgamızla,

İşçimiz köylümüz halkımızla.

Evrensel Bildirgenin 73. yılında hak örgütleri; Kriz pandemi ve ohal koşullarında insan haklarında ısrarlıyız.

Evrensel Bildirgenin 73. Yılında  hak örgütleri  10 Ekim Anıtında açıklama yaptı.  Açıklamaya
İHD, ÖHD, ÇHD, THİV, İzmir Barosu, Hak İnsiyatifi, Halkların Köprüsü, Türk Tabipler Birliği(TTB), İmece Dostluk ve Dayanışma Derneği, İnsan Hakları Gündemi Derneği katıldı. İnsan hakları savunucuları  “İnsan haklarıyla insandır”, “Susma sustukça sıra sana gelecek” sloganlarını  attı.

Ortak açıklamayı İzmir Barosu İnsan Hakları Merkezinden sorumlu yönetim kurulu üyesi Av. Ayşe Kaymak okudu.  Açıklama şöyle;

 “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin kabul edilişinin 73. yılındayız. Covid-19 pandemisinin yol açtığı siyasal, sosyal, ekonomik, etik vb. boyutları olan küresel krizin etkileri hala devam ediyor. Bu koşullarda İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde belirtildiği gibi barış, adalet, eşitlik, özgürlük ve insan onurunun korunmasını ve bunları güvence altına alacak demokrasi mücadelesinin verilmesini savunmaya devam ediyoruz. Çünkü insanlığın varoluşunu tehdit eden bu küresel krizden çıkışın tek yolu söz konusu değerlere sahip çıkmaktır.

İnsan hakları Evrensel Bildirgesi, 10 Aralık 1948 günü Birlemiş Milletler (BM) Genel Kurulu’nda kabul ve ilan edilmiştir. Türkiye, Evrensel Bildirge’yi, 27 Mayıs 1949 tarihli Resmi Gazete’de yayınlayarak yürürlüğe koymuştur. BM Genel Kurulu, 4 Aralık 1950 tarihinde “10 Aralık” gününü, “İnsan Hakları Günü” olarak ilan etmiştir.

BM, İkinci Dünya Savaşı’nın yol açtığı ağır insani yıkımın bir daha asla yaşanmaması için, barış, insan hakları ve demokrasi ideallerine dayalı uluslararası bir sistem oluşturma hedefiyle inşa edilmiştir. Bugün gelinen noktada maalesef bu ideallerin çok gerisinde kalınmıştır. Evrensel Bildirge’de yer alan hak ve özgürlüklere dayalı uluslararası bir düzen hâlâ kurulamamıştır. Maalesef BM, varoluş gerekçesiyle çelişir biçimde, hak ihlallerinin başlıca sebebi olan savaşları ve iç savaşları önlemede/sonlandırmada, mülteci krizlerine müdahalede, küresel çapta doğal ve kültürel mirasın korunmasında, yoksullukla ve adaletsizlikle mücadelede, başta kadınlara yönelik olmak üzere her türlü ayrımcılığı sonlandırmada yeterince etkin olamamaktadır. Gelinen aşamada güçlü devletlerin bir araya gelerek oluşturduğu çıkar ilişkileri, askeri ve ekonomik birliktelikler, insanların hak ve özgürlüklerini kullanmalarının önünde birer engele dönüşmüştür. Özellikle devletlerin demokrasi ve hukuk taahhüdünden giderek uzaklaşmaları insanlığın en önemli kazanımlarından birisi olan insan haklarının, hem bir referans sistemi hem de bir denetim mekanizması olarak zayıflamasına yol açmıştır.

Covid – 19 pandemisi, uluslararası sitemin zaaf ve yetersizliklerini tüm çıplaklığı ile ortaya koyarken aynı zamanda bu kaygı verici gidişatın nereye doğru evrilebileceğini de göstermiş oldu.

Yaşanan tüm olumsuzluklara karşın dünyanın her yerinde halklar özgürlük, adalet, eşitlik ve insan hakları talepleriyle itirazlarını yükseltmektedirler. Devletlerin ve hükümetlerin bu itirazlara yanıtı ise şiddetin her türünü sistematikleştirip yaygınlaştırma ve hayatın tek gerçeği olarak toplumlara dayatma şeklinde olmaktadır. Bugün tüm dünyanın içinde olduğu ağır kriz karşısında insan haklarını savunmak ve kurucu rolünü yeniden etkin kılmak en asli görevimizdir.

Küresel salgının daha da derinleştirdiği bu kriz hali, maalesef Türkiye’de de tüm yoğunluğu ve ağırlığı ile yaşanmaktadır. Ülke, 2016 yılından bu yana önce doğrudan, 19 Temmuz 2018 tarihinden itibaren de resmen kaldırıldığı söylense de yapılan pek çok düzenleme ile kalıcılık/süreklilik kazandırılan bir OHAL rejimi ile yönetilmektedir. Bu durum/süreç, siyasal iktidarın gücünü sınırlandıran anayasacılık ilkesinin terkedilmesine, böylece hem hukukun hem de kurumların baskıcı rejimin birer “aracı” haline getirilerek keyfiyetin ve bilhassa da belirsizliğin kamusal alana hakim kılınmasına yol açmıştır. Özellikle bir yönetim tekniği olarak başvurduğu belirsizlik yaratma gücü, siyasal iktidara salgın koşullarını fırsata çevirme imkânı sağlamıştır. Salgının olağanüstü niteliği ile OHAL’i birbiriyle ilişkilendirerek erkini daha da merkezileştirip toplum üzerindeki baskı ve kontrolünü arttırmıştır.

Siyasal iktidarın ekonomiden toplum sağlığına kadar ülkenin tüm meselelerini güvenlik sorunu haline getiren, toplumu kutuplaştıran, ülke içinde ve dışında şiddeti esas alan, bilhassa da Kürt sorununun ve uluslararası sorunların çözümünde çatışma ve savaşı tek yöntem haline getiren politikaları sonucunda 2021 yılında ülkede yüksek sayılarda yaşam hakkı ihlalleri yaşanmıştır. Çok faklı toplumsal kesimlerden insanlar ya doğrudan kolluk güçlerinin şiddeti ya da devletin, “önleme ve koruma” yükümlülüğünü yerine getirmemesi sonucu yapısal şiddetin ve/veya üçüncü kişiler tarafından gerçekleştirilen şiddetin sonucu yaşamlarını yitirmişlerdir.

Anayasa’nın ve Türkiye’nin de bir parçası olduğu evrensel hukukun mutlak olarak yasaklamasına ve insanlığa karşı bir suç olma vasfına rağmen işkence olgusu 2021 yılında da Türkiye’nin en başat insan hakları sorunu olmuştur. Resmi gözaltı merkezlerinin yanı sıra kolluk güçlerinin barışçıl toplanma ve gösterilere müdahalesi sırasında, sokak ve açık alanlarda ya da ev ve iş yeri gibi mekânlarda, yani resmi olmayan gözaltı yerlerinde ve gözaltı dışındaki ortamlarda yaşanan işkence ve diğer kötü muamele uygulamaları, yeni bir boyut ve yoğunluk kazanmıştır. Denilebilir ki siyasal iktidarın baskı ve kontrole dayalı yönetme tarzı sonucu günümüzde tüm ülke adeta işkence mekânı haline gelmiştir.

Yakın tarihimizin en utanç verici insan hakları ihlallerinden biri olan insanlığa karşı suç niteliğindeki zorla kaçırma/kaybetme vakalarında OHAL’in ilan edildiği 2016 yılından bu yana yeniden bir artış görülmesi ve bu tür vakaların 2021’de de yaşanması son derece endişe vericidir.

Devletlerin insan haklarına yönelik saygısının dolayımsız göstergesi olan hapishaneler, bugün Türkiye’de siyasal iktidarın hukuku bir baskı ve sindirme aracı olarak kullanmasının sonucunda tıka basa dolu durumdadır. Yaşam hakkı ihlalinden işkenceye, sağlık hakkına erişime kadar ağır ve ciddi ihlallerinin yaşandığı yerlerdir. Covid-19 salgını açısından en riskli yerlerin başında hapishaneler gelmektedir. Salgın gerekçe gösterilerek mahpusların zaten kısıtlanmış olan hakları daha da kısıtlanarak yeni bir “normal” yaratılmıştır. Uluslararası insan hakları otoritelerinin evrensel standart ve normları hatırlatarak yaptığı uyarı ve çağrılara karşın ‘7242 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’da 2020 yılında yapılan değişiklikten sadece eleştirel veya muhalif görüşlerini ifade edenler de dahil olmak üzere yeterli yasal dayanak olmadan alıkonulan gazeteciler, akademisyenler, insan hakları savunucuları, avukatlar, seçilmiş siyasiler ve özellikle Covid-19’a karşı savunmasız olan yaşlı ve ağır hasta mahpuslar ‘Terörle Mücadele Kanunu’ gerekçe gösterilmesi nedeniyle yararlanamamıştır.

İfade özgürlüğünün korunması ve etkin kullanımı, demokratik bir toplumun can damarlarından birini oluşturur. Farklı fikir ve görüşlerin kamusal alanda özgürce dolaşıma girmesi; siyasal çoğulculuğun esası olan özgür tartışma ortamının, bağımsız medya ve canlı bir sivil toplumun varlığı; toplumsal talepler etrafında kamuoyu oluşturulabilmesi; siyasal karar alıcılara yönelik eleştirilerin dillendirilmesi ve kamu gücünü kullanan makamların yurttaşlar tarafından denetlenebilmesi ancak ifade özgürlüğünün korunduğu ve etkin biçimde kullanıldığı koşullarda mümkün olabilir. Oysa OHAL ilanıyla birlikte siyasal iktidarın düşünce ve ifade özgürlüğüne yönelik kısıtlamaları, özellikle de basın üzerindeki kaygı verici boyutta artan baskı ve kontrolü 2021 yılında da sürmüştür.

2021, bir önceki yıl gibi toplantı ve gösteri yapma özgürlüğü açısından kısıtlama ve ihlallerin kural, özgürlüklerin kullanımının ise istisna olduğu bir yıl olmuştur. Yıl içinde her toplumsal kesimden kişi ve grup toplanma ve gösteri yapma özgürlüklerini mülki amirlerin yasakları ve/veya kolluk güçlerinin fiili müdahaleleri sonucunda kullanamamışlardır. Cumartesi Annelerinin, Galatasaray Meydanında oturmalarının yasaklanması devam etmiştir. Van’da valilikçe art arda alınan eylem ve etkinlik yasaklarının son 5 yıldır kesintisiz olarak sürdürülmesi ya da Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin, kadınların, LGBTİ+’ların, işçilerin, muhalif siyasi partilerin, atık kağıt toplayıcılarının, mültecilerin, çevrecilerin ve hak savunucularının maruz kaldığı zalimane ve utanç verici kolluk şiddeti bu durumun somut örneklerini oluşturmaktadır.

2021 yılında insan hakları örgütlerinin, dernek, vakıf, emek ve meslek örgütleri ile siyasi partilerin çok sayıda üye ve yöneticisi gözaltına alınmış, tutuklanmış, haklarında açılan davalar ile üzerlerinde baskı oluşturulmaya çalışılmıştır. Belediye eş başkanları, meclis üyeleri görevden alınmış, yerlerine kayyım atanmıştır. Dokunulmazlıkları kaldırılan milletvekilleri tutuklanmıştır. Siyasi partilerin ve sivil toplum örgütlerinin binalarına saldırılar olmuş, parti kapatma davaları açılmıştır.

Kürt sorunu, Türkiye’nin demokratikleşmesinin önündeki en temel engellerden bir olarak varlığını korumaktadır. Sorunun barışçıl, demokratik ve adil çözümüne yönelik esas olarak iktidar tarafından içtenlikli, bütünlüklü adımların atılmaması, yanı sıra Ortadoğu’daki gelişmelerin de etkisi ile 7 Haziran 2015 Genel Seçimlerinin hemen ardından başlayan silahlı çatışma ortamı halen sürmekte ve başta yaşam hakkı olmak üzere ağır ve ciddi insan hakları ihlallerine yol açmaktadır. Özellikle son genel seçimlerde 6.5 milyon yurttaşın oyunu almış olan HDP’nin kapatılması girişimi, başta Kürtler olmak üzere Türkiye toplumunun önemli bir bölümünü katılım ve temsil mekanizmalarının dışına itecek, siyasal hakları kullanma imkanından yoksun bırakacaktır. Bu durum toplumsal barışa ve bir arada yaşama iradesine büyük zararlar verecek olması bakımından son derece kaygı verici bir gelişmedir. Hak savunucuları olarak bizler, Kürt sorununun her zaman demokratik, barışçıl ve adil çözümünü savunduk. Bunda ısrarlıyız. O nedenle, çatışmaların hemen şimdi durmasını istiyoruz.

2021 yılında kadına yönelik erkek şiddetinde maalesef bir gerileme, olumlu denebilecek bir gelişme yaşanmadı. Yılın ilk on bir ayında yüzlerce kadın erkekler tarafından öldürüldü. Hal böyleyken kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddeti ayrıntılı bir şekilde tanımlayan ve bir suç olarak kabul edilmesini sağlayan, böylelikle şiddet olgusunun ortadan kaldırılmasında geniş imkânlar sağlayan en kapsamlı uluslararası sözleşme olan İstanbul Sözleşmesinden bir gecede çıkıldı. Üstelik çok kısa bir süre önce şatafatlı sunumlar ile insan hakları konusunda bir eylem planı ilan edilmiş olmasına ragmen. Bu planın aslında ne anlama geldiğini İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararını protesto eden kadınlar ve LGBTİ+’lara kolluk güçlerinin evrensel hukukta ve ülke yasalarında tanımlanan zor kullanma yetkisinin çok ötesine geçen kural dışı ve denetimsiz şiddet uygulayarak müdahale etmeleriyle anlamış olduk.

Artık Türkiye toplumunun bir parçası, doğal unsuru haline gelen sığınmacı/mülteci/göçmenler, hala her türlü ayrımcılığa ve istismara, nefret söylemine ve ekonomik sömürüye yoğun bir şekilde maruz kalıyorlar. 2021 yılında kolluk güçlerinin, sivil kişilerin ırkçı ve nefret içerikli şiddetine maruz kalan sığınmacı ve mülteciler yaşamlarını yitirdiler. İnsan kaçakçıları tarafından ölüme sürüklendiler. Salgının fiziksel, ruhsal, sosyal ve ekonomik tüm sonuçlarını en ağır bir şekilde yaşayan sığınmacı ve mülteciler, ne yazık ki toplumumuz açısından görmezden gelinen, hatta gözden çıkarılan hayatlar oldular.

Türkiye son kırk yılın en ağır ekonomik krizlerinden birini yaşıyor. Yıllardır uygulanan borçlanmaya dayalı neoliberal ekonomi politikalarının sebep olduğu yoksullaşma, güvencesizleşme ve örgütsüzleşme, OHAL uygulamaları ile daha da derinleşmiş ve süreklilik kazanmıştır. Covid-19 salgını ile birlikte bu tablo daha vahim bir görünüm kazanmıştır. Bugün ülkede hem biyolojik hem de sosyal yaşamını sürdürülebilmesi için salgın koşullarında çalışmak zorunda olan milyonlarca kişi bulunmaktadır. Bu kişilerin maruz kaldığı hak ihlalleri büyük bir çeşitlilik göstermektedir. Bu ihlallerin en başında ise iş cinayetleri gelmektedir. Hayat pahalılığı, işsizlik ve yoksulluk en çok kadınları, çocukları, mülteci ve sığınmacıları vurmaktadır.

Siyasi iktidarın baskıcı politikaları 2021 yılında ihlaller bazında bazı ilklerin yaşanmasını da beraberinde getirmiştir. Avrupa Konseyi’nin (AK) en temel insan hakları sözleşmelerinden olan İstanbul Sözleşmesinden çıkılması, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Kavala ve Demirtaş kararlarının uygulanmaması nedeni ile 2 Aralık 2021 tarihli AK Bakanlar Komitesi kararı ile Türkiye hakkında ihlal prosedürü başlatılması, ekonomik ve sosyal haklar ile ilgili yükümlülüklerden kaçmak için TÜİK’in başta enflasyon olmak üzere temel göstergelerde manipülasyon yapması, kara para ve yolsuzlukla mücadelede gerekli yükümlülüklerini yerine getirmeyen Türkiye’nin BM tarafından gri listeye alınması esasında insan hakları ihlallerinin ne denli arttığını da göstermektedir.

Siyasi iktidarın oluşturduğu insan hakları eylem planları ve yargı alanında reform söylemleri ise bu tablo altında gerçekleşebilecek vaatler olarak gözükmemektedir. Gerçekten insan haklarına olan saygıyı yükseltmek ve reform yapılmak isteniyorsa kuvvetler ayrılığı ilkesine dayalı yeni ve demokratik bir anayasanın yapılması ve geçmişle yüzleşmeyi sağlayacak gerçek bir çatışma çözüm sürecine girilmesi bir zorunluluktur. Bu adımlar atılmadan yapılacak şey reform değil, ancak uluslararası taleplere cevaben yapılan bir vitrin düzenlemesi olur.

Son söz olarak; var oluş nedenleri hak ihlallerinin son bulduğu, adalet, barış ve demokrasinin tesis edildiği bir ülke ve dünyaya ulaşmak olan bizler, dün olduğu gibi bundan sonra da tüm zorluklara karşın ihlalleri belgeleyip, raporlayarak görünür kılmaya, böylelikle önlemeye, cezasızlıkla mücadele etmeye ve insan haklarına saygıyı yükseltmeye devam edeceğiz.

Görüyoruz, Susmuyoruz, Mücadele Ediyoruz…

İnsan Haklarıyla İnsandır…

Ekonomik Krize Karşı Ekonomik ve Sosyal Haklarımızı,

Covid-19 Pandemi Koşullarında Sağlıklı Yaşam Hakkımızı,

Savaşa Karşı Barış Hakkımızı Savunuyoruz…

 İzmir Barosu

İzmir Tabip Odası

Çağdaş Hukukçular Derneği İzmir Şubesi

Özgürlük İçin Hukuçular Derneği İzmir Şubesi

İnsan Hakları Derneği İzmir Şubesi

Türkiye İnsan Hakları Vakfı İzmir Temsilciliği

Hak İnisiyatifi

İnsan Hakları Gündemi Derneği

Halkların Köprüsü Derneği

İmece Dostluk ve Dayanışma Derneği

10 Aralik 2021”