Şebnem hocaya özgürlük, düşünceye özgürlük!

ŞEBNEM KORUR FİNCANCI

İyi hekim, iyi bir akademisyen, uluslararası saygınlığı  olan bir kişiliķ, mesleğinin erbabı, dürüst ve cesur bir aydın.
Sorulduğunda görüşünü açıkladı, hiçbir kurumu hedef almadı, konu ile ilgili hakikat arayışında bağımsız, bilimsel, şeffaf bir araştırma heyeti ihtiyacına dikkat çekti.
Yurtdışında iken kendisi hakkında soruşturma açılacağını ögrendi, yurda geri döndü ve avukatı aracılığıyla ifade vermeye gideceğini ilgili mercilere bildirdi.
Dönüşünden bir gün sonra evinden, evi  de aranarak göz altına alındı. Evinden çıkan baba ve dede yadigarı antika  şeyler İktidarın borazanı yanlı basın yayın kurumları tarafından gerçek dışı çarpıtılmış haberlerle kamuoyuna sunuldu.

Düşünce ve fikir özgürlüğünün anayasa ve uluslararası sözleşmelerle güvence altında olduğu bir ülkede evine baskın yapılarak gözaltına alınması hukuka uygun değildir.

Karar,  yargının siyasi iktidarın vesayetinde işlediğini göstermektedir.  Siyasetçilerin beyan ve talimatlarıyla muhaliflerin tutuklandığı, serbest bırakılmadığı koşullarda demokrasiden söz etmek mümkün değildir.

Tarihsel süreç göstermektedir ki baskı ve zulüm iktidarları varlıklarını ilelebet sürdüremezler.

Faşizm er geç kurumlarıyla yıkılacak,  demokrasi  adalet  ve  hakikat kazanacaktır.

ŞEBNEM HOCA’YA ÖZGÜRLÜK!
DÜŞÜNCEYE ÖZGÜRLÜK!
FAŞİZME ÖLÜM HALKA ÖZGÜRLÜK!

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, Prof.Dr. Şebnem Korur Fincancı Onurumuzdur derhal Serbest Bırakılsın!


İzmir Emek ve  Demokrasi Güçleri, İzmir Tabip Odası binası önünde, Türk Tabipler Birliği Merkez Konseyi  Başkanı ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı Yönetim Kurulu üyesi  Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı’nın  evinin  aranarak gözaltına alınmasını  protesto etti,  derhal serbest bırakılmasını istedi ve basın açıklaması yaptı.  Katılımcılar sık sık  “Gözaltılar, tutuklamalar, baskılar bizi yıldıramaz”, “Şebnem Korur Fincancı derhal serbest bırakılsın”,  “Kimyasal silah suçtur susmayacağız”, “Faşizme karşı omuz omuza” sloganlarını attı.   Basın açıklamasını İzmir Tabip Odası Başkanı  Prof. Dr. Süleyman Kaynak okudu.

Açıklama şöyle;

“İktidar bloğunun Cumhuriyetin anayasal kurumlarına yönelik baskı ve yıldırmalarına bir yenisi eklendi.

Toplum sağlığına dair hassasiyetiyle he zaman bilimin ve iyi hekimlik değerlerinin odağından süzülen düşünce ve önerilerini kamuoyu ile paylaşmış, bu nedenle sık sık iktidar bloğunun tepkilerine maruz bırakılmış olan Türk Tabipler Birliği bir kez daha baskı ve yıldırmalarla karşı karşıya.

Soruşturma açılacağını bile bile yurtdışından dönmüş, çağrıldığı takdirde ifade vermeye gidebilecek ve adresi belli olan Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi Başkanı’nın gözaltına alınması hukuksuz ve hakkaniyetten uzak bir uygulamadır.

Türk Tabipleri Birliği 6023 Sayılı Kanun ile anayasal güvence altında bulunan ve kamuoyu önünde açık demokratik seçimlerle oluşturulmuş bir yapıdır. İktidarın sağlıkta reform adını verdiği deformasyonun karşısında yer alan, toplumsal sorunlarda hekimlik meslek etiği ilkeleriyle insan haklarına saygı temelinde tutum gösteren TTB’ne yönelen baskılar aslında tüm meslek örgütlerine, toplumsal muhalefetin tüm bileşenlerine yöneltilmek istenen bir tavrın yansımasıdır.

Türkiye’nin bir seçim sürecine evrildiği bu günlerde Türk Tabipler Birliği’ne yönelen baskıları Tabip Odalarının, diğer meslek birliklerinin ve sendikaların sesini kesme, susturma gayretinin bir parçası olarak değerlendiriyoruz. Hukuka ve insan haklarına aykırı uygulamalarla toplumu zapturapt altına alma çabalarının boşa çıkacağına inanıyoruz.

Baskılar ve yıldırmalar karşısında tek ses, tek yürek olarak mücadelemizi sürdüreceğiz.”

 

Türkiye İnsan hakları Vakfı, İnsan hakları savunucuları yargılanamaz! Bilal Yıldız serbest bırakılsın!

Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Sosyal Hizmet Uzmanı Bilal Yıldız’ın tutukluluğuna ilişkin TİHV  İzmir, Ankara, İstanbul, Diyarbakır  Temsilciliklerinde   basın  toplantısı  yaptı .  Eş zamanlı olarak bütün temsilciliklerde  aynı açıklama yapıldı.  İzmir’deki  basın toplantısına  Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası İzmir Şubesi (SES)  Eş Başkanı Nursey Yücesoy ,  İnsan Hakları Derneği (İHD)  İzmir Şubesi Başkanı, Zafer İncin, Çağdaş Hukukçular Derneği İzmir Şubesi  Yöneticisi  Nazlı Akın ve İmece Dostluk Dayanışma Derneği Başkanı  Günseli Kaya ve TİHV çalışanları  ve gönüllüleri  de  katıldı.   İzmir’deki  açıklama’yı TİHV  Genel Sekreteri Coşkun Üsterci   okudu.

 

Açıklama şöyle;

“Türkiye’de insan hakları savunucuları maalesef uzunca bir süredir, demokratik bir toplum için elzem olan, temel hak ve özgürlüklerin korunması, geliştirilmesi ve insan haklarına saygının tam olarak tesis edilmesine yönelik vazgeçilemez, meşru işlev ve rollerini yerine getiremiyorlar.

İnsan haklarını savunmak evrensel olarak tanınan bir haktır. Bu hak, bölünmez, birbirine bağlı ve birbiriyle ilişkili evrensel insan haklarından doğar. Devletler, ayrımsız tüm yurttaşlar için bu haklara saygı göstermeyi, korumayı ve hayata geçirmeyi taahhüt etmişlerdir. İnsan hakları savunucularının onurunun, fiziksel ve psikolojik bütünlüğünün, özgürlük ve güvenliğinin etkili bir şekilde korunması, insan haklarını savunma hakkının hayata geçirilmesi için ön koşuldur.

Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) İstanbul Temsilciliği’nde uzun yıllardır Sosyal Hizmet Uzmanı (SHU) olarak görev yapan arkadaşımız sevgili Bilal Yıldız, insan haklarını savunma hakkını kullandığı için maalesef 11 Haziran 2022 tarihinden bu yana hukuk dışı ve keyfi bir şekilde tutuklu bulunmaktadır.

Evet, arkadaşımız Bilal Yıldız, kararlı ve istikrarlı bir insan hakları savunucusudur. Uzun yıllardır TİHV İstanbul Temsilciliği’nde işkence görenlerin ve yakınlarının tedavi ve rehabilitasyonlarına yardımcı olmakta, sosyal iyilik hallerini sağlamaya yönelik çalışmalar yürütmektedir. Başka bir deyişle, mesleki uzmanlığını, birikimini ve gençlik enerjisini başta işkence ve diğer kötü muamele olmak üzere ağır ve ciddi insan hakları ihlallerine maruz kalmış acılı insanların onarımına adamıştır.

Ne var ki, işkencesiz bir Türkiye ve dünya ideali için mücadele eden Bilal Yıldız, 3 Haziran 2022 Cuma günü sabaha karşı İstanbul’daki evine baskın yapan özel donanımlı kolluk güçlerinin bizzat işkence ve diğer kötü muamelesine maruz kalmıştır. Gözaltı işlemleri sırasında, işkence ve diğer kötü muameleye maruz kalmış kişilere destek verirken dinlediği, tespit edip belgelediği usul güvencelerini hiçe sayan hukuk dışı uygulamalara bizzat maruz kalmış ve tanık olmuştur. Alanda yıllardır çalışmanın sağladığı deneyimle yaşanan ihlalleri görmüş ve görevlileri işkencenin etkin bir şekilde soruşturulması ve belgelenmesi için uluslararası bir kılavuz olan İstanbul Protokolü’nün gereklerini yerine getirmeye davet etmiştir.

Bilal Yıldız, birlikte gözaltına alındığı Göç İzleme Derneği’nin (GÖÇİZDER) 22 üye ve yöneticisi ile beraber geçirdiği 8 günlük gözaltı süresi sonrasında gece yarısı çıkarıldığı mahkeme tarafından yapılan alelacele bir yargılama sonucunda, 11 Haziran 2022 tarihinde, kabul edilemez bir şekilde tutuklanmıştır.

Peki, neydi sevgili arkadaşımızın tutuklanmasının gerekçesi? Kelimenin tam anlamıyla hiçbir şey… Başka bir deyişle keyfiyet… Sivil toplum ve insan hakları savunucuları üzerinde baskı oluşturmak.

Nitekim 1 Eylül 2022 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Savcılığı tarafından sunulan ve 16 Eylül 2022 tarihinde İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edilen iddianame içeriğinden de sözü edilen keyfiyet ve baskı amacı açıkça anlaşılmaktadır. İddianamede sevgili Bilal’in bir bütün olarak insan hakları savunuculuğu faaliyetleri, hukuksal dayanaktan yoksun bir şekilde suçlulaştırılmaya çalışılmaktadır.

Her vesileyle yinelediğimiz gibi, Türkiye’nin de bir parçası olduğu evrensel insan hakları hukuku, hak savunucularının korunması sorumluluğunun doğrudan devletlere ait olduğunu çok açık bir şekilde belirtir. Bu bağlamda devletler, insan hakları savunucularını şiddet, tehdit, misilleme eylemi, fiili veya hukuksal ayrımcılık, baskı veya diğer keyfi hareketlere karşı korumakla, tüm bu sıralananları suç olarak kabul etmek ve işlem yapmakla yükümlüdürler. Başka bir deyişle, insan hakları savunucuları, insan hakları alanındaki çalışmalarından dolayı hukuksal dayanağı olmayan adli ve idari işlemlere veya adli ve idari otoritenin istismar edildiği diğer işlem türlerine, suçlu sayma, keyfi gözaltı veya tutuklama ve başka tür yaptırımlara maruz bırakılamazlar.

Yine hatırlatmak isteriz ki, tutuklama henüz kesin hükümle suçluluğu sabit olmayan şüpheli kişilerin özgürlüğünü en ağır şekilde sınırlandırdığı için hem Anayasa ve kanunlarda hem de uluslararası insan hakları sözleşme ve belgelerinde sıkı koşul ve kurallara bağlanmıştır. Bunlara göre tutuklama hukukilik, elverişlilik, orantılılık (ölçülülük) ve gereklilik ilkelerine uygun olmalıdır. Bir ceza değil, en son başvurulması gereken ve özenle uygulanması gereken bir tedbirden başka bir şey değildir.  Hal böyle iken ve yapılan tüm itirazlara rağmen yaklaşık dört aydan fazla bir süredir tutuklu bulunan arkadaşımızın serbest bırakılmaması, tutukluluk halini tedbir olmaktan çıkararak adeta bir cezaya dönüştürmüştür.

Sonuç olarak açılan bu dava, Bilal Yıldız’ın insan ve yurttaş olma sorumluluğunun gereği olarak sürdürdüğü meşru insan hakları savunuculuğu faaliyetlerine karşı bir misilleme ve cezalandırma anlamına gelmektedir.

Ancak şurası açıkça bilinmelidir ki, Bilal Yıldız yalnız değildir. Tüm TİHV camiası olarak arkadaşımızın yanındayız ve her koşulda yanında olmaya devam edeceğiz. Bu vesileyle siyasal iktidarı ve diğer tüm yetkilileri, Bilal Yıldız’ın tutukluluk halini derhal sonlandırmaya, onun şahsında başta GÖÇİZDER üye ve yöneticileri olmak üzere, Türkiye’deki tüm insan hakları savunucularına yönelik -yargısal da dahil- her türlü tacize son vermeye çağırıyoruz. Demokratik kamuoyunu ise savunuculuk iklimini baskı altına alan, sivil alanın tümüyle kapatılmasına yol açan bu tür uygulamalara karşı daha güçlü şekilde ses vermeye ve dayanışmayı büyütmeye davet ediyoruz.

Sevgili arkadaşımız Bilal Yıldız ve diğer tüm insan hakları savunucuları özgürlüklerine kavuşana, Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Savunucularının Korunması Bildirgesi’nin gerekleri koşulsuz bir biçimde yerine getirilene kadar bu çağrılarımızı yinelemeye devam edeceğiz.

Saygılarımızla”

 

YAKUP ERCAN

                                                                                                                                                             YAKUP ERCAN (11.01.1957-19.10.2022)

Yakup Ercan Çukurovalı’ydı. Ceyhan Lisesinde okudu. Lise öğreniminden sonra ODTÜ sınavlarına girdi ve kazandı. 1982 yılında Ege Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’ni bitirdi. Yurtsever devrimci bir öğrenciydi. Emperyalizme ve faşizme karşı bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm mücadelesinin sıcak yüreklisiydi. Yaşamı boyunca İşçilerin emekçilerin demokrasi taleplerini savundu. Eczacılık Fakültesinden arkadaşı Devrim ile evlendi. İki çocukları oldu; Ezgi ve Erinç. Eczacılık Fakültesi’ni bitirdikten sonra serbest eczacı olarak yaşamını sürdürdü. Meslek yaşamı boyunca eczacıların örgütlü mücadelesinin gelişmesi için çaba harcadı. Ecza Koparatifçiliğinin örgütlenmesi ve kuruluşunda simge isimlerindendi. Ege Ecza Kooperatifi’nin kurucusuydu. İlaç sektöründe sermayeye karşı meslektaşlarının ve hastaların haklarını savundu. İlaçta soygun ve sömürüye karşı çıktı ve örgütlü mücadeleyi savundu.

Yakup Ercan “Eczacılık Bu Değil” kitabını 18  arkadaşının katkılarıyla  çıkardı. Kapitalizmin ilaç sektöründeki vahşi sömürüsüne karşı  aydın insan duyarlılığı  ile hastaların çıkarlarını savunarak, kollektif olarak bu kitabın  basım yayınını gerçekleştirdi. Sağlık hizmetlerinin merkezine insanı koyan ve insanı önceleyen,  sağlık alanındaki insana yabancılaşmayı ve  kapitalizmin ilaç sektöründeki soygun ve sömürüsünü  anlattı.. Kitabın yazarları ilaç sektöründeki bugünü ve  geleceğin ”resmini yaptılar”. Tekelci kapitalizmin insana biçtiği rolü ve eczacı/hekimi nasıl ilaç sektörünün satıcıları haline getirdiğini ve insanı insanlığına yabancılaştıran kapitalizmin  hastayı nasıl müşteriye  dönüştürdüğünü  gösterdiler.

Yakup Ercan arkadaşımız eczacılık mesleği boyunca “İlaç ve sağlık hizmetleri bir piyasa unsuru olmamalı, herkese eşit ve ücretsiz bir kamu hizmeti olarak sunulmalı.”, “Eczacı yeni dönemin sorunlarını yeni dönemin araçlarını kullanarak baş edebilir”, “Eczacı kendine, hasta ve kendi haklarını savunabileceği bir hareket alanı tanımlamalıdır.”  ilkelerini savundu.

“İlaç, ölümcül bir rekabetin ürünü olmadan önce, eczacılık okullarında bir destur öğretilirdi ve ona göre ‘ilacın kullanım değeri değişim değerinden önce gelir’di. Bu temenniyi tersine çevirmiş olan koşullara karşı gelmek, bu çalışmanın amacı idi. Bozulan bu paradigma yeniden kurulmaz ise, eczacı ilacın hastaya ulaştırılmasının vasıfsız ve küresel bir tezgâhtarı olacaktır. Çünkü bu yeni paradigma, kamunun ve hastanın sorumluluğunu taşımaktan uzak, küresel satış gereksinimlerinin çıkarını temsil etmektedir. Mevcut konjonktür ölümsüz ve neredeyse tanrısalmış gibi bir görüntü verse de, sağlık sisteminin özelleştirilmesi ve ticarileştirilmesi ile yeryüzünde milyonlarca insan sağlık hizmetlerine ve ilaca ulaşmakta zorlanmaktadır. Ve bu durum daha şimdiden sürdürülemez bir hal almıştır…” Günümüz koşullarına  karşı gelmezsek eczacı ilacın hastaya ulaştırılmasının vasıfsız ve küresel bir satıcısı olacak diyen kapitalizme karşı dik duran bir devrimciydi.

Yakup’un yüreği 19 Ekim 2022 de sustu.. Kalp krizinden kaybettik.

Toplumsal sorunlara, faşizme ve sermayeye karşı mücadeleye, eczacılığa, kooperatifçiliğe emek veren   Ecz. Yakup ERCAN  arkadaşımıza sevgi ve özlemle..

                                                       

İzmir Çağdaş Hukukçular Derneği, savunmayla dayanışma için duruşmaya çağırıyor..

 

İzmir Çağdaş Hukukçular Derneği,  dernek binasında basın toplantısı yaptı. Çağdaş Hukukçular Derneği Genel Başkanı Selçuk Kozağaçlı ve üyeleri Barkın Timtik ile Oya Aslan’ın tutuklu bulunduğu dava ‘sahte delillerle, bu delillere ilişkin eksik ve bilimsel nitelikten yoksun bilirkişi raporu ile karara çıkarılmak istenmesine’  karşı;  tüm meslektaşlarını baro başkanlarını, hukukçuları ve kamuoyunu halkın savunma hakkına ve avukatlık mesleğinin bağımsız varlığına olan saldırıya karşı dayanışmaya, savunmaya ve 7-11 Kasım tarihleri arasında duruşmaya çağırıyor..

Açıklama şöyle;

“İçinden geçtiğimiz dönem, egemen sınıfın ve onun baskı aygıtlarının kendisine aykırı gördüğü yahut doğrudan doğruya tehdit olarak algıladığı ne kadar özne varsa tümünü baskı ve zora başvurarak sindirmeye çalıştığı; kendi tekelinde bir hakikat algısı inşa ederek bunu topluma dayatmaya çalıştığı azgın bir saldırı dönemidir.

Türkiye’de hak mücadelesinin işçi sınıfının ve azınlıkların tarihsel mücadelesinin farklı aşamalarda edindiği kazanımların birikimi olarak gören ve adalet arayışında bu kazanımları pusula alan avukatlar dün olduğu gibi bugün de vardır, yarın da var olacaktır.

Her türlü saldırıya kararlılıkla direnç gösteren devrimci avukatlık pratiğinin uygulayıcılarının örgütü olan bir hukuk örgütüdür Çağdaş Hukukçular Derneği  Bu yüzdendir ki derneğimizin genel başkanı ve yöneticileri düzmece yargılama mizansenleriyle cezalandırmaya çalışılmaktadır.

2013 yılının Ocak ayında Çağdaş Hukukçular Derneği  ve üye avukatların ofis ve evlerine yapılan operasyon ile başlayan davanın 10. Yılına giriyoruz. 2017 yılında yine ÇHD’li avukatlara yapılan operasyon neticesinde görülen ikinci davanın hükmü Barkın Timtik ve Selçuk Kozağaçlı yönünden bozulmuş ve onlar yönünden şu an derdest olan dava ile birleşmiştir.

Bu dava kapsamında Selçuk Kozağaçlı’nın tutukluluğu 6 yılı doldurmuş durumda, Barkın Timtik ise 5 yıldır tutuklu. Oya Aslan ise 2 yıl 9 aydır tutuklu bulunuyor.

İşbu dosyanın esasında tüm sanıklar avukat olup takip ettikleri davalar, müvekkilleri ve mesleki faaliyetleri, hapishane ziyaretleri suçlama konusu olarak yöneltiliyor. Suçlamaların delili olarak ise bir kısım itirafçı tanık ve gizli tanık beyanları ile 2004 ile 2006 yılları arasında Hollanda Belçika ülkelerinden Türkiye’ye getirildiği söylenen “örgütsel doküman” olarak tabir edilen yazışma içerikleri sunuluyor.

Delil grubu ve dayandırıldığı iddialara karşılık 10. Yılına varmış olan yargılama sürecinde, savcılık tarafından sunulan ve delil kabul edilen gizli tanık ve itirafçılardan mahkeme huzurunda dinlenen olmadı.

Yine dosyanın en önemli delili olduğu söylenen Hollanda Belçika belgeleri diye anılan belgelerin delil akıbeti de benzer şekilde belirsiz durumda. Belgelerin yurt dışında ele geçirildiği iddia edilen tarihten bu yana 23 yıl, ülkeye getirildiği söylenen tarihten bu yana ise 18 yıl geçmiş durumda. Öyle ki bu belgelere dair açılan ilk soruşturmanın esas yılı olarak 2005 yılı göze çarpıyor. Buna karşılık davanın 9. Yılına ve belgelerin savcılığa geldiği günden bu yanan geçen 18 yıla karşılık yine sanık avukatlar ve müdafilerinin ısrarlı taleplerine rağmen bu belgelerin gerçekte var olup olmadığı ve delil niteliğinin bulunup bulunmadığı tespit edilememiş durumda.

Son olarak 5 Ocak 2022 tarihli duruşmada mahkemece bu belgelerin bulunduğu iddia edildi ve Adli Tıp Kurumuna sevk edildi. Ne var ki halen içinde anılan belgelerin olduğu söylenen dijitallerin içeriğinin ne olduğuna dair sağlıklı bir inceleme tamamlanmadı ve bu belgelerin örnekleri incelenmesi için savunma makamına verilmedi

Polis ekibi ile soruşturan savcıların kimlikleri düşünüldüğünde delili güvenilmez kılıyor. Zira delilin ülkeye gelişi ve ilk analizine dair tutanaklarda imzası bulunan polislerin tamamının FETÖ / PDY üyesi olduğu ve sahte delil imal ettikleri yargı kararlarıyla sabit durumda.

İçlerinde Serdar Bayraktutan, Ömer Köse gibi kamuoyunca da bilinen isimlerin bizzat getirip incelediklerini iddia ettikleri delilin yetersiz analizlerde dahi üzerinde oynanılmış ve güvenilmez nitelikleri verilerin, delil niteliklerinin bulunmadığına dair çok kuvvetli şüphe yaratıyor. Yine tüm bu polisler yalnız dijital delillerin transfer ve incelemesinde değil, tanık oldukları iddia edilen ve bugüne kadar mahkemece dinlenemeyen kişilerin de tanıklık süreçlerine katılmış durumdalar. Belli bir çete faaliyeti yürüttükleri çeşitli mahkemelerde yargılama konusu olan bu kişilerin hazırladıkları delilleri soruşturmaya konu eden ve iddianameye dönüştüren kişi ise ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile yargılanmak üzere aranır vaziyette olan savcı Adem Özcan.

ÇHD’li avukatlar hakkındaki yargılamanın her safhasında parmağı olan polis ve savcı ekibi şaibeli sicilleri kamuoyuna da malum bu kişilerden oluşuyor. Savunma ve sanık avukatların tüm çabalarına rağmen deliller ise mahkeme huzuruna getirilmiyor ya da getirilemiyor.

7 Eylül 2022 tarihinde görülen duruşmada ise mahkeme herhangi rapor tebligatı yapmamasına rağmen dosyaya sunulan ön rapor ve eklerinin incelenip beyanda bulunulabilmesi için dahi süre vermeyerek 7 Kasım ve takip eden günlerde görülecek duruşmada son savunmaların alınacağını söyledi. Üstelik savcılık tarafından ilk mütalaa tarihinden beri dosyaya giren dijital inceleme raporu, sunulan yeni bilgi ve talepler bulunmasına karşılık “mütalaamızı tekrar ederiz” ötesinde bir savcılık görüşü de sunulmuyor ve tüm dosya safahati yok sayılıyor.

Hal böyle iken mahkeme ve savcılığın yeterli inceleme ve araştırmalar tamamlanmadan; deliller yönünden halen masada olan bu şüphelere karşılık mahkeme ve başsavcılık eliyle dava hızlı bir şekilde bitirilmeye çalışılıyor. Mütalaa hazırlayan savcılık FETÖ firarisi savcı Adem Özcan’ın hazırlamış olduğu iddianameyi kopyala yapıştır metodu ile mütalaasına almış durumda. Öyle ki virgül ve harf hataları dahi aynı şekilde mütalaada yer alıyor ve ceza isteniyor. Tutukluluk durumu ise hep aynı basmakalıp ve kopyala yapıştır ifadelerle devam ettiriliyor. Adil yargılanma hakkı ve savunma hakkı ilkesel olarak ihlal ediliyor, yok sayılıyor ve siyasi ajandalar ile bir yargılama nihayete erdirilmek isteniyor.

7 ile 11 Kasım tarihleri arasında 5 günde görülecek duruşmada hem bahsedilen delillerin hukuki vasıfsızlığı hem de mahkemenin siyasi saiklerle olduğu açıkça görülen yargılama pratiğine karşı hukuki itirazlar sunulacak. Yine Selçuk Kozağaçlı yönünden 6 ve Barkın Timtik yönünden 5 yıla ulaşmış, neredeyse olası cezanın infaz süresine ulaşmış olan tutukluluk da tartışılacak.

Buna karşılık mahkemenin umursamaz ve ceza yargılamasının en temel ilkelerini dahi ihlal eden yargılama pratiği göz önüne alındığında hukuki müdahaleler gibi kamuoyunun davaya ilgisi ile Silivri Hapishanesi içinde bulunan mahkeme salonunu doldurmak ve etkin şekilde savunmaya ve avukatlara yönelen bu saldırıya karşı durmak en önemli gündemimiz olarak önümüzde duruyor.

Biz de tüm meslektaşlarımızı, baro başkanlarını, hukukçuları ve kamuoyunu halkın savunma hakkına ve avukatlık mesleğinin bağımsız varlığına olan saldırıya karşı dayanışmaya, savunmaya ve 7-11 Kasım tarihleri arasında duruşmaya çağırıyoruz.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri,Dün Soma, Ermenek, Bugün  Bartın Kaza Değil  Katliam

 

Fotoğraf Berkcan Zengin

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, Bartın’ın Amasra ilçesindeki maden ocağında meydana gelen grizu  patlamasında yaşanan  işçi katliamına ilişkin Alsancak Türkan Saylan Kültür Merkezi Önünde protesto  ve açıklama yaptı.  “Dün Soma, Ermenek, Bugün  Bartın Kaza Değil  Katliam” pankartının açıldığı açıklamada  “Kaza değil cinayet, kader değil katliam”,  “Soma’nın katili Bartın’ın faili”, “İnsanca bir yaşam istiyoruz” “Fıtratımız batsın işçiler yaşasın”, “İşçi katilleri hesap verecek”,  “Bartın’ın hesabı sorulacak”  sloganları atıldı.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri adına açıklamayı TMMOB İzmir İi Koordinasyon Kurulu  Temsilcisi Aykut Akdemir okudu. Açıklama şöyle;

“Resmi açıklamalara göre, 14 Ekim 2022 de saat 18.15 sıralarında Amasra’daki bir kömür madeninde meydana gelen grizu patlamasında 40 maden emekçisi hayatını kaybederken 11’i yaralanmış ve 1 kişinin durumu belirsizliğini korumaktadır. Yaralılara acil şifalar, hayatını kaybedenlerin yakınlarına ve halkımıza başsağlığı dileriz.

2019 yılı Sayıştay raporuna göre; ocakta -236/-300 kotları arasında biri yarı mekanize diğeri manuel olmak üzere iki adet üretim panosu bulunmaktadır. Bunlara ilaveten -250/-350 kotları arasında da pano hazırlık çalışmaları sürdürülmektedir. Söz konusu patlamanın gerçek nedeni yapılacak incelemeler sonucunda ortaya çıkacaktır.

Her olayda ortaya atılan trafo bahanesi başlangıçta burada da kullanılmaya çalışılmış, inandırıcı olmayacağı anlaşıldığında grizu patlaması olduğu gerçeği kabul edilmiştir.

Ölümlerin nedeni, grizu patlaması sonucu oluşan yüksek sıcaklık ve şok dalgası nedeniyle yanma ve ortama yayılan karbonmonoksit gazından zehirlenmedir.

TTK Tahlisiye ekipleri kurtarma çalışmalarını büyük bir özveriyle yürütürken,yer üstündeki kriz yönetimi organizasyonunda önemli aksaklıklara, madencilerin ailelerine bilgi verilmesinde eksikliklere, can kaybı sayısındaki belirsizliklere sebep olmuştur.

Bakan Dönmez’ in açıklamalarında -350 kotunda 5 işçinin mahsur kaldığı bildirilmiştir. Hazırlık kotunda yeterli güvenlik önlemi alınmadan 5 işçinin ne amaçla bulundurulduğu izaha muhtaçtır.

Gaz izleme sistemi verilerine ulaşılamamıştır. Metan sensorünün kritik seviyede uyarı verip vermediği, verdiyse ne çeşit önlemler alındığı, uyarı vermediyse nedenlerinin incelenmesi gerekmektedir.

Siyasetin bürokrasiye müdahalesi sonucu oluşan kadrolaşma, liyakatsiz atamalar ve mühendislerin yetki ve sorumluluklarının yeterli ve doğru belirlenmemiş olması; yukarıda sıralanan sayısız soruna neden olmuş ve ne yazık ki bu facia meydana gelmiştir.

Madencilik bilim ve teknolojisi grizu patlamalarını önleyecek bilgi birikimine ve deneyimine sahiptir.  Bu nedenle bu tip kazalar önlenebilir niteliktedir.

Bilim ve tekniğin gereklerini uygulamak yerine, yaşanan kayıpları kader ve fıtrat olarak tanımlamak üretim ve kar hırsına kılıf bulmaktır.

Yeraltı kömür madenciliği bir kültürdür. Bu kültür geliştirilerek yaşatılmalıdır. Bunun için TTK ve TKİ gibi kamu kuruluşlarımız üretim yaparken aynı zamanda iş güvenliği ve mesleki eğitim anlamında okul görevi görmelidirler.

Maden işletmelerinde denetim ve yönlendirme mutlaka maden mühendislerinin yetkisinde olmalıdır.

Yaşanan bu kazanın hukuki ve cezai sorumlulukları geçmişte olduğu gibi birkaç maden mühendisine yüklenmemelidir.

Maden mevzuatı; odağında insan ve doğa olan çağdaş bir yapıya kavuşturulmalı ve bunun için ulusal madencilik politikaları oluşturulmalıdır.

Buradan hükümete sesleniyoruz

Sayıştay raporunu, bakan ziyaretlerini açıklayamadığınız gibi manipülasyoncu kriz masanızla bilgilere ulaşımı engellediniz, biliyoruz ki bundan sonra da doğru bilgilere erişimi engelleyeceksiniz.

Boşuna taziye mesajları, ziyaretlerle uğraşmayın. Çünkü biz biliyoruz o madeni mezarlığa çeviren sizsiniz.

Sizde bilin; kar hırsınız, denetimsizliğiniz, vurdumduymazlığınız sebebiyle hayatını kaybeden tüm yurttaşlarımızın kanı ellerinize bulaştı.

Ve biz hayatını kaybeden, gençliklerini ve geleceklerini çaldığınız yurttaşlarımızın acısını yüreğimizde hissederek peşinizdeyiz.

Tüm sorumlular cezalandırılana kadar da vazgeçmeyeceğiz.

Kamuoyuna saygılarımızla”

Fotoğraf. Berkcan Zengin

Fotoğraf; Berkcan Zengin

Fotoğraf; Berkcan Zengin

İzmir Barosu, Şakran Cezaevinde Deniz Poyraz davasında yaşananlarla ilgili açıklama yaptı.

İzmir Barosu, Deniz Poyraz davasına katılmak isteyen avukatlara, yurttaşlara  yönelik jandarma müdahalesi ve davada yaşananlara ilişkin yazılı açıklama yaptı. Açıklama şöyle;

“Bugün Şakran Cezaevi Kampüsünde yapılacak olan HDP İzmir İl Binasında Deniz Poyraz’ın öldürülmesine ilişkin duruşmaya katılmak üzere, cezaevine giden meslektaşlarımız yetki belgeleri olmasına rağmen vekaletnameleri olmadığı gerekçesiyle duruşma salonuna alınmamıştır.

Mahkeme başkanının talimatıyla duruşma salonuna avukatların alınmasını önlemek için duruşma salonunun önünde jandarma tarafından barikatlar kurulmuştur. Duruşmaya girmek isteyen avukatlara biber gazı ve tazyikli su sıkılmıştır.

Avukatların duruşmaya girmesinin sağlanması için görüşme yapmak isteyen Baro Başkanımız Av. Özkan Yücel’e izin verilmemiş, Yücel’in mahkeme heyeti ile görüşmesi engellenmiştir. Av. Özkan Yücel’e yakın mesafeden biber gazı sıkılmış ve darp edilmiştir.

Bilinsin ki, savunmanın onurlu temsilcisi olan biz avukatlar; yasakçı zihniyetlerin, avukata olan düşmanlıkları ayyuka çıkmış bu karanlık anlayışın her zaman karşısında olacağız.

Giydikleri postal ya da cübbe fark etmeksizin iktidarın kuklası olan, zihinleri örümcek ağlarıyla kaplanmış bu kişiler, bir gün elbet yargılanacaktır. İşte o gün avukata yönelik şiddetin en ufak parçası olan jandarma, infaz koruma görevlisi ya da hakim fark etmeksizin hepsiyle yargı önünde hesaplaşacağız.”

Avukata duruşma salonunu kapatan faşizmin kolcuları da faşizm gibi tarihin çöplüğündeki yerini alacaktır.

İzmir Barosu Başkanlığı”

 

 

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri; katillerden, katliama engel olmayıp destek verenleri, yol açanları, katliamın ardından ambulans yerine toma  gönderenleri, yaralılara ve kitleye gazla saldıranları ve onları yönlendirenleri asla unutmayacaklarını ergeç hesap sorulacağını haykırdı.

10 Ekim Ankara Katliamı’nın yıldönümünde İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, katledilenleri anmak ve katliamı lanetlemek için, hayatını kaybedenlerin anısına  oluşturulan  “Hayat Çemberi” adı verilen ve  Alsancak Gar’ı  karşısındaki parkta 10 Ekim Anıtında toplandı. Anıt alanına yitirdiklerimizin fotoğrafları ve  karanfiller bırakan  yüzlerce katılımcı, katillerden, katliama engel olmayıp destek verenleri, yol açanları, katliamın ardından ambulans yerine toma  gönderenleri, yaralılara ve kitleye gazla saldıranları ve onları yönlendirenleri asla unutmayacaklarını ergeç hesap sorulacağını haykırdı.

Anma ve katliamı lanetlemeye;  çürümüş kokuşmuş kapitalist düzene muhalif  siyasi parti, meslek örgütleri, sendikalar ve  kitle örgütleri temsilcileri ve yurttaşlar katıldı.  Anma, protesto ve açıklama sırasında “Faşizme karşı omuz omuza”,   “Faşizme ölüm halka hürriyet”,  “Savaşa hayır barış hemen şimdi”,  “Karanlığa teslim olmayacağız”,  “10 Ekim’i unutma unutturma” , ” Gün gelecek devran dönecek katiller halka hesap verecek”, ” Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz”, “Savaşa hayır barış hemen şimdi”, “Faşizme ölüm tek yol devrim” , ” Katil Işid işbirlikçi AKP”, ” Onlara sözümüz barış olacak”  sloganları atıldı.

10 Ekim  Barış ve Dayanışma Derneği adına Mustafa Özdağ ,” 10 Ekim Ankara katliamının 7. yılında yitirdiğimiz canları unutmadık ve asla unutmayacağız.” dedi.  Özdağ, 10 Ekim’de katledilenler başta olmak üzere özgürlük, demokrasi ve barış mücadelesinde yaşamını yitirenler anısına saygı duruşuna çağırdı ve  katledilenlerin isimlerini okudu. Özdağ, Mesut Bak’ın eşi Evrim Bak’a söz verdi. Evrim Bak,  “savaş ortamına karşı barış isteyenlerin yedi yıl önce katledildiğini ifade ederek, yaşananları unutmayacağını”  vurguladı. “Kızım babasız kaldı, bunun acısını asla unutmayacağım. O dönemde her gün ölüm haberleri geliyordu. Bunlar olmasın diye Mesut Ankara’ya gitti. ‘Barış’ demenin, talep etmenin bu kadar ağır bedelleri olacağı tahmin edilemezdi” dedi.  Dilan Sarıkaya’nın babası İzzet Sarıkaya ise “Biz acımızı orada gömdük. Şimdi mücadele günü” diye konuştu ve katılımcılara 10 Ekim davasına sahip çıkma çağrısında bulundu. 10 Ekim davası avukatlarından Hasan Hüseyin Evin de yedi yıldır süren yargılama sürecini anlatarak, kamu görevlilerinin ihmali ve yol açıcılığı olmadan bu katliamın gerçekleşmesinin imkansız olduğunu ifade etti, dava dosyasını özetledi.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri adına açıklamayı DİSK Ege Bölge Temsilcisi Memiş Sarı yaptı. Açıklama şöyle;

“7 YILDIR UNUTMADIK, UNUTTURMAYACAĞIZ!

Bundan tam 7 yıl önce, baskı ve sindirme politikaları üzerine kurulu saltanatlarını sürdürmek isteyenler, Diyarbakır ve Suruç’un ardından 10 Ekim 2015’te Ankara’da DİSK, KESK, TMMOB ve TTB tarafından düzenlenen “Emek, Barış ve Demokrasi” mitingini kana buladılar. 104 canımız hunharca katledildi. Katliamın ardından bugüne kadar tek bir kişi bile  istifa etmedi ve tek bir sorumlu dahi mahkemelerde hesap vermedi!

Katillerin kim olduğunu anlamak için katliamın kimleri ve neyi hedeflediğini görmek yeterli oldu. Katliamı planlayanlar, katliama engel olmayıp destek verenleri, katliamın ardından ambulans yerine TOMA  gönderenleri, yaralılara ve kitleye gazla saldıranları ve onları yönlendirenleri asla ama asla unutmayacağız!

7 yıl önce ülkemizin kuzeyinden güneyine, doğusundan batısına her köşesine acı düştü.

Ama göz rengimiz ne olursa olsun gözyaşlarımız her zamanki gibi aynı renkti.

Ağıtlarımız hangi dilde yakılırsa yakılsın hep aynı acıyı anlattı.

Bu ülkede barış istemenin bedelinin ağır olduğunu biliyorduk ki bu bedeli 104 canımızla ödedik! Bu vahşi katliamı yapanlar da yaptıranlar da mutlaka bedelini ödeyecektir.Barış isteyenleri kana bulayanlar, barışı katledenler bu ülkenin aydınlık geleceğini bombalayanlar er ya da geç hesap verecektir!Bu katiller her ne yaparlarsa yapsınlar saltanatları yıkılacaktır!

Kalleşçe vurarak, öldürerek, bizi kardeşlikten-barıştan vazgeçireceğini sananlar bilsin ki ağıtlarımızla, gözyaşlarımızla, acılarımızla ve umutlarımızla birleşmeye devam edeceğiz!

10 Ekim’de yitirdiğimiz güvercinlerimizi anarken şunu bir kez daha hatırlatalım ki; barış içinde, eşitçe, özgürce, insanca yaşanan bir ülke için mücadele etmek, 10 Ekim’de yitirdiğimiz barış güvercinlerimize borcumuzdur.

Er ya da geç, katiller kaybedecek, emekten,barıştan ve demokrasiden yana olan bizler kazanacağız!

Biz İzmir Demokrasi Güçleri olarak ne yaşadığımız coğrafyada ne de dünyanın herhangi bir coğrafyasında katliam,savaş ve zulüm  istemiyoruz.

Biz emek, barış, demokrasi ve eşitlik değerlerinin hakim olduğu bir toplumdan yanayız.

Bu nedenle yaşasın emek, yaşasın Barış yaşasın tam demokratik bağımsız bir  Türkiye!”

 

 

 

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri; İran halkını selamlıyoruz. Yanlarında olmaya mücadelelerini ve seslerini büyütmeye devam edeceğiz! Molla rejimi kaybedecek İran halkları kazanacak!

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri İran  faşist rejimince katledilen Jina Mahsa Amini içinTürkan Saylan Kültür Merkezi önünde açıklama yaptı.  “İran’dan Türkiye’ye jin jiyan azadi” yazılı pankartının arkasında toplandı. İzmir’de yaşayan  bir kısım İranlı kadınlarda  açıklamaya katıldı.  Emek ve Demokrasi Güçleri  katılımcıları,  “Jin jiyan azadi”,  “Asla yalnız yürümeyeceksin”,  ” Kahrolsun faşizm yaşasın halkların direniş birliği”,  “Zen zenge azadi”,  “Kahrolsun kapitalist molla düzeni”,  “Faşizme karşı omuz omuza” “İran halkı yanlız değildir” sloganlarını attı.
Basın açıklaması  metnini TMMOB  Yönetim kurulu üyesi Esen Leyla İmre okudu. Açıklama Şöyle;

“Bugün burada 22 yaşındaki kürt kadın Mahsa Amini’nin İran ahlak polisleri tarafından işkenceyle katledilmesi ile İran halkının faşist, gerici Molla Rejimine karşı başlattığı direnişe ses vermek için toplandık.
40 yılı aşkın bir süredir ülkeyi yöneten baskıcı molla rejimine karşı İran halkı zamlara, baskıya ve faşist yönetime karşı ara ara kitlesel eylemlerle sokaklarda olmaya devam ediyorlardı. Ve bu cinayetin ardından İran halkı tam 23 gündür hakları ve hayatları için mücadele ediyor ve sokaklarda direniyor.

Orta Doğu halkı yıllar boyunca gericiliğe, kapitalist molla rejimine ve dayatılan yaşam biçimine karşı ses çıkarıyor. Hegemonik güçlerin söz sahibi olmaya çalıştığı, emperyalist ülkelerin Ortadoğu’yu kendi aralarında paylaşma savaşı yıllardır devam ediyor. İran’da ise mevcut iktidar tarafından bölünme korkusuyla tehdit edilen Kürtler, Farslar, Azeriler, Belluclar yoksulluk ve baskı altında yaşayan büyük bir hapishaneye mahkum edilmiştir. Halka, dini maneviyat adı altında yoksulluğu öven rejim güçleri kendileri ise lüks ve şatafat içinde yaşamaya devam ediyor!
Halka Amerika ve dış güçler bizi bölmek istiyor diyen bürokratların çoğununsa başta Amerika olmak üzere başka ülkelerde çifte vatandaşlığı bulunmakta.

Molla rejimi artık halkın karşısında çıplak! Mahsa  Amini İran rejiminin katlettiği ilk İranlı değil fakat bardağı taşıran son damla olmuştur.  Bugün İran halkı kadınıyla, erkeğiyle Kürdü ile Farsı ile, çocuğuyla ve yaşlısıyla sokak sokak  ‘Jin Jiyan Azadi’ ve ‘Diktatöre Ölüm’ diye haykırıyor.
Direniş büyüdükçe rejimin halk üzerindeki şiddeti de bir o kadar büyüyor; ülkeden onlarca tutuklama ve ölüm haberi geliyor.  Öğrenciler üniversitelere kapatılıp katlediliyor, katledilen yurttaşların cesetleri saklanıp kaçırılıyor. Bu vahşete ve bu zulme karşı bugün Kanada’ da, Güney Kore’ de Amerika’da, İtalya’ da ve onlarca ülkede sokaklardayız.

Çünkü biliyoruz Mahsa’ yı, Nika’ yı katleden devlet ile Dilek Doğan’ ı katledenler arasında bir fark yok. Şerif Üniversitesinin öğrencilerini okula kapatıp ateş açanlar ile Boğaziçi Direnişinde öğrencilere canhıraş saldıran, Ali İsmail’ i öldüren polis arasında da bir fark yoktur.  Veyahut her gün bizlere yoksulluğu övüp bizden çaldıkları ile saraylar inşa edenler ile İran rejimi arasında da bir fark yoktur. Her suça battıklarında “Aman dış güçler bizi ayırmaya çalışıyor.” beyanı da bu iktidarların ortak yalanıdır.

Ayrıca İran’da ki halk direnişini destekliyormuş gibi görünen, kendi çıkarları için eğip bükmeye çalışan emperyalist güçlere, bölgeyi kapitalist çıkarları için paylaşma savaşına giren güçlere de geçit vermeyeceğiz. İran emekçi halkının tek gerçek dostu dünyanın emekçi halkları ve ezilenleridir. Başta ABD emperyalizmi uyguladığı ambargo ile İran halkının yoksullaşmasının baş sorumlusudur.

Buradan bir kez daha sesleniyoruz Ortadoğu halklarının öfkesi, gerici faşist iktidarlara mezar olacak. Yaşasın Enternasyonel özgürlük mücadelemiz.

Bize öfkemiz ve hayatımız dışında bir şey bırakmadınız onu da sizi göndermek için tüm kararlılığımızla kullanacağız diyen İran halkını aynı direnişle selamlıyoruz.

Yanlarında olmaya mücadelelerini ve seslerini büyütmeye devam edeceğiz! Molla rejimi kaybedecek İran halkları kazanacak!

Selam olsun İran direnen kadınlara, işçilere öğrencilere! Selam olsun özgürlük meşalesini yakanlara!”

Korkmadan, susmadan, en yüksek sesimizle sesleniyoruz… Kadınlar barış istiyor!

İnsan Hakları Derneği İzmir Şubesi Kadın Komisyonu, Konak’ta eski Sümerbank önünde ‘kadınlar barış istiyor’  açıklaması yaptı. Açıklamayı Cemile Karakaya okudu.

Açıklama şöyle;

“Korkmadan, susmadan, en yüksek sesimizle sesleniyoruz…

Kadınlar barış istiyor!

7 yaşından itibaren saçlarımızı örtmezsek okula gidemeyiz ya da bir işe giremeyiz, bu cinsiyet ayrımcılığı rejiminden bıktık diyen İran’lı kadınlar , kadınlar barış istiyor diyerek yanınızdayız.

Soruyoruz ? Kimsenin saç üzerinden kadınlara tahakküm kurmadığı bir dünya zor mu dur gerçekten?

Geçmişten bu güne tüm baskıcı rejimler kadına baskıyı meşru görmektedirler. Çünkü Kadına yönelik şiddet toplum üzerindeki şiddettir. Kadın özgürse toplum özgürdür.

Aşağıda saydıklarımız Baskıcı rejimlerin desteklediği erkek zihniyetinin kadın düşmanlığı üzerinden kendini var etmeye çalışması üzerine birkaç örnektir sadece.

Uluslararası Af Örgütü’ne göre, savaş dönemlerinde bazı askeri komutanlar, özellikle askerlerin zorla silah altına alındığı dönemlerde, askeri birlikler içinde bir uyum duygusu yaratmak ve sürdürmek için askeri bir strateji olarak toplu tecavüzü kullanmışlardır.

Kadın tarihi yazarı Gerda Lerner’e göre de, savaş dönemlerinde işgalci bir grubun kadınlara tecavüz etme eylemi, milattan önce 2000’li yıllardan günümüze kadar, savaş ve fethin bir özelliği olmuştur.

Romalı devlet adamı ve yazar olan Çicero’ da kitaplarında savaş ve kadın konusuna şöyle değinmiştir; Düşmanın servetine ve mülküne el konulması başlı başına meşru bir savaş nedenidir. Kadınlar ‘mülke’ dahil edilmiş ve erkeğin, kocanın, köle efendisinin veya vasinin yasal mülkiyeti olarak kabul edilmiştir.

Eski Yunanlılar ise, savaşta kadınlara tecavüz edilmesini ‘savaş kuralları dahilinde toplumsal olarak kabul edilebilir bir davranış’ olarak görmüşlerdir.

İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda da, Kızıl Ordu askerlerinin yaklaşık 200 bin Alman kadına tecavüz ettiği tahmini olarak belirtilmektedir.

Elbette ki, 1939 yılının Eylül ayında Polonya’nın işgali sırasında Yahudi kadın ve kız çocuklarına tecavüz eden

Alman kuvvetlerinin askerleri de göz ardı edilemez. Bu suçlar ayrıca toplu infazlar sırasında Polonyalı, Ukraynalı, Belaruslu ve Rus kadın ve kız çocuklarına karşı da işlenmiştir.

Belçikalı gazetecilerin yaptığı araştırmalardan ve eldeki kanıtlardan da anlaşıldığı gibi , 1943 yılında Sicilya’nın işgalinden sonra İngiliz kuvvetleri tarafından defalarca tecavüz ve cinsel taciz suçu işlendiği doğrulanmış ve daha sonra bu suça ortak olan İngiliz askerleri de yargılanmıştır.

20. yüzyılın sonunda ise Bosna Savaşı sırasında kasten oluşturulan ‘tecavüz kamplarının’ olduğu açıklanmış, bu kampların amacının ise, esir olarak tutulan Müslüman ve Hırvat kadınları hamile bırakmak olmuştur.

Kadınların sıklıkla hamileliğin son aşamasına kadarda hapsedildiği belirtilmiştir

Buradan da görüyoruz ki; Kadınların dışlandığı politikalarla savaşlara karar veriliyor. Kutsanan şiddetin bedelini ise en çok kadınlar ve çocuklar ödüyor. Öldürülen, kayıpların yasını tutan, ağıt yakan kadınlar olurken, barış için savaşın olmaması gerektiğini de en iyi kadınlar biliyor.

Kadınlar, ölümden değil yaşamdan yana ses çıkardıkça kadın bedeni üzerinden eril şiddet yeniden üretiliyor. Kadınların barış dediği ilk günden bu güne geldiğimizde ise değişmeyen tek şeyin kadınların barış talebi olduğunu görüyoruz.

Savaşların sonucu hep aynı: Zorla yerinden edilen insanlar, ölümler, kayıplar ve yoksulluk…

Kadınlar; savaş dönemlerinde işsizlik, hastalık, açlık gibi durumlarla mücadele ederken savaş sonrası süreçte ise silahlara ayrılan bütçe nedeniyle eğitim ve sağlık gibi hizmetlerden mahrum kalıyor. Savaş dönemlerinde ganimet olarak görülen kadınların maruz kaldığı cinsel şiddet de cezasızlıkla sonuçlanıyor. Savaşın sona ermesi kadına yönelik şiddeti sona erdirmiyor aksine erkek otoritesine dayanan örgütlenme şekli güçleniyor ve yapısal şiddet gündelik hayatımızda devam ediyor.

Kadınların ne savaşa giden süreçte ne barış müzakerelerinde muhatap alınmadığı, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin ifade edilmeyip bu eşitsizliğin sonuçlarının ortadan kaldırılmadığı yerde barış elbette tesis edilemez. Barışın tesisi için öncelikle savaşın ‘’savaş’’ olduğunu kabul etmeliyiz.

Aksi takdirde ya sessiz kalıp savaşa, ölüme ve yıkıma ortak olacağız veya en yüksek sesimizle barış talebimizin arkasında duracağız.

Yaşadığımız toprakların içinde bulunduğu savaş ortamından çıkışı, kadınların yaşamını tehdit eden bu şiddet ortamının sonuçlarının konuşulması ve barışa giden yolda kadınların sözünü söylemesiyle mümkündür.

Tüm bu anlattıklarımızın özü; Kadınlar barış istiyor, özgürlük istiyor, eşitlik istiyor. Mücadele edeceğiz ve kazanacağız.

Ve biliyoruz ki; Yaşamımızı sürdürdüğümüz bu toprakların kadın direnişine her zamankinden çok ihtiyacı var.

Saçlarını özgürce rüzgarda savurmalı, özgürlük şarkılarını okumalıdır kadınlar.

Derneği İzmir Şb. Kadın Kom.”