İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin Kabul Edilişinin 74. Yılında hak örgütleri ve İzmir Barosu; ekonomik krize ve yoksulluğa karşı ekonomik ve sosyal haklarımızı, savaşa karşı barış hakkımızı, baskılara karşı insan hakları değerlerini ve demokrasiyi savunuyoruz!


İzmir’de hak örgütleri ve İzmir Barosu, 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü’nde Alsancak’ta bulunan 10 Ekim Anıtı’nda bir araya geldi. Basın açıklaması yaptı. Açıklamada, ‘Şebnem Korur Fincancı’ya özgürlük’ yazılı dövizler açıldı. Kurumlar adına ortak açıklamayı TİHV Genel Sekreteri Coşkun Üsterci, okudu. Açıklama şöyle;

“İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin Kabul Edilişinin 74. Yılında Ekonomik krize ve Yoksulluğa Karşı Ekonomik ve Sosyal Haklarımızı, Savaşa Karşı Barış Hakkımızı, Baskılara Karşı İnsan Hakları Değerlerini ve Demokrasiyi Savunuyoruz!

Kabul edilişinin 74. Yılında İnsan Hakları Evrensel Bildirge ’si hala kutup yıldızı gibi insanlığın yolunu aydınlatmaya devam ediyor.

29 Nisan 1946 tarihinde, Birleşmiş Milletler (BM) bünyesinde, İnsan Hakları Komisyonu kurulmuş ve komisyonca hazırlanan bir giriş ve 30 maddeden oluşan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, 10 Aralık 1948 günü Fransa’nın başkenti Paris’te toplanan BM Genel Kurulu’nda kabul ve ilan edilmiştir. Türkiye, Evrensel Bildirge’yi 27 Mayıs 1949 tarihli Resmi Gazete ’de yayınlayarak yürürlüğe koymuştur. Evrensel Bildirge 500’den fazla dile çevrilmiştir. Bu özelliği ile de en çok dile çevrilen insan hakları belgesi olma özelliğini taşımaktadır. BM Genel Kurulu, 4 Aralık 1950 tarihinde gerçekleştirdiği toplantıda, 423 (V) sayılı kararıyla 10 Aralık tarihini “İnsan Hakları Günü” olarak ilan etmiştir.

BM, İkinci Dünya Savaşı’nın yol açtığı ağır insani yıkımın bir daha asla yaşanmaması için, barış, insan hakları ve demokrasi ideallerine dayalı uluslararası bir sistem oluşturma hedefiyle inşa edilmiştir. Günümüzde maalesef bu ideallerin çok gerisinde kalınmış, Evrensel Bildirge’de yer alan hak ve özgürlüklere dayalı uluslararası bir düzen hâlâ kurulamamıştır. BM, varoluş gerekçesiyle çelişir biçimde, hak ihlallerinin başlıca sebebi olan savaşları ve iç savaşları önlemede/sonlandırmada, mülteci krizlerine müdahalede, küresel çapta doğal ve kültürel mirasın korunmasında, yoksullukla ve adaletsizlikle mücadelede, başta kadınlara ve çocuklara yönelik şiddet, kötüye kullanma, tecavüz olmak üzere her türlü hak ihlalini ve ayrımcılığı sonlandırmada yeterince etkin olamamaktadır. Maalesef güçlü devletlerin bir araya gelerek oluşturduğu çıkar ilişkileri, askeri ve ekonomik birliktelikler, insanların hak ve özgürlüklerini kullanmalarının önünde birer engele dönüşmüştür. Özellikle devletlerin demokrasi ve hukuk taahhüdünden giderek uzaklaşmaları insanlığın en önemli kazanımlarından birisi olan insan haklarının, hem bir referans sistemi hem de bir denetim mekanizması olarak zayıflamasına yol açmıştır.

Yaşanan tüm olumsuzluklara karşın dünyanın her yerinde halklar özgürlük, adalet, eşitlik ve insan hakları talepleriyle itirazlarını yükseltmeye devam etmektedir. Devletlerin ve hükümetlerin bu itirazlara yanıtı ise şiddetin her türünü sistematikleştirip yaygınlaştırma ve hayatın tek gerçeği olarak toplumlara dayatma şeklinde olmaktadır.

Bu çoklu kriz hali Türkiye’de de tüm yoğunluğu ve ağırlığı ile yaşanmaktadır. Türkiye, 2016 yılından bu yana pek çok düzenleme ile süreklilik kazandırılan bir OHAL rejimi ile yönetilmektedir. Bu süreç, siyasal iktidarın gücünü sınırlandıran anayasacılık ilkesinin terkedilmesine, böylece hem hukukun hem de kurumların baskıcı rejimin birer “aracı” haline getirilerek keyfiyetin ve bilhassa da belirsizliğin kamusal alana hakim kılınmasına yol açmıştır. Özellikle bir yönetim tekniği olarak başvurduğu belirsizlik yaratma gücü, siyasal iktidara erkini daha da merkezileştirip toplum üzerindeki baskı ve kontrolünü arttırmasına olanak sağlamaktadır.

Siyasal iktidarın ekonomiden toplum sağlığına kadar ülkenin tüm meselelerini güvenlik sorunu haline getiren, toplumu kutuplaştıran, ülke içinde ve dışında şiddeti esas alan, bilhassa da Kürt sorununun ve uluslararası sorunların çözümünde çatışma ve savaşı tek yöntem haline getiren politikaları sonucunda, günümüzde başta yaşam hakkı olmak üzere birçok hak ihlali ile karşı karşıya kalmaktayız. Çok faklı toplumsal kesimlerden insanlar, ya doğrudan kolluk güçlerinin şiddeti ya da, devletin “önleme ve koruma” yükümlülüğünü yerine getirmemesi sonucu üçüncü kişiler tarafından gerçekleştirilen şiddetin sonucu yaşamlarını yitirmişlerdir.

Anayasa’nın ve Türkiye’nin de bir parçası olduğu evrensel hukukun mutlak olarak yasaklamasına ve insanlığa karşı bir suç olma vasfına rağmen işkence olgusu 2022 yılında da Türkiye’nin en başta gelen insan hakları sorunu olmuştur. Ayrıca yakın tarihimizin en utanç verici insan hakları ihlallerinden biri olan insanlığa karşı suç niteliğindeki zorla kaçırma/kaybetme vakalarının OHAL’in ilan edildiği 2016 yılından bu yana yeniden yaşanmaya başlaması son derece endişe vericidir.

Devletlerin insan haklarına yönelik saygısının doğrudan göstergesi olan hapishaneler, bugün Türkiye’de siyasal iktidarın hukuku bir baskı ve sindirme aracı olarak kullanmasının sonucunda tıka basa dolu durumdadır. Yaşam hakkı ihlalinden işkenceye, sağlık hakkına erişime kadar ağır ve ciddi ihlallerinin yaşandığı yerlerdir. Tek kişi ya da küçük grup izolasyonu uygulamaları çözülemeyen kronik bir soruna dönüşmüştür. Covid-19 salgını gerekçe gösterilerek alınan tedbirlerle mahpusların zaten kısıtlanmış olan hakları daha da kısıtlanarak hapishanelerde yeni bir “normal” yaratılmıştır.

İfade özgürlüğünün korunması ve etkin kullanımı, demokratik bir toplumun can damarlarından birini oluşturur. Farklı fikir ve görüşlerin kamusal alanda özgürce dolaşıma girmesi; siyasal çoğulculuğun esası olan özgür tartışma ortamının, bağımsız medya ve canlı bir sivil toplumun varlığı; toplumsal talepler etrafında kamuoyu oluşturulabilmesi; siyasal karar alıcılara yönelik eleştirilerin dillendirilmesi ve kamu gücünü kullanan makamların yurttaşlar tarafından denetlenebilmesi ancak ifade özgürlüğünün korunduğu ve etkin biçimde kullanıldığı koşullarda mümkün olabilir. Oysa OHAL ilanıyla birlikte siyasal iktidarın düşünce ve ifade özgürlüğüne yönelik kısıtlamaları, özellikle de basın ve insan hakları savunucuları üzerindeki kaygı verici boyutta artan baskı ve kontrolü 2022 yılında da sürmüştür. Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi Başkanı ve TİHV Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı’nın evrensel hukuk ilkeleri ve ifade özgürlüğü kapsamında yaptığı bir açıklama nedeniyle hukuk dışı biçimde tutuklanmış olması hak savunucuları üzerindeki söz konusu baskının en somut örneğini oluşturmaktadır. Nitekim insan hakları savunuculuğunu tanımlayan evrensel ilkelere göre hak savunucuları, sadece insan hakları ilke ve değerlerinden yana taraftır ve kimden gelirse gelsin hak ihlali iddialarını eşit önemde bir titizlik ve gayretle incelemekle yükümlüdürler.
2022, bir önceki yıl gibi toplantı ve gösteri yapma özgürlüğü açısından kısıtlama ve ihlallerin kural, özgürlüklerin kullanımının ise istisna olduğu bir yıl olmuştur. Yıl içinde her toplumsal kesimden kişi ve grup toplanma ve gösteri yapma özgürlüklerini mülki idare amirlerinin yasakları veya kolluk güçlerinin fiili müdahaleleri sonucunda kullanamamışlardır. Cumartesi Annelerinin, Galatasaray Meydanında oturma eylemlerinin yasaklanması devam etmiştir. Anayasa tarafından da teminat altına alınmış olan toplanma ve gösteri yapma özgürlüklerini çeşitli vesilelerle kullanmak isteyen kadınlar, LGBTİ+’lar, Cumartesi Anneleri, barış ve insan hakları savunucuları, öğrenciler, çevreciler, işçi ve emekçiler ve muhalif siyasetçiler kolluk güçlerinin zalimane ve utanç verici şiddetine mazur kalmışlardır.

Örgütlenme özgürlüğü, demokrasilerin işlemesi için elzem olan temel insan haklarından biridir. Türkiye’de yurttaşlar, toplu olarak bir araya gelip, düşüncelerini açıklayamadıkları için örgütlenme özgürlüklerini de kullanamamakta, müşterek geleceklerini şekillendirmek üzere sivil ve kamusal alana örgütlü olarak katılamamaktadırlar. 2022 yılında insan hakları örgütlerinin, sendikaların, dernek, vakıf, ve meslek örgütleri ile siyasi partilerin çok sayıda üye ve yöneticisi gözaltına alınmış, tutuklanmış, haklarında açılan davalar ile üzerlerinde baskı oluşturulmaya çalışılmıştır. Amaçlanan, bu kuruluşların, barış ve demokrasi mücadelesini baskı altına almak, kamusal ve sivil alanı tümden kapatmaktır.

Türkiye’nin demokratikleşmesinin önündeki en temel engellerden biri olarak varlığını korumaya devam eden Kürt sorununun barışçıl, demokratik ve adil bir şekilde çözümüne yönelik hukuk devletinin gereği olan adımların atılması gerekirken, seçilmiş siyasetçilerin siyasi iktidarın söylemleri ile cezaevlerine konulması, seçmen iradelerinin yok sayılarak yapılan kayyım atamaları gibi hukuk dışı uygulamaların artarak devam etmesi temel siyasi hak ve özgürlüklerin açık ihlali olup kabul edilemez.
2022 yılında yüzlerce kadının erkekler tarafından öldürülmesi, LGBTİ+’ların nefret saldırıları sonucu yaşamlarını yitirmesi, kadın ve LGBTİ+ hakları için yapılan barışçıl toplantı ve gösterilerin mülki idare amirleri tarafından yasaklanması ya da kolluk güçleri tarafından şiddet uygulanarak engellenmesi, yüzlerce kadın ve LGBTİ+’nın işkence ve diğer kötü muamele ile gözaltına alınması, yetkililerin desteklediği LGBTİ+ karşıtı nefret mitinglerinin yapılması ve her bakımdan derinleşen ayrımcılık, tezavüz, taciz ve istismarın çocukları da kapsar hale gelmesiyle İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararının ardında yatan gerçek amacın ne olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır.

Artık Türkiye toplumunun bir parçası, asli unsuru haline gelen sığınmacı, mülteci ve göçmenler, hala her türlü ayrımcılığa ve istismara, şiddete, nefret söylemine ve ekonomik sömürüye yoğun bir şekilde maruz kalmakta ve bu nedenlerle yaşam hakları da ellerinden alınmaktadır. Ülkede yaşanmakta olan ağır krizin fiziksel, ruhsal, sosyal ve ekonomik tüm sonuçlarından en derin şekilde etkilenen sığınmacı ve mülteciler, ne yazık ki toplumumuz açısından görmezden gelinen, hatta gözden çıkarılan hayatlar oldular.

Türkiye, son kırk yılın en ağır ekonomik krizlerinden birini yaşamaktadır. Yıllardır uygulanan borçlanmaya dayalı neoliberal ekonomi politikalarının, savaş ve çatışma harcamalarının sebep olduğu ekonomik kriz ve derin yoksullaşma, yurttaşların hem biyolojik hem de sosyal yaşamlarını sürdürülebilmelerini tümüyle imkânsız kılan ağır insan hakları ihlalidir. Hayat pahalılığı, işsizlik, yoksulluk, güvencesizleşme ve örgütsüzleşme en çok kadınları, çocukları, işçi ve emekçileri ve mültecileri vurmaktadır.

Son söz olarak; var oluş nedenleri hak ihlallerinin son bulduğu, hukukun, adalet, barış ve demokrasinin tesis edildiği bir ülke ve dünyaya ulaşmak olan bizler, dün olduğu gibi bundan sonra da tüm zorluklara karşın ihlalleri belgeleyip, raporlayarak görünür kılmaya, böylelikle önlemeye, cezasızlıkla mücadele etmeye ve insan haklarına saygıyı yükseltmeye devam edeceğiz.

İzmir Barosu
Çağdaş Hukukçular Derneği İzmir Şubesi
Hak İnisiyatifi Derneği
Halkların Köprüsü Derneği
İmece Dostluk ve Dayanışma Derneği
İnsan Hakları Derneği İzmir Şubesi
İnsan Hakları Gündemi Derneği
Özgürlük İçin Hukukçular Derneği
Türkiye İnsan Hakları Vakfı İzmir Temsilciliği”

Açıklamanın ardından İzmir barosu Başkanı Sefa Yılmaz söz alarak “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ne yazık ki bugün ülkemiz dahil dünyanın bir çok yerinde göz ardı edilerek yok sayılmaktadır. Buna bağlı hak ihlallerinin önüne geçmek adına hiçbir şey yapılmamaktadır. 2016 yılından itibaren ülkemizde OHAL uygulamaları olağan uygulama haline getirilmek suretiyle kişilerin temel hak ve özgürlüklerinin yok sayılması, avukatların, akademisyenlerin, öğrencilerin, gazetecilerin, fikir insanlarının düşüncelerinden dolayı soruşturmalara uğramaları ve bu soruşturmalar çerçevesinde hukuka aykırı olarak sabaha karşı apar topar gözaltına alınarak tutuklanmaları; hak ihlallerine sistemli bir biçimde devam edilmesi bugün en önemli sorunlardan biridir” dedi.

İzmir’de hak örgütleri 36 gündür tutuklu olan Prof.Dr. Şebnem Korur Fincancı’ya dayanışma kartı gönderdi ve özgürlüğünü istedi..


Çağdaş Hukukçular Deneği (ÇHD), İnsan Hakları Derneği(İHD), Hak İnisiyatifi Derneği, Halkların Köprüsü Derneği, İmece-Der, İnsan Hakları Gündemi Derneği, KESK İzmir Şubeler Platformu, Özgür Hukukçular Deneği (ÖHD) ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı(TİHV) İzmir Temsilciliği; 36 gündür tutuklu olan Türk Tabipler Birliği Merkez Konseyi Başkanı Şebnem Korur Fincancı’ya dayanışma kartı gönderdi. Cumhuriyet Meydanında bulunan PTT Şubesi önünde toplanan örgütler basın açıklaması yaptı ve dayanışma kartlarını gönderdi.

Açıklamayı örgütler adına, Av. Nehir Bilece okudu. Açıklama sırasında “Şebnem Korur Fincancı yalnız değildir” ve “Şebnem Korur Fincancı onurumuzdur” sloganları atıldı.
Açıklama şöyle;

“1 Kasım 2022 tarihinde yaptığımız basın açıklamasında “çok öfkeliyiz, çünkü sevgili arkadaşımız Şebnem Korur Fincancı, 6 gündür tutuklu” demiştik.
Bugün itibariyle 36 gün oldu hala yanlış düzeltilmiyor, keyfi ve hukuk dışı bu tutukluluk hali devam ediyor. Bu nedenle öfkemiz daha da artmış durumda.
Hep söylüyoruz, bu saçmalığın ardında, sevgili Şebnem Hocamız gibi hakikati görme kapasitesini genişletmiş, sıradanlaştırılan kötülüğü anlatma riskini göze almış kişilerin seslerini kısarak tüm topluma gözdağı vermek gibi bir amaç yatıyor.
Ne var ki, insan hakları, barış ve demokrasiye inanan geniş toplumsal kesimler 36 gündür hakikati her defasında daha yüksek sesle ifade ediyorlar. Sevgili meslektaşları, iyi hekimliğin kararlı savunucuları, insan halkları mücadelesinde omuz omuza yürüdüğü yol arkadaşları, hatta Şebnem Korur Fincancı’yı hiç tanımasalar bile akıl ve vicdanlarının sesini dinleyen pek çok yurttaş bu hukuksuzluğu hiç çekinmeden ısrarla dile getiriyorlar. Hep bir ağızdan Şebnem Hocamıza ÖZGÜRLÜK diye haykırıyorlar.
Sadece ülke içinden değil uluslararası ortamdan da bu hukuksuzluğa büyük bir tepki var. Dünyanın dört bir yanından başta Dünya Tabipleri Birliği olmak üzere meslek örgütlerinden, insan hakları ve hukuk örgütlerinden, diğer sivil toplum kuruluşlarından, başta Birleşmiş Milletler (BM) ve Avrupa Konseyi olmak üzere uluslararası mekanizmalardan, bilim insanlarından çok sayıda destek ve dayanışma mesajı geldi. Kurum ve kişiler, hukuk dışılığa derhal sona erilmesi ve yanlışın düzeltilmesi için siyasal otoritelere talepte bulundular. Türkiye’nin hukuk ve insan hakları konusundaki uluslararası yükümlülüklerini hatırlattılar.
Kısa sürede hazırlanan içi tamamen boş bir iddianame, Ankara’da kendini kabul edecek yetkili mahkeme dahi bulamadı. Bu durum bile sevgili Şebnem Hocamızın evine baskın yapılıp, sorgu için apar topar Ankara’ya götürülmesine ve tutuklanmasına kadar varan sürecin nedenli hukuk dışı ve keyfi olduğunu bir kez daha açıkça göstermektedir.
Dava dosyası şimdi İstanbul mahkemelerinin önünde. İddianame derhal iade edilmeli ve beraat kararı verilerek sevgili Şebnem Korur Fincancı serbest bırakılmalıdır.
Bizler bugün Şebnem Hocamıza dayanışma ve destek kartları göndermek için burada toplandık. Onun yalnız olmadığını bir kez daha haykırıyor ve sürdürdüğü hakikat mücadelesinden onur duyduğumuzu ifade ediyoruz.

Şebnem Korur Fincancı’ya Özgürlük!
Şebnem Korur Fincancı Onurumuzdur!

Çağdaş Hukukçular Derneği İzmir Şubesi / Hak İnisiyatifi Derneği / Halkların Köprüsü Derneği
İmece Der / İnsan Hakları Derneği İzmir Şubesi / İnsan Hakları Gündemi Derneği
KESK İzmir Şubeler Platformu / Özgürlük için Hukukçular Derneği İzmir Şubesi
Türkiye İnsan Hakları Vakfı İzmir Temsilciliği”

İzmir Kadın Platformu; eşitlik ve özgürlük, laiklik ve barış için örgütlü mücadele dışında bir seçeneğimiz yok. Bizi korkutmaya, sindirmeye, yaşamdan izole etmeye çalışanlara bir kez daha bu sokaklarda meydan okuyoruz.


İzmir Kadın Platformu’nun çağrısıyla Alsancak-Kıbrıs Şehitleri caddesinde buluşan yaklaşık ikibin kadın 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Uluslararası Mücadele Günü’nde “Eşitlik, özgürlük ve laiklik için ayaktayız” pankartı açarak ÖSYM binası önüne yürüdü ve basın açıklaması yaptı.

Kadınlar yürüyüş boyunca, “Kadın yaşam özgürlük”, “Jin Jiyan azadi”, “Susmuyoruz korkmuyoruz itaat etmiyoruz”,” Dünya yerinden oynar kadınlar özgür olsa”,”Faşizme inat yaşasın hayat”, “İstanbul sözleşmesi yaşatır””, “Haklarımızdan hayatlarımızdan vazgeçmiyoruz”, “Sözleşmeyi değil cinayeti engelle”, “kadın cinayetleri politiktir”, “Güvenceli İş Güvenceli Gelecek İstiyoruz”, “Yoksulluğa teslim olmayacağız” vb. sloganlar atıldı.

Açıklama şöyle;

“1960 yılında Dominik’te Mirabel kardeşlerin diktatör güçleri tarafından katledilişinin üzerinden 62 yıl geçti. Faşist diktatörlüklere karşı dayanışmanın, mücadelenin, direnişin simgesi haline gelen Mirabel kardeşler bugün Türkiye’de ve dünyada kadınların özgürlük mücadelesinde yaşıyor.
Mirabel kardeşlerin ölümünden onlarca yıl sonra bugün, tüm dünyada kadına yönelik şiddetin devlet şiddetiyle nasıl iç içe geçtiğini görüyoruz.

Türkiye’de de doğrudan erkek-devlet tarafından örgütlenen baskı ve şiddetle, yasaklar ve tutuklamalarla, gerici politikalarla pekiştirilen ataerkil tahakkümle kadınların ve LGBTİ+ların eşitlik, özgürlük, şiddetsiz bir yaşam, insanca çalışma hakları adına ne varsa hedefe konmuş durumda.
Tek adam rejimi, bir yandan gerici, gelenekçi, cinsiyetçi,erkek egemen söylemlerle şiddeti sıradanlaştırırken, diğer yandan İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırılması, nafaka hakkının kısıtlanmak istenmesi, boşanmalara arabuluculuk uygulamaları, şiddet faillerine cezasızlık politikası ve iyi hal indirimleriyle kadına yönelik erkek şiddetini ve kadın katliamlarını körüklüyor. Artan enflasyon, her gün her şeye gelen zamlar bir yandan yoksulluğu, diğer yandan kadınların ev içi yüklerini artırıyor. Artan yoksulluk ise kadınlara fiziksel, psikolojik, ekonomik şiddet olarak dönüyor. Kadınlar şiddet dolu birlikteliklere mahkum edilirken, kadın cinayetleri artıyor.

Barınamıyor, geçinemiyor, sağlıklı yaşayamıyoruz. Ucuz, güvencesiz, güvensiz işlerde, uzun mesai saatlerine mahkum ediliyoruz. Sendikalaşma hakkımız engelleniyor, grevlerimiz yasaklanıyor. Grev ve direnişlere öncülük eden kadınlar hedef gösteriliyor. Kadınlar ev bulamadığı ya da kirasını karşılayamadığı için şiddet dolu aile- evlilik çemberi içine geri dönmek zorunda kalıyor. Sağlık hakkımız gasp ediliyor, ped, tampon gibi hijyen ürünleri yüksek KDV oranlarıyla ulaşılamaz hale geliyor.

Biz kadınlar sadece yaşamak değil, insanca yaşamak istiyoruz. Her kadına güvenceli iş ve çocukların sağlıklı koşullarda büyümesi için her iş yerine kreş istiyoruz.
Ekonomik kriz, artan hoşnutsuzluk büyüdükçe tek adam rejimi diyanet fetvalarıyla, dinci, ırkçı, ayrımcı politikalara sarılıyor. Baş örtüsü tartışmaları üzerinden kadınların anayasal hakları gasp edilmek isteniyor. Kutsal aile, dini değerler, gelenek görenek diyerek kadınlar ataerkiye mahkum ediliyor, LGBTİ+lar hedefe konuyor. İstanbul Sözleşmesi’ni toplum ahlakı bahanesi ile fesheden siyasi iktidar LGBTİ+ları geleceksizliğe, işsizliğe, yoksulluğa, toplumsal dışlanmışlığa, nefret cinayeti kurbanı olmaya, intihara sürüklüyor. Kendi siyasi iktidarı etrafında faşist gerici bir kitle desteği yaratmak isteyen AKP, MHP ittifakı, bu hedefi için nefret mitingleriyle LGBTİ+ düşmanlığını körüklüyor.

Bizi hapsetmek istedikleri cinsiyet kalıplarını, bizi içinde boğdukları o ataerkil aileyi reddediyoruz. Erkek egemen sistem için kârlı olanı değil, özgürlüğümüzü seçiyoruz. Başörtülü, örtüsüz, lezbiyen, biseksüel, trans, Kürt, Alevi, Laz, ev emekçisi, fabrika işçisi kadınlar olarak makbul olmayacağız, ataerkil ailenize sığmayacağız. Kirli siyasi oyunlarınıza araç olmayacağız.
Genç kadınlar olarak her geçen gün daha da yoksullaştırılıyoruz. Genç kadın işsizliği had safhada, bazımıza hiç tanınmayan eğitim hakkı, artık çoğumuz için erişilemez hale geldi. Yeterli yurt sağlanmıyor, yapılan yurtlarda sağlıksız ve tehlikeli koşullarda fahiş fiyatlarda yaşamaya zorlanıyoruz. Erkek yurtlarında esnek tutulan kurallar, genç kadınlar için erkek egemen bir sopa olarak kullanılıyor.

Kampüslerde, yurtlarda erkek egemenliğine karşı ses çıkartan genç kadınlar; disiplin soruşturması, gözaltı ve tutuklamalarla karşı karşıya kalıyor. Sözde barınma ve güvenlik tedbirleri adı altında yayınlanan faşist genelge ile de kadınlar olarak örgütlenmemiz, yan yana gelmemiz, dayanışma göstermemiz engellenmeye çalışılıyor. Paralı ve cinsiyetçi eğitim sisteminin çarkları arasında ezilen genç kadınlar mücadeleye atıldığında erkek devlet şiddeti ile karşı karşıya kalıyor. Kadın Üniversitesi projesi ile genç kadınlar toplumsal üretimden, bilgi üretim süreçlerinden tecrit edilmek isteniyor. Erkek egemen eğitim sistemi genç kadınlara itaat etmek dışında bir şey öğretmiyor.
Erkek egemen faşist sistemin makbul kadınları olmayı reddediyoruz. Özgürlüğümüz için tüm genç kadınları örgütlü mücadeleye çağırıyoruz.

Faşist AKP/MHP, iktidarını devam ettirme çabasıyla şiddet, baskı ve yasaklarla ifade özgürlüğünden örgütlenme özgürlüğüne, basın özgürlüğünden, toplantı ve gösteri yapma özgürlüğüne varana kadar demokrasi adına ne varsa saldırıyor. Kadın gazeteciler gözaltına alınıyor, tutuklanıyor. İktidar ve yandaş medya tarafından hedef gösteriliyor. Sansür yasasıyla sesimiz kısılmak isteniyor, polis şiddeti ve taciziyle, erkek yargı kararlarıyla korku politikaları en çok da kadın özgürlük mücadelesini engellemek için sürdürülüyor.
Meslek onuruna yakışan bir tutum alan ve Türkiye’nin kimyasal silah kullanıp kullanmadığının araştırılmasını isteyen TTB Başkanı Şebnem Korur Fincancı tutuklanıyor. Mücadele eden, dayanışan, söz söyleyen kadın avukatlar, aktivistler kriminalize ediliyor. Karşılaştığımız polis şiddeti ve tacizi, karakolların birer işkence haneye dönmüş olması, mahkemeler kadın katillerini adeta ödüllendirirken, politik kadınların mesnetsiz iddialarla tutuklanmaları ve cezaevlerinde artan işkenceler hepsi ama hepsine sözümüz var.

Çalmaya çalıştığınız maya tutmuyor, kadınlar sokakları, meydanları, tarlaları terk etmiyor. Korku politikaları, baskı ve işkencelerinize karşı kadınlar susmuyor.
Tek adam kaybediyor, kaybettiğini gördükçe savaş politikalarına sarılıyor. Kadınlara bütçeden ayrılmayan pay, silahlanmaya savaşa, aktarılıyor. Savaş politikaları en çok kadın ve çocukları hedef alıyor. Mülteci kadınlar vahşi koşullarda çalışmak zorunda bırakılıyor. Siyasiler tarafın sistematik şekilde hakarete uğruyor ve taciz ediliyor. Kürt kadınlar hedefe konuluyor, özgür basın emekçisi Nagehan Akarsel, Deniz Poyraz başta olmak üzere kadınlar katlediliyor. Seçim politikalarının bir parçası olarak halkların üzerine bomba yağdırılıp toplum terörize ediliyor. Bu savaşta yine en çok kadın ve çocuklar zarar görüyor.

Bizi sadece “kutsal aile” içinde tanımlayan gerici politikalardan güç alan erkek şiddeti gösteriyor ki tek adamıyla, yandaş medyasıyla, polisiyle, mahkemesiyle örgütlenmiş erkek egemen devlete karşı en büyük gücümüz örgütlülüğümüz. Eşitlik ve özgürlük, laiklik ve barış için örgütlü mücadele dışında bir seçeneğimiz yok. Bizi korkutmaya, sindirmeye, yaşamdan izole etmeye çalışanlara bir kez daha bu sokaklarda meydan okuyoruz.

İran’da faşist molla rejimi tarafından Jinna Mahsa Amini’ nın katledilmesiyle başlayan özgürlük mücadelesiyle bir kez daha yükselen ve dünyanın her yerinde yankılanan sesi duyuyor ve büyütüyoruz ve bu 25 Kasım’da tekrar ediyoruz; Jin, Jiyan, Azadi
İZMİR KADIN PLATFORMU”

Kesk İzmir Şubeler Platformu; işlerinden ihraç ettiğiniz arkadaşlarımızı işlerine iade edin. KHK’leri iptal edin. Akli, vicdani ve ahlaki olanı da budur. Zaten önünde sonunda olacağı da budur. Tüm emek ve demokrasi güçlerini de bu uğurda mücadele etmeye davet ediyoruz.

Kanun Hükmümde Kararname’lerle işlerinden ihraç edilen kamu emekçilerinin işlerine iade edilmeleri için mücadele eden Kesk İzmir Şubeler Platformu-Eğitim-Sen 2 Nolu Şube 228.hafta da sokağa çıktı. İktidarın korkutma, sindirme yıldırma, ezme, “ağaç kökü yesinler” politikalarına karşı, haklarından vazgeçmeyen kamu emekçileri, Karşıyaka Çarşısı girişinde taleplerini ifade eden ve tüm emek demokrasi güçlerini de talepleri için mücadeleye çağıran bir basın açıklaması yaptı.

Açıklama şöyle;

“15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleşen darbe girişimi sonrasında işlerinden ihraç edilen kamu emekçisi arkadaşlarımızın işlerine iade edilmeleri için alanlardayız. Darbe girişiminin öncesi, sırası ve sonrasıyla tam olarak aydınlatılmadığına dair çokça yazıldı, çizildi. Adeta sis perdesi arkasına sakladıkları tarihi gerçekler elbet bir gün tüm çıplaklığıyla ortaya çıkarılacaktır. Bugünlerde bile basından öğreniyoruz ki devletin en yetkili kişilerinin darbe girişiminden dört ay öncesinden bilgisi olduğu ifade ediliyor. Tüm bu debdebeden elde kalan koca ülkenin hukuksuzluk garabetine gömüldüğüdür. Ortaya çıkan görüntü devletin zor aygıtlarını kullanarak hak arayışlarının engellenemeyişidir. Kulakları sağır eden ses, “Ağaç kökü yemeye” mahkum ettirmeye çalışılan yurttaşların isyanıdır. Bedeni ve ruhu yakan gerçek, kahrından yaşamını yitiren arkadaşlarımızdır. Tüm ülkeyi saran çoklu çürümüşlük kokusunu Anadolu coğrafyasının kültürel zenginliği olan rengarenk çiçeklerle gidereceğiz. Ve ağzımızdan dökülen “Haklıyız, Kazanacağız, İşimize Geri Döneceğiz” sözleri, en güzel zafer halaylarıyla taçlanacak.

Cumhuriyet tarihinin en büyük kamu emekçisi kıyımı olarak da nitelendirilen işlerinden ihraç etme eylemi, ülke hukuk tarihine karanlık bir leke olarak giren Kanun Hükmünde Kararnamelerle yani KHK’lerle gerçekleştirildi. Zamanın adalet bakanının basına ifadesinde itiraf ettiği gibi “adli değil, idari tasarrufla” insanlar işlerinden ihraç edildiler. Yıllarca siyasi bir tercih ve bilinçli bir politika olarak ülkeye egemen olmaya çalışan ırkçı ve gerici yapıyı destekleyenler, kendilerini bir anda temize çıkarmaya çalıştılar. “Ne istediniz de vermedik” söylemi, ülkenin açıkça parsel parsel satıldığını ve bu konuda da tam bir işbirliği yapıldığını itiraf ediyordu. Beraber yürüdük biz bu yollarda dedikleri ile hesaplaşmaya çalışanlar, fırsattan istifade ederek birçok arkadaşımızı da işlerinden ihraç ettiler. Yaşamı sağaltan; yokluğu varsıllaştırmaya çalışan; kadın ve çocuk haklarının yerleşmesini amaçlayan; ekolojik hassasiyetiyle doğayı korumayı ve onunla yaşamayı önceleyen; emeğin değerini en yüce değer olarak gören; gericiliği karşısına alarak çağdaş, bilimsel, kamusal, eşit, erişilebilir, kaliteli ve anadilinde bir kamusal hizmeti benimsemiş arkadaşlarımızı ihraç ettiler. Darbe girişimini “Allahın bir lütfu” olarak görenler için arkadaşlarımızı işlerinden ihraç ettiler. Elbette asıl kaybeden toplumun kendisidir. Yetişmiş insan gücünün en büyük stratejik unsur olduğu günümüzde toplumun aydınlık yüzü olan arkadaşlarımızın işlerinden ihraç edilmeleri, kamusal hizmeti çoraklaştırmıştır. Elbet bu çoraklık, çok yakın bir zamanda yeşerecektir.

KHK’lerin peşi sıra çıkarılmasıyla oluşan hukuksuzluk içerisinde eğitim işkolunda sayılar şöyledir:
KHK ile işlerinden ihraç edilen üye sayımız: 1602
Komisyon kararı ile göreve iade edilen üyelerimiz: 538
Komisyon kararı ile ret kararı verilen üyelerimiz: 812
Komisyonda dosyası bekletilen üyelerimiz: 232
Komisyon kararı ile göreve iade edilme oranı: % 40
Komisyon kararı ile göreve reddedilme oranı: % 60

Söz konusu ihraçlar için temellendirilen gerekçeler ise insan aklıyla dalga geçmek ve hukukun vicdani temeller üzerine oturtulmadığının ispatıdır. Kurum kanaati ve istihbarat raporu gibi evrensel normlara uzak, öznel, siyasi hınç barındıran yaklaşımlar ülkenin içine düştüğü girdabı göstermeye yetmektedir. Bu durum ne ihraç arkadaşlarımızı ne de bizleri yıldırmadı ve yıldırmayacak. Hakikat mücadelemizde, fiili meşru mücadelemizle toplumun vicdanındaki KHK yarasına merhem olacağız. Bu yolda arkadaşlarımızın düşmesini bekleyenlere yanıtımız nettir: “Asla yalnız yürümeyeceksin!”

Avrupa Parlamentosu’nun adeta baskısıyla oluşturulan Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu
maalesef Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu üyesi olan arkadaşlarımız için adeta ikinci bir cezalandırma aparatına dönüşmüştür. Altı yıllık ihraç sürecinde dosyası incelenmeyerek yargı yolu da kapatılmış oldu. Bu nedenle her defasında dedik. Ülke insanı için zaten zor olan yaşam koşulları ihraç arkadaşlarımız için daha yakıcı hissedilmektedir. Zulüm ile abad olunmaz, diyen dünün mazlum geçinenleri bugünün en büyük zalimi durumundadırlar. Bu toplum bu yükü daha fazla kaldırmaz.
İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri’nin bileşeni olarak yönetenlere diyoruz ki; gelin bu toplumu daha fazla germeyin. Toplumsal huzurun ve barışın ilk adımı olarak işlerinden ihraç ettiğiniz arkadaşlarımızı işlerine iade edin. KHK’leri iptal edin. Akli, vicdani ve ahlaki olanı da budur. Zaten önünde sonunda olacağı da budur. Tüm emek ve demokrasi güçlerini de bu uğurda mücadele etmeye davet ediyoruz.
KESK İzmir Şubeler Platformu”

(başlıksız)

Hasan Kazım Tuğrul

 

HASAN KAZIM TUĞRUL (26.06.1953-03.11.2021)

26 Haziran 1953 te Niğde nin Bor ilçesinde doğdu. Babası tapu dairesinde kamu emekçisi, annesi ev işlerinin her gün yeniden üreticisiydi, akıllı, aydın ve ileri görüşlü bir kadındı. Bir ablası, bir de kendisi, iki kardeş idiler. İlk okula Adana da Cebesoy İlkokulunda başladı. Babasının ölümü üzerine okul değiştirerek Cumhuriyet İlkokuluna geçti,  ilk  öğrenimini orada tamamladı. Ortaokul ve liseyi yine Bor’da bitirdi. Üniversiteye Ege Üniversitesi Maden Mühendisliği Fakültesinde başladı. Antifaşist mücadele aktifti,  okuldan atıldı, dolayısıyla öğrenciliğine  ara vermek zorunda kaldı.  Niğde’ye dönerek  Meslek Yüksek Okulu Makine Bölümüne devam etti. Yıllar sonra Öğrenim affından yararlanarak  9 Eylül Üniversitesi Maden Fakültesi ndeki öğrenimine geri dönerek mezun oldu, maden mühendisi oldu.

Zekiydi, kararlı ve hırslı bir karakteri vardı.  Müziğe ilgisi vardı, kulağı da iyiydi. Annesinde gitar istediğinde okulunu aksatır kaygısıyla gitar alınmamıştı. Hasan içindeki bu isteği, ücretli çalışmaya başladığı zaman ilk maaşıyla gidererek gitar aldı, daha sonra saz da öğrendi ve saz da aldı, her iki enstrümanı da iyi çalardı.

Aranır durumdayken mermer ocaklarında çalıştı.Bornova da CIVAS adlı cıvata fabrikasında mühendis olarak; Sivas Divriği’de ve İskenderun Demir Çelik Fabrikasında maden mühendisi olarak çalıştı. Bu fabrikada üçbin kardrosuz işçinin kadro alabilmesi için verilen mücadelede çekinmeden yer aldı, aktif destek verdi. 1996  emek partisi kuruluş çalışmalarına katıldı. İskenderun ilçe başkanlığı yaptı. Seçimlerde Hatay Milletvekili adayı oldu. Sonraki yıllarda Emek Partisi ile yolunu ayırdı. İskenderun Demir çelik fabrikasından emekli oldu. Emekliliğinden sonra da politik mücadelesinden vaz geçmedi. Doğru bulduğu her eylemde, gerekli bulduğu her görevde gönüllülükle yer aldı.  Uzun zaman böbrek yetmezliği nedeniyle tedavi gördü, böbrek nakli gerektirecek boyutta sağlık sorunları yaşadı. Her dönemde ülkedeki güncel politik gelişmeleri izledi.

Evli ve bir kız çocuğu babasıydı.

Sevgi ve özlemle anıyoruz.

İzmir Kadın Platformu, TTB Başkanı Şebnem Hoca’nın sesini asla susturamayacaklar. Gazeteci kadın arkadaşlarımızın gerçeği yazmasını ve kadın mücadelemizi asla durduramayacaklar.

İzmir Kadın Platformu, Türk Tabipleri Birliği (TTB)  Başkanı Şebnem Korur Fincancı’nın,  gazetecilerin gözaltına alınmasını ve  tutuklanmasını;  İzmir Barosu seçimlerinde “Jin jiyan azadi” sloganının  saldırı gerekçesi olması ve soruşturma başlatılmasını  ve kadın katliamlarını protesto etmek için basın açıklaması düzenledi.  Alsancak Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde toplanan kadınlar, “Ne sansür ne gözaltı ne tutuklama, kadınlar susmadı, susmayacak” yazılı pankartı açıldı.  Kadınlar, “Kadınlar susmadı susmayacak”, ” Baskılar bizi yıldıramaz”,  “Yaşasın kadın dayanışması”, “Şebnem Korur Fincancı onurumuzdur”, “Jin Jiyan azadi”, “Kadın yaşam özgürlük”  sloganlarını attı.

Kadınlar adına açıklamayı Deniz Uslu yaptı. Açıklama şöyle;

“İktidar, kitlelerin desteğini kaybettikçe, otoriterliğin dozunu giderek artırıyor. Havuz medyaya dahil edemediği gerçeğin peşinde koşan özgür basını ilan kesme cezaları, gözaltı ve tutuklamalarla susturmaya çalışırken, başta kadınlar olmak üzere baskı ve şiddetle sindiremediği tüm toplumsal kesimlerin haklarını gerici iktidarının hedefi haline getirmiş durumda. Toplum şoven, ırkçı, ayrımcı, cinsiyetçi politika ve söylemlerle kutuplaştırılırken ataerkillik pekiştiriliyor. İktidarını kaybetme telaşındaki tek adam rejimi, halkı korku politikalarıyla hizaya çekmeye çalışıyor.

Bu ataerkil öfke ve korku hali vücut bulduğu her yerde her gün kendisini farklı bir boyutta açığa çıkarıyor.

Geçtiğimiz günlerde “Dezenformasyon” adı altında çıkan sansür yasasıyla halkın haber alma hakkı ve ifade özgürlüğü ayaklar altına alındı.  Basın emekçilerinin faaliyetlerine ket vurmanın yanı sıra tüm demokratik kurumlar başta olmak üzere gerçeğin yayılmasını engellemek üzere sosyal medya paylaşımlarını da baskı altına almayı hedefleyen yasanın akabinde 11 gazeteci arkadaşımızı hukuksuz ve zorba yöntemlerle gözaltına aldılar. Bir arkadaşımızın bebeğine yönelik çıplak arama suçu işlediler. Gazetecilerden 9’unun tutuklanması da gecikmedi.

Hemen arkasından basının soruları üzerine “askeri operasyonlarda kimyasal silah kullanıldığı iddialarının araştırılması gerektiği” yönünde açıklamaları nedeniyle TTB Merkez Konsey Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, gözaltına alınarak tutuklandı.

Aynı günlerde İzmir Barosu Genel Kurulunda, konuşmasında geçen Jin Jiyan Azadi sloganına yönelik eril faşist güruh Özgürlük için Hukukçular Derneği (ÖHD) üyesi kız kardeşimize sözlü ve fiziksel saldırıda bulundu. Ardından avukat arkadaşımız hakkında soruşturma başlatıldı.

Ezilenlerin Hukuk Bürosu (EHB) avukatlarından Sezin Uçar’ın, yargılandığı davalar gerekçe gösterilerek işkence gören müvekkilleriyle 1 yıl görüşmesi yasaklandı.

Nagihan’ı katleden,  İran’da Jîna Mahsa Amini’yi katleden, bir bebeğe çıplak arama yapan, gazetecileri gözaltına alıp tutuklayan zihniyet aynı zihniyettir.

Tüm bunlar olurken biz kadınlar her gün hayatlarımızdan koparılıyoruz. Her geçen gün baskısını artırma denemeleri yapan erkek devletten güç alan erkekler kadınları darp etmeye, şiddete maruz bırakmaya ve katletmeye devam ediyor.

Bizler biliyoruz ki; Jina Mahsa Amini’nin katledilmesiyle tüm dünya kadınları tarafından haykırılan ‘Jin jiyan azadi’ sloganına tahammül edemeyenlerin Molla Rejimi’nden hiçbir farkı yoktur.

Bizler bu ataerkil ve faşist politikalarla mücadele etmekten geri durmayacağız.”

” TTB Başkanı Şebnem Hoca’nın sesini de asla susturamayacaklar.

Gazeteci kadın arkadaşlarımızın gerçeği yazmasını asla durduramayacaklar.

Kadın mücadelemizi asla durduramayacaklar.

Bizler hasta tutsaklara özgürlük mücadelesi yürüterek 595 gün sonra Aysel Tuğluk’u aldık. Tüm hukuksuzluklar karşısında da mücadele etmekten geri durmayacağız.

Bu saldırılar karşısında dün ve bugün olduğu gibi karşınızdayız. Susmuyoruz korkmuyoruz itaat etmiyoruz.

Bugün dünyada haykırılan Jin Jiyan Azadi sloganını susturamayacaksınız.

Biz gerçekleri sokak sokak, fabrika fabrika, kongre kongre söylemeye devam edeceğiz. Kadınları operasyonlarınızla, baskılarınızla, linç kampanyalarınızla, karalama çalışmalarınızla sindiremeyeceksiniz.

Hayatın her alanındayız! Avukat kadınlar, gazeteci kadınlar,  sağlık emekçisi kadınlar olarak bugün yine buradayız! Adliyelerden, ofislerden, kampüslerden, fabrikalardan, evlerden çıkıp geldik. Birlikte güçlüyüz!  Eşitlikten, özgürlükten, laiklikten vazgeçmedik, vazgeçmeyeceğiz.

YAŞASIN KADIN DAYANIŞMASI!

Yaşasın örgütlü mücadelemiz!

İzmir kadın Platformu”

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, TTB Merkez Konseyi Başkanı Şebnem Korur Fincancı’nın tutuklanmasını İzmir barosu önünde toplanarak protesto etti. Serbest bırakılmasını istedi.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, Türk Tabipler Birliği  Merkez Konseyi Başkanı Şebnem Korur Fincancı’nın tutuklanmasını protesto etti ve   basın açıklaması düzenledi. İzmir Barosu önünde toplanan  Emek ve Demokrasi Güçleri  “Bilim insanı, iyi hekim ve insan hakları savunucusu Şebnem Korur Fincancı’ya özgürlük, aynı umutlu ve eylemci iyimserlikle mücadeleye devam edeceğiz” yazılı pankart açtı.  Katılımcılar  “Şebnem Korur Fincancı onurumuzdur” ve “Birleşe birleşe kazanacağız”,  “Şebnem hocaya özgürlük”,  ” Şebnem Korur Fincancı yalnız değildir”,  “Faşizme karşı omuz omuza” sloganlarını attı.

İzmir Tabip Odası adına açıklamayı,   Oda’nın   Genel Sekreteri Ceylan Özkan okudu. “ Türk Tabipleri Birliği (TTB) ve tabip odalarının geçmişinden bugüne hekimlik değerlerinin ve toplumun sağlık hakkının savunucusudur… TTB’yi denetim altına alma isteği doğrultusunda TTB Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, demokratik hukuk devleti ilkeleri hiçe sayılarak hukuksuz bir şekilde tutuklanmıştır….İktidarın söylem ve eylemlerinden anlaşıldığı kadarıyla bu uygulama üzerinden meslek örgütümüze yönelik antidemokratik müdahaleler gerekçelendirilmeye çalışılmaktadır. Türk Tabipleri Birliği ve tabip odaları olarak, bu uygulamaları kabul etmediğimizi, hekimlik değerleri ve toplumun sağlık hakkı için mücadelemize kararlılıkla devam edeceğimizi bir kez daha vurguluyoruz. TTB Merkez Konseyi Başkanı’nın hukuka aykırı bir şekilde tutuklanmasının ve meslek örgütümüze yönelik baskıların bir an önce sonlandırılmasını talep ediyoruz” dedi.

İzmir Barosu Başkanı Sefa Yılmaz, “ Şebnem Koruru Fincancı’yı tutuklamanın hukuksuz olduğunu bir kez daha yineliyoruz…Bu yakalama, gözaltı ve tutukluluk hallerinin tamamen CMK hükümlerine aykırı ve hukuka aykırı olduğunu görüyoruz. Tamamen CMK hükümlerine ve hukuka aykırı bir tutukluluktan bahsediyoruz. Bugün itibariyle tutukluluğunun yedinci günü. Bu süre itiraz süresiydi. Umarız ilgili makamlar yapılan hukuksuzluğu bir nebze giderirler ve Şebnem Korur Fincancı’yı serbest bırakırlar” dedi. Açıklamada TMMOB adına söz alan Uğur Toprak, “Biz TMMOB olarak her zaman olduğu gibi tabip odamızla, baromuzla omuz omuza faşizme karşı mücadele etmeye devam edeceğiz” dedi.

KESK Dönem Sözcüsü  Mustafa Güven  “Emek örgütleri olarak yine emeğe demokrasiye özgürlüklere saldırının arttığı bir süreci yaşıyoruz. Şebnem Korur Fincancı özelinde Türk Tabipleri Birliği’ne yapılan saldırıyı şiddetle kınıyoruz. Şebnem Korur Fincancı’nın düşünce ve ifade özgürlüğüne  yapılan saldırının aynı zamanda özgürlüklerden yana olan bizlere olduğunu biliyoruz. Bu bilinçle ona sahip çıkmanın özgürlüklerimize sahip çıkmak olduğunu düşünüyoruz. Ortada bir saray yargısı var. Bu saray yargısını tanımıyoruz. Şebnem Korur Fincancı’nın serbest bırakılmasını istiyoruz. Demokrasi mücadelemizi sürdüreceğiz” dedi.

 

Bilim insanı, iyi hekim ve insan hakları savunucusu Şebnem Korur Fincancı’ya özgürlük, aynı umutlu ve eylemci iyimserlikle mücadeleye devam edeceğiz!

İzmir’de 10 Ekim Aileleri, Ata Soyer Sağlık ve Politikaları Araştırma Derneği, Çağdaş Hukukçular Derneği İzmir Şubesi, Hak İnisiyatifi Derneği, Halkevleri, Halkların Köprüsü Derneği, İmece-Der, İnsan Hakları Derneği İzmir Şubesi, İnsan Hakları Gündemi Derneği, KESK İzmir Şubeler Platformu, Özgürlük için Hukukçular Derneği İzmir Şubesi, Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) İzmir Şubesi, Türkiye İnsan Hakları Vakfı İzmir Temsilciliği, Türk Tabipler Birliği Başkanı  ve  Türkiye İnsan Hakları Vakfı Yönetim Kurulu üyesi  Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı’nın serbest bırakılması talebiyle  Türkan Saylan Kültür merkezi önünde protesto eylemi ve basın açıklaması gerçekleştirdi.   “Bilim insanı, iyi hekim ve insan hakları savunucusu Şebnem Korur Fincancı’ya özgürlük, aynı umutlu ve eylemci iyimserlikle mücadeleye devam edeceğiz”  pankartı açıldı.  “Şebnem Korur Fincancı yalnız değildir”, “İnsan haklarıyla insandır” ve “Susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz” sloganları atıldı.

Basın Açıklamasını, Türkiye İnsan Hakları Vakfı  Genel Sekreteri  Coşkun Üsterci  okudu.

Açıklama şöyle;

“Aynı umutla ve eylemci iyimserlikle mücadeleye devam edeceğiz”.

Çok öfkeliyiz, çünkü sevgili arkadaşımız Şebnem Korur Fincancı, 6 gündür tutuklu.

Evet, öfkeliyiz, çünkü müdahaleler sonucu verilen keyfi ve hukuk dışı bir tutuklama kararı ile karşı karşıyayız. 6 gündür bu büyük yanlış düzeltilmiyor.

Evet, öfkeliyiz, çünkü bir bilim insanı, iyi bir hekim ve insan hakları savunucusu olarak Şebnem Korur Fincancı’nın toplum için yapacağı çok önemli işleri, yerine getireceği görevleri var. 6 gündür bunların hiçbirini yapamıyor.

Evet, gerçekten çok öfkeliyiz, çünkü Şebnem Korur Fincancı tıp öğrencilerine ders veremiyor, genç hekim adaylarına iyi hekimliğin etik ilkelerini anlatamıyor. Meslektaşlarının özlük hakları ve diğer sorunları için, halkın sağlık hakkı için mücadele edemiyor.

Bosna’nın Kalesija bölgesinde yaptığı gibi toplu mezarlardan çıkarılan cesetlere yönelik otopsi çalışmalarını yapamıyor, kılık değiştirerek gittiği Bahreyn’de yaptığı gibi işkencenin kanıtlarını toplayamıyor. Yıllardır üniversitede ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı çatısı altında binlercesi için yaptığı gibi işkence görenlerin tedavi ve rehabilitasyon süreçlerine katkıda bulunamıyor.

Keza, 3-6 Kasım 2022 tarihlerinde yapılacak olan 3. Uluslararası, 19. Ulusal Adli Bilimler Kongresi’ne katılamıyor ve oluşturulmasına büyük emek verdiği, işkence ve diğer kötü muamele veya cezaların etkin biçimde soruşturulması ve belgelendirilmesi için çok önemli bir uluslararası belge olan İstanbul Protokolü’nün yeni edisyonu hakkındaki sunumunu yapamıyor.

Evet, 6 gündür dört duvar arasında tutuluyor olmasına bilim ve iyi hekimlik adına, insan hakları mücadelesi adına öfke duyuyoruz.

Aslında bu gürültülü hukuksuzluğun ardına gizlenmek istenen amacı açıkça görebiliyoruz. Bu ülkede demokratik bir toplumun temelini oluşturan ifade, toplanma ve örgütlenme özgürlükleri, bilimsel merak ve heyecan, iyi hekimlik ilkeleri yok edilmek isteniyor. İnsan hakları, barış ve demokrasi mücadelesi baskı altına alınmak, kamusal alan tümden kapatılmak isteniyor. Hakikati görme kapasitesini genişletmiş, sıradanlaştırılan kötülüğü anlatma riskini göze almış kişilerin sesleri kısılmak isteniyor.

Ancak inanıyoruz ki bu başarılamayacak. Dört duvar arasına kapatılmış olsa da hocamız, sevgili dostumuz Şebnem Korur Fincancı, hakikati haykırmaya devam ediyor. Ne güzel, usul usul ama büyük bir kararlılık ve yalınlıkla sözünü söylemeye, şiddet pratiklerine karşı değer üretmeye devam ediyor. Hücresinden gönderdiği mesajında “İnsan hakları mücadelesini yolum bellemek ömrümde yaptığım iki önemli seçimden biri” diyor.

İnsan ve yurttaş olmanın sorumluluğu işte bu. İnsanlık onuruna sonuna kadar saygı gösterilen bir ülke ve dünya için mücadeleyi seçmek. Elbette tek başına, kahramanlık yapmak değil derdi. Bu mücadelenin ancak başkalarıyla başarıya ulaşabileceği bilinciyle ve mütevazı bir şekilde, “umutla ve eylemci iyimserlikle birlikte yürüttüğümüz bu mücadelede sizleri kazandım” diyor.

Evet, sevgili hocamız Şebnem Korur Fincancı, senin dostun olmaktan çok hoşnuduz ve bu bize inanılmaz büyük bir onur veriyor. Hak savunucusu mücadele arkadaşların olarak sana yanıt veriyoruz: “Aynı umutla ve eylemci iyimserlikle mücadeleye devam edeceğiz”. Bundan hiç kuşkun olmasın. Ve inanıyoruz ki bu dayanışmanın gücüyle en kısa zamanda da büyük bir coşkuyla kucaklaşabileceğiz.

Aslında sevgili Şebnem Korur Fincancı hocamız, şair Cemal Süreya’nın insan hakları mücadelesini bizlere öğretenlerden biri olan Emil Galip Sandalcı için söylediği gibi “insanlığa gönderilen bir mektup”tur. Maalesef böylesi kıymetli mektuplar çok seyrek alınabiliyor. Değerini bilelim…

O nedenle bu gürültülü, akıl almaz hukuksuzluğa ve keyfiliğe son verilsin ve Şebnem Korur Fincancı derhal serbest bırakılsın.

Şebnem Korur Financı Yalnız Değildir!

Şebnem Korur Financı Onurumuzdur!

10 Ekim Aileleri – Ata Soyer Sağlık ve Politikaları Araştırma Derneği – Çağdaş Hukukçular Derneği İzmir Şubesi – Hak İnisiyatifi Derneği –  Halkevleri – Halkların Köprüsü Derneği – İmece Der – İnsan Hakları Derneği İzmir Şubesi – İnsan Hakları Gündemi Derneği – KESK İzmir Şubeler Platformu – Özgürlük için Hukukçular Derneği İzmir Şubesi – Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) İzmir Şubesi – Türkiye İnsan Hakları Vakfı İzmir Temsilciliği”

Şebnem Korur Fincancı Onurumuzdur!Tutuklanmasını Kabul Etmiyoruz!

Türk Tabipleri Birliği  Merkez Konseyi Başkanı  ve Türkiye İnsan hakları Vakfı Yönetim Kurulu üyesi Prof.Dr. Şebnem Korur Fincancı’nın tutuklanması  Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde, Türkiye İnsan Hakları vakfı İzmir temsilciliği,  İnsan Hakları Derneği İzmir Şubesi, Özgür Hukukçular Derneği İzmir Şubesi, Çağdaş Hukukçular Derneği İzmir Şubesi ve İmece Dostluk Dayanışma Derneği  tarafından  protesto  edildi  ve basın açıklaması  yapıldı. Katılımcılar,  “Şebnem Korur Fincancı yalnız değildir”, ” Şebnem Korur Fincancı onurumuzdur”, ” Susmuyoruz korkmuyoruz itaat etmiyoruz”,  ” faşizme karşı omuz omuza” sloganlarını attı.

Basın açıklamasını Türkiye İnsan Hakları Vakfı Genel Sekreteri Çoşkun Üsterci okudu.

Açıklama şöyle

“Saygın bir bilim insanı ve kararlı bir insan hakları savunucusu olarak ömrünü sadece ülkemizde değil tüm dünyada halkın sağlığını korumaya ve başta işkence olmak üzere insan hakları ihlalleriyle mücadeleye adayan Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi Başkanı ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı Yöentim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı’nın bugün kabul edilemez bir şekilde tutuklanmıştır.

Siyasal iktidar ve destekçileri günlerdir damgalayıcı, itibarsızlaştırıcı ve suçlulaştırıcı söylemlerle Şebnem Korur Fincancı’nın tutuklanmasını kamuoyu nezdinde gerekli ve meşru hale getirmek için yoğun çaba içindedirler. Yargıya yönelik talimat ve müdahaleler sonucu bugün verilen bu tutuklama kararı, yargı bağımsızlığı açısından endişe, demokrasi değerleri bakımından ise utanç vericidir. Hukukun çıplak bir şiddet aracı haline geldiğinin açık ifadesidir.

Bilindiği üzere 20 Ekim 2022 tarihinde Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı hakkında, bir haber kanalına yaptığı açıklama nedeniyle 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 7/2’nci maddesi ile 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 301/2. maddesi kapsamında soruşturma başlattığını duyurmuştu. O sırada yurtdışında olan Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, 21 Ekim 2022 tarihinde avukatları aracılığıyla ifade vermeye hazır olduğunu Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na iletmişti. Nitekim 23 Ekim 2022 Pazar günü Türkiye’ye döndükten sonra ifadeye çağrılmayı beklerken dün sabah keyfi ve hukuk dışı bir şekilde evine baskın yapılarak gözaltına alındı. Daha sonra da apar topar Ankara’ya götürüldü. Avukatları gözaltı kararını veren Cumhuriyet Savcısı’na hiçbir şekilde ulaşamaz ve süreçle ilgili bilgi alamazken kolluk güçlerinin marifetiyle basına servis edilen dezenformasyon amaçlı haberlerle “soruşturmanın gizliliği” dahil pek çok temel hukuk ilkesi kasıtlı bir şekilde ihlal edildi.

Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, dünyaca tanınırlığa ve saygınlığa sahip, uzmanlık alanı adli tıp olan bir bilim insanı, iyi bir hekim ve insan hakları savunucusudur. Bu nitelikleriyle her zaman barış ve demokrasi mücadelesinin merkezinde olmuştur.

Dolayısıyla bu tutuklama kararı ile her şeyden önce bu ülkede düşünce ve ifade özgürlüğünü tümden ortadan kaldırılmak istenmektedir.

Bu tutuklama ile bilim, iyi hekimlik, başta işkence olmak üzere insan hakları ihlallerinin önlenmesi, barış ve demokrasi mücadelesini engellenmek istenmektedir.

Açıkçası Şebnem Korur Fincancı üzerinden tüm topluma gözdağı verilmek istenmektedir. Ancak bu mesaja cevabımız çok nettir: Korkmuyoruz ve susmuyoruz…

Evet, bu tutuklama kararı karşısında hiçbir şekilde sessiz kalmayacağız. Bundan önce olduğu gibi bundan sonrada hakikate, iyi hekimliğe, hukukun üstünlüğüne, insan hakları, barış ve demokrasi mücadelesine her koşulda kararlılıkla sahip çıkmaya devam edeceğiz.

Sevgili Şebnem hocamızın en kısa zamanda özgürlüğüne kavuşması ve hakikatin görünür kılınması için başta yasal itirazlar dahil her türlü demokratik mücadele araçlarını kullanıp dayanışmayı büyüteceğiz.

Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı ONURUMUZDUR!

Tutuklamalar, Baskılar Bizi Yıldıramaz!

TİHV İzmir Temsilciliği – İHD İzmir Şubesi – ÖHD İzmir Şubesi- ÇHD İzmir Şubesi – İMECE DER”