İzmir Kadın Platformu;İran’da Türkiye’de ve dünyada faşist otokratik devletlere karşı sözümüz bir; kadın yaşam özgürlük..

İzmir Kadın Platformu, Konak İskelesi önünde İran’da zorunlu başörtüsü kurallarına uymadığı gerekçesiyle polis şiddetiyle öldürülen Mahsa Jina Amini’nin ardından  kentlerin sokaklarını özgürlük için mücadele alanına çeviren İranlı kadınlar ile dayanışma eylemi  ve basın açıklaması yaptı.

Açıklamaya çok sayıda İranlı kadın ve erkek de katıldı; açıklama boyunca farsça, türkçe, kürtçe sloganlar atıldı: Zan, Zendegi, Azadi, Kadın Yaşam. Özgürlük, Jin Jiyan Azadi; İranlı katılımcılar”Kahrolsun Diktatör, Kahrolsun Mollalar, mollalar İran’dan Defol sloganlarını farsça olarak haykırdılar.

İranlı bir kadın açıklama yapılmadan önce bir dans performans gösterisi yaptı, performans, kadının saç örtüsünü atarak, dans ederek özgürleşme isteğini, sonrasında yaşamını yitirmesini simgelerken Mahsa Amini adının her harfinin bir kadın tarafından taşınarak, özgürlüğün bedelini  yaşamını yitirerek ödeyen Mahsa’nın ölümsüzlüğüne, kadın özgürleşmesinin simgesine dönüşmesine  atıfta bulundular.

Açıklama İzmir Kadın Platforformu’nun açıklamasıyla sürdü.

Açıklama şöyle;

“Mahsa Jina Amini’nin katledilmesinin ardından İranlı kadınların başlattığı ve dalga dalga İran sokaklarına yayılan protestolar, Molla rejiminin tüm baskı ve yasaklamalarına rağmen devam ediyor. Direniş başladığından bu yana 200’den fazla kişi hayatını kaybetti, en az 5 bin kişi İran rejimi tarafından tutuklandı.  Tutuklananlar cinsel şiddet de dahil her türlü işkenceye maruz kalıyor. Direnişin yayılmasını engellemek için ülke genelinde internet kesildi, gazeteciler ve basın mensupları özel hedef alınıyor. Şuana kadar 16 basın mensubu tutuklandı. Türkiye’de ise başta kadınlar olmak üzere eylemlere katılan İranlılar, gözaltına alınıyor,  sınır dışı edilmekle tehdit ediliyor. İstanbul ve birçok ilde gözaltına alınan kadınlar İran rejimine teslim edilmek üzere geri gönderme merkezlerinde tutuluyor.

Ancak bütün baskı, yasak ve katliamlara karşı özgürlük isyanı yükselmeye devam ediyor.  İran’da Molla rejiminin baskı ve şiddet politikalarının yarattığı zorlukları birlikte sırtlayan hareketler birbirini tamamlıyor. Yeni eğitim-öğretim yılının başlamasıyla birlikte üniversite öğrencileri boykota, öğretmenler ve akademisyenler greve  çıktı. İran’da petrol, şeker ve çelik gibi birçok farklı iş kolunda üretim yapan fabrikaların işçi konseyleri grev kararı aldı. Şeriat hükmü ile yaşamayı reddeden kadınların direnişi şimdi tüm halkların direnişine dönmüş durumda. Türkiye’de ise dayanışma büyüyor.

İranlı kız kardeşlerimizi katledilecekleri, en iyi ihtimalle tutuklanıp işkenceye maruz kalacakları biline biline geri gönderme ile tehdit eden, bir gecede İstanbul sözleşmesini fesih ederek kadın düşmanlığını tescilleyip; eşitlik ve özgürlük haklarımıza saldıran tek adam rejimine sözümüz var;  Ne kız kardeşlerimizden vazgeçeriz ne de eşitlik ve özgürlük haklarımızdan. Geri gönderme merkezinde tutulan İranlı kadınları serbest bırakın!

İran’dan Türkiye’ye, faşist otokratik  rejimlere, erkek egemen sisteme, bedenlerimizi ve yaşamlarımızı hedef alan ahlak dayatmalarına karşı eşitlik ve özgürlük isyanını büyütüyoruz.  İran sokaklarında kitleselleşen “Jin, Jiyan, Azadi” sloganını İzmir’den yükseltiyoruz.

İzmir’de geçen hafta yaptığımız eylemle başörtüsünü çıkarıp yakarken, “Şeriat işte bu, bugün benim başımda yarın sizin” diyen İranlı kadının, İranlı kadınların ve İran halkının molla rejimine karşı verdiği özgürlük mücadelesinin yanındayız.

İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmiyoruz, LGBTİ+lara dini propagandalar eşliğinde yönelttiğiniz nefret söylemlerine karşı, ayrımcı ve ötekileştirici politikalarınıza karşı eşitlik için mücadele etmeye devam edeceğiz. Nafaka hakkımızın gasp edilmesine, “Toplum ve aile düzeni” kisvesiyle farklılıklarımıza, yaşam tarzlarımıza saldırılarınıza boyun eğmeyeceğiz. Varlığımızı yok sayanlara karşı her yerde özgürlüğümüzü savunuyoruz. Hiçbir gerici güç, faşist saldırı, dinci politika biz kadınların özgürleşmesine engel olamayacak.

İran’da zorunlu başörtüsü kurallarına uymadığı gerekçesiyle “ahlak polisi” tarafından gözaltına alınarak işkenceyle katledilen Mahsa Jina Amini’nin ardından sokakları özgürlük için mücadele alanına çeviren İranlı kadınlar ve bu özgürlük isyanını bütün baskılara rağmen her yerde yükselten İran halkına selam olsun! İran’da Türkiye’de ve dünyada faşist otokratik devletlere karşı sözümüz bir; JİN JİYAN AZADİ

KADIN YAŞAM ÖZGÜRLÜK / ZAN ZENDEGİ AZADİ

İZMİR KADIN PLATFORMU”

Açıklama sonrasında farklı ulusal, etnik kökenli, farklı dillerle özgürlük türküsü söylercesine sloganlar atarak dağıldılar.

Bakırçay Havzası Emek ve Demokrasi Güçleri; Aliağa dünyanın çöplüğü değildir, Zehirli gemi istemiyoruz. Sermaye elini doğamızdan çek!

 

Brezilya donanmasına ait  içinde 9 ton asbest olduğu ve gemi üzerinde nükleer araştırmalar yapıldığı insan ve çevre sağlığına zararlı ve hangi maddelerle yüklü olduğunun belirlenemediği  belirtilen Nae Sao Paulo adlı geminin, İzmir Aliağa’da sökümüne verilen izine karşı Bakırçay havzasında  ortak mücadele başlatıldı. Geminin Rio De Janeiro Limanı’ndan yola çıkması sonrası Aliağa Demokrasi Meydanı’nda miting düzenlendi. Petrol-İş Aliağa Şube’si önünde toplanan katılımcılar “Aliağa dünyanın çöplüğü değildir” yazılı ortak pankart açtı ve “Zehirli gemi istemiyoruz”, “Ölüm gemisini durduracağız” “Havama, suyuma, toprağıma dokunma”,  “Sermaye elini doğamızdan çek” sloganları eşliğinde Demokrasi Meydanı’na yürüdü.

 

Mitinge; Aliağa Emek ve Demokrasi Platformu, İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, siyasi partiler, Dikili Emek ve Demokrasi Platformu, Çandarlı Halk Meclisi ve ekoloji örgütleri  katıldı. Mitingde İzmir Tabip Odası adına Dr.Behiye Mungan  konuştu.. İzmir Gündoğdu Meydanı’nda asbestli geminin gelişine karşı da  Moğollar konseri düzenlendi.

Aliağa Emek ve Demokrasi Platformu adına açıklamayı Deniz Gültekin yaptı.

Açıklama şöyle;

“On yıllardır Aliağa’da faaliyet yürüten gemi söküm tesisleri değil Türkiye’de, Dünya’da en ilkel çalışma koşullarına sahip, önlenebilir iş kazalarının sıklıkla yaşandığı işçi ölümlerinin maalesef sıradanlaştığı alanlardan biri.

Gemi söküm patronlarının kar hırslarını bu zamana kadar ne yarattıkları çevre tahribatı ne sökülen gemilerle bizlerin soluduğu havayı, içtiği suyu, bastığı toprağı zehirlemeleri ne de işçi ölümleri durduramadı.

Gemi söküm patronlarının kar hırsı Aliağalı’ların sağlığından gemi söküm işçilerinin yaşamından değerli değildir.

Yıllardır Aliağa’da yaşayanlar olarak gemi sökümlerde işçilerin çalışma koşullarını biliyoruz. Yıllardır Aliağa’da denizimizin, havamızın, toprağımızın kurulu sanayi işletmeleriyle nasıl kirletildiğini biliyoruz. Rafinerilerinden sızan gaz kokularıyla, demir çelik fabrikalarından arda kalan cüruf dağlarıyla yaşıyoruz, gemi sökümden denize karışan zehirli maddelerle yaşıyoruz, yıllardır bu kentte yüzlerce işçinin ölümü, sakat kalması, kanser olması gerçeğiyle yaşıyoruz. Yani biz bu gemiyi buraya getirmek isteyenleri, biz işçilerin kentin sakinlerinin yaşamlarını tehlikeye atmak da beis görmeyenleri iyi tanıyoruz.

Bu işletmeler; emniyet, güvenlik, çevre, halk sağlığı konularında, uluslararası mevzuatlara da uyum sağlamıyor. Gemi sökümüne ilişkin 25396 sayılı Gemi Söküm Yönetmeliğine göre hurda gemilerin gas-free ve deratizasyon işlemlerinin, gemiler söküm bölgesine getirilmeden önce yapılmış olması gerekiyor, gemilerin sıvı atıkları, sökülecek geminin yanına yanaştırılacak yüzer duba ve benzeri veya karadan yanaştırılacak sıvı atık toplama tankına gerekli çevre, sağlık ve güvenlik önlemleri alınarak boşaltılacağı emrediliyor. Gemi sökümü, gelişmiş ülkelerde kuru havuzlarda yapılırken, Türkiye’de karaya oturtulmuş gemilerin sahilde sökülmesi ile gerçekleştiriliyor. Gemi söküm işletmelerinden petrol ve yağ, ağır metaller, polisiklik aromatik hidrokarbonlar (PAH), poliklorlu bifeniller (PCB), asbest, organotin bileşikler ve dioksin gibi kirleticiler çevreye bulaşıyor. Söküme gelen geminin sintine sularında, gemi tipine bağlı genel olarak, dizel yakıt, yağlama yağları, gres yağı, çözücüler, boyalar, temizlik maddeleri bulunabilir. Bu maddeler bulaştıkları ortamlarda kirliliğe neden oluyor ve canlı hayatını önemli derecede etkiliyor. Yine sökümü yapılan gemilerden çevreye evsel nitelikli atık sular da bulaşıyor ve bu atık sular özellikle kıyı sularında organik madde, azot ve fosfor artışına neden oluyor. Asbestin de yanmazlık özelliği sebebiyle, yalıtım güçlü kimyasal olarak nötr olmasından dolayı gemilerde makine dairesinin, mürettebat kamaralarının yalıtımında, boruların ve elektrik kablolarının izolasyonunda kullanıldığını biliyoruz. Asbest fiberleri havada solunur durumda olduğunda insan ve çevre sağlığı açısından tehlikeli ve öldürücü hastalıklara neden oluyor. Solunan fiberlerin akciğer kanserine varan çeşitli hastalıklara yol açtığı uzmanlar tarafından bildiriliyor. Özellikle gemi inşa ve gemi söküm işlerinde çalışan işçiler de, gemi söküm alanlarından etkilenen çevrede yaşayanlar da, Akciğer zarı kanseri ve akciğer kanseri gibi hastalıklarının oluşma riskinin yüksek olduğu da belirtiliyor. Bu gerçekleri gemi söküm işçilerinin açıklamalarında da biliyoruz. Babadan oğula yıllardır bu işletmelerde ter döken işçiler, Aliağa gemi söküm tesislerinin AB denetimleri olduğu sırada deyim yerindeyse çiçek gibi bir hale getirildiği ancak denetlemeler olmadığında Asbest ve zehirli kimyasallarla önlemler alınmadan burun buruna çalıştıklarını anlatıyor.

Bunlardan dolayı kamuoyundan ve uzmanlardan tepkiler yükselince, GEMİSANDER başkanı Kamil Önal’ın gemi söküme getirilmesi planlanan Brezilya donanmasına ait yüzen tehlikeli atık, nükleer savaş gemisi Sao Paulo hakkında kendine çok güvenerek yaptığı açıklama bizler için yok hükmündedir.

São Paulo gemisinin ihracatı için Sök Denizcilik’in edindiği Tehlikeli Maddeler Envanteri’nin geminin sadece en fazla yüzde 12’sinin tespite tabi olduğu bir metot ile yapılmış olduğunu uzmanların açıklamalarından takip ediyoruz. Bu haliyle bile Tehlikeli Madde Envanterini yapan şirket tarafından kabul edilen, yüzlerce ton kurşun, kadmiyumlu boya, radyoaktivite tehlikesi ve işçi ve halk sağlığına uygun bertarafı ile ilgili hiçbir güvencemiz olmayan, belirsiz miktardaki asbesti Aliağa’da kabul etmemiz mümkün değildir.

Bu gemi 5 Ağustos’ta Brezilya’dan yola çıkarılmak isteniyor. Uluslararası çevre örgütleri, Türkiye’deki kamuoyu ve STK’lar ve bizler bu kentte yaşamını sürdüren halk olarak hiçbir sözleşmeye, kanuna ve denetlemeye tam anlamıyla tabi tutulmayan Sao Paulo uçak gemisinin karasularımıza girmesini istemiyoruz. Bu geminin yaratacağı tahribatın Aliağa’yla sınırlı kalmayacağını İzmir ve hatta ege bölgesini de etkileyeceği gerçeğini de unutmamalıyız.

Tüm dünyada emperyalistler önce savaş gemilerini inşa ederek kendi çıkarlarına hizmet etmek için kullanıyor ardından bu gemilerle işleri bitse bile sökümüyle beraber yaşamlarımızı hiçe saymaya devam ediyor.

Tüm bu sebeplerle Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın bir avuç sermayedarın değil halkın bakanlığı olmaya davet ediyor ve verdiği izinleri bir an evvel iptal edilmesini istiyoruz.

Sadece bakanlık değil Aliağa Belediyesi’ni de kafasını gömdüğü kumdan çıkararak oylarını aldığı Aliağa halkının çevre mücadelesine ve taleplerine yüzünü dönmesi gerektiğini bir kez daha bu meydandan hatırlatıyoruz.

Taleplerimiz net:

Sau Paulo ve diğer tüm zehirli gemiler, nerede yapılıyorsa orada sökülsün!

Aliağa Gemi söküm tesisleri tam anlamıyla denetlensin ve çalışma koşulları, işçi sağlığı ve güvenliğine uygun hale getirilsin.

Mevcut yönetmeliklere kağıt üzerinde uyan ancak insan ve çevre sağlığını hiçe sayan işletmeler kapatılsın

Bakanlığın verdiği izinler derhal iptal edilsin

Biz bu gemiyi Aliağa’da istemiyoruz. Sao Paulo ülkemizin karasularına giremez, girmemelidir.

Hiçbir ülkenin sökümünü üstlenmediği geminin ülkemize getirilmesine itiraz ediyoruz.

Aliağa’ya dünyanın hurdalığı muamelesi yapılmasını reddediyoruz.

Türkiye Avrupa’nın, Aliağa Türkiye’nin hurdalığı, çöplüğü değildir.  Başka bir Türkiye, başka bir Aliağa yok! Çocuklarımıza yaşanabilir bir kent ve ülke bırakmak bizlerin tarihsel, insani, vicdani sorumluluğumuzdur.

Bizler yaşamı seviyor, zehir solumak istemiyor ve gelecek kuşaklara yaşanabilir bir Aliağa bırakmak istiyoruz.

Herkesi de bu mücadelede birlikte olmaya davet ediyoruz. “

 

 

 

Müzik emekçileri; yeter artık bir arkadaşımızı daha yitirmeye tahammülümüz yok! Kölece çalışma düzenine son!

İzmir Müzisyenler Derneği (İMD),  Turizm Eğlence Hizmet İşçileri Sendikası (TEHİS),  Sokak Sanatçıları Derneği ,  madde bağımlısı kardeşinin tedavisi için Milas’ta bir gazinoda çalışan ancak parasını istediği için öldürülen 18 yaşındaki müzisyen Zehra Bayır’ın katledilmesini  ve müzisyenlerin  insanca  çalışma koşulları ve onurlu bir yaşam için  seslerini  duyurmak ve dayanışmaya çağrı için   Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde basın açıklaması yaptı.

Açıklama sırasında katılımcılar, “Soruyoruz: Müzisyeni kayıt dışı çalıştırmak serbest mi? “,    “İş emek özgürlük”,  “Zehra Bayır ölümsüzdür”,  “İşçiler birlikte birlikte güçlü” “Kadınlar Birlikte birlikte güçlü” sloganları atıldı.

Platform adına yapılan açıklamayı Melodi Zengin okudu.

Açıklama şöyle;

“Pandemiyle geçen 2 yılı aşkın sürede, mekan kapatmalar ve canlı müzik yasakları sonucu müzik emekçilerinin birçoğu işsiz kaldı. Birçoğu farklı işlere girip çalışmak zorunda kaldı.

Kimileri yıllarca çalışıp çabalayıp aldığı ve gözü gibi baktığı enstrümanları satmak zorunda kaldı. Pek çoğu kayıtdışı çalıştığı için devletin nazarında müzik emekçisi olarak sayılmayan müzisyenler -talep ettiği halde- geçim desteklerinden yararlanamadı.

Kayıtdışı çalışma konusunda herhangi denetim ve kural getirmeye gerek duymayan devlet, müzik emekçilerini kendi kaderine terk etti.

Çünkü müzik emekçilerinin büyük çoğunluğu kayıtdışı, sigortasız, işgüvencesiz çalışıyor. Çalışma ortamları işçi sağlığı ve iş güvenliği yönünden yetersiz ve sağlıksız. Binlerce müzisyenin çalıştığı bu işkolunda düzenleyici, koruyucu hiçbir önlem ve yasal düzenleme yok.

Bundan anlıyoruz ki yönetenlerin ve patronların gözünde müzisyenlerin emeği en ucuz değerdir.

Binlerce emekçinin sanat ve müzik üretimi yaptığı bu alanda, turizm patronlarını maddi teşvik ve turizm işkoluna ucuz işgücü sağlamak dışında yapılan emekten yana tek bir düzenleme yoktur.

Müzisyenin emeğini böylesine değersiz saymanın yanında son dönemde bir de yasaklar ile katmerleşen bir ayrımcılık politikası sırtımıza bindirilmek isteniyor.

Ekonomik kriz bir yandan, müzik yasakları üzerinden yaşam tarzlarına müdahaleler diğer yandan bastırırken, müzik ve sahne emekçileri her geçen gün mafyatik mekânların insafında bir hayat sürdürmek zorunda kalıyorlar. İstanbul Sözleşmesi’nin fesih kararıyla birlikte kadınların yaşam güvencesinin tamamen ortadan kaldırıldığı bir süreçte 18 yaşında genç kadın bir müzisyen, Zehra Bayır katledildi. Aynı zamanda ülke genelinde evde sokakta ve nefes almaya çalıştığı her yerde hayatı zindan edilen kadınlar, çalıştıkları yerlerde de türlü mobbing ve ayrımcılığa maruz bırakılıyor. Çifte sömürüye maruz bırakılan kadınlar aynı zamanda hayatlarıyla tehdit ediliyor. İstisnasız her gün bir kadın cinayeti haberiyle karşılaşıyoruz 24 Temmuz’da Muğla’nın Milas ilçesinde Zehra Bayır arkadaşımızı katleden tam da bu mafyatik düzenin kendisidir. İktidarından, muhalefetine herkesin bu mafya düzenine bel bağladığı bu şartlarda kurtuluşumuz kendi ellerimizdedir diyerek bu düzeni protesto ediyoruz.Y eter artık bir arkadaşımızı daha kaybetmeye tahammülümüz yok…

Biz müzisyenlere sigorta yapmayan, günde beş saat çalıştırıp zam istediğimizde yemeğimizi kesen, üzerimizden bir gecede binlerce, milyonlarca para kazanan fakat o paranın içinden bize hakkımızı vermeyi çok gören, gece yasaklarıyla ekmeğimize taş koyan, yaşamımızı ve geleceğimizi hiçbir şekilde güvenceye almayan bu sistem şimdi de bize “hakkınızı isterseniz ve katledilirseniz susacaksınız” diyor. Öyle ki biz bunu, patronu tarafından hakkını istediği için katledilen müzisyen kadın arkadaşımızın katillerinden Özkul Gazino’nun sahibi Ömer İlter’in serbest bırakılışından görüyoruz. Ne susacağız, ne biat edeceğiz. Artık emeğimizin hiçe sayılmasına, hayatımızın mafya bozuntusu mekan sahiplerinin insafına bırakılmasına izin vermeyeceğiz. Başta kadın müzisyenler olarak, tüm müzisyenlerin nazarında güvenceli, eşit çalışma koşulları istiyoruz. Bu mafyaların bu cüreti müzisyenlerin emeğini hiçe sayan ve İstanbul Sözleşmesini bir gecede fesheden iktidardan aldığını biliyoruz!

Müzik emekçileri ölümlerle, intiharlarla, yoksullukla, ayrımcılık ve yasaklarla gündeme gelmeyi reddediyor!

Müzisyenler, müzikteki başarılarıyla, şarkılarla ve deyişlerle, bu çok renkli coğrafyada, medeniyetler beşiği olan memleketimizde birbirini kucaklayan ezgileri üretmek istiyor. Müzisyenler seslerin, sözlerin, lisanların birbirine karıştığı, birbirinden güç aldığı ezgilerle gündemde olmak için mücadele ediyor.

Ve duyduk duymadık demeyin!

Müzik emekçileri, emeklerinin değersiz ve görünmez kılınmasına, ayrımcılığa, yasaklara karşı insanca çalışma koşulları ve onurlu bir yaşam için dayanışmaya, seslerini birleştirmeye, örgütlenmeye çağırıyor.”

 

 

 

NACİ KURU

 

 

                                                                              NACİ KURU  (05.01.1958-22.07.2023)

Öğretmen bir baba ve ev hanımı bir ailenin ikinci çocuğu olarak Kayseri-Tomarza’da dünyaya geldi. İlk ve orta okulu KAYSERİ TOMARZA ilçesinde bitirdi.

Lise eğitimini ANKARA da GÜLVEREN Lisesinde bitirdikten sonra üniversite eğitimini ERZURUM ATATÜRK Üniversitesi Matematik bölümünde başladı. Naci ve arkadaşları Erzurum ’ da  faşist işgal nedeniyle eğitime devam etme ve barınma olanağı kalmadığından kitlesel olarak Ege üniversitesine nakil yaptırdılar. İzmir YDGD’inde  bağımsızlık demokrasi ve sosyalizm mücadelesinde  yol arkadaşımızdı.   Yargılandığı dava nedeniyle   Buca cezaevinde başlayıp Tomarza cezaevinde sonuçlanan   tutsaklığı ve  1980 darbesi sonucu eğitimini tamamlayamadı.

KÖY ENTÜTÜSÜ mezunu bir babanın oğlu olması nedeni ile sürekli mücadele ve insan sevgisi olan bir kişi idi çevresinde çok sevilen sayılan bir kişiliğe sahipti.1988 yılında eğitimci olan Ayşe  ile evlendi ve bir kızı EMEL birde oğlu EGEMEN adında iki çocuğu dünyaya geldi. 2016 yılına eşi Ayşe Kuru’ yu kaybetti. 2019 yılında ikinci evliliğini HÜLYA ile yaptı. 2023 yılı TEMMUZ ayında MERSİN de kalp krizi sonucu vefat etti.

29 Temmuz cuma günü  Ankara -Karşıyaka Mezarlığından saat 14.00 de uğurlandı.

Sevgi saygı ve özlemle..

 

 

 

 

 

 

Danıştay kararını tanımıyoruz. İstanbul Sözleşmesi bizim! Vazgeçmiyoruz !

İstanbul Sözleşmesi Yaşatır İzmir Kampanya  Grubu, Danıştay 10. Dairesi’nin   İstanbul Sözleşmesi’ni Cumhurbaşkanı’nın  hukuksuz feshetme kararının iptaline ilişkin açılan davayı reddetmesi üzerine  İzmir’de Türkan Saylan Kültür  Merkezi önünde açıklama yaptı. Kadınlar “Sözleşme bizim vazgeçmiyoruz”,  “Erkek vuruyor devlet koruyor” “Katledilen kadınlar isyanımızdır”,  “İstanbul Sözleşmesi Yaşatır”  sloganlarını attı.

Açıklama şöyle;

“Danıştay 10. Dairesi, İstanbul Sözleşmesi’nin feshine ilişkin 20 Mart 2021 tarihli Cumhurbaşkanı Kararının iptal istemini reddetti. Kadın örgütlerinin, İstanbul Sözleşmesi’ne dair verilen hukuksuz feshetme kararının iptaline dair açtığı davanın sonucunu bugün kadın düşmanı erkek yargı açıklamış oldu.

Türkiye, 2011 yılında ilk imzacısı olduğu İstanbul Sözleşmesi’nden 20 Mart 2021’de Cumhurbaşkanlığı kararı ile çekilmişti. Biz kadınlar, tek bir adamın verdiği bu kararı tanımadığımızı karar açıklandığı günden itibaren sokaklarda, meydanlarda, işyerlerinde, üniversitelerde, bulunduğumuz her yerde haykırdık. Birçok kadın örgütü, LGBTİ+ örgütü, birçok baro bu hukuksuz karara karşı itiraz etti ve mücadelemizi sürdürdük. Bugün verilen kararın iktidar tarafından gerçekleştirilen kadın düşmanı bir hamle olduğunu, yaşamlarımızın ve hak mücadelemizin yok sayılmaya çalışıldığını biliyoruz. Bu kararla Danıştay, tek adam iktidarının meclisi devre dışı bırakarak istediği her kararı alabileceğini, istediği her uluslararası sözleşmeden kafasına göre çekilebileceğini göstermiştir. Bu sebeptendir ki bizler nezdinde, kadınlar nezdinde, toplum nezdinde bu kararın hiçbir meşruiyeti yoktur, kabul etmiyoruz!

Sizler bu kararları vererek kadın cinayetlerinin faili olduğunuzu, her gün yaşadığımız tacizin, tecavüzün, erkek şiddetinin destekleyeni olduğunuzu bizlere tekrar gösterdiniz. İstanbul Sözleşmesi feshedildiğinden beri katillerin ne denli cesaret aldığını, mahkemelerde çıkıp “İstanbul Sözleşmesi iyi ki feshedildi” diyen katil Cemal Metin Avcı’dan biliyoruz. Yine Pınar Gültekin davasında katile haksız tahrik indirimi verilmesinden biliyoruz. Deniz Poyraz’ın katilinin polis tarafından abicim diyerek korunmasından, 1 senede mahkemede bir arpa boyu yol alınmamasından biliyoruz. İstanbul Sözleşmesi’ni kaldırdık ama bizim iç hukukumuz kadına şiddeti önlemeye yeterli diyip yaptıklarınızı, ihmalleriniz yüzünden kaybettiğimiz kızkardeşlerimizi çok iyi biliyoruz. İstanbul Sözleşmesi uygulansaydı, Fatma Altınmakas aramızda olacaktı. Uğradığı cinsel saldırıyı ve şiddeti kendi anadilinde, Kürtçe ifade etmek isteyen Fatma için tercüman sağlanmadı. Oysaki İstanbul Sözleşmesi tüm kadınların ve ev içi  şiddete uğrayanların anadilinde şikayetçi olabilme,  kendini anlatabilme hakkını koruyan bir sözleşmeydi. O yüzden Fatma’ya tecavüz eden Sinan Altınmakas ve öldüren Kazım Altınmakas kadar sizler de failsiniz. Gülistan Doku 927 gündür kayıp ve fail Zaynal Abakarov 927 gündür korunuyor. İpek Er’e tecavüz edip intihara sürükleyen uzman çavuş Musa Orhan İçişleri Bakanı soylu tarafından kollanıyor. Erkeklerin tecavüz edip katledip, devlet tarafından nasıl aklandığını görüyoruz ve kabul etmiyoruz. Faillerden de erkek devletten de hesap soruyoruz.

Bu iktidar kadınlara, LBGTİ+‘lara, çocuklara savaş açmıştır. Her gün LGBTİ+ düşmanlığı bizzat Cumhurbaşkanı başta olmak üzere devletin tüm birimleri tarafından körükleniyor, LGBTİ+’lar hedef gösteriliyor. Onur Yürüyüşlerinde ve 8 Mart’ larda önümüze dikilip işkence ile bizleri durdurmaya çalışanlar katillerin doğrudan destekleyicisi olduğu gibi bizzat faillerin de kendisidir. Alsancak’ta yaşayan trans kadınların, evlerinin sokağına adım attıklarında dahi gördükleri şiddet ve işkence siz İstanbul Sözleşmesi’ni feshedenlerin eseridir. Çocuk istismarının her geçen gün artması, istismar faillerinin bana bir şey olmaz diyerek sahip oldukları cesaret sizlerin eseridir. Kabul etmiyoruz, İstanbul Sözleşmesi’ni savunmaktan vazgeçmiyoruz.

İhtiyaç olmasına rağmen kadın sığınma evi açmayan, hatta var olanları bir bir kapatan, kadınları aile içi şiddete mahkum etmek isteyen, şiddete boyun eğmeyip gittiğimiz karakollardan bizleri evlere gönderen bir iktidarsınız.

Bizleri yoksullukla, şiddetle, tacizle cezalandırmaya, haklarımızdan vazgeçmeye zorlamanızı kabul etmiyoruz. Bizlerin yaşamları sizlerin korunaklı adliye salonlarınızdan, saraylarınızdan verdiğiniz kararlara bağlı olmayacak. Mücadelemizden, ısrarımızdan, inadımızdan asla vazgeçmiyoruz.

Katillere verdiğiniz göstermelik cezaları, bize layık gördüğünüz şiddet dolu evleri kabul etmiyoruz. Sözde kutsal aile kurumunu ön plana çıkararak yaşadığımız şiddeti gölgelemenize, LGBTİ’lara yönelik sistemli bir şekilde büyüttüğünüz nefret politikalarına itaat deği isyan ediyoruz! Yaşamını savunmak için özsavunma uygulayan Çilem’i, sokakta yürürken samuray kılıcıyla katledilen Başak Cengiz’i, katillerini türlü oyunlarla aklamaya çalıştığınız Şule Çet’i, ölmek istemiyorum çığlıklarını duyduğumuz Emine Bulut’u unutmuyoruz. Katledilmesine izin verdiğiniz, koruma sağlamadığınız, katillerini ödüllendirdiğiniz her bir kadının isyanıyla buradayız. Yaşamlarımız için mücadele etmeye, sokak sokak örgütlenmeye ve İstanbul Sözleşmesi’ni her koşulda savunmaya devam edeceğiz. Haklarımızı bize siz vermediniz, siz alamayacaksınız. Yaşasın kadın dayanışması, İstanbul Sözleşmesi bizimdir!

İstanbul Sözleşmesi Yaşatır İzmir Kampanya Grubu”

Sivas Madımak Oteli katliamı İzmir’de anıldı. Madımak yanıyor, unutmadık unutmayacağız. Sivas’ın ışığı sönmeyecek..

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği,  Alevi Bektaşi  örgütleri, Sivas’ta Madımak Otelinde yaşanan  katliamın yıldönümünde Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde basın açıklaması yaptı.

Açıklamada üzerinde katledilenlerin fotoğrafları bulunan “Her yer Madımak, her yer yanıyor, unutmadık unutturmayacağız” yazılı pankart açıldı. Gençlik örgütleri “Suruç için adalet Sivas için adalet”   pankartı arkasında toplandı. Katılımcılar “Sivas’ı unutma unutturma”, “Faşizme karşı omuz omuza”, “Kahrolsun faşist diktatörlük”, “Yaşasın halkların kardeşliği”, “Dün Marasta bugün Sivas ta çözüm faşizme karşı savaşta”, “Yaşasın halkların kardeşliği”, “Gün gelecek devran dönecek katiller halka hesap verecek” sloganları atıldı. Açıklamada yaşamını yitirenlerin isimleri okunarak, saygı duruşunda bulunuldu.

Açıklamayı, Alevi Bektaşi federasyonu Ege bölgesi sorumlusu Gülbahar kaplan okudu. Açıklama şöyle;

“2 Temmuz 1993 tarihinde, Sivas Madımak otelinde yaşatılan katliamın üzerinden 29 yıl geçti. İnancın, bilincin, direncin simgesi olan Pirimiz Pir Sultan Abdal’ı anma etkinliklerinin ilk üçü Pirimizin yaşamış olduğu Yıldızeli’nin Banaz köyünde gerçekleştirilmişti. 1993 yılında, Sivas merkezde yapılması planlanan 4.anma etkinlikleri, program dahilinde devam ediyorken; gerici faşistler tarafından, günler öncesinden başlayan provokasyonlar  sonuç vermiş ve devletin kolluk güçleri gözetiminde MADIMAK OTELİNE doğru yürüyüşe geçen, kışkırtılmış, gerici ve yobaz kalabalık Oteli ablukaya almıştır. Gözü dönmüş kalabalığa sekiz saat boyunca hiçbir müdahale de bulunulmamıştır. Hafızalarımızdan asla silinmeyecek slogan ve sevinç naraları eşliğinde OTEL ATEŞE VERİLMİŞ ve 33 aydınımız, ozanımız, sanatcımız, semahçımız, gencimiz kısacası AYDINLIK GELECEĞİMİZ ile birlikte 2 otel görevlisi de  diri diri yakılarak katledilmiştir. Bu katliamda 105 canımız da yaralanmıştır.

2 Temmuz Madımak katliamının üzerinden onlarca yıl geçmesine rağmen, katliamın hesabı verilmemiş, arkasındaki gerçek sorumlular açığa çıkarılmamış, katliamda bizzat rol oynayan çoğu piyon bir grup hakkında göstermelik davalar açılsa da adalet yerine getirilmemiştir. Katillerin çoğu affedilmiş, yurt dışına çıkarılmış, normal yaşamlarına devam ettirilmiştir. Bilinçli olarak uzatılan davalar zaman aşımına uğratılmış ve tutuklu olanlar dahi serbest bırakılmışlardır. Bu zaman aşımı kararı, Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından “milletimize hayırlı olsun”  diyerek karşılanmış ve büyük bir memnuniyet duygusu ile halka ilan edilmiştir. Aranan sanıklar yönünden devam eden mahkeme süreci de önceki süreçlere benzer bir biçimde devam etmekte ve adeta Şehit ailerimiz başta olmak üzere Alevi toplumunun sabrı zorlanmaktadır. Dava yeniden zaman aşımına uğratılmak istenmektedir. Herkes bilmelidir ki, Sivas Madımak Katliamı İnsanlığa karşı işlenmiş bir suçtur ve İnsanlığa karşı işlenen suçlarda zaman aşımı olmaz ve olamaz.

Madımak Katliamı ile amaçlanan şey ve topluma verilmek istenen mesajın,  sadece  insanların yakılması, katledilmesi olmadığı bilinmelidir. 1990’lı yıllarda  bir yandan gelişen sınıf mücadelesi ve devrimci durum, diğer yandan ulusal mücadelenin yükselişi, ortak mücadele zeminini geliştirmiştir. Bu somut durum, egemen güçleri harekete geçirmiş, siyasal iktidarı, gelişen bu dalgayı zayıflatmaya yönelik hamle arayışlarına itmiştir. Madımak katliamı, toplumun ayrışması, kutuplaştırılması ve kendi içinde çatışma ortamları oluşturulması için bilinçli seçilmiş bir Alevi Katliamıdır. Bu katliamda öncesinde ve sonrasında yaşanan diğer katliamlar gibi tarihin utanç sayfalarında yerini almıştır ve asla unutulmayacaktır. Katliamın diğer bir amacı da toplumun sınıf siyasetinden uzaklaşıp, kimlik siyasetine yönelmesini sağlamaktır. Katliamın nedenleri ve sonuçlarının tüm gerçekliği ile ortaya çıkarılması için, Devletin tüm organları ile birlikte, Tansu Çiller’in Başbakan, Erdal İnönü’nün hükümet ortağı olduğu dönemin tüm siyasal süreçleri ile amasız, fakatsız yüzleşilmesi gerekmektedir. Arkasındaki gerçek faailerin açığa çıkarılması için bu bir zorunluluktur. Madımak katliamı, ancak ve ancak tarihle yüzleşilerek aydınlatılabilinir.  Bu dönemde, Madımak katliamı dışında başta Gazi ve Ümraniye olmak üzere bir çok katliam yaşanmış, adına faİli meçhul denilen binlerce cinayet işlenmiştir. Aydınlar,gazeteciler, devrimciler, yurtseverler katledilmiştir. Ne Madımak katlimını ne de bahsi geçen cinayetleri unutmadık, unutmayacağız ve unutturmayacağız.

Sevgili Canlar ve Değerli Basın Emekçileri;

90’lar ile biriken sorunlar 2001 krizini yarattı ve kriz sonrası iktidara gelen AKP hükümeti, sistemin iktidardaki yeni yüzü olarak halka sunuldu. Cumhuriyet tarihi boyunca benzerlerine bir çok kez tanıklık ettiğimiz krizler yeni diye sunulan yönetimler eliyle aşılmak istenmiş ama özü hiç değişmeyerek hep baskı, katliam ve demokratik her talebin şiddetle bastırıldığı yönetimler devam etmiştir. Bugün yaşadıklarımız, bize bir kez daha göstermiştir ki örgütlü olmayan halklar,  iktidarların politikalarına teslim olmaya mahkumdurlar. Yeni dönem diye sunulan bu süreçte de Ankara Gar, Roboski, Suruç ve Gezi katliamlarını yaşadık. Diğer yandan çıkarılan KHK’larla başta eğitim alanı olmak üzere yüz binlerce kamu emekçisi haksız hukuksuz şekilde işten atılmış, muhalif basın yayın organları ile muhalif tüm demokratik kurumlar kapatılmış, gazeteciler akademisyenler başta olmak üzere haksız ve hukuksuzluğa karşı çıkan herkes tutuklanmıştır.

Diğer yandan, başta sendikalar, meslek odaları, dernekler, vakıflar gibi bir çok kurum ve kuruluşu kendi siyasal iktidarlarına hizmet edecek şekilde yandaş  kurumlara dönüştürmek istenmiş, buna karşı direnenler ise terörize edilerek toplum, kutuplaştırılmaya devam edilmiştir. Kürt sorununda demokratikleşmeyi değil, güvenlik eksenli savaş politikalarını esas alan süreç devam etmektedir. Bir yandan seçilen belediye başkanları, eş genel başkanları ve milletvekilleri görevlerinden alınıp tutuklanırken diğer yandan aileler tarifsiz acılar yaşamışlardır. Katledilen çocuklar buzdolabında saklanmış, Taybet Ana’nın cenazesi günlerce yerde kalmıştır. Ankara’da Aysel Tuğluk’un annesinin cenazesinin mezardan çıkarılması adeta alkışlanmıştır.

Değerli Dostlar;

AKP iktidarı eliyle toplum üzerinde inşa edilen bu tekçi iktidar ilişkisine halk tarafından verilen desteğin azaldığını gören egemenler son dönemlerde daha da saldırganlaşmıştır. Çubuk’ta bir asker cenazesine katılan CHP Genel Başkanı, linç edilerek öldürülmek istenmiştir. Saldırganların içinde bulunan bir kadın Kılıçdaroğlu’nun sığındığı evi hedef göstererek “evi yakın” diye bağırmıştır. Bütün bunlar kolluk kuvvetlerinin gözü önünde yapılmıştır. Bu durum, bize Madımak Katliamında yaşadığımız dehşeti ve acıyı tekrar yaşayabileceğimizin mesajını vermiştir.

Her geçen yıl kadın cinayetleri ve istismarları katlanarak artmaktadır. İnsan yaşamını güvence altına alan Uluslararası İstanbul Sözleşmesinin imzacısı olmaktan çekilme kararı, adeta kadın cinayetlerini destekler biçimdedir.

Yine geçtiğimiz günlerde Gezi davası ile ilgili verilen karar, Canan Kaftancıoğlu’na verilen siyaset yasağı, Alevi-Kürt-Kadın aktivist Aysel Doğan’ın cenazesine yapılan saldırı, aydın ve ilerici sanatçıların konserlerinin yasaklanması, AKP zihniyetinin ilerici, aydın tüm ötekilere olan hıncının kanun dışı-kanun üstü uygulamalarının örnekleridir.

Cumhurbaşkanının, meclis kürsüsünden Gezi’ye katılanlar için ‘’bunlar çürük-bunlar sürtük’’ söylemleri, buna itiraz eden savcılığa suç duyurusunda bulunma hakkını kullanan PSAKD temsilcilerinin basın açıklamasına izin verilmemesi, Ortadoğu teknik üniversitesinin geleneksel bahar şenliklerine yapılan hukuksuz müdahale, Tüik önünde sendikanın yapmak istediği açıklamaya yönelik müdahale ile yeni dönemde de baskı, kaos ve şiddete dayalı bir siyasal sürecin yaşanacağını bize göstermektedir.

Yaşanan bu sürecin en temel göstergelerinden biri olan ekonomik kriz AKP iktidarını sarsmaktadır. Uzun süredir şiddete, baskıya, tutuklamalara dayandırdığı iktidarı, her geçen gün kan kaybetmektedir. Enflasyondaki astronomik yükseliş, her ne kadar TUİK tarafından düşük ilan edilse de reel durum, halkın açlık ve yoksullukla mücadelesini gözler önüne sermektedir. Krizin tüm faturasını emekçilere kesen siyasal iktidara karşı, ezilenler, her alanda verdikleri mücadele ile itirazlarını yükseltmeye başlamıştır.

Değerli Basın Emekçileri, Sevgili Canlar;

Ülkemizde yaşanan her türlü ekonomik, siyasal ve kültürel krizlerin baş sorumlusu Emperyalizm ve başta AKP hükümeti olmak üzere onun ülkemizdeki iş birlikçileridir.

Aleviler olarak bir kez daha diyoruz ki;

– Cem evlerimiz Alevilerin İbadethanesi olarak bir an önce kabul edilmeli ve Anayasal güvence altına alınmalıdır.

– Kapatılan ve Vakıflar aracılığı ile el konulan Dergâhlarımız gerçek sahibi olan biz Alevilere geri verilmelidir.

– Her türlü ayrımcılık son bulmalı ve kime karşı olursa olsun nefret söylemleri en ağır biçimde cezalandırılmalıdır.

– Alevi köylerine cami yapılmasından vaz geçilmeli, her türlü asimilasyon politikasına son verilmelidir. Alevilerin Kutsal Mekânlarına yapılmak istenen baraj, hes, maden ve taş ocağı projeleri derhal iptal edilmelidir.

– Zorunlu din dersleri, tüm eğitim kurumlarının her kademesinden kaldırılmalı, eğitimin içeriği bilimsel ve çağdaş normlara kavuşturulmalıdır.

-Alevi inancının asimilasyonu ve yaşamın her alanının gericilleştirilmesinin kurumsal karşılığı olan, Laik ve demokratik Cumhuriyetin önündeki en büyük engel Diyanet İşleri Başkanlığı kapatılıp, lav edilmelidir.

– Devlet, tarihimizle ve yaşatılan katliamlarla yüzleşmeli ve hesabını vermelidir.  Madımak Oteli tartışmasız, Utanç Müzesi olmalıdır.

Bütün bu taleplerimizle katliamın 29. yılında buradayız ve bir aradayız.

Adalet için, barış için, bir arada kardeşçe yaşamak için buradayız,

Demokrasinin tüm kurallarının ve kurumlarının işletilmesini talep etmek için buradayız.

En temel talebimiz olan Eşit yurttaşlık hakkımızı haykırmak için buradayız.

Bir kez daha ifade ediyoruz ki, bu güne kadar gelmiş geçmiş bütün iktidarlar, baskı, şiddet, tutuklama, inkar, imha, asimilasyon vb. bütün yöntemleri denediler. Denenmemiş bir tek yol kaldı o da barış. Biz Aleviler, kimsenin inancından, kimliğinden, dilinden, kültüründen, cinsiyetinden dolayı ötekileştirilmediği, horlanmadığı, öldürülmediği, herkesin barış içinde bir arada kardeşçe yaşadığı, hakça bölüşümün esas alındığı, savaşların ve sömürünün son bulduğu kısacası inancımızda Rızalık Şehri olarak tarif edilen bir dünyanın mümkün olduğuna inanıyoruz. Bu dünyayı bütün ötekiler ile birlikte inşa edeceğiz. Haramilerin saltanatını er ya da geç ama mutlaka yıkacağız. Katliamların hesabını mutlaka soracağız. Bu ülkeyi ve bu dünyayı yaşanır kılmak biz  insanların elindedir. Bu gerçeği her yerde ve her alanda haykırmaya devam edeceğiz. Değil 29 yıl, 29 asır da geçse Madımak katliamını ve diğer işlenmiş insanlık suçlarını unutmayacağız.

Değerli Canlar, gelin hep birlikte, Katliamın 29. Yılında mücadelemizi daha da yükselterek, tüm saldırılara karşı Alevi Örgütlerimizin ve Alevi halkının birliğini sağlayalım, Madımak Katliamında yitirdiğimiz Canlarımızı unutturmak isteyenlere karşı gereken cevabı hep birlikte verelim.

Unutmak, en başta inancımıza, direncimize, bilincimize ve bu uğurda bedel ödeyen, Kerbela’dan Şeyh Bedrettin’e, Pir Sultan’a ve bugüne kadar, hak ve hakikat mücadelesinde inançları uğruna bedel ödeyenlere ihanettir. Unutmak; Asım Bezirci’nin Kalemine, Hasret Gültekin’in Bağlamasına, Nesimi Çimen’in Curasına, Asuman Sivri’nin Semahına, Koray Kaya’nın düşlerine ihanettir.

Madımak Katliamı’nı Unutmadık, Unutturmayacağız!

Gelin canlar bir olalım…

Sivas’ın Işığı Sönmeyecek!”

 

 

 

 

26 Haziran İşkenceye Karşı Mücadele ve İşkence Görenlerle Dayanışma Günü’nde İzmir’de hak örgütleri, ‘İşkencesiz Bir Dünya Mümkün’ dedi..

 

İzmir’de ’26 Haziran İşkenceye Karşı Mücadele ve İşkence  Görenlerle Dayanışma  Günü’nde  İzmir Barosu, İzmir Tabip Odası, Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası İzmir Şubesi, İnsan Hakları Gündemi Derneği, İnsan Hakları Derneği İzmir Şubesi, Özgürlük için Hukukçular Derneği İzmir Şubesi, Çağdaş Hukukçular Derneği İzmir Şubesi, Hak İnisiyatifi Derneği, İmece- Der, Halkların Köprüsü Derneği Türkiye İnsan Hakları Vakfı İzmir Temsilciliği  ortaklaşa ve birlikte Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde açıklama yaptı. Açıklamaya  HDP İzmir Milletvekili Serpil Kemalbay’da katıldı.  Hak örgütleri adına açıklamayı Türkiye İnsan Hakları Vakfı  (TİHV) Genel Sekreteri Coşkun Üsterci  okudu. Katılımcılar “İnsanlık onuru işkenceyi yenecek”,  “Susma haykır iskenceye hayir”,  “İşkenceyi insanlık suçudur.”, “Tedavi haktır engellenemez ” sloganlarını attı.

Açıklama metni şöyle;

“Bugün 26 Haziran. “İşkence Görenlerle Dayanışma Günü” ülkemizde ve dünyada insan hakları savunucuları açısından özel ve önemli bir gün.

Birleşmiş Milletler (BM) “İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı ya da Onur Kırıcı Muamele ya da Cezaya Karşı Sözleşme” 26 Haziran 1987 tarihinde yürürlüğe girmiştir. BM, 1997 yılında bu günü  “İşkence Görenlerle Dayanışma Günü” olarak ilan etmiştir.

Türkiye’nin de altına imza attığı bu Sözleşme, insanın sahip olduğu onur ve değeri korumak için işkenceyi mutlak olarak yasaklar. İnsanlık ailesinin ortak kazanımı olan ve modern insan hakları hukukunun en temel kurallarından birini oluşturan bu yasak, normlar hiyerarşisi açısından üstün kural, başka bir deyişle buyruk kural niteliğindedir. Dolayısıyla hiçbir koşulda istisnası olmaz. Sözleşmenin 2. maddesinin 2. paragrafında bu durum şöyle ifade edilir: “Hiçbir istisnai durum, ne harp hâli ne de bir harp tehdidi, dâhili siyasî istikrarsızlık veya herhangi başka bir olağanüstü hâl, işkencenin uygulanması için gerekçe gösterilemez”.

Bu açık ve net belirlemeye karşın işkence, hâlen dünyanın pek çok ülkesinde devletler tarafından toplumlara karşı insanlık dışı bir cezalandırma ve yıldırma aracı olarak kullanılmaktadır.

Türkiye “İşkenceye Karşı Sözleşme”yi 1988 yılında kabul etmiş, Anayasa’da ve Ceza Kanunu’nda işkenceyi yasaklamıştır. Maalesef ülkemizde de işkence ve diğer kötü muamele sadece askeri darbeler döneminde değil tüm cumhuriyet tarihi boyunca sistematik bir devlet pratiği olarak varlığını sürdürmüştür. Ancak, ekonomiden toplum sağlığına kadar ülkenin tüm meselelerini güvenlik sorunu haline getiren mevcut siyasal iktidarın, her geçen gün daha da artan baskı ve kontrole dayalı yönetme tarzı sonucu, günümüzde tüm ülke adeta işkence mekânı haline gelmiştir. Ekte yer alan dosyada paylaşılan veriler mutlak yasağa ve insanlığa karşı bir suç olma vasfına rağmen işkencenin Türkiye’nin en başat insan hakları sorunu olduğunu ortaya koymaktadır. Söz konusu veriler “İşkenceye sıfır tolerans” sözünün tarihsel ve olgusal olarak koca bir yalandan ibaret olduğunu göstermektedir.

Siyasal iktidarın giderek daha fazla otoriterleşmesi ile orantılı biçimde; devlet erkinin çeşitli kademelerinde yaygınlaşan yasa, kural ve norm denetiminden kaçınma, keyfilik, bilinçli ihmal gibi sebeplerle usul güvencelerinin ihlal edilmesi, gözaltı sürelerinin uzunluğu, izleme ve önleme mekanizmalarının işlevsiz kılınması ya da bağımsız izleme ve önlemenin hiç olmaması, en yetkili ağızlardan yapılan işkenceyi bizzat teşvik edici söylemler, köklü cezasızlık politikaları vb. sonucunda, resmi gözaltı merkezlerinde işkence ve diğer kötü muamele uygulamaları tüm ağırlığı ve vahameti ile devam etmektedir.

Kolluk güçlerinin barışçıl toplanma ve gösterilere müdahalesi sırasında, sokakta ve açık alanlarda ya da ev ve iş yeri gibi mekânlarda, yani resmi olmayan gözaltı yerlerinde ve gözaltı dışındaki ortamlarda yaşanan işkence ve diğer kötü muamele uygulamaları da önceki dönemlerde görülmeyen bir boyuta varmıştır. Kolluk güçlerinin, evrensel hukukta ve ülke yasalarında tanımlanan zor kullanma yetkisinin çok ötesine geçen kural dışı, denetlenmeyen, cezalandırılmayan, siyasal iktidar tarafından görmezden gelinen hatta teşvik edilen bu şiddeti sıradanlaşmış, gündelik yaşamın bir parçası haline gelmiştir.

Bunun en son örneği LGBTİ+ Onur Ayı kapsamında yapılan barışçıl toplantı ve gösterilere yönelik kolluk güçlerinin müdahaleleri sırasında yaşanmıştır.  Bu kapsamda 20 Mayıs 2022 tarihinden bu yana başta İstanbul, Ankara, İzmir olmak üzere pek çok ilde yapılan etkinliklere kolluk güçlerinin müdahalesi sonucunda 34’ü çocuk olmak üzere en az 526 kişi işkence ve diğer kötü muamele niteliğindeki uygulamalara maruz kalarak ile gözaltına alındı.

Yakın tarihimizin en utanç verici insan hakları ihlallerinden biri olan, insanlığa karşı suç niteliğindeki zorla kaçırma/kaybetme vakalarında OHAL’in ilan edildiği 2016 yılından bu yana yeniden bir artış görülmesi son derece endişe vericidir. Kaçırılan Yusuf Bilge Tunç isimli kişiden 6 Ağustos 2019 tarihinden bu yana haber alınamamaktadır.

Türkiye’de hapishaneler, her dönem işkence ve diğer kötü muamele uygulamalarının yoğun olarak yaşandığı mekânlar olmuştur. Özellikle de 2015 Temmuz’unda Türkiye’nin yeniden çatışma ortamına girmesiyle başlayan, daha sonra askeri darbe girişiminin bastırılması ve ardından OHAL ilan edilmesiyle devam ederek günümüze varan süreçte hapishanelerde tutuklu ve hükümlülere yönelik işkence ve diğer kötü muamele uygulamalarında olağanüstü düzeyde artışlar yaşanmaktadır. Diğer yandan var olan yapısal sorunlar, etkin ve bağımsız izleme mekanizmalarının bulunmamasının yanı sıra Covid-19 salgını gerekçesiyle yapılan kısıtlamalar ve alınan tedbirler hep birlikte değerlendirildiğinde hapishanelerde yaşanan insan hakları ihlalleri iyice görünmez hale gelmiştir.

En son örneği İzmir Harmandalı Geri Gönderme Merkezi’nde (GGM) yaşanan, GGM ve ülkeye girişlerine izin verilmeyen veya transit geçiş sırasında varış ülkesi tarafından kabul edilmeyen yabancıların tutulduğu İstanbul Havalimanı gibi yerlerde mülteci ve sığınmacılara yönelik işkence ve kötü muamele iddialarında da ciddi artışlar görülmektedir.

Açıklama ekindeki verilerle görünürlük kazandırmaya çalıştığımız endişe verici bu gerçeklik uluslararası önleme mekanizmalarının ve insan hakları kurumlarının raporlarına da yansımaktadır. Ne var ki, Anayasa başta olmak üzere hiçbir kural ve normla kendini sınırlandırmak istemeyen siyasal iktidar, uluslararası mekanizmaları, onların yaptığı eleştiri ve uyarıları da dikkate almamakta, işkenceyi önlemeye yönelik iyileştirmeleri yapmamaktadır. Aksine, mevzuatta işkence yasağının mutlak niteliğine aykırı düzenleme ve değişiklikler yaparak cezasızlığı “güvence” altına almaya çalışmakta, ihlalleri görünür kılmaya çalışan insan hakları savunucularına yönelik tehditlerle işkenceye karşı mücadeleyi engelleyebileceğini düşünmektedir.

Hakikatin bu iç karartıcı niteliğine rağmen “işkence” insan eliyle gerçekleştiği için, insan eliyle de durdurulması mümkündür.

İşkenceyi önleme/durdurma yükümlülüğü öncelikle devletlere aittir. Dolayısıyla insan hakları savunuculuğunun bir gereği olarak yıllardır sabır ve ısrarla dile getirdiğimiz aşağıdaki asgari talepleri siyasal iktidara bir kez daha hatırlatıyor ve ivedilikle gerçekleştirilmesini istiyoruz:

  • İşkencenin ülkemizde bu boyutta olmasının en temel nedeni işkence yasağının mutlak niteliği ile bağdaşmayan çok ciddi bir cezasızlık kültürünün varlığıdır. Her şeyden önce sıradan bir kural haline getirilmeye çalışılan cezasızlık politikalarına son verilmelidir.
  • Her düzeyde yetkililer işkenceyi ve işkenceciyi öven, teşvik eden söylemlerden vazgeçmeli, uluslararası mekanizmaların tavsiyeleri doğrultusunda işkence uygulamaları kamuya açık bir şekilde kesin olarak kınanmalıdır.
  • Gözaltı koşullarında usul güvenceleri eksiksiz olarak uygulanmalıdır.
  • Gözaltı süreleri kısaltılmalıdır.
  • Mevcut Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu (TİHEK) kaldırılmalı, OPCAT ve Paris İlkeleri’ne uygun tümüyle bağımsız bir ulusal önleme mekanizması oluşturulmalıdır.
  • Kolluk Gözetim Komisyonu tarafsız ve bağımsız hale getirilmelidir.
  • İşkencenin belgelenmesi ve raporlandırılması bir BM belgesi olan ‘İstanbul Protokolü’ ilkelerine göre yapılmalıdır.
  • İşkenceye ilişkin iddialar hızlı, etkin, tarafsız bir şekilde soruşturulmalı, bağımsız heyetlerce araştırılmalı, adli yargılama süreçlerinin her aşamasında uluslararası etik ve hukuk kurallarına uygun davranılmalıdır.

Ancak şunu da hatırlatmak isteriz ki, insanlık onuruna sahip çıkmak ve işkenceyi önlemek aynı zamanda tüm toplumun da sorumluluğudur. İnsan ve yurttaş olmak için, bizi toplum yapan müşterek bağı korumak için işkencenin yol açtığı acıları görmek ve dayanışmayı büyütmek zorundayız.

Biz aşağıda imzası bulunan kurumlar olarak dün olduğu gibi bundan sonra da tüm örtbas etme, korkutma, susturma çabalarına karşın, başlarına geleni kader olarak kabul etmeyip, yüksek sesle haykırabilmeleri için işkence görenlerin her koşulda yanında olmaya; maruz kaldıkları işkenceyi belgeleyip raporlamaya; fiziksel ve ruhsal onarım süreçlerine destek vermeye; adalete erişimlerine yardımcı olmaya; yaşadıkları acıların bir daha asla tekrarlanmaması için cezasızlıkla mücadele etmeye devam edeceğiz.

Görüyoruz, susmuyoruz, mücadele ediyoruz…

İnsanlık onuru işkenceyi mutlaka yenecek…

İşkencesiz bir Türkiye ve dünya mümkün!”

 

 

Susturma korkutma hapsetme yasasına hayır, sansür yasası geri çekilsin..

Siyasi iktidar faşizmi tahkim etmek için bugünkü siyasi durumun yarattığı olanakları  sermayenin sınıf çıkarları doğrultusunda harekete geçirerek,  kamuoyunda ‘Dezenformasyon Yasası’ olarak bilinen, basın ve sosyal medyaya yeni yaptırımlar getiren 40 maddelik yasa teklifini, kısmi değişikliklerle TBMM komisyonlarından geçirdi.

Siyasi iktidar, susturma ve sansür yasasını çarşamba günü Meclis Genel Kurulu’n dan da geçirmeye çalışacak.. Sanıyorlar ki   “dezenformasyon” yasası çıkarak, gazetecileri, düşünürleri, yazarları , sanatçıları, işçi sınıfını, sosyalistleri, devrimci komünistleri, devrimcileri  susturabilecekler..Heyhat! Bu ülkenin sosyalistleri, komünistleri, devrimcileri hiçbir dönem bağımsızlık, demokrasi ve özgürlükler konu olduğu zaman suskun kalmadılar. Düşüncelerini açıklamaktan imtina etmediler ve bundan böyle de etmeyecekler, açıklıkla ve netlikle düşüncelerini  açıklamaktan geri durmayacaklar..

Siyasi iktidar, basın kanunu çıkarıyor, ama hiçbir gazetecinin, gazete  yazarının, yazarın, aydının düşüncesini sormuyor…Adı Basın Kanunu ama basın mensuplarının görüşleri, önerileri alınmıyor, hazırlayanlar arasında basın örgütleri bulunmuyor.

Teklif birçok yönden basını zorlayıcı maddeler içerirken,  29. Madde ile Türk Ceza Yasası’na ‘halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma’ maddesi eklenerek 6 yıl hapis cezasına  varan yeni bir suç tanımı yapılıyor.  

 İzmir’de gazeteci örgütleri 21 Hazitan Salı günü TBMM’de görüşülecek dezenformasyon yasasına karşı Konak Hasan Tahsin anıtı önünde basın açıklaması yaptı.

Açıklamaya  İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri  basın ve gazeteci örgütleri de katıldı. “Basın özgürse toplum özgürdür”, “Özgür basın susturulamaz”, “Faşizme karşı omuz omuza “, Susmuyoruz korkmuyoruz itaat etmiyoruz” sloganları atıldı ve açıklamayı İzmir Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Dilek Gappi okudu

“Dezenformasyon Yasası’ olarak bilinen, basın, internet haberciliği ve sosyal medyaya yeni yaptırımlar getiren 40 maddelik yasa teklifi, kısmi değişikliklerle Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) komisyonlarında kabul edildi. Muhalefetin ve basın meslek örgütlerinin, ‘sansür yasası’ olarak tanımladığı teklif, Meclis Genel Kurulu’nda görüşülecek. Teklifin yasalaşması halinde Cumhuriyet tarihinin en ağır sansür ve oto-sansür mekanizmalarından birine yol açabileceğini ifade eden basın meslek örgütleri ve sendikaları, Türkiye’nin dört bir yanında olduğu gibi İzmir’den de ses yükseltti. İzmir Gazeteciler Cemiyeti (İGC) öncülüğünde Konak’ta bulunan Şehit Gazeteci Hasan Tahsin Anıtı önünde yapılan basın açıklamasında; kentteki gazeteciler, meslek örgütleri ve sendikaların temsilcileri yer aldı. Söz konusu yasa teklifinin geri çekilmesi için çağrıda bulunulan açıklamayı İzmir Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Dilek Gappi okurken, ‘Basın özgürse toplum özgürdür’, ‘Özgür basın susturulamaz’, ‘Susmuyoruz korkmuyoruz itaat etmiyoruz’, sloganları atıldı.

Söz konusu kanun teklifi hazırlanırken, gazetecilerin ve örgütlerinin görüşünün alınmadığın dikkat  İGC Başkanı Dilek Gappi, kanun teklifinin bir grup siyasetçi ve bürokrat tarafından kapalı kapılar ardında hazırlandığını ifade etti. Yasa teklifinin içeriğine dair açıklamalarda bulunan Gappi, “Bu yasanın içeriğinde; para cezaları, hapis cezası, kapatma, internet basınına ağır denetim ve basın kartı iptalleri ve ‘Dezenformasyon’ adı altında bağımsız haberciliğe sansür var. Bu yasaya göre; halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak saikiyle ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili gerçeğe aykırı bir bilgiyi, kamu barışını bozmaya elverişli şekilde alenen yayan kimse 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılacak. Failin, suçu gerçek kimliğini gizleyerek veya bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlemesi halinde söz konusu ceza yarı oranında artırılacak. Yani diyorlar ki; kaynağın belli dahi olsa, eğer bilgi birileri tarafından keyfi olarak yanlış diye nitelendirilirse, bunu yayan yani gazeteci ya da vatandaş, iktidarın istemediği her kim ise doğrudan hapis cezasıyla cezalandırılacak. Özellikle seçim dönemi yaklaşırken; bu türden bir teklifin yasalaşacak olması, yaklaşan seçimlerin baskı altında yapılacağının işareti olur. Medyaya yönelik olarak öngörülen idari tedbirler arasında para cezası, reklam yasakları ve sosyal medya ağlarına bant daraltma yaptırımı da vardır. Yasa teklifinde, keyfiyete dayalı yazılı basının kapısına kilit vuracak maddeler vardır. Öyle ki Anadolu basını hiçe sayılmış, gözden çıkarılmıştır. Yaklaşık bin gazete, yaşam kaynağı olan resmi ilanları alamamakla ve kapanmakla karşı karşıya kalacaktır” dedi.

Gappi, “Bu yasa toplumsal bir oto-sansür dalgası yaratacaktır. Bu nedenle sadece gazetecilerin sorunu değil tüm toplumun sorunudur. Tüm toplumun ifade onurudur. Gazetecileri dinlemeden basın yasası yapılmaz dedik, öneriler verdik, itirazlar ettik ama dinlemediler, dinlemiyorlar. Ülkemizin en büyük basın meslek örgütleri olarak Türkiye’nin dört bir yanından milletin meclisine gideceğiz ve bu yasa teklifinin Anayasal güvence altına alınmış haber alma ve paylaşma hakkımızı ortadan kaldıracak yasa tasarısının acilen geri çekilmesi çağrısında bulunacağız” ifadelerini kullandı.

Söz konusu yasa teklifinin; temel insan haklarına, haberleşme özgürlüğüne, basın özgürlüğüne aykırı olduğunun altını çizen Gappi, “Cumhuriyet tarihinin en ağır sansür ve oto-sansür mekanizmalarından birine yol açabileceği endişesiyle, “dezenformasyonla mücadeleyi” değil gazeteciliğe baskıyı artırmak üzere tasarlanan bu yasa teklifi Anayasa’nın basın ve ifade özgürlüğüne alenen aykırıdır. Bu yasa teklifinde gazeteciler yok, gazetecilerin görüşleri yok, basın özgürlüğü yok, tüm toplumu susturma, korkutma ve hapsetme vardır. Bu yasa teklifi ile yalnızca habere ve gazetecilere göz dağı verilmekle kalmamakta, halkın iletişim ve haber alma özgürlüğü de engellenmektedir. Bu yasa teklifi yasalaşırsa tüm Türkiye gözaltında olacaktır” …..

“Bu mesleğin kalbinden vurulmasına izin vermeyeceğiz” diyen  Gappi, yasa teklifinin geri çekilmesi için çağrıda bulundu. Gappi, şunları söyledi: “Dünya Basın özgürlüğü endeksinde 180 ülke arasından 149.olan Türkiye’nin daha ne kadar gerilemesini istiyorsunuz? 180’inci sıraya mı göz diktiniz? Haber sansür edilemez. Gerçekler susturulamaz. Bugün buradayız çünkü omuzlarımızda, yüreğimizde vebal var. Gerçekleri doğruları yazmanın bedelini canlarıyla ödeyerek yazan Abdi İpekçi, Bahriye Üçok, Muammer Aksoy, Necip Hablemitoğlu, Musa Anter, Metin Göktepe ve nice gazeteci ve düşünürler sadece ve sadece doğruları yazdıkları, söyledikleri için öldürüldüler. Hasan Tahsin’in bağımsızlık anlayışının meşalesini taşıyanlar biz gazeteciler haykırıyoruz; temel insan hak ve özgürlüklerine, uluslararası sözleşmelere ve Anayasa’ya aykırı olan, basın tarihine kara bir leke olacak bu teklifi çekin, gelin ülkemizin aydınlık demokratik geleceği için bu tarihi hatadan dönün ve siyasi emeller uğruna bağımsız haberciliğin üzerinden ellerinizi çekiniz.”

“Para cezaları, hapis cezası, kapatma, internet basınına ağır denetim ve basın kartı iptalleri ve dezenformasyon adı altında bağımsız haberciliğe sansür var. Dezenformasyon denilerek ‘Gerçeğe aykırı bir bilgiyi alenen yayanlara’ hapis cezasını öngören yeni bir suç tipi yaratılmak istenmektedir. Buna göre halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak amacıyla ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili gerçeğe aykırı bir bilgiyi, kamu barışını bozmaya elverişli şekilde alenen yayan kimse 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılacak. Yani diyorlar ki, kaynağın belli dahi olsa, eğer bilgi birileri tarafından keyfi olarak yanlış diye nitelendirilirse, bunu yayan yani gazeteci ya da vatandaş, iktidarın istemediği her kim ise doğrudan hapis cezasıyla cezalandırılacak”
“Bu türden bir teklifin yasalaşacak olması; yaklaşan seçimlerin baskı altında yapılacağının işareti olur. Medyaya yönelik olarak öngörülen idari tedbirler arasında para cezası, reklam yasakları ve sosyal medya ağlarına bant daraltma yaptırımı da vardır. Yasa teklifinde keyfiyete dayalı yazılı basının kapısına kilit vuracak maddeler vardır.  Ayrıca bu yasa, toplumsal bir otosansür dalgası yaratacaktır. Bu nedenle sadece gazetecilerin değil tüm toplumun sorunudur. Tüm toplumun ifade onurudur..”

“Bugün burada da sesleniyoruz: Bu yasa temel insan haklarına, haberleşme özgürlüğüne, basın özgürlüğüne aykırıdır. Yani Anayasa’ya aykırıdır. Bu yasa teklifi yasalaşırsa tüm Türkiye gözaltında olacaktı

“Bitirmeye çalışılan, adeta yok edilen, birine alıp diğerine satılan, kamu kaynaklarıyla oyun haline getirilmeye çalışılan bir mesleğin kalbinden vurulmasına izin vermeyeceğiz. Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde 180 ülke arasından 149.olan Türkiye’nin daha ne kadar gerilemesini istiyorsunuz? 180’inci sıraya mı göz diktiniz? Haber sansür edilemez. Gerçekler susturulamaz. Bu yasayı teklif edenlere sormak istiyoruz. ‘Tarikatlara ve cemaatlere alınan genç çocuklar, 30 yıl sonra General olacaklar ve Cumhuriyete karşı ayaklanacaklar’ diyen Uğur Mumcu, o günün erklerine göre, sırf halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak amacıyla yalan haber yapıyordu. Sizin onlardan ne farkınız var? Gerçekleri doğruları yazmanın bedelini canlarıyla ödeyerek yazan Abdi İpekçi, Bahriye Üçok, Muammer Aksoy, Necip Hablemito azdıkları, söyledikleri için öldürüldüler. Hasan Tahsin’in bağımsızlık anlayışının meşalesini taşıyanlar biz gazeteciler haykırıyoruz; Temel insan hak ve özgürlüklerine, Uluslararası sözleşmelere ve Anayasaya aykırı olan
basın tarihine kara bir leke olacak bu teklifi çekin. Gelin, ülkemizin aydınlık demokratik geleceği için bu tarihi hatadan dönün ve siyasi emeller uğruna bağımsız haberciliğin üzerinden elleriniz çekiniz..”

“Ülkemizin en büyük basın meslek örgütleri olarak Türkiye’nin dört bir yanından yarın milletin meclisine gideceğiz ve bu yasa teklifinin Anayasal güvence altına alınmış haber alma ve paylaşma hakkımızı ortadan kaldıracak yasa tasarısının acilen geri çekilmesi çağrısında bulunacağız” dedi.

Bizler düşünce- ifade, haber alma özgürlüğüne saldırı niteliğindeki bu yasa önerisinin anti demokratik ve kabul edilemez olduğunu düşünüyor, bu alandaki meslek örgütleri ve emek-demokrasi güçleriyle birlikte haklarımızı savunmaya, korumaya ve hatta geliştirmeye çalışacağımızı bir kez daha deklare ederiz.

  

Pınar Gültekin cinayetinde yine indirim uygulandı..Kadınlar için adalet uygulanana kadar mücadelemizden vazgeçmiyoruz.

Kadınlar Birlikte Güçlü  hareketi, Pınar  Gültekin’in katiline verilen müebbed hapis cezasının 23 yıla indirilmesini  İzmir Karşıyaka Çarşısında protesto etti..

Pınar Gültekin’in canice katledilmesinden sonra, kadın örgütlerinin ısrarlı mücadele ve takibi sonucu kamuoyunda oluşan farkındalık, duyarlılık dava açılması ve davanın kadın hareketleri tarafından dikkatle izlemesiyle karar aşamasına geldi.

Ne yazık ki  son duruşmada verilen karar, cinayetin planlanması, işlenme biçimindeki vahşete karşın uygun çıkmadı, bu davada da karar eril zihniyete uyarlanmış, cezasızlığın önemli bir öğesi olarak “haksız tahrik” bahanesi  “gerekcesi” yle indirimle sonuçlandı. Hangi İNSAN, hangi duygu ve düşünceyle diri diri yakılarak sonra da üzerine beton dökülerek katledilebilir..  Bunun haklı veya haksız  tahrik  unsuru, “indirim”i  nasıl olabilir

20 Haziran 2022 Pazartesi günü yapılan karar duruşmasında katile verilen  müebbet hapis cezasının 23 yıla indirilmesi İzmir’in Karşıyaka ilçesi çarşı girişinde protesto edildi. Bir kısmı, Muğla’daki duruşmadan dönen kadınlar olmak üzere toplanan kadınlar bu kararı protesto ettiler. Kararın erkek egemen zihniyetin , adaletin cinsiyetçi karakterinin göstergesi olduğunu ve gerçek adalet sağlanıncaya dek bu davanın da diğer kadın cinayetlerinin de takipçisi olacaklarını belirten kadınlar daha sonra Karşıyaka Çarşısını sloganlarla yürüdüler ve   İZBAN istasyonu önüne geldiler.  kadınlar yürüyüş boyunca  “Yasta Değil, İsyandayız”,  “Katledilen Kadınlar İsyanımızdır”,  “Koruma, Aklama, Yargıla”,   “Erkek Adalet Değil, Gerçek Adalet”,  “Koruma, Aklama, Yargıla”, “Erkek Adalet Değil, Gerçek Adalet”,  ” Pınar Gültekin isyanımızdır”,  “Bir kişi daha eksilmeyeceğiz”,  “Bir kişi daha eksilmeyeceğiz”,  “Pınar için adalet istiyoruz”, “Erkek vuruyor, devlet onu koruyor” sloganlarını attılar.

Çarşı girişinde  kadınlar adına okunan açıklama şöyle:

“Bugün Pınar Gültekin davasının 13. Duruşması Muğla Adliyesi’nde görüldü ve karar çıktı. Karar sonucunda Cemal Metin Avcı’ya verilen müebbet hapis cezası haksız tahrik indirimi uygulanarak 23 yıla düşürüldü. Katile yardım eden kardeşi Mertcan Avcı ve diğer failler ise beraat etti. Bugün erkek adaletin korunaklı adliye saraylarından kadın katilleri için verdiği bu kararlar, sokakta gezen diğer potansiyel katillere, kadın düşmanlarına cesaret veriyor.

13 duruşmadır adaletin işlemesi için hiçbir adım atılmadığını bizler, her duruşmada adliyenin önünden ayrılmayan kadınlar olarak takip ettik. Pınar katledildiğinden itibaren yandaş medya ve iktidarın kadın düşmanı şakşakçıları Pınar’ı yaşamını, özel yaşamını didik didik etti, katildense Pınar’ın hayatı sorgulandı. Hakimin tavırları başından beri yanlıydı. Nitekim katil bundan güç alarak “İstanbul Sözleşmesi iyi ki kaldırıldı, vicdanım rahat” gibi sözleri pişkince sarf edebildi.

İki yıldır tüm duruşmalarda adli tıp raporlarında doğrulanan kanıtlara rağmen katile ve ailesine zaman kazandırıldı, Pınar’a türlü iftiralar atıldı.

Kadınlar olarak katledilen bir kadının itibarının bu denli zedelenmeye çalışılmasına asla izin vermedik, izin vermiyoruz.

Bugün katil Cemal Metin Avcı’ya verilen 23 yıllık hapis cezası, katile delilleri karartmada yardım eden aile üyelerinin beraati biz kadınlara yöneltilen bütünlüklü saldırıların bir aşamasıdır. Kadınların sokağa çıkmaması, hayatlarına dair karar vermemesi için devlet, iktidar, yargı yoluyla kadınlar hizaya çekilmek isteniyor. Sanılıyor ki bu kararlar karşısında biz kadınlar bir köşeye çekilip öldürülmeyi bekleyeceğiz! Buradan bir kez daha söylüyoruz, kadın katilleri için verdiğiniz ödül gibi cezaları biz buradayken vermeye devam edemeyeceksiniz!

Sizin bugün biz kadınlarla dalga geçer gibi, katil Cemal Metin Avcı’ya verdiğiniz 23 yıllık hapis cezasını asla tanımıyoruz!

Katillere caydırıcı, cezalandırıcı, gerçek cezalar vermek zorundasınız. Bizim yaşamlarımız sizin adliye salonlarınızdan çıkan eril kararlara, kadın düşmanı cezalara kalmadı, kalmayacak!

Yasta değil isyandayız, bir kişi daha eksilmeyene, kadınlar için adalet sağlanana kadar mücadelemizden vazgeçmiyoruz!”  Karşıyaka İzban Önü

Tarihte şanlı bir sayfa: 15-16 Haziran Direnişine Selam!

15-16 Haziran 1970 büyük işçi direnişinin yıl dönümüzdeyiz.  52 yıl önce   DİSK öncülüğünde  173 fabrika ve işyerinde TÜRK-İŞ, Bağımsız Sendikalar, işsizler ordusu, emekçiler, emekçi gençliği, yoksul köylülüğü de içine alarak   işçi sınıfı direnişe başlamıştı. Kartal’dan, Tuzla,  Çayırova, Gebze’den, Alibeyköy’den, Paşabahçe’den Bakırköy’den, Zeytinburnu’ndan , İzmit bölgesinden ve pek çok yöre fabrikasından, işyerlerinden yürüyüşe başlayan binlerce işçi  üretimden gelen güçlerini kullandılar, sokakları zapt ettiler.

DİSK’e ve diğer konfederasyonlara üye 100 bini aşkın işçi, Sendikalar Kanunu ve Toplu Sözleşme, Grev ve Lokavt Kanunu’nda yapılmak istenilen değişikliğe, mücadeleci sendikaların tasfiyesine, kazanılmış haklarının gaspına, yasaklara karşı sınıfın birliği ve   üretimden gelen gücün büyüklüğünü, yarattığı etkiyi sermayeye gösterdiler, tarih  sayfalarına derslerle dolu bir sayfa yazdılar. İşçi sınıfı eylem ve direniş çizgisiyle sendikal mücadelenin de sendikal yönetimlerin de sınırlarını aştı.Dişe diş bir mücadele yürüttü..

15-16 Haziran İşçi Direnişi, Türkiye işçi sınıfının zulüm ve sömürüye karşı  direnişiydi.  15-16 Haziran İşçi Direnişi  Türkiye işçi sınıfının  ve ezilenlerin  en küçük hak ve özgürlüklerine saldıran  kapitalist  sömürücü düzeninin daha iyi sömürmek ve sendikaları tasfiye etmek için sermayenin ve faşizmin  saldırısı karşısında kendi gücünü ortaya koyduğu bir direnişti.

15-16 Haziran, faşizme sömürü ve zulüm düzenine karşı bugün de milyonlarca işçiye emekçiye mücadelenin tek doğru yolunu,  işçi sınıfının ve geniş halk kitlelerinin mücadele yolunu gösteriyor.

15-16 Haziran işçi sınıfının kendisi için sınıf olma bilincini kavrayıp örgütlenerek  burjuvazinin işçi sınıfının örgütlerine , taleplerine, uygulaya geldiği baskı, terör ve sendikal örgütlülüğünü sınırlandırma etkisizleştirme  girişimine karşı isyanın, genel grev , genel direniş, siyasi grev haklarını ve özgürlüklerini kullanmasının örgütlenmiş sesidir. İşçi sınıfı direnişinin özü budur. Direnişin tarihsel, sosyal, siyasal meşruiyeti  direnişin haklılığı, işçilerin birliği  ve  üretimden gelen güçlerini kullanmasıdır.

15-16 Haziran Direnişinde pek çok işçi bedel ödedi, gerçekleşen saldırıda 3 işçi Yaşar Yıldırım, Mustafa Baylan, Mehmet Gıdak  yaşamını yitirdi. Ancak işçi ve emekçileri köleliğe sürükleyecek, sendikalı olma hakkını ellerinden alacak saldırı yasası püskürtüldü.

Dönemin sermaye ve kokuşmuş düzenin partisi Adalet Partisi (AP)  274-275 sayılı sendikalar, toplu sözleşme ve grev yasalarında yapılmak istenen değişiklikle, sermayenin çıkarlarına uygun değişiklikle etkisiz bir sendikalar ve toplu sözleşme ve grev yasası çıkarmak istemesi ne kadar siyasi ise, işçilerin direnişi de o kadar siyasi bir direnişti. “DİSK’in çanına ot tıkayacağız “ diyen oligarşinin bakanları,  işçi sınıfının  direnişiyle gereken cevabı aldı. Sermayenin siyasi iktidarı  yasa değişikliklerini geri çekmek zorunda kaldı. İşçi sınıfı, sınıfın uzlaşmaz çizgisi kazandı. Burjuvazinin temsilcileri işçi sınıfının çanına ot tıkayamadılar.

15-16 Haziran şanlı işçi direnişi işçi sınıfına, ders niteliğinde  büyük bir miras bıraktı. İşçi ve emekçilerin saldırıları püskürtmek, haklarını korumak ve daha fazlasını kazanmak için ne yapması gerektiğini gösterdi. İşçi sınıfının 15-16 Haziran direnişi Türkiye işçi sınıfına, bugün de yol göstermeye devam ediyor.

Bu büyük işçi direnişini yaratanlara, bu uğurda yaşamını yitirenlere selam olsun!