Kanun Hükmü Kararname (KHK) ile mesleklerinden alınan kamu emekçileri direnişlerinin 214. haftasında..

Kanun Hükmünde Kararname ile işlerine son verilen kamu emekçileri  Karşıyaka Çarşı girişinde 214. hafta oturma  eylemini  yaptı.  Açıklamayı Eğitimsen 2 No’lu Şube Başkanı  Veysel Beyazadam yaptı.

Açıklama şöyle;

“Yine yeni bir takvim ayına insan yaşamının ve emeğinin en yüce değer olduğunu bilen medeni toplumlara hasret bir biçimde giriyoruz maalesef. Dünya üzerinde vatandaşların birbiriyle barışık olduğu kimi ülkelerde bireysel silahlanmanın tamamen yasaklanması konuşulurken payımıza düşen savaş naralarının yüceltilmesi oluyor. Bilimsel çalışmaların gurur kaynağı olduğu ve dünyaca ünlü dergilerde bilim insanlarının fotoğrafları boy gösterirken payımıza düşen caddeleri dolduran şeriat heveslilerinin gövde gösterisi oluyor. Kent kültürü içerisinde insanları eğlendiren cambazların ve sokak sanatçılarının olduğu dingin meydanları başkaca ülkelerde seyrederken payımıza düşen ve içimizi yakan görüntü İstanbul’un göbeğinde bedenini ateşe veren dert sahibi bir genç oluyor. Bir tutam güneşe hasret birçok ülkede insanlar güneşin besleyiciliğine koşarken payımıza düşen kadının dışarda spor yapmasına bile tahammül edemeyen gerici yöneticiler oluyor. Toplumsal uyum ve hoşgörü çalışmaları medeni ülkelerin derdi iken yöneticilerimizin elinden gelen ırkçı tutum ve davranışlar oluyor. Elin derdi çoluk çocuğu umut diye büyütüp ülkesini kalkındırmakken bizde tek adamların kışkırtmasıyla Berkin’ler, Ali İsmail’ler sokaklarda katlediliyor. Ama nafile bitmedi, bitmeyecek bu kavga yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!

İktidarın darbe fırsatçılığı yaparak hukuksuz bir şekilde gerçekleştirdiği ihraçlar, sendikal mücadele açısından en dinamik kesim olan Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu üyelerini hedef aldı. 15 Temmuz darbe girişiminin üzerinden yaklaşık altı yıl geçmiş olmasına rağmen, hukuksuz ihraçlar konusunda bir arpa boyu yol alınamamıştır. Yapılmak istenenin ihraç arkadaşlarımızı yaşamdan da ihraç etmektir, bunun farkındayız. Darbeci zihniyetin asıl hedefi, kuşkusuz kurum olarak sadece sendikalarımız değil, savunduğumuz tüm demokratik ilke ve değerlerdir. İhraç olan her bir arkadaşımız toplumsal yararı önceleyen, insan yaşamını önceleyen, çevre ve doğayı koruyan, kadının yaşamdaki varlığına ve mücadelesine güç katan, barışı ve özgür bir yaşamı önüne koyan tutum ve davranışların içerisinde olmuşlardır. Kamu emekçisi olarak kıymet görmesi gereken arkadaşlarımızın işlerinden ihraç edilmesi kabul edilemez. Yaşamın her alanında kendisine mutlak itaat isteyen ve bunun için her fırsatı kullananlar, gücünü tarihten alan sendikalarımızın üyeleriyle dayanışmasından geriş bırakamayacaktır. OHAL hukukunu kendilerine dayanak yapanlar suç işlemektedirler. Yaptıklarının bedelini hukuk karşısında mutlaka ödeyeceklerdir.

Avrupa Birliği’nin talebiyle oluşturulan OHAL Komisyonu’nun bugüne kadarki pratiğine baktığımızda ilaveten bir ceza mekanizmasının uygulandığını görüyoruz. Kuruluşunun üzerinden onca zaman geçmişken bizce meşru olmayan incelemelerinde arkadaşlarımızın dosyaları adeta sümenaltı edilmiştir. Son demlerini yaşadıklarının bilincinde olmuş olacaklar ki adeta kaplumbağa hızında çalışmaktalar. Evrensel hukuk normları içerisinde önemli bir yere sahip olan “makul süre” ilkesini bile yerle bir edercesine ihraç arkadaşlarımızın üzerinde büyük bir psikolojik yıkım amaçlanıyor, farkındayız. Kimi zaman bu büyük yıkımı kaldırmaktan yorulan arkadaşlarımızın yaşamlarına son vermelerinden sorumlusunuz, bilesiniz. Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu üyeleri olarak; her türlü tehdit, baskı ve yasaklara rağmen sürdürdüğümüz onurlu yürüyüşümüzde bizlere rehber olan ilke ve değerlerimizi her koşulda savunmaya devam edeceğiz. Sadece bugüne değil yarını ve yarınlarımızı var edecek olan çocuklarımıza da sözümüz var. Onlara onurlu bir gelecek bırakacağız.

Buradan iktidara diyoruz ki; sizlerden beklenen toplumu ayrıştıran değil bütünleştiren olmanızdır. Yoksulu vergi yükü altında ezen değil ekmeğini kazanacak iş imkanı sağlamanızdır. Paranın değerini değil yoksulluğu sıfırlamanızdır. Zor araçlarını kullanarak değil hukukla yönetmenizdir. OHAL komisyonunu derhal lağvedip arkadaşlarımızı işlerine iade etmenizdir. Aksi halde meşru mücadelemizden gelen haklarımızla bu alanlarda olmaya ve direnmeye devam edeceğiz. Öyle veya böyle bugünü güzel günlere kavuşturacağız. Hukuksuzluğunuzla anılacaksınız, geleceğin tertemiz sayfalarında biz olacağız.”

 

Gezi 9.yılında yaşamı savunuyor..

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri Alsancak Kıbrıs Şehitleri Caddesinde toplanarak Gündoğdu Meydanı’na yürüdü , “Gezi bitmedi sürüyor, her yer Gezi her yer direniş” yazılı pankart taşınan yürüyüşte sık sık “Her yer taksim her yer direniş” ,  “Taksimde düşene dövüşene bin selam”,  “Gezi’de düşene dövüşene bin selam”, “Direne, direne kazanacağız”, “Faşizme karşı omuz omuza”, “Gezi bitmedi, mücadele sürüyor” ve “Gezi umuttur, umut bugün sokakta” sloganları atıldı.

Kıbrıs Şehitleri Caddesi girişinde,  Gezi fotoğrafları ve Gezi de yaşamlarını yitirenlerin fotoğraflarını taşıyarak, caddenin iki yanında zincir oluşturan gençlik örgütleri ise sloganlarla Gündoğdu Meydanı’na yürümek istedi. Barikat kuran polisler, yürüyüşe izin vermedi. Polisler 4 kişiyi gözaltına alırken, yürüyüşü durduran kitle gözaltı alınanların serbest bırakılmasını istedi. Gözaltına alınanlar serbest bırakıldıktan sonra gençlik  kitlesi yürüyerek Gündoğdu Meydanı’na geldi.

Bütün katılımcıların Gündoğdu Meydanı’na girmesinden sonra  İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri adına KESK Dönem Sözcüsü Necip Vardal  açıklama yaptı. Etkinlik  Praksis  grubunun müzikleriyle son buldu.

Açıklama şöyle;

“Dokuzuncu  Yılında Milyonların Demokrasi, Eşitlik, Adalet Mücadelesinin Eseri GEZİ’Yİ Selamlıyoruz!

ÜLKE TARİHİNİN EN ONURLU, EN HAKLI HALK HAREKETLERİNDENDİR GEZİ; ONURUMUZDUR

BU ONURU PAYLAŞTIĞIMIZ ARKADAŞLARIMIZIN YANINDAYIZ

Ülkemiz halk hareketleri tarihine altın harflerle yazılan,  en barışçıl, en güzler yüzlü direnişin,  GEZİ’NİN üzerinden DOKUZ yıl geçti.

Her şey Gezi Parkı’ndaki tarihi ağaçların kesilip, yerine Topçu Kışlası adı verilen AVM projesinin yapılmasına itiraz edenlerin gecenin karanlığını yırtan haykırışı ile başladı.

Evet, bundan DOKUZ yıl önce her şey ‘3-5 ağaç’ için başlamıştı. Ancak İstanbul’un son yeşil alanlarından birisinin daha betonlaştırılmasına karşı çıkanlara reva görülen amansız şiddete duyulan tepki milyonların eşitlik, özgürlük ve demokrasi talebi ile birleşerek o ağaçların yeşeren dalları gibi kısa sürede tüm ülkeyi sardı.

Yıllardır süren antidemokratik ve baskıcı ortamda kaç çocuk sahibi olacaklarından, çocuklarını hangi okullara göndereceklerine, nasıl giyinip ne yiyip içeceklerine, hangi müziği dinleyip, hangi festivale gideceklerine kadar yaşamlarının her hücresine müdahale edilen, en temel sendikal hakları tek tek ellerinden alınmasına rağmen kölece çalışmaları beklenen milyonlar “yeter artık” diyerek omuz omuza verdiler.

Demokrasiye, adalete, özgürlüğe susamış her yaştan, her kimlikten, her düşünceden, her inançtan, her meslekten milyonlar dayanışmayı, karşılıklı saygı ve sevgiyi, kardeşliği temel alan bir toplumsal direnişe, GEZİ’YE imza attılar.

Doğanın, doğal kaynakların yağma ve talanına, ülkeyi betona boğan, kamu kaynaklarını beşli çeteye peşkeş çeken politikalara karşı ekoloji mücadelesiydi Gezi;

Kamusal alanların, parkların yok edilmesine karşı kent hakkı mücadelesiydi Gezi;

Güvencesizliğe, geleceksizliğe, işsizliğe itilen, sefalet ücretlerine, açlığa mahkûm edilen, sömürülen, yarınları, umutları çalınan emekçilerin haklı öfkesiydi Gezi;

Çalışırken ölmenin kader, fıtrat olmadığını haykırmanın, iş cinayetlerine karşı insanca çalışma koşullarını savunmanın mevzisi oldu Gezi;

Sokaklarda özgür ve korkusuz dolaşmak isteyen, emeği görünmez kılınan, değersizleştirilen, ekonomik, fiziksel, cinsel, psikolojik her tür şiddete karşı yaşamına, emeğine, bedenine sahip çıkan kadınların isyanıydı Gezi;

Hayatın her alanını iktidarın siyasal İslamcı ideolojisi doğrultusunda dizayn etme, dinselleştirme girişimlerine karşı yaşamı, laikliği savunmaktı Gezi;

Etnik köken, inanç, cinsiyet, cinsel yönelim temelli her tür ayrımcılığa, nefret söylemine inat bir arada barış içinde yaşayabilmenin imkânıydı Gezi;

Meclisler, forumlar aracılığıyla eşit özneler olmanın, kendimiz hakkındaki kararlara katılmanın, yurttaşlığın, eşit, özgür, dayanışmacı bir yaşamın deneyimlenmesiydi Gezi;

Hayalleri çalınmak istenen, kendilerine vaat edilen tek şeyin işsizlik, sömürü, eşitsizlik olduğu, kendisi olmasına izin verilmeyen, tarikat ve cemaatlerin eline itilen gençlerin orantısız mizahı ve zekasıydı Gezi;

Emekliliğinde insanca yaşamak isteyen emeklilerin tecrübesini, dayanışmasını kuşanıp saflara koşmasıydı Gezi…

Ülkede yaşananlara ekranlarını, sayfalarını kapatarak üç maymunu oynayan Penguen Medyasına karşı basın emekçilerinin onurlu duruşuydu Gezi…

Sanatçı, yazar, şair ve düşünürlerin halktan esirgemediği duyarlılığıydı Gezi…

Farklı renklere gönül veren taraftarların kombine baskıya, zulme karşı yükselen tezahüratı, coşkusuydu Gezi..

Dükkânının kapısına “Direnmeye gittim, döneceğim” notu asan esnafın karşılıksız sunduğu katkıydı Gezi…

ARADAN GEÇEN DOKUZ YILDA KARANLIK ARTTI!

AKP iktidarı, iktidarını mutlaklaştırmak, ülkeyi daha büyük bir karanlığa sürüklemek, yağma ve talanı sürdürmek için yargı eliyle, ceza davalarıyla ülke tarihinin en haklı, en onurlu direnişlerinden biri olan, hemen tüm illerde milyonlarca yurttaşın katıldığı Gezi direnişini karalamak ve mahkum etmek istedi. İki kez beraat kararı verilmiş olmasına rağmen kararların bozulması ve yeniden açılan davanın karara bağlanmasıyla Osman Kavala’ya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilirken, Mücella Yapıcı, Can Atalay, Çiğdem Mater, Hakan Altınay, Mine Özerden, Tayfun Kahraman ve Yiğit Ali Ekmekçi’ye 18’er yıl hapis cezası ve tutuklama kararı çıktı.

Bu haklı ve onurlu direnişi paylaştığımız arkadaşlarımız için verilen kararlar hukuksuz ve dayanaksızdır. Bu hukuksuzluğu kabul etmiyoruz; arkadaşlarımız da Gezi kadar aktır, yanlarında olmaya devam edeceğiz.

GEZİ’den sonraki dokuz yılda ülkede OHAL kalıcı hale getirildi. Tek bir kişinin ağzından çıkan her sözün ferman kabul edilir hale geldiği, en temel özgürlüklerin dahi askıya alındığı bir düzene geçildi.

Bu düzenin muktedirleri, farklıkları zenginlik olarak gören, hiç kimseyi ötekileştirmeyen, dışlamayan GEZİ’nin değerlerine, demokrasi, özgürlük, adalet, eşitlik talebine adeta savaş açtılar.

GEZİ’Yİ, hafızlardan silip atmak için olmadık yalanlara, iftiralara sığındılar.

12 gencimizin yaşamını yitirmesine,  binlerce insanımızın yaralanmasına yol açanlar GEZİ’YE vandallık etiketi yapıştırmaya kalktılar.

FETÖ’den devralınan iddia-namelere sığınarak, kişi veya kurumlara mal edilemeyecek genişlikte ve zenginlikte çok önemli bir toplumsal direnişten gizli örgüt, darbe senaryosu çıkarmaya çalıştılar.

Milyonların eseri bir direnişi sahiplenen açıklamalarını,  attıkları tweetleri ‘suç delili’ gibi gösterdikleri insanlar için ağırlaştırılmış müebbet cezası isteyecek kadar pervasızlaştılar.  Beraat ile sonuçlanan her davadan sonra bile düşmanlaştırıcı, hukuk tanımayan açıklamalarına yenilerini eklemeye devam ettiler.

Üretime değil, betonlaşmaya, ranta dayalı,  iğneden ipliğe dışarıya bağımlı hale getirerek çökerttikleri ekonominin faturasını bile GEZİ’YE bağladılar.

Ancak ne yaparlarsa yapsınlar milyonların eseri GEZİ’Yİ hafızlarımızdan silmeye, GEZİ’NİN değerlerini, ruhunu yok etmeye güçleri yetmedi.

Milyonların demokrasiye, adalete, özgürlüğe, insanca yaşamaya olan özlemi sürdükçe de yetmeyecek, GEZİ hep yaşayacak.

BUGÜN GEZİ’NİN DEĞERLERİNE DAHA ÇOK İHTİYACIMIZ VAR!

Demokrasinin, adaletin, özgürlüklerin son kırıntılarının dahi rafa kaldırıldığı,

Kazdağlarından, Salda Gölü’ne, Kirazlıyayla’dan Olimpos’a , zeytinlik alanlarından çeşme yarımadasına uzanan doğa talanının hız kesmeden sürdüğü,

Toplumsal yaşamın her alanının Diyanet fetvaları ile yeniden şekillendirilmesinin hedeflendiği

Özgürlükten, demokrasiden, barıştan, yaşanabilir bir kent ve doğadan yana olan herkesin açlıkla, ölümle ve hapisle sınandığı,

Buna karşın katillerin hırsızlıların, yolsuzluk yapanların, tacizci ve tecavüzcülerin pandemi fırsatçılığı ile dışarı salındığı,

Sadece kamu emekçilerinin hak ve çıkarlarını değil, kamu hizmetlerinden yararlanan milyonlarca yurttaşın haklarını korumak için çalışan,  emek meslek örgütleri üyelerinin sürgün gibi çağdışı cezalarla karşı karşıya bırakıldığı,

Günümüz koşullarında GEZİ’NİN değerlerine, dayanışmaya, birliğe, daha çok ihtiyacımız var.

GEZİ değerlerini kendi değerleri olarak gören emek demokrasi güçleri olarak, her geçen gün daha yakıcı hale gelen bu ihtiyaca cevap vermek için,

Eşitliğin, özgürlüğün, barışın, laikliğin, dayanışmanın, insanca yaşamın hakim olduğu bir ülke için mücadelemizi kararlılıkla sürdüreceğiz.

Gezi sürecinde aramızdan hunharca koparılan Berkin Elvan’ın, Ethem Sarısülük’ün, Ali İsmail Korkmaz’ın, Abdullah Cömert’in, Medeni Yıldırım’ın, Hasan Ferit’in, Ahmet Atakan’ın, Mehmet Ayvalıtaş’ın anıları önünde saygıya eğilirken;

Milyonların Demokrasi, Eşitlik, Adalet Mücadelesinin Eseri GEZİ’Yİ ve GEZİ TUTSAKLARINI bir kez daha selamlıyoruz!”

.

Nurhak ölümsüzleri 51. yılında anıldı..

Sinan Cemgil, Alpaslan Özdoğan, Kadir Manga  direnişlerinin 51. yılında İzmir Buca’da Alpaslan Özdoğan’ın mezarı başında anıldı. Buca Emek ve Demokrasi Güçleri tarafından düzenlenen anmaya  muhalif siyasi partiler ve kitle örgütleri  başkanları ve üyeleri,  Denizlerin yoldaşı dava arkadaşı Cengiz Baltacı,İzmir’de yaşayan 68 liler ve HDP İzmir Milletvekili Murat Çepni de katıldı. Katılımcılar  mezarlık kapısından Alpaslan Özdoğan’ın mezarına kadar sloganlarla yürüdü.

Anmada ilk söz THKO Davasından Cengiz Baltacı’ya verildi. Cengiz Baltacı, kuşak olarak çözüm odaklı çalışmalar yaptıklarını, konuşmaktan çok işçilerle, köylülerle ve onların ihtiyaçlarının çözümü üzerinden çalıştıklarını, halkla birlikte çözüm üretmenin önemli olduğunu söyledi.

Ardından Alparslan Özdoğan’ın  ailesi  adına Caner Canlı  konuştu. Konuşması şöyle;

“3 Mart 1946  Buca doğumlu. 7 kardeşin en küçüğüydü. Babası Halil Özdoğan Yanıkkahveler’de bakkaldı.

Çakabey İlkokulu , Buca Ortaokulu ve Atatürk Lisesi  Mezunu. Sonrasında ODTÜ’yü kazandı.

3 Kasım 1970′ de babasını kaybetti ve o günlerde hakkında arama kararı olduğu halde  babasının  cenazesine geldi.   Taylan Özgür’ü çok severdi. Onun ölümü üzerine  korkunç bir üzüntü yaşadığını  arkadaşlarından öğrenmiştik. Hatta kendini yerden yere atmış. Sonrasında bir grup arkadaşıyla  beraber Filistin’de El fetih örgütüne katılmış amaç emperyalizme ve siyonizme karşı mücadele hem de örgütlü mücadele.. Dönüşte yakalanmışlar Diyarbakır Hapishanesi’nde 11 ay kadar yattı. Ablası ve abisi ziyaretine gitti. Sonrasında  yine Ankara yine ODTÜ yine mücadele.

Denizlerin idamına engel olmak için  Amerikan Üssünü ele geçirmeye giderken Nurhak Dağları’nda vuruldu. Akdoğan Abi ve aileden 2 kişi Nurhak’a gidip Alpaslan’ getirdiler. 2 Haziran 1971’de Buca’ya geldi. O gün korkunç bir yağmur vardı. Muradiye Camisinde selası verilmek istendi ama hoca ”Anarşistin selası okunmaz deyince  müftülükten başka bir hoca geldi. Cenazesi yağmur!a rağmen çok kalabalıktı. Ege Üniversite’sinden  öğrenciler de katıldılar . Sonrasında sürekli izlendik, takip edildik, rahatsız edildik ve Buca’dan ayrıldık. Sonrasında takipler hep devam etti.

Buradan bir kere daha sesleniyoruz. Alpaslan Özdoğan adı bir salona, parka ya da sokağa mutlaka verilsin.

“Devrimciler, işçiler, köylüler, öğretmen ve küçük memurlar, subay, öğrenci ve teknik elemanlar, esnaflar, yetimler, dullar, emekliler, kısacası ezilen ve sömürülen yoksul halkımız, sizlere sesleniyoruz.

Amerika ve onun emrindeki hainler yüzünden öz vatanımızda üvey evlat durumuna düştük, hiçbirimiz yarınımızdan umutlu değiliz. Kanımızı emen bir avuç hain ve onların arkasındaki Amerika’ya isyan etmek en kutsal görevimizdir.

Amacımız Amerika’yı ve bütün yabancı düşmanları temizlemek, hainleri yok etmek ve düşmandan temizlenmiş Tam Bağımsız Türkiye’yi kurmaktır.”

5 Mart 1971’de THKO tarafından yayınlanan bu bildiriyi hazırlayanlar arasında Alpaslan Özdoğan da vardı.

Alpaslan Özdoğan devrimci dayanışma ve yoldaşlığın simge isimlerinden biriydi.

Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde görkemli DEVRİM yazısı onun da içinde bulunduğu bir grup öğrenci tarafından yazılmıştı.

Mahir Çayan ve Hüseyin Cevahir İstanbul Maltepe’de çevrildikleri evde en çok onların ölüm haberini duyunca öfkelenmişlerdi.

Mahir Çayan, Alpaslan, Sinan ve Kadir’in öldüğünü duyunca balkona fırlamış ve “Yoksul Halkımız için dövüşüyoruz, sizin için sizler ve çocuklarınız için, Bağımsız Türkiye için,” diye haykırmıştı.

31 Mayıs 1971 gecesi Mahir Çayan ve Hüseyin Cevahir bağımsızlık türküleri söylediler.

1 Haziran’da ise Mahir Çayan ağır yaralandı ve Hüseyin Cevahir katledildi.

Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in en büyük acılarından birini 31 Mayıs 1971’de hissetmişlerdi.

Sinan Cemgil, Nurhak Dağlarında, kendilerini çeviren askerlere, ” Biz sizlerin, halkımızın, bağımsız onurlu ve bolluk içinde yaşayabilmesi için halk düşmanlarıyla, sizi sömüren ve asırlardan beri zulüm altında ezenlerle kavgaya tutuşmuş Halk Kurtuluş Ordusu’nun neferleriyiz” diye seslenmişti.

Çatışma sırasında önce Alpaslan sonra da Kadir ve Sinan Nurhak Dağlarında sonsuzluğa uğurlandılar.

Alpaslan Özdoğan 2 Haziran 1971’de Buca’da toprağa verildi.

Ne yazık ki 68 hareketinin devrimci yiğitleri birer birer yitirildi.

Hüseyin Cevahir, Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan, İbrahim Kaypakkaya ve diğerleri, ölüme gülümseyerek gittiler.

Tarih onları hep haklı çıkarttı.

Bu yıl d aAlpaslan Özdoğan’ı ,devrim şehitlerini ve yitirdiğimiz tüm güzel insanlarımızı sevgi ile anıyoruz.

Anma töreninde bir araya gelen parti, örgüt ve kişiler olarak mücadelenin her aşamasında devrimci dayanışmayı arttırmak zorundayız.

Yürüdüğümüz yollar farklı olabilir ama hedefimiz aynıdır.

Eşitlik, Özgürlük, Devrim ve Sosyalizm..”

Emek Gençliği MYK üyesi Emre Gökmen yaptığı açıklamada  ise, “Kapitalist emperyalist politikaların baskı ve saldırı politikaları gittikçe artıyor. Yanı başımızda Ukrayna’da savaş sürüyor. Burada savaşa taraf olanlar 6. filoya secde duranlardır. Ama bizler Alpaslanların arkadaşları mücadele yoldaşları hala anti-emperyalist mücadeleyi sürdürerek savaşa ve emperyalizme karşı barışı savunuyor bu mücadeleye sahip çıkıyoruz. Alpaslanların devrettiği mücadele bayrağı bugün Gezi direnişinde de devam etti. Onların bayrakları bugün bizim ellerimizde mücadelenin içinde yer alıyor. Elli yıldır süren bitmeyen bu yürüyüşü nihai zafere ulaştırmak için mücadelemizi sürdüreceğimize, bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm için onların militanlığıyla sürdüreceğimize sözümüzü bir kez daha yineliyoruz” dedi.

HDP İzmir Milletvekili Murat Çepni de kısa bir konuşma yaparak, “Onları anmak devrim ve sosyalizm mücadelesini bugün ve yarın zafere ulaştırma kararlılığıdır. Bugün yoldaşlarımızı andığımız gibi Gezi ayaklanmasının da yıldönümündeyiz. Gezi’den aldığımız sonuçta yine Alpaslanlardan aldığımız güç ve mirasın sonucudur. Bütün bunları birleştirerek bu coğrafya da mutlaka devrim ve sosyalizmi kazanacağımıza olan inancımızı, kararlılığımızı bir kez daha ifade ediyoruz” dedi.

68 Liler adına konuşan Hakkı Karadeniz, mücadelenin bağımsız Türkiye, devrim ve sosyalizm mücadelesi olduğunu, silahlı eylem yapmak için değil ABD nin Kürecik üssünü millileştirmek için yola çıkıldığını söyledi, devrim ve sosyalizm mücadelesinde tüm güçlerin ortak davranmasının önemine dikkat çekti.

SYKP Genel Başkanı Cavit Uğur da söz alarak devrim ve sosyalizm mücadelesinin yolunu açan, bu yola ışık  tutanların, hiçbir kişisel hesap gütmeden gösterdikleri özveriyi, cesaretlerinin unutulmadığını, unutulmayacağını söyledi, bu mücadelenin devam edeceğini söyledi.

 

İzmir Emek ve demokrasi Güçleri; Tüm ihlallere ve baskılara rağmen mücadeleye devam edileceği ve mahpusların sesi olacağımızı kamuoyuna bildiririz.

 

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, hasta mahpuslar ve yaşam hakkı ihlallerinin artması  üzerine İzmir Barosu Konferans salonunda bir basın toplantısı düzenledi.  Açıklamayı, İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri adına Kesk dönem sözcüsü Necip Vardal okudu.

Açıklama şöyle;

“Ülkede her dönemde olduğu gibi bu dönemde de ve her alanda olduğu gibi mahpushanelerde de tutuklu ve hükümlülerin anayasal ve evrensel hakları ihlal edilmektedir. Güncel ve yıllardır süre gelen sorunlar yeni yasal düzenlemelerle derinleşmekte ve kalıtsal hale getirilmek istenmektedir. Pandemi nedeniyle getirilen geçici uygulamalar, pandemi koşulları bitmesine rağmen devam etmektedir.

Hasta mahpuslar başta olmak üzere siyasi yahut adli tutuklu ve hükümlülerden insan hakları derneklerine ve barolara gönderilen şikayetlerde ciddi derecede hak ihlalleri yapıldığı görülmektedir. Avukatlara dahi baskı yapılarak ihlalllerin açığa çıkması engellenmek istenmektedir. Yasal düzenlemeler yetersiz ve ayrımcılık yasağı gözetilmeden hazırlanmaktadır. Son dönemlerde yaşlı ve hasta mahpus ölümlerinin arttığı herkes tarafından bilinmektedir.

Yasal düzenlemeler dahi göz ardı edilerek hamile kadınlar ve çocuklu kadınlar tutuklanmakta ya da infaz erteleme talepleri yetersiz ve gerekçesiz sebeplerle reddedilmektedir. Engelli mahpuslar veya ağır hastalığı bulunan mahpuslar hakkında adli tıp kurumu tarafından “CEZAEVİNDE KALAMAZ” şeklinde raporlar verilmesine rağmen savcılıklar tarafından “KAMU DÜZENİ İÇİN TEHLİKELİ OLDUĞU ” iddiasıyla akıl ve mantık dışı gerekçelerle talepleri reddedilmektedir. Doktora erişim hakkı kısıtlanmakta ve ilaçlar ya hiç ya da geç verilmektedir. Ölüme terk edilen yüzlerce mahpus bulunmaktadır.

Mahpuslar arasında ayrımcı uygulamalar yapılmaktadır. Görüntülü görüşme hakkı adli mahpuslara verilirken siyasi mahpuslara verilmemektedir. İnfaz yasasında yapılan lehe değişiklikler her mahpusa eşit şekilde uygulanmamaktadır. Denetimli serbestlik ve koşullu salıverilme talepleri gerekçesiz nedenlerle reddedilmektedir. Her cezaevinin kendine göre uygulaması bulunmakta ve bu uygulamalarında yasal dayanağı bulunmamaktadır.

Çıplak arama uygulaması normalleştirilmekte ve mahpuslar kurumlar tarafından keyfi olarak buna maruz bırakılmaktadır.  İşkence vakıaları artmakta ve takipsizlik kararları ile kamu görevlileri korunmaktadır. Cezaevi koşulları insan onuruna yaraşır şekilde değildir. Koğuşlarda mevcut kapasitenin 2 hatta 3 katı mahpus bulunmakta, yemekler az verilmekte ve sıcak su ile ısınmada da yetersizlikler bulunmaktadır.

Mahpuslar tarafından verilen dilekçeler yok edilmekte ve ispat yükü de mahpuslara yüklenmektedir. Bireysel başvuru formları dahi verilmemektedir. İhlaller tekil olarak kalmamakta silsile halinde ve sistematik bir şekilde toplu olarak gerçekleşmektedir. Dergi, gazete ve kitap sınırlamaları ile psikolojik işkence yapılmaktadır.

Tüm ihlallere ve baskılara rağmen mücadeleye devam edileceği ve mahpusların sesi olacağımızı kamuoyuna bildiririz”

Kayıplar vicdanındır sahip çık..

 

İnsan Hakları Derneği (İHD) İzmir Şubesi, bu haftaki Cumartesi etkinliğini Kayıplar Haftası nedeniyle, kaybedilenlere adayarak gerçekleştirdi. Kaybedilenlerin isimleriyle fotoğraflarının da sergilendiği basın açıklamasında 10 dakikalık oturma eylemi de yapıldı. Basın Açıklaması sonrasında insan hakları savunucuları Pier Üst Geçitinden pankartla yürüyerek deniz kıyısına geçti ve denize kaybedilenlere saygı ifadesi olarak kırmızı karanfiller bıraktı.

Basın açıklaması metni şöyle:

“Bir devlet politikası olarak ;dönem dönem uygulanan gözaltında kaybetme, toplumsal muhalefete yönelik sistematik saldırı yöntemlerinden biridir. Bu kirli yöntemi uygulayan devletler, sisteme karşı aktif mücadele içinde olan insanları gözaltına alıp kaybederek, toplumda kaygı, belirsizlik ve korku yaratmakta ve böylece toplumsal muhalefet susturulmaya çalışılmaktadır. Örgütlü işçiler, sendikacılar, gazeteciler, aydınlar, yazarlar, hukukçular, kısacası toplumun her kesiminden insanlar bu saldırının hedefi olabilmektedir. Gözaltına alınan kişiler genellikle işkence ile katledilmekte ve gizli bir yere gömülerek, cesetleri ortadan kaldırılmaktadır.

Geçen yüzyılda Hitler faşizminden, Latin Amerika’da ABD destekli diktatörlüklere kadar binlerce kişinin katledildiği bu yöntem, dünden bugüne Türkiye’den Sri Lanka’ya, Pakistan’dan Irak’a, Suriye’den ve Mısır’a kadar dünyanın çeşitli bölge ve ülkelerinde düzen muhalifi insanlara karşı hala uygulanmaktadır.

İnsan Hakları örgütlerinin, kayıp yakınlarının, demokrasi güçlerinin ortak mücadele ile devletlerin bu saldırısına karşı toplumsal muhalefeti geliştirdiği ve devletin bu politikasını teşhir ettiği ülkelerde bu saldırı, önemli oranda geri püskürtülmüştür. Arjantin’de Plaza de Mayo Annelerinin uzun yıllara yayılan mücadelesi ve Türkiye’de Cumartesi Annelerinin kararlı mücadelesi bu konuda yol göstericidir.

Cumartesi Anneleri ilk kez 27 Mayıs 1995’de İstanbul’da Galatasaray Meydanı’nda oturmaya başladıklarında, gözaltına alınıp öldürülen Hasan Ocak, Kimsesizler Mezarlığı’nda 10 gün önce bulunmuştu. Aylardır kayıp olarak aranan Rıdvan Karakoç’un da Hasan Ocak’la aynı akıbeti paylaştığının ortaya çıkarılması, diğer kayıp yakınları için de umut oldu.

Yürütülen Hasan Ocak kampanyasından hareketle kayıplara karşı mücadelenin uluslararası düzeyde ele alınması amacıyla, bir yıl sonra İstanbul’da gözaltında kayıplara karşı uluslararası bir kurultay toplandı. 17-19 Mayıs 1996 tarihleri arasında tüm baskılara, göz altılara rağmen toplanan Uluslararası Gözaltında Kayıplar Kurultayı, Arjantinli Plaza De Mayo Anneleriyle Cumartesi Annelerini ve dünyanın birçok yerinden kayıp ailelerini bir araya getirdi, acılar kadar mücadele deneyleri de paylaşıldı.

Bu kurultayda Birincisi; birleşik mücadelenin sürekliliğini sağlamak amacıyla Gözaltında Kayıplara Karşı Uluslararası Komite’nin  kurulmasına karar verildi. İkincisi; Hasan Ocak’ın işkence edilerek öldürülmüş bedeninin bulunduğu tarih olan 17 Mayıs tarihinden hareketle, 17-31 Mayıs tarihlerini “Gözaltında Kayıplara Karşı Uluslararası Mücadele Haftası” ilan edildi.

Sonraki yıllarda; 1997’de Kolombiya’da , 1999’da Filipinler’de 2002’de Almanya’da , 2006’da Diyarbakır’da  ve 2010’da İngiltere’de  gözaltında kayıplara karşı uluslararası kurultaylar düzenlendi.

İnsan Hakları Derneği şubeleri tarafından bir çok ilde  ve yurt dışında bu hafta içinde çeşitli etkinlikler yapılıyor.

Araştırmalarımıza  göre; 1400 cıvarında  insanımız kaybedildi. Bunların bir kısmı  kimsesizler mezarlıklarında ,bir kısmı toplu mezarlarda bulundu. Hala   akıbeti belli olmayan 800 insan, 800 can var. Bu kaybedilen kişilerin  hangi düşünceleri savundukları bize göre önemli değildir. Sadece insan olmaları yeterlidir. Mücadelemiz insan hakları mücadelesidir.

Bir kere daha yineliyoruz.

İnkar , cezasızlık ve zaman aşımı  politikalarına  son verin.

Gözaltında kaybettiğiniz bu insanların kemiklerini istiyoruz, bir mezarları olsun istiyoruz. Kayıplarımızı kaybedenlerin yargılanmasını, tarihinizle yüzleşmenizi  istiyoruz.

Şunu iyi bilin ki

Bu mücadeleden asla  vazgeçmeyeceğiz.

KAYIPLAR BULUNSUN FAİLLER (KATİLLER YARGILANSIN”

Hasta Mahpuslar ölüme terkedilemez

Adalet Bakanlığına yapılan  tüm başvurulara karşın Kırıklar  F Tipi Cezaevinde tutulan  ve dün bulunduğu Çiğli Eğitim Araştırma Hastanesi’nde yaşamını yitiren hasta  mahpus Abdullah Ece’nin ölümüne ilişkin Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde açıklama yapıldı.
İnsan Hakları Derneği (İHD) İzmir Şubesi, Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) İzmir Şubesi, İnsan Hakları Gündemi Derneği (İHG), Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD) İzmir Şubesi,  Ege-Tutuklu ve Hükümlü Aileleriyle Yardımlaşma Derneği  (Ege TUHAY-DER)  ortak açıklama yaptı . Açıklama sırasında “Hasta mahpuslar onurumuzdur”,  “Hasta mahpuslara özgürlük”, “Hak hukuk adalet”, “Zindanlar  boşalsın mahpuslara özgürlük”  sloganları atıldı.
 .
Ortak açıklamayı  ÖHD İzmir Şubesi  Eş  Başkanı Velat Zener okudu. Açılama  şöyle;

 

“​​AKP-MHP iktidarının uyguladığı mutlak ve hukuksuz yargılama ve tecrit politikaları neticesinde cezaevleri birer ölüm evine dönüşmüştür. Süreklileşen ihlaller, hücre cezaları, infaz yakmalar, fiziki-psikolojik saldırılar, tedavi edilmeyen hasta mahpuslara uygulanan tecrit, cezaevlerinde bir ölüme daha neden olmuştur.

​​73 yaşındaki Abdullah ECE, hakkında silahlı örgüte yardım etme suçlamasıyla verilen 2 yıl 4 aylık hapis cezası nedeniyle 09 Eylül 2020 tarihinde Buca 2 Nolu F Tipi Kapalı Cezaevine gönderilmiştir.

Abdullah ECE’nin 10 Haziran 2021 tarihinde, denetimli serbestlik kararı verilerek tahliye edilmesi gerekirken, tahliye edilmemiş, kendisinin ve avukatlarının tüm tahliye başvuruları reddedilmiştir.

​​Cezaevine girdiği tarihten bu yana sağlık sorunları her geçen gün ağırlaşan Abdullah ECE, 05 Nisan 2022 tarihinde Covid-19’a yakalanmıştır. Cezaevi idaresince ailesiyle görüştürülmemiş telefon görüş hakkından yararlandırılmamıştır. Cezaevi idaresi tarafından Abdullah Ece’nin sağlık durumu, sağlık kuruluşuna sevki ve yoğun bakım süreci bilgisi entübe edildiği aşamaya kadar ailesi ile paylaşılmamıştır.

​​18 Nisan 2020 tarihinde ailenin cezaevi idaresini araması üzerine, kendisinin İzmir Çiğli Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde yoğun bakımda entübe olduğu, hakkında infaz erteleme kararı verildiği söylenmiştir.

​​Abdullah ECE hakkında hazırlanan Adli Tıp Kurumu raporunda 05 Nisan 2022 tarihinde Covid-19 testinin pozitif çıktığı, 11 Nisan 2022 tarihinde İzmir Çiğli Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde yoğun bakım ünitesine yatırıldığı, hastanenin 13 Nisan 2022 ve 14 Nisan 2022 tarihli sağlık kurulu raporunda hastanın hayati riskinin bulunduğu aktarılmıştır.

​​13-14 Nisan 2022 tarihlerinde Adli Tıp Kurumu Abdullah ECE’nin hayati riskinin bulunduğu belirtmişken İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı, Abdullah ECE’nin infaz ertelenmesi kararını ancak 18 Nisan 2022 tarihinde vermiştir.

​​Abdullah ECE 14 Mayıs 2022 tarihinde sabaha karşı hayatını kaybetmiştir.

​​Abdullah ECE’ nin hayatını kaybetmesinin 1. Derecede sorumlusu, tüm hastalıklarına rağmen daha önce infazını ertelemeyen, tüm şartları uygun olmasına rağmen 10 Haziran 2021 tarihinde kendisini denetimli serbestlik ile tahliye etmeyen ve covid nedeniyle hastalık durumu entübe aşamasına gelene kadar da Abdullah ECE’ yi hapishanede tutan Cezaevi İdaresi, Cumhuriyet Başsavcılığı ve ilgili diğer yargı kurumlarıdır.

​​Abdullah ECE ve diğer tüm siyasi mahpuslara Denetimli serbestlik uygulanmamakta, mahpusların infazları yakılmaktadır. Bu hukuksuz uygulama cezaevi idaresi kararları ile kanuna aykırı bir şekilde gerçekleştirilmektedir.​​​

​​​​Türkiye Cezaevlerinde hasta mahpusların tahliye taleplerinin yerine getirilmemesi ve mahpusların sağlık hakkı sorunu nedeniyle hasta mahpuslar yaşamını yitirmektedir.​Siyasi mahpuslara uygulanan düşman ceza hukuku politikası ile mahpusların infazlarının yakılması, tedavi hakları ve dolayısı ile yaşam haklarının engellenmesi sebepleriyle cezaevlerinde her gün yeni ölüm haberleri almaktayız. Bu nedenle hasta mahpuslar Türkiye cezaevlerinde devlet eli ile ölüme sürüklenmektedir

Tüm bu sebeplerle cezaevlerinde hasta tutsakların durumuna insani bir çözüm bulma konusunda iktidarı bir kez daha göreve çağırıyor çözüm bulunmadıkça yaşanan her ölümden sorumlu olacaklarını bir kez daha hatırlatıyoruz.

​​​Tüm sorumlular hakkında suç duyurusunda bulunacağımızı ve bu suçun da cezasızlık politikasıyla ödüllendirilmemesi için yargı sürecini sonuna kadar takip edeceğimizi kamuoyuna duyururuz.”

 

 

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri: Soma 13 Mayıs 2014 Unutmadık, Unutturmayacağız!

 


Soma Katliamı’nın 8. yılı olması sebebiyle İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri basın açıklamasını adalet nöbeti yapılan İzmir Mimarlık Merkezinin önünde yaptı.  “Soma’dan Gezi’ye Adalet” çağrısıyla gerçekleştirilen nöbette Soma katliamına dair basın açıklamasını Kesk Dönem Sözcüsü Necip Vardal okudu. Sanatçı İrfan Ertel’in katkısıyla #Soma’da kaybettiğimiz 301 can için anma etkinliği düzenlendi.

#GeziyeÖzgürlük

 

Türkiye değerli bir aydınını yitirdi

AHMET SAY

Sosyalist bir aydın olarak topluma karşı görevini büyük bir samimiyet ve özveri ile yerine getiren Ahmet Say, 10 Mayıs 2022 tarihinde yaşamını yitirdi.

Beş edebiyat eserinin ve konservatuvarlar ile üniversitelerin müzik bölümlerinde temel eser olarak okutulan müzik kitaplarının yazarı, müzik eleştirmeni, edebiyatçı Ahmet Say 6 Eylül 1935 te İstanbul’da doğdu. İstanbul Belediye Konservatuvarı (1951) ve İstanbul Erkek Lisesini (1954) bitirerek Almanya’ya gitti. Bu ülkede Basın Yayın Yüksek Okulunu bitirdi (1960). Dönüşünde Bingöl ve Erzincan’da öğretmenlik ve Halk Eğitim Merkezi Müdürlüğü yaptı.

1964’te Ankara’ya yerleşti. 1967’de yayına başlayan Milli Demokratik Devrim Hareketi’nin sözcülünü üstlenen haftalık Türk Solu adlı siyasi derginin yönetici ekibi içinde yer aldı. Yayın hayatına ara veren Türk Solu dergisinin ardından 12 Mart muhtırası verildiği ancak sıkıyönetim ilan edilmediği kısa süreçte Türkiye Solu Dergisi’nin sahipliğini üstlendi. Bu dergi ancak iki sayı çıkartılabildi, 12 Mart yarı askeri faşist diktatörlüğü döneminde tutuklandı, 17 ay hapis yattı. Hapisten çıktıktan sonra çalışmalarını sürdürdü,  Kocakurt romanını 1976 yılında yazdı. 1977’de ise Cemal Süreya, Vecihi Timuroğlu, Ragıp  Gelencik, Demir Özlü, Ali Püsküllüoğlu ile aylık Türkiye Yazıları’nı çıkarttı. 1980’den başlayarak kendisini bütünüyle müzik yazarlığına verdi.

Öykü ve yazıları kendi çıkardığı dergilerle dışında farklı birçok dergi ve gazetede yayımlandı. Ülke gerçeklerini kendine özgü bir üslûpla yansıttığı öyküleri, hazırladığı dört ciltlik Müzik Ansiklopedisi  ve bir dönem Cumhuriyet gazetesinde yaptığı müzik eleştirileriyle tanındı. “Komil’in Atı” adlı hikâyesiyle TRT 1970 Sanat Ödülleri Yarışmasında başarı ödülünü, bir diğer hikâyesiyle 1974 Sabahattin Ali Hikâye Yarışmasında birincilik ödülünü aldı. İlk romanı Koca Kurt, Milliyet Yayınları 1974 Roman Yarışmasında beğenilerek basılmaya değer görüldü.

Edebiyatçılar Derneği!nin kurucu üyelerinden olup iki dönem genel başkanlığını yapmıştır.

2019 Yılına dek Evrensel Gazetesinde köşe yazarlığı yapmıştır.

YAPITLARI:

Müzik Ansiklopedisi: 4 ciltten oluşan temel bir eserdir.

Müzik Öğretimi (1996): Müzik öğretmenleri için hazırlanan bir derlemedir.

Müzik Tarihi (1994): Türkiye’nin ilk kapsamlı müzik tarihi çalışmasıdır.

The Music Makers in Turkey (1995): İngilizce hazırlanan bir dış tanıtım kitabıdır. Türkçe basımı, Türkiye’nin Müzik Atlası başlığını taşır. Okurlara 1998’de sunulmuştur.

Müziğin Kitabı (2000): Müzik teorisi alanında hissedilen boşluğu bu kitap doldurmuştur.

Müzik Sözlüğü (2002): 600 sayfalık bu sözlük, Türkçenin bir “kültür dili” olarak gelişmesi yolunda, müzik alanından gelen önemli bir katkı olarak değerlendirilmektedir.

Müzik Ansiklopedisi: 3 ciltten, 2072 sayfadan oluşan, on bin madde ve üç bin resim içeren bir eserdir.

Müzik Yazıları (2007): Temel Müzik sorunları karşısında çözümler üretmeye yönelik kaleme alınmış 319 sayfadan oluşan bir eserdir.

Kocakurt (roman, 1976): Ahmet Say’ın bu ilk eseri, Milliyet gazetesinin yarışmasında ödül almıştır. Reklamcı ve partici Koca Kurt ile bar kızı Züleyha’nın 1960-1970 arasındaki serüvenini anlatır.

Bingöl Hikâyeleri (öyküler, 1980)

İpek Halıya Ters Binen Kedi (epik öykü, 1982): Edebiyatımızda ilk “epik hikâye” olarak bilinir. Almanca’ya çevrilerek Berlin’de yayınlanmıştır. Türk masallarının geleneksel başlangıç tekerlemesinin diliyle bir dolandırıcı tüccarın öyküsünü anlatmaktadır. Evrensel Basım Yayın

Güneşin Savrulduğu Yerden (öyküler, 1988): 1980’de Bingöl Hikayeleri adıyla Milliyet Yayınları’ndan çıkan eser, 1988’de Can Yayınları tarafından ve son olarak Evrensel Basım Yayın tarafından “Güneşin Savrulduğu Yerden” başlığı ile yayınlanmıştır.

Müzik Nedir, Nasıl Bir Sanattır? (Sanat Kuramı) Ahmet Say halk kitabı özelliğinde müzik sanatının temel asgari bilgilerini herkesin yararlanabileceği yalın anlaşılır bir dille anlatmış. 2008 Evrensel Basım Yayın

Mozart (Mozart’ın Anısına) başlıklı derleme, büyük bestecinin 250. doğum yılı dolayısıyla Evrensel Basım Yayın tarafından uluslararası bir anlayış koşutunda hazırlanmış (2007) Evrensel Basım Yayın

Ağaçlar Çiçekteydi (Anı Biyografi 2011) Ahmet Say, anılarını anlatırken yakın tarihin siyasal olaylarını hatırlatıyor bize. Evrensel Basım Yayın

Bingöl Hikâyeleri (Güneşin Savrulduğu Yerden) kitabı Ca Yo Ke Tij Ti Ra Bena Vila ismi ile Zazaca olarak Evrensel Basım Yayın tarafından yayınlanmıştır. (2013)

İnsanoğlu İnsanlar (Anı – Otobiyografi, 2016)

 

 

Elli yıllık mücadele, elli yıllık öfke..

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri  bağımsızlık,  demokrasi, sosyalizm mücadelesi yolunda  elli yıl önce idam edilen   Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ı andı.  Alsancak Türkan Saylan Kültür Merkezi  önünde “Bağımsızlık, Demokrasi, Sosyalizm  İçin Denizlerin Mücadelesinde Birleşelim ” pankartı açtı.  Basın açıklaması yaptı.  Açıklama ve yürüyüş sırasında ” Hüseyin Yusuf Deniz sürüyor sürecek mücadelemiz”, “Faşizme karşı omuz omuza”, “Faşizme ölüm halka hürriyet”,  “Yaşasın halkların kardeşliği”, “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz”, “Kahrolsun Amerikan emperyalizmi”, “Emperyalistler, işbirlikçiler 6. filoyu unutmayın”, “Katil ABD işbirlikçi AKP”,  “Gün gelecek devran dönecek AKP halka hesap verecek” sloganları atıldı.  Emek ve Demokrasi Güçleri adına  açıklama yapıldıktan sonra,  EMEK Gençliği  adına da bir açıklama yapıldı. Açıklamalardan sonra  Gündoğdu Meydanına  yürüyerek denize karanfiller bırakıldı. HDP Milletvekili Musa Piroğlu’da açıklamaya ve yürüyüşe katıldı.

Açıklamayı Emek ve Demokrasi Güçleri adına  Disk Ege Bölge Temsilcisi Memiş Sarı yaptı. Açıklama şöyle;

“YAŞASIN TAM BAĞIMSIZ VE GERÇEKTEN DEMOKRATİK TÜRKİYE!

Bundan tam elli yıl önce bugün, emperyalizme, eşitsizliklere, ayrımcılığa, sömürüye, kapitalist tahakküme, savaşa karşı tam bağımsızlık ve gerçek demokrasi, sosyalizm mücadelesi veren üç devrimci, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’a verilen idam cezası uygulandı.

Deniz, Yusuf ve Hüseyin yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı.

Bir siyasi intikam olarak, giderek yükselen devrimci dalgayı, üç fidan nezdinde yeşeren umudu yok etmekti amaç.

Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in mücadeleye atıldığı yıllar, tüm dünyada sol, sosyalist, devrimci mücadelenin yükseldiği yıllardı. Küba devrimi, Latin Amerika’da emperyalizme karşı yürütülen savaş, sömürgeciliğe karşı bağımsızlık mücadeleleri, Vietnam savaşı, merkez kapitalizmin kalbinde kapitalizme başkaldırı…

Dünyanın her yanında işçilerin, emekçilerin, köylülerin, üniversite gençliğinin, halkın iç içe geçmiş mücadelesi emperyalistlere, yerli işbirlikçilerine, sömürüye, baskıcı, faşist rejimlere karşı yükselişteydi.

Ülkemizde ise cumhuriyet tarihinin görece en demokratik dönemi olan, örgütlenmenin, hak arama bilincinin yükselmesiyle dünyadaki hareketin de parçası olarak gelişen devrimci dalga giderek büyüyordu o yılarda. Köylüler sayısız üretici mitingi, toprak işgalleri ve yürüyüşler örgütlemişlerdi; gençlik özgür, demokratik, özerk üniversite için boykotlar, işgaller, NATO’ya, ABD’ye, 6. Filo’ya karşı anti-emperyalist eylemler düzenliyordu; emperyalizme karşı yürüyüşte de grevlerde, fabrika işgallerinde de gençlik ve işçi sınıfı birleşmişti; öğretmenler, sağlık emekçileri, mühendisler, emekçiler ayaktaydı. Böyle bir siyasal iklimde sendika yasasına karşı büyük 15-16 Haziran direnişi gerçekleşti.

Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in de öncülerinden olduğu bu mücadele egemenlerin korkulu rüyası oldu. Dönemin genelkurmay başkanı Memduh Tağmaç’ın “Sosyal uyanış, ekonomik gelişmeyi aştı, bunu durdurmak gerekiyor” sözlerinde özetlenen gerekçe 12 Mart darbesini getirdi ve Deniz’in, Yusuf’un, Hüseyin’in idam kararları hızla onaylandı.

Denizleri idam edenler, sosyalist, devrimci mücadeleyi ezdiklerini, yendiklerini düşündüler, ama Denizlerin uğrunda mücadele verdiği değerler ve mücadeleleri de idamları durdurmak, onları kurtarmak için Kızıldere’de yaşamını ortaya koyan Mahir Çayan ve yoldaşlarının devrimci dayanışması da yolumuza ışık tutmaya devam ediyor.

Mücadele hala 6. Filoya secde edenlerle onları denize dökenler arasında.

Mücadele hala sermayenin tahakkümünü sürdürmek için devrimci gençlerin üzerine salınan dinci-gerici ve sivil faşist çetelerle tam bağımsız, eşit, özgür bir ülke isteyen devrimciler arasında.

Mücadelemiz o gün sermayenin ve darbecilerin safında devrimcilere saldıran grupların parçası olup bugün ülkeyi daha da koyu bir karanlığa sürükleyen iktidar mensuplarına, onların taşıdığı zihniyete karşı.

12 Mart darbesinin başlattığı süreci 12 Eylül 1980 darbesi tamamladı. Memduh Tağmaç’tan, “bugüne kadar hep işçiler güldü, artık gülme sırası bizde” diyen Halit Narin’e, “Biz OHAL’i grev tehdidi olan yerlere müdahale için, iş dünyamız rahat çalışsın diye yapıyoruz” diyen Erdoğan’a bir süreklilik var.

Neoliberal politikaların önünün açılması için işçi sınıfının örgütlülüğünü yok eden darbenin mirasçısı bir iktidar bugün ülkemizi emperyalist güçlere daha da bağımlı hale getirdi; ülkeyi uluslararası tekeller ve onların yerli işbirlikçileri için “cennet”e, işçiler, emekçiler, gençler, halklar için cehenneme çevirdi.

İktidarın ekonomi politikalarına, yoksulluğa, işsizliğe, eşitsizliklere, siyasi tahakküme karşı gelişen öfke savaşın yarattığı yıkımla göç etmek zorunda kalan göçmenlere yöneltiliyor; göçmenler Avrupa’ya pazarlıkta bir koz olarak kullanılıyor.

İktidarını mutlaklaştırmak için zor aygıtlarını seferber eden AKP iktidarı seçim kanunu değiştiriyor, kendisine itiraz eden sendikalara, meslek odalarına saldırıyor, seçimle alamadığı belediyeleri kayyumla ele geçiriyor, siyasetçileri tutukluyor, milyonların oyunu almış HDP’yi kapatma davasıyla, çivilemekle tehdit ediyor, parti binalarında karanlık güçlerin katliamına yol veriyor, bu ülkenin en onurlu, haklı, kitlesel direnişi olan Gezi’yi lekelemeye, umudu yok etmeye çalışıyor.

Her gün kadınlar katledilirken, kadına yönelik şiddet tırmanırken İstanbul Sözleşmesinden hukuksuzca çekilerek kadınların mücadeleyle kazandıkları haklarını gasp etmeye devam ediyor.

12 Mart’ın önünü açtığı karanlık giderek koyulaşırken Deniz’in, Yusuf’un, Hüseyin’in uğruna yaşamını ortaya koyduğu mücadeleyi tüm alanlarda yükselterek sürdürmek onları anmanın en güzel yolu!

Bugün emperyalizme karşı bağımsızlığı ve enternasyonalizmi, kapitalizme, sömürüye karşı emeği, savaşlara, milliyetçiliğe, şovenizme karşı barışı ve halkların kardeşliğini, insanca çalışma ve yaşama koşullarının sağlandığı laik, gerçekten demokratik bir ülkeyi, üretenlerin söz, yetki, karar ve iktidar sahibi olduğu bir düzeni savunan devrimci bir mücadele her zamankinden daha yakıcı bir ihtiyaçtır.

Bu halk kendisine giydirilmek istenen gerici, faşist gömleği reddederek ülke tarihinin en onurlu, en haklı direnişini, Gezi’yi yarattı, Gezi’nin değerlerinden, ruhundan asla taviz vermeden Gezi’ye yönelik intikam davasına karşı dayanışmasını ortaya koydu.

İşsizliğe, yoksulluğa, eşitsizliklere, sömürüye, doğanın ve kamu kaynaklarının yağma ve talanına, ama asıl önemlisi tüm bu sorunları yaratan emperyalist kapitalist sisteme karşı dipten bir dalga büyüyor.

“Yollar yürümekle aşınmaz” diyenlere karşı yürüye yürüye başka bir yolu açtı Denizler, Mahirler, İbrahimler.

Bugün bu yoldaki yürüyüşü sürdürmek hepimizin görevi ve bu mücadelede yitirdiklerimize borcumuzdur.

Bu ülkenin kurtuluşu sağda, restorasyonda değil, devrimcilerin açtığı yoldan yürümekten geçmektedir!”

Emek Gençliği  Sözcüsü yaptığı açıklamada, “50 yıllık bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm yürüyüşünde devraldığı bayrağı taşımak için sokaklarda, meydanlarda olacak, onların son sözlerindeki mücadele rotasını yeniden ilan edecek. Ancak Deniz’ler senede bir defa, haykırdığımız sloganlar, dillendirdiğimiz talepler, sıktığımız yumruklarla anılacak bir mücadele mirası bırakmadılar. Onlar, memleketin her yerinde, atölyelerden fabrikalara, mahallelerden üniversitelere ve liselere, gençliğin bulunduğu bütün alanlarda kendi enerjisi, talebi ve ihtiyaçlarıyla örgütlü mücadeleye atılmasıyla anılabilir. Denizler, gençliğin talepleri etrafında mücadelesinin antiemperyalist karakter kazanmasıyla, dünyanın her yanını yağma ve savaşa açan bir avuç sermayedara ve onların başta tek adam yönetimi olmak üzere ülkemizdeki ortaklarına karşı yürüttüğümüz tam bağımsız ve demokratik Türkiye mücadelesiyle anlaşılabilir.”

“Emek Gençliği olarak her kesimden Türkiye gençliğini Denizlerin büyüyen mücadele mirasının parçası olmaya, kapitalist emperyalizme ve iktidarlarına karşı demokrasi, bağımsızlık ve sosyalizm mücadelesini büyütmeye çağırıyoruz.” dedi.

HDP İzmir İl Binasında Deniz Poyrazı katleden, katil Onur Gencer’in yargılandığı davanın 6. Ağır Ceza Mahkemesinde 3. duruşması yapıldı. İzmir Baro Başkanı Özkan Yücel ve avukatlar tarafından mahkeme heyeti reddedildi.

Halkların Demokratik Partisi (HDP) İzmir İl Örgütü binasına yönelik 17 Haziran 2021 tarihinde  silahlı saldırı düzenleyen,  binada saldırı esnasında  bulunan Deniz Poyraz’ı katleden  katil  Onur Gencer’in yargılandığı davanın 3’üncü duruşması yapıldı.   Duruşma öncesi, adliye önünde bir araya gelen  emek ve demokrasi güçleri ve  HDP İzmir İl Örgütü, “Katillerden hesap soracağız. Faşizm yenilecek. Biz kazanacağız” yazılı pankartı açtı.

HDP Grup Başkanvekili ve İstanbul Milletvekili Saruhan Oluç yaptığı basın açıklamasında;

“Bu tek kişinin hazırlayıp yaptığı bir cinayet, bir suikast, bir katliam girişimi değildir dedik. Türkiye’de her zaman bu tür siyasi saldırıların ve katliamların arkasında devletin içinde odaklanmış olan çeşitli çetelerin ve karanlık odakların organizasyonu olduğu bilinir. İlk kez değildir bu. Bütün bu tür saldırılarda ve katliamlarda her zaman böyle olmuştur ve devletin içinde odaklanmış olan o karanlık çeteler her türlü koruma ve kollama faaliyetini eğitim, azmettirme ve planlama faaliyetini gerçekleştirmişlerdir. İşte Deniz Poyraz arkadaşımızın katledilmesi de böyle bir iştir. Biz o nedenle ilk gün dedik ki, tetikçi belli, katil belli, o alçağın teki, onun önemi yok. Ama esas önemli olan o tetikçiyi azmettirmiş olanlar kimlerdir, o cinayeti, o suikatı planlamış olanlar kimlerdir? O tetikçiyi eğitmiş olanlar kimlerdir? O tetikçiyi azmettirenlerin içindeki siyasi ve bürokratik odaklar kimlerdir? Bunların açığa çıkarılması gerek dedik ilk gün ve ilk günden beri, ilk duruşmadan beri bugüne kadar da aynı talebimizi ileri sürdük. Ve ne yazık ki mahkeme heyeti bugüne kadar bu konuda herhangi bir adım atılması doğrultusunda gereken işlemleri yapmadı. Neden? Neyi gizliyorsunuz? Neyi koruyor ve kolluyorsunuz? Bu soruyu ilk gün sorduk sonuna kadar sormaya devam edeceğiz.”

“HDP bu saldırılardan yılmaz, bu saldırılardan korkmaz. Deniz Poyraz davasında da bu mücadeleden asla geri durmayacağız. Ta ki o katilin arkasındaki planlayıcı, azmettirici devlet içindeki karanlık çeteler, bunun siyasi bürokratik ilişkileri ortaya çıkana kadar” dedi.

Basın açıklamasında ‘Kadınlar Birlikte Güçlü’  hareketinin temsilcisi de  açıklama yaptı. Okuduğu açıklama şöyle;

“17 Haziran 2021 tarihinde katil Onur Gencer’in HDP İzmir il binasında kız kardeşimizi katletmesinin üstünden on ay geçti. Tam on aydır Deniz’in isyanıyla, onun öfkesiyle adalet aramaya devam ediyoruz.

Deniz’in cenazesini omuzlayan kadınlar olarak sokaklarda, meydanlarda, mahkeme salonlarında gerçek adaletin sağlanması için mücadele ediyoruz. Onur Gencer’in ve onu HDP il binasına gönderen faillerin tamamının yargılanması ve gerçek adaletin sağlanmasının bu mücadele sonucu olacağına inanıyoruz.

İstanbul Sözleşmesini feshederek kadın katliamlarının önünü açan, iyi hal ve tahrik indirimleriyle failleri değil kadınları yargılayan, kadın kurumlarını kapatarak ve kadınları gözaltına alarak, TUTUKLAYARAK, KAZANILMIŞ HAKLARIMIZI GASP ETMEYE UĞRAŞARAK BIZI YILDIRACAĞINI, GÜÇTEN DÜŞÜRECEĞİNİ ZANNEDEN AKP ve MHP iktidarının tam karşısında sesimizi, sözümüzü, ÖRGÜTLÜLÜĞÜMÜ, DAYANIŞMAMIZI  büyütmeye devam ediyoruz.

DENİZ’İN UĞRUNA MÜCADELE ETTİĞİ DEMOKRASİ VE BARIŞI BU TOPRAKLARDA YEŞERTME İNADIMIZDAN VAZGEÇMEYECEĞİZ!

Katledilen her kadın İÇİN OLDUĞU gibi Deniz için de  GERÇEK ADALET TESİS EDİLENE KADAR  bu mahkeme sürecinin takipçisi olmaya ve sokaklarda Deniz’in isyanını kuşanmaya devam edeceğiz.

Tek bir kadının erkek devlet zihniyetiyle katledilmediği, tacize tecavüze uğramadığı, sömürülmediği bir dünyayı biz kuracağız!

Deniz için adalet istemekten vazgeçmeyeceğiz ve muhakkak bu adaleti sağlayacağız!

Deniz Poyraz İsyanımızdır!

Yaşasın Kadın Dayanışmamız”

Açıklamalardan sonra duruşmaya girildi.

Katil Onur Gencer tutulduğu cezaevinden duruşmaya Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) ile katıldı. Mahkeme heyeti,  İzmir Baro Başkanı Özkan Yücel ve dava avukatları tarafından reddedildi.   Ret talebini üst mahkemeye gönderen mahkeme heyeti, Onur Gencer’in sonraki duruşmada salona getirilmesine karar verdi. Duruşma, 18 Temmuz’a ertelendi.