İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri; Uğur Mumcu onurumuzdur..

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, katledilişinin 30.yılında gazeteci-yazar Uğur Mumcu’yu andı.

Alsancak Havagazı Fabrikasında bulunan İzmir Gazeteciler Cemiyeti önünde yapılan anmaya İzmir Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Dilek Gappi de katıldı, ortak açıklamayı İzmir Barosu Başkanı Av. Sefa Yılmaz okudu.

Ortak açıklamaya geçmeden önce, İzmir Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Dilek Gappi söz alarak; “Hasan Tahsin’in yaktığı bağımsızlık meşalesini, Uğur Mumcu’nun yaktığı özgür habercilik ateşini asla söndürmeyeceğiz. Karlı sokaklarda yürümeye devam edeceğiz” dedi.

İzmir Tabip Odası Başkanı Dr. Süleyman Kaynak söz alarak, “Sevgili Uğur Mumcu sadece bir gazeteci değildi, bir bilim insanı idi, bir filozoftu…

Neden bilim insanı idi, hayatını kaybettiği 30 yıllık dönem içinde yıllarca oluşmaması için çaba sarfettiği, savunduğu ilkelere karşı gelişen ve aslında büyük bilgi birikimi ile öngördüğü sorunların hepsi, tek tek önümüze geldi. Siyasal islamı onyıllarca önce analiz eden bir bilim insanı idi , çok güçlü bir sosyal bilimci idi , yeni düşünceleri en anlaşılır şekilde yazan, duyuran bir filozof idi…

Siyasal islamın aslında din kisvesi altında , tam bir aldatmaca , tam bir ticari ilişkiler ağı ve rant odaklı tarikatlar bütünü , insanları ekonomik olarak, sosyal olarak, düşünsel ve bedensel olarak köleleştirmeye çalışan, adaletten ve insanlıktan uzak bir mekanizma olduğunu yıllarca anlattı. Ve ne yazık ki bu yüzden karanlık güçler tarafından katledildi.

Karanlık güçler eliyle katilleri ve katillerin içinde yeraldığı duvar saklandı, tuğlalarına dokunulmadı ve bu duvar giderek bugün hepimizin üzerine yıkılıyor…. Ve ne yazık ki biz bunları adım adım yaşayarak gördük… Ama bugün hala ne yazık ki tarikat – siyaset – ticaret üçgeni bu ülkeyi, bu insanları köleleştirmeye , bu toplumu teslim almaya çalışıyor…

Sivil toplum örgütleri olarak İzmir Tabip Odası olarak, bu gerçekleri görerek , insanlarımızı ve toplumumuzu uyarmayı ve Uğur Mumcu’nun mirasını ve vasiyetini koruyup canlı tutmayı bir and olarak devam ettiriyoruz. Bu nedenle uygar , laik , demokratik bir ülke için haklıdan yana bu mücadelemiz sevgili Uğur Mumcu’nun meşalesi altında , Büyük Önder Atatürk’ün bayrağı altında devam edecektir. Hep demokrasiden yana , laiklikten yana , uygarlıktan yana ve halktan , haklıdan yana olacağız. Çünkü Uğur Mumcu şöyle söylemişti ; Haklıdan yana değil, güçlüden yana olanlar korkak ve kaypak olurlar. Güç merkezi değiştikçe dönerler; fırıldak olurlar.

Sevgili Uğur Mumcu, düşündüklerini, yazdıklarını ve bıraktığın mirasını koruyacağız, yaşatacağız ve geliştireceğiz…

Sözümüz sözdür…” dedi.

Disk Ege Bölge Temsilcisi Memiş Sarı, araştırmacı gazeteciliğin ve demokrasi mücadelesinin unutulmaz ismi, Uğur Mumcu’yu 30.yılında saygı ile anarken, cezaevlerinde bulunan gazetecileri ve Uğur Mumcu, Metin Göktepe, Namık Tarancı ve diğer öldürülen gazetecileri unutmayacağız dedi.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri adına ortak açıklamayı İzmir Barosu Başkanı Av.Sefa Yılmaz yaptı.
Açıklama şöyle;

“Sevgili Dostlar,
İzmir’in demokrat insanları,
İzmirli Devrimciler,

Muammer Aksoy ve Hrant Dink gibi yine ülkemiz tarihinin karanlık ocak ayında kaybettiğimiz bir değerimizi, Türkiye’yi çevreleyen karanlıklar sarmalından çıkarıp toplumu aydınlık yarınlara kavuşturmayı amaçlayan Uğur Mumcu’yu anmak için bir aradayız.

24 Ocak 1993, Türkiye’de araştırmacı gazetecilik anlayışından taviz vermeyip, aynı zamanda hukuk ve demokrasiden yana olmak demenin ne olduğunu bütün Türkiye’ye inat ve ısrarla anlatan araştırmacı gazeteci yazar Uğur Mumcu’nun; alçakça bir saldırı sonucu katledildiği tarih olarak Türkiye tarihinin kara kaplı suikastlar defterinde yerini almıştır.

Yedek subay olarak başladığı askerlik görevini Patnos Dağlarında “Sakıncalı Piyade Er” olarak tamamlayan, 12 Mart’ın zindanlarında tutuklu kalan Mumcu, Türkiye toplumunun demokrasi mücadelesinin etkin bir öznesi olmuştur.

Onu, 12 Eylül Darbesinden sonra kapatılan Barış Derneği davası devam ederken, tutuklu yönetici ve üyeleri yazılarıyla savunurken görürüz.

Faşist Cunta liderinin vatan hainliğiyle suçladığı, Aydınlar Dilekçesini hazırlayanlar arasında o da vardır.

Abdi İpekçi cinayetinden, Papa suikastine giden yolda, silah kaçakçılığı – terör – mafya bağlantılarının düğümlerini o çözmüştür.

Siyasal iktidarların gözlerden uzak tutmaya çalıştığı kirli ilişkilerini gün yüzüne çıkarmaya çalışırken; 12 Eylül 1980 darbesinden 1984 yılına kadar yurtdışına gönderilen din görevlilerinin maaşlarının, Körfez sermayesi tarafından fonlandığını açığa çıkararak, laik görünümlü askeri vesayetin özünü de tarihe mal etmiştir. Din – siyaset – ticaret üçgeninin tüm belgeleriyle ve kanıtlarıyla ifşasını o gerçekleştirmiştir.

Faili meçhul cinayetlerin yaşandığı, Kürtlerin yaşam hakkının ihlal edildiği; muhafazakarlaşmaya, din temelli, gerici ve baskıcı bir rejim kurma çabasının gündemde olduğu sürecin güç odaklarına karşı, laiklikten yana, özgürlük ve eşitlik mücadelesi veren bütün toplumsal kesimlere ayar verilmeye çalışıldığı bir dönemde Mumcu; Türkiye Hizbullahı, İBDA-C gibi silahlı örgütlerin sahiplendiği bir suikast sonucu katledilmiştir. Aynı derin yapılar bu defa 24 Ocak 2001 tarihinde; işkence ve kitlesel korku yaymayı yöntem olarak benimsemiş Türkiye Hizbullah’ının çökertildiği operasyonu yöneten Emniyet Müdürü Gaffar Okkan’ ı Diyarbakır’da katletmiştir.

Bu iki suikastın arkasında olduğu, güçlü argümanlarla öne sürülen Türkiye Hizbullahı’nın siyasi kanadı olan parti ve liderleri ise bugünün siyasetinde muteber bir müttefik muamelesi görmekte; suçlarının hesabı sorulmadan Türkiye’nin geleceğinde rol sahibi olmaya çalışmaktadır.

Bu cinayetin arka planını bilenler, ülke tarihinin karanlık operasyonlarının özneleri, “O tuğla çekilirse duvar yıkılır” “Bu işi devlet yapmıştır. Siyasal iktidar isterse bu olayı çözer.” diyerek gerçeği açıkça ifade ettikleri halde, yürütme ve yargı, geçen 30 yılda bu cinayetin planlayıcılarını, azmettircilerini, asli failleri ortaya çıkarmaktan imtina etmiş, aksine bu ve benzer olayların etrafına örülen karanlık duvarı daha da güçlendirmişlerdir.

Bugün Mumcu’nun mirasına sahip çıkmak basın özgürlüğüne, eleştirel ve araştırmacı gazetecilik anlayışının ürettiği toplumsal faydaya, hukuk devletine, laikliğe, barışa ve demokrasiye sahip çıkmaktır.

Mumcu’nun mirasına sahip çıkıyor, bütün karanlıkta kalmış suikastlerin yalnızca tetikçilerinin değil o tetikçilerin arkasındaki kirli ilişkilerin de açığa çıkmasını, yetki ve iktidarı fiilen kullananlardan talep ediyoruz.

Susmayacağız!

Vazgeçmeyeceğiz!

Teslim olmayacağız!

Uğur Mumcu Onurumuzdur!

Uğur Mumcu Ölümsüzdür!

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri”

Faşizme İnat Kardeşimizsin Hrant..

Ìzmir Emek ve Demokrasi Güçleri Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde, Hrant Dink’i katledilmesinin 16.yılında andı ve basın açıklaması yaptı. Açıklamayı İzmir Barosu Başkanı Sefa Yılmaz okudu.
Açıklama şöyle;

“Değerli dostlar, Hrant’ın sevgili arkadaşları,

16 yıl önce, 19 Ocak 2007’de öldürülen, Agos Gazetesi’nin kurucusu, genel yayın yönetmeni ve yazarı, dostumuz Hrant Dink’i anmak için bir aradayız.

Hâlâ elem duyduğumuz, acısını yüreğimizde hissettiğimiz bu cinayetin arkasındaki güçler ortaya çıkarılmadı, hâlâ karanlıkta kalan noktalar aydınlatılmadı. Hrantımız’ın katlini planlayanlarla, ölüm emrini verenlerle hesaplaşılmadı.

O dönemde ve bugün görevde olan iktidarın açık ve gizli ortakları arasındaki güç savaşının ortasında yürütülen soruşturma ve yargılama süreçleri, hakikate ulaşmamızı sağlamak şöyle dursun, belirsizlikleri çoğalttı, gerçek faillerin ortaya çıkarılmasını engelledi.

Hatırlayalım;

22 Şubat 2004 tarihinde Genelkurmay

Başkanlığı tarafından Hrant Dink’e yönelik oldukça ağır ifadeler içeren bir basın açıklaması yapılmıştır.

24 Şubat 2004 tarihinde, İstanbul Valiliğinde, vali yardımcısı ve MİT mensupları, Hrant Dink ile [Hrant Dink’in “had bildirme” olarak tarif ettiği bir görüşme gerçekleşmiştir.

16 Nisan 2004 tarihinde Hrant Dink hakkında “Türklüğü Aşağılama” suçlaması ile iddianame düzenlenmiştir.

Şişli 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen davada 7 Ekim 2005 tarihinde Hrant Dink hakkında ‘mahkumiyet’ kararı verilmiş, bu karar 1 Mayıs 2006 tarihinde Yargıtay tarafından onanmıştır.

Yaşanan tüm bu süreçlerde, basında ve görsel medyada yayınlanan haberlerle, yapılan yorumlarla, toplumda nefret duygusu yaratılmış, açıktan ölüm tehditleri yöneltilmiş, sevgili Hrant Dink adliye binası içinde fiziki saldırıya uğramıştır.

Cinayet sonrası ortaya çıkan belgelerden, emniyet ve istihbarat görevlilerinin bir cinayet hazırlığından haberdar oldukları, bu bilgileri ilgili makamlara iletmedikleri, Hrant’ın korunmadığı anlaşılmıştır.

Hrant’ın ailesinin avukatlarının yaptığı başvuru üzerine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Dink-Türkiye kararında; resmi makamların Hrant Dink’in ölümcül bir saldırıya maruz kalma ihtimalinin yüksek olduğunu bildiklerini ya da bilebilecek durumda olduklarını, somut koşullara bakıldığında Hrant Dink’e yönelik tehlikenin açık ve yakın bir tehlike olduğunu, cinayetin işlenmesini önlemekle yükümlü olan makamların ayrı ayrı ya da koordineli bir biçimde planlanmasından ve yakında işleneceğinden haberdar olmalarına rağmen Hrant Dink cinayetinin engellenmesi amacı ile harekete geçmedikleri ve cinayette sorumluluğu olan görevliler hakkında etkin bir soruşturma da yapılmadığı, bu nedenlerle yaşama hakkının esastan ve usuli yönden ihlal edildiği sonucuna varmıştır.

Sevgili dostlar,

Başka cinayetlerden sonra telaffuz edilen, duvarın ortasındaki o tuğla Hrant Dink suikastinden sonra da hiçbir zaman çekilmedi.

Yıkılmasından korkulan o duvar, toplumumuzun, bu ülkede yaşayan halkların aydınlığa kavuşmasını engelleyen, bizi karanlıkta yaşamaya mahkum eden duvardır. Haklara ve özgürlüklere tam anlamıyla kavuşacağımız, barış içinde birlikte yaşayacağımız, demokrasinin, hukuk devletinin tüm kurum ve kurallarıyla yürürlükte olduğu bir düzeninin önündeki duvardır.

Malatyalı devrimci, hakikat arayıcısı, bu topraklarda barış içinde bir arada yaşama idealinin simgesi olan kardeşimiz Hrant’ın öldürülmesi, Cavit Orhan Tütengil’den Abdi İpekçi’ye, Bahriye Üçok’dan Muammer Aksoy’a, Musa Anter’den Uğur Mumcu’ya dek uzanan, karanlıkta kalmış siyasi cinayetler zincirinin bir halkasıdır.

Tüm bu cinayetlere baktığımızda gördüğümüz şey, bizi karanlığa mahkum etmek isteyen güç odaklarının hoyratlığı, acımasızlığı ve kendilerine duydukları sınırsız özgüvendir.

Bizler, Hrant’ın şahsında biçimlenen düşünce ve düşünceyi ifade etme özgürlüğünü talep edenler, hakikat ve adalet arayışında olanlar; barış, demokrasi ve özgürlükler önüne örülen o duvarları yıkmaya, karanlığı aydınlığa kavuşturmaya kararlıyız.

Bu cinayetin gerçek suçluları ortaya çıkana kadar, hiçbir suçun cezasız kalmaması için yargılama süreçlerini takip etmekten, bu uğurda her koşulda mücadele etmekten vazgeçmeyeceğiz.

Dostumuz, kardeşimiz Hrant Dink’i, yitirişimizin 16. yılında sevgi ve hiç bitmeyen bir özlemle anıyoruz.

Faşizme İnat Kardeşimizsin Hrant!”

Barış Akademisyenleri,inadımızdan, direnmekten ve birbirimizden vazgeçmeyeceğiz. Türkiye’ye Barış, Akademiye Özgürlük gelene kadar…


İzmir’de Eğitim-Sen 2 Nolu Şube Karşıyaka çarşı girişinde 236.hafta oturma eylemini gerçekleştirdi. KHK ile ihraç edilen Barış Akademisyenleri ve emek ve demokrasi güçlerinin de katıldığı eylemde, bu hafta Barış Akademisyenleri açıklama yaptı. Barış akademisyenleri adına açıklamayı Prof.Dr.Zerrin Kurtoğlu okudu.
Açıklama şöyle;

“BASINA ve KAMUOYUNA
Yeni bir 11 Ocak’ta bir kez daha: Akademik özerklik ve ifade özgürlüğü için! 11 Ocak 2016’da biz 1128 akademisyen, sistematik hak ihlallerini eleştiren “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriyi imzaladık. Barış istedik, adalet talep ettik, hakikati öğrenme hakkını savunduk. Bildirinin kamu ile paylaşılmasının hemen ardından gelen tepkilere ve tehditlere rağmen imzacı sayımız 2212’ye çıktı. Hatta toplumun pek çok farklı kesimi destek imza metinleri yayınlayarak bize ve barış çağrımıza sahip çıktılar.

Şehirlerin, kültürel birikimlerin, aidiyetlerin, insan yaşamının değersizleştirildiği bir yıkım sürecine itirazımızı dile getirdik. Bizim barış çağrımıza ise hak ihlalleri ile yanıt verildi. Kimilerimiz gözaltına alındı, tutuklandı, tehdit edildi, yaşadığı şehri terk etmeye zorlandı. Diğerlerimiz hakkında disiplin soruşturmaları ve adli soruşturmalar açıldı, yetmedi sosyal güvenlik kayıtlarına düşülen şerhlerle başka işlerde çalışmamız bile engellendi. Coğrafyamızın trajedileri haline gelmiş sürgün, ölüm, kan banyosu tehditleri, hapis ve yoksulluktan biz de payımıza düşeni aldık. Oysa aradan geçen onca yıla rağmen imzalarımızın çıkış noktası haklılığını koruyorken, bugün 2016’da savunduğumuz ilkeler hâlâ savunulmayı hak ediyor.

Bu 7 yıl, hatta vakıf üniversitelerinden sözleşmesi uzatılmayarak atılanlarla birlikte neredeyse 8 yıl, tarihe “sosyal ölüm” olarak geçen şeytanlaştırma, siyasi yargılamalar, emekliliğe/istifaya, imza çekmeye zorlama; iş sözleşmelerinin feshedilmesi, açığa alınma, yıldırmalarla ama aynı zamanda hak ve özgürlüklerimizin savunusu ve dayanışmayla da geçti. Barış talep eden 822 imzacı akademisyen “terör örgütü propagandası yapma” suçlamasıyla ceza mahkemeleri önünde yargılandı. Kamu/Vakıf üniversitelerinde çalışan 406 barış imzacısı arkadaşımız, 4239 KESK’li yoldaşımız ile beraber OHAL Kanun Hükmünde Kararnameleriyle kamu görevinden ömür boyu çıkartıldılar. 2019 yılında AYM’nin Barış Bildirisi’ne imza atmanın ifade özgürlüğü kapsamında olduğuna hükmetmesiyle ceza davalarından beraat etmemize rağmen, bizler için KHK zulmü hâlâ devam ediyor. KESK’li dostlarımız, yoldaşlarımız; 236 haftadır, burada, korkmadan, yılmadan direnişlerini sürdürüyorlar. Bugün buraya onlara katılmaya, seslerine sesimizi katmaya geldik.

7 yıl sonra bugün, bu kez, barış akademisyeni, Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı’nın tutuklu yargılandığı bir davanın duruşmasının yapıldığı 11 Ocak tarihinde, tarihe bir kez daha kayıt düşüyoruz; bizi açlıkla, yoksullukla, siyasi yargıyla terbiye etmeye çalışanlara dayanışma ve hak savunusu ile yanıt veriyoruz.

Bu coğrafyada yaşayan halklara, ağaca, çocuğa, kadına, bilim ve ifade özgürlüğüne sahip çıkmak suç değil, onurlu bir görevdir. Aynı zamanda bunlara hasım olan herkese hatırlatıyoruz; hangi kurumsal siyaset dengesi, seçim sonucu ve yürütme olursa olsun, bilimsel akademik araştırma ve ifade özgürlüğünü, barışı, doğayı ve emeği savunmaya devam edeceğiz. Bizler, ağaca, canlıya, akla düşman bir zorbalığa karşı hak ve özgürlüklerimizi savunmaya, özgür bilimsel eğitim ve araştırma için vicdanımızı dinlemeye, hakikati aramaya ve ifade etmeye devam edeceğiz. Bu yolda dayanışma içinde bir araya geldiğimiz hapsedilen hak savunucularının; Gezi tutsaklarının; İçişleri Bakanı tarafından isimleri verilerek hedef gösterilen barış imzacısı arkadaşlarımızın; Şebnem Korur Fincancı’nın ve KHK zulmüne karşı direnmekten vazgeçmeyen KESK’li dostlarımızın yanında olduğumuzu teyit ediyoruz. Bizler aynı hikayenin kahramanlarıyız.

Sadece işini değil, huzurunu, sağlığını, fiziki özgürlüğünü ve yaşamını yitiren arkadaşlarımızı unutmuyoruz. Biat etmemek için özgür aklımızı yitirmeyeceğiz. İnadımızdan, direnmekten ve birbirimizden vazgeçmeyeceğiz. Türkiye’ye Barış, Akademiye Özgürlük gelene kadar…

İzmir Dayanışma Akademisi- BİRARADA Bilim, Sanat, Eğitim, Araştırma ve Dayanışma Derneği-Ankara Dayanışma Akademisi BAK-Almanya Derneği Eskişehir Okulu İnsan Hakları Okulu -Kampüssüzler Kocaeli Dayanışma Akademisi – Kültürhane- Türkiye’deki Barış Akademisyenleri ve Hak Savunucuları ile Dayanışma Derneği-Fransa (SUP DDHT)”

Kaza değil cinayet, İşçilerin katili sermaye düzeni

İzmir İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi 30 Aralık Cuma Günü Bornova Viven Tower inşaatında yitirdiğimiz altı işçi cinayetiyle ilgili Viven Tower inşaatı karşısında protesto eylemi ve basın açıklaması düzenledi. İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri ve Emek ve Özgürlük ittifakı da protesto eylemine katıldı. İSİG Meclisi’nin açıklamasından sonra Emek ve Özgürlük ittifakı da bir açıklama yaptı. Açıklamalar sırasında “İşçilerin birliği sermayeyi yenecek”, “İşçilerin katili sermayenin düzeni”, “Gün gelecek devran dönecek AKP halka hesap verecek”, “İşçiler ölüyor hükümet koruyor” sloganları atıldı. HDP Milletvekili Musa Piroğlu da basın açıklamasına katıldı. Piroğlu söz alarak, işçi cinayetlerinin sebebinin sermaye düzeni olduğunu, iş cinayetleri karşısında sendikaların ve meslek ve kitle örgütlerinin yeteri kadar ses çıkarmadığını güçlü ses çıkarmazsak bu iş cinayetlerinin süreceğini söyledi.

İSİG Meclisi’nin basın açıklamasını KESK Dönem Sözcüsü Mustafa Güven okudu.
Açıklama şöyle;

“KAZA DEĞİL CİNAYET !
2022 de en az 1800 işçi hayatını kaybederken İzmir’de de en az 90 işçi çalışırken iş cinayetlerine kurban gitti.

Öncelikle bu olayda hayatını kaybeden Yıldırım Sarı, Fesih Çiftçi, Baykal Gürbüz, Eraslan Akkaya, Ali Şükrü Duru ve Ümit Kara işçi kardeşlerimizin yakınlarına başsağlığı ve sabır diliyoruz, yaralı işçi arkadaşlarımıza acil şifalar diliyoruz.

2022 Yılında İzmir için Ezilme, patlama, yüksekten düşme, zehirlenme yani çok basit işçi sağlığı ve işçi güvenliği önlemlerinin alınmaması nedeniyle yaşanan ölümler desek kısaca özetlemiş oluruz. Ayrıca ülkemizde iş cinayetlerinin yaklaşık üçte biri inşaat işkolunda meydana gelmektedir.
Son yıllarda artan Gökdelen inşaatlarında işçi ölümlerine neden olan olaylar, yüksekten düşme, ezilme yani en basit işçi sağlığı ve işçi güvenliği tedbirleri ile engel olunabilen ölümler olduğunu görüyoruz. 30 Aralık Cuma Günü Bornova Viven Tower inşaatında MMO ve İMO’nun açıklamalarına göre kaza, kule vinç yükseltme sürecinde , yapılan bir dizi hatalı işlem sonucunda, gerekli önlemler alınmadığı için, vincin arka ağırlığı, şantiyede işçilerin yatakhane olarak kullandığı konteynerin üzerine düştüğü tespit edilmektedir. Üstelik işçilerin Kule vincin altında yaşam alanı olmaması gerektiği konusunda uyarmış olmasına rağmen işverenin gerekli tedbirleri almaktan imtina ettiği anlaşılmaktadır.

Planlanmamış vinç kurma ve sökme çalışmaları, bakım ve onarımları gerçekleştirilmemiş vinçlerin kullanımı, hali hazırda kullanılan vinçlerin periyodik bakımının yapılmaması v.b. giderilebilecek eksikliklerin işveren tarafından ısrarla göz ardı edilmesi, kendi çalışanları olan İSİG uzmanlarının uyarılarını dikkate alınmaması kamusal denetimin önemini bir kez daha ortaya çıkarmıştır. Yaşanan olaydan asıl işverenin sorumlu olduğunu biliyoruz.

Özellikle inşaat işkolunda taşeronlaştırma, kamusal denetimin önemini bir kat daha artırmakta iken maalesef mevcut AKP iktidarı döneminde Çalışma Bakanlığı denetimleri yok denecek düzeye düşmüştür. İşçilerin çalışırken sağlığını tehlikeye atacak durumlarda başvuracakları, başvursalar dahi ciddiye alan ne işveren ne de kamusal bir mekanizma maalesef yoktur. Taşeronlaştırma, örgütsüzlük sendikasızlık kamusal denetimin de olmadığı koşullarda işçiyi patron karşısında yalnızlaştırmaktadır.
Sermaye daha fazla kar ve düşük maliyet için işçi sağlığı ve işçi güvenliği önlemlerini almamayı, devlet ise denetlememeyi tercih ediyor. İSİG Meclisi olarak sermayenin ve devletin yaşanan iş cinayetlerinin tek sorumlusu olduğunu, işçi kardeşlerimizi kendi çalışma koşullarını iyileştirebilecekleri, denetleyebilecekleri, hesap sorabilecekleri örgütlü sendikal mücadelede birleşmeye çağırıyoruz.”

Emek ve Özgürlük ittifakı’nın basın açıklaması şöyle;

“PATRONLARIN İŞÇİLERE YENİ YIL HEDİYESİ ÖLÜM OLDU

İzmir’de 2022’nin son günlerinde farklı iş kollarında yaşanan iş cinayetlerinde çok sayıda işçi yaşamını yitirdi. Çok sayıda işçi de yaralandı.
Ölenlerin ailelerine başsağlığı, yaralananlara acil şifalar diliyoruz.

Son bir haftada yaşananlara baktığımızda, Kılıçlar Demir-çelik fabrikasında döküm vinç operatörü vinçle kolon arasında kalarak yaşamını yitirdi.

İzmir Serbest Bölge’de Sultan Gıda adlı firmada çalışan 17 yaşındaki çocuk işçi işyerinde manevra yapan forkliftin altında kalarak hayatını kaybetti.

Esnek ve kuralsız çalışma ve uzun çalışma saatleri dayatması sonucunda, SOCAR Holding’e bağlı Petkim’de ACN fabrikasının bakımı sırasında kimyasal gazdan etkilenen 1 işçi hayatını kaybetti. 8 işçi yaralanarak hastanelere kaldırıldı.

Önünde bulunduğumuz Viven Tower’ da kule vincin yükseltilmesi sırasında kırılarak devrilmesi sonucu 6 işçi yaşamını yitirdi. 2 işçi yaralandı. Bu işçiler önceden işvereni uyarmış, konteynırlarının farklı bir yere taşınmasını talep etmişlerdi ve yine işçilerin hayatlarının hiçe sayıldığı, taleplerinin görmezlikten gelindiği bir işçi cinayeti ile sonuçlandı.

Bunların yanısıra atanamadığı için kuryelik yapan sosyal bilgiler öğretmeni Hasan

Cihan Aslan yaşamına son verdi.

Herkesin birbirine iyi bir yeni yıl dileğinde bulunduğu günlerde patronların kâr hırsı nedeniyle çalışırken canından olan işçiler yeni yıla giremedi.

Bir hafta içinde 9 işçi iş cinayetinde yaşamını yitirdi.

Denetimsizlik ve işçilerin uyarılarının dikkate alınmaması bir-kaç ay önce Amasra’da 42 madencinin ölümüne yol açtı.
En büyük iş cinayeti de yine bu topraklarda, aç gözlülük, aşırı kâr hırsı, “hadi hadi” çalıştırma sistemi nedeniyle yaşandı ve Soma’da 301 madenci katledildi.

Soma’dan sonra önlemlerin arttırılması beklenirken değişen bir şey olmadı.

Ciro ve kâr rekorları açıklayan şirket patronları aileleriyle yeni yıl hediyelerini, tatil planlarını konuşurken, üretimi gerçekleştiren binaları yükselten işçilere yine ölüm, ailelerinin payına ise yas tutmak düştü.

Kârından feragât etmemek için gerekli önlemleri almayan patronlar, onları denetlemeyen ve gerekli yaptırımları uygulamayan devlet, sorumluları bulup gerektiği gibi soruşturmayan ve cezalandırmayan yargı bu ölümlerin suç ortağıdır.

İş cinayetlerinin üzeri ailelere verilen kan paraları ile kapatılmaya çalışılmaktadır.
Özellikle Pandemi sonrası çalışma yaşamı giderek ağırlaşmış, çalışma süreleri uzatılmış, işçilerin kazanılmış hakları gasp edilmiştir.

Ekonomik koşullar nedeniyle işçiler 2. hatta 3. işlerde çalışır duruma gelmiştir.

Bizi açlık ve yoksullukla, ölümle terbiye etmeye çalışan, yasaklarla susturmaya çalışan AKP iktidarının 2023 hedefleri arasında işçi sağlığı ve güvenliği önlemleri yok.

Artık yeter! İşçileri göz göre göre öldüren bu düzene dur diyelim.

İş cinayetleri son bulsun. Yaşanan iş cinayetlerinde ihmali olan tüm sorumlular yargılansın. İşçi sağlığı ve güvenliği tedbirleri derhal uygulansın!

Yaşanan iş cinayetlerinin takipçisi olacağımızı, sorumlularının peşini bırakmayacağımızı buradan ilan ediyoruz.

İş cinayetlerinde gerekli tedbirleri almayanlardan, göz yumanlardan, ödül gibi ceza verenlerden hesap sormak için örgütlenelim, mücadele edelim.

İş cinayetlerinin olmadığı eşit, özgür, insanca bir yaşamı birlikte kuracağız.

İZMİR EMEK VE ÖZGÜRLÜK İTTİFAKI”

Yeni yılınız kutlu olsun..

Hak savunuculuğu yargılanamaz

Boğaziçi Üniversitesi’ne kayyım atanmasına karşı yapılan eylemler sırasında işkence ile gözaltına alınan üç insan hakları savunucusunun davasında iki kişiye ceza verildi. Türkiye İnsan Hakları Vakfı İzmir Temsilciliğinde tıbbi sekreter olarak çalışan Aytül Uçar beraat etti. Gözaltına alındıktan sonra araç içerisinde Cumhurbaşkanına hakaret ettiklerini beyan eden iki polis memurunun tanıklığı üzerine ve araç içerisindeki görüntüler gizlenmesine ve dosyaya delil olarak sunulmamasına karşın, Emine Akbaba ve İrem Çelikbaş’a 11 ay 20 gün ceza verilerek cezanın ertelenmesine ve bir yıl denetim altında bulundurulmaları cezası verildi.

İzmir Adliyesi önünde duruşma öncesi hak örgütleri, İmece Dostluk Dayanışma Derneği, İzmir Halkevleri ortak basın açıklaması gerçekleştirdi. ‘Hak savunuculuğu yargılanamaz’ yazılı pankartın açıldığı açıklamaya HDP İstanbul Milletvekili Musa Piroğlu ve İnsan Hakları Derneği eski Genel Başkanı, eski parlamenter Akın Birdal da katıldı. Basın metnini İmece Dostluk Dayanışma Derneği Başkanı Günseli Suna Kaya okudu.

Açıklama şöyle;

“Bugün burada hak savunucusu üç kadın, Emine, İrem ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) çalışanı Aytül, hakkında Cumhurbaşkanı’na hakaret iddiasıyla sürmekte olan dava nedeniyle bir araya geldik.
Arkadaşlarımız, Boğaziçi Üniversitesi öğrenci ve öğretim üyeleri ile dayanıştıkları, başta işkence ve diğer kötü muamele olmak üzere insan hakları ihlallerine karşı çıktıkları için yargılanıyorlar.

Hatırlanacağı gibi Cumhurbaşkanı tarafından kayyum rektör atanması üzerine Boğaziçi Üniversitesi’nin tüm bileşenleri, çeşitli barışçıl toplantı ve etkinlikler yaparak akademik özgürlüklere ve kurumsal özerkliğe sahip çıkmışlardı. Maalesef bu etkinliklere, özellikle de öğrencilerin gerçekleştirdiği barışçıl toplantı ve gösterilere kolluk güçleri tarafından, evrensel hukukta ve ülke yasalarında tanımlanan zor kullanma yetkisinin çok ötesine geçen, kural dışı ve denetimsiz bir şiddet kullanılarak müdahale edildi. Bu süreçte işkence ve diğer kötü muamele yasağı başta olmak üzere pek çok hak ve özgürlük ağır biçimde ihlal edildi. Siyasal İktidarın kutuplaştırıcı söylemleri ve baskıcı uygulamaları, demokratik kamuoyunda büyük bir tepkiye yol açmış, yaşanan hak ihlallerini protesto etmek ve Boğaziçi Üniversitesi öğrenci ve öğretim üyeleri ile dayanışmak için ülke sathında barışçıl toplantı ve gösteriler düzenlenmişti.

3 Şubat 2021 tarihinde İzmir’de Kıbrıs Şehitleri Caddesi, Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde Emek ve Demokrasi Güçleri tarafından yapılmak istenen basın açıklaması da bunlardan biriydi. Ne var ki, bu barışçıl toplantıya da kolluk güçler tarafından şiddet kullanılarak müdahale edildi. Kolluk güçleri, şiddetini bilhassa üniversite öğrencilerine ve gençlere yöneltti. Çok sayıda kişi gözaltına alındı. İşkence ve diğer kötü muamele, özellikle gözaltı araçlarında tüm yoğunluğu ile devam etti.

İşte bugün haklarında muhtemel hüküm kurulacak olan insan hakları savunucuları, özellikle de uzun yıllardır TİHV’de işkence görenlerin tedavi ve rehabilitasyonuna yönelik çalışmalarda aktif sorumluluklar üstlenen Aytül Uçar, kolluk güçlerinin bu şiddetine itiraz ederek, mutlak yasak olan işkence ve diğer kötü muamele uygulamalarını önlemek için çaba harcamıştır.

Ancak insan hakları savunucularının tanıklığından ve uyarılarından rahatsız olan kolluk güçleri, hak ve özgürlükleri ihlal etmekten vazgeçeceklerine, hak savunucularını hukuka aykırı bir şekilde gözaltına almış ve hatta bizzat şiddet uygulamıştır. Daha sonra da gerçeğe aykırı tutanaklar hazırlayarak Cumhurbaşkanı’na hakaret iddiasıyla haklarında dava açılmasını sağlamışlardır.

Bu durum, Türkiye’de kolluk güçlerinin adeta rutin hale gelmiş ihlallerini örtbas etmek, cezasızlıkla meşrulaştırmak ve hatta teşvik etmek üzere çok sık başvurulan bir idare tekniğidir. Nitekim uzun yıllardır pek çok olayda işkence görenler ya da işkenceye tanık olanlar hakkında derhal “memura hakaret etmek, mukavemet etmek, bu sırada yaralamak, kamu malına zarar vermek” gibi gerekçelerle karşı davalar açılmaktadır. İşkenceciler aleyhine açılan davalar cezasız kalırken, işkence görenler aleyhine açılan davalar kısa sürede ağır cezalar ile sonuçlanabilmektedir.

Arkadaşlarımız hakkında “Cumhurbaşkanı’na hakaret” iddiasıyla sürmekte olan bu dava da benzer şekilde ihlalleri görünmez kılmak ve cezasızlığı kalıcılaştırmak amacıyla yapılan bir karşı hamle girişimdir. Özellikle Cumhurbaşkanı’na hakaret iddialarıyla açılan davalarda son dönemlerde görülen artış bu anlamda oldukça dikkat çekicidir. Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre sadece 2021 yılında “Cumhurbaşkanı’na hakaret” iddiasıyla 33 bin 973 kişi hakkında soruşturma başlatan Cumhuriyet Başsavcılıkları 9 bin 327 kişi hakkında kamu davası açmışlardır.

Aynı zamanda ifade özgürlüğünü hedef alan bu baskı ve sindirme politikası, Türkiye’nin ilk imzacılarından biri olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (AİHS) de aykırıdır. Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kısa bir süre önce, 18 Ekim 2021 tarihinde karara bağladığı “Vedat Şorli v. Türkiye” davasında Cumhurbaşkanı’na hakaret gerekçesiyle cezai yaptırım uygulanmasını AİHS’nin 10. Maddesi’nin ihlali olarak değerlendirmiştir.

Kısacası haklarında bugün karar verilecek olan arkadaşlarımız demokratik toplum düzeninin temelin oluşturan ifade, toplanma ve örgütlenme özgürlüklerini kullanmışlardır. Başta işkence yasağı olmak üzere yaşanan hak ihlallerini görünür kılmaya ve önlemeye çalışmışlardır. Tüm bunlar hak savunuculuğu faaliyetinin doğası gereğidir. Bundan dolayı da hak savunuculuğu yargısal tacize maruz bırakılamaz. Bu vesileyle siyasal iktidarı ve diğer tüm yetkilileri, arkadaşlarımız şahsında Türkiye’deki tüm insan hakları savunucularına yönelik -yargısal da dahil- her türlü tacize derhal son vermeye çağırıyoruz.

Sonuç olarak, bugün haklarında beraat kararı verilerek hak savunucusu arkadaşlarımız aklanmalı, buna karşın başta işkence yasağı olmak üzere temel hak ve özgürlükleri ihlal eden kolluk güçleri hakkında etkin ve şeffaf bir şekilde soruşturma ve kovuşturma başlatılarak cezasızlığa son verilmelidir.
Evet, insan hakları savunucuları gücünü haklılığından, umudunu ise dayanışmadan alır. Bugün burada dayanışmayı büyüten tüm hak savunucularına ve dostlarımıza yürekten teşekkür ediyoruz.

Hak savunuculuğu yargılanamaz!
Hak savunucuları üzerindeki baskı ve yargısal tacizlere derhal son verilsin!

Çağdaş Hukukçular Derneği İzmir Şubesi
Hak İnisiyatifi Derneği
Halkevleri
Halkların Köprüsü Derneği
İmece Dostluk ve Dayanışma Derneği
İnsan Hakları Derneği İzmir Şubesi
İnsan Hakları Gündemi Derneği
Özgürlük İçin Hukukçular Derneği İzmir Şubesi
Türkiye İnsan Hakları Vakfı İzmir Temsilciliği”

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, HDP İl binasında katledilen Deniz Poyraz’ın davasını kamuoyunu takip etmeye çağırdı.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, HDP İzmir il binasını silahla basan faşist Onur Gencer’in katlettiği Deniz Poyraz’ın 27 Aralık’ta görülecek duruşmasını, kamuoyunu takip etmeye çağıran bir basın açıklaması düzenledi. Açıklamadan sonra Baro konferans salonunda “Politik cinayetler ve Deniz Poyraz davası” konulu panel düzenlendi.

İzmir Barosu önünde yapılan açıklamaya Deniz Poyraz’ın ailesi de katıldı. Katılımcılar, “Deniz Poyraz ölümsüzdür” sloganını attı.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri adına basın açıklamasını İzmir Barosu Yönetim Kurulu Üyesi Zöhre Dalkıran okudu. Açıklama şöyle,

“Ülkemizde son yıllarda daha da yaygınlaşarak, işçi katliamları, kadın ve LGBTİ cinayetleri, çocuk istismarlarında, polis şiddeti, işkence, failin devlet ve devletle bağlantılı paramiliter güçlerin olduğu suçlarda, yargısız infazlarda, toplu katliamlarda, kentlerin, doğanın ve tarihsel varlıkların kapitalist talanında, uyuşturucu kartellerinin suçlarında, devletle bağlantılı çeşitli tarikatlarca işlenen suçlarda yaygın bir cezasızlık politikası hakimdir.

Soruşturma sürecinden başlayarak delillerin toplanmaması, karartılması, faillerin bağlantılarının üstüne gidilmemesi şeklindeki kolluk ve savcılık pratiği, çoğu kez siyasi iktidar çevrelerince açıkça failin övülmesiyle de başka bir boyuta taşınmaktadır. Ne yazık ki artık siyasi saiklerle atanan, çeşitli güç odaklarıyla kabul edilemez ilişkiler kuran yargıçların hüküm yerinde olduğu yargılama örnekleri de çoğalmıştır. Bu karanlık tabloda mahkemelerden adil kararlar çıkacağına yönelik beklenti neredeyse yok olmuştur.

Soma, Ermenek, Torunlar, Hendek, Amasra gibi iş cinayetlerinde; Çorum-Maraş-1 Mayıs 1977 katliamlarında, Diyarbakır-Suruç-10 Ekim katliamlarında; Çorlu tren katliamında, Gezi’de polis kurşunu ile öldürülen gençlerin faillerinin yargılanmasında, Hrant Dink cinayetinde, Diyarbakır Baro başkanı Tahir Elçi’nin sokak ortasında katledilmesinde, Gülistan Doku’nun kaybedilmesinde, Nadira Kadirova cinayetinin soruşturulmasında ve diğerlerinde hep aynı soruşturma isteksizliği, cezasızlık pratiği hakim oldu.

Siyasi cinayetlerin pek çoğu; öncesinde yürütülen ötekileştirici, düşmanlaştırıcı nefret söylemi ile de bağlantılı olmuştur. İşte bu siyasi cinayetlerin ve cezasızlık pratiğinin bir örneği de Deniz Poyraz cinayetinde yaşanmıştır. İzmir’in en merkezi bölgesinde bulunan Halkların Demokratik Partisi (HDP) İzmir İl başkanlığı binasına 17 Haziran 2021 tarihinde bir silahlı saldırı gerçekleştirilmiş ve bu saldırı sırasında bina da yalnız bulunan DENİZ POYRAZ hunharca katledilmiştir.

Günlerce keşif yaptığı anlaşılan saldırgan, kolluk güçleri tarafından önlenmediği gibi Deniz Poyraz’ın yaşam hakkını korumak için anında müdahale mümkün iken bu da yapılmamıştır. İl binası önünde resmi ve sivil polis olmasına rağmen sanık elini kolunu sallayarak içeri girmiş ve sanık teslim oluncaya kadar geçen kırk dakika içinde kolluk müdahale için hiçbir girişimde bulunmamıştır.

Sanık teslim olduğunda karşılayan polis ise “ismin ne ağabeyciğim” diyecek kadar şefkatle karşılamış, koltuğunun altına alarak araca bindirmiş, gözaltında sadece 18 saat tutulmuştur. Bu yaklaşım tarzı bütün soruşturma sürecine yansımıştır. Savcılık siyasi cinayetin azmettiricilerini, talimat verenleri, yardım edenlerini ortaya çıkaracak hiçbir çalışma yürütmemiş, avukatların bu yönlü taleplerini ise görmezden gelmişlerdir. Şüpheli sıfatıyla ifadesi alınması gereken kişiler bilgi sahibi ve tanık sıfatıyla soruşturmada yer almış, deliller toplanmamış, toplanan delil ise karartılmıştır. Soruşturma aşamasındaki bu yaklaşım tarzı İzmir 6. Ağır Ceza Mahkemesinde yürütülen kovuşturma aşamasında da devam etmiştir. Mahkeme heyeti ilk günden itibaren bu sanıkla sınırlı bir yargılama yapacağını, saldırının arkasındaki büyük karanlığı aydınlatmak, hakikati bulmak için hiç bir işlem yapmayacağını aldığı karar ve tutumu ile ortaya koymuştur. Sanığın sorgusunun yapıldığı duruşmada, mahkeme heyetinin saldırıyı aydınlatacak şekilde sanığa soru sormaması, mahkemede dinlenen tanıklara soru yöneltilmemesi, avukatların delillerin toplanmasına ilişkin taleplerinin reddedilmesi, olayla bağlantılı tanıkların büyük bir kısmının talimatla ifadelerinin alınması, duruşmanın ilk gününden itibaren saldırgan bir tutum içerisinde olan sanığa gösterilen hoşgörü hepsi birlikte değerlendirildiğinde Mahkemenin de hakikatin ortaya çıkarılmasına yönelik bir irade içinde olmadığı anlaşılmaktadır.

12 Ekim 2022 tarihli duruşmada Mahkemenin, yetki belgesi ile yetkilendirilen avukatların duruşmaya alınmayacağına ilişkin hukuka aykırı tutumu nedeniyle salonda avukatlara hem biber gazı sıkılmış hem de duruşmayı Şakran Cezaevi Kampüsüne taşımaya gerekçe yaratılmıştır. 14 Ekim 2022 tarihli duruşmada ise cezaevi kampüsü içerisindeki duruşma salonuna ne katılanlar, ne yetki belgeli avukatlar ne basın emekçileri ne de izleyiciler alınmamıştır. Vekaletnamede adı olan avukatların ise duruşma salonuna girişte üst ve çanta araması yapılmış, bilgisayarları ve cep telefonları içeri alınmamıştır. Hukuka aykırı ara kararlar ile duruşmayı yürüten mahkeme heyeti katılan vekillerini salon dışına çıkartarak yokluklarında duruşma yaparak tanıkları dinlemiş, savcılıktan mütalaa almıştır. Kampüs dışın da ise yetki belgeli avukatlara, izleyicilere, katılanlara biber gazlı tomalı saldırı gerçekleştirilmiştir.

Tüm bu yaşananları alt alta koyduğumuzda diğer toplumsal davalarda olduğu gibi bu davanın da cezasızlıkla, adaletsizlikle tarihe geçeceği belli olmuştur.

AİHM benzer davalarda, taraf devletlere, yalnızca görünürde fail olan kişileri tespit edip cezalandırılmasını değil saldırının arkasındaki azmettiricilerin ve tüm bağlantılı faillerin de ortaya çıkarılması ödevini yüklemektedir. Bu saldırı, demokratik hayatın vazgeçilmezlerinden biri olan bir siyasi bir partiye yöneltilmiş ırkçı bir saldırıdır. Saldırının, farklı toplumsal kesimlerin çatıştırılmasına yönelik yarattığı tehdit potansiyeli, bunun yakın ve somut bir tehlike oluşuyla, demokratik anayasal düzenin yok edilmesi hedeflenmiştir.

Kamuoyunu davayı takip etmeye çağırıyoruz. Yargı organlarını, siyasi saikle yargılamanın sınırlandırılmasına, mağdurları ve avukatlarını engelleyici tutumlara son vermeye; toplumsal barışı tehdit eden faille bağlantılı tüm karanlık güçleri açığa çıkaracak etkin bir yargılama yürütmeye çağırıyoruz.”


Açıklanmanın okunmasından sonra katılımcılar İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri’nin düzenlediği paneli izlemek için Baro konferans salonuna geçtiler.

Paneli TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu Sekreteri Aykut Akdemir yönetti. Avukat İmdat Ataş, Gazeteci Ruken Tuncel, Avukat Özkan Yücel katıldı. Ruken Tuncel ve Özkan Yücel Prof. Şebnem Korur Fincancı’nın davasını izlemek için istanbul’da bulunduklarından panele online olarak katıldılar. Deniz Poyraz davası avukatlarından İmdat Ataş, “Uluslararası Ceza Mahkemeleri’nde adalet, gerçeği bilme ve tazminat hakkı ve bir daha tekrarlanmama garantisi karara bağlandı. Adaletin böylesi bir toplumsal sistemin ve düzende adaletin gerçekleşebileceğini düşünmüyorum. Ama bu adalet mücadelesi verilmeyeceği anlamına gelmiyor. Adalet mücadelesi yeni bir sistem ve düzen mücadelesiyle iç içe geçiyor. Bizim bugüne kadar işlenen bu suçlar nedeniyle devletten çokça alacağımız var. Bunun için ciddi mücadele ve bedeller ödemek zorundayız” dedi.
Gazeteci Ruken Tuncel, “Onur Gencer’in mahkeme salonundaki davranışları, aileyi, avukatları ve mahkeme heyetini tehdit eden duruşu çok şey söylüyordu. Bir katilin ne kadar korunduğunu, bu kendinden emin halinden bile anlamak mümkün. Arkanızda birisi olmayan bir durumda bu kadar net ve cesur davranamazsınız. Onur Gencer’de bu emin olma hali çok fazla. Kendisi bireysel kararı olduğunu söylese de ona nefretin işlendiği belli. Siyasi cinayetler artıyor ama katil profilleri de değişiyor. Hrant Dink davasında adil bir yargılama sağlanmadı deniz poyraz yaşandı. Eğer adalet sağlanmazsa bunun devamı gelecek ve karşımıza daha farklı katil profilleri çıkacak.”

İzmir Barosu eski başkanı Özkan Yücel, “İktidar düşman gördüğü kişilere karşı cezasızlık kültürünü işletiyor. Bu cezasızlık kültürü farklı işliyor. Kiminde etkin ve yetkin bir soruşturma yapılmadığı için failleri hiç bulamıyoruz. Tüm çabalarım yargı ve iktidarın duvarına çarpıp geri dönüyor. Kiminde ise failler bulunsa bile arka planı aydınlatılmıyor. Deniz Poyraz davasında da soruşturma evresinden beri bazı delillerin toplanması konusunda talepler vardı. Ama bunların hiçbiri yerine getirilmiyor. Bu koşullar altında adalet tesis etmeye çalışıyoruz. Bunun sonucunda ortaya çıkan şeye ise adalet denilmesini bekliyorlar. Dönsünler baskıcı yönetimlerin sonrasında yargılamalara baksınlar. Ya da bu iktidarın bir parçasıyken 15 Temmuz 2016 sonrası ‘avukatımı istiyorum’ diyen insanlara baksınlar. Yargı herkes için ihtiyaç. Karanlık tabloyu rengarenk bir tabloya çevirecek, ülkeyi yaşanabilir, demokratik bir ülkeye çevirerek güçteyiz. O günler çok yakın” dedi

Çiğli Kent Konseyi Kadın Meclisi: Hükümeti, muhalefeti, yargıyı, meslek odaları, sendikaları, Demokratik Kitle Örgütlerini ülkenin geleceği, kadına ve çocuğa yönelik şiddetin, istismarın önlenmesi için göreve davet ediyoruz.

Çiğli’li kadınlar, Kent Konseyi Kadın Meclisi’nin çağrısıyla çocuk istismarına karşı, Çiğli eski belediyesi önündeki meydanda bir araya geldiler. Son dönemde görsel ve sosyal medyada gündeme gelen çocuk yaştaki kız çocuklarının istismar ve tecavüzüyle gündeme gelen insanlık onuruyla, bilimle, vicdanla, akılla bağdaşmayan yaşananlara karşı seslerini yükselttiler. Açıklama sırasında “erkek adalet değil, gerçek adalet”, “kadın, yaşam, özgürlük/ jin jiyan azadi”, “Öldüren sevgi istemiyoruz” sloganları atıldı.

Açıklamayı Çiğli kent Konseyi Kadın Meclisi Başkanı Kızbes Seyhan Aydın okudu.
Açıklama şöyle:

“Ülkemizin yakın tarihi çocukların tarikat ve cemaatlerin yatılı okullarında, yurtlarında maruz
bırakıldıkları istismar ve yaşam hakkı ihlalleriyle doludur. En değerli varlığımız olan çocuklarımız ne yazık ki kimi zaman en güvenli olmaları gereken evlerinde de cinsel istismara maruz bırakılmaktadır. Bizler, çocuklara yönelik cinsel istismarın iktidar tarafından gösterilmeye çalışıldığı gibi “münferit” olmadığını, toplumsal, politik bir sistem sorunu olduğunu çok iyi biliyoruz.

İsmailağa Cemaati’ne bağlı Hiranur Vakfında yaşanan son olay ise cemaat ve yargı arasındaki suç
ortaklığını açıkça ortaya koymuş, bu olayı iktidarın meşru gösterme çabaları ise toplumsal
muhalefetin itirazları sonucunda ,haberin ortaya çıkmasından günler sonra , Aile ve Sosyal Hizmet
Bakanı ve Diyanet İşleri Başkanlığınca kerhen yapmış oldukları açıklamalar ile bir kez daha
anlaşılmıştır.

Hiranur Vakfı’nın kurucusu Yusuf Ziya Gümüşel’in 6 yaşında kız çocuğunu cemaatin mensubu olan
ve o zaman 29 yaşında olan Kadir İstekli ile imam nikâhı kıyıp evlendirmesi kesinlikle münferit bir
olay değildir. Tam aksine iktidarın laiklik karşıtı politikalarının, cemaatler ve tarikatlarla girdiği çıkar ilişkilerinin, bu yapılar eliyle toplumsal ilişkilerin dinsel referanslarla yeniden şekillendirilmesi girişimlerinin bir sonucudur.

Çocuk her gün cinsel işkence görürken , istismarcının evliliği ve cinselliği bir oyun gibi gösterdiğini, çocuğun annesi ve babasının ise bu işkencenin devam etmesi için, istismarcıyla suç ortağı olduğunu, henüz 14 yaşındayken 2012 yılında muayene için götürüldüğü hastanede bir doktorun fark edip ihbar etmesi ve yapılan soruşturma gereği yaş tespiti sırasında yaşı büyük başka birinin muayene edilmesi sağlanarak, suçun üstünün örtüldüğü, eğitim çağında okulda arkadaşları ile olması gerekirken tüm ailenin ve çevresinin göz yumması ile istismarcısıyla yıllarca bir arada yaşatıldığı ortaya çıkmıştır.

İki yıldır sürdürülen bu soruşturmada , yıllarca bu istismarı yaşamış ve hayatta kalmayı başarmış olan
kadının beyanı, doktor raporları, fotoğraflar, ses kaydı, şüpheli ikrarları dikkate alınarak; suçlular ve bu suça yardım ve yataklık eden anne ve babası hakkında tutuklama kararı verilmesi gerekirken ,
delilleri karartma ve kaçma ihtimaline rağmen başka hiçbir adli kontrol kararı verilmemiş, iddianame
tamamlanarak İstanbul Anadolu 2. Ağır Ceza Mahkemesinde 2023 yılı Mayıs ayına duruşma
verilmiştir.

Türkiye’nin hemen her yerinde kadın örgütleri, sendikalar,meslek odaları, siyasi partiler, barolar ve
diğer STK lar ile spor kluplerinin protesto ve baskıları sonucunda ,iki yıldır H:K:G.nin devlet
korumasında olduğunu beyan eden Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı davaya müdahil olduğunu
açıklayabilmiştir. Kamuoyundaki infiali bastırmak için duruşma günü 30 Ocak 2023 tarihine
alınmıştır. Kızı, H. K. G.yi 6 yaşındayken, müridiyle “evlendiren” ve çocuğunun istismarına rıza
gösteren Yusuf Ziya Gümüşel ile istismarcı Kadir İstekli haklarında mahkemece 14.12.2022 tarihinde
tutuklama kararı verilebilmiş ve her ikisi için de yakalama emri çıkarılmıştır. Aynı dava kapsamında
suçlanan anne Hatice Kübra Gümüşel’in ise ruh sağlığının yerinde olup olmadığına ilişkin tıbbi
muayene ve rapor aldırılması kararı verilmiştir.

Bu istismar ilk değildir. 2012-2015 yılları arasında Karaman’da Ensar Vakfında defalarca cinsel
istismara maruz bırakılan 9-10 yaşlarındaki çocukların yaşadıkları için “büyütülecek bir şey değil, bu
nedenle vakıf suçlanamaz” diyen Aile ve Sosyal İşler Bakanını, Ocak 2022’de gördüğü baskıya
dayanamayarak yaşamına son veren Enes Kara’yı intihara sürükleyen cemaatleri, İstanbul’da,
Erzurum’da, Dikili’de, Çivril’de, Muş’ta, Fatsa’da, Gerger’de cemaat- tarikat yurtlarında, okullarında
cinsel istismara maruz kalan çocukları unutmayalım…

Açığa çıkan her çocuk istismarı vakasında iktidar toplumun aşina olduğu farklı bir gündem yaratma,
faili değil mağduru suçlama, normalleştirme, münferit bir olay gibi yansıtma vb politikalarla istismarın üzerini örtmeye çalışmaktadır. İstanbul Sözleşmesini bir gecede fesheden iktidar; çocuğu koruyan diğer ulusal ve uluslararası sözleşmeleri etkin olarak uygulamamakta; şiddet ve istismar faillerini cezasızlık politikalarıyla aklayarak bu çocuk yaşta evliliklerin ve istismarın suç ortağı olmaya devam etmektedir.

Son olay ve benzeri istismarlar çocuğa yönelik şiddet ve istismar vakalarının faillerini cesaretlendiren yasal düzenlemeler ve çocuk evliliklerinin önünün açılması gibi politikalarla birlikte ele alınmalı, değerlendirilmelidir. Zorla evlendirme hukuki, sosyal, toplumsal yönden mücadele edilmesi gereken bir insan hakkı ihlalidir.

On sekiz yaş altı evlilikler zincirleme olarak katılım, eğitim, sağlık gibi bir dizi çocuk hakkı
ihlalini doğurmakta ve bu çocuklar yaşamları boyunca da ekonomik, fiziksel, psikolojik şiddete ve
istismara maruz kalmaya devam etmektedirler. Milyonlarca kız çocuğu bu ülkede eğitim hakkından
ve sosyal haklardan yoksun bırakılmaktadır. Eğitimden uzak kalan kız çocukları ya ev içi emek
sömürüsüne ya da erken yaşta evlendirilerek cinsel saldırıya ve şiddete açık hale getirilmektedir.

Çocuklar bizim en hassas noktamız, en dokunulmaz olan varlıklarımızdır. Devletin ve yargının;
mağdur çocukları koruması gerekirken, istismarcısının eline bırakması kabul edilemez. Bu nedenle
ilk soruşturma dosyasının da itinayla incelenmesi ve sorumlular için kamuoyu baskısı sonucu
başlatılan hukuki sürecin derhal sonuçlanarak cezalandırılmaları gerekmektedir.

Eşitlik ve laiklik ilkelerine savaş açanlar, İstanbul Sözleşmesi’ne saldıranlar, “evlilik” kisvesi altında çocuk cinsel istismarına yol açanlardır. Aynı çevreler , çocukları cinsel istismar ve sömürüden korumayı amaçlayan Lanzorete Sözleşmesini de hedef almışlardır.

Dokuz yaşında kız çocukları ile evlenilebilir fetvası verenler, küçüğün rızası vardır, bir kereden bir
şey olmaz diyen bakanlar, birkaç oy uğruna cemaat ve tarikatlara ses çıkarmayanlara sözümüz var!

Bizler yaratmaya çalıştığınız karanlığa inat tüm kadınlar ve çocuklar için aydınlık bir Türkiye
istiyoruz. Çocuklara yönelik istismar insanlık suçudur. Çocuğun cinsel istismarının evlilik adı altında meşrulaştırma çabalarına son verilmelidir. Çocukların üstün yararı ve hukukun evrensel ilkeleri ile taraf olduğumuz BM Çocuk Hakları Sözleşmesi, İstanbul Sözleşmesi ve diğer uluslararası
sözleşmelere uygun iç hukuk düzenlemeleri ivedilikle yapılmalıdır.

Çocukların, kadınların, insan hak ve özgürlüklerinin güvencesi olan laiklikten asla taviz vermeyen
demokratik, sosyal hukuk devleti normları çağdaş, toplumsal düzlemde vücut buluncaya değin
mücadelemiz devam edecektir.

Hükümeti, muhalefeti, yargıyı, meslek odaları, sendikaları, Demokratik Kitle Örgütlerini ülkenin
geleceği, kadına ve çocuğa yönelik şiddetin, istismarın önlenmesi için göreve davet ediyoruz.
Çiğli Kent Konseyi Kadın Meclisi Bşk.
KIZBES SEYHAN AYDIN”

Türk Tabipler Birliği-İzmir Tabip Odası: “Geleceğimize Sahip Çıkıyoruz! TTB ve Sağlık Hakkı Mücadelemiz Susmadı, Susmayacak!

İzmir Tabip Odası Yönetim Kurulu, doktorlar başta olmak üzere sağlık çalışanlarının yaşamakta olduğu sorunlar nedeniyle çalışma ve yaşam koşullarının ağırlaşmasına, şiddete, mobbing uygulamalarına karşı mücadelelerinin sesini yükseltmek üzere bir basın toplantısı gerçekleştirdi. Yaptıkları açıklamada bilimi ve gerçeği esas alarak yaptıkları çalışmalar nedeniyle siyasi iktidar tarafından TTB’nin hedef haline getirildiğini ifade eden İzmir Tabip Odası Başkanı Süleyman Kaynak’ın yaptığı basın toplantısına Emek ve Demokrasi güçleri katılarak destek verdi.
Açıklama şöyle:

“Geleceğimize Sahip Çıkıyoruz!
TTB ve Sağlık Hakkı Mücadelemiz Susmadı, Susmayacak! 13 Aralık 2022, İzmir

Türk Tabipleri Birliği (TTB) ve tabip odaları olarak etik-bilimsel temellerle savunduğumuz hekimlik değerleri, halk sağlığını önceleyen çalışmalarımız iktidarlarla ters düşebilmiştir. Bu nedenle TTB, onların hedefinde olmuş ve olmaya da devam etmektedir. COVID-19 salgınında olduğu gibi bilimsel bilgiyi her daim şeffaf bir şekilde toplumla paylaşmamız, hekimlerin yaşadığı şiddete ve mobbinge karşı sesimizi yükseltmemiz, hekimlerin emeğini ve sözünü meydanlara taşıyarak insanca yaşama ve çalışma koşullarını savunmamız ve sağlıkta yaratılan çöküşü gün yüzüne çıkarmamızın da son dönem iktidarın bizleri hedef almasında asıl nedenlerden olduğunu hem hekimler hem de kamuoyu açıkça görmektedir.

Son dönem TTB Merkez Konseyi Başkanımız Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı üzerinden başlatılan algı yönetiminin asıl hedefi de iktidarın son yaptığı açıklamalarla açıkça ortaya konmuştur. Hedefleri tüm meslek birliklerinin kendilerinin istediği şekilde hareket etmesi ya da etkisizleştirilmesidir. Bunu her birlik için ayrı yöntemler ortaya koyarak yürüttüklerini, açıkladıkları çalışmalarda bir kez daha görmekteyiz. Ancak bilinmelidir ki; TTB hangi iktidar olursa olsun halkın sağlığı, toplumun yararı için doğruyu söylemekten asla vazgeçmemiştir/ vazgeçmeyecektir. Binlerce yıllık hekimlik değerlerimize dayanan Hekimlik Andımızda topluma söz verdiğimiz gibi; “Tehdit ediliyor olsak bile, tıbbi bilgimizi, insan haklarını ve bireysel özgürlükleri çiğnemek için kullanmayacağız.” TTB ve toplum için mücadele veren emek-meslek örgütlerini denetim altına almak, öncekiler gibi mevcut iktidar çevrelerinin de siyasi ajandasının üst sıralarında yer alıyor olabilir; ama dün gibi yarın da toplum, hekimler ve emek-meslek örgütleri sağlığına, emeğine, geleceğine sahip çıkacaktır.

Bizler biliyor, görüyor ve yaşıyoruz. Demokratik ülkelerde en geniş yetkilerle donatılan, mesleki bağımsızlıkları güvence altına alınan meslek örgütleri; totaliter rejimlerde yetkileri kısıtlanan, mesleki ve mali özerklikleri daraltılan, halkın ve meslektaşlarının yararına tutum aldıklarında iktidarlar tarafından hedef haline getirilen bir anlayışla karşılaşmaktadırlar.

TTB özelinde, 1980 askeri darbesi ve sonrasındaki süreçlerde yapılan yasa değişiklikleri ile mali, mesleki kısıtlamalara gidilmiş; bununla da yetinilmeyerek yasada var olan yetkilerin uygulanmasında bürokratik engeller çıkarılmıştır. Hekimlik değerlerinin, mesleki bağımsızlığın, halkın sağlık hakkının savunucusu olmuş olan TTB ve tabip odaları, bu değerlerin korunup geliştirilmesi için büyük mücadeleler vermiş, bu nedenle birçok baskıya maruz kalmış ancak hepsinde de haklı çıkmış, bugünkü gücüne ulaşmıştır.

Bizler önce meslek örgütümüzün başkanı ve yöneticileriyle başlatılan; ardından meslek örgütü değerlerine, mesleki bağımsızlık ilkelerine yöneltilen bu demokrasi düşmanı müdahaleleri aslında tüm topluma verilmiş bir gözdağı olarak görüyoruz. İktidar çevreleri ülkemizde halkın sağlığının en önemli savunucusunun TTB olduğunu çok iyi bilmektedir. TTB’yi etkisizleştirmeye, güçten düşürmeye, mümkünse tamamen susturmaya yeltenmeleri; siyasal, sosyal ve sağlık alanı başta olmak üzere hayatın tüm alanında sürdürdükleri halkın sağlığına zararlı politikaları daha da artırmaktan başka amaç taşımamaktadır.

TTB ve tabip odaları olarak, bugün yaşanan uygulamaları kabul etmediğimizi, hekimlik değerleri, mesleki bağımsızlık ve halkın sağlık hakkı için mücadeleye devam edeceğimizi bir kez daha vurguluyoruz. Son 40 yıllık süreçte hakkında açılan davaların tamamından beraat etmiş olan TTB ve yöneticileri, bütün baskılara rağmen yaşanan bu süreçten de gücünü ve meşruiyetini artırarak çıkacaktır.

Türk Tabipleri Birliği Yasası’nda bir değişiklik yapılacaksa, ancak TTB ve tabip odalarının gücünü artıran, yetkilerini genişleten, mesleki bağımsızlığın önündeki engelleri kaldıran bir şekilde olmalıdır. Bu değişiklik TTB, tabip odaları ve hekimlerin katılımıyla yapılmalıdır. Bunun haricinde yapılacak hiçbir müdahaleyi kabul etmediğimizi bir kez daha ifade ediyoruz.

Halkın sağlığı, hekimlerin hakları, toplum yararı için kılını kıpırdatmayanların TTB’nin ve meslek örgütlerinin yasaları için; gelecekleri için tek bir söz etmeye hakkı yoktur. Biz topluma ve hekimlere onların sağlığını, emeğini korumak için söz verdik. Dün olduğu gibi bugün de hiçbir iktidar bize geri adım attıramayacak. TTB, kimlerin iktidarda olduğuna bakmadan, tarihinin her döneminde olduğu gibi bugün de hekimler için hekimlerle birlikte mücadelesine devam edecektir.
Hekimler susmaz, TTB susturulamaz!
Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi”

İzmir Kadın Platformu: Çocukların tüm haklarıyla insan onuruna yaraşır bir ortamda büyüyene dek oluşturacağımız bir ülke için sürecek mücadelemiz. İstismarı aklamanıza izin vermeyeceğiz!

İzmir Kadın Platformu, ” Çocukları karanlığa teslim etmeyeceğiz. istismarı aklatmayacağız” pankartı açarak, Konak Vapur iskelesi önünde 6 yaşındaki bir çocuğun sistematik istismarından hareketle çocuklara yönelik tecavüz ve cinsel istismarı protesto için basın açıklaması yaptı.

Açıklama sırasında “çocuk istismarları politiktir”, “çocuk çocuktur, istismar suçtur”, “sözleşmeler bizimdir, vazgeçmiyoruz”, “karanlığa teslim olmayacağız”, “susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz” sloganları atıldı.
Yapılan Açıklama şöyle:

“Bugün burada ismini dahi bilmediğimiz ama hikayesini yakın süreçte öğrendiğimiz, 6 yaşından beri sistematik istismara maruz kalan kız kardeşimiz için toplandık.

Göğsümüzde koca bir öfke ile buradayız, bize öfkeden başka bir şey bırakmayanlara karşı bir aradayız. Tüm öfkemizle çoçuklara yapılan her türlü kötülüğün hesabını sorma inancıyla buradayız.

Öfkeliyiz, çünkü biliyoruz bu ilk çocuk istismarı değil ve bugün güçlü bir ses çıkaramazsak sonda olmayacak. Biz kadınlar, “çocukları mahkum ettikleri bu istismar düzenini aklatmayacağız diyerek yaptık bu çağrıyı.

Buradan “Çocuk istismarı siyasetin konusu değildir” diyen atanmış bakan Derya Yanık’ a bir kere daha sesleniyoruz: İstismarı önleyen hiçbir adım atmamak siyasi değil midir?
Mevcut noksan yasaların bile uygulanmıyor olması siyasi değil midir?
Lanzarote sözleşmesi yani çocukların cinsel suistimal ve cinsel istismara karşı korunmasına ilişkin Avrupa konseyi sözleşmesinin uygulanmıyor olması siyasi değil midir?

Devletin açması gereken yurtları açmayıp, Eğitim Bakanlığının cemaatler ve tarikatlara yaptığı anlaşmalar sonucu çocukların, gençlerin buralara mahkum edilmesi siyasi değil midir? Sizin atandığınız bakanlığın adı dahi siyasi değil midir?

Madem siyasi değil, o zaman siyasilerin cemaat ve tarikat liderleri ile boy boy neden fotoğrafı var? Madem siyasi değil bir çocuğun istismarı meşrulaştılırken neden hiçbir şey yapılmıyor?

Elbette atanmış bakanda gayet iyi biliyor ki çocuk istismarı politiktir.
“Siyasi” bir mekanizma olan devlet yasalarıyla, kurumlarıyla çocukları korumadığı için, suç işlendikten sonra yaptırımda yetersiz olduğu için siyasidir.

Ve hep birlikte soruyoruz; siyasiler tüm mekanizmalar ile bu sistematik kötülüğe dur diyemeyicekse neden var?

İktidarın kadına, çocuğa, gence, işçiye, ağaca, toprağa yaklaşımından biliyoruz ne kadar kötü olduğunu. İktidar mekanizmalarının ve ortağı MHP’ nin baronlarla, tacizcilerle, istismarcılarla, katillerle boy boy fotoğrafları olmasının da tesadüf olmadığını biliyoruz.

Çünkü mevcut iktidarın siyasi çizgisi tam da budur! Bu sistematik kötülükten adalet, iyilik veya hukuk beklentimiz yok. Çocukları, kadınları, LGBTİ+’ları korumak için değilde suç işlemek için kullandıkları yetkileri bir bir ellerinden alacağız.

İstismarı yapandan, istismarı önlemeyenden, istismara yasal yaptırım uygulamayandan da hesap soracağız!

Bugün çok güçlü bir ses çıkarmak bir yana sözde muhalif kesimin bileşeni olan Saadet Partisinin yöneticisi yaşlı muhafazakar bey diyor ki; “Önyargılı olmamalıyız!”

Tacize, tecavüze, istismara karşı önyargılı olmamamızı bekliyorsanız, yanılıyorsunuz!

Kadınlar bugün yetkilerini çocuk istismarını, tecavüzü, tacizi ve şiddeti önlemek için kullanmayan hiç bir siyasiyi unutmayacak, bilesiniz!

Suçludan da suçluyu aklayandan da, suçu cezalandırmayandan hesabını soracağız.
Sizin yarattığınız dine ve sizin karanlığınıza kurban edecek bir tane bile çocuk yok.

Çocukların tüm haklarıyla insan onuruna yaraşır bir ortamda büyüyene dek oluşturacağımız bir ülke için sürecek mücadelemiz. İstismarı aklamanıza izin vermeyeceğiz!”