İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri:Mutlak Butlan Kararı Kabul Edilemez! Darbeye Karşı Dayanışma İçinde Birlikte Mücadele Edeceğiz!

 

İzmir’de emek ve demokrasi güçleri, CHP’nin 38. Olağan Kurultayı’na ilişkin verilen “mutlak butlan” kararına karşı alanları doldurdu. İzmir Emek ve Demokrasi Güçlerinin çağrısıyla Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde bir araya gelen yüzlerce yurttaş, “Mutlak butlan kararı kabul edilemez! Darbeye karşı dayanışma içinde birlikte mücadele edeceğiz” pankartı arkasında toplandı.

Yoğun polis ablukası altında, “Faşizme karşı omuz omuza”, “Butlan darbedir darbeye hayır”,  “Direne direne kazanacağız”, “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz” sloganlarıyla Kıbrıs Şehitleri Caddesi’ni inletirken, yargı eliyle siyaseti dizayn girişimlerine tepki gösterdi.

Basın açıklamasını İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri adına İzmir Baro Başkanı Sefa Yılmaz yaptı. Yılmaz, Türkiye’nin ağır bir faşizm ve hukuk gaspı sürecinden geçtiğini belirterek, ülkede düşünmenin, örgütlenmenin ve hak aramanın suç haline getirildiğini söyledi. Cezaevlerinin gençler, devrimciler ve muhaliflerle doldurulduğunu ifade eden Yılmaz, “Nefes almanın bile suç sayıldığı bir dönemdeyiz” dedi.

“Mutlak butlan” kararının yalnızca CHP’ye değil, doğrudan halk iradesine ve demokratik siyasete yönelik bir saldırı olduğunu vurgulayan Yılmaz, iktidarın seçimlerde yenemediği toplumsal muhalefeti yargı operasyonlarıyla teslim almaya çalıştığını söyledi. “Tankların yerini çevik kuvvetler, sıkıyönetim mahkemelerinin yerini siyasi mahkemeler aldıysa; bugün faşizme karşı birleşik mücadeleyi büyütmek tarihsel bir sorumluluktur” diyen Yılmaz’ın konuşması, sık sık sloganlarla kesildi.

Açıklamanın ardından kitle, Emek ve Demokrasi Güçleri pankartı arkasında kortej oluşturarak CHP İzmir İl Başkanlığı’na yürüdü. Sloganlarla ilerleyen yurttaşlar, halk iradesinin gasp edilmesine karşı mücadele çağrısını büyüttü.

CHP İzmir İl Başkanlığı önünde konuşan  CHP İl Başkanı Çağatay Güç ise mücadelenin yalnızca bir parti meselesi olmadığını vurgulayarak, “Mücadelemiz  geleceğimiz için, çocuklarımızın yarınları için, adalet ve demokrasi içindir” dedi.

Ardından söz alan Cemil Tugay da ülkedeki ekonomik kaynakların halk yerine ayrıcalıklı çevreler için kullanıldığını belirterek, bugün CHP’ye yönelen hukuksuzluğun geçmişte farklı siyasal yapılar, demokratik kurumlar ve muhalif kesimlere de uygulandığını söyledi. Tugay, “Geri adım atmadan mücadele etmeye devam edeceğiz” ifadelerini kullandı.

Ancak Tugay’ın konuşması sırasında kitlenin bir bölümünün alandan ayrıldığı ve protesto sloganları yükselttiği görüldü. Alandaki bu tepki, muhalefet içerisindeki tartışmaların ve tabandaki politik gerilimin de eyleme yansıdığı anlardan biri oldu.

İzmir’deki eylem, yalnızca bir mahkeme kararına tepki değil; faşizme, siyasal operasyonlara ve halk iradesini hedef alan müdahalelere karşı büyüyen toplumsal öfkenin kitlesel dışavurumu olarak dikkat çekti.

Faşizme Darbelere Savaşa Karşı Birleş! Mutlak Butlan Kararı Darbedir!

 

Faşizm, demokratik siyaseti halkın iradesiyle değil baskı, yasak ve yargı kıskacıyla yönetmeye çalışıyor. “Mutlak Butlan” kararı, hukuki bir karar olmanın ötesinde, seçme ve seçilme hakkına, örgütlenme özgürlüğüne ve siyasal örgütlenmeye, faaliyete dönük açık bir müdahaledir. Bu karar, gerçekte faşizmin demokratik siyaset alanını tasfiye etmeye, dizayn etmeye yönelik önemli saldırılarından biridir ve bir “yargı darbesi” niteliği taşımaktadır. Halk iradesini yok sayan, seçme- seçilme hakkını, siyaset yapmayı mahkeme kararlarıyla düzenlemeye çalışan bu anlayış kabul edilemez.

Demokratik hak ve özgürlüklerin hedef alındığı böylesi dönemlerde sessizlik değil, birleşik mücadele zorunludur. Faşizmin baskı politikalarına karşı; emekçilerin, gençlerin, kadınların, halkların ve tüm demokrasi güçlerinin ortak bir direniş hattında buluşması tarihsel bir sorumluluktur. Çünkü bugün hedef alınan yalnızca belli bir siyasi yapı değil, toplumun örgütlenme hakkı, ifade özgürlüğü ve geleceğini belirleme iradesidir.

Demokrasi mücadelesi mahkeme salonlarına, kararlarına sıkıştırılamaz, halkın iradesi yargı eliyle gasp edilemez. Temel hak ve özgürlükleri savunmanın yolu, faşizme karşı birleşik mücadeleyi büyütmekten, dayanışmayı güçlendirmekten ve demokratik siyaseti her alanda savunmaktan geçmektedir. Halkın iradesine yönelik hiçbir darbe meşru değildir; meşru olan halkın özgür kararı, örgütlü demokratik mücadelesidir.

Faşizme Karşı Omuz Omuza!

 

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri,Yeni Somaların Yaşanmaması İçin Mücadeleyi Büyütme Çağrısında Bulundu.

Soma Katliamı’nın 12. yılında İzmir’de alanlar bir kez daha öfke, yas ve mücadele çağrısıyla yankılandı. İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri tarafından Alsancak’taki Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde gerçekleştirilen basın açıklamasında emekçiler, devrimciler, sendikalar ve demokratik kitle örgütleri Soma’da katledilen 301 madenciyi unutmadıklarını haykırdı.

“Kader değil, 301 cinayet! Soma’yı unutmadık, unutturmayacağız!” pankartının açıldığı eylemde sık sık “Soma’nın ateşi AKP’yi yakacak”, “Soma’nın hesabı sorulacak”, “AKP’den hesabı emekçiler soracak” ve “Emekçinin birliği sermayeyi yenecek” sloganları yükseldi. Açıklamaya İbrahim Akın ile birlikte çok sayıda sendika, siyasi parti temsilcisi ve yurttaş katıldı.

Basın açıklamasını  Disk Ege Bölge Temsilcisi, Deniz Şahin Gümüştekin okudu. Açıklamada Soma’nın bir “iş kazası” değil, sermaye düzeninin göz göre göre gerçekleştirdiği bir işçi katliamı olduğu vurgulandı. “Soma; taşeronlaştırmanın, özelleştirmelerin, denetimsizliğin ve sermaye hırsının sonucudur” denilen açıklamada, siyasi iktidarın yıllardır patronlardan yana saf tuttuğu ifade edildi.

Açıklamada, 13 Mayıs 2014’te Manisa’nın Soma ilçesinde yaşanan katliamın üzerinden 12 yıl geçmesine rağmen gerçek sorumluların hesap vermediği belirtilerek, istinaf mahkemesinin kamu görevlileri hakkında verdiği zamanaşımı kararına sert tepki gösterildi. Emek örgütleri, bunun açık bir cezasızlık politikası olduğunu belirterek, “Soma davası egemen sınıfların hukukunun nasıl işlediğinin en çıplak örneklerinden biridir” dedi.

Açıklamada, yalnızca Soma değil, bugün hâlâ süren iş cinayetleri de gündeme taşındı. İnşaatlarda, tersanelerde, madenlerde, fabrikalarda ve depolarda işçilerin patronların kâr hırsı uğruna ölüme sürüklendiği vurgulandı. Motokuryelerin, mevsimlik işçilerin, güvencesiz çalışan milyonların aynı sömürü düzeninin kurbanı olduğu ifade edildi.

Açıklamada, “Ölüm işin fıtratında değil, sermaye düzeninin karakterindedir” denilerek AKP iktidarının sermaye yanlısı politikaları teşhir edildi. Emekçiler, iş güvenliğini maliyet hesabı olarak gören düzene teslim olmayacaklarını ilan etti. Taşeron çalıştırma, sendikasızlaştırma ve güvencesiz çalışma politikalarına karşı örgütlü mücadeleyi büyütme çağrısı yapıldı.

Basın açıklaması boyunca madenci ailelerinin yaşadığı acı ve öfke sık sık hatırlatıldı. Soma’da yakınlarını kaybeden ailelerin yıllardır adalet mücadelesi verdiği, ancak devletin ve sermaye düzeninin katilleri koruduğu ifade edildi. “301 madencinin hesabını sormaktan vazgeçmeyeceğiz” diyen emek örgütleri, yeni Somaların yaşanmaması için mücadeleyi büyütme çağrısında bulundu.

Eylem, “Yaşasın işçilerin birliği!”, “Yaşasın örgütlü mücadelemiz!” ve “Yaşasın emek, demokrasi ve adalet mücadelemiz!” sloganlarıyla sona erdi.301 madencinin hesabını sormaktan vazgeçmeyeceğiz!

İzmir’de 100. Gün Eylemi: Tutsak Sosyalistlere Özgürlük!

  İzmir’de  Türkan Saylan Kültür Merkezi önü, sosyalistlere yönelik 3 Şubat operasyonlarının 100. gününde öfkenin, dayanışmanın ve mücadele kararlılığının adresi oldu. Aralarında Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP) Eş Genel Başkanı Murat Çepni’nin de bulunduğu 85 sosyalistin tutsak edilmesine karşı bir araya gelen devrimci ve demokratik kurumlar, faşist saldırılara boyun eğmeyeceklerini haykırdı.

“Devrimci Hareket, Devrimci Parti, DKDER, EHP, ESP, Halk Evleri, HDK, Kaldıraç, Kızıl Parti, Partizan, SEP, SMİ, Umut-Sen ve DEM Parti” imzasıyla yapılan ortak açıklamaya İmece-Der de dayanışma amacıyla katıldı. Sık sık “Faşizme karşı omuz omuza”, “Devrimci tutsaklar onurumuzdur” ve “Tutsak sosyalistlere özgürlük” sloganlarının yükseldiği eylemde, devletin sosyalistlere yönelik saldırılarının siyasal niteliğine dikkat çekildi.

Ortak açıklamada, 3 Şubat’ta gerçekleştirilen operasyonların tesadüf olmadığı vurgulanarak, rejimin “iç cepheyi tahkim etme” adı altında sosyalistleri hedef aldığı ifade edildi. Açıklamada şu sözlere yer verildi:

“Tutuklananlar; işçi sınıfının alınteri mücadelesini büyüten mücadeleci sendikacılardır. Kadın özgürlük mücadelesinin neferleridir. Kürt halkının özgürlük taleplerini savunan sosyalist yurtseverlerdir. Doğa talanına karşı direnen çevre savunucularıdır. Gençliği çürümeye ve geleceksizliğe mahkûm eden düzene karşı mücadele eden sosyalist gençlerdir. Gerçeği eğip büken sermaye medyasına karşı halkın gerçeklerini savunan özgür basın emekçileridir.”

Açıklamada, tutuklamaların “gizli tanık” ve itirafçı beyanlarıyla meşrulaştırılmaya çalışıldığı belirtilirken, 100 gündür birçok tutsak hakkında hâlâ iddianame hazırlanmamış olması “hukuksuzluğun itirafı” olarak değerlendirildi.

“Faşist abluka dağıtılacak, özgürlük kazanacak” vurgusunun öne çıktığı açıklamada, tüm devrimci-demokratik kurumlar sosyalist tutsaklarla dayanışmayı büyütmeye çağrıldı.

Basın açıklamasının ardından söz alan kurum temsilcileri, operasyonların yalnızca ESP’ye değil, Türkiye’de yükselen işçi, kadın, gençlik ve halk mücadelelerine yönelik olduğunu ifade etti. Yapılan konuşmalarda Soma’dan Suruç’a, işçi direnişlerinden ekoloji mücadelelerine kadar birçok başlıkta sosyalistlerin halkın yanında olduğu hatırlatılarak şu mesaj verildi:

“Ne gözaltılar, ne tutuklamalar, ne de baskılar devrimci mücadeleyi durdurabilir. Sosyalistler bu topraklarda vardı, var ve var olmaya devam edecek. Faşizme karşı birleşik mücadeleyi büyüteceğiz.”

Eylem, sloganlar ve alkışlarla sona erdi:

“Yaşasın devrim ve sosyalizm!”
“Faşizme karşı omuz omuza!”
“Devrimci tutsaklar onurumuzdur!”

 

301 Can, Bitmeyen Acı ve Cezasızlık: Soma’nın 12. Yılı

13 Mayıs 2014’te Manisa’nın Soma ilçesinde yaşanan ve 301 madencinin yaşamını yitirdiği Soma Katliamı’nın üzerinden 12 yıl geçti. Ancak aradan geçen yıllara rağmen ne acımız dindi ne de adalet sağlandı.
Soma’da yaşanan, bir “kaza” değil; göz göre göre gelen, öngörülebilir ve önlenebilir bir işçi katliamıdır. Aşırı üretim baskısı, alınmayan güvenlik önlemleri, yetersiz havalandırma, denetimsizlik, taşeronlaştırma ve azami kâr hırsı 301 madenciyi aramızdan aldı. Bilirkişi raporları, sensörlerin aylar öncesinden tehlikeyi gösterdiğini, karbonmonoksit oranlarının kritik seviyeleri geçtiğini, sıcaklığın 46 dereceye ulaştığını, işçilere gerekli eğitimlerin verilmediğini ve tahliye planlarının uygulanmadığını açıkça ortaya koydu. Buna rağmen üretim durdurulmadı; işçiler ölümün içine gönderildi.
Soma Katliamı, bu ülkede sermayenin insan yaşamının önüne geçirildiğinin en ağır örneklerinden biri olarak tarihe geçti. “Maliyet düşürme” adına işçilerin yaşamı hiçe sayıldı. Madenlerde üretim katlanarak artırılırken iş güvenliği önlemleri alınmadı. İşçiler baskıyla, dayıbaşı sistemiyle, güvencesiz ve insanlık dışı koşullarda çalıştırıldı.
Katliam sonrasında yürütülen yargı süreci ise adaletin değil cezasızlığın örneği oldu. Patronlar ve sorumlular korunup kollandı, cezalar düşürüldü, sanıklar tahliye edildi. 301 işçinin yaşamını yitirdiği bir davada gerçek sorumlular hak ettikleri cezaları almazken, Soma ailelerinin yanında duran avukatlar cezalandırıldı.
Selçuk Kozağaçlı ve Can Atalay Soma maden işçilerinin ve ailelerinin avukatlarıydı. Her ikisi de sermayeye karşı emekçilerin haklarını savundukları, işçi ailelerinin adalet mücadelesini büyüttükleri için hedef haline getirildi.
Can Atalay, Gezi Davası kapsamında “Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüse yardım” suçlamasıyla 18 yıl hapis cezasına çarptırıldı. 14 Mayıs 2023 seçimlerinde Hatay Milletvekili seçilmesine rağmen tahliye edilmedi. Anayasa Mahkemesi’nin hak ihlali kararlarına rağmen serbest bırakılmadı ve milletvekilliği düşürüldü. Bugün hâlâ cezaevindedir.
Selçuk Kozağaçlı ise 2017 yılında “örgüt üyeliği” iddiasıyla tutuklandı. Sekiz yıllık tutsaklığın ardından tahliye edilmesine rağmen, savcılığın itirazı üzerine 24 saat geçmeden yeniden gözaltına alınarak tutuklandı ve tekrar cezaevine gönderildi. Bugün hâlâ Silivri Cezaevi’nde tutulmaktadır.
301 işçiyi göz göre göre ölüme gönderenler dışarıda dolaşırken, işçilerin haklarını savunan avukatların cezaevinde tutulması bu ülkedeki adalet sisteminin nasıl işlediğini göstermektedir. Soma yalnızca bir maden katliamı değil; aynı zamanda cezasızlığın, sermaye düzeninin ve emek düşmanı politikaların simgesidir.
Bugün hâlâ her yıl yüzlerce işçi “iş kazası” denilerek yaşamını yitiriyor. Çünkü egemenler için önemli olan işçinin yaşamı değil, sermayenin kârıdır. İş cinayetleri kader değildir, fıtrat değildir. İş cinayetleri; denetimsizliğin, sömürünün, taşeronlaştırmanın ve emek düşmanı politikaların sonucudur.
Soma’yı unutmadık, unutturmayacağız.
301 madenciyi, geride bıraktıkları aileleri, babasız büyüyen çocukları unutmadık. Adalet arayan annelerin, eşlerin, kardeşlerin mücadelesi sürüyor. Bizler de emeğiyle yaşayanların, madenlerde, fabrikalarda, inşaatlarda ölüm pahasına çalıştırılan işçilerin yanında olmaya devam edeceğiz.
Başta işçi sendikaları olmak üzere tüm emek örgütlerini ve halkımızı; güvencesiz çalıştırmaya, taşeronlaştırmaya, denetimsizliğe ve iş cinayetlerine karşı ortak mücadeleyi büyütmeye çağırıyoruz.
Hayatlarımız sermayenin kâr hırsına kurban edilemez.
301 madenciyi saygıyla anıyoruz.
Soma’yı, Soma’nın avukatları Selçuk Kozağaçlı ve Can Atalay’ı unutmayacağız, unutturmayacağız.

İSMAİL DAŞKIN

                                                           İSMAİL DAŞKIN  (11.03.1962-02.05.2026)

Bazı insanlar vardır ; hayatı bağırmadan , çağırmadan sessizce yaşarlar. Ama arkalarında derin bir insanlık izi bırakırlar.

İsmail , böyleydi..

Buca’da çocukluk yıllarımızdan, ortaokuldan başlayan arkadaşlık ve sonrasında yoldaşlık serüvenimize dönüp baktığımda ; ondaki vicdanı , dürüstlüğü, insana verdiği değeri ve o güzel yüreğini çok özleyeceğimi biliyorum..

Buca’da ailesinin oturduğu mahalle ( Kozağaç) bir dönem Mhp’li faşistlerin yoğun olduğu bir yerdi.
Faşistler , ikide bir İsmail’in oturduğu evin duvarına bilerek ve seçerek ” KOMÜNİSTLERE ÖLÜM ” yazıyorlardı. İsmail, her defasında o yazıyı büyük bir vakar ve sakinlikle çamurla kaplayarak siliyordu.. Ama hayatının tehlikede olduğunu bile herkeslere söylemezdi. Kaç kez pusulardan kurtulduğunu bilen , çok az arkadaştık…

Bir gün yine Buca Lisesinin bahçesinde , bir pazar günü , onu vurmak isteyen 7 – 8 faşistin etrafını sardığından son anda haberdar olup müdahale etmiş ve bu saldırıyı püskürtmüştüm. O anda bile metanetini hiç bozmadı…” Onları görünce niye kaçmadın ” dediğimde ise , bana şu cevabı vermişti :
” Hepsi komşum ve ilkokul arkadaşım. Ben kendime ‘ İsmail bizden korkup kaçtı ‘ dedirtmem ! Ama onları görüp te sana haber vermeye koşan arkadaşı görünce geleceğini biliyordum.. Onun rahatlığı vardı.. Sen gelmeseydin , öldüreceklerdi..”

Hayatı boyunca kimseyi küçümsemedi, kimsenin acısına sırt çevirmedi. Gönül kırmaktan özellikle çok çekinirdi. Aidiyetin olan Bektaşi- Alevi değerlerini devrimci – demokrat değerlerle harmanlayın içselleştirmişti.. Bucada doğdu, ama 1955 yılında Erzincan – Tercan’dan gelen ailesinin geleneklerini hiç bir zaman inkâr etmedi.

İnsanı seven , gönül kırmayan biri için de adalet , yalnızca bir fikir değil, aynı zamanda bir vicdandır..
Hayatı büyük harflerle yaşamadı, bu yüzden Onun için büyük sözlere de gerek yok. Bu dünyanın hoyratlığı içinde inceliğini , naifliğini koruyabilen gerçek bir sıra neferiydi.

İçimde İsmail’le ağır ama tertemiz bir hüzün taşıyorum…

Güle güle güzel insan !
Işıklarda uyu !
Devrin daim ,
Mekânın gönüller olsun !

Necdet Gökçe

8 Mayıs: Faşizmin Yenilgisinin 81. Yılında Tarihsel Miras ve Savaşa, Faşizme Karşı Mücadele

 

8 Mayıs 1945, insanlık tarihinin en önemli dönüm noktalarından biridir. O gün, Nazi Almanyası kayıtsız şartsız teslim olmuş, milyonlarca insanın ölümünden, toplama kamplarından, işkencelerden, yağmadan ve savaş yıkımından sorumlu olan faşist rejim askeri olarak yenilgiye uğratılmıştır. 8 Mayıs, yalnızca bir savaşın sona erdiği tarih değil dünya halklarının faşizme karşı dişe diş mücadelesinin zaferle sonuçlandığı gündür.

Faşist Almanya’nın başkomutanlık temsilcileri 7 Mayıs 1945’te teslimiyet tutanağını imzaladı. Ardından 8 Mayıs 1945 tarihinde, Sovyetler Birliği ve müttefik kuvvetlerin başkomutanlık temsilcileri huzurunda kesin teslim belgesi yürürlüğe konuldu. 8 Mayıs’ı 9 Mayıs’a bağlayan geceden itibaren, doğu ve batı cephelerinde ağır yenilgiler alan Alman birlikleri silah bırakmaya ve teslim olmaya başladı.

Bu zafer, başta Sovyet halkları olmak üzere dünya halklarının büyük fedakârlıklarıyla kazanıldı. Sosyalist Sovyetler Birliği’nin oğulları ve kızları, Stalin’in başkomutanlığında Stalingrad’dan Berlin’e uzanan büyük direniş hattını can bedeline ördüler. Stalingrad önlerinde verilen destansı mücadele, faşizmin askeri olarak çöküşünün başlangıcı oldu. Kızıl Ordu’nun ilerleyişi yalnızca Sovyet topraklarını değil, Avrupa halklarını da faşist işgalci yayılmacılıktan ve Nazi barbarlığından kurtardı.

İkinci Dünya Savaşı boyunca Sovyetler Birliği 20 milyondan fazla yurttaşını kaybetti. Savaşın toplam bilançosu ise yaklaşık 60 milyonu aşkın insanın yaşamını yitirmesi oldu. İnsanlık tarihinin gördüğü en büyük yıkımlardan biri yaşandı. Faşizm; kadınlara, çocuklara, işçilere, köylülere, farklı halklara, siyasal muhaliflere ve Yahudilere karşı toplama kamplarında, gaz odalarında, sokaklarda ve işgal altındaki kentlerde sistematik işkenceler, insanlık dışı uygulamalar ve  katliamlar gerçekleştirdi.

Ancak faşizmin yenilgisi yalnızca düzenli orduların savaşıyla gerçekleşmedi. Avrupa’nın ve Balkanlar’ın dört bir yanında partizan direnişleri yükseldi. İtalya’da, Yunanistan’da, Fransa’da, Yugoslavya’da, Arnavutluk’ta, Belçika’da ve Bulgaristan’da anti-faşist direniş güçleri işgalcilere karşı savaştı. Komünist partilerin öncülüğündeki partizan mücadeleleri, halk savaşının ve örgütlü direnişin tarihsel örneklerini yarattı. Asya’da ise Çin Komünist Partisi önderliğindeki direniş güçleri Japon militarizmine ve faşizmine karşı mücadelede belirleyici rol oynadı.

Faşizmin yenilgisi insanlığa yalnızca askeri bir zafer değil, aynı zamanda büyük tarihsel dersler bıraktı. Anti-faşist mücadele; dayanışmanın, fedakârlığın, örgütlü direnişin ve halkların birleşik mücadelesinin neler başarabileceğini gösterdi. Faşizme ve emperyalist işgallere karşı savaşan milyonlarca insan, korkusuzluğun, paylaşmanın, yurtseverliğin ve mücadele disiplininin tarihsel örneklerini yarattı.

Ancak 8 Mayıs 1945’te kazanılan zafer, faşizmin bütün biçimleriyle tarihten silindiği anlamına gelmedi. Emperyalist sistem, savaş sonrasında da halklara yeni sömürgecilik biçimleri dayattı. Asya’da, Afrika’da ve Latin Amerika’da darbeler, kontrgerilla örgütlenmeleri, işkence merkezleri, siyasal provokasyonlar ve faşist diktatörlükler devreye sokuldu. Emperyalist burjuvazi ve onun yerli işbirlikçileri, Nazizmin yöntemlerini farklı biçimlerde yeniden üretti.

Faşizm artık yalnızca siyah gömlekler ya da kahverengi üniformalarla ortaya çıkmıyor. Günümüzde medya tekelleri, güvenlik devleti uygulamaları, ırkçı ve şoven söylemler, dinsel gericilik, farklılıklara karşı ayrımcılık, göçmen düşmanlığı, militarizm ve olağanüstü hal rejimleri aracılığıyla yeniden örgütleniyor. Emperyalist savaş politikalarıyla birleşen bu süreç  halkların demokratik haklarını, bağımsızlıklarını hedef alıyor.

Bugün dünya yeni savaşların ve krizlerin içinden geçiyor. Ukrayna-Rusya savaşı,  ABD ve İsrail Siyonizm’inin Filistin halkına yönelik saldırıları ve soykırım politikaları, Ortadoğu’daki emperyalist müdahaleler, ABD emperyalizminin İran’a saldırıları, Asya’daki gerilimler; emperyalist rekabetin halklara ödettiği ağır bedellerdir. Savaş politikaları, enerji  kaynaklarına sahip olmak ve kullanmak hedefiyle pazar savaşlarını beraberinde getiriyor, dünya emekçilerini yoksullaştırıyor; silah tekellerini ve uluslararası sermaye çevreleri egemen varlıklarını büyütmeye çalışıyor.

Türkiye de bu tablonun dışında değildir. Siyasal bağımsızlığı görünürde korunurken diplomatik, ekonomik anlaşmalar ve  ilişkilerle ekonomik, siyasi, askeri bağımlılık ilişkileri derinleşmektedir. Emperyalist sistemle kurulan bağımlılık ilişkileri ve faşist-gerici yönetim biçimi ideolojik ve kültürel alanlarda yeni mevziler edinmeye çalışırken, sınırlı demokratik hakların, sözüm ona “yasal ve uluslararası hukukun de güvence altına aldığı”  kazanımların yok sayılmasını, tasfiyesini, muhalefetin susturulmasını ve savaş politikalarının yaygınlaştırılmasını da beraberinde getiriyor.  İşçi sınıfı ve emekçiler ekonomik kriz, işsizlik, yoksulluk, geleceğe güvencesizlik ve baskı altında yaşamaya zorlanırken dış politikada militarist ve yayılmacı yönelimler güçlendiriliyor.

Bu nedenle 8 Mayıs yalnızca geçmişte kazanılmış bir askeri zaferin yıldönümü değildir. Aynı zamanda bugünün mücadele çağrısıdır. Faşizme, emperyalizme, savaşa, sömürüye ve baskıya karşı birleşik, demokratik ve örgütlü mücadeleyi geliştirme, büyütme günüdür.

NATO ve benzeri emperyalist askeri bloklar, halkların özgürlüğünü değil emperyalist çıkarları koruyan yapılardır. Dünya halklarının kaynaklarını savaşlara ayıran, ülkeleri askeri üslerle kuşatan ve bölgesel çatışmaları derinleştiren bu savaş politikalarına karşı mücadele etmek, anti-faşist mücadelenin güncel görevlerinden biridir. Emperyalist savaşların durdurulması, yabancı askeri üslerin kapatılması, halkların kendi kaderini tayin hakkının savunulması ve eşitlik temelinde kardeşliğin geliştirilmesi bugün büyük önem taşımaktadır.

8 Mayıs’ın mirası, özgürlük, eşitlik, barış ve halkların kardeşliği mücadelesidir. Faşizme karşı direnen, toplama kamplarında, zindanlarda, işkencehanelerde, darağaçlarında, kırlarda ve kentlerde yaşamını yitiren milyonların anısı, bugünün mücadele sorumluluğunu omuzlarımıza yüklemektedir.

Faşizm değil özgürlük, savaş değil barış diyenlerin sesi Stalingrad’dan partizan dağlarına, direniş barikatlarından bugünün meydanlarına uzanan tarihsel bir mücadele zincirinin devamıdır.

8 Mayıs, insanlığın faşizme boyun eğmediğinin tarihsel kanıtıdır. Ve bugün hâlâ dünya halklarının önünde duran görev açıktır: Emperyalizme, savaşa ve faşizme karşı birleşik mücadeleyi büyütmek; halkların eşit, özgür ve sömürüsüz geleceğini kurmak.

İZMİR’DE DENİZLER İÇİN ALANLAR DOLDU: “EMPERYALİZME KARŞI MÜCADELE SÜRÜYOR!”

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, 6 Mayıs’ta Türkan Saylan Kültür Merkezi (TSKM) önünde Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan için kitlesel bir anma gerçekleştirdi.

“Deniz Yusuf Hüseyin’in yolunda emperyalist savaşa karşı bağımsızlık ve sosyalizm” pankartının açıldığı eylemde, alanı dolduran kitle sık sık “Emperyalistler işbirlikçiler 6. Filo’yu unutmayın” ve “Faşizme ölüm tek yol devrim” sloganlarını yükseltti.

EYLEM İKİ AŞAMALI GERÇEKLEŞTİ

Anma programı aynı alanda iki aşamalı olarak gerçekleşti.

Emek Partisi ve gençliği, saat 18.00’de Kıbrıs Şehitleri Caddesi üzerinden yürüyerek TSKM önüne geldi ve burada kendi açıklamasını yaptı.

Saat 18.30’da ise İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri’nin çağrısıyla daha geniş bileşenlerin katılımıyla ortak anma gerçekleştirildi. Her iki basın açıklaması eylemi  aynı anti-emperyalist hatta birleşti.

 

“DENİZLER HALKIN MÜCADELESİNDE YAŞIYOR”

TSKM önünde ilk sözü alan Emek Partisi adına Aybüke Arslan, Denizler’in tarihsel değil güncel bir mücadele hattı olduğunu vurguladı.

Açıklamada, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın yalnızca geçmişin devrimcileri değil; işçi sınıfının, gençliğin ve ezilenlerin bugünkü mücadelesinde yaşayan bir miras olduğu ifade edildi.

Denizler’in 15-16 Haziran direnişlerinden üniversite işgallerine kadar her mücadelede en ön safta yer aldığı hatırlatılırken, 1968 gençlik hareketinin anti-emperyalist karakterine dikkat çekildi.

Egemenlerin 6 Mayıs 1972’de üç devrimciyi idam ederek mücadeleyi bastırmak istediği ancak başaramadığı vurgulanan açıklamada şu gerçek bir kez daha dile getirildi:

Denizler susturulamadı; mücadele büyüyerek bugüne taşındı.

“SAVAŞ, YOKSULLUK VE BASKI AYNI DÜZENİN ÜRÜNÜ”

Açıklamada, emperyalist paylaşım savaşlarının Ortadoğu’yu kuşattığı; bu savaşların Türkiye dahil tüm bağımlı ülkelerde yoksulluğu, baskıyı ve geleceksizliği derinleştirdiği belirtildi.

İktidarın NATO ve uluslararası sermaye ile kurduğu ilişkiler teşhir edilerek, halkın kaynaklarının savaş politikalarına aktarılmasının kabul edilemez olduğu ifade edildi.

Gençliğin barınma krizi, güvencesizlik ve eğitim hakkının gaspı ile kuşatıldığı belirtilirken; üniversitelerin sermayeye göre şekillendirildiği, bilimsel eğitimin tasfiye edildiği ve baskının arttığı vurgulandı.

Açıklama şu net hatla sonlandı:

“Çözüm bu düzeni değiştirecek örgütlü mücadelededir.”

ORTAK AÇIKLAMA: “BU DÜZEN DEĞİŞMEDEN AYDINLIK GELMEYECEK”

Daha sonra DİSK Ege Bölge Temsilcisi Deniz Şahin Gümüştekin, Emek ve Demokrasi Güçleri adına açıklamayı okudu.

Açıklamada 6 Mayıs’ın tarihsel anlamı hatırlatılırken, Denizler’in idamının yükselen devrimci hareketi bastırma girişimi olduğu, ancak bunun başarısız kaldığı ifade edildi.

Metinde şu politik hat öne çıktı:

Emperyalizme boyun eğenlerle direnenler arasındaki mücadele sürüyor

Sermaye düzeni ile eşitlik ve özgürlük isteyenler arasındaki çelişki derinleşiyor

Gezi Parkı Direnişi halkın meşru direniş geleneği olarak sahipleniliyor

Denizler’in mirasının bugün; kamusal hizmet mücadelesinde, demokratik üniversite talebinde, kadınların ve gençlerin eşitlik arayışında ve doğa talanına karşı direnişlerde yaşadığı vurgulandı.

Açıklama şu güçlü sözlerle tamamlandı:

“Bu düzen değişmeden aydınlık gelmeyecek; aydınlık ancak örgütlü mücadeleyle kurulacaktır.”

GÜNDOĞDU’YA YÜRÜYÜŞ: KARANFİLLER DENİZLE BULUŞTU

Basın açıklamalarının ardından kitle, sloganlarla Gündoğdu Meydanı’na yürüdü.

“Denizler yaşıyor”, “Yaşasın devrim ve sosyalizm” sloganları eşliğinde ilerleyen kortej, mücadele kararlılığını sokakta bir kez daha ortaya koydu.

Yürüyüşün ardından denize karanfiller bırakıldı. Karanfiller, üç fidanın anısına olduğu kadar, süren mücadelenin de simgesi olarak suyla buluştu.

 

KARŞIYAKA’DA NATO KARŞITI YÜRÜYÜŞ

Aynı saatlerde Karşıyaka’da NATO ve Emperyalist Savaş Karşıtı Birlik ile Nato ve Emperyalist Savaş Karşıtı Gençlik Birliği tarafından yürüyüş düzenlendi . Katılımcılar İzban önünde toplanarak, yürüyüş ile Karşıyaka Çarşı girişine yürüdü.  Katılımcılar  “Denizlerin yolunda NATO’ya geçit yok” pankartı taşıdı.

Kitle sık sık: “NATO’dan çıkılsın, üsler kapatılsın”, “Emperyalistler yenilecek, direnen halklar kazanacak”, “Katil İsrail Ortadoğu’dan defol” sloganlarını attı.

Basın açıklamasını Sonay Tezcan okudu. Tezcan, NATO’nun tarihsel rolüne dikkat çekerek, Denizler’in anti-emperyalist mücadelesinin bugün de yol gösterdiğini vurguladı.

Ayrıca 7-8 Temmuz’da Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi’ne karşı mücadeleyi büyütme çağrısı yapıldı.

SONUÇ: DENİZLERİN YOLU SOKAKTA YAŞIYOR

İzmir’de gerçekleşen anmalar, Denizlerin mücadelesinin yalnızca tarihsel bir anı değil; güncel sınıf mücadelesinin canlı bir parçası olduğunu bir kez daha ortaya koydu.

Alanlardan yükselen ortak irade açıktı:

Emperyalizme karşı mücadele ile sosyalizm hedefi bugün de birleşiyor, büyüyor ve sokakta hayat buluyor.

MEHMET FARUK AKSU

 

 

 

MEHMET FARUK  AKSU  ((30 .11. 1955-01.05.2026)

Faruk Aksu, gençlik yıllarından itibaren yaşamını emekten, eşitlikten ve adaletten yana kurmuş mücadele insanlarından biriydi. İzmir’in köklü eğitim kurumlarından Çınarlı Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nde öğrenim gördü. O yıllarda yalnızca bir öğrenci değil, aynı zamanda dönemin toplumsal mücadeleleri içinde yer alan, haksızlıklara karşı sözünü sakınmayan mücadeleci gençlerden biri olarak tanındı. Çınarlı Meslek Lisesi’nin mücadeleci militanları arasında yer alan Faruk Aksu, daha o yıllarda dayanışmayı, paylaşmayı ve direnmenin değerini hayatının merkezine koydu.

Eğitim yaşamını daha sonra Eskişehir Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi’nde sürdürdü. Çalışma yaşamında mali müşavir olarak görev yaptı. Mesleğini yalnızca bir geçim alanı olarak değil, emekçi insanların sorunlarına yakın duran bir sorumluluk bilinciyle yürüttü. Onu tanıyanlar için Faruk Aksu; dürüstlüğü, çalışkanlığı ve insan ilişkilerindeki içtenliğiyle hatırlanan bir isim oldu.

Ancak Faruk Aksu’nun yaşamını anlamlı kılan yalnızca eğitimi ya da mesleği değildi. O, hayatı boyunca inandığı değerlerden vazgeçmeyen, toplumsal mücadelelerin içinde yer alan bir devrimciydi. Emekten yana duruşu, adalet arayışı ve eşit bir yaşam özlemi onun yaşam çizgisini belirledi. Dostları ve yol arkadaşları için güven veren bir yoldaş, dayanışmayı büyüten bir mücadele insanıydı.

Faruk Aksu’yu, emeğin ve dayanışmanın simgesi olan 1 Mayıs gününde kaybetmek, onu tanıyan herkes için ayrı bir hüzün oldu. Ardında yalnızca anılar değil; mücadeleye, dayanışmaya ve insan onuruna adanmış bir yaşam bıraktı.

Bugün Faruk Aksu’nun anısı; emeğin, dayanışmanın ve özgürlük mücadelesinin sürdüğü her yerde yaşamaya devam ediyor. Onun inancı, kararlılığı ve mücadele mirası, dostlarının ve yol arkadaşlarının yolunu aydınlatmayı sürdürecek.

Işıklar içinde uyu Faruk Aksu…
Mücadelen ve anın yaşamaya devam edecek.

SERDAR KURAL

                                                            SERDAR KURAL (30.04.2026-15.03.1959)

Ölüm Sana Hiç Yakışmadı Serdar
Bazı insanlar vardır; onların ardından yazmak kolay değildir. Çünkü kelimeler ne kadar çoğalırsa çoğalsın, geride bıraktıkları boşluğu dolduramaz. Yine de insan bir yerden başlamak ister. Serdar Kural’ı düşündüğümde ise zihnimde ilk yankılanan cümle hep aynı oldu:

“Ölüm sana hiç yakışmadı Serdar…”

Çünkü Serdar, yaşamın içinde hep insan sıcaklığıyla, nezaketiyle ve alçakgönüllülüğüyle yer etmiş bir dosttu. Ağzından kırıcı tek söz çıkmazdı. İnsanları incitmekten çekinen, herkesle sakin ve içten konuşan bir yapısı vardı. Onu tanıyan herkes, önce iyi insanlığını anlatırdı.

Serdar Kural, 15 Mart 1959’da Sivas’ın Yıldızeli ilçesinde dünyaya geldi. Anne ve babasının memleketi Sivas’tı. Babası Turan Hoca’nın ilköğretim müfettişi olması nedeniyle aile sık sık tayin görüyordu. Bu nedenle Serdar’ın çocukluğu Anadolu’nun farklı kentlerinde geçti. İlkokul ve ortaokulu Kilis’te okudu. Liseye Gaziantep’te başladı ve yine orada mezun oldu. Gençliğinin şekillendiği bu yıllar, aynı zamanda Türkiye’nin en sert toplumsal çalkantılarının yaşandığı dönemlerdi.

1977 yılında Balıkesir’e geldiğinde artık yalnızca hayatını kurmaya çalışan bir genç değil; politik kimliği belirginleşmiş, halktan yana tavır almış bir devrimciydi. Yurtsever Devrimci Gençlik Derneği  (YDGD) Yönetim Kurulu üyesiydi.

Ama Serdar’ı anlatmak, biraz da Kural ailesini anlatmaktır.

Çünkü bu aile sıradan bir aile değildi. Baba Turan Hoca, anne Fikriye teyze ve kardeşler Bülent, Levent, Serdar ve Erdal… Hepsi Halkın Kurtuluşu saflarında mücadele yürütmüş devrimci insanlardı. Her biri yaşamın başka bir alanında emek veriyordu. Turan Hoca öğretmen hareketinde, Fikriye teyze kadın çalışmalarında, Bülent sendikal mücadelede, Levent işçi hareketinde, Serdar üniversite ve mahalle çalışmalarında, Erdal ise ortaöğretim gençliği içinde yer aldı. Bülent Ankara’da mücadele yürütürken, ailenin diğer fertleri Balıkesir devrimci hareketinin en kararlı bileşenlerinden oldular. Ağır bedeller ödediler ama geri adım atmadılar.

Kural ailesinin evi yalnızca bir ev değildi; yoldaşlığın, dayanışmanın ve paylaşmanın adresiydi. O kapıdan giren hiç kimse aç çıkmazdı. Yumurtalar kırılır, çorbalar kaynar, ekmekler bölüşülürdü. Yokluk zamanlarında bile paylaşmanın bereketi vardı o evde. Fikriye teyzenin mutfağı, mücadele içindeki gençler için bazen bir sığınak, bazen moral, bazen de anne şefkatiydi.

Mücadelenin en sert yıllarıydı…
Gündüz okulda, mahallede, kahvede, işyerlerinde faaliyet yürütülüyor; geceleri yazılama, afişleme ve faşist saldırıları engellemek için devriyeler tutuluyordu. Hayat her an baskın, saldırı ve ölüm ihtimaliyle iç içeydi.

Bir gece yine böyle bir çalışmaya çıkmadan önce birkaç arkadaşla birlikte Serdar’ın evine gitmiştik. Planlarımızı yapmış, biraz dinlenip gece görevine çıkmayı düşünüyorduk. Aradan çok geçmeden kapı açıldı. Fikriye teyze başını uzatıp o unutulmaz sesiyle seslendi:

“Haydi bakalım gençler… Aç aç işe çıkılmaz. Doğru mutfağa…”

Mutfağa yöneldiğimiz anda burnumuza öyle güzel bir koku geldi ki bugün bile unutmak mümkün değil. Tavada kızaran sucuklu yumurtanın kokusu geceyi bir anda değiştirmişti. İlk lokmayı ağzımıza attığımız an, günlerin yorgunluğu ve biraz sonra karşılaşabileceğimiz tehlikelerin gerginliği sanki dağılıp gitmişti. O küçücük sofrada yalnızca yemek yenmiyor; umut, cesaret ve dayanışma da paylaşılıyordu.

Serdar tam anlamıyla sanatçı ruhlu bir insandı. Saz çalar, türküler ve marşlar söylerdi. Tok ve derin sesi vardı. “Ah Bir Ataş Ver” türküsünü söylediğinde insanın içi titrerdi. Cezaevinde “Akşam Erken İner Mapushaneye” şiirini okuduğunda koğuş sessizleşir, herkes kendi düşlerine dalardı.

Onun sanatçı yanı yalnızca müzikle sınırlı değildi. Resim yapar, duvar yazıları yazardı. El becerisi olağanüstüydü. Gece yarıları şehrin en görünür duvarlarını seçer, sloganları belirler, arkadaşlarının koruması altında yazılamaya çıkardı. Harfleri öylesine düzgün, estetik ve hızlı yazardı ki insanlar duvardaki yazıyı görünce hemen anlardı:

“Serdar bu gece burada çalışmış…”

Mitingler öncesinde pankart hazırlıkları adeta onun yönetiminde yürürdü. Pazarcı esnafından alınan ya da bağışlanan beyaz patiskalar evlere taşınırdı. Salonlar atölyeye dönüşürdü. Masalar kaldırılır, yataklar kenara çekilir, uzun geceler boyunca pankartlar hazırlanırdı. Serdar’ın yazdığı pankartlar yalnızca bir slogan taşımaz; emek, estetik ve inanç taşırdı. Miting alanına getirildiğinde herkes o pankartları taşımak isterdi.

Resim yeteneğinin en unutulmaz örneklerinden biri ise büyük Stalin portresiydi. Küçük bir vesikalık fotoğraftan yola çıkarak neredeyse iki kat yüksekliğinde dev bir portre yaratmıştı. Günler süren emeğin ardından ortaya çıkan bu eser miting alanının yanındaki inşaata asılırken arkadaşlar büyük zorluk yaşamış, ama herkes ortaya çıkan görüntü karşısında hayran kalmıştı.

Serdar aynı zamanda kararlı bir militandı. Eğitim Enstitüsü’nde  faşizmin saldırılarına  karşı mücadele sürecinde aktif rol aldı. O yıllarda okula toplu gidilir, toplu dönülürdü. Özellikle gece bölümü öğrencilerinin güvenliği büyük önem taşıyordu. Eğitim Enstitüsü’nün arka tarafı zifiri karanlıktı ve her an saldırıya açıktı. Serdar uzun geceler boyunca bu en tehlikeli bölgelerde nöbet tuttu. Arkadaşlarının güvenliği için sorumluluk aldı.

12 Eylül 1980 askeri faşist darbesinden sonra uzun süre yakalanmadan yaşadı. Kaçak yaşamın bütün ağırlığına rağmen paniğe kapılmadı, umutsuzluğa düşmedi. Kendi emeğiyle ayakta kaldı. Siyasi polisin sürekli hedefindeydi. Balıkesir Halkın Kurtuluşu hareketi içinde yakalanmayan az sayıdaki isimden biriydi.

1984 yılında yakalanıp cezaevine getirildiğinde de başı dikti. Cezaevi yönetimine karşı onurundan taviz vermedi. Baskılar karşısında geri adım atmadı. İçeride de dışarıdaki gibi dimdik durdu ve cezaevinden yine başı dik çıktı.

Tahliye olduktan sonra yaşamını yeniden kurdu. 1987’den itibaren Ankara’da kumaşçılık işiyle uğraştı, esnaflık yaptı. Hayatın zorlukları içinde emeğiyle ayakta durdu. Ama onu tanıyan herkes bilir ki Serdar için dostluk, dayanışma ve paylaşım hiçbir zaman geçmişte kalan değerler olmadı. O, yaşamının her döneminde arkadaşlarına ve yoldaşlarına yardım etmeyi sürdüren bir insan olarak kaldı.

Bugün Serdar aramızda değil…
Ama bazı insanlar ölünce yok olmazlar. Sesleri, kahkahaları, söyledikleri türküler, yazdıkları sloganlar, paylaştıkları ekmek ve bıraktıkları iz yaşamaya devam eder.

Balıkesir devrimci hareketi Serdar Kural’ı; cesaretiyle, emeğiyle, sanatçı ruhuyla ve insani sıcaklığıyla hatırlamayı sürdürecek.

Ve onu tanıyan herkesin yüreğinde aynı cümle hep canlı kalacak:

“Ölüm sana hiç yakışmadı Serdar…”