SERDAR KURAL (30.04.2026-15.03.1959)
Ölüm Sana Hiç Yakışmadı Serdar
Bazı insanlar vardır; onların ardından yazmak kolay değildir. Çünkü kelimeler ne kadar çoğalırsa çoğalsın, geride bıraktıkları boşluğu dolduramaz. Yine de insan bir yerden başlamak ister. Serdar Kural’ı düşündüğümde ise zihnimde ilk yankılanan cümle hep aynı oldu:
“Ölüm sana hiç yakışmadı Serdar…”
Çünkü Serdar, yaşamın içinde hep insan sıcaklığıyla, nezaketiyle ve alçakgönüllülüğüyle yer etmiş bir dosttu. Ağzından kırıcı tek söz çıkmazdı. İnsanları incitmekten çekinen, herkesle sakin ve içten konuşan bir yapısı vardı. Onu tanıyan herkes, önce iyi insanlığını anlatırdı.
Serdar Kural, 15 Mart 1959’da Sivas’ın Yıldızeli ilçesinde dünyaya geldi. Anne ve babasının memleketi Sivas’tı. Babası Turan Hoca’nın ilköğretim müfettişi olması nedeniyle aile sık sık tayin görüyordu. Bu nedenle Serdar’ın çocukluğu Anadolu’nun farklı kentlerinde geçti. İlkokul ve ortaokulu Kilis’te okudu. Liseye Gaziantep’te başladı ve yine orada mezun oldu. Gençliğinin şekillendiği bu yıllar, aynı zamanda Türkiye’nin en sert toplumsal çalkantılarının yaşandığı dönemlerdi.
1977 yılında Balıkesir’e geldiğinde artık yalnızca hayatını kurmaya çalışan bir genç değil; politik kimliği belirginleşmiş, halktan yana tavır almış bir devrimciydi. Yurtsever Devrimci Gençlik Derneği (YDGD) Yönetim Kurulu üyesiydi.
Ama Serdar’ı anlatmak, biraz da Kural ailesini anlatmaktır.
Çünkü bu aile sıradan bir aile değildi. Baba Turan Hoca, anne Fikriye teyze ve kardeşler Bülent, Levent, Serdar ve Erdal… Hepsi Halkın Kurtuluşu saflarında mücadele yürütmüş devrimci insanlardı. Her biri yaşamın başka bir alanında emek veriyordu. Turan Hoca öğretmen hareketinde, Fikriye teyze kadın çalışmalarında, Bülent sendikal mücadelede, Levent işçi hareketinde, Serdar üniversite ve mahalle çalışmalarında, Erdal ise ortaöğretim gençliği içinde yer aldı. Bülent Ankara’da mücadele yürütürken, ailenin diğer fertleri Balıkesir devrimci hareketinin en kararlı bileşenlerinden oldular. Ağır bedeller ödediler ama geri adım atmadılar.
Kural ailesinin evi yalnızca bir ev değildi; yoldaşlığın, dayanışmanın ve paylaşmanın adresiydi. O kapıdan giren hiç kimse aç çıkmazdı. Yumurtalar kırılır, çorbalar kaynar, ekmekler bölüşülürdü. Yokluk zamanlarında bile paylaşmanın bereketi vardı o evde. Fikriye teyzenin mutfağı, mücadele içindeki gençler için bazen bir sığınak, bazen moral, bazen de anne şefkatiydi.
Mücadelenin en sert yıllarıydı…
Gündüz okulda, mahallede, kahvede, işyerlerinde faaliyet yürütülüyor; geceleri yazılama, afişleme ve faşist saldırıları engellemek için devriyeler tutuluyordu. Hayat her an baskın, saldırı ve ölüm ihtimaliyle iç içeydi.
Bir gece yine böyle bir çalışmaya çıkmadan önce birkaç arkadaşla birlikte Serdar’ın evine gitmiştik. Planlarımızı yapmış, biraz dinlenip gece görevine çıkmayı düşünüyorduk. Aradan çok geçmeden kapı açıldı. Fikriye teyze başını uzatıp o unutulmaz sesiyle seslendi:
“Haydi bakalım gençler… Aç aç işe çıkılmaz. Doğru mutfağa…”
Mutfağa yöneldiğimiz anda burnumuza öyle güzel bir koku geldi ki bugün bile unutmak mümkün değil. Tavada kızaran sucuklu yumurtanın kokusu geceyi bir anda değiştirmişti. İlk lokmayı ağzımıza attığımız an, günlerin yorgunluğu ve biraz sonra karşılaşabileceğimiz tehlikelerin gerginliği sanki dağılıp gitmişti. O küçücük sofrada yalnızca yemek yenmiyor; umut, cesaret ve dayanışma da paylaşılıyordu.
Serdar tam anlamıyla sanatçı ruhlu bir insandı. Saz çalar, türküler ve marşlar söylerdi. Tok ve derin sesi vardı. “Ah Bir Ataş Ver” türküsünü söylediğinde insanın içi titrerdi. Cezaevinde “Akşam Erken İner Mapushaneye” şiirini okuduğunda koğuş sessizleşir, herkes kendi düşlerine dalardı.
Onun sanatçı yanı yalnızca müzikle sınırlı değildi. Resim yapar, duvar yazıları yazardı. El becerisi olağanüstüydü. Gece yarıları şehrin en görünür duvarlarını seçer, sloganları belirler, arkadaşlarının koruması altında yazılamaya çıkardı. Harfleri öylesine düzgün, estetik ve hızlı yazardı ki insanlar duvardaki yazıyı görünce hemen anlardı:
“Serdar bu gece burada çalışmış…”
Mitingler öncesinde pankart hazırlıkları adeta onun yönetiminde yürürdü. Pazarcı esnafından alınan ya da bağışlanan beyaz patiskalar evlere taşınırdı. Salonlar atölyeye dönüşürdü. Masalar kaldırılır, yataklar kenara çekilir, uzun geceler boyunca pankartlar hazırlanırdı. Serdar’ın yazdığı pankartlar yalnızca bir slogan taşımaz; emek, estetik ve inanç taşırdı. Miting alanına getirildiğinde herkes o pankartları taşımak isterdi.
Resim yeteneğinin en unutulmaz örneklerinden biri ise büyük Stalin portresiydi. Küçük bir vesikalık fotoğraftan yola çıkarak neredeyse iki kat yüksekliğinde dev bir portre yaratmıştı. Günler süren emeğin ardından ortaya çıkan bu eser miting alanının yanındaki inşaata asılırken arkadaşlar büyük zorluk yaşamış, ama herkes ortaya çıkan görüntü karşısında hayran kalmıştı.
Serdar aynı zamanda kararlı bir militandı. Eğitim Enstitüsü’nde faşizmin saldırılarına karşı mücadele sürecinde aktif rol aldı. O yıllarda okula toplu gidilir, toplu dönülürdü. Özellikle gece bölümü öğrencilerinin güvenliği büyük önem taşıyordu. Eğitim Enstitüsü’nün arka tarafı zifiri karanlıktı ve her an saldırıya açıktı. Serdar uzun geceler boyunca bu en tehlikeli bölgelerde nöbet tuttu. Arkadaşlarının güvenliği için sorumluluk aldı.
12 Eylül 1980 askeri faşist darbesinden sonra uzun süre yakalanmadan yaşadı. Kaçak yaşamın bütün ağırlığına rağmen paniğe kapılmadı, umutsuzluğa düşmedi. Kendi emeğiyle ayakta kaldı. Siyasi polisin sürekli hedefindeydi. Balıkesir Halkın Kurtuluşu hareketi içinde yakalanmayan az sayıdaki isimden biriydi.
1984 yılında yakalanıp cezaevine getirildiğinde de başı dikti. Cezaevi yönetimine karşı onurundan taviz vermedi. Baskılar karşısında geri adım atmadı. İçeride de dışarıdaki gibi dimdik durdu ve cezaevinden yine başı dik çıktı.
Tahliye olduktan sonra yaşamını yeniden kurdu. 1987’den itibaren Ankara’da kumaşçılık işiyle uğraştı, esnaflık yaptı. Hayatın zorlukları içinde emeğiyle ayakta durdu. Ama onu tanıyan herkes bilir ki Serdar için dostluk, dayanışma ve paylaşım hiçbir zaman geçmişte kalan değerler olmadı. O, yaşamının her döneminde arkadaşlarına ve yoldaşlarına yardım etmeyi sürdüren bir insan olarak kaldı.
Bugün Serdar aramızda değil…
Ama bazı insanlar ölünce yok olmazlar. Sesleri, kahkahaları, söyledikleri türküler, yazdıkları sloganlar, paylaştıkları ekmek ve bıraktıkları iz yaşamaya devam eder.
Balıkesir devrimci hareketi Serdar Kural’ı; cesaretiyle, emeğiyle, sanatçı ruhuyla ve insani sıcaklığıyla hatırlamayı sürdürecek.
Ve onu tanıyan herkesin yüreğinde aynı cümle hep canlı kalacak:
“Ölüm sana hiç yakışmadı Serdar…”