İzmirde İnsan Hakları Yürüyüşü yapıldı. İnsan Hakları Savunucusu, Sosyalist Hüsnü Öndül anıldı.

İnsan Hakları Derneği (İHD) İzmir Şubesi ile Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) İzmir Temsilciliği, İnsan Hakları Haftası kapsamında Konak Eski Sümerbank önünde basın açıklaması gerçekleştirdi. “İnsan haklarıyla insandır” pankartının açıldığı açıklamada, Türkiye’de ve dünyada derinleşen hak ihlallerine, savaş politikalarına, cezasızlığa ve baskı rejimine dikkat çekildi.

Basın açıklamasını İHD İzmir Şube Eşbaşkanı Zilan Gümüş okudu. Açıklamada, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin kabul edilişinin 77. yılında, bildirgede güvence altına alınan temel hak ve özgürlüklerin sistematik biçimde ihlal edildiği vurgulandı. OHAL rejiminin fiili olarak kalıcı hale getirildiği, işkence ve kötü muamele iddialarının arttığı, ifade, örgütlenme ve gösteri özgürlüğünün engellendiği ifade edildi. Kadınlara ve LGBTİ+’lara yönelik ayrımcı politikalar, mültecilere dönük nefret dili, kayyım uygulamaları, cezaevlerindeki tecrit ve hasta mahpusların durumu da açıklamada öne çıkan başlıklar arasında yer aldı.

Zilan Gümüş,  “Hapishanelerde bulunan yaklaşık 4.000’i aşkın ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası hükümlüsünün bir gün salıverilme ihtimalinin, yani umut hakkının olmaması insan onuruna aykırı bir durumdur. İmralı Hapishanesi başta olmak üzere hapishaneler de uygulanan izolasyon, tecrit uygulamaları çözülemeyen kronik bir soruna dönüşmüştür. Kamuoyu tarafından ‘kuyu tipi hapishaneler’ olarak adlandırılan Yüksek Güvenlikli, S ve Y Tipi hapishaneler derhal kapatılmalıdır” dedi.

Kürt meselesinin demokratik ve barışçıl çözümüne vurgu yapılan açıklamada, çatışmalı sürecin sona erdirilmesi, barışın toplumsallaştırılması ve insan haklarının güvence altına alınması çağrısı yapıldı. Açıklamanın ardından kitle, yaşamını yitirenler anısına denize karanfil bıraktı.

Etkinlikler, insan hakları savunucusu Hüsnü Öndül’ün ölüm yıldönümü dolayısıyla Fransız Kültür Merkezi’nde düzenlenen söyleşiyle devam etti. Söyleşi, Öndül için hazırlanan sinevizyon gösterimi ve  özgürlük ve demokrasi mücadelesinde yaşamını yitirenler için yapılan saygı duruşu ile  başladı. Etkinlikte yapılan konuşmalarda Öndül’ün hem insan hakları mücadelesindeki yeri hem de yaşamına yön veren tanıklıklar ele alındı. Söyleşide Günseli Kaya, Akın Birdal, Necla Şengül ve Çoşkun Üsterci söz aldı.

Günseli Kaya, konuşmasında Hüsnü Öndül’ün yaşam öyküsünü ve insan hakları mücadelesinin hangi koşullarda şekillendiğini ayrıntılarıyla anlattı. Öndül’ün 13 Eylül 1953’te Samsun’un Havza ilçesine bağlı Girem köyünde doğduğunu belirten Kaya, ailesinin yaşayan ilk erkek çocuğu olması nedeniyle babasının adını aldığını aktardı. Yedi yaşındayken babasını, kısa bir süre sonra da ablalarından birini kaybeden Öndül’ün çok küçük yaşta ağır sorumluluklar üstlenmek zorunda kaldığını söyledi.

Ailesinin toprak sahibi olmasına rağmen, babasının erken ölümü ve çocukların küçük yaşta olması nedeniyle zamanla bu toprakların elden çıkarıldığını ifade eden Kaya, Hüsnü Öndül’ün ilkokulu Girem Köyü’nde, ortaokul ve liseyi Havza’da tamamladığını belirtti. Babasını ilkokul birinci sınıfta kaybetmesi nedeniyle erken yaşta olgunlaşmak zorunda kaldığını vurgulayan Kaya, 14 yaşındayken diyabet hastası olan erkek kardeşini tedavi ettirmek için Ankara’ya gelişini, Öndül’ün yaşamındaki önemli dönüm noktalarından biri olarak anlattı.

Okul yaşamında çalışkan bir öğrenci olduğunu, futbola büyük ilgi duyduğunu ve üniversite yıllarında futbol takımında da oynadığını aktaran Kaya, üniversite sınavında yüksek puan almasına rağmen dönemin koşulları nedeniyle Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne kaydolduğunu ve 1977 yılında mezun olduğunu söyledi. Kaya, Hüsnü Öndül’ün 1971 yılı sonlarında sosyalizme ilgi duymaya başladığını; Nikolay Ostrovski’nin “Ve Çeliğe Su Verildi” kitabının düşünsel dünyasında özel bir yer tuttuğunu ifade etti.

1978 yılında askere giden Hüsnü Öndül’ün, 13 ay boyunca İskenderun-Arsuz’da görev yaptığını ve askerlik sonrası avukatlığa başladığını belirten Kaya, bu dönemin Türkiye’de cezaevlerinin devrimcilerle dolu olduğu bir dönem olduğunu hatırlattı. Öndül’ün, işkence gören, idamla ya da ağır cezalarla yargılanan ve kamuoyunda “terörist” olarak yaftalanan devrimcilerin avukatlığını üstlenmeye bilinçli bir tercihle karar verdiğini vurguladı. “Ben onu 1981 yılında Mamak Askeri Cezaevi’nde tutukluyken avukatım olarak tanıdım” diyen Kaya, bu ilişkinin aynı zamanda bir mücadele yoldaşlığına dönüştüğünü ifade etti.

Hüsnü Öndül’ün koyu bir Fenerbahçe taraftarı olduğunu, İHOP (İnsan Hakları ortak Platformu)  ofisinin kapısının arkasında asılı bir Fenerbahçe atkısının bulunduğunu aktaran Kaya, insan hakları çalışmaları arasında futbol sohbetlerinin de önemli bir yer tuttuğunu anlattı.

Neşet Ertaş’a duyduğu büyük sevgiyi de hatırlatan Kaya, Hüsnü Öndül’ün son yolculuğuna sevdiği türküler eşliğinde uğurlandığını ifade etti. Vefalı, mütevazı, kadınlara saygılı, hayvanları koruyan ve güvercinleri beslemesiyle bilinen bir insan olduğunu dile getiren Kaya, bu özelliklerin onun insan hakları anlayışının gündelik hayattaki karşılığı olduğunu vurguladı. 1988 yılında Toplumsal Kurtuluş dergisinde yayımlanan bir yazı nedeniyle tutuklandığını hatırlatan Kaya, Hüsnü Öndül’ün Kürt sorununun eşitlik ve kardeşlik temelinde çözümü ve onurlu barış mücadelesinden hiç vazgeçmediğini söyledi

Akın Birdal ise konuşmasında Hüsnü Öndül ile uzun yıllara dayanan mücadele arkadaşlığına değinerek, onun insan hakları hareketi içindeki kurucu ve öğretici rolünü anlattı. Birdal, Öndül’ün özellikle baskı dönemlerinde geri adım atmayan, cezasızlığa ve işkenceye karşı ısrarcı tutumunun insan hakları savunucuları için yol gösterici olduğunu ifade etti. Öndül’ün hem hukukçu hem de mücadele insanı olarak, insan hakları hareketinin toplumsallaşmasında önemli bir emek verdiğini vurguladı.

Necla Şengül de konuşmasında Hüsnü Öndül’ün insan hakları eğitimine verdiği öneme dikkat çekti. İnsan Hakları Akademisi ve İnsan Hakları Okulu çalışmalarında Öndül’ün bilgiye dayalı, sistematik ve eleştirel bir yaklaşımı benimsediğini aktaran Şengül, onun hak savunuculuğunu yalnızca tepki veren bir alan olarak değil, öğrenilen ve öğretilen bir mücadele biçimi olarak ele aldığını söyledi.

Çoşkun Üsterci ise Hüsnü Öndül’ün insan hakları mücadelesindeki yerini hukuk, ilke ve siyasal sorumluluk çerçevesinde değerlendirdi. Öndül’ün hukuku iktidarın bir aracı olarak değil, iktidarı sınırlayan bir mücadele alanı olarak gördüğünü belirten Üsterci, onun cezasızlıkla mücadele, işkence yasağı ve adil yargılanma hakkı konularında ısrarcı bir çizgi izlediğini ifade etti. Üstercin, Hüsnü Öndül’ün farklı toplumsal ve siyasal kesimleri insan onuru ortak paydasında buluşturmaya çalışan bir insan hakları savunucusu olduğunu vurguladı.

Söyleşi, Hüsnü Öndül’ün geride bıraktığı insan hakları mirasının yalnızca geçmişe ait olmadığı; bugün ve gelecek mücadeleler için yol göstermeye devam ettiği vurgusuyla sona erdi.

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin kabul edilişinin 77.yılında hak örgütlerinden ortak açıklama

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin kabul edilişinin 77. yılı dolayısıyla İzmir’de bir araya gelen hak örgütleri, Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde ortak basın açıklaması gerçekleştirdi. Açıklamaya ÇHD İzmir Şubesi, Genç LGBTİ+ Derneği, Hak İnisiyatifi Derneği, Halkların Köprüsü Derneği, İmece Dostluk Dayanışma Derneği, İHD İzmir Şubesi, İnsan Hakları Gündemi Derneği, ÖHD İzmir Şubesi ve TİHV İzmir Temsilciliği katıldı. Etkinliğe DEM Parti İzmir Milletvekili İbrahim Akın, CHP Eski Milletvekili Zeynep Altıok ve çok sayıda yurttaş da katıldı.

Etkinlikte “Halkın iradesi yok sayılamaz”, “Zindanlar boşalsın tutsaklara özgürlük”, “Eşit yurttaşlık onurlu yaşam”,” Adil barış kardeşçe yaşam”, “Bedenimize, emeğimize, kimliğimize dokunmayın”, “Savaşa hayır yaşasın halkların eşitliği”, ” Baskılar bizi yıldıramaz”, “Yaşasın barış-Biji aşiti”, “İnsan haklarıyla insandır”, “Eşitlik adalat insan hakları” sloganları atıldı.

Ortak açıklama TİHV Genel Sekreteri Coşkun Üsterci tarafından okundu.  Açıklamaya geçmeden önce Üsterci ortak açıklamanın 22 sahife olduğunu ancak bunu özetleyerek 4 sayfa olarak okuyacağını belirtti.  Açıklamanın ardından katılımcılar ‘Barış zinciri’ oluşturarak  etkinliği sonlandırdı.

22 sayfa açıklamanın özetlenmiş 4 sayfalık tam metni şöyle:

“İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin Kabul Edilişinin 77. Yılında

Tüm İnsanların Onur ve Haklarda Eşit Olduğu Bilinciyle,

Eşitsizlik, Adaletsizlik, Yoksulluk, Ayrımcılık ve Savaşa Karşı,

Israrla Barış, Demokrasi ve İnsan Hakları Değerlerini Savunuyoruz!

Kabul edilişinin 77. Yılında İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, çağımızın en önemli kurucu sözleşmesi olarak insanlığın yolunu aydınlatmaya devam ediyor.

30 maddeden oluşan Evrensel Bildirge, Birleşmiş Milletler (BM) bünyesinde yürütülen uzun çalışmalar sonucunda 10 Aralık 1948 tarihinde Paris’te toplanan BM Genel Kurulu tarafından kabul ve ilan edilmiştir. Türkiye, Evrensel Bildirgeyi 27 Mayıs 1949 tarihli Resmi Gazete’de yayınlayarak yürürlüğe koymuştur. İki yıl sonra BM Genel Kurulu, 1950’de “10 Aralık”ı “Uluslararası İnsan Hakları Günü” olarak ilan etmiştir.

BM, İkinci Dünya Savaşı’nın yol açtığı ağır insani yıkımın bir daha asla yaşanmaması için, barış, insan hakları ve demokrasi ideallerine dayalı uluslararası bir sistem oluşturma hedefiyle inşa edilmiştir. Evrensel Bildirge de bu sitemin kurumsallaştırılmasında, insanlığın haysiyet, eşitlik ve adalet arayışında temel ve vazgeçilmez bir yere sahiptir. Bugün gelinen aşamada maalesef bu ideallerin çok gerisinde kalınmıştır. Evrensel Bildirge’de yer alan hak ve özgürlüklere dayalı uluslararası bir düzen hâlâ kurulamamıştır. BM, küresel boyutta yaşanan her türden ayrımcılık, eşitsizlik ve adaletsizliği, bunların yol açtığı derin yoksulluk ve yoksunluğu, yaşamın varlığını tehdit eden ekolojik yıkım ve iklim değişikliğini sonlandırmada yeterince etkin olamamaktadır. Güçlü devletlerin çıkar ilişkilerine dayalı oluşturdukları askeri ve ekonomik birliktelikler, sürdürülen savaş politikaları, başta Ortadoğu, Ukrayna ve Afrika’da olmak üzere küresel çapta halkları temel hak ve özgürlüklerini kullanamaz hale getirmiş, büyük bir insani krize yol açmıştır. Özellikle devletlerin demokrasi ve hukuk taahhüdünden giderek uzaklaşmaları, başta Evrensel Bildirge olmak üzere uluslararası insan hakları sözleşmelerinden doğan yükümlülüklerini yerine getirmekten kaçınmaları, insanlığın en önemli kazanımlarından birisi olan insan haklarının hem bir referans sistemi hem de bir denetim mekanizması olarak zayıflamasına, küresel insan hakları rejiminin ağır bir kriz içine girmesine yol açmıştır.

Ancak tüm bu olumsuzluklara karşın dünyanın her yerinde halklar, eşitlik, adalet, özgürlük, barış ve insan hakları talepleriyle itirazlarını yükseltmektedirler. Devletlerin ve hükümetlerin bu itirazlara yanıtı ise şiddetin her türünü sistematikleştirip yaygınlaştırma ve hayatın tek gerçeği olarak toplumlara dayatmak olmaktadır. Bugün tüm dünyada yaşanan bu ağır kriz karşısında insan haklarını savunmak ve kurucu rolünü yeniden etkin kılmak en asli görevimizdir.

Bu kriz hali Türkiye’de de tüm yoğunluğu ve ağırlığı ile yaşanmaktadır. Ülke, 2016 yılından bu yana önce doğrudan, 19 Temmuz 2018 tarihinden itibaren de resmen kaldırıldığı söylense de yapılan pek çok düzenleme ile kalıcılık/süreklilik kazandırılan bir OHAL rejimi ile yönetilmektedir. Bu süreç, siyasal iktidara, gücünü sınırlandıran anayasacılık ve hukukun üstünlüğü ilkelerini terk etme, insan hakları fikrini referans almaktan vazgeçme imkânı sağlamış, böylelikle kuralsızlık, keyfilik ve belirsizlik kamusal/siyasal alanı düzenleyebileceği kullanışlı araçlar haline gelmiştir. Özellikle bir yönetim tekniği olarak başvurduğu belirsizlik yaratma gücü, siyasal iktidara erkini daha da merkezileştirme, toplum üzerindeki baskı ve kontrolünü arttırma olanağı sağlamaktadır.

Kürt meselesinin çözümü konusunda 1 Ekim 2024 tarihinden bu yana yeni bir sürecin başlatılmış olmasına, beraberinde farklı toplumsal kesimlerin barış, demokrasi ve insan hakları taleplerini yükseltmelerine karşın siyasal iktidarın, ayrımcılığı ve ırkçılığı yaygınlaştırarak toplumu kutuplaştıran, ekonomiden toplum sağlığına kadar ülkenin tüm meselelerini güvenlik sorunu haline getiren, gerek ülke içi gerekse uluslararası sorunların çözümünde çatışma ve şiddeti esas alan politikalarına devam ettiği görülmektedir. Bunun sonucunda 2025 yılında da ülke genelinde kaygı verici boyutta yaşam hakkı ihlalleri yaşanmıştır. Faklı toplumsal kesimlerden insanlar ya doğrudan kolluk güçlerinin şiddeti ya da devletin, “önleme ve koruma” yükümlülüğünü yerine getirmemesi nedeniyle üçüncü kişiler tarafından gerçekleştirilen şiddetin sonucu yaşamlarını yitirmişlerdir.

Anayasa’nın ve evrensel hukukun mutlak olarak yasaklamasına ve insanlığa karşı bir suç olma vasfına rağmen işkence olgusu 2025 yılında da Türkiye’nin en başat insan hakları sorunu olmuştur. Resmi gözaltı merkezlerinin yanı sıra kolluk güçlerinin barışçıl toplantı ve gösterilere müdahalesi sırasında, sokak ve açık alanlarda ya da ev ve iş yeri gibi mekânlarda, yani resmi olmayan gözaltı yerlerinde ve gözaltı dışındaki ortamlarda yaşanan işkence ve diğer kötü muamele uygulamaları, yeni bir boyut kazanmıştır. Denilebilir ki siyasal iktidarın baskı ve kontrole dayalı yönetme tarzı sonucu günümüzde tüm ülke adeta işkence mekânı haline gelmiştir. Gerek Van Belediyesi’ne kayyım atanması gerekse 19 Mart 2025 tarihinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’nın tutuklanması sonrasında yaşananlar bu tespitin somut birer örneğini oluşturmaktadır.

Devletlerin insan haklarına yönelik saygısının dolayımsız göstergesi olan hapishaneler, bugün Türkiye’de siyasal iktidarın hukuku bir baskı ve sindirme aracı olarak kullanmasının sonucunda tıka basa dolu durumdadır. Yaşam hakkı ihlalinden işkenceye, sağlık hakkına erişime kadar ağır ve ciddi ihlallerinin yaşandığı mekanlardır. Yaklaşık 4.000 kadar olan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası hükümlüsünün bir gün salıverilme ihtimalinin, yani “umut hakkı” nın olmaması insan onuruna aykırı bir durumdur. İmralı Hapishanesi başta olmak üzere tek kişi ya da küçük grup izolasyonu/tecrit uygulamaları çözülemeyen kronik bir soruna dönüşmüştür. Özellikle mimari yapısı ve gündelik uygulama rejimi ile tecrit/izolasyon koşullarını daha da ağırlaştıran, kamuoyu tarafından ‘kuyu tipi hapishaneler’ olarak adlandırılan Yüksek Güvenlikli, S ve Y Tipi  hapishaneler derhal kapatılmalıdır.

Siyasal iktidarın, demokratik toplumun can damarlarından birini oluşturan düşünce ve ifade özgürlüğüne yönelik kısıtlamaları, özellikle de basın ve insan hakları savunucuları üzerindeki kaygı verici boyutta artan baskı ve kontrolü hiçbir şekilde kabul edilmezdir. Artık bu ülkede gazeteciler haberlerini hapishanelerden göndermektedir.

2025, bir önceki yıl gibi toplantı ve gösteri yapma özgürlüğü açısından kısıtlama ve ihlallerin kural, özgürlüklerin kullanımının ise istisna olduğu bir yıl olmuştur. Yıl içinde her toplumsal kesimden kişi ve grup; iradeleri yok sayılarak belediyelerine kayyım atanmasını protesto eden Van halkı, keza belediye başkanları tutuklanmasını protesto eden İstanbul halkı, 8 Martta sokağa, özgürleşmeye çıkan kadınlar, 1 Mayısı  Taksim meydanıda kutlamak isteyenler, eşit yurttaşlık ve onur mücadelesi veren LGBTİ+’lar, sokak hayvanlarının yaşamını korumaya çalışan hayvan hakkı savunucuları, Gazze‘deki soykırımı protesto edenler, havasına, suyuna, zeytinine sahip çıkmak isteyen yaşam savunucuları, ekmek, güvenceli iş ve sendikal hakları için mücadele eden işçiler, gençler ve öğrenciler mülki idare amirlerinin yasakları ve/veya kolluk güçlerinin fiili müdahaleleri sonucunda toplanma ve gösteri yapma özgürlüklerini kullanamamışlardır.

Örgütlenme özgürlüğü, demokrasilerin işlemesi için elzem olan temel insan haklarından biridir. Türkiye’de yurttaşlar, toplu olarak bir araya gelip eyleyemedikleri ve düşüncelerini açıklayamadıkları için örgütlenme özgürlüklerini de kullanamamakta, müşterek geleceklerini şekillendirmek üzere sivil ve siyasal alana örgütlü olarak katılamamaktadırlar. 2025 yılında insan hakları örgütlerinin, dernek, vakıf, emek ve meslek örgütleri ile siyasi partilerin çok sayıda üye ve yöneticisi gözaltına alınmış, tutuklanmış, haklarında açılan davalar ile üzerlerinde baskı oluşturulmaya çalışılmıştır. Seçmen ve yurttaş iradesinin gaspına dayalı, hukukun üstünlüğü ilkesine, insan hakları ve demokrasi değerlerine tümüyle aykırı bir yerel yönetim rejiminin ifadesi olan kayyım atamaları aynı zamanda örgütlenme özgürlüğünün de ağır ihlalidir.

Kürt meselesi, Türkiye’nin demokratikleşmesinin önündeki en büyük engellerden biridir. 1 Ekim 2024 tarihinden bu yana bu meselenin müzakereye dayalı, barışçıl ve demokratik çözümüne olanak sağlayabilecek bir süreç başladı. Kürt meselesi nedeniyle 40 yıldan uzun bir süredir yaşanmakta olan ve ağır toplumsal bedellere mâl olan çatışma ve şiddet ortamının son bulmasına yönelik atılacak her adım hayatî öneme sahiptir. Çünkü, böylelikle yeni can kayıpları önlenecek, insanların yakınlarının yaşamlarına dair duyduğu derin endişe ve korkular son bulabilecektir. Çatışma ve şiddet ortamının son bulması, aynı zamanda sözün alanını genişletip etkinliğini artıracağı için Kürt meselesinin şiddeti dışlayan yöntemlerle çözümüne ve adil bir barışın tesisine imkân sağlayacaktır. Yıllardır ısrarla vurguladığımız gibi Kürt meselesi, ekonomik, sosyal, kültürel, siyasal ve hukuksal boyutları olan ve çok özet bir ifadeyle kimlik ve kültürel haklar başta olmak üzere Kürtlerin temel hak ve özgürlüklerinin eşitlik temelinde teminat altına alınmasına da referansları olan siyasal ve toplumsal bir meseledir. Dolayısıyla da bu meselesinin çözümü, her türlü araçsallıktan uzak, demokrasiyi kendi başına değer olarak kabul eden bir yaklaşımla oluşturulacak bir “demokratikleşme programı” ile mümkündür. Ancak böylesi bir program, temel hak ve özgürlüklerin teminat altına alınmasının kimsenin onayına tabi olmadığı fikri üzerine inşa edilmelidir. Çünkü haklar, ayırımsız her yurttaşın insan onuruna yaraşır biçimde eşit olarak yaşayabilmesinin ilke ve normlarını oluşturur. Bütünsel ve devredilemezdir. Bizler bugün insani kriz ve savaşların egemen olduğu bir dünyada yakalanmış olan ‘barışı konuşmak/müzakere etmek’ gibi bir fırsatın tarihsel ve toplumsal olarak en iyi şekilde değerlendirilmesini arzu ediyoruz. Ancak, şunu da hatırlatmak isteriz ki, demokratik tartışma ve müzakere sürecinin ön koşulu, konuşmaya başlarken kendi pozisyonunun ilanından çok, bir ortaklaşma olanağının sağlanabilmesi için kendi pozisyonundan çıkmaya hazır olunduğunun ilkesel olarak kabul edilmesidir. Eğer sadece niceliksel bir oy hesabıyla hareket edilmeyecekse ve niteliksel bir anlaşma hedefleniyorsa, konuşmanın/müzakerenin çerçevesi ortak olmalıdır. İnsanlığın en büyük birikiminin kendisi, yani insan hakları değer ve ilkeleri anlaşma hedefli her türlü kamusal müzakerenin hazır çerçevesidir.

2025 yılında da kadınların ve LGBTİ+’ların toplumsal yaşamın her alanında maruz kaldığı ayrımcılığı önlemeye yönelik yasal ve fiili hiçbir iyileşme sağlanamamıştır.  Yine yüzlerce kadın erkekler tarafından öldürülmüş, LGBTİ+’lar ayrımcı, fobik ve nefret içerikli saldırılara maruz kalmıştır. Kadın ve LGBTİ+ hakları için yapılan barışçıl toplantı ve gösteriler yasaklanmış, şiddet uygulanarak müdahale edilmiş, yüzlerce kadın ve LGBTİ+ işkence ve diğer kötü muamele ile gözaltına alınmıştır. Kadınların ve LGBTİ+’ların kazanımlarını geri alacak, hak ve özgürlüklerini daha da kısıtlayacak yasalar çıkarılmak istenmiştir.

Artık Türkiye toplumunun bir parçası, asli unsuru haline gelen mülteciler/sığınmacılar, hala her türlü ayrımcılığa ve istismara, nefret söylemine ve ekonomik sömürüye yoğun bir şekilde maruz kalıyorlar. Ülkede yaşanmakta olan ağır krizin fiziksel, ruhsal, sosyal ve ekonomik tüm sonuçlarından en derin şekilde etkilenen mülteciler/sığınmacılar, ne yazık ki 2025 yılında da toplum açısından görmezden gelinen, hatta gözden çıkarılan hayatlar oldular.

Türkiye uzunca bir süredir Cumhuriyet tarihinin en ağır ekonomik krizini yaşıyor. Yıllardır uygulanan borçlanmaya dayalı neoliberal ekonomi politikalarının, savaş ve çatışma harcamalarının sebep olduğu ekonomik kriz ve derin yoksullaşma, yurttaşların hem biyolojik hem de sosyal yaşamlarını sürdürülebilmelerini tümüyle imkânsız kılan ağır insan hakları ihlalidir. Hayat pahalılığı, işsizlik, yoksulluk, güvencesizleşme ve örgütsüzleşme en çok kadınları, çocukları ve mültecileri/sığınmacıları vurmaktadır. Bu koşullarda işçi ve emekçilerin kıdem tazminatı gibi kazanılmış haklarına dokunulmamalı, enflasyon rakamları manipüle edilmemeli ve iş cinayetleri önlenmelidir. İşçi ve emekçilerin hak arama eylemleri yasaklanmamalı, sendikalaşma, grev ve toplu sözleme hakkı güvence altına alınmalıdır.

Son söz olarak; hep vurguladığımız gibi, var oluş nedenleri hak ihlallerinin son bulduğu, adalet, barış ve demokrasinin tesis edildiği bir ülke ve dünyaya ulaşmak olan bizler, dün olduğu gibi bundan sonra da tüm zorluklara karşın ihlalleri belgeleyip, raporlayarak görünür kılmaya, böylelikle önlemeye, cezasızlıkla mücadele etmeye ve insan haklarının kurucu değerlerine kararlılıkla sahip çıkmaya devam edeceğiz.

İnsan Haklarıyla İnsandır…

Görüyoruz, Susmuyoruz, Mücadele Ediyoruz…”

 

Karşıyaka Emek ve Demokrasi Platformu:  Ekmek, Barış, Adalet ve Özgürlük İçin Bütçe

Karşıyaka Emek ve Demokrasi Platformu,  “Ekmek, Barış, Adalet ve Özgürlük İçin Bütçe”  pankartı  açarak,  Bu talebiyle İzban önünde bir araya geldi.  Buradan Karşıyaka İskelesi’nin karşısına doğru yürüyüş düzenleyen platform bileşenleri, yürüyüşün ardından bir basın açıklaması yaptı. Katılımcılar,  “Asgari değil insanca bir yaşam” ve “İnsanca yaşam, halk için bütçe” yazılı dövizler taşıdı ve sık sık “Sermayeye değil halklara bütçe”, ” Rantiyeye değil, halklara bütçe”,  “Savaşa değil barış için bütçe”,  “Jin, jiyan,  azadî”, “Faşizme karşı omuz omuza”, “Yaşasın ekmek adalet barış mücadelemiz”,  sloganlarını dile getirdi.

Açıklamaya, DEM Parti İzmir Milletvekili İbrahim Akın’ın yanı sıra pek çok siyasi parti, kitle  örgütü temsilcisi ve yurttaş da katıldı.

Basın açıklamasını ise platform adına Tüm Emekliler Platformu Temsilcisi Ömer Atılgan okudu.

Açıklamanın tam metni şöyle:

“2026 bütçesine itirazımız var. Yıllardır yapılan bütçenin gelir hanesinin büyük kısmı biz emeğiyle geçinen işçilerin, emekçilerin, emeklilerin maaşlarından, çarşıda, pazarda, ekmeğimizden, suyumuzdan alınan vergilerden oluşturuluyor. Maalesef bütçenin kaynağında varız paylaşımında yokuz! Kaynaklar halka, işçilere, çiftçilere, emeklilere, kadınlara, gençlere değil yandaş holdinglere ,sermayeye ,teşviklere, faize gidiyor ….sonuçta bizler daha da yoksullaşırken bir taraftan da sistem dolar milyarderleri üretiyor.

Türkiye’de bütçe politikaları, dolaylı vergilerle emeği ve emekçileri sorumlu kılarken, sermayeyi vergi teşvikleriyle ödüllendiriyor. Bu durum, bütçe hakkının sınıfsal temelde eşitsiz bölüşüldüğünü ortaya koymaktadır. Emekçiler, hem üretim sürecinde hem de bütçe mekanizmasında sömürülmektedir.

Yapılan bütçenin İşsizliği yoksulluğu, açlığı, sefaleti ortadan kaldırmaya yönelik bir bütçe olması gerekiyorken, gene savaşa güvenlikçi politikalara önemli paylar ön görülüyor. Oysa bu ülke halkının ihtiyacı eşit haklar temelinde bir arada refah içerisinde yaşamaktır. Sorunlarını çözmeye odaklanan, Birbirini ötekileştirmeyen eşit yurttaşlığı ve barışı esas alan bir bütçe öngörülmelidir.

Demokratik bir bütçe, kimlik, sınıf, cinsiyet ve inanç eksenlerinde dışlanmayan grupların ihtiyaçlarını merkezine almalıdır. Demokratik bütçe, tüm toplum kesimlerinin rızalığını alan ülke kaynaklarını toplumsal tüm kesimlere eşitçe bölüştüren vergide adaleti sağlayan, yandaşa, sermayeye kaynak aktarmayan ve en önemlisi örtüsü olmayan şeffaf bir bütçedir.

Aynı zamanda bu bütçe hizmeti de eşitlikçi bir şekilde yürütmelidir. Kamu hizmeti halk içindir . Kamusal hizmetler piyasaya açıldığı ve özelleştirildiği için nitelikli kamusal hizmete erişim imkansız hale gelmiştir. Bütçeden sağlık ve eğitim gibi temel hizmetlerin payı her yıl biraz daha azalıyor. Sağlık hizmetine ulaşmak zorlaşıyor, eğitimde nitelik düşüyor .

Enerji fiyatları bir yılda %85 artmışken, gıda fiyatları %70’i aşmışken, kiralar asgari ücreti geçmişken hâlâ sahte enflasyonla maaş belirlemek insanlık dışıdır . İnsanlık dışı uygulamaya maruz kalan emekçilere bütçe yok. Barınma, işsizlik, gelecek kaygısı yaşayan gençlere bütçe yok Türkiye’de Devlet bütçesi cinsiyet ayırımı yapılarak düzenlendiğinden kadına bütçe yok. Maliyetler altında ezilen çiftçiye bütçe yok. Açlık sınırındaki emekli maaşıyla ay sonunu getirme eziyetini yaşayan emekliye bütçe yok…

Her yıl olduğu gibi 2026 bütçesinin de önemli bir kısmı “savunma” harcamalarına ayrıldığını görüyoruz. Ancak “savunma” kavramı, çoğu zaman ulusal güvenliğin ötesinde, militarist bir ideolojinin yeniden üretim aracına dönüşerek sağlık, eğitim, ekoloji ve sosyal adalet alanlarına ayrılabilecek kaynakları tüketmiştir. Oysa doğru savunma; toplumun barış içinde, güvenceli, özgür ve eşit koşullarda yaşamasını sağlamaktır. Bu ülkenin en yakıcı ihtiyacı savaş değil, barıştır!

Barış, yalnızca çatışmanın bitmesi değil; emeğin ve özgürlüğün hâkim olmasıdır! Barışın bütçesi, emeğin bütçesidir!

Taleplerimiz insan onuruna yakışır bir yaşam standardının sağlanması için asgari taleplerdir.

Kamu hizmetlerinin piyasalaştırılmasına ve özelleştirilmesine son verilmelidir. Toplumsal cinsiyete duyarlı bir bütçe hayata geçirilmeli, kadınların güvenceli istihdam arttırılmalı, kadınları şiddetten koruyacak kamusal hizmetler genişletilmelidir. Sefalet düzeyindeki asgari ücretin insanca yaşamaya yetecek bir seviyeye çıkarılmadır.

Çalışanların maaşı yoksulluk sınırının üzerine çıkarılmalı ve güvenceli-kadrolu istihdam esas alınmalıdır.

Vergide adalet sağlanmalı, yoksulluk sınırına kadar olan maaşlar-ücretler birinci vergi diliminde sabitlenmelidir.

Belli bir servet düzeyinin üzerindeki zenginlerden servet vergisi alınmalıdır.(VERGİDE ADALET İSTİYORUZ)

Vergilerimiz, ülkenin kaynakları güvenlikçi politikalara, silahlanmaya değil; istihdamın, üretimi arttırılması, yoksulluğun ve işsizliğin önlenmesi, adaletin, barışın ve demokrasinin tesis edilmesi için kullanılmalıdır.

Eşit yurttaşlık, yalnızca yasalar önünde değil, oluşturulan bütçede de eşitlik gerektirir. “Bütçe hakkı, eşit yurttaşlık hakkıdır” bilinciyle TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda 2026 yılı Merkezi Yönetim Bütçesinin, siyasal iktidarın da payandası haline gelmemesi için mücadelemiz devam edecektir.

Eşit yurttaşlık istiyoruz

İş, ekmek ,özgürlük

Barış , ekmek, özgürlük

Savaşa değil barış için bütçe”

 

Karşıyaka Emek ve Demokrasi Platformu:Tüm dünya halklarını Suriye’de yaşayan Alevi toplumu ile dayanışmaya, katliam karşısında birlikte olmaya ve ses çıkarmaya çağırıyoruz!

Karşıyaka Emek ve Demokrasi Güçleri, Suriye’de HTŞ’nin  Alevi topluluğuna yönelik saldırı ve katliamlarını protesto etmek amacıyla Karşıyaka İZBAN İstasyonu önünde bir araya geldi. “Suriye’deki Alevi soykırımını durdurun – Halklara, inançlara özgürlük” yazılı pankartın arkasında toplanan kitle, yoğun yağmur altında Karşıyaka Çarşı girişine doğru yürüyüş gerçekleştirdi.

Yürüyüş boyunca Alevilere yönelik saldırılara tepki gösteren , dünya halklarını Suriye’deki Alevi toplumu ile dayanışmaya ve katliamlar karşısında ortak tutum almaya çağırdı.

Karşıyaka İzban önünde başlayan  eylem, atılan sloganlar eşliğinde çarşı girişine kadar sürdü. Eylemciler “Ey “Katliama sessizlik ihanettir”,  “İnsanlık mazlumun darına tanıklık et, vahşete dur de”, “Ne Esad diktatörlüğü ne de HTŞ şeriatçılığı. Aleviler Suriye’nin demokratikleşmesinden yana”  yazılı dövizler taşındı. Katılımcılar, “Suriye’de Aleviler yalnız değildir”, “Halklara inançlara özgürlük”, “Faşizme karşı omuz omuza”, “Katliama kayır halklara özgürlük”, “Kahrolsun ABD işbirlikçi AKP”, “Katil HTŞ işbirlikçi AKP” sloganlarını attı.  Çarşı girişinde basın açıklaması yapıldı.  Basın  açıklamasını  Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) İzmir Şubesi Eşbaşkanı Fırat Dikmen okudu.

Açıklamanın tam metni şöyle:

“Basına ve Kamuoyuna

Suriye’de Alevilere yönelik geçtiğimiz yıl Aralık ayında başlayan katliam saldırıları, aradan geçen bir yıla rağmen soykırım boyutlarında hala devam etmekte. Son süreçte bağımsız kuruluşların verdiği bilgiler ve sosyal medyaya yansıyan görüntüler, Alevi toplumunu hedef alan organize saldırıların sürdüğünü ve bu saldırıları kınamak adına sokağa çıkan halka karşı ise silahların kullanıldığını göstermektedir.

8 Aralık 2024’te Suriye’de ‘rejim değişikliği’ olarak adlandırılan bir mizansen gerçekleşmiş ve cihatçı-selefi terör örgütlerinin kırıntılarından oluşturulmuş olan HTŞ iktidara taşınmıştı. O günden bugüne geçen bir sene boyunca toplu katliamlar, suikastlar, Alevi kadınların kaçırılması ve tecavüz edilmesi, baskı ve tehditler, yerleşim yerlerinin ganimet mantığıyla talanı ve göçerttirme yönelimleri gibi birçok noktada gelişen saldırılar hiç durmadı. Sonuç olarak binlerce Alevinin katledildiği ve hala katledilmeye devam ettiği ağır bir tabloyla karşı karşıyayız.

Bu ağır tablo asla bir ihlal olarak değerlendirilip geçiştirilemez; açık bir insanlık suçudur ve hiçbir gerekçe ile meşrulaştırılamaz.

Bu insanlık vahşetini en sert biçimde lanetliyoruz.
Alevi toplumunun hedef alınması, bölgeyi kaosa sürüklemeyi amaçlayan dinci ve faşizan bir siyasetin ürünüdür. Suriye’de yaşayan Hristiyan halklar, Kürtler ve HTŞ destekçisi olmayan Araplarda bu politikaların hedefi olmaktadır.

Küresel güçlerin dizaynı ile iktidara taşınan HTŞ ve güncelde meşruiyet turlarına çıkan lideri Şara, Alevi toplumuna ve halklara yönelik geliştirilen katliamları “kontrol dışı güçler” gibi belirsiz ve kendi sorumluluklarını gizlemeye dönük ifadelerle izah etmeye çalışmaktadır.

Ancak çok iyi bilmekteyiz ki selefi anlayışa sahip bu yapı, bir yıldır devam eden katliam saldırılarından birinci derecede sorumlu ve bizzat sanıktır!

Suriye’de uzun yıllardır süren kaosu sözümona bu cihadist yapılarla bitireceklerine ve devamında Suriye’yi demokratikleştireceklerine dair propaganda yapan güçler iyi bilmelidir ki; katliam saldırıları bir an önce durdurulmazsa akan her Alevinin, her Dürzinin ve her Kürdün kanı kendi ellerine de bulaşmaktadır!

Suriye’de uzun yıllardır süren savaş süreci; dinci, milliyetçi ve cinsiyetçi politikalarla değil, demokratik, eşitlikçi ve özgürlükçü politikalarla dindirilebilir.

Uluslararası örgütler ve insan hakları kurumlarını, katliam saldırılarının araştırılması, sorumluların tespiti ve sivillerin korunması için zaman kaybetmeksizin harekete geçmelerini bekliyoruz.

Bu vesileyle tüm dünya halklarını da Suriye’de yaşayan Alevi toplumu ile dayanışmaya, katliam karşısında birlikte olmaya ve ses çıkarmaya çağırıyoruz!
Alevilere yönelik katliam saldırıları bir an önce durdurulmalıdır!

Alevilerin, Kürtlerin ve Hristiyan halkların kültürel varlıkları güvence altına alınmalı sosyal ve siyasal talepleri tanınmalıdır!

Karşıyaka Emek ve Demokrasi Platformu”

Bağımsız Maden İşçileri Sendikası’ndan 4 Aralık Madenciler Günü Açıklaması

4 Aralık Dünya Madenciler Günü dolayısıyla bir açıklama yayımlayan Bağımsız Maden İşçileri Sendikası, madencileri örgütlenmeye; bulundukları sendikalarda söz ve karar süreçlerine aktif biçimde katılacak, denetleyici ve sorgulayıcı bir bilinçle hareket etmeye çağırdı. Açıklamanın tamamı şöyle: 

“MADENCİLERİN KURTULUŞU İÇİN: 4 ARALIK DÜNYA MADENCİLER GÜNÜNDE BASINA VE KAMUOYUNA

Bugün 4 Aralık Dünya Madenciler Günü… Memleket tarihimizin en büyük işçi katliamı olan Soma’da 301, Amasra’da 42, Ermenek’te 18, Şirvan’da 12 ve İliç’te 9 işçi kardeşimizi; madenlerde çalışırken iş cinayetleri ve katliamlar sonucu yitirdiğimiz tüm emekçi kardeşlerimizi saygıyla anıyor; yeraltında, yerüstünde, taşta, kömürde, mermerde, altında, bakırda çalışan, ter döken bütün madenci kardeşlerimizi saygıyla selamlıyoruz.

Her ay düzenli olarak bir maden ocağından göçük ya da ölüm haberi alıyoruz. Ocak–Ekim 2025, İSİG raporlarına göre 44 madenci kardeşimizi daha aramızdan aldılar. Yurdun dört bir yanındaki maden havzalarında iş kazaları ve meslek hastalıklarıyla boğuşan kardeşlerimiz… Ciğer hastalıkları, astım, koah, silikozis, pnömokonyoz… uzuv kopmaları, bel fıtığı, boyun fıtığı, platine mahkûm kalan bedenlerimiz… Tüm bunların hepsi patronların çok düşük maliyetle alması gereken İşçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin alınmaması nedeniyle gerçekleşmektedir. Zorla tutturulan üretim hedefleri ve üretim baskısı, denetim mekanizmalarının kağıt üstünde kalması, kamu makamlarının ise özelleştirmelerin önünü açıp teşviklerle, hibelerle bu holdinglerin daha fazla semirilmesi uğruna denetimleri aksattığı bir dönemin içerisinden geçmekteyiz. Özelleştirme programları ve rödovans sistemiyle birlikte neredeyse kamuya ait hiçbir işletme kalmamış durumdadır. Kalanları ise üretimin bilerek ve isteyerek aksatılması yoluyla holdinglere peşkeş çekilmesine ön ayak olan hamleler içerisindeler. Son 15 yıl içerisinde 135 binden fazla maden arama ruhsatıyla beraber holdinglerin servet birikimini giderek artırma planları yapmaktalar. Her havzanın halkı, emekçileri giderek yoksullaştırılmaktadır. Özel işletmecilik mantığı gereği kuralsızlaştırma, esnekleştirme, güvencesizleştirme politikaları ile işçilik, işçi sağlığı ve iş güvenliği maliyetlerinin adeta ortadan kaldırıldığı bir köleci çalışma biçimine geçiş yapılmaktadır. Bu talanın bedelini madenciler canıyla, halk ise geçim kaynaklarının yok edilmesiyle ödemektedir.

Başta Soma’da ve örgütlü olduğumuz tüm maden havzalarında memleketin genel tablosuna dair çok fazla bilgi birikimi ve benzer öyküleri dinliyoruz. Yurdun her bir yanında sarı sendikal ilişki ağları, hemşericilik, cemaatçilik ve yaşam maaliyetlerinin giderek ağırlaşması nedeniyle artan baskı ve korku işçi sınıfını sarmış durumdadır.

Artvin’den Muğla’ya kadar uzanan çokluğumuzu biliyoruz. Gün geçtikçe yaşadığımız bu koşulların daha da kötüleşeceğini biliyoruz. Dolayısıyla egemen sermaye sınıfının çeşitli politikalarla, yasalarla üzerimizde kurmuş olduğu bu sömürü zincirini kırmak için birlikteliğimizi, örgütlülüğümüzü arttırmak asli sorumluluğumuz olmalıdır. Yerli-yabancı ayrımının maden işçisin bölmek için kullanıldığını biliyoruz. Soma katliamının gerçekleştiği tarihe kadar maden işçisin savunduğunu iddia eden sendikal anlayışın maden işçileri açısından bir ölüm makinesi haline geldiğini çok iyi biliyoruz.

Bizim adımıza karar veren, söz söyleyen, bizi temsil ettiğini iddia edenlerin bugün bizim yanımıza gelemediğini biliyoruz. Düşünen, sorgulayan bireysel ve kolektif tepki geliştiren tüm maden işçileri olarak birlikte karar alıp sesimizi daha güçlü duyurabilmek için havza havza örgütlenmeye gücümüzü yaratmaya devam edecek, daha çok bir araya geleceğiz.

Maden işçisi kardeşlerimiz! Çalıştığımız galeriyi, alını, bacayı en iyi biz biliriz. Yeraltında da yerüstünü de bizler bu değerleri canımız pahasına üretiriz. Ailelerimiz, çocuklarımızın geleceği, kredi borçlarımız yani bizlere reva görülen bu yaşam denklemi içerisinde örgütlenmek, bir araya gelmek, sendikaya başvurmak, bulunduğumuz sendikaları sorgulamak, haklarımızı bilmek ve tüm tehdit ve tehlikeleri önleyecek mekanizmalar inşa etmemiz gerekmektedir.

Devlete ve sermayeye karşı sendikalarımızda söz ve karar sahibi olabilmeyi sağlamalıyız. Katliam sonucu ölen arkadaşlarımızın sorumluluğu ve onların mirası artık üzerimizde, mücadelemizde. Köy köy, mahalle mahalle, işyeri, işyeri komitelerimizi büyüteceğiz. Sendikaları, işyerlerini ilerde ülkeyi birlikte karar alıp, birlikte yöneterek düzelteceğiz. Ancak o gün bizim günümüzdür diyebiliriz kardeşlerimiz!

Biz birbirimizden güç alırız, kendi birliğimiz dışında başka hiçbir güce inanmayız. Patrondan, sermayeden, devletten bağımsız; meşruluğunu kendi haklılığından alan bir yol açacağız. Fiili ve meşru mücadelemizle sömürü cenderesine karşın birlikte düşünmeye, örgütlenme olanaklarını üretmeye, bütün olanaksızlıklarda cüretle ve onurla duran maden işçilerinin birliğiyle, bu gücü yaratmak için hazırız!

Kaybettiğimiz ölümsüz önderlerimiz Tahir Çetin ve Ali Faik İnter’in bize bıraktığı mücadele mirasıyla, onların yolunda yürümeye devam edeceğiz. Tüm madenci kardeşlerimize bin selam olsun.

Üreten Biziz Yöneten de Biz Olacağız!

BAĞIMSIZ MADEN İŞÇİLERİ SENDİKASI”

4 Aralık Dünya Madenciler Günü:Madenciler için iş güvenliği, insanca yaşanabilir ücret, aileleri için adalet, avukatları için özgürlük..

Dayanışma Yaşatır!
Yeraltında Emek, Yeryüzünde Adalet İçin!
Bu topraklarda maden ocakları yalnızca kömür, altın, bakır çıkmadı; yüzyıllardır emekçinin kanını, terini ve hayatını çekip aldı.
Bugün 4 Aralık Dünya Madenciler Günü, isimlendirilmiş bir “kutlama” günü değil; ölümleri durdurmak, adaletsizliği yarmak ve sermaye düzenini değiştirmek için bir haykırıştır.
İşçi Sağlığı ve Güvenliği Meclisi’nin verileri ortadadır:
Bu yılın ilk 11 ayında ölen 1.956 işçiden en az 43’ü madencidir.
Son beş yılda 400’den fazla madenci, iş cinayetlerinde toprağa verilmiştir.
Her ölüm “kaza” değil, politikanın, ihmalin, denetimsizliğin ve kâr hırsının imzasıdır.
2020’de 61, 2021’de 70, 2022’de 105, 2023’te 51, 2024’te 75 madenci…
Rakamlar artıyor, sorumlular aklanıyor, ocaklar göçüyor.
Amasra’da grizu patladı, 42 işçi öldü.
İliç’te siyanürlü atık dağı çöktü, 9 işçi yaşamdan koptu.
ÇED’i onaylayanlara “kovuşturmaya yer yok” dendi.
Bu düzen, maden değil ölüm üretiyor.
Bu ülkenin hafızası katliamlarla doludur:
Kozlu, Karadon, Elbistan, Soma, Ermenek, Şırnak…
Her biri aynı gerçeği haykırıyor:
Cezasızlık sürdükçe ölüm sürer. Taşeron düzeni sürdükçe mezar büyür.
Ve en büyük yara:
Soma’da 301 işçinin canını alan katliamın sorumluları bugün özgür;
o işçilerin avukatları ise cezaevinde.
Can Atalay ve Selçuk Kozağaçlı, taşeronlaşmaya, güvencesizliğe, ölüm siyasetinin kurumsallaşmasına karşı işçilerle omuz omuza durdukları için Silivri’dedir.
Bu, adaletin değil düzenin hükmüdür.
Bu, politikanın değil sermayenin yasasıdır.
4 Aralık, yalnızca bir anma günü değildir; hesap sorma, yüzleşme ve mücadele günüdür. Madenciler hâlâ yaşamları pahasına üretirken, sektör hâlâ özelleştirmelerin, taşeronlaşmanın, güvencesizliğin ve denetimsizliğin elinde. Her yıl yüzlerce madenci ölürken “fıtrat” söylemi tekrarlanıyor; ama adaletsizlik hiç değişmiyor.
Bugün madencinin tek talebi daha fazla ücret değil; sağ salim evine dönebilmek.
Toplumun talebi ise açık: Ne yeraltı karanlığında ölüm ve cezasızlık kader değildir.
4 Aralık Dünya Madenciler Günü, bu ülkede yeraltından yükselen adalet çağrısını bir kez daha duyuruyor:
Madenciler için iş güvenliği, insanca yaşanabilir ücret, aileleri için adalet, avukatları için özgürlük istiyoruz.

 

Engelliliği Üreten Düzeni Değiştirmek İçin

3 Aralık Dünya Engelliler Günü, yalnızca farkındalık yaratmanın değil, engelli bireylerin eşit, özgür ve onurlu bir yaşam sürmesi için toplumsal ve siyasal sorumluluklarımızı hatırlamanın günüdür.
Engellilere erişilebilir, güvenli, kapsayıcı yaşam alanları yaratmak; eğitimden sağlığa, istihdamdan sosyal yaşama kadar tam katılımı sağlamak sosyal hukuk devletinin en temel yükümlülüklerindendir.
Unutulmamalıdır ki savaşlar ve işgaller, milyonlarca insanı sakat bırakan, yaşam boyu süren fiziksel ve psikolojik engellere neden olan en yıkıcı toplumsal felaketlerdir. Kapitalizmin vahşi sömürüsü sonucu iş kazaları engelli insanlar üretmektedir.
Bu yüzden barıştan, eşitlikten insanın insanca yaşayacağı bir toplumsal düzen, engelliliğin üretilmesini durdurmanın da en etkili yoludur.
Engellilerin haklarını savunmak, savaşa, işgale ve kapitalizme karşı durmaktan sosyal, ortakçı, demokratik, adil ve barışçıl bir toplum inşa etmekten geçer.
Savaşa hayır! İşgale hayır!
Eşitlik, erişilebilirlik ve barış içinde bir yaşam için…

Yağmur Altında Bütçe İsyanı: İzmir’den Yükselen “Genel Direniş” Çağrısı

Sermayenin Bütçesine Karşı Halk İçin Bütçe, Demokratik Türkiye

TBMM’de 2026 yılı bütçe görüşmeleri sürerken  Eski Sümerbank önünden İzmir Cumhuriyet Meydanı’na yapılan yürüyüş ve yapılan KESK mitingi, sadece bir sendikal eylem değil; sermaye yanlısı bütçe politikalarına, büyüyen yoksulluğa ve otoriterleşen rejime karşı biriken toplumsal öfkenin dışavurumu olarak okunmalı. Yağmura rağmen meydanı dolduran binlerce emekçi, “Halk için bütçe, demokratik Türkiye” sloganını, iktidarın ekonomik programının sınıfsal karakterine karşı politik bir itirazın şiarı haline getirdi.

Konuşmalarda altı çizilen temel nokta, bütçenin “teknik” bir mali plan değil, bizzat sınıfsal tercihlerle şekillenen siyasal bir belge olduğu gerçeğiydi. KESK Eş Genel Başkanı Ayfer Koçak’ın vurguladığı gibi, bütçenin gelir tarafı esas olarak emekçilerin sırtına yüklenen dolaylı vergilere dayanıyor; gider tarafı ise yandaş holdinglere teşvik, faize kaynak transferi ve savaş-güvenlik harcamaları üzerinden sermayeye çalışıyor. Bu nedenle mitingte sıkça dile getirilen “Ege’nin bütçesi değil, sermayenin bütçesi” ifadesi, iktidarın “bölgesel kalkınma, istihdam, yatırım” söylemini boşa düşüren bir teşhir işlevi gördü. Orman yangınlarına, depremlere ve derinleşen kamu yatırımı eksikliğine rağmen Ege’ye gerekli payın ayrılmaması, çevre mücadelesi, yaşam hakkı ve emek mücadelesinin aynı bütçe politikası ekseninde kesiştiğini gösteriyor.

Mitingin ana şiarlarından “Geçinemiyoruz”, artık sıradan bir şikâyet değil, yoksulluğun yönetilebilir olmaktan çıktığı bir eşiğe işaret ediyor. Başak Edge Gürkan’ın konuşmasında öne çıkardığı kiraların asgari ücreti aşması, maaşların sağlıklı beslenmeye yetmemesi, tencerenin kaynamaması gibi unsurlar; krizin soyut rakamlardan ibaret olmadığını, gündelik hayatın en temel alanlarında bir çöküş olarak deneyimlendiğini somutlaştırdı. Yoksulluk, “küresel kriz” ya da “döviz dalgalanması” gibi muğlak gerekçelere değil; sermayeden çok emekten alınan vergilere, zenginleri kayıran bütçe tercihlerine bağlandı. Toplanan her 100 liralık verginin çok küçük bir kısmının sermayeden, ezici çoğunluğunun emekçi sınıflardan alınması, meydanda yankılanan “vergi adaletsizliği” bilincinin maddi zeminini oluşturuyor.

Bir diğer kritik vurgu, bütçenin kimler için yapılmadığıydı. Kadınlara, gençlere, kamusal sosyal politikalara ve afet önlemlerine ayrılmayan kaynaklar; tasarruf söylemi eşliğinde kısılan kamusal hakların bedelini halka ödetiyor. Deprem ülkesi olan Türkiye’de afet hazırlığına, her yaz yaşanan orman yangınlarına karşı önleyici yatırımlara bütçe ayrılmaması; sağlıkta randevu krizinden eğitimin niteliksizleşmesine kadar uzanan geniş bir alanda, sermaye yanlısı büyüme modelinin toplumsal maliyetini açığa çıkarıyor. Bütçe, bu anlamda, hak gasplarının kâğıt üzerindeki adı haline geliyor.

Mitingin politik çıtasını yükselten unsurlardan biri de “Genel grev, genel direniş” çağrısının açık ve ısrarlı biçimde dile getirilmesiydi. Bu çağrı, sıradan bir miting sloganı olmaktan öte, emek hareketinin önümüzdeki döneme dair stratejik yönelimini işaret ediyor. “Hiçbir kuruma, kişiye, sınıfa yalvarmayacağız” vurgusu, devletin lütfuna, seçimden seçime dağıtılan umut kırıntılarına yaslanan çizgilere mesafe koyuyor. Emekçilere, haklarını bir ihsan değil, örgütlü mücadeleyle “söküp alma” perspektifi öneriliyor; bu da sınıf hareketinin özneleşme iddiasını güçlendiriyor.

Temel Conta işçilerinin 355 gündür süren grevinin ve Digel işçilerinin 317 gündür devam eden sendikal hak mücadelesinin kürsüye taşınması ise bu stratejik hattı somutluyor. Bir yandan sermayenin sendikal örgütlenmeye karşı ne kadar inatçı ve sistematik bir saldırı yürüttüğünü gösteren bu direnişler, diğer yandan “yılmadan, geri adım atmadan” sürdürülen mücadeleler olarak emek hareketine moral ve deneyim aktarıyor. KESK’in bu direnişleri sahneye çıkarması, bütçe mücadelesini yalnızca kamu emekçileriyle sınırlamama; metalden tekstile, daha güvencesiz sektörlere uzanan ortak bir sınıf zemini kurma iradesini ifade ediyor.

Mitingin bileşenleri de bu genişleme eğilimini doğruluyor. TÜMTİS, TMMOB, İzmir Barosu, Tabip Odası, emekliler platformları ile Emek Partisi, TİP, Sol Parti, TÖP, DEM Parti gibi siyasal odakların alanda yan yana gelmesi; bütçe tartışmasının giderek bir “rejim tercihi” tartışmasına dönüştüğünü gösteriyor. “Vergide adalet”, “Çetelere değil emekçiye bütçe”, “İş, ekmek, özgürlük”, “Faşizme karşı omuz omuza” sloganları, ekonomik krizin alım gücü kaybının ötesinde; faşist uygulamaların , hukuksuzluk, savaş politikaları ve yağma düzeniyle iç içe geçmiş bir rejim krizi olarak kavrandığını yansıtıyor.

KESK’in “Halk için bütçe, demokratik Türkiye” şiarı, ekonomik taleplerle demokrasi mücadelesini birbirinden koparmaya çalışan liberal yaklaşımdan farklı bir yerde duruyor. Hukukun üstünlüğü, ifade özgürlüğü ve sendikal haklar olmadan emekten yana bir ekonomik programın da mümkün olmayacağı vurgulanıyor. Türkiye’nin düşük ücretli, güvencesiz emek cenneti olarak küresel sermayeye bağlanmasına yönelik eleştiri, bütçe mücadelesini anti-emperyalist ve anti-kapitalist bir perspektifle buluşturuyor.

Yoğun yağmura rağmen Cumhuriyet Meydanı’nın dolmuş olması, mitingin moral-politik gücünü artıran simgesel bir ayrıntı. İktidarın “sokak bitti, muhalefet dağıldı” söylemi karşısında, yağmur altında yürüyen ve slogan atan binlerce emekçi, fiilen başka bir tablo çiziyor. Geniş Merdiven konseriyle sonlanan miting, öfke ve itirazla dayanışma ve ortaklaşmanın iç içe geçtiği politik-kültürel bir buluşma işlevi gördü.

Sonuçta İzmir’deki “Halk için bütçe, demokratik Türkiye” mitingi; sermaye yanlısı bütçeye, yoksullaştırmaya, vergi adaletsizliğine, kamusal hak gasplarına, sendikal saldırılara, faşizmin tahkim edilmesi  ve savaş bütçesine karşı sınıfsal bir itirazın kolektif ifadesi olarak görülmeli. Temel Conta ve Digel işçilerinin direnişleri, bu mücadelenin sürekliliğini; “Genel grev, genel direniş” ufku ise gelecekte daha örgütlü ve bütünlüklü bir mücadele hattının mayalandığını haber veriyor.

İzmir’de 165 Kurumdan Büyükşehir Belediye Başkanlığına Uyarı. Basmane Çukuru Kamunun. Sermayeye Peşkeş Çekilemez. Gökdelen istemiyoruz.

 

İzmir’de siyasi partiler, meslek odaları, sendikalar, kitle örgütleri, çevre örgütleri ve dostluk–dayanışma kurumlarından oluşan 165 kurum, kamuoyunda “Basmane Çukuru” olarak bilinen ve kentin merkezinde yer alan tarihi bölgenin yeniden yapılaşmaya açılmasına karşı Basmane Çukuru önünde bir basın açıklaması gerçekleştirdi.

Yıllardır atıl durumda tutulan Basmane Çukuru için Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) ile varılan yeni mutabakat sonrası hazırlanan planın İzmir Büyükşehir Belediyesi Meclisi gündemine taşınması, kent bileşenlerinin tepkisine yol açtı.

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay, kısa süre önce yaptığı açıklamada, alanın büyük bölümünün inşaata açılacağını şu sözlerle duyurmuştu:

“Basmane Çukuru denen bölge içinde bir taraftan TMSF’nin temsil ettiği 200 civarında iş insanı var. Onların haklarına karşılık yüzde 70’lik inşaat yaparken yüzde 30’luk kısmına da herkesin kullanacağı ve İzmir’in merkezi bir yerinde önemli ihtiyacı karşılayacak kültür merkezi yapılacak. Tiyatro ve konser salonu olacak. Kültür odaklarından birinin oraya yerleşmesini sağlayacağız. Vardığımız mutabakat budur. Protokol taslağı çalışıldı. Buna herkes ‘evet’ dedi. Şu an işimiz sadece imzaya kaldı. İmzayı attıktan sonra biz burayı TMSF’ye teslim edeceğiz. Onlar da inşaatlarını yapacak.”

Ancak 165 kurum, söz konusu mutabakatın gerçekte sermayeye yeni bir alan açma protokolü olduğunu vurguluyor. Kurumlar, Basmane Çukuru’nda AVM benzeri ticari yapılar ve gökdelen türü yüksek binalar yapılması yönündeki her yaklaşımı kent suçu olarak gördüklerini açıkladı.

165 kurum adına basın açıklamasını okuyan Mimar ve ekolojist İlker Kahraman, alanın tarihsel olarak kamusal işlevler üstlendiğini hatırlatarak, bölgenin Kültürpark ile uyumlu, bütünüyle kamusal bir alan haline getirilmesini ve parselin tekrar kamuya devredilmesini talep etti. Kahraman, Basmane arazisinin tapu devrinin iptali için süren davanın önemine işaret ederek, alanın bütünüyle İzmirlilere iade edilmesi gerektiğini vurguladı.

“Basmane Çukuru’nda gökdelen istemiyoruz” pankartının açıldığı açıklama boyunca, sık sık “Söz, yetki, karar İzmir halkının”, “Basmane Çukuru halkındır, halkın kalacak”, “Sermayeye karşı omuz omuza”, “TMSF elini Basmane’den çek” sloganları atıldı. Eyleme çok sayıda siyasi parti, meslek odası, sivil toplum örgütü ve ekoloji örgütü temsilcisi katıldı.

Kurumlar, Basmane Çukuru’nun: geçmişte Ermeni Hastanesi, Otobüs Terminali, ESHOT Otobüs Garajı gibi kamusal işlevlerle kullanıldığını;Tarihi Kemeraltı Çarşısı ile Kültürpark arasında, sit alanlarının bitişiğinde yer aldığını; bu nedenle alanın tümden kamusal, yeşil ve erişilebilir bir kent mekânı olarak yeniden düzenlenmesi gerektiğini vurguladı.

Basın açıklamasında, Basmane arazisinin kamudan koparılarak sermayeye devredilmesinin, plan değişiklikleri ve hukuksuz protokollerle ilerleyen sürecin, “kent suçları zinciri” oluşturduğu ifade edildi. Yüksek yoğunluklu ticari ve konut yapılaşmasının, hem Kültürpark’ın hem de Kemeraltı’nın tarihsel–kültürel bütünlüğünü tahrip edeceği uyarısında bulunuldu.

 

Açıklamanın ardından kitle, Basmane Çukuru’ndan yürüyüşe geçerek Kültürpark içindeki İzmir Büyükşehir Belediyesi binasına yürüdü. Burada, plan değişikliğinin ve TMSF ile yapılan protokolün iptali için hazırlanan dilekçeler belediye başkanlığına teslim edildi.

Açıklamanın tam metni  ve imzacı kurumlar şöyle:

BASMANE “ÇUKURU” KAMUNUNDUR

Günümüzde Basmane Çukuru olarak bilinen alan (Basmane Arazisi), kamuya ait bir yer iken 1997’de yerel yönetim olanaklarının, kamu yararına aykırı olarak ihlal edilmesi ile büyük oranda sermayeye teslim edildi.

Bu alan geçmişte Ermeni Hastanesi, ardından Otobüs Terminali, Eshot Otobüs Garajı gibi hep kamusal alan olarak kullanıldı. İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından bir protokol ile kısmi olarak özelleştirilen, devamında yapılan plan değişiklikleri ve hak ihlalleri ile sürekli yargıya taşınan, itirazlara ve çeşitli kent suçlarına konu olan bir yer oldu.

Bir yandan çok geniş bir sit olan Tarihi Kemeraltı Çarşısı’nın hemen bitiminde yer alan, diğer yandan 2. derece tarihi ve doğal sit alanı olan Kültürpark’ın da bir parçası konumundaki Basmane alanı parkla uyumlu olarak değerlendirilmelidir. Bu alanda Kültürpark ve Kemeraltı Çarşısının anlam ve önemini etkisiz kılacak şekilde işlevlendirilecek AVM gibi ticari yapı ya da yüksek bina yapılması yaklaşımlarını kent suçu olarak görüyoruz.

Basmane arazisi öncelikle İzmir halkınındır, kamunundur. Söz ve kararların şeffaf olarak İzmir halkının onayına sunulması gerekmektedir. Geçmişte hukuksuz bir şekilde sermayeye devredilen Basmane Arazisi tapusunun iptal ettirilerek, tamamı İzmirlilere ait olan arazinin tekrar İzmir halkına döndürülmesinin sağlanmasını talep ediyoruz.

Buradaki kamu hissesinin sermayeye devredilmesini kabul etmiyoruz. Devam eden “Tapu Devri İptal Davası’nın” sonucunun olumlu olmasını ve parselin tekrar kamuya devredilmesini bekliyoruz.

Yukarıdaki istemlerimizin hayata geçmesi için biz aşağıda imzası olanlar gereğinin yapılmasını talep ediyoruz.  27.11.2025”

Eki: 165 İMZACI KURUM LİSTESİ

İMZACI KURULUŞLAR

1             10 Ekim Barış ve Dayanışma Derneği

2             Alsancak Hareketi Derneği

3             Amazonlar ve Titanlar Sanatçılar Platformu

4             Arya Kamalı Uluslar Arası Kültür Sanat Merkezi

5             Askerî Darbelerinin Asker Muhalifleri Derneği(ADAM-DER)

6             Ata Soyer Sağlık ve Politika Araştırmaları Derneği

7             Avrasya Derneği

8             Bağımsızların Umudu Platform

9             Basın Yayın İletişim ve Posta Emekçileri Sendikası 6 No.lu İzmir Şube (HABER-SEN )

10           Batıder Kültür  ve Sosyal Yardımlaşma Derneği

11           Bayraklı Kulalılar Derneği

12           BEKEV ( Buca Evka1 Kadın Kültür ve Dayanışma Evi Derneği)

13           BORKAD Bornova Kadın Dayanışma Derneği

14           BTS Birleşik Taşımacılık Sendikası

15           Buca Cezaevini Özgürleştirme Platformu

16           Büro Emekçileri Sendikası (BES)

17           Can Kemik Hastalığı Derneği

18           Çağdaş Hukukçular Derneği

19           Çat-Lak Tiyatro Aktivistleri

20           ÇEKED Çağdaş Eğitim ve Köy Enstitüleri Derneği

21           Çocuk Zihinsel Engelli Derneği

22           Çocuklar İçin Felsefe Derneği

23           ÇÖYDER Çağdaş Özürlüler Derneği

24           DEM Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi

25           Demokrasi Dostluk Dayanışma Derneği

26           Deri Tekstil ve Kundura İşçileri Derneği

27           Dersimliler Derneği

28           Dersimliler derneği Bornova Şb.

29           Devrimci 78’liler Derneği

30           Devrimci Parti

31           Devrimci Sosyalist İşçi Partisi

32           DİSK Gıda Sanayi İşçileri Sendikası

33           DİSK İletişim İş Sendikası

34           Doğa Canlıları Yaşatma ve Dayanışma Kooperatifi

35           Dokuz Eylül Engelli Derneği

36           DYBD Dünya Yalnız Bizim Değil Platformu

37           Ege 78’liler Derneği

38           Ege Çevre Platformu

39           Ege Geriatri Derneği

40           Ege Su Platformu

41           EGEÇEP Ege Çevre ve Kültür Derneği

42           Ege’de Fark Yaratanlar Derneği

43           Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (EĞİTİM-SEN) 1Nolu Şube

44           Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (EĞİTİM-SEN) 2Nolu Şube

45           Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (EĞİTİM-SEN) 3 Nolu Şube

46           Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (EĞİTİM-SEN) 4 Nolu Şube

47           Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (EĞİTİM-SEN) 5 Nolu Şube

48           Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (EĞİTİM-SEN) 6 Nolu Şube

49           Eğitimciler Derneği Bayraklı Şb.

50           Eğitimciler Derneği İzmir Şb.

51           Emekçi Hareket Partisi

52           EMEP Emek Partisi

53           Enerji Sanayi ve Maden Kamu Emekçileri Sendikası (ESM )

54           Engelli Genç ve Kadınları Destekleme ve Eğitim Derneği

55           Engelsiz İzmir Derneği

56           Engelsiz İzmir Derneği Karaburun Şubesi

57           ESP Ezilenlerin Sosyalist Partisi

58           Eşit Yaşam Derneği

59           Farkında mısınız İklim Değişiyor Derneği

60           Foça Tarih ve Doğa Talanına Hayır Platformu

61           Galen Koro Derneği

62           Gör Bir Derneği

63           Gördesliler Derneği

64           Gülder Güzelbahçe Kültür, Çevre ve Güzelleştirme Derneği

65           Gültepe Kentsel Değişim Kültür ve Dayanışma Derneği

66           Hak İnisiyatifi Derneği

67           Halk Sanat Derneği

68           HALKEVLERİ

69           Halkların Köprüsü Derneği

70           Hasta Çocuk Evleri Derneği

71           HDK Halkların Demokratik Kongresi

72           Her Yer Çocuk Derneği

73           İHD İnsan Hakları Derneği

74           İHDG İnsan Hakları Gündemi Derneği

75           İmaca Dostluk Dayanışma Derneği İmece – Der

76           İzmir Atatürk Ormanını – Kültürpark’ı Koruma Ve Anıt Yaptırma Derneği

77           İzmir Barosu

78           İzmir Bayraklılılar Derneği

79           İzmir Böbrek Diyaliz Hastaları Derneği

80           İzmir Divriği Kültür ve Dayanışma Derneği

81           İzmir Film ve Televizyon Yapımcıları Derneği

82           İzmir Kadın Dayanışma Derneği

83           İzmir Kültür Sanat Antika Derneği

84           İzmir Müzisyenler Derneği

85           İzmir Müzisyenler ve Sahne Sanatçıları Derneği

86           İzmir Sağlık ve Hasta Hakları Derneği

87           İzmir Samsunlular Derneği

88           İzmir sinema kültür eğitim derneği

89           İzmir Siverekliler Derneği

90           İzmir Tabip Odası

91           İzmir Tüm Engelliler Eğitim, Kültür ve Dayanışma Derneği

92           İzmir Vegan Platformu

93           İzmir Yaşam Alanları

94           İzmir Yaşam Hakkı Savunucuları

95           İzmir Yeşil Gelecek Derneği

96           İzmir Zihinsel Engelli Derneği

97           Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu

98           Karabağlar Kent Konseyi

99           Karaburun Kent Konseyi

100         Kemeraltı Hayat Platformu

101         Kemeraltını Yaşatma Derneği

102         Kent ve Demokrasi Derneği

103         KESK Şubeler Platformu

104         Konak Kent Konseyi

105         Kültür ve Sanat Emekçileri Sendikası (Kültür Sanat Sen )

106         Kültürlerarası Sanat Derneği

107         Kültürpark Platformu

108         Limontepe Kentsel Dönüşüm Derneği

109         Meme Kanseri Savaşım Derneği

110         Mor Dayanışma Merkezi

111         Mustafa Tamer Stratejik Araştırmalar Vakfı

112         Mülkiyeliler Birliği İzmir Şb.

113         Narlıdere Briç İhtisas Spor Kulübü

114         ODTÜ Ege Mezunlar Derneği

115         Onbeşler Birlik Dayanışma Bilim ve Kültür Derneği

116         Öğrenci Veli Derneği İzmir 2’nolu şube

117         ÖVDER Tüm Öğrenci Velileri Derneği

118         Özgür Yaşam Eğitim ve Dayanışma Derneği

119         Özgürlükçü Hukukçular Derneği

120         Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Bornova Şubesi

121         Pir Sultan Abdal Kültür Derneği İzmir Bileşenleri

122         Polen Ekoloji

123         Roman Kültürü Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği

124         Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) 1 No.lu Şb.

125         Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) 2 No.lu Şb.

126         Sağlık, Eğitim, Araştırma ve Geliştirme Derneği

127         Selanikliler Derneği

128         Sokak Emekçileri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği

129         Sokak Sanatçıları Derneği

130         SOL Parti

131         Söz ve Eylem

132         SYKP Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi

133         Şefkatli Engelli Federasyonu

134         Şeyh Bedrettin Börklüce Mustafa Kültür Sanat Dayanışma Derneği

135         Tarım Orkam-Sen – Tarım ve Ormancılık Hizmet Kolu Kamu Emekçileri Sendikası

136         TİP Türkiye İşçi Partisi

137         TMMOB Mimarlar Odası İzmir Şubesi

138         TMMOB Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi

139         TÖP Toplumsal Özgürlük Partisi

140         TSİP Türkiye Sosyalist İşçi Partisi

141         Tüketiciyi Koruma Derneği İzmir Şubesi

142         Tüm Belediye ve Yerel Yönetim Hizmetleri Emekçileri Sendikası 1 no.lu Şube

143         Tüm Belediye ve Yerel Yönetim Hizmetleri Emekçileri Sendikası 2 no.lu Şube

144         Tüm Ege Engelliler Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği

145         Tüm Emekliler Sendikası 2021 Narlıdere

146         Tüm Emeklilerin Sendikası Bornova Şb.

147         Tüm Emeklilerin Sendikası Buca  Şb.

148         Tüm Emeklilerin Sendikası Dikili  Şb.

149         Tüm Emeklilerin Sendikası Foça  Şb.

150         Tüm Emeklilerin Sendikası Karşıyaka Şb.

151         Tüm Emeklilerin Sendikası Konak Şb.

152         Tüm Emeklilerin Sendikası Seferihisar Şb.

153         Tüm Emeklilerin Sendikası Tire Şb.

154         Tüm Engeller Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği

155         Tüm Engelliler Çevre Kültür ve İşletme Kooperatifi

156         Tüm Engelliler Derneği

157         Tüm Engelliler Federasyonu

158         Tüm Engelliler Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği

159         Türkiye Gazeteciler Sendikası

160         Türkiye Yazarlar Sendikası İzmir Temsilciliği

161         Uluslararası Aktivist Sanatçılar Birliği Derneği

162         Viranşehir Ceylanpınar Kültür Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği

163         Yeşil Sol Parti

164         Yeter ki İyilik Olsun Derneği

165         Yol, Yapı, Altyapı, Tapu ve Kadastro Emekçileri Sendikası YAPI YOL SEN

 

 

 

 

 

 

 

Hakan Tosun’un Kamerası Hala Kayıtta. Hakan Tosun’a Ne oldu? Hakan Tosun’un Katilleri Bulunsun Hesap Sorulsun!

İzmir Alsancak’ta, Mimarlık Merkezi’nin dar koridorlarına sığmayan bir soru yankılandı gün boyu:

“Hakan Tosun’a ne oldu?”

Cevabı hâlâ resmi kayıtlarda yok. Ama ailesinin, dostlarının, meslektaşlarının yüreğinde tek bir cümlede düğümleniyor:

“Hakan Tosun’un katilleri bulunsun, hesap sorulsun.”

“Hayat Var”: Hakan’ın objektifinden kalan izler

26 Kasım Çarşamba günü, ekoloji ve hak mücadelesinin izini süren, bu yıl aramızdan koparılan gazeteci Hakan Tosun, İzmir Alsancak’taki Mimarlar Odası İzmir Şubesi Mimarlık Merkezi’nde anıldı.

Anma, Hakan’ın hayatla kurduğu bağı en iyi anlatan yerden, yani gözünden başladı:

“Hayat Var: Hakan Tosun Fotoğraf Sergisi” ile.

Duvarlara asılı kareler, yalnızca birer fotoğraf değildi. Validebağ’dan Akbelen’e, Bergama’dan Kültürpark’a, Çeşme’den kent meydanlarına uzanan direnişlerin sessiz tanıklarıydı. O karelerde hem bir ağacın gövdesi, hem bir işçinin yüzündeki çizgiler, hem de bir annenin öfkeyle karışık umudu vardı.

Hakan, yalnızca haber yapan biri değildi.

O, insan haklarını ve doğayı aynı kadrajda savunan bir gazeteciydi. Fotoğraf ve videolarında; kolluk kuvvetleriyle çevrelenmiş bir orman, dozerlerin gölgesinde kalmış köylüler, gözaltı otobüsünün camına vuran bir el ve gökyüzünü kurtarmaya çalışan eller yan yanaydı.

Belgesel gösterimleri, şarkılar, şiirler ve anılarla dolu bu etkinlik, Hakan’ın yalnızca nasıl öldüğünü değil; nasıl yaşadığını da hatırlatmak içindi.

“Hakan’ın kamerası hâlâ kayıtta”

Serginin ortasında, Hakan’ın çektiği fotoğrafların arasında söz alan ablası Özlem Tosun, kelimeleri zorlayarak konuştu:

“Hakan’ın ardından konuşmak çok acı…

Hakan için adalet talebiyle buradayız.

Adaletin yerine getirilmesini istiyoruz.

Hakan tek başına mücadele verdi belki ama şimdi arkasında biz varız.

Hakan’ın kamerası hâlâ kayıtta ve biz de onun sesi olmaya devam edeceğiz.”

Bu cümle, salonu dolduran herkesin boynuna bir sorumluluk gibi asıldı. Hakan’ın durduğu yer, artık yalnız ona ait değil; hepimize devredilmiş bir nöbet gibi.

Kim bu kalabalık? Yarım kalan sözleri tamamlamaya gelenler

Anma yalnızca bir aile buluşması değildi; aynı zamanda hak ve adalet mücadelesinin buluşmasıydı.

Etkinliğe; Karabağlar Belediye Başkanı Helil Kınay, İzmir Barosu Başkanı Sefa Yılmaz, KESK Eş Genel Başkanı Ayfer Koçak, İzmir Tabip Odası Başkanı, Siyasi Partiler,  kitle örgütleri, çok sayıda Çevre örgütleri  temsilcileri ve üyeleri yurttaşlar katıldı.

Sergi salonunda konuşan Karabağlar belediye Başkanı Helil Kınay, aslında herkesin dilindeki soruyu tekrar etti:

“Herkes ‘Hakan Tosun’a ne oldu?’ diye soruyor.

Bu kalabalıkların hepsi yarım kalanların sözlerini tamamlamak için.

‘Ne oldu’ sorusunu sormak ve cevabını almak gibi bir borcumuz var.

Sesimizi tek yumruk olarak büyütürsek, cevaplarımızı da alacağımız, hesabını da soracağımız başka buluşmaları gerçekleştireceğiz.”

Bugün sorulan “Hakan Tosun’a ne oldu?” sorusu, yalnızca bir gazetecinin ölümüyle ilgili değil;

Türkiye’de adalet mekanizmasının, hak mücadelesinin, basın özgürlüğünün, ekoloji direnişinin durumuna dair bir soru.

Hakan dakikalarca dövülerek öldürüldü

Etkinlikte, Hakan’ın fotoğraflarından oluşan sergiyi gezenler; ardından Hakan Tosun’un video haberlerinden hazırlanan belgeseli izledi.

Sonra söz, Hakan’ın ablası Özlem Tosun ve avukatı Onur Cıngır’a geçti.

Avukat Cıngır, yalnızca bir hukukçu gibi değil, Hakan’ı tanıyan biri olarak konuştu. Soruşturmadaki eksiklikleri tek tek sıraladı ve şunları söyledi:

“Hakan herhangi bir şekilde ölmedi; dakikalarca dövülerek öldürüldü.

“İlk altı gün boyunca Hakan’ın kimliği ve çantası “bulunamadı”.

“Fotoğraf makinesi hâlâ kayıp; altı gün sonra bulunan çantanın da aslında ilk dakikadan itibaren hastanede olduğu ortaya çıktı.

“Dosya, ciddi eksikliklerle ilerliyor;

iki kişi tutuklu ama dosyada üçüncü bir fail daha var.

‘Bu üçüncü kişi kim?’ sorusu hâlâ cevapsız.

“Avukatlar, dosya için iki farklı resmi dilekçeyle, 27 ayrı talepte bulundu; bunların yalnızca birkaçı dikkate alındı.

“Çıkmayan görüntüler, ortaya çıkmayan deliller ve tamamlanmayan soruşturma adımları var.

“Cıngır, bu dosyanın yalnızca bir cinayet davası değil, aynı zamanda Türkiye’de adalet mekanizmasının turnusol kâğıdı olduğunu vurguladı:

“Bu dosya Türkiye’deki adalet mekanizmasında önemli bir mihenk taşıdır.

Biz sesimizi yükseltmeye devam edeceğiz.

Bu karanlık kalan kısımlarından kalan deliller ortaya çıkana kadar çalışacağız.”

İddia açık ve sert:

Hakan’ın ölümü bir “olay” değil, sistemli bir şiddet sonucu gerçekleşen bir katliam.

Ve bugün sorulan soru daha da berraklaşıyor:

Hakan Tosun’u kimler, neden hedef aldı?

Bu cinayetin arkasında Hakan’ın yaptığı haberler mi var?

Ve en önemlisi: Hakan Tosun’un katilleri neden hâlâ sokakta?

“Hakan’ın kamerası hâlâ kayıtta”: Bir simgeye dönüşen cümle

Etkinlikte söz alan KESK Eş Genel Başkanı Ayfer Koçak ve İzmir Barosu Başkanı Sefa Yılmaz, Egecep Eş sözcüsü Arif  Ali Cangı ve diğer konuşmacılar  da aynı cümleyi tekrar etti:

“Hakan’ın kamerası hâlâ kayıtta.”

Bu cümle, artık ekoloji mücadelesiyle, hak ihlalleriyle, sokak eylemleriyle, adliye koridorlarındaki bekleyişlerle bütünleşen bir simge haline geliyor.

Hakan’ın objektifi, Validebağ Korusu’ndaki ağaçlara,  Akbelen’de direnen köylülere, Bergama’daki altın madenine, Kültürpark’ın betonlaştırılmasına, Çeşme’nin kıyılarındaki talana dönüktü.

Bugün aynı kamera, adalet arayan gözler olarak devam ediyor.

Sanatçılar sahnede, söz adalette

Anma yalnızca konuşmalarla sınırlı kalmadı.

Sergi salonunda Levni Band ritim dinletisi yaptı; salonun duvarlarına vurulan ritimler, adalet talebiyle birleşti.

Etkinliğe destek veren sanatçılar arasında: Geniş Merdiven, İlkay Akkaya, İlker Kılıçer, Kasım Taşdoğan, Latif Tiftikçi, Levni Band, Moleni,  Praksis, Halkların Korosu,  Özcan Yaman, Özgür Başkaya, Tuğrul Keskin vardı.

Türküler, şarkılar, şiirler…

Hepsi tek bir cümleye bağlandı:

“Hakan Tosun’un katilleri bulunsun, hesap sorulsun.”

Bir gazetecinin ölümünün ötesinde: Ekoloji ve hak mücadelesine açılan dosya

Hakan Tosun’un dosyası, yalnızca bir ceza davası değil.

Bu dosya;

Ekoloji mücadelesinin kriminalize edilip edilmediği,

Gazetecilerin, özellikle de sokağın, direnişin, doğanın,  gazetecilerinin ne kadar güvende olduğu,

İşkence ve ağır şiddet iddialarının nasıl soruşturulduğu,

Kayıp delillerin, kaybolan görüntülerin, geciktirilen işlemlerin nasıl “normalleştirildiği” sorularını önümüze koyuyor.

Hakan’ın ölümü, yalnızca bir insanın aramızdan gitmesi değil, toplumun hafızasından bir tanığın eksiltilmesi anlamına geliyor.

Kamerasıyla hakikati kayda alan, doğaya ve insana yapılan kötülüğü belgeleyen biri, şimdi adalet arayan bir dosyaya dönüşmüş durumda.

Hakan Tosun’a ne oldu?

Bugün Alsancak’ta sorulan soru, yarın başka meydanlara da taşınmak zorunda:

Hakan Tosun neden dakikalarca dövülerek öldürüldü?

Bu şiddetin tüm failleri neden hâlâ ortaya çıkarılmadı?

Kayıp deliller, çıkmayan görüntüler, eksik işlemler kimin sorumluluğunda?

Hakan’ın ablası Özlem Tosun’un sözleri, aslında bu soruların cevabı gelene kadar sürecek mücadelenin özeti gibi:

“Hakan tek başına mücadele verdi belki ama şimdi arkasında biz varız.”

O “biz”; aile, dostlar, meslektaşlar, çevre örgütleri, sendikalar, barolar ve adalet isteyen herkes.

Son söz değil, başlangıç: Hesap sorulana dek…

Alsancak’taki anma, bir “veda” değildi.

Tam tersine, hesap soruluncaya dek sürecek bir adalet mücadelesinin yeniden ilanıydı.

Bugün, Hakan Tosun’u fotoğraflarıyla, belgeselleriyle, şarkılarla, şiirlerle andılar.

Yarın, adliye önlerinde, meydanlarda, ekoloji alanlarında, haber merkezlerinde anacaklar.

Çünkü soru hâlâ ayakta:

Hakan Tosun’a ne oldu?

Ve bu soruyu soranlar, şunu da ekliyor:

Hakan Tosun’un katilleri bulunsun, adalet yerini bulsun, hesap sorulsun.