Migros’ta İşçi Direnişi, Temel Conta’da Grev: Emek ve Demokrasi Güçleri Direniş Alanlarında

Migros depolarında yüzlerce işçinin işten çıkarılmasıyla süren direniş ve Temel Conta’da  grev 422. gününde ve Digel Tekstil işçilerinin   direnişi, İzmir’de emek mücadelesinin üç kritik hattı olarak öne çıkıyor. İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, bunlardan  iki direnişi ayrı ayrı ziyaret ederek işçilerle dayanışma sergiledi; yapılan açıklamalarda hem sermayenin saldırıları hem de hukukun işçiler aleyhine nasıl araçsallaştırıldığı güçlü biçimde teşhir edildi.

Ziyaretler, yalnızca bir destek açıklaması değil; örgütlenme hakkına, grev hakkına ve insanca yaşam talebine yönelik topyekûn saldırılara karşı ortak bir tutumun ilanı niteliği taşıdı.

Migros Depo İşçileri: “Bu Bir Ücret Tartışması Değil, Tasfiye Operasyonu”

Emek ve Demokrasi Güçleri’nin ilk ziyareti, Torbalı Migros depo işçilerinin direniş alanına oldu. Burada konuşan işçiler, yaşanan süreci açıkça “işçi kıyımı” olarak tanımladı.

Migros depo işçisi, işten çıkarmaların boyutunu şu sözlerle anlattı:

“141 işçiyle başlayan süreç bugün 300’ü aşmış durumda. Bu gelişigüzel bir uygulama değil. Kim öncülük ettiyse, kim sözünü yükselttiyse hedef alındı. Arkadaşlarımız işlerine iade edilmek için ve sendika seçme özgürlüklerini kullanmaları  için Torbalı’da ve diğer depo önlerinde direniyor.”

İşçiler, öncü emekçilerin uyuşturucu kullanımı, yüz kızartıcı suçlar gibi iddialarla suçlandığını, bunun açık bir itibarsızlaştırma ve sindirme politikası olduğunu vurguladı.

Gözaltılar ve Sevkiyatın Durdurulması

Migros direnişi süresince baskılar da artarak devam etti. İstanbul’da Migros’un patronu Tuncay Özilhan’ın evi önünde yapılan eylemlerde yüzü aşkın işçi ters kelepçeyle gözaltına alındı. Torbalı’da ise Migros sevkiyatı saatlerce durduruldu; aynı gün sendika temsilcileriyle birlikte yedi kişi gözaltına alındı.

İşçiler bu tabloyu şöyle özetledi:

“Bizi baskıyla, gözaltıyla susturmak istiyorlar ama taleplerimiz meşru, yasal ve haklı. Alın terimizin karşılığını ve haklarımızı  istiyoruz.”

KESK: “Bu Grev Haktır, Meşrudur, Onurludur”

Migros direniş alanında konuşan KESK Şubeler Platformu temsilcileri, mücadelenin yalnızca Migros’la sınırlı olmadığını, Türkiye’de emekçilerin yaşam koşullarının sürdürülemez hale geldiğini vurguladı.

KESK adına yapılan konuşmada şu tespitler öne çıktı:

“Bugün emekçilere yüzde 12–13 oranında zam yapılırken, kiralar, gıda, elektrik, doğalgaz yüzde yüzü aşan oranlarda artıyor. Emekçiden sabah çalışması, akşam çalışması, gece çalışması isteniyor ama ücret istemesi suç sayılıyor.”

KESK Temsilcileri, sendikal örgütlenmenin anayasal bir hak olduğunu hatırlatarak Migros yönetimine açık çağrı yaptı:

“İşçiyi susturarak, direnişi bastırarak bu sorun çözülmez. Masaya gelin, işçinin alın terinin karşılığını verin. Aksi halde bu direniş büyür.”

Baro Başkanı Sefa Yılmaz: “Bu Mücadele Hukukun Kendisiyle İlgilidir”

Migros işçilerini ziyaret sırasında konuşan İzmir Baro Başkanı Sefa Yılmaz, mücadelenin hukuki ve tarihsel boyutuna dikkat çekti. Yılmaz, emek mücadelesinin Türkiye tarihinde süreklilik taşıyan bir hak arayışı olduğunu vurguladı:

“Bu ülkenin tarihi, örgütlü mücadelenin yok edilmesine rağmen direnen işçilerin tarihidir. Patronlarla emekçilerin kavgası yeni değil; yüzyıllardır sürüyor.”

Örgütlenme özgürlüğünün anayasal güvence altında olmasına rağmen fiilen engellendiğini belirten Yılmaz, şunları söyledi:

“Bir işçi sendikaya üye olduğu için işini kaybediyorsa, burada açık bir hukuk ihlali vardır. Hangi sendikada örgütleneceğine işçi karar verir. Bu bir sendika seçim hakkıdır.”

Yılmaz, baro olarak yalnızca izleyen değil, müdahil bir tutum aldıklarını vurguladı:

“Biz ‘arkanızdayız’ demiyoruz. Yanındayız. Bu mücadele hukuki olduğu kadar meşrudur.”

Emek ve Demokrasi Güçleri Temel Conta Grevinde: “Patron Yargıyı Sopaya Çeviriyor”

Migros ziyaretinin ardından İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, bu kez Temel Conta grev alanını ziyaret etti. 400 günü aşkın süredir devam eden grevde konuşan Temel Conta işçileri, patronun grevi kırmak için her yolu denediğini anlattı.

Temel Conta işçisi Sinem Kaya, yaşananları şöyle özetledi:

“Greve çıktığımızdan beri üç ayrı bakanlık müfettişi raporu var, para cezaları var. Ama patron durmadı. Makinelerimizi polis ve jandarma eşliğinde taşıdı. 422 gündür soruyoruz: Bu ülkede adalet sadece zenginler için mi?”

 

Patrondan Açık Yıldırma Girişimi: 5 İşçi Şikâyet Edildi

Temel Conta ziyaretinin ardından patronun yeni bir adım attığı ortaya çıktı. Temel Conta patronu, grev alanında bulunan 5 işçi hakkında ‘hakaret’, ‘üretimi engelleme’ gibi iddialarla şikâyetçi oldu. Beş işçi, ifadeleri alınmak üzere karakola çağrıldı.

Bu durum, Emek ve Demokrasi Güçleri tarafından açık bir yıldırma ve korkutma hamlesi olarak değerlendirildi. İşçilerin karakola İzmir Baro Başkanı Sefa Yılmaz ile birlikte gitmesi, sürecin hukuki boyutunu da gözler önüne serdi.

Baro Başkanı Yılmaz, bu konuda şu değerlendirmeyi yaptı:

“Hukuk, yurttaşın tepesinde sallanan bir sopa haline getiriliyor. Ne zaman kime vuracağı belli değil ama hep emekçiye vuruyor. Grev ve protesto hakkı suç değildir.”

KESK ve Emek Örgütleri: “Bu Bir Onur Mücadelesidir”

KESK Şubeler Platformu Sözcüsü  Eğitim-Sen 1 No’lu Şube Başkanı Hamdi Çalık’da Temel Conta grevinde yaptığı konuşmada, saldırının yalnızca ekonomik değil, işçilerin onuruna yönelik olduğunu vurguladı:

“Bu direniş yalnızca ücretleri artırma mücadelesi değil. İşçilerin onuruna yönelen saldırılara karşı bir mücadeledir. Hukuk bu hoyratlığa dur demiyor, o yüzden biz birbirimize yaslanacağız.”

Ortak Vurgu: Mücadele Birleşiyor

Migros depo işçileri ve Temel Conta işçileri, farklı sektörlerde olmalarına rağmen aynı tabloyla karşı karşıya:

*düşük ücret

*sendikasızlaştırma

*grev kırma girişimleri

*yargı ve kolluk eliyle baskı

Emek ve Demokrasi Güçleri, bu nedenle dayanışmanın büyütülmesi çağrısını yineledi.

Alanlarda yükselen slogan, bu ortaklığı özetledi:

“İşçilerin birliği sermayeyi yenecek!”

Migros Patronuna Karşı İşçi Sınıfı Ayakta: Karşıyaka’da Sefalet Düzenine Karşı Sınıf Yürüyüşü

Türkiye’de derinleşen yoksulluğun, güvencesizliğin ve sefalet ücretlerinin baş sorumlusu olan sermaye düzenine karşı Migros depo işçilerinin başlattığı direniş büyüyerek sürüyor. Ülkenin en büyük perakende tekellerinden biri olan Migros’un kâr hırsı uğruna binlerce işçiyi açlık sınırında yaşamaya mahkûm etmesine karşı yükselen isyan, İzmir Karşıyaka’da güçlü bir sınıfsal dayanışma eylemiyle sahiplenildi.

DGD-Sen’in çağrısıyla emek ve demokrasi güçleri Karşıyaka İzban İstasyonu önünde bir araya gelerek Migros Depo İşçilerinin 12 ilde 20 depoya yayılan direnişine destek verdi. “Direniş Migros’a iyi gelecek” pankartı arkasında toplanan kitle, Kemalpaşa Caddesi boyunca yürüyerek Karşıyaka Çarşı girişine ilerledi. Yürüyüş, yalnızca bir destek eylemi değil, sermaye düzenine karşı açık bir sınıf  dayanışması niteliği taşıdı.

Yürüyüş boyunca kitle, sermaye sınıfına ve onun sömürü düzenine karşı öfkeyi büyüten sloganları haykırdı:
Migros işçisi yalnız değildir”, “Yaşasın sınıfsal dayanışmamız”, “İşçiler açken patrona huzur yok”, “Örgütlü işçiler asla yenilmez”, “Zafer direnen emekçinin olacak”.

İşçi Düşmanı Politikalar Teşhir Edildi.

Karşıyaka Çarşı girişinde yapılan basın açıklaması, Migros’un işçi düşmanı politikalarını, sendikal hak gasplarını ve açık baskı uygulamalarını teşhir etti. Basın açıklamasını Migros depo işçisi Ergül Demirkaya okudu. Açıklama, yalnızca Migros yönetimini değil, onu koruyan ve kollayan sömürü düzenini de hedef aldı.

Basın Açıklamasının Tam Metni.

Basın metnini Migros işçisi Ergül Demirkaya tarafından okundu. Açıklamanın tam metni şöyle:

“23 Ocak Cuma günü İstanbul’da başlayan Migros depo işçilerinin direnişi, 12 ilde 20 depoya yayıldı. Migros depolarında çalışan 5 binin üzerinde işçi, DGD-SEN sendikası öncülüğünde Migros yönetiminin sunduğu %28’lik zam teklifine karşı, bu zam “sefalet zammıdır” diyerek iş bıraktı, depo işleyişini durdurdu, işleri yavaşlattı ve tedarik zincirini işlemez hale getirdi. Yoksulluk ve enflasyon baskısı altındaki milyonlarca yurttaş da bu direnişle birlikte umutlandı, cesaretlendi, güçlendi.

Depo işçileri zam teklifine karşı kendi taleplerini öne çıkardı:

%50 net zam

Vergi kesintilerini işçiler değil Migros ödesin

Promosyon ödemeleri eksiksiz verilsin

Taşeron şirket yerine Migros kadrosuna depo işçisi olarak geçilsin

Mücadele hızlı bir sonuç vererek Migros yönetimi işçileri kendi bünyesine alınacağını duyurdu. Ancak diğer taleplere dair somut, net bir öneri sunulmadı. Ayrıca, Migros bünyesine geçişle birlikte işçilerin kendi istedikleri sendikada örgütlenme hakları, yapılan işkolu değişikliği ile fiilen gasp edildi. İşçiler, Migros yönetiminin bu girişimini kabul etmeyerek direnişlerini sürdürme kararı aldılar. Depolarda işçilere baskı kuruldu, eylem yapan işçiler fişlendi, işten atma ile tehdit edildi ve akabinde, 300’e yakın işçi toplu bir şekilde işten çıkartıldı. Ancak işçiler yılmadı, depo içlerinde, depo önlerinde, Migros patronu Tuncay Özilhan’ın evinin önünde eylemlerini sürdürüyorlar. Ayrıca bu mücadeleyi sahiplenen binlerce kişi büyük depo direnişini büyük bir boykota çevirerek Migros mağazaları içine gidiyor, yurttaşlara sesleniyor, boykota çağırıyor, uygulama siliyorlar.

Bugün burada toplanan bizler, işçilerin sendikası olan DGD-SEN öncülüğünde başlamış ve sefalet ücretlerine karşı milyonlarca emekçiye umut olmuş bu direnişi sahipleniyoruz. İşçilerin talepleri haklıdır, meşrudur ve hızlıca karşılanmalıdır. İşçilerin yaptıkları iş karşılığında talep ettikleri ücretler karşılanmalı, tüm hakları verilmelidir. İşten atılan işçiler geri alınmalı, depolardaki baskı ve mobbing sona ermelidir. İşçilerin sendikası DGD-SEN meşru muhattap olarak kabul edilerek bir an önce müzakere yapılmalı ve mağduriyetler giderilmelidir.

Migros depo işçilerinin mücadelesi kazanana kadar

Migrosa gitme! Alışveriş yapma! Uygulamayı sil! Boykot et! Sefalet zamlarına karşı işçilerin yanında ol!”

Boykot Büyüyor, Sınıf Mücadelesi Yayılıyor

Eylemde yapılan vurgular, Migros’un yalnızca bir şirket değil, Türkiye’de sermaye düzeninin tipik bir temsilcisi olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Rekor kârlar açıklayan bir tekelin işçilere sefalet zammı dayatması, sendika seçme hakkını gasp etmesi ve direnen işçileri işten atması, bu düzenin özünü gözler önüne serdi.

Karşıyaka’daki eylem, Migros depo işçilerinin mücadelesinin kazanılana kadar süreceğini ve boykotun büyütülerek devam edeceğini ilan etti. Emekçiler, bu direnişin yalnızca Migros işçilerinin değil, sömürüye, güvencesizliğe ve yoksulluğa mahkûm edilen tüm işçi sınıfının ortak mücadelesi olduğunu haykırdı.

Direniş büyüyor. Boykot sürüyor. Kazanan işçi sınıfı olacak!

 

İzmir’de Filistin İçin Öfke ve Yas: “Vanalarınızdan Petrol Değil, Kan Akıyor”

Filistin’e Özgürlük Platformu, İsrail’in Filistin halkına yönelik sürdürdüğü soykırım politikalarına, hukuksuz tutuklamalara ve Gazze’de devam eden insanlık suçlarına karşı İzmir’de bir kez daha sokağa çıktı. Platform bileşenleri, İzmir TSKM önünde düzenlenen basın açıklamasında, hem Gazze’de yaşanan yıkıma hem de İsrail hapishanelerinde tutulan binlerce Filistinli tutsak için yükselen çığlığa dikkat çekti.

Eylemde; hukuksuzca kaçırılan çocuklar, sesleri susturulan gazeteciler, çocuklarından koparılan anneler, ameliyat odalarından rehin alınan doktorlar, karanlık hücrelerde yaşamını yitiren tutsaklar ve İsrail zindanlarında sistematik işkenceye maruz bırakılan siviller için adalet talebi yükseltildi. Platform, kendilerine herhangi bir suç isnat edilmeden, mahkeme süreci işletilmeden özgürlüklerinden mahrum bırakılan tüm Filistinli tutsaklar için “tüm dünyayla birlikte ses çıkarmaktan asla vazgeçmeyeceğiz” vurgusu yaptı.

Basın açıklamasını platform adına Ezgi Yaşar okudu.

“Artık soykırımcı olduklarını kendileri de kabul ediyor”

Açıklamada, İsrail’de yayınlanan bir gazetede yer alan iki habere dikkat çekildi. Buna göre Batı Şeria’da yerleşimciler Filistinlilerin evlerini ateşe verirken, artan saldırılar nedeniyle Filistinliler yaşadıkları köyleri terk etmek zorunda kalıyor. Diğer haberde ise İsrail’in Doğu Kudüs’te Birleşmiş Milletler Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı (UNRWA) genel merkezini yıkmasına yönelik uluslararası tepki hatırlatıldı. Fransa, İngiltere, Kanada ve bazı ülkelerin saldırıyı kınadığı, saldırının İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir’in bizzat nezareti altında gerçekleştiği vurgulandı.

Platform, ateşkes günlerinde dahi İsrail’in Filistinlilere yönelik şiddetinin aralıksız sürdüğünü belirtti. İsrail’in 26 ay boyunca reddettiği ölüm sayılarını kabul etmek zorunda kaldığı ifade edilerek, Gazze Sağlık Bakanlığı verilerine göre 71 binden fazla Filistinlinin yaşamını yitirdiği bilgisi paylaşıldı. Açıklamada, “Artık soykırımcı olduklarını kendileri de kabul ediyorlar” denildi.

İsrail hapishanelerinde binlerce tutsak, yüzlerce çocuk var

Basın açıklamasında Filistinli tutsakların durumu özel bir başlık altında ele alındı. İsrail’in 3400 Filistinliyi hiçbir suçlama yöneltmeden, ‘gizli dosya’ gerekçesiyle hapiste tuttuğu, tutuklu çocuk sayısının en az 350, toplam Filistinli tutsak sayısının ise 9400 olduğu belirtildi.

İsrail’in yalnızca soykırımcı değil, aynı zamanda cinsel şiddeti bir savaş stratejisi olarak kullanan bir devlet olduğu vurgulandı. Birleşmiş Milletler ve insan hakları örgütlerinin 2024 ve 2025 raporlarına atıf yapılarak, Filistinlilere ve Gazze ile dayanışanlara yönelik cinsel şiddetin sistematik bir aşağılama ve sindirme yöntemi olarak uygulandığı ifade edildi.

Ateşkes kapsamında serbest bırakılan Filistinli tutsakların bedenlerindeki işkence izleri, açlık ve güçten düşürülmüşlük halleri, İsrail zindanlarında yaşananların somut kanıtı olarak gösterildi.

Gazze’de çadırlar yıkılıyor, soğuk öldürüyor

Açıklamada Gazze’deki insani felaketin boyutlarına da dikkat çekildi. Gazze’de hükümetin bu ay yaptığı açıklamaya göre, yerinden edilen Filistinlilerin sığındığı 135 bin çadırın 127 bini, fırtına ve yağışlar nedeniyle artık barınmaya elverişsiz durumda. Soğuktan ölümlerin yaşandığı Gazze’de battaniye, yatak ve ısıtıcı eksikliğinin yüzde 70 seviyesinde olduğu belirtildi.

Ateşkes anlaşmasına göre günde 600 tır yardım girmesi gerekirken, İsrail’in en fazla 200 tırın girişine izin verdiği, hatta önümüzdeki dönemde yardımların daha da azaltılmasının planlandığı ifade edildi. Gazze halkının, ısınabilmek için çadır kumaşlarını ve plastik atıkları yakmak zorunda kaldığı vurgulandı.

Trump’ın “Gazze planı”na sert tepki

Platform, ABD eski Başkanı Donald Trump’ın Gazze’yi uluslararası sermayeye açmayı hedefleyen imar ve turizm planlarını da sert bir dille eleştirdi. Trump’ın Gazze planlarının, İsrail işgalini meşrulaştırmaktan başka bir anlam taşımadığı belirtilerek, Türkiye başta olmak üzere bölge ve dünya ülkelerinin bu planlara karşı net bir tutum alması gerektiği vurgulandı.

Trump’ın ABD’de göçmenlere yönelik baskı ve şiddet politikalarına dikkat çekilen açıklamada, “Bu işgalci ve saldırgan planların hiçbir parçası olunmamalıdır” denildi.

“Petrol değil, kan akıyor”

Açıklamanın en sert bölümlerinden biri, İsrail’e yönelik enerji sevkiyatlarına ayrıldı. Platform, soykırım süresince İsrail’in petrol ithalatının en az yüzde 40’ının Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) boru hattı üzerinden sağlandığını hatırlattı. Bu petrolün İsrail ordusunun savaş uçaklarında, tanklarında ve askeri araçlarında yakıta dönüştüğü vurgulandı.

Türkiye’nin imzaladığı Bogota Ortak Bildirisi ve Lahey Grubu çerçevesinde, İsrail ordusunun kullanımına gidebilecek enerji sevkiyatlarını durdurma yükümlülüğü olduğu ifade edildi. Buna rağmen, Mayıs 2024’te ticaretin askıya alındığı açıklanmasına karşın, Ceyhan Limanı’ndan İsrail’in Aşkelon Limanı’na petrol taşıyan tankerlerin seferlerine devam ettiğinin belgelendiği aktarıldı.

Platform, “Bunu kabul etmiyoruz. Derhal son verin” çağrısı yaptı.

“Her yer Gazze, her yer direniş”

Basın açıklaması, küresel intifada vurgusuyla son buldu. Platform, İran’da sivilleri katleden rejime, ABD’nin saldırgan politikalarına, Suriye’de Kürtlere yönelik saldırılara ve tüm baskıcı rejimlere karşı halkların eşitliği ve barış temelinde ortak bir direniş çağrısı yaptı.

İzmir Kadın Platformu’ndan Kadın Cinayetlerine Karşı Yürüyüş: “Katledilen Kadınlar İsyanımızdır”

İzmir Kadın Platformu, kadın cinayetlerine ve erkek şiddetine karşı “Katledilen kadınlar isyanımızdır” şiarıyla sokağa çıktı. ÖSYM önünde bir araya gelen kadınlar, “İzmir’de 3 günde 3 kadın cinayeti. Koruma, aklama, yargıla!” pankartı açarak Türkan Saylan Kültür Merkezi’ne (TSKM) yürüdü.

Yürüyüş boyunca “Yaşasın kadın dayanışması”, “Jin jiyan azadî”, “Kadın yaşam özgürlük”, “Erkek devlet yıkacağız elbet”, “Erkek vuruyor, devlet koruyor”, “Kadın cinayetleri politiktir” ve “Şiddete inat yaşasın hayat” sloganları atıldı.

TSKM önünde yapılan basın açıklamasını İzmir Kadın Platformu adına Rabia Taşdemir okudu.

Açıklamanın tam metni şöyle:

“Değerli basın emekçileri, değerli İzmir halkı basın açıklamamıza hoş geldiniz.

Bugün buraya 2026’nın ilk ayında yaşanan vahşi kadın cinayetlerini ve kadın düşmanlığını size anlatmaya geldik.

Geride bıraktığımız 2025 yılında Erkek Şiddeti Çetele verilerine göre erkekler, 225’te en az 299 kadını ve 64 çocuğu öldürdü. Yine aynı dönemde erkekler en az 16 kadına tecavüz etti, 772 kadını seks işçiliğine zorladı, 131 kadını taciz etti, 229 çocuğu istismar etti.

Bu ülkede kadınlar sistematik olarak öldürülüyor. Hiç biri münferit değil, kader değil. Tesadüf hiç değil.

Bunlar ataerkinin, erkek devlet şiddetinin, cezasızlığın, uygulanmayan koruma kararlarının ve kadınların yaşamını hiçe sayan kadın düşmanı politikaların sonucudur. Ve bunların tamamının sorumlusu saraydır.

Sadece son bir haftada; Sibel Külah boşanmak istediği erkek tarafından bağlandı, bedenine kezzap döküldü. Gözde Akbaba, hakkında uzaklaştırma kararı olan erkek tarafından sokak ortasında katledildi. Mihriban Yılmaz kaybedildi, boğuldu, toprağa gömüldü. Durdona Khakımova bıçaklandı, parçalandı, çöpe atıldı. Dilan Geyik öldürüldü ve ardından intihar süsü verildi.

Bu yaşananların adı vahşettir. Bu vahşetin adı erkek şiddetidir ve bu vahşetin sorumlusu; kadınları korumayan, şiddeti önlemeyen, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkan, 6284 Sayılı Yasayı uygulamayan Saray.

Erkekler bu şiddeti cezasızlıktan aldığı cesaretle işliyor. Çünkü arkalarında cezasızlık var. “İyi hal” var, “tahrik” var, kravat var, takım elbise var. Devlet erkek şiddetini durdurmadığı her gün, yeni faillere açıkça cesaret vermektedir.

Bu ülkede sadece failler değil, erkek şiddetini aklayan, normalleştiren dil de suç ortağıdır. Şiddet her gün eril dillerinde tekrar üretiliyor. “Kıskançlık”, “tartışma”, “aile meselesi” denilerek kadın cinayetleri normalleştirilmektedir. Biz bu dili reddediyoruz.

Savaş, erkek egemen düzenin kadınlara yönelik şiddeti meşrulaştırdığı en kanlı zeminlerden biridir. Kadınlar bu zeminlerde birer insan olarak değil, ganimet olarak görülür. Ait oldukları halkı aşağılamak, sindirmek ve cezalandırmak için cinsel saldırıya uğrar; bedenleri parçalanır, teşhir edilir.

Bir kadının saçının zorla kesilip kayda alınarak paylaşılması anlık bir öfke ya da bireysel bir sapkınlık değildir. Bu, kadına yönelik şiddetin tarih boyunca etnik kimlik üzerinden de kurulan, sistematik ve örgütlü halidir.

Kadınların saçlarının zorla kesilmesi, ganimet olarak alınması kadın kimliğini, onurunu ve bedensel bütünlüğünü hedef alan bilinçli bir şiddet yöntemidir. Verilmek istenen mesaj açıktır:

“Seni aşağılıyorum. Seni insanlıktan çıkarıyorum.”

Bu zihniyeti tanıyoruz. Düşmanımızı tanıyoruz. Ve onunla mücadele etmekten korkmadığımızı buradan bir kez daha haykırıyoruz.

Bir kadının saçını kesip pişkin pişkin sallayanlardan değil, saçını ören kadınlardan rahatsız olanların niyetini biliyoruz. Neden rahatsız olduklarını da biliyoruz. Şunu herkes bilsin: Rahatsız olmaya devam edeceksiniz.

Çünkü biz buradayız. Alanlardayız, meydanlardayız, sokaklardayız. Birbirimize sahip çıkıyoruz ve çıkmaya devam edeceğiz. Bizi göz altılarla susturamazsınız. Tutuklamalarla durduramazsınız. Yıldıramazsınız.

Kocaeli’nde saç örme eylemine katıldığı için gözaltına alınan  ve hemen ardından görevden alınan hemşire kız kardeşimizle gurur duyuyoruz. Buradan söz veriyoruz: Bu kavgayı büyüteceğiz.

Kadınlar yoksullukla, güvencesizlikle, işsizlikle kuşatılmış durumdalar. Ekonomik bağımsızlıkları ellerinden alınmış durumda. Bu düzen kadınları hem yoksul bırakıyor hem de şiddete mahkûm ediyor.

“Aileyi koruyoruz” diyen bu düzen, kadınları aile içinde şiddete terk ediyor. Kadınlar yaşasın diye değil, aile dağılmasın diye politika üretiyorlar. Biz bu anlayışı kabul etmiyoruz.

6284’ü uygulamayanlara, koruma kararlarını hiçe sayanlara, kadınların yardım çığlıklarını duymayanlara sesleniyoruz: Bu Saray Rejimi kadın düşmanı politikalarıyla erkeklere cesaret vermektedir.

Kadınları aile içine hapsedenlere, “önce aile” deyip kadınları mezara gönderenlere, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkanlara sesleniyoruz:

Bu kanlı düzeni kabul etmiyoruz.

Öldürülen her kadının hesabını soracağız.

Biz İZMİR KADIN PLATFORMU olarak buradayız. Öfkeliyiz, isyandayız ve haklıyız. Biliyoruz ki kurtuluş tek başına değil; kurtuluş yan yana gelmekte, kurtuluş örgütlü kadın mücadelesinde

Yaşam hakkımızdan vazgeçmiyoruz. Hesap soruyoruz.

Ve bu mücadeleden bir adım bile geri atmıyoruz.”

Karşıyaka’da Rojava Halkının Direnişiyle Dayanışma: Ablukaya, Cihatçı Karanlığa ve Emperyalizme Karşı

 

Karşıyaka Emek ve Demokrasi Platformu, HTŞ’nin Kobanî’yi abluka altına alması, DAİŞ tehdidinin bölgede büyümesi ve Rojava’da yaşayan halka yönelik saldırıları protesto etmek amacıyla Karşıyaka Çarşı girişinde bir araya gelerek basın açıklaması yaptı. Açıklamaya ‘Barış Anneleri’ de katıldı.  Eylemde “Karşıyaka Emek ve Demokrasi Platformu” pankartı açılırken, katılımcılar sık sık “Rojava halkı yalnız değildir”, “Biji berxwedana Rojava”, “katil İŞİD işbirlikçi AKP”  ve “Jin, jiyan, azadi” sloganlarını attı.

Platform adına açıklama öncesinde konuşan sözcü Didar Gül, Rojava’da yaşananlara dikkat çekmek için toplandıklarını belirterek, “Bugün burada Karşıyaka Emek ve Demokrasi Platformu olarak, Rojava’daki katliama, kırıma, insanlık dışı uygulamalara ve savaş politikalarına karşı sesimizi yükseltmek için bir aradayız. Açıklamamızı yapmadan önce bugün aramızda olan DEM Parti Milletvekilimiz İbrahim Akın’a sözü bırakıyorum” dedi.

DEM Parti Milletvekili İbrahim Akın, Karşıyakalıları selamlayarak başladığı konuşmasında, Rojava’ya yönelik saldırıların yalnızca bölge halkını değil tüm insanlığı ilgilendirdiğini ifade etti. Rojava halkının yaklaşık on bir yıl önce DAİŞ’e karşı büyük bir direniş sergilediğini hatırlatan Akın, bu mücadelenin yalnızca bölgeyi değil Türkiye ve Avrupa’yı da büyük bir felaketten kurtardığını söyledi. Bugün gelinen noktada ise farklı aktörlerin yeni oyunlarla bölgeyi yeniden kaosa sürüklemek istediğini belirten Akın, Rojava’da Kürtlerin, Arapların, Türklerin, Ermenilerin, Alevilerin ve farklı inançlardan halkların bir arada yaşam iradesinin hedef alındığını vurguladı.

Akın, Kobanî başta olmak üzere Rojava’ya yönelik saldırıların, abluka ve aç bırakma politikalarının uluslararası hukuka göre açık bir insanlık suçu olduğunu ifade ederek, çocukların soğukta hayatını kaybettiği bir tablonun kabul edilemez olduğunu söyledi. Kürt halkının yalnızca Türkiye’de değil, Suriye, İran, Irak ve dünyanın dört bir yanında ayağa kalktığını dile getiren Akın, bu saldırıların halkların ortak geleceğini daha da sahiplenmesine yol açtığını kaydetti. Rojava halkının huzurunun bozulmasının tüm bölgeyi savaşa sürükleyeceğini belirten Akın, hükümete ve uluslararası güçlere sessiz kalmamaları çağrısında bulundu.

Konuşmasında Suriye’de yaşanan son gelişmelere de değinen Akın, geçmişte terörist olarak tanımlanan yapıların bugün meşrulaştırılmaya çalışıldığını, buna karşın Suriye Demokratik Güçleri’nin haksız biçimde terörize edildiğini söyledi. SGD’nin yalnızca Kürtlerden oluşmadığını, Arapların, Türklerin ve farklı halklardan yurttaşların kendi yaşamlarını savunmak için bir araya geldiği bir yapı olduğunu ifade eden Akın, “Orada bir terör örgütü yok; hayatını, toprağını, suyunu savunan insanlar var” dedi. Halep’te yaşananlar ve DAİŞ tutuklularının serbest bırakılmasının yarattığı tehlikeye dikkat çeken Akın, bu durumun Türkiye açısından da ciddi güvenlik riskleri doğurduğunu belirtti. Mücadelenin yalnızca bir Kürt meselesi olmadığını, hukuksuz ve adaletsiz yeni düzene karşı ortak bir mücadele gerektiğini vurgulayarak Karşıyaka’daki emek ve demokrasi güçlerine teşekkür etti.

Akın’ın konuşmasının ardından basın açıklamasına geçildi. Açıklamayı platform adına DEM Parti Karşıyaka İlçe Başkanı Yaşar Şeren okudu. Şeren, dünyanın hukuka ve insan haklarına yönelik saldırıların giderek arttığı tarihsel bir eşikten geçtiğini belirterek, küresel güçlerin daha fazla kâr ve iktidar uğruna halkları yerinden ettiğini, ekolojik yıkımı derinleştirdiğini söyledi. Günümüzde yürütülen savaşların klasik askeri çatışmaların ötesine geçtiğini, şiddetin taşeronlaştırıldığı yeni bir savaş düzeninin kurulduğunu ifade eden Şeren, cihatçı ve paramiliter yapıların sahaya sürülerek suçların görünmez kılındığını dile getirdi.

Rojava’nın hedef alınmasının nedeninin, emperyalist planlara boyun eğmeyen bir halk iradesini temsil etmesi olduğunu vurgulayan Şeren, Rojava’nın Kürtlerin, Arapların, Süryanilerin, Ermenilerin, Türkmenlerin; Alevilerin, Ezidilerin, Hristiyanların ve Sünnilerin ortak iradesiyle, kadınların öncülüğünde kurulan tarihsel bir özgürlük deneyimi olduğunu söyledi. Bu deneyimin Ortadoğu’da savaşın, mezhepçiliğin ve erkek egemenliğinin kader olmadığını gösterdiğini belirten Şeren, kadın özgürlüğünü esas alan bu toplumsal modelin cihatçı zihniyetler ve kapitalist-emperyalist sistem için tehdit olarak görüldüğünü ifade etti.

Şeren, bugün Kobanî’nin fiilen kuşatma altında olduğunu, IŞİD artığı HTŞ güçlerinin sivillerin yaşam koşullarını hedef alan saldırılarla kenti teslim almaya çalıştığını belirterek, bunun bir askeri çatışma değil, yaşamı boğma ve halk iradesini kırma girişimi olduğunu söyledi. HTŞ’nin isim ve semboller değiştirse de ideoloji ve pratik olarak IŞİD’in devamı olduğunu vurgulayan Şeren, yaşananların IŞİD’in ortadan kaldırılmadığını, yalnızca farklı biçimlerde yeniden sahaya sürüldüğünü gösterdiğini dile getirdi.

Rojava’ya yönelik saldırıların hedefinin çok kimlikli, özgür ve eşit bir yaşam ihtimali olduğunu belirten Şeren, amaçlanan şeyin Kürt halkının tarihsel varlığını tasfiye etmek ve bölgeyi tekçi, cihatçı bir yapıya teslim etmek olduğunu söyledi. Türkiye’nin Suriye politikalarını da eleştiren Şeren, sahte güvenlik söylemleriyle yürütülen askeri ve siyasi müdahalelerin barışa hizmet etmediğini, aksine yıkımı kalıcı hale getirdiğini ifade etti.

Şeren, tüm demokratik kamuoyuna Rojava halkıyla dayanışma çağrısı yaparak, bunun bir tercih değil insanlığa karşı bir sorumluluk olduğunu vurguladı. 2014’te Kobane direnişinde olduğu gibi bugün de halkların iradesinin kazanacağını belirten Şeren, “Rojava halkları yalnız değildir” sözleriyle açıklamayı sonlandırdı.

Basın açıklamasının ardından eylem olaysız şekilde sona erdi ve katılımcılar dağıldı.

 

 

İzmir’de Emek ve Demokrasi Güçlerinin Yürüyüş ve Basın Açıklamasına, Polis Ablukası. Yürüyüş Engellendi..

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, Ortadoğu’da derinleşen savaş politikalarına, Rojava’da sürdüğü belirtilen sivil katliamlara ve emperyalist müdahalelere karşı Alsancak’ta sokağa çıktı. ÖSYM binası önünde toplanan kitle, Türkan Saylan Kültür Merkezi önüne yürümek istedi ancak yürüyüş polis tarafından engellendi. Yürüyüş izni verilmeyen kitle, polis ablukası altında basın açıklaması yapmak zorunda kaldı.

Eylemde “Ortadoğu’da halkların kaderi emperyalizme ve gerici karanlığa teslim edilemez” pankartı açılırken, “Rojava direnecek, çeteler kaybedecek, insanlık kazanacak” dövizleri taşındı. Sık sık “Katil IŞİD işbirlikçi AKP”, “Rojava halkları yalnız değildir” sloganları atıldı.

Basın açıklamasını İzmir Barosu Genel Sekreteri Zöhre Dalkıran okudu. Açıklamada, emperyalizmin Ortadoğu’da bir kez daha kanlı bir senaryoyu devreye soktuğu belirtilerek, IŞİD, El Kaide ve El Nusra artığı cihatçı yapıların kadınları, çocukları ve silahsız sivilleri hedef aldığı vurgulandı. Suriye’de IŞİD ideolojisinin kendisinden olmayan tüm halklara ve inançlara karşı soykırım pratiği yürüttüğü ifade edilirken, Filistin’in yok edilmesinin ardından Suriye ve İran’da da katliamlarla bölgesel dengelerin yeniden şekillendirilmeye çalışıldığına dikkat çekildi.

Açıklamada, sivil katliamlarını çeşitli gerekçelerle meşrulaştırmaya çalışan medya ve siyasal çevrelerin de bu suçların ortağı olduğu belirtilerek, HTŞ’nin emperyalist güçler tarafından desteklenen kanlı bir siyasi aparat olduğu vurgulandı. Suruç, Ankara Gar ve Atatürk Havalimanı katliamlarını gerçekleştiren zihniyetin bugün Suriye’de iktidar haline getirilmek istendiğine dikkat çekildi.

“Bizler İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri olarak halkların barış içinde, özgürce bir arada yaşama iradesini, masum sivillerin yaşam biçimlerini, dini inanışlarını, etnik kökenini, mezhebini haklı bir katliam sebebi olarak gösteren barbarlığa, vahşete, emperyalizmin kanlı eli rolünü oynayan IŞİD artıklarına karşı insanlığın, yaşam hakkının, özgürlüklerin ve barışın yanında yer aldığımızı bir kez daha duyuruyoruz.

Bizler Atatürk Havalimanı katliamı, Suruç Katliamı ve Ankara Gar Katliamı başta olmak üzere ülkemizde yaşanan onlarca katliamın sorumlularının bugün bir ülkede iktidar olduğu şartlarda neler yapabildiğini halkımızın da görmesi gerektiğini, bu güçleri desteklemenin, sırtını sıvazlamanın nasıl sonuçlara mal olduğunu kavraması gerektiğini düşünüyoruz.

Suriye’de, İran’da farklı aparatlar tarafından hayattan kopartılan masum sivillerin ölümlerinin önüne geçilmek zorundadır.

Bunu dünya devletlerinden beklemek, tüm dünyanın gözü önünde yok edilen Filistin örneği düşünüldüğünde abestir ancak halklar barışı, kardeşliği ve bir arada özgürce yaşama iradesini sahiplendiği oranda bu barbarlık çağı kapanabilecektir.

Cihatçı, IŞİD artığı silahlı güçlerin sivillere karşı eylemlerinin bir an önce sonlandırılması bugün en acil ihtiyacımızdır.

Barış ve kardeşlik bugün için en acil ihtiyacımızdır.

Birlik, mücadele ve dayanışma bugün için en acil ihtiyacımızdır.

Bu vahşete halkların son vereceğine inancımız tamdır.”

Basın açıklamasının ardından Dem Parti İzmir Milletvekili İbrahim Akın söz aldı. Konuşmasına kısa süre önce yaşamını yitiren Selim Sadak için başsağlığı dileyerek başlayan Akın, yaşananların yalnızca Suriye’nin değil tüm bölgenin ve Türkiye’nin geleceğini doğrudan ilgilendirdiğini söyledi.

“Bugün üzgünüz, öfkeliyiz” diyen Akın, Ortadoğu’da son yaklaşık 15 gündür çok büyük ve kritik gelişmeler yaşandığını vurguladı. Yaklaşık 11 yıldır IŞİD’e karşı verilen mücadelenin ardından ortaya çıkan halk gerçekliğinin hedef alındığını belirten Akın, Rojava’da Kürtlerin, Arapların, Alevilerin ve farklı inanç gruplarının birlikte kurduğu sistemin tasfiye edilmek istendiğini ifade etti.

Akın, “Bugün IŞİD katillerinin arkasına dizilen uluslararası güçler; Amerika, İsrail ve ne yazık ki Türkiye’nin de içinde olduğu bir ittifakla, Suriye’de halkların kazanımlarını yok etmeye çalışıyor” dedi. Halep’te çatışma yaşanmaması için geri çekilen güçlerin ardından sivillerin hedef alındığını belirten Akın, çok sayıda insanın katledildiğini, kadınların öldürüldüğünü söyledi.

“IŞİD katilleri 10 yıldır cezaevlerinde tutulan unsurlarını serbest bırakıyor, Kürt halkı başta olmak üzere tüm halklara karşı yeni bir katliam dalgası örgütleniyor” diyen Akın, bu sürecin uluslararası güçlerin desteğiyle yürütüldüğünü, Türkiye’deki siyasi iktidarın da bu tabloya sessiz kalarak sorumluluk aldığını ifade etti.

İzmir’in merkezinden açık bir uyarı yapmak istediğini söyleyen Akın, “Bu ülkede laikim, çağdaşım, barıştan yanayım diyen herkes şunu bilmelidir: IŞİD zihniyetinin desteklendiği bir Suriye hükümeti kurulursa, Türkiye’de hiç kimsenin can güvenliği kalmaz” dedi. Ankara Gar Katliamı’nı hatırlatan Akın, “103 canımızı katlettiler. Bugün o zihniyetle işbirliği yapanlar, orada hükümet kurdurmaya çalışıyor” ifadelerini kullandı.

Akın konuşmasını, “Ya katillerin safındasınız ya da halkların, barışın ve özgürlüğün yanında” sözleriyle sürdürerek, Kürt halkına yönelik düşmanlıktan vazgeçilmesi çağrısı yaptı. “Biz birlikte yaşamak istiyoruz” diyen Akın, Rojava’daki katliamları sonuna kadar protesto edeceklerini, dayanışmayı sürdüreceklerini söyledi.

Milletvekili İbrahim Akın’ın konuşmasının ardından İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, eylemi sonlandırdıklarını ve kitlenin dağılacağını duyurdu.

Konuşmaların ardından kitle, Türkan Saylan Kültür Merkezi önüne yürümek istedi. Polis, yürüyüşe bir kez daha izin vermedi. Bunun üzerine bazı gençler ara sokaklardan barikatları aşarak sahile ve ardından caddeye çıktı. Polis, yürüyen gruba sert biçimde müdahale etti.

Müdahale sırasında İnsan Hakları Derneği (İHD) İzmir Şube Yöneticisi Avukat Nazlı Turan ile Özgürlük için Hukukçular Derneği (ÖHD) İzmir Şube Yöneticisi Avukat Hanım Çelik’in polis tarafından darp edildiği  ve  altı kişinin  darp edilerek gözaltına alındığı öğrenildi.

Rojava’ya Yönelik Saldırılar İzmir Alsancak’da Emek ve Demokrasi Güçleri Tarafından Protesto Edildi..

Rojava  bölgesinde yaşayan Kürtlerin yaşam hakkı ve güvenliğine yönelik saldırılar, zorla yerinden etme politikaları ve halkların iradesini yok sayan  savaş konsepti   İzmir’de Alsancak Garı önünde, emek ve demokrasi güçlerinin katılımıyla protesto edildi. Eylem öncesinde Alsancak Garı ve çevresi demir bariyerler ve yoğun polis gücüyle abluka altına alındı. Yürüyüş yapılarak Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde yapılmak istenen basın açıklaması polis tarafından engellendi.

Polis ablukası altındaki katılımcılara yönelik kışkırtıcı ve provokatif sloganlar ve sataşmalar çevik kuvvet polislerinin gözü önünde yapılırken, eylemciler soğukkanlılığını koruyarak provokasyonları boşa çıkardı.

“Rojava yalnız değildir, saldırılar durdurulsun” pankartı ve “Stop the genojide Rojava”, “Rojava direnecek çeteler kaybedecek” dövizlerinin taşındığı  Basın açıklaması gergin bir ortamda ve abluka altında yapıldı. Açıklamanın ardından katılımcılar kısa bir süre oturma eylemi gerçekleştirdi. Eylem, herhangi bir olumsuzluk yaşanmadan sona erdi.

Basın açıklamasının Türkçe metni, çağrıcı kurumlar adına  Halkların Demokratik Kongresi (HDK) İzmir Meclisi’nden Vezan Karabulut,  Kürtçesini Tevgera Jinên Azad (TJA) aktivisti Emine Bozdağ  okudu.

Açıklamanın tam metni şöyle:

“Rojava Yalnız Değildir!

Rojava’ya Yapılan Saldırılar Derhal Durdurulsun…

Bugünlerde dünyanın dört bir yanında, hukukun ve insan haklarının yok sayıldığı, savaşın ise olağan bir yönetim biçimi hâline getirildiği tarihsel bir eşikten geçmekteyiz. Küresel sistem, kendi krizini halkların iradesini yok sayarak, halkları katlederek ve halkları binlerce yıllık yaşam yerlerinden ederek yapmaktadır. Bu yönelim tesadüfi değildir. Daha fazla savaş, daha fazla göç ve daha fazla yoksulluk bilinçli olarak yapılmaktadır. Tarih bize krizlerin savaşla çözülemeyeceğini göstermiştir. Savaş yalnızca felaketi büyütür. Buna rağmen aynı yöntemlerde ısrar edilmesi, yaşanan yıkımın bir sonuç değil, bir tercih olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Ortadoğu, bu tercihin en ağır sonuçlarının yaşandığı coğrafyadır. Bugün bölgede yürütülen savaşlar, klasik askeri çatışmalar değildir. Sorumluluğun dağıtıldığı, şiddetin taşeronlaştırıldığı yeni bir savaş düzeni devreye sokulmaktadır. Devletler, doğrudan hesap vermemek için cihatçı ve paramiliter yapıları sahaya sürmekte; bu yapılar aracılığıyla toplumsal dokular parçalanmakta, suçlar görünmez kılınmaktadır. Bu düzende halklar yalnızca hedef değildir; aynı zamanda susturulması gereken bir engel olarak görülmektedir.

Rojava’ya yönelik saldırılar, bu savaş politikalarının en açık örneklerinden biridir. Bugün Rojava’da yaşananlar, yerel bir çatışmanın sonucu değil; uluslararası ve bölgesel güçlerin çıkar hesapları doğrultusunda şekillenen planlı bir yıkım sürecidir. Kürt halkının hedef alınmasının nedeni çok açıktır: Rojava’da ortaya çıkan irade, emperyalist planlara boyun eğmeyen, yönlendirilemeyen ve teslim alınamayan bir halk gerçekliğini temsil etmektedir.

Rojava; Kürtlerin, Arapların, Süryanilerin, Ermenilerin, Türkmenlerin; Alevilerin, Ezidilerin, Hristiyanların ve Sünnilerin ortak iradesiyle, kadınların öncülüğünde kurulan tarihsel bir özgürlük deneyimidir. Bu deneyim, Ortadoğu’da savaşın, mezhepçiliğin ve erkek egemenliğinin kader olmadığını göstermiştir. Tam da bu nedenle Rojava yalnızca askeri değil, ideolojik olarak da hedef alınmaktadır.

Bugün Kobanî fiilen kuşatma altındadır. DAİŞ artığı HTŞ güçleri, sivillerin yaşam koşullarını hedef alan saldırılarla kenti teslim almaya çalışmaktadır. Bu, askeri bir çatışma değildir. Bu, yaşamı boğma girişimidir. Bu, halk iradesini kırma politikasıdır.

HTŞ gerçeği açıktır.

İsimler değişmiş olabilir.

Bayraklar yenilenmiş olabilir.

Ancak bu yapı, ideolojisi ve pratiğiyle DAİŞ’in devamıdır.

2025 itibarıyla Suriye’de yaşananlar, DAİŞ’in ortadan kaldırılmadığını; yalnızca farklı biçimlerde yeniden sahaya sürüldüğünü göstermektedir. Bu süreklilik, savaşın bitirilmek istenmediğini; kontrollü biçimde sürdürüldüğünü ortaya koymaktadır.

Rojava’ya yönelik saldırıların hedefi artık gizlenemez durumdadır. Amaç yalnızca bir bölgenin kontrolü değildir. Amaç; Kürt halkının tarihsel varlığını tasfiye etmek, Rojava’yı Kürtsüzleştirmek ve bölgeyi tekçi, cihatçı ve karanlık bir yapıya teslim etmektir. Çok kimlikli, özgür ve eşit bir yaşam ihtimali bu düzen açısından kabul edilemezdir.

Kürt halkı yüzyıllardır inkâr, imha ve asimilasyon politikalarının hedefi olmuştur. Ortadoğu’da egemen kılınan tekçi ulus-devlet anlayışı, her karşılaşmada savaş ve şiddet üretmiştir. Kürt halkının direnişi ise bu yapının gerçek yüzünü her defasında açığa çıkarmıştır. Bu hakikatin görünür hâle gelmesi, saldırıların daha da sertleşmesine yol açmaktadır.

Rojava’da kadın özgürlüğünü esas alan, çocukların geleceğini önceleyen, gençlerin söz ve karar sahibi olduğu toplumsal model; cihatçı zihniyetler ve onları kullanan güçler için varoluşsal bir tehdittir. Bu nedenle siviller hedef alınmakta, demografik yapı zorla değiştirilmeye çalışılmakta ve halklar yerinden edilmektedir. Bu tablo, açık biçimde insanlığa karşı suç niteliği taşımaktadır.

Kürt halkının IŞİD’e karşı yürüttüğü mücadele, hiçbir zaman pazarlıkların konusu olmamıştır. Bu mücadele; kadınların köleleştirildiği, çocukların katledildiği, halkların kimlikleri nedeniyle yok edilmek istendiği bir barbarlığa karşı insanlığın savunma mücadelesidir. Kürt halkı bu süreçte yalnızca kendisi için değil, tüm halklar için bedel ödemiştir. Bu mücadelenin yok sayılması, insanlığın ortak hafızasına yönelmiş bir saldırıdır.

Türkiye’nin Suriye ve Rojava politikaları bu yıkım tablosundan bağımsız değildir. Güvenlik söylemiyle sürdürülen askeri ve siyasi müdahaleler, halkların iradesini hedef almakta; savaşı derinleştirmektedir. Bu yaklaşım barışa hizmet etmemekte aksine yıkımı sürekli hâle getirmektedir.

Bugün emperyalist merkezlerin, özellikle ABD eksenli politikaların tercihi açıktır: kriz karşısında demokrasiyi değil savaşı, halk iradesini değil sömürü düzenini devreye sokmaktadır. Diplomasi, sahadaki yıkımı perdeleyen bir araç hâline getirilmiştir. Buradan tüm demokratik kamuoyuna açık çağrımızdır:

Rojava halkıyla dayanışma, bir tercih değil; insanlığa karşı bir sorumluluktur.

Çünkü şu anda Rojava’da yaşanılanlar bir güvenlik meselesi değil, bir tasfiye politikasıdır. Bu bir çatışma değil, bir kuşatmadır. Bu bir geçici durum değil, bilinçli bir yönelimdir.

Hepimiz biliyoruz ki; Halkların iradesine dayanan bir direniş yenilmez. Ki bunu 2014 yılında Kobane direnişinde gördük. Halkların iradesi ile IŞİD barbarlığı durduruldu. Savaş, inkâr ve cihatçı karanlık kaybetti. Dün olduğu gibi bugünde Halkların iradesi kazanacak. Rojava’da özgürlük, eşitlik ve barış mücadelesi kazanacaktır

Savaşa hayır, barış hemen şimdi!

Yaşasın halkların eşitliği!

Bijî Aşitî!

 

Rojava’ya yönelik saldırıları ve katliam politikalarını reddediyoruz

Rojava halkları yalnız değildir

Kobanî teslim olmayacak!

Kobanî onurumuzdur!

Yaşasın rojava direnişi!

Yaşasın halkların eşitliği ve kardeşliği!

Emperyalist savaş düzenine karşı halkların direnişi kazanacak!

 

KURUM İSİMLERİ

DEM PARTİ

DEVRİMCİ PARTİ

DOSTLUK VE KÜLTÜR DERNEĞİ

DEMOKRATİK BÖLGELER PARTİSİ

EMEKÇİ HAREKET PARTİSİ

EMEP

EZİLENLERİN SOSYALİST PARTİSİ

EMEKLİLER MECLİSİ SENDİKASI

HALKEVLERİ

ÇAĞDAŞ HUKUKÇULAR DERNEĞİ

DEMOKRATİK ALEVİLER DERNEĞİ

HALKLARIN DEMOKRATİK KONGRESİ

İZMİR DERSİM KÜLTÜR VE DAYANIŞMA DERNEĞİ

KALDIRAÇ

KIZIL PARTİ

KÖZ

ODAK

ÖZGÜR BARETLİLER

ÖZGÜR HUKUKÇULAR DERNEĞİ

SOSYALİST DEMOKRASİ HAREKETİ

SOSYALİST EMEKÇİLER PARTİSİ

SOSYALİST MÜCADELE İNSİYATİFİ

SOSYALİSTLER PARTİSİ

TEWJERA JINEN AZAD (TJA)

TÜRKİYE İŞÇİ PARTİSİ

TOPLUMSAL ÖZGÜRLÜK PARTİSİ

YEŞİL SOL PARTİ

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Grev ve Direniş Pancar’a Taşındı: Temel Conta İşçileri Mücadeleyi Sürdürüyor

İzmir’in Kemalpaşa ilçesinde faaliyet gösteren Temel Conta fabrikasında yaklaşık 408 gündür devam eden işçi direnişi, işverenin makineleri devlet koruması eşliğinde Pancar’daki fabrikaya taşıması üzerine yeni bir boyut kazandı. İşçiler, yaşanan bu gelişmenin ardından grev çadırlarını da Pancar’daki Temel Conta fabrikası önüne taşıyarak direnişlerini burada sürdürme kararı aldı.

Bugün Pancar’da bir araya gelen emek ve demokrasi güçleri, Temel Conta işçileriyle dayanışmak amacıyla fabrika önünde toplandı. Türk-İş 3. Bölge Temsilciliği, sendikalar, kitle örgütleri, siyasi partiler ve devrimci kurum temsilcilerinin katıldığı buluşmada basın açıklaması gerçekleştirildi. Açıklamalarda işçilerin taleplerinin haklılığına dikkat çekilirken, yaşananların grev hakkına yönelik açık bir saldırı olduğu vurgulandı.

“Grev Çadırını Söküp Pancar’a Getirdik”

Basın açıklamasında konuşan Türk-İş Ege Bölge Temsilcisi Hayrettin Çakmak, makinelerin taşınması sürecinde yaşananlara sert tepki gösterdi. Çakmak, kolluk kuvvetleri eşliğinde yapılan taşınma sırasında 17 kadın işçinin tartaklandığını belirterek şunları söyledi:

“Kolluk kuvvetlerini kullanarak kadın emekçilerimizi ötekileştirerek, makinelerimizi, tezgâhlarımızı söktüler ve buraya taşıdılar. Ama bir şeyi unuttular: Emekçi kardeşlerimizi orada bıraktılar.

Biz hiçbir şeyi unutmayız, unutturmayız. Bu yüzden grev çadırımızı da söktük ve buraya getirdik.”

Artık adalet istediklerini ve masada çözüm aradıklarını ifade eden Çakmak, Temel Conta yönetimine çağrıda bulunarak, toplu sözleşme masasına oturulmasını istedi. Çakmak, “Biz üzüm yemek istiyoruz, bağcıyı dövmek istemiyoruz. Üretmek istiyoruz, ülke ekonomisine zarar vermek istemiyoruz” dedi.

Bu Mücadele Sadece Bir Fabrikanın Değil”

Dayanışma buluşmasında konuşan Petrol-İş Sendikası Aliağa Şube Başkanı Hasan Toptan ise Temel Conta direnişinin artık yalnızca bir işyeri uyuşmazlığı olmadığını vurguladı. Toptan, yaşanan süreci şöyle değerlendirdi:

“Temel Conta işçilerinin 408 gündür sürdürdüğü bu onurlu mücadele, emeğe, örgütlenme hakkına ve anayasal haklara karşı yürütülen açık bir saldırının adıdır. Grev çadırının yerinin değiştirilmesi, direnişi görünmez kılma ve işçiyi yalnızlaştırma girişimidir.”

Grev kırıcı uygulamaların açıkça suç olduğunu belirten Toptan, makinelerin taşınmasının grev kırıcılığı anlamına geldiğini ve anayasanın açıkça ihlal edildiğini ifade etti. Devlete ve hükümete de seslenen Toptan, grev hakkının yalnızca kâğıt üzerinde bırakılmaması gerektiğini söyledi.

 Halaylar, Sloganlar ve Dayanışma Mesajları

Basın açıklamalarının ardından alanda sık sık “İşçilerin birliği sermayeyi yenecek”, “Direnen işçiler yenilmez”, “Çocuklarımıza onurlu bir gelecek bırakacağız” sloganları atıldı. Direniş halayları çekilirken, alanda coşkulu ve kararlı bir atmosfer hâkimdi.

İmece-Der’den dört kişinin de katıldığı dayanışma ziyaretinde, işçilere mücadelede yalnız olmadıkları mesajı verildi. Katılımcılar, Temel Conta işçilerinin taleplerinin tüm işçi sınıfının talepleri olduğunu vurguladı.

“Grev Çadırı Burada, Direniş Devam Ediyor”

Temel Conta işçileri, baskılara, taşınma girişimlerine ve grev kırıcı uygulamalara rağmen mücadeleden vazgeçmeyeceklerini belirtti. Pancar’daki fabrika önüne kurulan grev çadırında direnişin süreceği ifade edilirken, işçiler destek veren tüm sendikalara, siyasi partilere, kitle örgütlerine ve emek dostlarına teşekkür etti.

Temel Conta direnişi, Pancar’da da grev çadırıyla, dayanışmayla ve kararlılıkla devam ediyor.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri Hrant Dink’i Katledilişinin 19. Yılında Andı: “Adalet Sağlanmadan Bu Dava Kapanmaz”

 

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’i katledilişinin 19’uncu yılında Alsancak Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde düzenlenen basın açıklamasıyla andı. Anmada faşizme, cezasızlığa ve siyasi cinayetlere karşı  mücadelenin önemine  vurgu yapıldı. .

Anmaya katılanlar, “Faşizme inat kardeşimsin Hrant” pankartı açarken, “Türk  Kürt Ermeni yaşasın halkların kardeşliği”, “Ji boa Hrant, ji bo dad ê” (Hrant için, adalet için) ve “Buradayız Ahparig” dövizleri taşıdı. Eylem boyunca “Faşizme karşı omuz omuza”, “Karanlığa teslim olmayacağız”, “Susma sustukça sıra sana gelecek” ve “Faşizme inat kardeşimiz Hrant” sloganları atıldı.

Basın Açıklamasını İzmir Baro Başkanı Sefa Yılmaz Okudu.

Basın açıklamasında, Hrant Dink’in 19 Ocak 2007’de güpegündüz sokak ortasında katledildiği hatırlatılarak, bu cinayetin münferit olmadığı, halkların kardeşliğini savunan bir sosyalistin hedef alınarak öldürüldüğü vurgulandı.

Açıklamada Hrant Dink’in hafızalara kazınan sözlerine de yer verildi:

“Kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim… Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce…”

Bu sözleriyle barış ve birlikte yaşam umudunu büyüten Hrant Dink’nin, sistemli bir hedef gösterme ve linç sürecinin ardından katledildiği ifade edildi.

“Cinayete Giden Yol Adım Adım Döşendi”

Basın açıklamasında, Hrant Dink’i hedef gösteren, linç eden ve hakkında açılan siyasi davalarla yıpratmaya çalışanların, cinayete giden süreci adım adım ördüğü belirtilerek, bu sürecin hiçbir aşamasında gerçek sorumluların etkin biçimde soruşturulmadığına dikkat çekildi.

Cinayet sonrası yürütülen yargı sürecinin, bir çocuk sanık ve birkaç faille sınırlandırılmak istendiği vurgulanırken, Hrant Dink’i unutmayan yüzbinlerce insanın davanın peşini bırakmadığı ifade edildi.

Aradan geçen yaklaşık 20 yıla rağmen, ülkede hiçbir demokrat, aydın ve ilerici insanın adaletin yerini bulduğuna inanmadığı dile getirildi.

Rakel Dink’in Sözleri Hatırlatıldı.

Açıklamada, Hrant Dink’in cenazesinde eşi Rakel Dink’in yaptığı tarihi konuşmaya da yer verildi:

“Yaşı kaç olursa olsun; 17 veya 27, katil kim olursa olsun, bir zamanlar bebek olduklarını biliyorum. Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılmaz kardeşlerim”…

Bu sözlere atıfla, yıllar boyunca bu “karanlığın” sorgulanmaması ve yargılanmaması için devletin tüm imkânlarının seferber edildiği vurgulandı.

Resmî Raporlar ve Yargı Süreci Hatırlatıldı.

Basın açıklamasında, TBMM İnsan Haklarını İnceleme Alt Komisyonu’nun 2008 tarihli raporunda, Hrant Dink’e yönelik tehlikenin kolluk kuvvetleri tarafından bilindiğinin ancak hiçbir önlem alınmadığının tespit edildiği hatırlatıldı.

İlk davada sanıkların örgüt üyeliğinden beraat ettirildiği, ancak savcının “örgüt de var, delil de var” diyerek kararı temyiz ettiği ve Yargıtay’ın bu kararı bozduğu aktarıldı.

2014’ten itibaren kamu görevlilerinin de yargılandığı davalarda, sanıkların “tasarlayarak öldürme” ve “silahlı örgüt” suçlamalarıyla karşı karşıya kaldığı belirtildi.

FETÖ’nün cinayetteki rolüne ilişkin iddiaların ise ancak 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra dikkate alındığı, cinayetin “şiddet içeren bir başlangıç eylemi” olarak tanımlandığı ifade edildi. Aralarında Fethullah Gülen, Zekeriya Öz ve Ekrem Dumanlı’nın da bulunduğu firari sanıkların dosyaya eklendiği hatırlatıldı.

85 sanıklı davada verilen müebbet, hapis ve beraat kararlarına rağmen toplum vicdanının hâlâ rahatlamadığı vurgulandı.

Ali Aydın, Metin Göktepe, Uğur Mumcu ve Onat Kutlar da Anıldı

Açıklamada, geçtiğimiz hafta öldürülen İHD İzmir Şubesi eski Eşbaşkanı Av. Ali Aydın da anıldı. Ali Aydın’ın iyi bir insan hakları savunucusu ve devrimci olduğu belirtilerek, bu cinayetin de münferit olarak görülemeyeceği ifade edildi. ” Ömrünü insanlığın kurtuluşu mücadelesine vermiş bir arkadaşımızın münferit bir cinayete kurban gittiğini düşünemeyişimizin nedenlerinden birisi Hrant’tır, birisi yine Ocak ayı içinde kaybettiğimiz Metin Göktepe, Uğur Mumcu ve Onat Kutlar’dır. Bu ülkenin aydınlık insanlarını bir bir hayattan kopartan cinayet şebekelerinin bir gün hukuk önünde gerçekten hesap verdiğini görmek için yaşıyor ve mücadeleyi sürdürüyoruz.”

“Bu Düzeni Değiştirecek Olan Emekçilerdir”

Basın açıklaması, şu sözlerle sona erdi:

“Bu ülkenin emekçileri Hrant başta olmak üzere tüm katledilen arkadaşlarımızı yattıkları yerden kaldıracak, bir daha kimsenin düşmeyeceği bir düzeni yaratacaktır.”

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, Hrant Dink’i katledilişinin 19. yılında sevgi, saygı ve adalet mücadelesiyle andıklarını vurguladı.

Karşıyaka Emekliler Platformu’ndan Geçim İsyanı: “20 Bin TL ile Yaşanmaz!”

Karşıyaka Emekliler Platformu, artan enflasyon, hayat pahalılığı ve yetersiz emekli maaşlarına karşı 17 Ocak 2026 Cumartesi günü Karşıyaka İZBAN İstasyonu önünde bir araya geldi. Emekliler, buradan Karşıyaka Çarşısı’na yürüyerek çarşı girişinde basın açıklaması yaptı.

Yürüyüş boyunca sık sık
“Gün gelecek devran dönecek, AKP emekçilere hesap verecek”,
“Hak verilmez alınır, zafer sokakta kazanılır”,
“Hak, hukuk, adalet”,
“Susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz”,
“Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz”
sloganları atıldı.

Çarşı boyunca yürüyen emekliler, esnaf ve yurttaşlar tarafından yoğun alkışlarla karşılandı. Çok sayıda yurttaş yürüyüşe destek verirken, emeklilere dayanışma mesajları iletildi.

 

 

Basın Açıklamasını Ömer Seyfettin Atılgan Okudu

Çarşı girişinde yapılan basın açıklamasını Karşıyaka Emekliler Platformu adına Ömer Sefettin Atılgan okudu. Atılgan, emeklilerin yıllarca alın teriyle bu ülkeyi ayakta tuttuğunu belirterek, bugün emeklilerin açlık ve yoksulluk sınırının altında yaşamaya mahkûm edildiğini söyledi.

Atılgan açıklamasında, TBMM’ye sunulan iktidar teklifine dikkat çekerek, en düşük emekli aylığının Ocak 2026 itibarıyla 20.000 TL’ye çıkarılmasının, mevcut 16.881 TL’ye göre yaklaşık %18,48 artış anlamına geldiğini ancak bunun emeklilerin gerçek alım gücü kaybını karşılamaktan uzak olduğunu vurguladı.

“Maaşlarımız Enflasyon Karşısında Eriyor”

Basın açıklamasında Aralık 2025 verileri hatırlatılarak, emeklilerin yaşadığı derin yoksullaşma somut rakamlarla ortaya kondu:

  • TÜİK’e göre yıllık resmi enflasyon: %30,89

  • ENAG’a göre yıllık gerçek enflasyon: %56,14

  • Gıda enflasyonu: %55–65

  • En düşük emekli maaşı (mevcut): 16.881 TL

  • Açlık sınırı (TÜRK-İŞ, Aralık 2025 – 4 kişilik aile): 30.143 TL

  • Yoksulluk sınırı (TÜRK-İŞ, Aralık 2025): 98.188 TL

  • Bayram ikramiyesi (2025): 4.000 TL

  • İlaç fiyatları: Yıllık ortalama %60–80 zamlandı

Açıklamada, önerilen 20.000 TL’lik emekli maaşının, açlık sınırının 10.143 TL altında kaldığına dikkat çekilerek, bu ücretle temel yaşam ihtiyaçlarının karşılanmasının mümkün olmadığı vurgulandı.

“Bütçe Var, Emekliye Yok” Tepkisi

Basın açıklamasında, kamu bütçesinin farklı alanlara aktarılırken emeklilerin geçim sorununa kalıcı ve adil çözümler üretilmemesinin toplumsal bir adaletsizlik olduğu ifade edildi. Sağlık katkı paylarının artması, ilaç fiyatlarındaki yüksek zamlar ve düşük bayram ikramiyeleri emeklilerin yaşamını daha da zorlaştıran başlıca unsurlar olarak sıralandı.

Emekliler Taleplerini Sıraladı

Karşıyaka Emekliler Platformu, açıklamanın devamında taleplerini kamuoyuyla paylaştı:

  • En düşük emekli maaşı asgari ücret seviyesine (en az 28.075 TL) çıkarılmalı ve otomatik olarak enflasyona endekslenmeli,

  • Bayram ikramiyeleri asgari ücret düzeyine yaklaştırılmalı,

  • Sağlıkta tüm katkı payları kaldırılmalı,

  • Banka promosyonları güncellenmeli ve emeklilere adil pay verilmeli,

  • Emekli sendikaları tanınmalı, toplu sözleşme ve görüşme hakkı güvence altına alınmalı.

  • Dayanışma Çağrısı

Basın açıklamasında son olarak, geçinememe noktasına gelen emeklilerin sabrının tükendiği vurgulandı. Emekliler; işçilere, gençlere, kadınlara ve tüm duyarlı yurttaşlara dayanışma çağrısı yaparak, “Birlikte daha güçlü olacağız” mesajı verdi.

Eylem, alkışlar ve sloganlarla sona erdi.