HAYDİ 1 MAYIS’A! İŞÇİ SINIFI VE TÜM EMEKÇİLER BİRLEŞELİM!  SÖMÜRÜYE, SAVAŞA VE FAŞİZME SON!

 

 

Biz işçiler, emekçiler, tüm kamu emekçileri,  emekliler, gençler ve kadınlar bu ülkenin ve dünyanın tüm zenginliklerini yaratanlar olarak 1 Mayıs’a öfkemizle, bilincimizle ve örgütlü gücümüze duyduğumuz güvenle yürüyoruz. Bu yürüyüş bir günün sembolik kutlaması değil, yaşamı dönüştürme iddiası taşıyan tarihsel bir mücadele çağrısıdır.

Biz üretiyoruz ama yoksullaşıyoruz. Fabrikalarda, atölyelerde, ofislerde ve hizmet sektöründe her alanda emek yoğun biçimde çalışırken, ücretlerimiz enflasyon karşısında hızla eriyor. Güvencesiz çalışma yaygınlaşıyor, uzun mesailer normalleşiyor, yaşam koşulları giderek ağırlaşıyor. Buna karşılık sermaye sınıfı servetini büyütüyor, kâr rekorları kırıyor ve krizleri fırsata çeviriyor.

Vergide adalet yok! Emekçiler maaşlarından dolaylı vergilerle ağır biçimde yük altına sokulurken, büyük sermaye grupları ve rant çevreleri çeşitli muafiyetlerle korunuyor, vergi borçları silinebiliyor. Ülkenin kaynakları üretime ve toplumsal ihtiyaçlara değil; beton ekonomisine, rant projelerine ve savaş politikalarına aktarılıyor.

Fabrikalarda açık bir sınıf saldırısı sürüyor. Digel Tekstil ve Temel Conta işçileri başta olmak üzere hak arayan işçiler işten atılıyor, sendikal örgütlenme engelleniyor, baskı ve tehditlerle emekçiler sindirilmek isteniyor. Grevler fiilen ya erteleniyor  yasaklanıyor  ya da sendikal haklar kâğıt üzerinde işlevsiz bırakılıyor devlet zoruyla tasfiye edilmeye çalışılıyor. Eskişehir maden işçileri başta olmak üzere üretim alanlarındaki emekçiler maaşlarını, ücretlerini alamıyor, güvenle ve güvenceli insanca yaşayamıyor, çalışamıyor.

Çocukların eğitim, barınma, sağlık ve beslenme hakları kamusal bir sorumluluk olarak güvence altına alınması gerekirken devlet politikalarıyla teşvik edilen çocuk işçiliği kentlerde  yoğunlaşan OSB’ler, MESEM uygulamasıyla artıyor. Çocuk işçiliği kesin olarak yasaklanmalı; çocukları erken yaşta işgücüne iten tüm uygulamalara son verilmelidir. Eğitim, parasız, laik ve bilimsel temelde yeniden yapılandırılmalı, özel okullar kamulaştırılmalıdır. Aileleri çocuklarını çalıştırmaya zorlayan koşullar ortadan kaldırılmalı, çocukların temel ihtiyaçları devlet tarafından ücretsiz karşılanmalıdır. Çocukların geleceği, ailelerinin maddi durumuna göre değil, kendi yetenek ve eğilimlerine göre şekillenmeli; çocuk yaşta işçileştirmeye son verilmelidir.

Gençlerin eğitim, barınma, sağlık ve beslenme hakları eşit, ücretsiz ve nitelikli biçimde sağlanmalıdır. Bugün gençlik derin bir geleceksizlikle karşı karşıyadır; eğitim sistemi piyasalaştırılmakta, okullar güvenli ve nitelikli ortamlar olmaktan uzaklaşmakta, akran zorbalığı yaygınlaşmaktadır. Öğrenciler ekonomik baskı, yoksunluk, barınma krizi ve şiddet sarmalı içinde yaşam mücadelesi vermektedir. İhmal ve denetimsizlik sonucu yaşanan ölümler, sistemdeki yapısal sorunları ve derinleşen çürümeyi açıkça ortaya koymaktadır.

Kadınlar eşitsizlik, güvencesizlik ve erkek şiddetiyle baş başa bırakılıyor. Kadın cinayetleri artıyor, failler korunuyor, yargılananların çoğu cezasızlık uygulamalarıyla korunuyor böylelikle erkek şiddeti cesaretlendiriliyor. Kadınların ev içi emekleri görünmez kılınıyor, yaşamları güvencesizleştiriliyor. Emekliler ise milyonlar halinde açlık sınırının altında yaşamaya mahkûm ediliyor; yıllarca maaşlarından yaşlılık dönemi için kesilen “fon”larla üreten-çalışan insanlar yokluğa, yoksulluğa mahkum ediliyor; talepleri görmezlikten geliniyor.

Sağlık sistemi giderek paralı hale getirildi. Katkı payları ve ek ücretlerle halkın cebine el uzatılırken, şehir hastaneleri üzerinden milyarlarca lira sermayeye aktarılıyor. Sosyal güvenlik sistemi kamusal niteliğinden uzaklaştırılarak piyasaya açılıyor ve kamusal haklar zayıflatılıyor.

Bu düzen aynı zamanda doğayı da yağmalıyor. Akbelen’de köylülerin zeytinlikleri ve yaşam alanları maden şirketlerine açılıyor. Ege’de, Akdeniz’de ve Karadeniz’de birçok bölgede  verilen binlerce maden ruhsatıyla ormanlar, meralar ve tarım alanları sermaye uğruna yok ediliyor. Bu süreç bir kalkınma politikası değil, yaşam alanlarının yok edilmesi, doğal dengenin bozulması, açık bir talan ve gasp düzenine evriliyor.

Bu düzen yalnızca sömürüyle değil, baskı ve zor aygıtlarıyla ayakta duruyor. Siyasallaşmış yargı eliyle toplumsal muhalefet bastırılıyor. On binlerce siyasi tutuklu hapishanelerde tutuluyor, yüzlerce gazeteci, sendikacı ve genç gözaltına alınıyor ya da tutuklanıyor. Grevler yasaklanıyor, demokratik haklar sistematik biçimde daraltılıyor; yürürlükte olan yasalar dahi uygulanmıyor.

KHK’larla 125 binden fazla kamu emekçisi ihraç edildi ve büyük bölümü hâlâ görevine dönemedi. Hak arayanlar kriminalize ediliyor, mücadele edenler hedef haline getiriliyor. Mehmet Türkmen gibi  işçi kitlelerini örgütleyici sendikacılar Esra Işık gibi yaşam ve doğa savunucuları ve doğru-özgür habercilik yapan gazeteciler hâlâ tutuklu bulunuyor; bu tablo, “adalet” mekanizmasının nasıl işlediğini açıkça gösteriyor.

Seçilmişlere yönelik açık bir irade gaspı sürüyor. 2016’dan bu yana yüzün üzerinde belediyeye kayyum atanmış, onlarca belediye başkanı görevden alınmış veya tutuklanmıştır. Bu durum yalnızca yerel yönetimlere değil, doğrudan halkın seçme ve seçilme hakkına yönelmiş bir müdahale ve irade gaspıdır.

Toplum, farklılıklar, inançlar ve kimlikler üzerinden ayrıştırılarak yönetilmeye çalışılıyor. Kürt sorununda demokratik çözümün gerekleri yerine oyalama sürdürülüyor. Oysa barış, eşitlik ve kardeşlik en çok emekçilerin ortak ihtiyacıdır.

Bu düzen aynı zamanda dışarıda savaş, içeride sömürü düzenidir. ABD ve İsrail’in bölgemizde saldırıları sınırsız biçimde sürüyor. Filistin’de süren saldırılarda on binlerce insan yaşamını yitirmiş, Gazze yerle bir edilmiştir. Hastaneler ve okullar hedef alınmış, siviller kitlesel biçimde zarar görmüştür. İran’a yönelik saldırılar, ezilen halkların kayıplarını ivmesini artırmış, doğal gaz ve petrol  fiyatlarının yükselişinden dünya halkları  derinden etkilenmiştir  ve bu etki yükselerek sürmektedir. Aynı saldırganlık Lübnan’da sürüyor,  Ortadoğu  emperyalist güçlerin çıkarları uğruna bir kan deryasına çevriliyor. Ukrayna’da savaş farklı boyutlarda sürmektedir.  Emperyalizmin saldırgan politikaları, siyasal egemenlik ve dünya pazarlarına hakim olma çılgınlığıyla dünyanın farklı  bölgelerine  yayılmakta,  halklar savaş ve  sürekli bir çatışma ortamına sürüklenmektedir.

Bu savaşların hiçbirinde işçilerin ve emekçilerin, dünya halklarının, bölge halklarının, ulusların çıkarı yoktur! Savaşların bedelini her zaman emekçiler öder. Ölen biziz, yoksullaşan biziz, göç yollarına düşen biziz. Emperyalizm savaş demektir; kapitalizm ise sömürü, eşitsizlik ve yıkım düzenidir.

Ama bu düzen değiştirilebilir. Tarihin öznesi işçi sınıfı ve emekçilerdir. Kurtuluş ne tek başına mümkündür ne de mevcut sistemin sınırları içinde. Kurtuluş örgütlü mücadelede, birleşik mücadele hattında ve dayanışmayla mümkündür.

Üreten biziz, yaratan biziz, yaşamı var eden biziz o halde yöneten de biz olacağız.

1 Mayıs,  işçi sınıfının kapitalizme, emperyalizme ve faşizme karşı tarihsel mücadele günüdür.

Birleşelim! Örgütlenelim! Mücadeleyi büyütelim!

Bu çürümüş düzeni değiştirecek olan bizleriz.

Yaşasın işçi sınıfının birliği! Yaşasın tüm emekçilerin ortak talepler etrafında ortak mücadelesi!

Yaşasın halkların eşitliği ve kardeşliği!

Yaşasın 1 Mayıs!

Bıjî Yek Gulan!

Akbelen İçin Çağrı. Acele Kamulaştırma Geri Çekilsin, Baskılar Son Bulsun! Akbelen-İkizköy’de Yaşam Savunucularıyla Dayanışmaya! Esra Işık Serbest Bırakılsın!

İzmir Barosu konferans salonunda bir araya gelen hak örgütleri, Akbelen Ormanı ve İkizköy için alınan acele kamulaştırma kararlarına karşı basın toplantısı düzenledi. Açıklamada, siyasal iktidara söz konusu kararları derhal geri çekme çağrısı yapıldı.

Hak örgütleri, yaşam ve insan hakları savunucularına yönelik baskı ve yargısal tacizlerin son bulmasını isterken, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Savunucularının Korunması Bildirgesi’nin gereklerinin yerine getirilmesi gerektiğini vurguladı.

Açıklamada, Anayasa Mahkemesi ve Danıştay’a çağrı yapıldı. Hukuka ve anayasaya aykırı olduğu belirtilen kanun ile acele kamulaştırma kararlarının yürütmesinin durdurulması ya da iptal edilmesi istendi. Esra Işık hakkında yöneltilen tüm suçlamaların düşürülmesi ve beraat kararı verilmesi gerektiği açıkça ifade edildi.

Hak örgütleri, insan hakları, barış ve demokrasi savunucularını 27 Nisan 2026 Pazartesi günü saat 10.00’da Milas 3. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülecek duruşmaya katılmaya davet etti. Çağrıda, Esra Işık ve Akbelen-İkizköy’de direnen yaşam savunucularıyla dayanışmanın büyütülmesi istendi.

Açıklamanın tam metni:

“Basına ve Kamuoyuna

Önümüzdeki pazartesi, 27 Nisan 2026 tarihinde, bir süre önce keyfi ve hukukun üstünlüğü ilkesine aykırı biçimde tutuklanan bir yaşam ve insan hakları savunucusu, Esra Işık, ‘görevi yaptırmamak için direnme’ ve ‘kamu görevlisine alenen hakaret’ (TCK m. 265, 125) suçlarını işlediği iddiasıyla Milas 3. Asliye Ceza Mahkemesinde yargılanacak.

Esra Işık’ın şahsına yönelik gibi görünen bu kabul edilemez yargı tacizi, aslında on yıla yakın geçmişi olan bir direniş öyküsünü hedef alıyor.

Hatırlanacağı üzere 2014 yılında Yatağan, Yeniköy ve Kemerköy Termik Santralleri ve bunlarla bağlantılı maden sahaları özelleştirilerek Limak ve IC İçtaş şirketlerinin eşit ortaklığı olan YK Enerji’ye devredilmişti. YK Enerji, 2019’da madencilik faaliyetlerini Akbelen Ormanı’na doğru genişlettiğinde, orman çevresinde yaşayan köylüler ve yaşam savunucuları buna güçlü bir itiraz geliştirdiler. Bir yandan hukuk yoluna başvurarak diğer yandan barışçıl protestolar düzenleyerek uzun soluklu bir direnişi başlattılar. Havası, suyu, toprağıyla birlikte doğallığı içinde yaşama sahip çıkmak, ekokırıma dur demek için sürdürülen bu direniş; kısa sürede bu ülkede insan hakları ve demokrasi değerlerinden yana olan herkes için ilham ve umut verici bir mücadele örneği haline geldi.

Doymak bilemez bir kâr hırsıyla hareket eden YK Enerji, erki elinde tutanların desteğini de arkasına alarak hukuk dışı icraatlarını ve yapısal şiddetini kesintisiz biçimde sürdürdü. Şirketin söz konusu şiddet ve icraatlarına karşı Danıştay’a yapılan itirazların ve Anayasa Mahkemesi’nde açılan davaların sonuçları beklenmeden 10 Ocak 2026 tarihinde, linyit madenciliği ruhsat alanında üretimin sürdürülmesini sağlamak amacıyla Milas’ın altı mahallesinde Akbelen Ormanı çevresindeki zeytinlikler dahil 679 parsel, Cumhurbaşkanlığı kararıyla acele kamulaştırıldı.

Ancak, yıllardır Akbelen Ormanı ve bulunduğu bölgede gerçekleştirilen ağır ekokırıma karşı mücadele yürüten yaşam savunucuları hiç vakit geçirmeden bu acele kamulaştırma kararına karşı da davalar açarak direnişi büyütmeye çalıştılar. Cumhurbaşkanlığı Kararının Resmi Gazetede yayımlanmasından sonra, 30 günlük süre içinde 200 parsel için Anayasa’ya aykırılık iddialı, yürütmeyi durdurma ve iptal istemli toplam 96 ayrı dava açıldı.

Ne var ki bu hukuk direnişine adeta yanıt niteliğinde Milas 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde 649 ayrı dosyayla acele el koyma davaları açıldı. Akabinde 30 Mart 2026 tarihinde Hukuk Muhakemeleri Kanunu’ndaki keşif ve bilirkişi incelemesine ilişkin düzenlemeler ve savunma hakkı yok sayılarak kesifler başlatıldı. Dosyalarda vekaletnameler ile yazılı ve sözlü keşfin bildirilmesi taleplerine rağmen avukatlara ve davalılara haber verilmedi. Yangından mal kaçırırcasına matbu keşif tutanaklarıyla bir güne 100 dosyanın keşfi sığdırıldı ve 7 gün içinde tüm keşifler tamamlandı.

İşte yaşam savunucusu Esra Işık da onur sahibi bir insan ve sorumluluk sahibi bir yurttaş olarak hukukun üstünlüğü ilkesi lime lime edilerek gerçekleştirilen bu yargı tacizine, bu yapısal şiddete karşı barışçıl yöntemlerle itiraz etti. Ancak 30 Mart 2026 tarihinde gece yarısı evinden gözaltına alındı ve 31 Mart 2026 tarihinde ‘bilirkişi incelemesinin engellendiği’ iddiası ile tutuklandı.

Yukarıda yapılan kısa aktarımlardan da görüleceği üzere aslında savaş, doğal afet vb. olağanüstü koşullarda başvurulması gereken acele kamulaştırma, son dönemde hukuksal denetimleri ortadan kaldıran, yoksul köylüleri yerinden yurdundan eden, mülkiyetin zorla el değiştirilmesine dolayısıyla sermaye birikimine yol açan, pek çok temel hakkı ortadan kaldıran, ekokırım suçuna hazırlık niteliğinde siyasal iktidarın bir baskı ve yönetim tekniği haline gelmiştir.

Esra Işık yalnızca ailesinin evini değil, genel anlamda İkizköy – Akbelen bölgesinde madencilik faaliyetleriyle bağlantılı insan hakları ihlalleri ve çevresel zararlar karşısında ekosistemi korumaya çalışan bir çevre ve insan hakları savunucusudur. Dolayısıyla, insan haklarının korunmasını teşvik etme ve bunun için çaba gösterme, barışçıl biçimde toplanma, insan hakları meseleleri hakkında bilgi ve görüş oluşturma ve bunları paylaşma, kamu makamlarını eleştirme ve hakları etkileyen resmi işlemlere karşı etkili başvuru yollarına erişme haklarını da kapsayan Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Savunucuları Bildirgesi’nin koruması altındadır. Bu nedenle hakkında gözaltı ve tutuklama tedbirlerine başvurulması, meşru insan hakları faaliyetleri nedeniyle misillemeye, baskıya veya keyfi muameleye maruz bırakılmış olması hiçbir şekilde kabul edilemez.

Varoluş nedenleri insan haklarını bir bütün olarak korumak ve geliştirmek olan kurumlar olarak, Esra Işık ve Akbelen – İkizköy’de direnen yaşam savunucuları ile dayanışma içinde olduğumuzu, insan hakları savunucularının suçlulaştırılmasına hiçbir şekilde izin vermeyeceğimizi buradan bir kez daha açıkça ifade etmek istiyoruz.

Esra Işık hakkındaki tüm suçlamalar düşürülmeli ve beraat kararı verilmelidir.

Siyasal iktidarı Akbelen – İkizköy’de alınan acele kamulaştırma kararlarını derhal geri alamaya, yaşam ve insan hakları savunucularına yönelik baskı ve yargısal tacizlere son vermeye, BM İnsan Hakları Savunucularının Korunması Bildirgesi’nin gereklerinin yerine getirmeye davet ediyoruz.

Anayasa Mahkemesi ve Danıştaya da; anayasaya ve hukuka açıkça aykırı olan kanunun ve acele kamulaştırma kararının derhal yürütülmesinin durdurulması ya da iptaline hükmederek bu zulme son vermeleri çağrısında bulunuyoruz.

İnsan hakları, barış ve demokrasiden yana olan tüm kişi ve kuruluşları da 27 Nisan 2026 Pazartesi Günü Milas 3. Asliye Ceza Mahkemesinde saat 10‘da görülecek duruşmaya katılarak Esra Işık ve Akbelen – İkizköy’de direnen yaşam savunucuları ile dayanışmayı büyütmeye çağırıyoruz.

Acele Kamulaştırma Kararları Derhal Geri Alınsın!

Esra Işık Serbest Bırakılsın!

Esra Işık Yalnız Değildir!

Akbelen – İkizköy Yalnız Değildir!

Yaşam ve İnsan Hakları Savunucuları Yargılanamaz!

BM İnsan Haklar Savunucularının Korunması Bildirgesi’nin Gerekleri Derhal Yerine Getirilsin!

İmzacı Kurumlar:

Adalet İçin Hukukçular

Çağdaş Hukukçular Derneği İzmir Şubesi

EGEÇEP

Genç LGBTİ+ Derneği

Hak İnisiyatifi Derneği

Halkların Köprüsü Derneği

İmece Dostluk Dayanışma Derneği

İnsan Hakları Derneği İzmir Şubesi

İnsan Hakları Gündemi Derneği

Özgürlük İçin Hukukçular Derneği İzmir Şubesi

Türkiye İnsan Hakları Vakfı İzmir Temsilciliği

20 Kasım Nefret Suçlarıyla Mücadele Derneği”

Karşıyaka Emek ve Demokrasi Platformu: Eğitimde Şiddete Hayır. Milli Eğitim Bakanı İstifa.

 

Karşıyaka Emek ve Demokrasi Platformu, okullarda artan şiddet olaylarına karşı sokağa çıkarak Milli Eğitim Bakanı’nın istifasını  istedi. Urfa-Siverek, Maraş ve İzmir Ege Üniversitesi’nde yaşanan saldırıları protesto etmek amacıyla bir araya gelen platform bileşenleri, Karşıyaka İZBAN önünde toplanarak çarşı girişine kadar yürüdü. Dem Parti İzmir Milletvekili Burcugül Çubuk da yürüyüş ve basın açıklamasına katıldı.

Yürüyüş boyunca “Eğitimde şiddete hayır, şiddetsiz okul şiddetsiz toplum” pankartı taşınırken, “ “Tarikatın bakanı Yusuf Tekin istifa”, “Güvenli okul, güvenli gelecek” ve “Karanlığa teslim olmayacağız”, “Faşizme karşı omuz omuza”, “Bilimsel laik demokratik eğitim”, “ Susma sustukça sıra sana gelecek”, “Tarikat cemaat hepsi kapatılacak” sloganları atıldı.

Çarşı girişinde yapılan basın açıklamasını, Karşıyaka Emek ve Demokrasi Güçleri adına Eğitim-Sen 2 No’lu Şube Başkanı Zeliha Danyeli okudu. Açıklamanın tam metni şöyle:

“Ülke olarak Şanlıurfa Siverek ve K. Maraş’ta birer gün arayla gerçekleşen saldırılarda çocuklarımızı, öğrencilerimizi ve öğretmenlerimizi kaybetmenin derin acısı, öfkesi ve sarsıntısı içerisindeyiz. Ege Üniversitesi’nde de, öğrenci sendikası kurma hakkını kullanmak isteyen öğrencilere yönelik kabul edilemez bir saldırı gerçekleşmiştir. Saldırganların pala taşıdığı ve bir öğrenciyi yaraladığı olayın ardından tedaviye alınan öğrencilere yönelik hastane çıkışında ikinci bir saldırı gerçekleşmiştir. Geleceğimizi emanet edeceğimiz gençlerimizin nasıl bu noktaya sürüklendiği sorusu bugün milyonların ortak sorusudur. Bu sorunun muhatabı ise çeyrek asırdır ülkeyi yöneten iktidarın kendisidir.

Okullarda yaşanan şiddet; eğitimden kültüre, ekonomiden sosyal politikalara kadar yıllardır sürdürülen yanlış politikaların doğrudan sonucudur. Bu tabloyu yalnızca bir “güvenlik zafiyeti,” münferit bir mesele olarak görmek ya da sunmak, gerçeği örtmekten başka bir işe yaramamaktadır.

Bu ülkede kadınlar, çocuklar, öğretmenler, emekçiler hemen herkesin yaşam hakkı tehlikededir. Ancak asıl sorun; şiddeti sıradanlaştıran, cezasızlığı yaygınlaştıran, eşitsizliği derinleştiren ve gençleri geleceksizliğe mahkûm eden bu düzenin kendisidir.

Gençler bugün sadece okullarda değil; sokakta, evde, yaşamın her alanında büyüyen bir şiddet sarmalının içine itilmektedir. Suça sürüklenen çocuklar gerçeği de bu tablonun bir parçasıdır; tesadüf değil, sistematik bir sonuçtur.

Ekonomik kriz derinleştikçe; işsizlik, yoksulluk ve umutsuzluk büyüdükçe ortaya çıkan boşluk mafya ve çeteler tarafından doldurulmaktadır. Gençlerin geleceği ellerinden alınırken, şiddet ve suç örgütlenmeleri adeta teşvik edilmekte, büyütülmektedir.

Bu tablonun sorumlusu açıktır.

Devletin tüm olanaklarını, güvenlik ve yargı gücünü muhalefeti bastırmaya göre konumlandıran; toplumsal yaşamı kendi ideolojik önceliklerine göre şekillendirmeye çalışan iktidar, eğitim politikaları üzerinden de toplumda derin bir çürümenin zeminini yaratmıştır.

Bakanını korumayı tercih eden iktidar, çocukların, öğrencilerin ve toplumun geleceğini gözden çıkarmaktadır.

Göreve geldiği ilk günden bugüne eğitimin gerçek sorunlarına sırtını dönen, eğitimi piyasaya ve tarikatlara açan; ÇEDES, MESEM projeleri gibi infial yaratan uygulama ve açıklamalara imza atan mevcut Milli Eğitim Bakanı’nın, bunca can kaybına rağmen hâlâ görevde kalması kabul edilemez, derhal istifa etmelidir.

Çocuklarımızın, öğrencilerimizin ve eğitim emekçilerinin hayatı bu kadar değersiz değildir! Eğitim; şiddetin değil, yaşamın, eşitliğin ve umudun alanı olmak zorundadır.

Artık sözün bittiği yerdeyiz.

Siverek’te, Maraş’ta ve ülkenin dört bir yanında yaşanan bu acıların bir daha tekrarlanmaması için; şiddete karşı yaşamı savunmak için; yalnızca bugüne değil, geleceğimize sahip çıkmak için; çocuklarımıza aydınlık bir gelecek bırakmak için Karşıyaka Emek ve Demokrasi Platformu olarak mücadele etmeye devam edeceğiz  . Bu şiddet iklimine zemin sunanlara karşı mücadele etmek  hepimizin görevdir. Unutulmamalıdır ki: Ancak birlikte mücadele edersek bu karanlığı dağıtabiliriz. Ancak dayanışmayı büyütürsek çocuklarımızın yaşamını koruyabiliriz.

Karşıyaka Emek ve Demokrasi Platformu olarak hayatını kaybeden öğretmen ve öğrencilerimiz için derin üzüntülermizi bildiriyoruz. Acılı ailelere başsağlığı ve sabır diliyoruz. Ayrıca halen hastahanelerde tedavi gören yaralılarımıza da acil şifa dileklerimizi iletiyoruz.”

Okullarda Şiddete ve Katliama Tepki: Binlerce Öğretmen İş Bıraktı, Veliler Çocuklarını Okula Göndermedi, Öğretmenlerle Birlikte Alanlara Çıktı.

 

Kahramanmaraş’ta bir okulda gerçekleştirilen ve 9 insanın yaşamını yitirdiği, 13 kişinin yaralandığı silahlı saldırı; sadece bir güvenlik zafiyetinin değil, derinleşen bir toplumsal çürümenin, sistematik ihmalin ve siyasal sorumsuzluğun kanlı bir tezahürü olarak karşımızda durmaktadır. Bu katliamın ardından yükselen öfke, yas ve isyan dalgası, İzmir’de sokaklara taşmış; eğitim emekçileri, veliler ve öğrenciler susmayacaklarını, geri çekilmeyeceklerini ilan ederek kitlesel bir direniş hattı örmüştür.

İzmir’de iki gün boyunca iş bırakan eğitim emekçileri, yalnızca bir mesleki hak mücadelesi yürütmemiş; aynı zamanda çocukların, öğretmenlerin ve toplumun geleceğinin sistematik biçimde karartılmasına karşı açık bir politik tavır almıştır. Velilerin çocuklarını okula göndermemesi, bu çürümüş düzene karşı tabandan yükselen bir güvensizlik ve reddiye beyanıdır. Bu, artık yalnızca bir tepki değil, bir kırılmadır.

Konak’ta toplanan binlerce kişi, YKM önünden İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ne yürürken attıkları sloganlarla yalnızca bir bakanı değil, bütün bir siyasal düzeni hedef almıştır. “Okullarda şiddet istemiyoruz” haykırışı, aslında bu düzenin ürettiği eşitsizliğe, güvencesizliğe ve çürümeye karşı yükselen bir itirazdır. “Yusuf Tekin istifa” sloganı ise kişisel bir çağrının ötesinde, sorumluluğun somutlaşmış adresine yöneltilmiş politik bir hesap sorma iradesidir.

Eğitim Sen şubeleri, KESK’e bağlı sendikalar, demokrasi güçleri ve siyasi yapılarla birlikte yurttaşların katılımıyla büyüyen bu eylem, bir dayanışma fotoğrafından çok daha fazlasıdır. Bu, ülkenin dört bir yanında biriken öfkenin, adaletsizliğe karşı ortak bir direniş zemininde buluşmasının ifadesidir. Çünkü artık herkes biliyor: Bu saldırılar münferit değil, bu ölümler tesadüf değil, bu karanlık sistematik olarak üretiliyor.

İl Milli Eğitim Müdürlüğü önünde yapılan açıklamada dile getirilen gerçekler, aslında yıllardır görmezden gelinen bir çürümenin açık teşhiridir. Toplumun her hücresine sirayet eden şiddet, okullara kadar sızmışsa; bunun nedeni bireysel sapkınlıklar değil, politik tercihlerdir. Ekonomik yıkımın derinleştiği, milyonların yoksulluk sınırının altında yaşamaya mahkûm edildiği, adalet mekanizmasının siyasal çıkarların aracı haline getirildiği bir düzende; şiddetin sıradanlaşması kaçınılmazdır.

Bugün çocuklar açken, okullar temizlikten, güvenlikten, temel ihtiyaçlardan yoksunken; iktidar sahiplerinin kendi çocuklarını steril ve ayrıcalıklı eğitim alanlarında büyütmesi, bu düzenin sınıfsal karakterini çıplak biçimde ortaya koymaktadır. Bir yanda bir öğün yemeğe muhtaç bırakılan çocuklar, diğer yanda milyonluk maaşlarla beslenen bir ayrıcalık zümresi… Bu uçurum kapanmadıkça, hiçbir şey değişmeyecektir.

Kamu kaynaklarının yağmalandığı, liyakatin yerini sadakatin aldığı, kurumların çürütüldüğü bir tabloda; çetelerin palazlanması, suç ilişkilerinin siyasalla iç içe geçmesi ve toplumun güvensizlik sarmalına itilmesi kaçınılmazdır. Gazetecilerin susturulduğu, sendikacıların baskı altına alındığı, muhaliflerin kriminalize edildiği bir ortamda gerçekler gizlenebilir; ancak sonuçlar gizlenemez. O sonuçlar bugün okullarda kan olarak karşımıza çıkmaktadır.

Gençliğin umudunu yitirdiği, geleceğini başka ülkelerde aradığı bir ülkede; eğitim artık bir hak değil, bir belirsizlik alanına dönüşmüştür. Köylünün toprağını, işçinin emeğini, öğrencinin geleceğini savunmak zorunda kaldığı bir düzende; bu çürümeye karşı direniş kaçınılmazdır. İzmir’de yükselen ses tam da budur: Boyun eğmeyeceğiz.

Eylem boyunca yükselen “Genel grev, genel direniş” sloganı, yalnızca bir temenni değil, bir çağrıdır. Bu çağrı; parçalanmış, yalnızlaştırılmış, susturulmuş kesimlerin yeniden birleşmesi ve ortak bir mücadele hattı kurması çağrısıdır. Çünkü bu karanlık ancak örgütlü bir toplumsal güçle dağıtılabilir.

Bugün sorulması gereken soru açıktır: Daha kaç çocuk hayatını kaybedecek? Daha kaç öğretmen toprağa düşecek? Daha kaç saldırı yaşanacak? Sorumlular hesap vermedikçe, bu soruların cevabı değişmeyecektir. Bu nedenle istifa çağrısı bir prosedür değil, politik bir zorunluluktur.

Eğitim alanını tarikatlara, cemaatlere ve gerici yapılara açan; okulları bilimden, laiklikten ve kamusal nitelikten uzaklaştıran anlayış sürdükçe, bu karanlık derinleşecektir. Bu yüzden mücadele yalnızca bir bakanın istifasıyla sınırlı değildir; bu düzenin köklü bir biçimde değiştirilmesini gerektirir.

Kahramanmaraş’ta yaşamını yitiren öğretmenlerin ve öğrencilerin anısı, ancak bu mücadele büyütülürse yaşatılabilir. Onların kaybı, bir yasın ötesinde bir sorumluluk yüklemektedir: Bu düzeni değiştirmek.

İzmir’de yükselen bu direniş, yalnızca bir başlangıçtır. Karanlığa teslim olmayanların, susmayanların ve boyun eğmeyenlerin sesi büyüdükçe; bu düzen sarsılacaktır. Çünkü tarih göstermiştir: Halk ayağa kalktığında hiçbir iktidar sonsuz değildir.

Martı & Maria” İzmir’de Sahnelendi: Tarih, Direniş ve Kadınların Ortak Çığlığı Aynı Sahnede Buluştu

İzmir, anlamlı ve sarsıcı bir tiyatro buluşmasına ev sahipliği yaptı. İmece Dostluk Dayanışma Derneği’nin organizasyonu ve davetiyle Türkan Saylan Kültür Merkezi’nde sahnelenen “Martı & Maria” adlı oyun, hem tarihsel bir yüzleşme hem de güncel bir toplumsal çağrı niteliği taşıdı.

Yönetmenliğini Şıhali Yalçıner’in üstlendiği, Mürüvvet Barış’ın etkileyici performansıyla sahneye taşınan oyun; uzun yıllar görünmez kılınmış bir yaşam öyküsünü güçlü bir anlatımla yeniden gündeme getirdi. Seyircinin yoğun ilgisiyle karşılanan gösterimde salon tamamen dolarken, artan talep nedeniyle ek sandalyeler yerleştirildi.

+100%-

Oyun, 1921’de Mustafa Suphi ve yoldaşlarının Karadeniz’de katledilmesinin ardından eşi Maria Suphi’nin maruz bırakıldığı ağır şiddet ve esaret sürecine odaklanıyor. İşkence, cinsel şiddet ve nihayetinde katledilme ile sonuçlanan bu trajik süreç, sahnede yalnızca bireysel bir hikâye olarak değil, aynı zamanda sistematik bir yok etme ve susturma politikasının ifadesi olarak ele alınıyor.

Anton Çehov’un “Martı” eserinden alınan tiratlarla zenginleştirilen oyun, Kenan Karabağ’ın “Maria Suphi: Bir Direnişin Öyküsü” kitabından esinlenerek uyarlanmış. Bu yönüyle eser, klasik tiyatro ile tarihsel-politik anlatıyı iç içe geçirerek güçlü bir sahne dili kuruyor.

3K Kavimler Kapısı Sanat Kolektifi tarafından hayata geçirilen proje, İzmir’de ilk kez seyirciyle buluşurken, yalnızca geçmişe dair bir hatırlatma yapmakla kalmadı; bugünün kadın mücadelesine de doğrudan seslendi. “Kadın cinayetleri politiktir” vurgusuyla sahnelenen oyun, kadınlara yönelik şiddetin bireysel değil, toplumsal ve siyasal bir sorun olduğunun altını çizdi.

İzmirli kadınların ve sanatseverlerin yoğun katılım gösterdiği etkinlik, sahnedeki anlatının izleyiciyle kurduğu güçlü bağ sayesinde kolektif bir yüzleşmeye dönüştü. “Martı & Maria”, hem tarihsel hafızayı diri tutan hem de güncel mücadele dinamiklerine ışık tutan etkili bir tiyatro deneyimi olarak iz bıraktı.

 

İzmir Meslek Fabrikası İçin Yurttaşlar Ayakta, Fabrika Halkındır

İzmir’de Meslek Fabrikası’nın İzmir Büyükşehir Belediyesi’nden alınarak Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne devredilmesine karşı başlatılan direniş üçüncü gününde de sürüyor. Fabrika önünde tutulan nöbet devam ederken, İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri’nin çağrısıyla alanda bir kez daha geniş katılımlı bir buluşma gerçekleşti.

Vakıflar Genel Müdürlüğü aracılığıyla el konulmak istenen Meslek Fabrikası önünde toplanan yurttaşlara; siyasi partiler, sendikalar, dernekler ve çok sayıda sivil toplum örgütü temsilcisi de katıldı. DİSK’e bağlı Genel-İş ve Emekli-Sen şubeleri ise Halkapınar Aktarma İstasyonu’ndan yürüyüş düzenleyerek eylem alanına geldi.

Eylem boyunca “Fabrika halkındır halkın kalacak”, “Gün gelecek devran dönecek AKP halka hesap verecek”, “Faşizme karşı omuz omuza” ve “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz” sloganları sık sık yükseldi. Alan, yalnızca bir bina için değil, kamusal hakların korunması için verilen mücadelenin sembolüne dönüştü.

Meslek Fabrikası kursiyerleri ve mezunları da söz alarak kurumun yaşamlarındaki yerini anlattı. Rafet Keski, burada aldığı eğitim sayesinde geçimini sağladığını belirterek fabrikanın kapanmaması gerektiğini söyledi.

Barista eğitimi alan Ece İdiman ise Meslek Fabrikası’nın sunduğu eğitimin niteliğine dikkat çekerek, “Çok profesyonel bir eğitim aldık, bizi mesleğe baştan sona hazırladılar. Herkes bu imkânlardan yararlanabilmeli” dedi.

Milena Yurash da fabrikanın yalnızca meslek kazandırmadığını, aynı zamanda özgüven ve dayanışma duygusu geliştirdiğini vurguladı. Sevinç Demir aldığı eğitimlerle ev ekonomisine katkı sunduğunu ifade ederken, Esra Yeke ise boşandıktan sonra bu merkez sayesinde iş bulup yaşamını sürdürebildiğini anlattı. Hüsniye Tamercan da Meslek Fabrikası’nın sağladığı imkânlarla geçimini sağladığını belirterek direnişi sürdüreceklerini dile getirdi.

CHP İzmir İl Başkanı Çağatay Güç, eylemin üçüncü gününde yaptığı konuşmada mücadelenin kapsamına dikkat çekti: “Üç gündür burada sadece bir binayı değil, hakkı ve geleceği savunuyoruz. Burası işsiz gençlerin umudu, hayatını yeniden kurmak isteyenlerin kapısıdır.”

Güç, Meslek Fabrikası’nın İzmir halkına ait olduğunu vurgulayarak, sürecin yalnızca yerel değil, ülke çapında bir mesele haline geldiğini ifade etti. “Devlet hukuka uymalıdır. Ancak karşımızda halkın iradesini tanımayan bir anlayış var. Biz bu hukuksuzluğa boyun eğmeyeceğiz” dedi.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri adına DİSK Ege Bölge Temsilcisi Deniz Şahin Gümüştekin tarafından okunan açıklamada, Meslek Fabrikası’nın yıllardır başta kadınlar ve gençler olmak üzere yüz binden fazla yurttaşa eğitim verdiği ve binlerce kişiyi meslek sahibi yaptığı hatırlatıldı.  Deniz Şahin şunları söyledi:

“İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri olarak bugün burada yalnızca bir binayı değil; bu kentin emeğini, toplumsal hafızasını ve geleceğini savunmak için bir aradayız.

Meslek Fabrikası, İzmir’de yıllardır başta kadınlar ve gençler olmak üzere yüz binden fazla yurttaşa eğitim vermiş, binlerce insanın meslek sahibi olmasını sağlayarak istihdama doğrudan katkı sunmuş önemli bir sosyal hizmet merkezidir.

Bu merkez yalnızca bir eğitim alanı değil; insanların kendi ayakları üzerinde durabildiği, ekonomik bağımsızlık kazandığı ve toplumsal hayata eşit biçimde katılabildiği bir dayanışma alanıdır. Aynı zamanda örnek bir sosyal belediyecilik modelidir.

Bugün ise böylesine önemli bir kuruma el konulmuştur.

Kamu yararı için faaliyet yürüten bir yapının, yine kamu gücü kullanılarak halktan koparılması kabul edilemez. Halkın vergileriyle kurulan ve halkın ihtiyaçları için kullanılan bir yerin bu şekilde devredilmesi asla kabul edilemez.

Bu bir tesadüf değil, kamusal olanı ortadan kaldırma politikasının bir sonucudur. Emeği görünmez kılma anlayışının bir parçasıdır. Halkın ortak değerlerine doğrudan bir müdahaledir.

Meslek Fabrikası, hiçbir meşruiyeti olmayan bir kararla Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne devredilmiş; polis barikatları ve TOMA’larla abluka altına alınmıştır. Bu durum, halkın iradesine yönelik diğer müdahalelerle benzerlik taşımaktadır.

Bu yöntem hukukun değil, siyasi baskının yöntemidir.

Bu açık bir hukuksuzluktur.

Yargı süreçleri yok sayılarak yapılan bu müdahale, kamu gücünün siyasi amaçlarla kullanılmasının en açık örneklerinden biridir. Hukuk askıya alınmış, iktidarın talimatları hukukun yerine geçirilmiştir.

Bu durum, doğrudan halkın iradesine ve kamusal haklara yönelik bir saldırıdır.

Biz bu hukuksuzluğu tanımıyoruz. Bu zorbalığa boyun eğmiyoruz.

Ülkenin dört bir yanında halkın iradesi baskı altına alınırken; belediye başkanları, gazeteciler, akademisyenler, sanatçılar ve sendikacılar hedef haline getirilirken Meslek Fabrikası’na el konulması da aynı politikanın bir parçasıdır.

Bizler kamusal alanların tasfiye edilmesine, emeğin değersizleştirilmesine ve halkın ortak birikimlerine el konulmasına karşıyız.

Biliyoruz ki en karanlık an, aynı zamanda yeniden doğuşun başlangıcıdır. İşte o ateş bugün İzmir’de yanmaktadır.

Çünkü bizler bu kentin vicdanıyız. Bu ülkenin aydınlık yüzüyüz. Bu ülkenin umuduyuz.

Barınamayan öğrenciler, istismara uğrayan çocuklar, şiddete maruz kalan kadınlar; susturulmak istenen gazeteciler, hukukçular, akademisyenler, sanatçılar… Bu ülke, bu kent bizimdir.

Ve İzmir’in önemli bir hizmet merkezi olan Meslek Fabrikası da bizimdir. Bizimdir ve bizim kalacaktır.”

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay da nöbetini sürdürdüğü alanda yaptığı konuşmada sürece sert tepki gösterdi. “Bazı anlar vardır, susarsak kötülük normalleşir” diyen Tugay, Meslek Fabrikası’ndan bugüne kadar yaklaşık 145 bin kişinin faydalandığını belirtti.

El koyma sürecinin hukuki dayanağının olmadığını savunan Tugay, “Üç gün önce yüzlerce polis geldi, bizi içeri almadı. Görev emirlerini istedik, sunamadılar. Bu işlem var ama gerekçe yok, karar var ama dayanak yok demektir” ifadelerini kullandı.

Farklı gerekçelerin öne sürüldüğünü söyleyen Tugay, binanın önce üniversite, ardından Yeşilay ve son olarak kütüphane yapılacağının iddia edildiğini hatırlattı. “Vakıflar’ın çok sayıda mülkü var ve çoğu kiraya veriliyor. Burayı da aynı şekilde değerlendirmek istiyorlar. Biz buna izin vermeyeceğiz” dedi.

Eyleme katılan eski İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu da Meslek Fabrikası’nın simgesel önemine dikkat çekti. “Bugün burada direnmezsek yarın benzer birçok kamusal alanı kaybederiz” diyen Kocaoğlu, birlik çağrısı yaptı: “Omuz omuza verirsek kazanırız.”

Üçüncü gününe giren direnişte öne çıkan ortak vurgu ise değişmedi: Meslek Fabrikası yalnızca bir bina değil, İzmir’de emek, dayanışma ve kamusal hizmet anlayışının somut bir ifadesi. Bu nedenle verilen mücadele, bir mülkiyet tartışmasının ötesinde, kentin geleceğine sahip çıkma mücadelesi olarak görülüyor.

İzmir’de Hak Savunucuları ve Dernek Yöneticileri Yargı önünde. Hak Örgütlerinden Çağrı: “Dayanışma Büyüsün, Beraat istiyoruz.”

İzmir’de İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik 19 Mart operasyonu sürecine  karşı düzenlenen sokak protestolara katıldıkları gerekçesiyle 22 insan hakları savunucusu ile Genç LGBTİ+ Derneği yöneticileri hakkında açılan davalar, hak örgütlerinin sert tepkisine yol açtı.

Aralarında İmece-Der Başkanı Günseli Kaya’nın da bulunduğu 22 kişi hakkında “Cumhurbaşkanı’na hakaret” suçlamasıyla açılan davanın karar duruşması 6 Nisan 2026’da İzmir 49. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülecek. Fesih kararı verilen Genç LGBTİ+ Derneği’nin önceki dönem yönetici ve denetim kurulu üyesi 11 kişi hakkında “Dernekler Kanunu’na muhalefet” iddiasıyla açılan davanın ilk duruşması ise 8 Nisan’da İzmir 47. Asliye Ceza Mahkemesi’nde yapılacak.

Duruşmalar öncesinde çok sayıda hak örgütü İzmir Barosu’nda bir araya gelerek ortak bir basın açıklaması yaptı. Açıklamayı Avukat Nehir Bilece okudu. Açıklamanın tam metni şöyle:

“Değerli basın emekçileri, sevgili dostlar,

Bugün bu basın toplantısını, savunuculuk iklimini onarılmaz biçimde tahrip eden, demokratik bir topluma varoluş zemini oluşturan sivil ve siyasal alanın tümüyle kapatılmasına yol açan insan hakları savunucularına yönelik yargısal taciz ve baskıların güncel birer örneği olan iki davaya dair görüşlerimizi kamuoyu ile paylaşmak üzere yapıyoruz. Her iki davanın da duruşmaları önümüzdeki hafta başında kısa aralıklarla görülecek.

Söz konusu davalardan ilki, 22 insan hakları savunucusu hakkında “Cumhurbaşkanı’na hakaret” iddiasıyla açılan, 6 Nisan 2026 tarihinde İzmir 49. Asliye Ceza Mahkemesi’nde saat 10.30’ da karar duruşması görülecek olan ceza yargılamasıdır.

Hatırlanacağı üzere geçen yıl, 19 Mart 2025 tarihinde, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı ve kimi ilçe başkanları başta olmak üzere çok sayıda yurttaş sabaha karşı yapılan operasyonlarla gözaltına alınıp daha sonra tutuklandı. Halkın iradesine ve demokrasiye yönelik gerçekleştirilen bu darbe girişimi toplumda büyük bir infiale yol açtı. Başta İstanbul’da olmak üzere Türkiye’nin pek çok yerinde yurttaşlar, hukukun üstünlüğü ilkesini, insan hakları ve demokrasi değerlerini korumak amacıyla sokağa çıktılar. Buna karşın siyasal iktidarın tutumu keyfilik ve hukuksuzluk, hak ve özgürlüklerin daha çok ihlali, daha çok baskı oldu. Bilhassa kolluk gülerinin barışçıl protestolara yönelik müdahaleleri sırasında ve gözaltı mekânlarında başta işkence yasağı olmak üzere temel hak ve özgürlükler ağır biçimde ihlal edildi.

Söz konusu hak ve hukuk ihlallerine itiraz ederek İzmir’de 19 Mart protestolarına katılan 22 insan hakları savunucusu hakkında “Cumhurbaşkanı’na hakaret” iddiasıyla aylar sonra, zorlama delil ve gerekçelerle dava açıldı.

Bu dava, insan haklarına dayalı bir rejim fikrinin hızla terk edildiği Türkiye’de savunuculuk faaliyetlerini idari ve yargısal tacizlerle suçlulaştırma, böylelikle insan hakları savunucularını baskı altına alma çabasından başka bir şey değildir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Venedik Komisyonu gibi uluslararası mekanizmaların karar ve değerlendirmelerinde de belirtildiği gibi, Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 299. maddesinde düzenlenen “Cumhurbaşkanı’na hakaret” suçu, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ve Anayasa tarafından güvence altına alınan ifade özgürlüğünün önündeki en büyük engellerden biridir.

Son yıllarda bilhassa gazeteciler, muhalif politikacılar ve insan hakları savunucuları hakkında bu maddeden çok sık dava açmak suretiyle iktidarın keyfilik ve hukuksuzluğunu örtbas etmek, demokratik eleştiriyi önlemek, insan hakları ihlallerini görünmez kılmak ve cezasızlığı meşrulaştırmak istenmektedir.

Davalardan ikincisi ise fesih kararı verilen Genç LGBTİ + Derneği’nin önceki dönem yönetim ve denetim kurulu üyesi 11 kişi hakkında “dernekler kanununa muhalefet” iddiasıyla açılan, 8 Nisan 2026 tarihinde İzmir 47. Asliye Ceza Mahkemesi’nde saat 9.00’ da ilk duruşması görülecek olan ceza yargılamasıdır.

İzmir’de uzun yıllardır LGBTİ+ gençlerin maruz kaldığı ayrımcılığı görünür kılmak, nefret suçlarıyla mücadele etmek ve insan hakları temelinde savunuculuk yapmak amacıyla faaliyet gösteren Genç LGBTİ+ Derneği hakkında 2019 ile 2022 yılları arasında yapılan toplam beş sosyal medya paylaşımı sebebiyle 3 Şubat 2025 tarihinde fesih davası açılmıştır.

İlk derece mahkemesi, çeşitli yargı paketleri ile gündeme getirilen ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) sunulmayan LGBTİ+ karşıtı yasa sanki kabul edilmiş gibi “derneğin faaliyetlerinin LGBTİ+ olmaya özendirdiği ve Anayasa’nın 41. maddesinde düzenlenen ailenin korunması ilkesine aykırı olduğu” şeklindeki bir gerekçeyle 11 Aralık 2025 tarihinde derneğin feshine hükmetmiştir. Bu kararın verilmesinden çok kısa bir süre öncesinde ise dernek yöneticileri hakkında “dernekler kanununa muhalefet” gerekçesiyle dava açılmıştır.

Gerek Genç LGBTİ+ Derneği hakkında fesih kararı verilmesi gerekse dernek yöneticileri hakkında ceza davası açılması, LGBTİ+ haklarına, örgütlenme özgürlüğüne ve insan hakları savunuculuğuna yönelik ağır, ölçüsüz ve kabul edilemez bir müdahaledir.

Oysa örgütlenme özgürlüğü ve insan hakları savunuculuğu Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler ve Anayasa tarafından tıpkı ifade özgürlüğü gibi güvence altına alınmış olduğu tartışma götürmez bir hakikattir. Keza LGBTİ+ haklarının da insan hakları olduğu bir o kadar hakikattir.

En başta söylenenleri bir kez daha ifade etmek isteriz ki; insan hakları savunucularına yönelik son yıllarda giderek artan bu tür idari ve yargısal tacizler, savunuculuk ikliminin onarılmaz biçimde tahribine yol açmaktadır. Bu tahribat en çok da demokratik toplumun temellerini oluşturan ifade, toplanma ve örgütlenme özgürlüklerinin kullanımında görülmektedir. Evrensel ilke ve normlara göre savunuculuk faaliyetleri ancak bu özgürlüklerin hiç bir engel olmaksızın kullanılması halinde mümkündür. İşte tam da bu nedenle, Türkiye’nin de imzacı olduğu Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Savunucularının Korunması Bildirgesi, insan hakları savunucularını bu özgürlüklerle birlikte tanımlar ve güvence altına alır.

Sonuç itibariyle, aşağıda imzası olan kurumlar olarak karşı karşıya olduğumuz bu hukuksuzluk ve baskı politikalarına hayır diyor, hukukun üstünlüğü ilkesi ve BM İnsan Hakları Savunucularının Korunması Bildirgesi’nin gerekleri yerine getirilerek her iki ceza yargılamasının beraat ile sonuçlanmasını talep ediyoruz.

İnsan hakları, barış ve demokrasiden yana olan tüm kişi ve kuruluşları da insan haklarına, eşit yurttaşlık ilkesine, ifade ve örgütlenme özgürlüklerine sahip çıkmaya, duruşmaları izleyerek insan hakları savunucuları ve Genç LGBTİ+ Derneği ile dayanışmayı büyütmeye davet ediyoruz.

Saygılarımızla,

 

İnsan Hakları Savunucuları Yalnız Değildir!

Genç LGBTİ+ Derneği Yalnız Değildir!

LGBTİ+ Hakları, İnsan Haklarıdır!

İnsan Hakları Savunucuları Yargılanamaz!

İfade ve Örgütlenme Özgürlüğü Engellenemez!

BM İnsan Haklar Savunucularının Korunması Bildirgesi’nin Gerekleri Derhal Yerine Getirilsin!

İmzacı Kurumlar

Adalet İçin Hukukçular

Çağdaş Hukukçular Derneği İzmir Şubesi

EGEÇEP

Genç LGBTİ+ Derneği

Hak İnisiyatifi Derneği

Halkevleri Derneği

Halkların Köprüsü Derneği

İmece Dostluk Dayanışma Derneği

İnsan Hakları Derneği İzmir Şubesi

İnsan Hakları Gündemi Derneği

Özgürlük İçin Hukukçular Derneği İzmir Şubesi

Türkiye İnsan Hakları Vakfı İzmir Temsilciliği”

Yağma ve Talana Geçit Yok! Esra Işık’a Özgürlük!

  1. +100%-

Akbelen İçin İzmir’de Buluşma: “Yağma ve Talana Geçit Yok, Esra Işık Serbest Bırakılsın”

Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde, Tarım-Sen’in çağrısıyla bir araya gelen emek ve demokrasi güçleri ile yurttaşlar, Akbelen direnişine destek vermek için basın açıklaması gerçekleştirdi. Katılımcılar, Akbelen direnişinin öncülerinden Esra Işık’ın serbest bırakılmasını talep etti.

Açıklama boyunca sık sık “Akbelen’de yağma ve talana geçit yok” ve “Esra Işık yalnız değildir” sloganları atıldı. Eylemde, zeytinliklerin ve doğanın korunması gerektiği vurgulanırken, maden faaliyetlerine karşı sürdürülen direnişin meşruiyetine dikkat çekildi.

Tarım-Sen sözcüsü tarafından okunan basın metninde, Esra Işık’ın acele kamulaştırma kararına karşı köyünü ve topraklarını savunduğu için tutuklandığı ifade edildi. Açıklamada, 2025 yılında çıkarılan maden yasasıyla İkizköy dahil birçok köyün hedef haline getirildiği, ardından 10 Ocak 2026 tarihinde alınan acele kamulaştırma kararıyla yedi köyde yüzlerce parselin bir gecede kamulaştırıldığı belirtildi.

Açıklamada, bu süreçte köylülerin yaşam alanlarının ve zeytinliklerinin tehdit altına girdiği, yapılan keşif çalışmalarının ise şirket çıkarları doğrultusunda ve köylülerin itirazlarına rağmen yürütülmek istendiği öne sürüldü. Köylülerin hukuki haklarını kullanarak sürece itiraz ettiği ancak jandarma müdahalesiyle karşı karşıya kaldığı ifade edildi.

Basın açıklamasında ayrıca, 30 Mart’ta Akbelen girişinde yaşanan gelişmelere de değinildi. Esra Işık’ın Danıştay ve Anayasa Mahkemesi’ne çağrı yaparak acele kamulaştırma kararının durdurulmasını talep ettiği hatırlatıldı. Aynı gün yaşanan gerginliğin ardından gece saatlerinde gözaltına alınan Işık’ın, ertesi gün çıkarıldığı mahkemece tutuklandığı belirtildi.

Açıklamada, Işık’ın doğayı, emeği ve yaşam alanlarını savunduğu için hedef alındığı vurgulanarak, “Esra Işık yalnız değildir” mesajı yinelendi. Katılımcılar, Akbelen’deki direnişin büyütüleceğini ve köylülerle dayanışmanın sürdürüleceğini ifade etti.

Eylem, “Esra Işık serbest bırakılsın” çağrısının tekrarlanmasıyla sona erdi.

Gazetecilik Suç Değildir! İsmail Arı’ya Özgürlük!

KAMUOYUNA

BirGün Gazetesi muhabiri, araştırmacı gazeteci İsmail Arı’nın “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” gibi muğlak ve keyfi bir suçlama ile tutuklanması ülkede derinleşen faşizm rejiminin basın üzerindeki açık bir tezahürüdür.

Gerçeğin peşinde koşan gazetecileri susturmayı hedefleyen bu uygulamalar, yalnızca bireysel bir hak ihlali değil; halkın gerçeklere ulaşma hakkına yönelik sistematik bir saldırıdır. Gazeteciliğin suç sayıldığı, haberin cezalandırıldığı bir düzen; ancak faşizmin kurumsallaştığı koşullarda mümkündür.

Gazetecilerin görevi; iktidarın hoşuna giden değil, halkın bilmesi gereken gerçekleri ortaya çıkarmaktır. Bu görevi yargı sopasıyla bastırmaya çalışmak, toplumu karanlığa mahkûm etme girişimidir. Bu girişimi kabul etmiyoruz.

Bir gazetecinin yaptığı haberler nedeniyle tutuklanması; doğrudan doğruya basın özgürlüğünün tasfiyesi, ifade özgürlüğünün yok edilmesi ve demokratik toplum düzeninin ortadan kaldırılması anlamına gelmektedir.

İmece-Der olarak açıkça ifade ediyoruz: İsmail Arı’nın tutuklanması hukuki değil, siyasidir. Bu karar, bağımsız gazeteciliğe yönelik faşizm uygulamasıdır.

Basını susturmaya, gazeteciliği kriminalize etmeye ve toplumu tek sesli hale getirmeye dönük bu faşizm uygulamalarına derhal son verilmelidir. Yargı makamlarını, evrensel hukuk ilkelerine ve ifade özgürlüğüne saygı göstermeye çağırıyoruz.

Gazetecilik suç değildir!
İsmail Arı yalnız değildir!

Kamuoyuna saygıyla duyururuz.

İzmir Newroz’unda Özgürlük, Barış ve Kardeşlik Mesajı: Alanlardan Yükselen Ses Demokratik Cumhuriyet İçin Ortak Mücadeledir

İzmir’de bu yıl büyük bir katılımla kutlanan Newroz, hem kitleselliği hem de verilen politik mesajlarla dikkat çekti.   Sabah  saatlerinden itibaren alana akın eden binlerce yurttaş,  muhalif  siyasi partiler,  kitle örgütleri ve  kurumlardan temsilciler de Newroz  için  bir araya gelerek özgürlük, eşitlik ve barış taleplerini dile getirdi. Alan boyunca taşınan pankartlar, atılan sloganlar ve yapılan konuşmalar, Newroz’un tarihsel anlamıyla güncel siyasal taleplerin birleştiği bir zemin yarattı.

Kutlamalarda ilk olarak, Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi İzmir İl Eş Başkanları  Fulya Erdoğan ve Selçuk Odabaşı  konuşma yaptı. Eş başkanlar, Newroz’un halkların ortak mücadelesinin simgesi olduğunu belirterek, demokrasi, özgürlük ve barış taleplerinin büyütülmesi gerektiğini ifade etti. Türkiye’de demokratikleşmenin önünün açılması, ifade özgürlüğünün genişletilmesi ve toplumsal barışın sağlanması gerektiğine dikkat çekilen konuşmalarda, örgütlü mücadelenin güçlendirilmesi çağrısı yapıldı.

Ardından  Abdullah Öcalan’ın gönderdiği mesaj okundu. Mesajda, Ortadoğu’da derinleşen savaş ve çatışma ortamına dikkat çekilerek, halkların demokratik çözüm ve barış etrafında birleşmesi gerektiği vurgulandı. Öcalan’ın mesajında, Kürt sorununun demokratik yollarla çözülmesinin yalnızca Türkiye açısından değil, bölgesel barış açısından da belirleyici olduğu ifade edildi.

“Newroz vesilesiyle bu yılı tüm Ortadoğu halkları için gerçek bir özgürlük yılına çevirmek, halkların dostluk ve dayanışma geleneğini egemen kılmak bizim elimizdedir. Etnik ve dini-mezhebi temeldeki parçalanmaya, kardeş kavgasına son vermekle ve bütün kültürlerin, dini-mezhebi inançların özgürlük ve kardeşlik temelinde birliğini sağlamakla buna ulaşılabilir.”

“Kültür yaratan bir bölge olan Ortadoğu’nun, hegemonik güçlerin elinde bir savaş alanına dönüştürülmesine fırsat vermeyelim. Tarihte olduğu gibi günümüzde de bu büyük kültürün kendini özgürce ve gerçek kimlikleri temelinde ifade etmelerinin, bütünleşmelerinin önündeki engelleri birlikte aşabiliriz. Milliyetçilik ve mezhepçilik hastalığını geride bırakıp, halklarımızın binlerce yıllık tarihsel dayanışma kültürünü esas aldığımızda aşamayacağımız engel yoktur.”

Mesajın ardından söz alan ESP Temsilcisi  Meliha Kayacı, Ortadoğu’daki gelişmelere değinerek halkların ağır bir savaş ve yıkım sürecinden geçtiğini söyledi. “Bugün Ortadoğu’da halkların tepesine bombalar yağıyor” diyen Kayacı, bu tabloya karşı direnişin tarihsel köklerine işaret etti. Demirci Kawa figürünü hatırlatan Kayacı, Newroz’un yalnızca bir bayram değil, aynı zamanda zulme karşı direnişin simgesi olduğunu ifade etti. “Dehaklara karşı yakılan ateş bugün de yolumuzu aydınlatıyor” sözleriyle mücadele vurgusu yaptı.

Kayacı, Newroz alanlarını dolduran kalabalığın toplumsal çeşitliliğine dikkat çekerek, işçilerin, kadınların ve gençlerin ortak talepler etrafında bir araya geldiğini belirtti. Eşitlik ve özgürlük taleplerinin alanlarda güçlü bir şekilde dile getirildiğini ifade eden Kayacı, özellikle kadınların mücadeledeki rolüne vurgu yaptı. “Eşitliğe ve özgürlüğe susamış kadınlar olarak bu mücadeleyi büyüteceğiz. Örgütlü mücadeleden asla vazgeçmeyeceğiz” dedi.

Konuşmasında mevcut yasal düzenlemelere de değinen Kayacı, Terörle Mücadele Yasası’nın özgürlükleri kısıtladığını ifade etti. Cezaevlerinde çok sayıda siyasi tutsağın bulunduğunu belirten Kayacı, bu durumun demokratikleşmenin önünde bir engel olduğunu dile getirdi. Kürt halkının eşit yurttaşlık hakkının tanınmasının temel bir hak olduğunu vurgulayan Kayacı, Abdullah Öcalan üzerindeki tecrit koşullarının sona erdirilmesi gerektiğini söyledi. “Eşitliği de özgürlüğü de adaleti de birlikte kazanacağız” diyerek konuşmasını tamamladı.

Kutlamalarda konuşan DBP Eş Genel Başkanı  Keskin Bayındır ise Newroz’un bu yılki anlamının özgürlük, demokrasi ve birlik olduğunu ifade etti. Bayındır, “Bu Newroz özgürlük Newrozu’dur, demokrasi Newrozu’dur, birlik Newrozu’dur” diyerek alanı dolduran kalabalığın verdiği mesajın net olduğunu belirtti. Özellikle annelerin, kadınların ve gençlerin yoğun katılımının, halkın kararlılığını ortaya koyduğunu söyledi.

Bayındır, konuşmasında Kürt halkının tarihsel mücadelesine geniş yer verdi. Yaklaşık bir asırdır süren inkâr politikalarına rağmen halkın kimliğini, dilini ve varlığını koruduğunu ifade eden Bayındır, “Bugün milyonlarız ve özgürlüğümüzü talep ediyoruz. Statü mücadelesi veriyoruz, dilimizin mücadelesini veriyoruz” dedi. Bu taleplerin artık görmezden gelinemeyeceğini vurgulayan Bayındır, mücadelenin kararlılıkla sürdürüleceğini belirtti.

Barış talebine yönelik eleştirilere de değinen Bayındır, bu talebin bir zayıflık göstergesi olmadığını ifade etti. “Bazıları bize ‘Zayıf mısınız da barışı istiyorsunuz’ diyor. Hayır, biz barışı güçsüz olduğumuz için değil, hak ettiğimiz için istiyoruz” diyen Bayındır, uzun yıllara dayanan mücadelede ağır bedeller ödendiğini dile getirdi. Bayındır ayrıca, Abdullah Öcalan’ın özgürlüğünün Kürt halkının özgürlüğüyle doğrudan bağlantılı olduğunu belirterek, bu talebin merkezi önem taşıdığını söyledi.

.Konuşmalarda ayrıca Rojava örneğine de değinildi. Rojava’da ortaya çıkan yönetim modelinin halkların birlikte yaşam iradesinin bir sonucu olduğu ifade edilirken, bu deneyimin bölge halkları açısından önemli bir örnek teşkil ettiği belirtildi. Rojava’ya yönelik tehditlere karşı uluslararası dayanışmanın önemine vurgu yapıldı.

Program, konuşmaların ardından sanatçı Seyithan Sevinç ve yerel sanatçıların sahne aldığı etkinliklerle devam etti. Katılımcılar halaylar ve şarkılar eşliğinde Newroz’u kutlarken, alanda güçlü bir birlik ve dayanışma atmosferi oluştu. Newroz ateşi etrafında toplanan yurttaşlar, hem kültürel hem de siyasal bir buluşmaya tanıklık etti.

İzmir’deki Newroz kutlamaları, bu yıl da yalnızca bir bayram olmanın ötesine geçerek halkların özgürlük, eşitlik ve barış taleplerini güçlü bir şekilde dile getirdiği bir alan oldu. Alanlardan yükselen ortak mesaj ise netti: Birlik, dayanışma ve örgütlü mücadele ile özgürlük ve demokrasi talepleri büyütülmeye devam edilecek.