KHK eliyle bir gecede çalışma hakkından, işinden, ekmeğinden edilen kamu emekçileri Karşıyaka Çarşı girişinde 138. oturma eylemini yaptı. KHK’li kadın emekçiler, 8 Mart’a Emekçi kadınlar gününe gidilirken, 138.oturma eyleminde haklarını ve taleplerini haykırdılar.

KHK eliyle bir gecede çalışma hakkından, işinden, ekmeğinden edilen kamu emekçileri Karşıyaka Çarşı girişinde 138. oturma eylemini yaptı. KHK’li kadın emekçiler, 8 Mart’a Emekçi kadınlar gününe gidilirken, kadına yönelik şiddetin , savaşın, militarizmin, gericiliğin, şiddetin, yoksulluğun, güvencesizliğin ivme kazanarak arttığı ve İstanbul’da 1-10 mart tarihleri arasında basın açıklaması ve yürüyüş, miting vb etkinliklerin yasaklandığı koşulları değiştirmek için 138.oturma eyleminde haklarını ve taleplerini haykırdılar.

Açıklamayı Dilek Kanlıbaş Demir yaptı. açıklama şöyle;

Doğa Benim, Üreten Benim, Emek Benim, Yaşam Benim, BEN KADINIM!

8 mart 1857’te New york’ta kadın işçilerin uzun çalışma saatlerine, kölelik koşullarına karşı direnirken katledilişlerinin 163. yılında, bu 8 martta da, itirazlarımızı, isyanımızı, mücadele inadımızı kuşandık el ele alanlardayız.

Evet; 1957’den bu yana hak almak ve özgür olmak için yürüttüğümüz mücadele tarihimizle çok yol aldık. Ne var ki, rengimiz, dilimiz, inancımız farketmeksizin, haklarımıza, kazanımlarımıza saldırılar, katmerli sömürü, baskı ve şiddet artarak devam ediyor.

Yağma, talan, aşırı kar hırsı, ekosistemi yok edecek düzeye ulaştı. Eşitsizlik, işsizlik, yoksulluk, açlık, savaş, göç, ölüm akıl almaz boyutlarda. Buna karşın, yoksul halklar, emekçiler, kadınlar, gençler ve doğa “bu böyle gitmez” diyerek haykırıyor. Otoriter ve popülist iktidarlar varlıklarını sürdürmek için bu haykırışları susturmak istiyor ve baskıyı, savaş politikalarını, şiddeti artırıyor.

Kadınlar baskılara boyun eğmiyor,yeryüzünün her yerinde direniyor, tarih yazıyor,
Yoksulluğa, işsizliğe, güvencesizliğe, köleliğe, savaşlara,doğa ve yaşam alanlarının talanına karşı yükselen halk isyanlarında en önde yer alıyor,
Yaşamlarına, emeğine, bedenine, kimliğine sahip çıkıyor, meydanları dolduruyor.
Şiddete, tacize, tecavüze, cinsiyetçiliğe, eşitsizliğe, ırkçılığa ve kadınların inkarına yönelik politikalara karşı özgün, yeni ve yaratıcı direnişlerini birbiriyle buluşturuyor.
Şili’de başlayan ve dünyanın her yerinden milyonlarca kadının eşlik ettiği,asıl failin yüzüne “katil, tecavüzcü sensin” diye haykıran lastesis dansımızda olduğu gibi iktidarlarını sürdürmek isteyenlere büyük korku salıyor.

Güvencesizlik, sömürü, ekonomik kriz, savaş ve şiddet sarmalına mahkum değiliz!

Bugün ülkemizde, kamudaki istihdam parçalı, performansa dayalı, esnek, güvencesiz bir yapıya dönüştürüldü. Bu dönüşüm beraberinde bize, daha fazla eşitsizlik, yoksulluk, ayrımcılık, cinsiyetçilik, şiddet, taciz ve mobbingi getirdi. Bu kölelik koşulları, baskıyla, örgütlülüğümüz parçalanarak kabul ettirilmek isteniyor. Ucuz ve güvencesiz yedek iş gücü olarak değerlendirilen kadın emeği ancak iş ve aile yaşamı uyumlaştırma anlayışıyla, istihdamda kendine yer bulabiliyor. Kamusal hizmetlerin kısıtlanmasının en başında, bakım sorumluluğunun kadınlara yüklenmesi geliyor. Haklarımız bir bir elimizden alınıyor. Din siyasallaştırılıyor, eşitsizlik fıtratla açıklanıyor. Savaşın, göçün ve ekonomik krizin en yakıcı sonuçlarını yine kadınlar yaşıyor.

Tüm bu politikalar siyasi iktidarın tercihi. Ülke kaynakları istenirse, savaş, rant, belli kesimler yerine kadınların, emekçilerin, gençlerin, tüm toplumun ihtiyaçları yerine kullanılabilir. Bizim tercihimiz yaşanabilir özgür, eşit ve sömürüsüz savaşsız bir ülke ve bir dünyadan yana!

Sevgili kadınlar,
Bize baskı, sömürü ve şiddet dışında bir şey vaat etmeyen ataerkil kapitalist sisteme karşı tarihimizden aldığımız gücümüzle mücadelemizi sürdürüyoruz.Çünkü adil, eşit ve özgür bir yaşamın biz kadınların mücadelesi ile kurulabileceğinin farkında olarak dünden bugüne her biri yaşamsal değerde olan haklı taleplerimizle bugün yine 8 mart alanlarındayız.
KESK olarak kadın emekçilerin öne çıkardığı dört ana talebinin acilen karşılanması gerektiğini buradan bir kez daha ifade etmek istiyoruz:

● Doğum izinleri arttırılmalı,
● 8 Mart kadınlar için ücretli izin günü sayılmalı,
● Kapatılan kamu kreşleri açılmalı,
● Kadın ve eşitlik bakanlığı kurulmalıdır.

Halkları düşmanlaştıran, kutuplaştırıcı, ayrımcı politikaların ve savaşın gölgesinde yaşamlarımızın yok edilmesine, savaştan, yoksulluktan kaçan mülteci kadınların uğradığı katmerli sömürüye ve şiddete, bizi her geçen gün daha da yoksullaştıran, yaşam koşullarımızı zorlaştıran ekonomik krizdeki sorumluluklarını militarist söylemlere örtbas etmek isteyenlere ve kendi gibi düşünmeyen herkesi hedef gösterenlere karşı barış içinde yaşam hakkımıza sahip çıkıyoruz.Sözümüzle, itirazlarımızla, haklı mücadelemiz ve haklı taleplerimizle sesleniyoruz:
*Eşit işe eşit ücret sağlanmalı
*İş yerinde şiddeti, ayrımcılığı ve mobbingi önleyen düzenlemeler yapılmalı
* Esnek-güvencesiz-kayıt dışı ve taşeron çalışmaya, kiralık işçilik uygulamasına son verilmeli, güvenceli iş, güvenli yaşam koşulları sağlanmalıdır.
*Kadınlara ve lgbti+’ lara yönelik her türlü şiddeti ve ayrımcılığı önleyici yasal düzenlemeler acilen yapılmalı,
*Grevli toplu sözleşme hakkı, sendikal hak ve özgürlüklerimiz önündeki engeller kaldırılmalı,
* Kamu kurumlarının bütçeleri toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifiyle hazırlanmalı,
*OHAL komisyonu derhal lağvedilmeli, KHK’lerle haksız hukuksuz yere işten çıkarılan tüm emekçiler görevlerine iade edilmeli,
*Kadınlar için daha fazla yoksulluk, şiddet, göç ve ayrımcılık anlamına gelen savaş politikaları son bulmalı. Eşit ve özgür biçimde barış içinde bir arada yaşamın sağlanacağı demokratik koşulların oluşması sağlanmalı,
*Eğitim ve sağlık alanı başta olmak üzere kamusal alanın tümüne yayılan dinselleştirme politikalarından vazgeçilmeli,
*İstanbul sözleşmesi başta olmak üzere kadınlardan yana imza atılan uluslararası sözleşmelerin gereklikleri yerine getirilmelidir. Ve diyoruz ki,
Çözüm, sorunları yaratan ve artıranlarda değil, örgütlü kadın mücadelesinde, Bizler milyonlarız, haklı olanlarız. Gelin her birimiz haklı taleplerimizi, mücadeleyi sahiplenelim. Kazanalım.

Yaşasın Örgütlü Kadın Mücadelesi!
Yaşasın 8 mart!

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri; “Savaşa hayır” demenin bile yasaklandığı, insanlıktan giderek uzaklaşılan şu günlerde hepimizin üstüne düşen en önemli görev, barış talebini daha yüksek sesle dillendirmektir.ne bu savaş bizim savaşımız ne de insan yaşamı pazarlık unsurudur.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, Savaşa karşı Dİsk Ege Bölge temsilciliğinde basın açıklaması yaptı. Açıklamayı
KESK Şubeler Platformu temsilcisi Mustafa Güven yaptı.

Açıklama şöyle:

“Önceki basın açıklamalarımızda AKP iktidarının, ülkeyi her alanda uçuruma sürüklediğini belirtip, halkımıza çağrı yapmıştık: Yaşanan felaketlere sessiz kalmayın, gerçekleri öğrenmeye ve hesap sormaya her zamankinden fazla ihtiyacımız var.

İdlib’te uzun zamandır yaşanan felaketlere baktığımızda ciddi anlamda bir bataklığa saplandığımızı görebiliriz. Siyasi iktidarın, Suriye’ye yönelik yıllardan beri süren ve saklama gereği görmediği alt emperyal hevesleri, sonunda beklenen noktaya geldi ve Türkiye, cihatçı çeteleri savaşına vekil atama aşamasından, Suriye’ye karşı bizzat taraf olma aşamasına geçti. AKP’nin, başlıca iki emperyalist güç olan ABD ile Rusya arasında dönemsel olarak gidip gelen dış politika çizgisinin yolu, yıllardır öngörüldüğü üzere nihayetinde bataklığa çıkmıştır. İktidar, kendi adına geri dönüşü olmayan bir yola girmiş, bir bütün olarak ülkeyi peşinden sürüklemektedir.
İdlib’e yönelik saldırının başladığı ilk günlerden beri bölgeden gelen görüntüler, TSK mensubu askerlerin Türkiye ve birçok ülke tarafından “terör örgütü” ilan edilen, daha dün Kayseri’de bir üyesi gözaltına alınan Heyet Tahrir El-Şam (HTŞ) ile birlikte hareket ettiğini, HTŞ üyesi cihatçı teröristlerin, ülke emekçilerinin alınterinden kesilen vergilerle alınan askeri teçhizatı kullandığını gösteriyor. TSK ile birlikte savaşan cihatçıların içinde, başta 10 Ekim Ankara Garı katliamı olmak üzere insanlığa karşı sayısız suç işleyen IŞİD’in eski üyelerinin de bulunduğu iddialar arasında. “Emevi Camii’nde namaz kılmak” amacıyla yola çıkanlar, ülkenin gençlerini ve kaynaklarını amaçları için heba etmekteler. İdlib’deki çatışmalarda daha şimdiden MSB’nin açıklamalarına göre 33 gencimiz yaşamını yitirirken savaşın birkaç günlük maddi boyutu ise milyarlarla ifade edilmekte. Yurt dışı kaynaklarca ise saldırılarda ölen askerlerin sayısının 100’den fazla olduğu iddia ediliyor. Bu konuda da kamuoyundan gerçeklerin saklandığı şüphesi yaygın.

Bunlar yaşanırken, hepimizin şahit olduğu üzere, siyasi iktidar savaş mağduru mültecileri Batı ülkelerine karşı bir koz olarak kullanırken, buna en çok Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın söylemlerinde şahit olmaktayız. Avrupa Birliği ülkeleri karşısında bulduğu her fırsatta bir tüccar edasıyla mültecilere fiyat biçen, maddi ve stratejik isteklerine ulaşmak için mülteci sopasını sallayan Cumhurbaşkanı Erdoğan, dün “kardeşlerimiz” dediği mültecileri bugün bir baskı unsuru olarak Avrupa ülkelerinin sınırlarına dayanmaya zorluyor. Hükümet kanadından yapılan ve mültecilerin Yunanistan ve Bulgaristan tarafına geçişlerine göz yumulacağını belirten açıklamalarla, batı sınırlarımızda ve denizlerimizde insanlık tarihinin en utanç verici görüntülerine şahit olmaya başladık. Daha iyi bir yaşam umuduyla Avrupa’ya geçmeyi amaçlayan Suriyeli, Afganistanlı, Pakistanlı, İranlı ve daha birçok ülkeden on binlerce mülteci, buldukları her türlü araçla sınırlara akın etti. Medya, saraydan aldığı talimatla canlı yayınlarına botlara binen mülteci görüntülerini aktarırken, insan kaçakçılarına sıradan birer ticaret erbabıymış gibi mikrofonlar uzatıldı. Yaşananlara paralel olarak, çeşitli illerden başta Suriyeliler olmak üzere, mültecileri hedefleyen ırkçı saldırı ve linç girişimleri haberleri gelmekte. Bu saldırıların, Türkiye’nin “pazarlık” gücünü arttıracak şekilde mültecileri sınıra gitmeye zorlamak adına “çeşitli kesimlerce” teşvik edildiği ve desteklendiği, bunlara göz yumulduğu kaygısı taşımaktayız.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri olarak çağrımız tüm yurttaşlaradır: “Savaşa hayır” demenin bile yasaklandığı, insanlıktan giderek uzaklaşılan şu günlerde hepimizin üstüne düşen en önemli görev, barış talebini daha yüksek sesle dillendirmektir. Savaş ve yıkım politikalarıyla geleceğimizi karartanlara dur demek, iktidarın ekonomik ve toplum yaşamına yönelik politikalarından kaynaklanan birçok sorunda günah keçisi olarak işaret edilen, oysa Türkiye’nin de aralarında olduğu çok sayıda ülkenin emperyal heveslerle sürdürdüğü savaşın sonucu ve kurbanı olan mültecilerle kardeşleşmeyi ve dayanışmayı güçlendirmektir.”

Suriye’de savaşa hayır!

İdlib de 33 asker yaşamını yitirdi. Onlarcası tedavi altında ve yoğun bakımda tedavi görüyor. Bu acı kayıp siyasi iktidarın, Suriye ve Libya’da dünyanın güçlü iki emperyalist devletinin rekabetçi kapışmasına, savaşa müdahil olması, silahlı birlikler bulundurması, üsler kurması ve savaş politikaları izlemesinin sonucudur.

TSK güçlerine saldırıyı, Rusya’nın yaptığı ancak bunu resmen üstlenmekten kaçındığı görülmektedir. Siyasi iktidar da bu saldırıdan Rusya’yı değil Suriye’yi sorumlu tutmayı tercih etmektedir. Rusya bu saldırıyı yaptığını resmen açıklamadı. Rusya Savunma Bakanlığı’nın yaptığı açıklamada “Saldırıyı Suriye Hava Kuvvetleri yaptı. Saldırıyı terör gruplarının olduğu yerlere yaptı ve TSK unsurları bunların arasında bulunuyordu” denmektedir. Geçtiğimiz günlerde de Esad iktidarı, Türkiye’nin gözlem noktalarından askerlerini çekmelerini ve Suriye topraklarını terk etmelerini istemişti.

Tüm bu çağrılara karşın siyasi iktidar, İdlib’de askerleri çekmeyip, gözlem noktalarında dinci-cihatçı örgütlerle birlikte hareket ederek Esad iktidarına karşı Suriye topraklarında savaşmaktadır. Siyasi iktidar Suriye hava sahasının kapatıldığı koşullarda, savaş politikalarını sürdürmektedir ve yaşanan ağır asker kayıpları bu ısrarın, bu politikanın sonucudur.

Siyasi iktidar, batı ülkelerini ve NATO’yu harekete geçirmeye çağırarak bölgeye müdahaleyi meşru görme, gösterme çabasındadır. Bu politikayla ABD ve Avrupalı emperyalist devletleri yanına çekip kalkan yapmayı ve savaşı büyütmeyi istemektedir. ABD ise Türkiye’yi Rusya ile karşı karşıya getirmeye, bu arada siyasi iktidarı ABD politikalarıyla uyum içerisinde Ortadoğu dizaynına uymaya zorlamaktadır.

AKP iktidarı savaş nedeniyle Suriye’den göç edenleri, HTŞ ve diğer cihatçı unsurlar da dahil, sınırlara göndererek savaşın yarattığı insanlık dramını da koz olarak kullanmaktadır. Sınır kapılarını açmayı, Avrupa ülkelerini göç tehdidi ile sıkıştırıp kendi politikalarını kabule zorlamaktadır

Siyasi iktidar savaş politikalarından geri çekilmelidir. Bölge halklarının ve halkımızın savaş politikalarından bir çıkarı yoktur. TSK Birliklerini Suriye topraklarından çekmelidir. Dinci-cihatçılarla ilişkilerini kesmelidir.

Türkiye’de bulunan bütün dinci-cihatçı örgütleri tasfiye etmelidir. Savaşın bir parçası olan göçmenleri pazarlık konusu yapmaktan vazgeçmeldir. Bölge ülkelerinden gelenlere mülteci statüsü verilmelidir. Başka bir ülkeye gitmek isteyen göçmenlere kapıları açık tutmalıdır.

Ülkemizde ve bölge ülkelerinde barış, özgürlük, demokrasiyi, kurmak, korumak, geliştirmek halkların kendi ellerindedir.

Suriye’de ve Libya’da savaşa hayır!

SURİYE ve LİBYA’daki SAVAŞ KİMİN?

Başta Ortadoğu ve Kuzey Afrika olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde, ne yazık ki hala mücadele dinamikleriyle çözülemeyen sorunlar yaşanmaktadır. Yüzyıllardan bu yana monarşik iktidarlar zor yöntemleriyle emekçi halkların ekonomik, siyasal, sosyal, kültürel haklarının kazanımı, kullanımına dönük örgütlülükleri engellemiştir. Demokratikleşmenin temel taşları olan emekçilerin sosyal, sendikal ve siyasal örgütlenmelerinin zorlukları, zayıflığı, işsizlerin, kadınların hak yoksunlukları ve örgütlenememiş olması, ulusal, etnik sorunların çözülememesi, din, mezhep farklılıkları nedeniyle yaşanan düşmanlıklar, çatışmalar ve bu sorunların türevi olan her şey kaotik bir iklim yaratmıştır.

Genelde dünya pazarlarına egemen olma, güncel olarak ta Ortadoğu ve kuzey Afrika da, petrol, doğal gaz başta olmak üzere enerji kaynaklarını kullanmak, denetlemek, ekonomik ve siyasal egemenlik sağlamak üzere emperyalist devletler birbirleriyle açıktan rekabet etmektedir. Bu kaotik iklimi kullanarak, kışkırtarak oluşturdukları çatışma, savaş koşullarında çatışan gruplara, taraflara silah, mühimmat satarak savaş tekelleri kar etmektedir.

Diplomasi alanında insan hakları argümanlarını kullanarak ülke halkının taleplerinin destekçisi gibi görünmek, etki alanı yaratmak ABD emperyalistlerinin en önemli yöntemlerindendir. ABD’nin politik çizgisine bir not düşerek, kendisiyle uyumlu olması durumunda siyasal iktidarların niteliğinin kesinlikle belirleyici olmadığını da söyleyelim. Bunun en somut ve açık örneği Ortadoğu’daki Arap ülkelerinin hemen hemen tamamında ABD’nin askeri üslerinin bulunmasıdır. Saydığımız bu ülkeler İran’ın batı sınırında yer almaktadır. Irak (9 üs), Kuveyt, Bahreyn, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Umman ABD askeri üslerinin olduğu ülkelerden bazılarıdır.

Emekçi halkların açlığa, sefalete, işsizliğe karşı hoşnutsuzlukları, örgütsüz karşı çıkışları, kalkışmaları emperyalist güçler tarafından manipule edilebilmektedir. Ekonomik yayılma, sömürü ve siyasi egemenlik peşindeki emperyal güçler islami tarikat veya çevrelerden yeni bağlaşıklar bulabilmekte, kendileriyle uyumlu çalışabilecek, dinci çevreleri iktidara taşımak için çaba harcamaktadır. Egemen olan iktidarlarla, kendilerine bağımlı kapitalist bir sistem dizayn etmekte sağlık, eğitim, ticaret ve finans sektörü dahil kapitalist düzenin tüm kurumlarında yeniden yapılaşma ile etki alanını da artırmaktadırlar.

ABD emperyalizmi Ortadoğu’nun petrol ve doğal gaz rezervlerini kullanmak, üzerinde kontrol sağlamak, enerji hatlarının güvenliği üzerinde nüfuzunu artırmak için ülkelerin iç sorunları üzerinden politikalar geliştirmektedir. Bu politikayla Libya, iç savaş ve çatışmalar bölgesi durumuna getirilmiştir. Libya’da ve Suriye’deki iç sorunlar; ekonomik, sosyal, siyasi sorunlar üzerinden tekelci kapitalistler iç çatışmaları tırmandırarak, vesayet savaşları aracılığıyla halklara kan ve acı yaşatmaya devam etmektedirler. ABD emperyalizmi, Suriye’de Rusya’nın etkisini kırmak, kendi nüfuz alanlarını kurmak için savaşı yıllarca bölgede tırmandırmıştır. Yeşil kuşak projesi kapsamında yarattığı dinci-cihatçı silahlı güçlerle savaşma bağlamında, işbirlikçileriyle Suriye’nin petrol bölgesinde egemenlik kurdu.

Emperyalizm özgürlük değil egemenlik ve nüfus peşindedir. Emperyalizm ve siyonizm mazlum halklara savaş, kan, zulüm ve sömürü götürür. Tarihi boyunca ABD emperyalizmi halklara hep düşmanlık yapmıştır. Suriye’de yaşayan etnik, ulusal aidiyeti, dini, mezhebi ne olursa olsun tüm halkların ve Kürt halkının emperyalizme ve bölge gericiliklerine karşı halkların eşit haklar temelinde oluşacak kardeşliği, dayanışması kardeşleşmesi, birlikte mücadelesi emperyalizmin geriletilmesi, halkların özgürleşmesi açısından önem taşımaktadır.

ABD emperyalizmi Suriye’deki Esad zulmüne karşı muhalifler üzerinden iç savaşı kışkırtmış, Esad diktatörlüğünün etkisini yıkmak için Esad muhaliflerini ve dinci, cihatcı silahlı güçleri destekleyerek, kendi nüfuzunu artırma politikası izlemiştir. Petrolü ve kaynaklarını ele geçirmek için Suriye’de silahlı güçleriyle varlık bulmuştur. Bu politika diğer yandan kendi siyasi ve ekonomik çıkarları için tehdit olarak gördüğü İran’ı da sıkıştırmayı, kuşatmayı da amaçlamaktadır.

Ülkemizdeki ABD politikalarının işbirlikçisi siyasi iktidar da ABD ve Rusya’nın bölgedeki nüfus çatışmaları arasında; pragmatist politikalarıyla savaşçı bir tutumla, bu iki emperyalist gücün arasında kendine yer açmaya çalışmaktadır. Suriye’deki dinci-cihatçı silahlı örgütler ile işbirliği içerisinde her türlü desteği vererek çatışmalardan çıkar sağlamak için Suriye toprakları üzerinde söz sahibi olmaya çalışmaktadır. Siyasi iktidar Suriye ve Libya’daki iç savaşın tarafı, silahlı güçleriyle çatışmanın ana unsurlarından biri durumuna gelmiştir. Suriye’de Esad muhalifi dinci-cihatçı silahlı güçlerle birlikte Esad diktatörlüğünü devirmeye çalışmakta. Libya’da ise Hafter silahlı güçlerine karşı, İslamcı Serrac hükümetini korumak ve desteklemek için gönderdiği askerleri ve Suriye’den taşıdığı dinci-cihatcı silahlı güçleri de kullanarak, savaşın fiilen sahada da tarafı durumuna geldi.

Rusya, İran ve Türkiye arasında yapılan Astana ve Soçi anlaşmalarına rağmen ABD ile Türkiye’nin desteklediği silahlı dinci-cihatcı güçler ile Suriye silahlı güçleri arasındaki sıcak çatışma ve askeri kayıpların şiddeti, çatışmaların ve daha büyük savaşların da habercisidir. Esad yönetimine bağlı silahlı güçlerle yer yer çatışmaların ve kayıpların yaşandığı İdlib’de savaşın gelecekteki sonuçlarının bugünkünden daha ağır ve vahim olacağı açıktır.

Suriye’de Esad iktidarı yabancı silahlı güçlerin kendi topraklarından çıkmasını istemektedir. İktidarın Suriye’de toprak ilhak politikası olmadığını belirtmesine karşın orada silahlı güçlerle bulunması, şeriatçı silahlı güçleri desteklemesi Suriye’de ve Libya’da nufuz alanlarına sahip olmak için askeri üsler kurmak ve dinci-cihatcı silahlı güçlerle birlikte iç savaşta taraf haline gelmenin ağır bedelleri karşımıza çıkacaktır. Emperyalizmin temsilcileri arasında mekik dokuyarak yapılan anlaşmalar ve hamleler ülkenin iç ve dış borç sarmalında ciddi bir ekonomik krize sürüklenmesi, savaş harcamalarının boyutları ve iktidarda kalmak için her şeyin mübah sayılmasınin bedeli, savaşın süresi ve ivmesi arttıkça ağırlaşacaktır.

İç savaşlarda, çatışma ortamlarında kadınlar, çocuklar başta olmak üzere halklar zarar görür, zorunlu göçler, çok yönlü travmalar yaşanır; başka ülkelerin silahlı güçlerinin işgali altındaki koşullarda insanların güvenli olması, sağlıklı yaşaması mümkün değildir. Suriye’den büyük göç hareketi karşısında siyasi iktidarın ve emperyalist devletlerin pazarlıkları, durumu koz olarak kullanmaları, Suriye’de sözde güvenli bölge politikası savaşın yol açtığı insani sorunları çözmekten çok uzaktır. İdlib’den beklenen göç dalgası iktidarın pazarlık konusu olamaz, olmamalıdır. Çözüm Suriye ve Libya’daki yabancı güçlerin ülkelerine dönmesi, ulusların kendi kaderlerini belirleme hakkını tanımasıdır.

Suriye, Libya ve tüm Ortadoğu halkları emperyalist müdahalelerden, emperyalizmin besleyip büyüttüğü silahlı dinci cihatçı, paramiliter güçlerden çok zarar gördü; yüz binlerce insan öldü, milyonlarca insan göç etmek zorunda kaldı. Libya ve Suriye’de savaşın tarafı olmak hiçbir şeye çare olmadığı gibi, emekçi halkımıza daha fazla vergi, pahallılık, can kaybı, kan ve gözyaşı demektir.

Suriye ve Libya’da eşit, özgür, demokratik bir düzen kendi halkları tarafından kurulacaktır. Suriye’de ve Libya’da bulunan bütün dış güçler, askeri güçler, cihatçı silahlı örgütler bu ülkeleri terk etmelidir. Suriye Suriyelilerindir. Libya Libyalılarındır.
Suriye’de ve Libya’da savaşa hayır!

Kadınlar Birlikte Güçlü Platformu, 8 Mart’ta ulaşımın ücretsiz olması için İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne başvuruda bulundu

Kadınlar Birlikte Güçlü Platformu, İzmir’de 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde ulaşımın ücretsiz olması için İzmir Büyükşehir Belediyesine dilekçe ile başvurdu. İzmir Büyükşehir Belediyesi önünde basın açıklaması yaptı. Açıklamayı Ayşenur Kizaroğlu okudu.
Açıklama şöyle,

“8 Mart yaklaşıyor. Her yıl milyonlarca kadın eşitsizliğe ve cins ayrımcılığına karşı sokağa çıkıyor. Kadın cinayetleri, kadına yönelik şiddet, taciz, tecavüz, yoksulluk, mobbing, ev içi emeğin görünmezliği ve daha birçok nedenle kadınlar 8 Mart’ta taleplerini dile getiriyor. Her geçen gün kadınlara dönük saldırılar artarken iktidar, bırakalım önlem almayı varolan yasaları bile uygulamıyor. 6284 sayılı yasa ve İstanbul sözleşmesi uygulansaydı bugün erkekler tarafından katledilen birçok kadın hayatta olabilirdi. Biz kadınlar kadın düşmanı politikalarla hayatımızın her alanın daraltılmasına ve cehenneme çevrilmesine karşı isyan ediyoruz.

Bugünde kadınlar olarak hakkımız olan bir talep için buradayız. 8 Mart vesilesiyle ulaşım araçlarının ücretsiz olmasını talep ediyoruz. Bu talebimizi içeren dilekçelerimizi Büyükşehir Belediyesine veriyoruz ve 8 Mart gününde kadınların bu yoksulluk ve kriz koşullarında eylem ve etkinliklere rahatça gidebilmeleri için tüm gün ulaşımın ücretsiz olmasını istiyoruz.

Belediyelerin kadın sığınma evleri açması, ücretsiz kreş ve bakım evleri açması, kadınlara istihdam sağlaması gibi kadınların hayatını kolaylaştırabilecek birçok sorumluluğun olduğunu hatırlatarak 8 Mart’ta ücretsiz ulaşım hakkının da bu sorumluluklar arasında olduğunu bir kez daha yineliyoruz.

Hayatlarımız ve haklarımız için tüm kadınlarla 8 Mart’ta alanlarda ve sokaklarda olmaya…

Yaşasın kadın dayanışması”

Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle Çeşme ve Urla acele kamulaştırma kararının İptali için Emek ve Demokrasi Güçleri dava açtı. Sermayeye peşkeş çekilmek istenen alanların İzmir halkının yararına kullanımı için kararlılıkla mücadele edeceklerini vurguladılar..

25 Ocak 2020’de Resmi Gazete’de yayımlanan 2054 sayılı Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle Çeşme ve Urla’yı yapılaşmaya açacak Cumhurbaşkanlığı kararı, meslek, çevre örgütlerini ve siyasi partileri harekete geçirdi. İzmir’e Sahip çık platformu bileşenleri TMMOB il Koordinasyon kurulu, İzmir Tabib Odası, İzmir barosu, Egecep, İmece-der, TİHV, Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi, HDP temsilcilerinden oluşan sekiz kurum Bölge İdare Mahkemesine dilekçelerini vererek hukuki mücadeleyi başlattı.

Bölge idare mahkemesi önünde açıklama yapan meslek ve kitle örgütü temsilcileri ve CHP İzmir Milletvekili Kani beko mücadelede ararlılıklarını belirttiler ve yöre halkına da mücadele çağrısı yaptılar.

TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu Sekreteri Melih Yalçın “Yarımada üzerinde, acele kamulaştırılma kararı alındı. Bu çok karşılaştığımız bir şey değil. Bizim bildiğimiz kadarıyla ilk kez yapılıyor. Alt yapısını çok önceden görüyorduk. Bu duruma karşı çıkmak adına 8 tane kurum acele kamulaştırılma konusunda danıştaya dava açtık. Bizim gördüğümüz şu; acele kamulaştırma ile vatandaşlarımızın uzun süredir sit alanı olan malına devlet tarafından el konulmuştur. Bu hukuksuz bir el koymadır. Biz buna izin vermeyeceğiz. Kamulaştırılma konusuna açtığımız dava sonrası, bölgenin turizm geliştirilme bölgesi olması konusunda ikinci davamızı da açacağız. Yarımada’yı kaybetmemek için mücadele edeceğiz. Kamulaştırma kararının hukuksuz bir el koymadır. Kamulaştırma kararı AKP iktidarının Yarımada üzerindeki rant projelerinin bir başlangıcı. Bundan sonra hızla adımlar atılacağını ve yavaş yavaş Yarımada’nın elimizden kaybolacağını düşünüyoruz. Bu nedenle davamızı açtık..Açıkça bir rant projesi olan , rantı bölge halkı ile değil, birtakım sermaye gruplarına sağlayacak olan hukuksuz kararı duduracaklarını” belirti.

İzmir Barosu Yönetim Kurulu Üyesi Sinan Balcılar; “Yarımadanın ranta açılmasına karşıyız. Dolayısıyla bu konuda söz söyleme hakkımız var ve davamızı açtık. Acele kamulaştırma kararı sadece turizm teşvik bölgelerine ilişkin değil, devamında çevre hakkının ihlal edileceğini düşünüyoruz. Bunlara karşı çalışmalarımız devam edecek” dedi.

Egecep adına Av. Arif Ali Cangı, kararname ile sermayeye yeni rant alanları açan acele kamulaştırma kararına karşı mücadele edeceklerini vurguladı. “Acele kamulaştırma iptali için dava açıldı. Artık hükümetin uyguladığı rant politikalarının biran önce gerçekleşmesi açısından mülksüzleştirme, mülklerin şirketlere devri halini almış vaziyette. Buradaki de aynı şekilde. Burada da mülkiyetin el değiştirmesi söz konusu. bu başlı başına bir sorun. Yarım adaya yönelik ciddi yağmalama planları var. bu onun bir başlangıcı. Bu sebeple bu dava önemlidir. Diğer yandan oluşan toplumsal tepki, son derece önemli. Bunu sürdürmek gerekiyor. Çünkü kamuoyu gündeminden düştükten sonra sorun dava dosyalarına sıkışıp kaldıktan sonra o sorunu çözebilmek çok zorlaşıyor. Umarım bu duyarlılık devam eder ve başarırız!”

TTB Merkez Konsey Üyesi Mübeccel İlhan, “Devletlerin ya da iktidarların halk sağlığını önceleyen projeler yürütmesi gerekir. Ancak görüyoruz ki bugün bütün projelerde halk sağlığını bertaraf edilen bir uygulama var. Bu nedenle kararın halk sağlığına zararlı olduğunu düşünüyoruz. Çeşme ve Urla’da yürütülen durumun sağlık açısından ciddi sonuçları olacağını biliyoruz. Halk sağlığı bizim önceliğimizdir, bu iktidar sağlığa hem düşmandır hem de halk sağlığı zararlısıdır. Bu nedenle mücadele edeceğiz” dedi

CHP İzmir Milletvekili Kani Beko ise, “1980 Faşist askeri darbesi döneminde Genel-İş Sendikasını binasına el konulduğunu ve Danıştayın binası olarak kullanıldığını” belirterek “Urla’daki Genel-İş’in arazisinin işçilere ait olduğunu ve acele kamulaştırmanın kabul edilemez..Aynı alanda Tayyip Erdoğan’ın dünürünün kaçak villaları var. Bu acele kamulaştırma o yüzden kabul edilebilecek bir şey değil. Burada yapılacak satışların tamamını Kanal İstanbul’a yatıracaklar. Bizler bu karara karşı tepkimizi hem yasal yollardan hem de demokratik eylemlilikle mücadele ederek göstereceğiz” diye konuştu.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, insanca yaşam, demokratik, özgür Türkiye, bilimsel laik anadilde eğitim mücadelemizden vazgeçmeyeceğiz.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde ‘Gezi Direnişi’ nedeniyle Osman KAVALA’YA yapılan hukuksuzluğu ve 2016 yılında İzmir’de ‘Bilimsel Laik Anadilde Eğitim ‘ hakkı için yapılmak istenen basın açıklamasında gözaltına alınan 90 kişiye verilen cezalarla ilgili açıklama yaptı. Açıklamayı KESK İzmir Şubeler Platformu Dönem Sözcüsü Eğitimsen 2 Nolu Şube Başkanı Hasan Ali Kılıç okudu.
Açıklama şöyle;

İçinde bulunduğumuz hafta, biri istanbul’dan, biri İzmir’den iki yargı haberi Türkiye’de yargının ne hallere düştüğünü ortaya çıkardı.

Gezi isyanının ne olduğunu anlamamakta ısrar eden AKP iktidarı, milyonlarca insanımızın özgürlük ve demokrasi talebiyle sokağa döküldüğü o günleri darbe teşebbüsü olarak görmekte ve göstermekte ısrar ediyor. Konuyla ilgili olarak uyduruk delillerle açılan davalar sürdürülmeye, sırf Gezi isyanına katıldı diye darbeyle uzaktan yakından ilgisi olmayan insanlar darbecilikle suçlanmaya çalışılıyor. AİHM kararlarına rağmen Osman Kavala siyasi rehine olarak tutuluyor.

18 Şubat’ta gerçekleşen Gezi yargılamasında gerçek şu ki çoğumuzun ummadığı bir beraat kararı çıktı. Aslında dava dosyasında doğru dürüst bir kanıt olmadığını, Gezi’nin yargılanamayacağını hepimiz biliyorduk. Ama aynı zamanda artık yargının saraydan emir aldığını, zaten o olmasa davanın bu noktaya kadar gelmesine bile gerek olmadığını da biliyorduk. Buna rağmen verilen beraat kararına hepimiz sevindik, Osman Kavala’nın 840 günlük hukuksuz tutukluluğunu sona erdirecek tahliye kararına ayrıca sevindik. Ancak AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan hızla bir talimat geldi ve Kavala için “darbecilik” iddiasıyla gözaltı kararı alındı. Bunu takiben bu saçma gerekçeyle kendisinin tekrar tutuklandığı haberi geldi.

Aynı günlerde bir başka yargı garabeti İzmir’de yaşandı. 2015 yılında bilimsel, laik, anadilde eğitim talebiyle İzmir’de yapmak istediğimiz basın açıklaması polis tarafından engellenmiş, 90 arkadaşımız darp edilerek gözaltına alınmıştı. İktidar yargısının başlattığı yargılama sürecinde, basın açıklaması yapma hakları engellenen ve darp edilen arkadaşlarımızın davacı olduğu kolluk kuvvetleri yerine gözaltına alınan 90 arkadaşımızdan 81’ine geçtiğmiz günlerde hapis cezası verilmiştir. Hatırlatmak isteriz ki, kolluk kuvvetlerinin başında olan ve arkadaşlarımızın darp edilmesinde birinci derecede sorumluluğu olanlar daha sonra FETÖ ile ilişkilendirerek tutuklanmışlardı. İktidar yargısına, verdikleri bu karar ile iktidarın eski ortağı FETÖ üyelerinin bir icraatını daha onaylamış olduklarını, “istediklerini vermeye” devam ettiklerini hatırlatmak isteriz.

Değerli dostlar, İzmir’de yaşanan davaya ilişkin bir şeye daha değinmek istiyoruz. O gün sokağa çıkanlar bilimsel, laik, anadilde eğitim talep ettikleri için bugün cezalandırıldı. Hepimiz biliyoruz ki; yaşadığımız coğrafya çok dilli, çok kültürlü ve çok dinli bir yapıya sahip olmasına rağmen cumhuriyet tarihi boyunca izlenen tekçi politikalar yüzünden farklılıklarımız her geçen gün yok edilmektedir. Bu coğrafyada yaşayan farklı diller, yasaklar ve asimilasyonun kıskacına alınarak yok edilmeye çalışılmaktadır. Türkiye’de konuşulan bazı diller yok olmuş, bazıları ise yok olma tehdidi ile karşı karşıyadır. UNESCO Dünya Tehlike Altındaki Diller Atlası’na göre, Türkiye’de 18 dil yok olmuş veya yok olma tehlikesi altındadır.

Bugün aynı zamanda UNESCO tarafından Anadil Günü ilan edilmiştir. Hepinizin Anadil Günü’nüzü kutlamak isterdik ama Türkiye’de birçok kadim dil için anadilde eğitim yasak. Hatta binlerce yıldır halklarımız tarafından kullanılan diller başta TBMM olmak üzere birçok resmi kurum tarafından “bilinmeyen dil” olarak tanımlanmaktadır. Bu yaşadığımızı hukuksuz ve adaletsiz düzenin bir başka yüzüdür.

Sevgili dostlar;
Yukarıda açıkladığımız hukuksuzluk ve adaletsizlikler birer istisna değil, artık Türkiye’de kural haline gelmiştir. Türkiye’de yargı, muhalifler için bir güvence olmaktan çoktan çıkmıştır. Kimsenin yargıya güveni kalmamıştır. Ama bizler hiçbir zaman insanca yaşam, demokratik, özgür Türkiye, bilimsel, laik anadilinde eğitim mücadelemizden vazgeçmeyeceğiz. Hepimiz biliyoruz ki; gün gelecek bugün bu hukuksal dayanağı olmayan, tamamen siyasi olan kararları veren yargıçlar, onları bu kararı vermeye zorlayan siyasiler ve onların yandaşları yargılanacaklardır. Bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın. Bu vesileyle tüm yurttaşları, despotların, demokrasi düşmanlarının, despotlara maşa olanların hesap verecekleri o günün bir an önce gelmesi için aralıksız mücadele etmeye davet ediyoruz.”

Almanya’da Hessen kasabasındaki ırkçı, faşist katliamı lanetliyoruz.

Almanya’da Hessen eyaletinin Hanau kasabasında nargile kafeye yapılan ırkçı saldırıda onbir kişi öldü. Ölenlerin beşinin Türkiyeli olduğu açıklandı.

Saldırganın ırkçı, milliyetçi, yabancı düşmanı olduğu Alman devlet yetkilileri tarafından da açıklandı. Almanya’da ırkçılık giderek ivme kazanmakta. Almanya Hükümetinin ve medya kurumlarının milliyetçiliğe ve ırkçılığa karşı her alanda bir mücadele yürütmesi gerekli.
Bu saldırılardan en fazla Almanya’da yaşayan göçmen azınlıklar zarar görmekte. Günümüzde, dünyanın farklı ülkelerinde, farklı kültürlerde ırkçı milliyetçilik giderek yükselmekte. Yabancı düşmanlığı günümüzde göçmenlere yönelik. Avrupa’da göçmenlere yapılan saldırılarda faşist siyasi partilerin, faşist grupların ve devletin güvenliği ile ilgi kurumların bu hareketlerle işbirliği ve yönlendirme politikaları da geçtiğimiz süreçte açığa çıkmıştı.

Avrupa’daki ekonomik kriz derinleşiyor. İşsizlik yoğunlaşıyor, yaşam süresi uzuyor, genç nüfus azalıyor, sosyal güvenlik sisteminin sorunları artıyor. Göçmenler düşük ücretlerle, büyük bir bölümü giderek merdiven altı çalıştırılıyor. İşsizlik, ekonomik sosyal haklardaki gerilemenin, çalışma sürelerinin kısaltılmamasının, ücretlerin yükseltilmemesinin nedeni olarak yabancı işçiler görülüyor. Kapitalizmin sınır tanımaz sömürü hırsını perdeleyen, görünmez kılan bu durum, ırkçı faşizmin ideolojik argümanına dönüşüyor. Göçmenlere karşı ırkçı gruplar bu sorunlar üzerinden ideolojik saldırılarını güçlendiriyor ve fiziksel olarak ta saldırılarını artırıyorlar. Gündelik yaşamda ülkemizde olduğu gibi göçmenler aşağılanıyor, horlanıyor, kimlikleri kişilikleri ezilmeye, ötekileştirilmeye çalışılıyor. Tüm ülkelerde siyasi iktidarların gerici-faşist uygulamalarına karşı göçmenlerin örgütlenmesi ve aşağılayıcı, ayrıştırıcı politikalara karşı demokrasi güçlerinin birlikte mücadele çok daha fazla önem kazanıyor.

AB ülkelerinde genellikle Almanya’da, Hollanda da ırkçı-milliyetçi, yabancı düşmanı çevrelerin, göçmen kökenlileri cadde ortasında öldürdüğünü görüyoruz.. Mölln ve Solingen’de insanların ve çocukların uykusunda iken evlerinin ateşe verilerek yakıldığını hepimiz hatırlıyoruz ve bugün hayatta olanlar, ölenlerin çığlık seslerinin halen kulaklarında olduğunu söylüyor, yaşadıkları travma süregenleşiyor.
AB ülkelerinde ırkçılığa, milliyetçiliğe, yabancı düşmanlığına karşı önlem alınmadığı sürece, saldırılar artacaktır. Avrupa’yı saran ekonomik kriz, buna paralel olarak artan işsizlik, sosyo-ekonomik haklardaki gerileme bu saldırıları arttıracaktır.

Olaylar yaşandığında verilen demeçler sorunu çözemez. Tarihlerinde sömürgecilik, faşist diktatörlüklerin, gerici iktidarların kıyamları olan bu ülkeler tarihten çıkarılan gerekli dersleri unutmamalıdırlar. Ölümler yaşanmadan önce toplumun tüm kesimlerinde, sosyal mekanlarda, çocuk yuvalarında, okullarda göçmenlere, azınlıklara saldırıları engellemek üzere tarihsel kazanımlar, evrensel insanlık değerleri canlı tutulmalıdır. Irkçılık, milliyetçilik ve yabancı düşmanlığının verdiği zararlar, yarattığı uzun süreli travmalar, faşist ideolojilerin insanlık düşmanı gerçek yüzünü filmler, belgeseller ve diğer tüm araçlarla hatırlanmalı, hatırlatılmalıdır. Bu çalışmalara kapitalizm karşıtı, sistem muhalifi siyasal partiler, çevreler, işçi ve kamu emekçileri sendikaları, göçmen işçi-emekçi dernekleri, kadın örgütleri, demokratik yapılar öncülük etmeli ve siyasi iktidarları zorlamalıdır.

Almanya’da ve diğer Avrupa ülkelerinde güvenlik teşkilatlarından tutun, politikacısına kadar yabancı düşmanlığının, toplumun tüm kesimlerine sinmiş olduğunu kimse red edemez.
Tüm Avrupa ülkelerinde (elbette ABD’de de) yaşayan göçmen azınlıklara karşı burjuva iktidarların yurttaşlık haklarının kısıtlanması ya da yasalarda var olan hakların yaşam bulmaması, aykırı uygulamalar hatta güvenlik güçlerinin zaman zaman uyguladığı ölçüsüz şiddet, göçmenlere ve azınlıklara karşı ırkçı-milliyetçi, yabancı düşmanı saldırıları da artıracaktır.

Avrupa ülkelerinde yeni milliyetçi, ırkçı, yabancı düşmanı akımların politik yükselişi faşist ideolojiye dayanmaktadır. İnsanları, işçileri, emekçileri, işsizleri birbirinden ayrıştıran, güçlerinin, seslerinin birleşmesinin önünde engel olan bu akımların önü kesilmelidir. Birleşik, güçlü ve sistematik çalışma ve mücadelelerle bu mümkündür.

Yeni Nazi partileri kurulması yasaklanmalı; yasak olan ülkelerde bu insanlık düşmanı akımların varlığı, güçlenmesi engellenmelidir.

Avrupa ve diğer ülkelerde yeni nazi partileri ırkçı-milliyetçi akımların yükselişi durdurulmalı, tarihi derslerin sonuçları göz önünde bulundurularak, faşist saldırılara ve katliamlara karşı, insanlık ailesinin yüzlerce yıllık mücadele birikiminin sesi yükseltilmeli, dil, ırk, renk, din, mezhep..vb ayrımları aşılmalı,mücadele birlikte yükseltilmelidir.

Tüm ülkelerde milliyetçiliğe, ırkçılığa ve yabancı düşmanlığına karşı farklılıkları, sınırları, aşan güç birlikleri hak mücadelesinin yolunu açacak, güçlendirecektir.
Otobüste, vapurda, sokakta, yaşam alanlarında gördüğümüz göçmenlere yönelik yer yer saldırıları önlemenin yolu faşizmin kültürüne karşı demokratik halk kültürünün toplumun tüm kesimlerinde etkin olmasıdır.

Ülkemizde de milliyetçi, ırkçı siyasi partiler, çevreler kendi gibi düşünmeyen herkese karşı düşmanlık politikaları izliyor. Düşünce- ifade etme; bu yöndeki barışçıl toplantılar, gösteriler yapma özgürlüğü engellenmektedir. Milliyetçiliğin, ırkçılığın, siyasal İslamcı politikaların devletin kurumlarına yerleşmesi yoğunlaşmıştır. Ulusal, etnik köken; din, mezhep ayrımcılığı, ötekileştirme, kapitalizme karşı mücadele eden muhaliflere ve sosyalistlere karşı politikalar devletin tüm kurumlarına nüfuz etmiştir.

Yasal ve yaşamsal düzlemde eşit haklar temelinde kardeşlik mümkündür. Eşit, kardeşçe, özgürce yaşanacak bir dünya ve toplum mümkündür, yeter ki isteyelim ve gerçekliğine inanalım.

Kamu emekçileri Karşıyaka iskelesi karşısında oturma eyleminin 136.sını yaptı. Kanun Hükmünde Karanamelerle işlerinden atılan kamu emekçileri işlerine geri dönmek istedi.

KHK ile ihraç edilen on binlerce kişi aileleriyle birlikte ‘sivil ölüm’e terk edildi. Bir günde işsiz bırakılanlar aileleriyle birlikte açlığa, işsizliğe, her türden ekonomik, demokratik, siyasal haklarını kullanamaz hale geldiler. Onbinlerce insan derin ekonomik kriz koşullarında sosyal haklarını da kullanamıyor. Kamu emekçileri işlerini istemelerine karşın, sorunun çözümü için siyasi iktidar tarafından hiçbir adım atılmamaktadır. Fiilen işsizliğe, açlığa, mesleksizliğe, sağlık haklarından yoksunluğa terkedildiler. Hergün intiharların yaşandığı ülkemizde işinden atılan kamu emekçilerine ‘yaşamayın’ diyorlar.

Kanun hükmünde kararnamelerle işinden atılan kamu emekçileri Karşıyaka iskelesi karşısında her Çarşamba günü saat 17.00 de yaptıkları oturma eyleminin 136.sini gerçekleştirdi. İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri de oturma eylemine destek verdi.

İzmir Kamu Emekçileri Dönem Yürütmesi adına Eğitimsen İzmir 2 Nolu Şube Başkanı Hasan Ali Kılıç açıklama yaptı. Açıklama şöyle:

“Bu ülkenin vatandaşları olarak kullandığımız çalışma ve vatandaşlık haklarımıza müdahale AKP iktidarı tarafından devam ediyor. 42 aydır bu meydanda bize yaşattıkları hukuksuzluğun boyutlarını tekrar tekrar ifade etmemize hiç de aldırmıyorlar. Yeni saldırılarla, baskılarla, cezalarla korku iklimini yaymaya çalışıyorlar.

İzmir’de laiklik ve anadil ile ilgili eşit yurttaşlık hakkı talepli yapmak istediğimiz basın açıklaması engellenerek 90 arkadaşımız darp edilerek gözaltına alınmıştı. Başlattıkları yargılama süreçlerinde basın açıklaması yapma hakları engellenen ve darp edilen arkadaşlarımızın davacı olduğu kolluk kuvvetleri yerine 90 arkadaşımıza da ceza verilmiştir. Hatırlatmak isteriz ki kolluk kuvvetlerinin başında olan ve arkadaşlarımızın darp edilmesinde birinci derecede sorumluluğu olanlar FETÖ ile ilişkilendirerek tutuklamışlardı. Gün gelecek Bu gün bu hukuksal dayanağı olmayan tamamen siyasi olan bu kararı veren yargıçlar da yargı önünde yargılanacaklardır. Hukuk adına verilen bu siyasi kararın da insanlığın vicdanında kabul görmediğini belirtmek istiyoruz.

Baskıyla şiddetle savaşla ülkede yaşanan ekonomik krizin, yandaşa aktarılan kaynakların ve hukuksuzluğun üstünün örtülmek istendiğini biliyoruz. Suriye’ye, Libya’ya asker göndermenin bu ülke halklarının ihtiyaçlarından kaynaklanmadığı da açıktır.

Bu gün Suriye’ye karşı ilan edilen ve Rusya ile İran’ı da karşısına alan savaşın emekçilere, insanlığa ve halklarımıza hiçbir yararı yoktur. Öne sürülen gerekçelerin hiçbiri başka bir ülkenin topraklarında bulunulduğu ve tüm dünyanın lanetlediği çetelerin resmi garantörlüğüne soyunduğu gerçeğini değiştirmemektedir.

Biliyoruz ki, savaş koşullarında ilk öldürülen gerçeklerdir. Nitekim daha birkaç gün öncesinde toplumun her kesiminin vicdanını derinden yaralayan işsizlik nedeniyle kendini yakan ve asan vatandaşımız özgülünde büyüyen işsizlik, Kızılay-Ensar-AKP üçgeninde ortaya çıkanlar, kamu kaynaklarının yağma ve talanı, yolsuzluklar, deprem vergilerinin deprem dışında her şeye harcanmış olması, çığın altında sadece vatandaşlarımızın değil sosyal devlet vasfını kaybeden devletin kalması, uyuşturucu patronunun tahliyesi için devreye giren Cumhurbaşkanı başdanışmanı hakkındaki mahkeme ifadeleri, doların yeniden tırmanışa geçmesi ve ekonomik krizin derinleşerek devam etmesi gibi tartışmaların üzerine İdlib şalı örtülerek konuşulamaz hale getirilmek istenmektedir!

Bütün bu yaşananlara karşı çıktığımız için ihraç edildik. İdlip şalını kaldırma istemimizdendir ihracımız. Ve bundan dolayıdır ki hukuksal hiçbir karşılığı olmayan OHAL inceleme komisyonu üç buçuk yıldır bizleri oyalıyor, dosyalarımızı incelemiyor. AKP’ nin talimatlarını eksiksiz uyguluyor. Halkın vicdanında kabul görmeyen bu hukuksuzluğa fazla dayanamayacakları ortadadır. Tıpkı gezi direnişinin yargılanamayacağı gerçeği gibi… gezi direnişinde hukuksuzluğu fazla sürdüremedikleri gibi. Gezi direnişi şahsında Osman Kavala’ya yaşatılan bütün hukuksuzlukları da asla kabul etmiyoruz.

Buradan tekrar yineliyoruz. Emeğimize ve ülkemizin kaynaklarına, doğasına, parkına sahip çıkacağız. İktidar güçlerinin ideolojik ve politik çıkarları doğrultusunda uzun süredir can simidi olarak sarıldıkları milliyetçilik, din ve mezhep istismarcılığı ve militarizm üstünden yürütülen kara propagandaya ve savaş politikalarına karşı barış talebinde ısrar etmeye devam edeceğiz.

Hukuk kazanacak, biz kazanacağız, geri döneceğiz!”

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, Cezaevinde bulunan Grup Yorum üyelerinin ve ÇHD’li avukatların taleplerinin gerçekleşmesini ve çok geç olmadan açlık grevlerine ve ölüm oruçlarına dair yetkilileri ve tüm kamuoyunu duyarlı olmaya davet etti.

Konserleri yasaklanan, sık sık gözaltına alınarak sanat üretimleri engellenen, kişilik hakları zarar gören ve 239 gündür açlık grevini sürdüren Grup Yorum üyelerine, tutsak olan avukatlara ve tüm mahpuslara eşit ve adil yargılanma, sağlık haklarına erişim ve insanca yaşam koşullarının sağlanması istendi. İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde açıklama yaptı. Açıklamayı Kamu Emekçileri Sendikası(KESK) sözcüsü Mustafa Güven okudu. HDP Milletvekili Muş Milletvekili Gülistan Koçyiğit de açıklamaya katıldı ve bir konuşma yaptı. Koçyiğit Grup Yorum üyelerine ve tüm tutsaklara adalet ve insanca yaşama koşullarının sağlanması ve özgürlük istedi. Açıklama şöyle;

” Açlık Grevleri ve ölüm oruçlarına sessiz kalmayalım
Bugün burada açlık grevini ölüm orucuna çevirmiş olan Grup Yorum üyelerinin, sadece bir itirafçı beyanıyla müebbet ağır hapse mahkûm edilmiş olan ve adalet talebiyle ölüm orucunda olan Mustafa Koçak’ın ve 3 Şubat 2020 günü açlık grevine başlamış olan ÇHD Başkanı Selçuk Kozağaçlı ve ÇHD üyesi 8 avukatın yaşam haklarını savunmak ve taleplerine dikkat çekmek için toplandık.
Grup Yorum bize bu meydanlarda türkülerini söyleyebilmek için ölüm orucunda. 28 yaşındaki Mustafa Koçak, sadece adalet istediği için ölüm orucunda ve avukatlar, mücadele ettikleri kumpas davalarının bizzat mağduru oldukları için, yeniden adalet mücadelesi verebilmek, yeniden 10 Ekim Ankara Garı, Soma, Ermenek vb. katliamlarda kaybettiklerimizin sesi olabilmek, avukatlıklarını yapabilmek için açlık grevindeler.
240 gündür açlık grevinde, 40 gündür ölüm orucunda olan Grup Yorum üyesi İbrahim Köçek, 239 gündür açlık grevinde olan Helin Bölek, 225 gündür açlık grevinde olan Mustafa Koçak’ın sağlık durumları kritik aşamaya gelmiştir.
Grup Yorum’un davası, Türkiye hukuk tarihine yazılacak, dudak uçuklatan usulsüzlüklerle, ÇHD üyelerini 159 yıl hapis cezası ile cezalandıran, Barış Akademisyenlerine en fazla ceza veren, Anayasa Mahkemesi kararına rağmen yeniden yargılanma taleplerini reddeden İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından yürütülmektedir. Mahkemenin Başkanı ise, kamuoyu tarafından daha önce Selahattin Demirtaş ve Sırrı Süreyya Önder’e “acil” koduyla verdiği mahkûmiyet kararıyla tanınmıştır. ÇHD’li avukatlar da, hiçbir maddi delil olmadan, sadece itirafçı ve gizli tanık beyanlarıyla ağır cezalara mahkûm edilmişlerdir.
Bu koşullarda, ÇHD Genel Başkanı Selçuk Kozağaçlı ve 8 ÇHD üyesi avukat da, hem Grup Yorum’la dayanışmak hem de kendi yargılamalarındaki hukuksuzluklara dikkat çekmek ve bütün toplumu esir almış olan yargılama krizine kalkan olmak için açlık grevine başlamışlardır. Yargı, tamamıyla yürütmenin, muhalefet üzerindeki sopasına dönüşmüştür. Örnek olarak Gezi davası, Cumhuriyet Gazetesi davası, HDP’li seçilmişlerin davalarını anmamız yeterlidir.
Grup Yorum ve üretim alanları olan İdil Kültür Merkezi’nin çalışmaları, yıllardır polis baskısı ve yasaklarla engellenmektedir. Üyeleri sürekli gözaltına alınmakta ve tutuklanmaktadır. Açlık grevinde olan Grup Yorum üyeleri bu baskı ve konser yasaklarının son bulmasını, arkadaşlarının isimlerinin ‘terör listelerinden’ çıkarılmasını ve serbest kalarak türküler söylemeye devam etmek istemektedirler.
Diğer yandan sadece bir itirafçı beyanına dayanarak müebbet hapse mahkûm edilen Mustafa Koçak, davasının bağımsız ve tarafsız bir mahkemede yeniden görülmesini talep etmektedir.
Avukatlar, Grup Yorum ve Mustafa Koçak’ın taleplerinin kabul edilmesini ve yargının, muhalefeti sindirme aracı olarak kullanılmasına son verilmesini, bu bağlamda:
1. Tek başına gizli tanık ve türlü vaatlerle devşirilen itirafçı beyanlarına dayanarak hüküm kurulmasına son verilmesini, gizli tanıklık uygulamasının kaldırılmasını,
2. Bu tür sözde delillerle tutulan bütün siyasi mahpusların tahliyesini ve bu yargılamaların bütün sonuçlarıyla birlikte ortadan kaldırılmasını,
3. Masumiyet karinesinin yok sayılması ve yargısız infazlara vize vermek anlamına gelen, İçişleri Bakanlığı’nın, ‘Terör Listeleri’ uygulamasına son verilmesini,
4. Ağırlaştırılmış müebbet hapis infaz rejimine ve ömür boyu hapis cezası uygulamasına son verilmesi, infaz rejiminde, uluslararası hukuka uygun yeni bir yasal düzenleme yapılmasını,
5. Bütün hasta ve yaşlı mahpusların derhal serbest bırakılmasını

talep etmektedirler. Sivas katliamı hükümlüsünü yaşlılık ve hastalık nedeniyle affedenler, içerideki binlerce hasta ve yaşlı mahpusu görmemektedir. Cezaevlerinden her gün cenazeler çıkmaktadır. 80-90 yaşında ya da ağır hasta mahpuslar ölümü beklemektedir.
İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri olarak bizler, bütün muhalefetin, emekçilerin, Kürt halkının üzerinde bir zulüm makinesine dönen ve bütün baskı politikalarına hukuk elbisesi giydirmenin aracı haline getirilmiş olan yargı mekanizmasına ve mevcut hapishane politikalarına dair bu haklı taleplerin yerine getirilmesini istiyoruz.
Açlık grevleri ve ölüm oruçları, ülkemiz tarihinde çok acı izler bırakmıştır. Bu acıların bir kez daha yaşanmasını istemiyoruz. Hiçbir şeyin yaşamdan daha kutsal olmadığını düşünen bizler, elimiz yüreğimizde, açlık grevleri ve ölüm oruçlarının, olası ölüm ve geri dönüşü olmayan sakatlıklar yaşanmadan bir an önce sona erdirilmesini diliyoruz.
Bu vesileyle Mustafa Koçak’ın sağlık durumuna özel olarak vurgu yapmak istiyoruz: Bir kişinin iyilik hali içinde olduğunu söyleyebilmek için genel olarak beden kitle endeksinin % 20’nin altına inmemesi beklenir. Oysa Mustafa Koçak’ın açlık grevi eylemini ölüm orucu dönüştürdüğü tarihte (30 Eylül 2019) yapılan ölçümlerde beden kitle endeksinin % 12,72 olduğu öğrenilmişti. Ancak o tarihten bu yana kilo kaybıyla ilgili herhangi bir sağlıklı bilgi alınamadığı için ve üzerinden geçen süre de göz önüne alındığında Mustafa Koçak’ın yaşam riskinin daha da arttığını söyleyebiliriz. Savcılıklara defaten yapılan başvurulara rağmen Mustafa Koçak’ın bağımsız hekimlerce izlenmesi talebi de kabul edilmemiştir. Sağlık Bakanlığını görevlendirdiği hekimlere ise olağanüstü güvenlik önlemleri altında, hasta hekim arasında olması gereken mahremiyete ve etik ilkelere uygun olmayan koşullarda izlem ve muayene dayatıldığı için Mustafa Koçak muayeneyi kabul etmemektedir.
Sonuç olarak AKP iktidarının, ülkemizi, sanatçılarımızı ve avukatlarımızı getirdiği yer burasıdır. Bu politika ve uygulamalara bir an önce dur denilmez ise daha vahim sonuçların yaşanması olasıdır. Bu nedenle Grup Yorum üyelerinin ve ÇHD’li avukatlarımızın taleplerinin hayat bulmasını istiyor, çok daha geç olmadan açlık grevlerine ve ölüm oruçlarına dair yetkilileri ve tüm kamuoyunu duyarlı olmaya davet ediyoruz.
Grup Yorum, yeniden halkın türkülerini söylesin,
Avukatlar, yeniden emekçilerin-ezilenlerin davalarına baksın diyoruz!
Grup Yorum’a Özgürlük!
Savunmaya Özgürlük!
Mustafa Koçak ve Tüm Siyasi Mahpuslara Adalet!”