izmir Emek ve Demokrasi Güçleri: Faşizme inat, kardeşimsin Hrant!

 İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri,  Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’i, ölümünün 18.yılında Türkan saylan Kültür Merkezi önünde andı.  Anmaya Karabağlar Belediye Başkanı Helin İnan Kıray ve Konak Belediye Başkanı Nilüfer Mutlu Çınar da katıldı. Emek ve Demokrasi Güçleri adına basın açıklaması metnini İzmir Barosu Genel Sekreteri Zöhre Dalkıran okudu.

Açıklamanın tam metni şöyle:

“Değerli basın emekçileri, değerli halkımız,

Arkadaşımız, kardeşimiz Hrant Dink’in aramızdan kopartılışının yıldönümünde yine demokrasi, insan hakları, özgürlük ve adalet talepleri ile bir araya gelmiş bulunuyoruz.

Kardeşlikten başka bir şey istemeyen, yazdıklarıyla, söyledikleriyle her zaman barışı öne çıkaran Hrant Dink, göz göre göre gelen bir cinayetin kurbanı oldu. Birçok siyasi cinayette olduğu gibi Dink suikastında da birtakım güç odakları Dink’i önce hedef tahtasına koydular, yalnızlaştırdılar, düşmanlaştırdılar ve ardından da faşist bir tetikçiye tetiği çektirerek Hrant’ımızı katlettiler. Bu göstere göstere gerçekleştirilen bir siyasi cinayetti. Cinayetin ardından ‘yakalanan’ katile düzülen methiyeler, cinayeti meşrulaştırmaya çalışan propaganda ve hatta cani ile sanki bir pop yıldızıymışçasına birlikte fotoğraf çektiren, sırtını sıvazlayan, onu cesaretlendirici sözler söyleyen polislerin varlığı ve tavrı bile bu cinayetin sorumlusunun sadece 17 yaşındaki cahil ve faşist bir tetikçi olmadığını gün gibi ortaya koymuştur.

Dink suikastının öfkeli bir gencin gidip bir insanı vurmasından çok öte olduğu hem yukarıda bahsettiğimiz hususlar hem de cinayetin siyasi yönünün aradan geçen onca yıla rağmen hiç araştırılmaması, soruşturulmaması; bunu yapmak isteyenlerin de çeşitli şekillerde engellenmesi ile bir kez daha gün yüzüne çıkmıştır. Gerçekten de ne cinayet emrini verenler, ne onların bağlı olduğu güç odakları ne de aylarca hedef gösterilmiş bir gazeteciyi korumayan devletin sorumluluğu ne tartışılmış ne de adalet huzuruna çıkarılmıştır. Yakın tarihimizdeki devrimci, sosyalist, muhalif birçok aydın insanımızın katillerinin bulunmaması, tetiği çekenler bulunsa bile bunun arkasındaki örgütlü güç ve siyasi kuvvetin asla tespit edilip cezalandırılmaması, Dink cinayetinin de diğer siyasi cinayetlerle birlikte ele alınması gerekliliğini ortaya koymaktadır.

Musa Anterlerden Uğur Mumculara, Turan Dursunlardan Hrant Dink’e kadar düzene muhalif insanlarımızın katledilmesi bu coğrafyanın kaderi olmamalıdır. Bu coğrafya insanın, emeğin, doğanın, çocukların, kadınların özgürleşmesi ve hak ettiği yerde yaşaması için canını veren insanlar sayesinde halen bir ülke niteliğine sahiptir. Bu ülkeyi ülke yapan, onu ilerletmek, geliştirmek, özgürleştirmek için ömrünü cezaevlerinde veya idam sehpalarında feda eden insanların ürettikleri, bıraktıkları mirastır. Bu ülkeyi sevmekten vazgeçmememizi sağlayan şey milyonlarca yoksulun, ezilenin, dışlanan kesimlerin, emekçilerin yarattığı değerdir. Ve Hrant Dink, bu ülkenin demokratik değerlerinin bir toplamı ve bu toplamın sokak ortasında yüzükoyun yere serilmesine rağmen bir türlü yok edilememesidir.

Değerli basın mensupları, değerli halkımız,

Barış, kardeşlik, eşitlik, demokrasi, özgürlük gibi değerler bir gün herkesin ortak değeri haline gelecektir. 17 yaşındaki birine tetik çektirenlerin cezasızlık üzerine kurulu hükümranlığı bir gün elbet son bulacaktır. Ve bu son buluş, sihirli bir değnek vasıtasıyla olmayacaktır.

Değerli halkımız,

Bu ülkede politik cinayetler egemen sınıfların çıkarlarına çomak sokulmadan aydınlatılamayacaktır. Hiçbir siyasi cinayet kamuoyunun vicdanı rahat bir şekilde yargılanmamış, cezalandırılmamıştır. Kameraların gözü önünde katledilen Diyarbakır Barosu Başkanı Av. Tahir Elçi’nin dosyasında tüm sanıklara beraat kararı verilmiş, dava bin türlü usulsüzlükler ile alelacele kapatılmıştır. Örnekleri çoğaltmak mümkündür. O yüzden toplumsal tepki ve baskı olmaksızın ne siyasi cinayetler önlenebilir ne de işlenen cinayetler aydınlatılabilir. Bunu sağlamak da toplumun demokratik tepkisini birleşerek ve en güçlü ve kararlı şekilde ortaya koymasıyla mümkün olabilir.

Türkiye’nin tüm emekçileri, işçileri,

Hrant’ı düştüğü yerden kaldırın. Kanını silin. Omuzlarından tutup kaldırın onu. Ne onu, ne de diğer Hrantları bir daha yere düşürmeyin. Bu ülkeyi canilerin, katillerin, faşistlerin at koşturduğu bir yer olmaktan çıkarın. İnsanların sokak ortalarında infaz edildiği, ekmek almaya giden çocukların katledildiği bir ülke yerine Berkin’le Hrant’ın el ele çocuk parkına gidebildiği bir ülke yaratın. Yaratın, çünkü bundan başka hiçbir çaremiz yok. Savaşmaktan, düşmanlıktan, vahşetten para kazanan, beslenen karanlık güçlerden kurtulmadıkça bu ülkenin çocuklarına gün yüzü ne yazık ki yok.

Bu duygu ve düşünceler ışığında bir kez daha haykırıyoruz:

Faşizme inat, kardeşimsin Hrant!”

Türkiye Mimar Mühendis Odaları Birliği (TMMOB):Gezi Davası tutuklamalarından 1000 gün sonra inatla ve ısrarla bir kez daha haykırıyoruz; Halkın vicdanını derinden yaralayan bu kararların hiçbir hükmü yoktur. Bu siyasi zorbalıktan derhal vazgeçin ve arkadaşlarımızı derhal serbest bırakın.

TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu,  Gezi Davası tutuklamalarının 1000. gününde sokağa çıktı. TMMOB nin merkezi olarak hazırlanan basın açıklaması metnini, Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde TMMOB Şehir Plancıları Odası İzmir Şube Sekreteri Ayşegül Yarış okudu. İzmir Emek Demokrasi Güçleri,  Konak Belediye Başkanı Nilüfer Mutluçınar ve Karabağlar Belediye Başkanı Helin İnan Kınay  da etkinliğe katıldı.

Açıklamanın tam metni şöyle:

“Ülkemizin Aydınlık Geleceğini, Mesleklerimizi, Arkadaşlarımızı ve Gezi’yi Savunmaktan Vazgeçmeyeceğiz!

Değerli Basın Emekçileri, Sevgili Arkadaşlar,

Tam 1000 gün oldu. Arkadaşlarımız, dostlarımız, meslektaşlarımız bizden alınalı 1000 gün oldu. 1000 gündür bizler arkadaşlarımıza kavuşacağımız günü bekliyoruz. Bitmeyen bir adalet utancına şahitlik ediyoruz.

Aralarında Şehir Plancıları Odası Onur Kurulu üyesi Tayfun Kahraman, Mimarlar Odası Avukatı Can Atalay’ın da bulunduğu arkadaşlarımız 1000 gündür cezaevinde tutuluyor.

Uydurma delillerle, kurgulanmış bir iddianameyle yürütülen yargı süreci, siyasal iktidarın hukuk ve adalet anlayışının çarpıklığının en somut göstergesi olarak tarihe geçmiştir.

Bizler çok iyi biliyoruz ki arkadaşlarımız bir suç işledikleri için değil, siyasi iktidarın hesaplaşmaktan, yüzleşmekten korktuğu gerçeklerden kaçmanın bir aracı olarak tutsak edilmiştir. Arkadaşlarımız mesleklerini halkın faydasını gözeterek yerine getirdikleri için tutsak edilmiştir.

Gezi Direnişi beşli çetelere verilen ihalelerin, derelerimizi, ormanlarımızı, kıyılarımızı sermayeye satanların karşısında; emeğin, emekçilerin, gençlerin, emeklilerin, kadınların yani tüm halk kesimlerinin sesi olmuştur.

Gezi Direnişi ve bu direnişin parçası olmuş herkes, tarih karşısında ve toplum vicdanında tertemiz ve lekesizdir. Siyasi iktidarın asıl cezalandırmak istediği Gezi Direnişi olduğu kadar, parkına, şehrine, doğasına, tarihine sahip çıkan mühendis, mimar ve şehir plancılarıdır. Mesleki bilgisini halktan yanan kullanan kamucu mühendis, mimar, şehir plancılarının mücadelesidir; TMMOB ve bağlı odalarının onurlu mücadele geleneğidir.

Buradan bir kez daha iktidara sesleniyoruz: hukuku ve yargı organlarını siyasal çıkarlarınız doğrultusunda kullanmaktan vazgeçin. Doğamıza, tarihimize, yaşamımıza sahip çıkmak suç değildir. Mesleki sorumluluğumuz gereği bilimin ve tekniğin yol göstericiliğinde toplumu aydınlatmak suç değildir.

Değerli Basın Emekçileri, Sevgili Arkadaşlar,

Siyasi iktidarın tüm bu saldırı politikalarının altında üzerini örtmek istediği büyük bir toplumsal dram ve başarısızlık tablosu yatmaktadır.

 İçerisinden geçtikleri her krizi ücretleri aşağı çekerek, emekçilerin haklarını törpüleyerek, sendikasızlaştırarak, çalışma yaşamını güvencesizleştirerek, toplumu her açıdan baskı ve zor altına alarak atlatmayı deniyor.

Arkadaşlarımızın, 1000 gündür tutuklu olmasının sebebi de bizleri, tüm halk kesimlerini sindirmek istemeleridir.

Bizler bu ülkenin aydınlık yarınları için direnen, emeğine, haklarına ve Gezi’ye sahip çıkan milyonlar olarak, bütün bu yıldırma politikalarına karşı mücadele etmeye devam edeceğiz.

Çünkü Gezi’ye baktığımızda; bilim ve tekniğin ışığında, tüm canlıların yaşam hakkına saygılı, eşit, onurlu, barış içerisinde yaşayacağımız, adil bir ülke umudunun ne kadar diri olduğunu görüyoruz. Geleceğimizi, çocuklarımızın yarınlarını görüyoruz.

Biliyoruz ki Gezi teslim alınamaz. Gezi Direnişi’nin sesleri, bugün hala ülkemizin sokaklarında yarınları, emekten, eşitlikten ve adaletten yana kurabilmenin umuduyla yankılanmaktadır.

Değerli Basın Emekçileri, Sevgili Arkadaşlar,

TMMOB ve bağlı odaların en temel amacı, bilimi ve tekniği halkın yararına kullanarak kamusal alanları savunmaktır. Siyasi iktidarın TMMOB’yi cezalandırmak istemesinin asıl nedeni TMMOB ve bağlı odalarının toplumcu çizgisidir.

Mesleklerimizin gereği halka ait olanı korumak, kamu yararını savunmak biz mühendis, mimar ve şehir plancılarının temel görevidir. Bu görev doğrultusunda, İstanbul kentinin en önemli kamusal alanlarından biri olan Gezi Parkı’nı korumak, Gezi Parkı park olarak kalsın diye mücadele etmek mesleğimizin en önemli toplumsal sorumluluğudur.

İşte bu yüzden bilinmelidir ki hiçbir dava ve hiçbir karar, Gezi’nin , demokratik kamuoyu ve yasalar önündeki meşruiyetini gölgeleyemez ve hiçbir güç bizlerin emekten, halkımızdan, ülkemizden, mesleğimiz ve bilimsel teknik doğrulardan yana duruşumuzu engelleyemez.

TMMOB, arkadaşlarımızın yanında olmaya, doğru bildiklerini söylemeye, halkımızdan, ülkemizden yana kamu yararını savunma mücadelesini sürdürecektir.

 

TMMOB”

İzmir Kadın Platformu: Av.Dilek Ekmekçi yalnız değildir.Mücadelesi mücadelemizdir.

İzmir Kadın Platformu,  Konak PTT önünde buluşarak tutuklu bulunan Av. Dilek Ekmekçi’ye dayanışma kartları gönderdi ve açıklama yaptı.

Açıklamanın tam metni;

“Avukat Dilek Ekmekçi, 1 Eylül 2024’te ofisinde gözaltına alındıktan sonra sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek tutuklandı. “silahlı terör örgütüne üye olmak” suçlarından yargılanan ve 22 Ekinde tahliye edilen avukat Dilek Ekmekçi, “kamu görevlisine hakaret” ve “iftira” suçlamasıyla yeniden tutuklandı.; Dilek Ekmekçi, adalet isteği nedeniyle 18 Kasım’dan beri cezaevinde “açlık grevi”ne başladı. Kadınların talebi üzerine 28 Aralıkta açlık grevine son verdi.

Avukat Dilek Ekmekçi, devlet yurtlarında kalan kız çocuklarının fuhuş ve uyuşturucu bağlantılı çeteler tarafından istismara maruz bırakıldığı iddiaları başta olmak üzere toplumsal vicdanı yaralayan birçok konudaki itirazları ile tanınıyor. Bu nedenle haftalardır tutuklu. Av. Dilek Ekmekçi’nin bir an önce serbest bırakılmasını istiyoruz.

Dayanışma için Türkiye’nin çeşitli kentlerinden yazdığımız mektup ve kartlarımızı yolluyoruz.

Dilek Ekmekçi yalnız değildir, mücadelesi mücadelemizde.

Yaşasın Kadın Dayanışması!”

Yeni yılınız kutlu olsun.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri:Maraş’ta, 19 Aralık cezaevleri operasyonlarında ve Roboski’de katledilenleri andı.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri,  Türkan saylan Kültür Merkezi önünde, Maraş’ta, 19 Aralık cezaevleri operasyonlarında ve Roboski’de  katledilenleri andı. “Rooski ve Maraş katliamlarını unutmadık unutturmayacağız” pankartı açan emek ve demokrasi güçleri  “Dersim Maraş Roboski unutulmaz hiçbiri”, “Roboskiyi unutma unutturma”,  “Faşizme karşı omuz omuza”,  sloganlarını attı.

Basın açıklamasını metnini  Eğitim-Sen 1 No’lu Şube Başkanı  Nazif Ceylan okudu. Açıklamanın metni şöyle:

“Değerli basın mensupları, kıymetli halkımız,

Aralık ayı geldiğinde bu ülkenin aydın, demokrat, yurtsever insanlarının yüzü ne yazık ki acıya boğuluyor. 26 Aralık 1978 Maraş Katliamı, adına ‘Hayata Dönüş’ dedikleri ancak 32 insanın yaşamdan koparıldığı 19 Aralık 2000 cezaevleri katliamı ve 2011 yılında gerçekleşen üç ayrı hava saldırısında 17’si çocuk 34 yoksul köylünün katledildiği Roboski Katliamı bu ülkenin acılarla dolu tarihindeki sayfalardan ne yazık ki bazıları…

Maraş ülke tarihinin en vahşi pogromlarından birisidir. Alevi ve devrimci/solcu halkın ev ev işaretlenerek, yalan propagandalarla gericilerin kışkırtılıp örgütlenerek en vahşi şekilde katliama giden yolun taşlarının tek tek nasıl döşendiğinin bir resmidir. Bu resimde en önemli unsur ise 7 gün boyunca süren katliama karşı güvenlik güçlerinin hiçbir etkili bir müdahalede bulunmaması ve Türkiye tarihinin utanç sayfalarından birinin yazılmış olması, katliamın arkasındaki güçlerin ise hiçbir zaman ortaya çıkarılmayarak, bugün de geçerli olan cezasızlık politikasının hüküm sürdüğü bir yargılama süreci yaşanmış olmasıdır.

19 Aralık’taki operasyonun adı her ne kadar ‘hayata dönüş’ olsa da silahsız ve savunmasız insanların katledildiği bir operasyonun ne kadar hayata dair olduğu bugüne kadar yanıtlanmadı. Televizyonlarda izletilen operasyon görüntülerine, tanıklıklara ve delillere rağmen bu operasyonun sorumluları ve uygulayıcıları hakkında hiçbir etkin soruşturma yürütülmedi, hatta aralarında devlet üstün hizmet madalyasına layık görülenler bile oldu. Yoğun kamuoyu baskısının da etkisiyle açılan davaların tümünde ise ya zamanaşımı ile düşme kararı verildi ya da sanıkların beraatine hükmedildi. Ne var ki insanları hayattan koparan ‘hayata dönüş’ operasyonu, toplumun hafızasından hiçbir zaman silinmedi.

28.12.2011’de, o bölgede yaygın olduğu kamu görevlileri dahil herkesçe bilinen şekilde, Irak’ın kuzeyinden getirdikleri mazot ve kaçak gıdaları taşıyan katırlarla sınırı geçtikleri sırada, 17’si çocuk 34 yurttaşımız, yaklaşık bir saat içinde üç ayrı hava saldırısında atılan bombalarla yaşamını yitirdi. Yetkililer Roboski olayında resmi özre gerek olmadığını belirterek, yaşamını yitirenlerin ailelerine tazminat ödemekle yetindiler. Ne etkin bir soruşturma yürütüldü ne de sorumlular yargılanabildi. Takipsizlik kararları ile 34 ölümün üzeri örtüldü.

Maraş’ta yaşanan olaylarda devlet katliam bittikten, daha doğrusu faşistlerin saldırılarının mahalle mahalle, ev ev direnilerek püskürtüldüğünün anlaşılmasından sonra müdahale etti. 19 Aralık operasyonlarını yapan doğrudan devletin kolluk güçleri oldu. Roboski’deki 34 yoksul köylü yine F-16’larla bombalanarak hayatını kaybetti. Bunca acı, bunca ölümün sorumluları ise hiçbir ceza almadı.

 

Değerli basın mensupları, kıymetli halkımız,

Aralık ayı ülke tarihinde derin yaralar bırakan 3 katliamın anmaları ile Dünya İnsan Hakları Günü’nün harmanlandığı trajik bir dönem… Ülkede başta yaşam hakkı olmak üzere en temel insan haklarının, özgürlüklerin ve demokrasinin bir şenlik, bir bayram havası içerisinde kutlanabildiği etkinlikler olmasını arzu ederken çok büyük 3 katliamda yaşamlarını yitirenleri anmak ülkenin insan hakları konusundaki seviyesini göstermektedir. Bu ülkede faşizm, sistematik ve kurumsal bir kimliğe sahiptir. Gerçekleştirdiği insanlık düşmanı eylemlerin hiçbirisinden yargılanmamak, bir teamül haline gelmiştir. Bırakın yargılanmayı, katliamlara katılanlar, örgütleyenler ödüllendirilmekte, terfiler almakta, görevlerini layıkıyla yerine getirmenin hediyeleriyle yaşamlarını sürdürmektedirler. Bu ülkede faşizm daha doğmamış bebeklerin annelerinin karnından çıkartılıp katledilmesidir. Bu ülkede faşizm, insanların alevi, kürt veya devrimci oldukları için idam sehpalarında, sokak ortasında infazlarda, pogromlarda, kitlesel kıyımlarda veya bir baro başkanının canlı yayında, herkesin gözü önünde katledilmesidir. Bu ülkede faşizm, faşistlerin ve onları yönetenlerin eylemleri nedeniyle ceza almayacaklarını bildikleri için sistematik hale gelmiştir.

Ne var ki umut hala vardır. İnsanların etnik veya sınıfsal kökeni, cinsiyeti, dini, dili, rengi, siyasi görüşü, mezhebi, cinsel yönelimi nedeniyle düşmanlaştırılmadığı, katledilmediği bir ülke yaratmak bizlerin elindedir. Demokrasi, bağımsızlık ve özgürlük, bu ülke için hayal değildir. Bir avuç sömürücü azınlık ve onların artıklarıyla yaşayan faşist örgütlenmeler, halkın demokratik tepkisi karşısında yenilecektir. Barış, savaşa galip gelecektir. Özgürlük esarete, insanlık barbarlığa, demokrasi faşizme karşı zaferini bir gün mutlaka ilan edecektir. Bu ülkenin insanları bir gün mutlaka kardeşliğe, birlik ve dayanışmaya, bolluk ve refaha kavuşacaklardır. Gecelerinde aç yatılmayacak, bütün çocuklar şeker de yiyebilecektir. Bu güzel tablo ise ancak birlik, mücadele ve dayanışma ile elde edilebilecektir. Bağımsızlık, özgürlük ve demokrasi mücadelesi hiçbir zaman kısa soluklu olmamıştır. İnsan hakları, ancak can pahasına sürdürülen mücadeleler ile elde edilmiştir. Bizler katliamlara, faşizmin hiçbir çeşidine alışmayacak, halkımızı da alıştırmayacağız. Bunları normalleştirmeye çalışanlara karşı elbirliği ile mücadelemizi sürdüreceğiz. Bu ülkede yeni Çorumların, Maraşların, Sivasların, 19 Aralıkların, Roboskilerin yaşanmasına izin vermeyeceğiz.

Bu duygu ve düşünceler ışığında Maraş’ta, 19 Aralık cezaevleri operasyonlarında ve Roboski’de yaşamını yitirenleri saygıyla anıyor, anılarını mücadelemizde yaşatacağımızı bir kez daha vurguluyoruz.”

MUHAMMED YAVUZ

                                                                          MUHAMMED YAVUZ (1955-15.12.2024)

EÜ. Kimya Mühendisliği 1978 mezunu  arkadaşımızı kaybettik. Enerji Yapı Yol Sen önceki dönem Şube Başkanlarından olan Muhammed Yavuz  Antalya/Aksu Kurşunlu mezarlığında uğurlandı.      Başimiz sağolsun.    Ailesine ve dostlara sabır dileriz.

HÜSEYİN MULLAAZİZ (HÜSEYİN HASAN)

                                                         HÜSEYİN MULLAAZİZ (HÜSEYİN HASAN  1955-30.11.2024) 

Her gün bir acı haberle sarsılıyoruz.
” Yaprak dökümü”.
‘Bu gün Dr. Hüseyin Mullaaziz (Hüseyin Hasan) arkadaşımızı yitirdik. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi 78 kuşağı Kıbrıs’lı yoldaşımız. Uzun zaman Soma da doktorluk yaptı. İzmir- Bornova’da yaşıyordu.  Başımız sağolsun.  Ailesine ve dostlara sabır dileriz.  Bayraklı Fatih camisinden uğurlandı..
Hüseyin yoldaşımız anıları ve mücadelesiyle yaşayacak.

 

YILMAZ CEREK

                                                                                  YILMAZ CEREK (1958-27.11.2024)

Adı Yılmaz, kendi yılmazdı…

Çok değil ortaokula yeni başlamış öğrencileriz, küçüğüz ama sokaktayız, sıcak günlerde mahallede
çılgınca top oynar sucuk gibi terlerdik… serinlemek için mezarlığın altında Abazoğlu’nun ‘boklu’
gölüne girer serinlerdik, bizim oraların deyimiyle ‘çimerdik’ demek daha doğru.

İlk kez orada gördüm tanıdım Yılmaz’ı, komşu mahalle çocuklarıydık. Diğer arkadaşlarından daha zayıf,
uzun boylu, ince dalan, esmer tenli, zeytin gözlüydü, cılız yapısına rağmen çevresine müdahil,
arkadaşlarını yönlendiren, sözünü dinleten biri olarak hatırlıyorum.

Hepimiz çocukluğumuzdan az biraz mahalleler arası iddiaları, çekişmeleri, kavgaları hatırlarız. Bizimkisi
kavgadan çok mahalleler arası rekabetten doğan gerginlik . Komşu mahalle ile ilişki kurmadan daha
sınırlı seviyede çok muhatap olunmadığı bir dönemdi, ilk kez onun girişimiyle komşu mahallemizle
muhatap olup tanıştık, gölü hep beraber kullanmaya başladık… Bunda belki de Yılmaz’ların oturduğu
Öğretmenler sokağı sakinlerinin okumuş mektep medrese görmüş, kültürlü olmalarının da etkisi
vardır, kim bilir…

Ortaokul sonlarına doğru okulla birlikte gölet muhabbetleri de bitince Yılmaz’la uzun süre
karşılaşamadık.

O liseye devam ederken benim yolum Sanat okuluna düşmüştü. Sanat okulu bittiğinde İstanbul’da
yaklaşık 1 yıl torna işçisi olarak çalıştığım fabrikada, Disk Maden İş sayesinde sol düşünceyle tanışarak
Merzifon’a döndüm. Döner dönmez memlekette devrimci kimler var diye bakınırken, ilkokul
arkadaşım Arif aracılığıyla farklı örgütlere sempati duyan devrimci gençlerin bir toplantısında buldum
kendimi ve Yılmaz’ı… Ben de dahil hepimizin Aydınlık’tan TİP’e kadar uzanan geniş yelpazede yol
arayışımız bir süre devam etti . Bu süreçte okurduk, çokça yayın takip ederek dünyadaki siyasi
gelişmeleri takip ederdik. Her zaman ciddi değildik, gırgırımız şamatamız da eksik olmazdı, Yılmaz isim
takmayı çok severdi, dönemin siyasi tiplemelerine göre isimler takılırdı her birimize, Allende’miz,
Pinochet’imiz vardı, bizde Yılmaz’ı sertliğine vurgu yapmak için Salazar yapmıştık  bir süre…

Merzifon’a dönüşümle beraber zaman zaman ve kısa aralıklarla kesintiye uğrasa da yaklaşık 3 yıl
boyunca Yılmaz’ın devrimci gençleri yönlendirmesi, örgütlemesi ve önderlik etmesine tanıklık ettim…
Merzifon’da sol hareketin  gençler arasındaki ateşleyicisi oldu, en kitlesel gençlik örgütüne liderlik
ederken diğer tüm devrimci güç ve gruplara karşı dar grupçuluktan uzak pozitif  yaklaşmış, devrimci
gençlerin tümünün katılımıyla daha etkin ve güçlü eylemlere yönlendirme becerisini göstermiş .

Yine o günlerde Meray Ayçiçek Yağ Fabrikası açılmış . Merzifon’un en büyük ve en fazla işçi çalıştıracak
fabrikasıydı. İşçi alımına başlanmış, fabrika yavaş yavaş faaliyete geçiyordu. Sermayesinin yarısı
oranında kooperatif temelli bir fabrika olması nedeniyle, tüm Merzifon halkının gözü kulağı oradaydı.
Bir kış günü onlarca işçinin işten atıldığı ve işçilerin direnişe başladığı haberi Yılmaz’dan gelmişti . Hep
birlikte koştuk fabrikanın önüne. Merzifon, ilk fabrikasıyla beraber ilk işçi direnişine de tanık oluyordu.
Fabrikanın kapısının önüne grev çadırı kurulmuş, havanın soğuk olması nedeniyle önünde ateş
yakılmıştı . Atılan işçiler fabrikanın kapısını kapatmış, jandarmalar gelmiş kapıya yakın bir yerde
bekliyorlardı. Gergin bir ortamda pazarlıklar görüşmeler  bir  hafta  on gün kadar sürmüştü. Biz gençler
Yılmaz’ın yönlendirmesiyle gerekli olacak her şey için mümkün olduğunca kalabalık orada olurduk. İlk
kez Nihat (Toktay) ağabeyle orada tanıştık, henüz çiçeği burnunda genç bir avukattı . Akşamları Grev
çadırında geç saatlere kadar işçilerle görüşür onlara hukuki haklarını anlatır, aydınlatır ve idareyle
görüşmelere katılırdı. Samsun’dan Eşber (Yağmurdereli) ağabey geldi birkaç gün hukuk desteği
vermek için, ama daha çok megafonik sesiyle siyasi eğitim vermişti işçilere…

Atılan işçilerin işe tekrar alınmasıyla sonuçlanan direniş, gençlik harekemizi canlandırmış daha çok
gence ulaşmamızı sağlamış, bizlere tecrübe olmuştu.

Şehirde öğretmen hareketi güçlüydü, merkezde bulunan Töb–Der binası çok hareketliydi,
öğretmenler kendi aralarında sık sık seminerler tartışmalar düzenlerdi. Yılmaz yanına bir arkadaş
alarak bu toplantıların çoğuna katılırdı. Beraber gittiğimiz bir akşam Şeref (Aydın) hocayla tanıştırdı
beni, sonra düzenli aralıklarla sürdü görüşmelerimiz. Bazen Çorum’dan Mahmut (Pala) hoca gelirdi
Töb-Der’e… Yönümüz belli olmuştu artık, Nurettin  Altaylı’yla kesişti yolumuz… Tüm bu önderleri ve
yiğit devrimcileri Yılmaz sayesinde tanımış oldum.

Köylüler arasında oldukça etkin Vahittin  abimiz vardı bize güç veren, yol gösteren… Yılmaz başta olmak
üzere propaganda için hep birlikte köylere giderdik.

Ülkede gelişen sol harekete paralel, özellikle gençler arasında bize sempati duyan yaşları ortaokul
seviyesine kadar inen çok fazla genç sempatizanlarımız vardı. O günlerde yine Yılmaz’ın önerisi ve
başkanlığında gecikmeden Merzifon YDGD’yi kurduk, ekin (buğday) pazarının altında 3 katlı bir
binanın üst katını kiralamıştık. Güzel bir derneğimiz vardı, her gün gençlerden yeni katılımlar oluyordu,
okul çıkışlarında sürekli toplantı ve eğitimlerimiz olurdu… Halkın Kurtuluşu gazetesini ana caddede
yukardan aşağıya topluca sesli propaganda eşliğinde dağıtmaya başlamıştık. Bu günlerde gerek
Amasya gerekse Samsun’daki devrimcilerle çok yakın ilişki ve ile iletişim içindeydik, bunları genellikle
Yılmaz organize ederdi. Çorum,  Ankara ve İstanbul’daki tüm önemli mitinglere otobüslerle gider,
topluca katılım organize ederdik.

Bu hareketliliğimiz, çok geçmeden faşistler ve polislerin dikkatini çekti dernek basmalar, kavgalar, göz
altılarla engellemeye çalıştılar. Mücadele sertleşmiş , tüm sertliğine rağmen Merzifon gençliği başta
Yılmaz önderliğinde bu baskılara yiğitçe direndi. Ana davalarımızın yanında lafı olmaz ama, o günlerin
faturası için 12 Eylül’den sonra Yılmaz’la birlikte Merzifon YDGD davasından gıyabımızda
yargılanmıştık.

Bu hareketli günlerin arasında önce ben ODTÜ için, sonra Yılmaz öğretmen olması nedeniyle
Merzifon’dan ayrılmak zorunda kaldık, Merzifon’daki mücadeleyi diğer arkadaşlarımız ve gençler
başarıyla sürdürdüler.

Bir kez daha Yılmaz’la ayrılmıştık. Sonrasında 12 Eylül’e kadar geçen günlerin oldukça sert ve çok
tempolu geçmesi nedeniyle zaman zaman haber almak dışında ilişkimiz olamadı.

Bu ara dönemde Samsun ve bölgesindeki devrimci gençlik hareketinin önderi Nurettin  Altaylı faşistler
tarafından katledildi. Hepimiz çok üzülmüştük, ama çocuğuna adını koyacak kadar sevdiği yiğit
devrimci genç komünist Nurettin  Altaylı’ nın kaybı  Yılmaz için çok daha üzücü olmuştu. Yılmaz’la her
görüşmemizde mutlaka Nurettin’i anardık…

12 Eylül olmuş, Mamak Askeri Cezaevi A blokta kadınlar koğuşundan sonraki ilk erkek koğuşundayım.
Bir gün koğuşa Kastamonu bölgesi öğretmen hareketinden Sami hocayı getirdiler. Epey hırpalanmış
toparlanıp kendine geldikten sonra sohbet esnasında Yılmaz’la cürüm olduklarını, Yılmaz’ında Zemin
1-2-3 de olduğunu öğrendim. Aynı koğuşta kaldığımız sürece Sami hocayla oldukça yakın olduk. Bu
yakınlığımız Sami hocanın düzgün karakteri ve samimiyeti yanında sanırım Yılmaz’ın arkadaşı
olmasının katkısı çoktu, Sami hocayı onun emaneti olarak görmüştüm. Sami hocadan dinlediğim
Yılmaz ile benim tanıdığım Yılmaz birebir aynıydı. Çok geçmeden bir gün görüşçü listesinde Yılmaz’la
benim ismimi peş peşe okudular. Annelerimiz birlikte geldikleri için bizde aynı grupta görüşe
çıkacaktık. O günlerde görüşe çıkmak bir işkenceydi. Görüşe çıkacak tutuklular en uzaktaki koğuştan
toplanmaya başlayarak görüş kabinlerinin olduğu yere kadar askeri nizamda götürülür, koridor
boyunca her mazgallı kapıda bolca coplanırdı. En yakın koğuş olduğumuz için biz şanslı sayılırdık, en az
cop yiyen biz oluyorduk. Yılmaz’ın bulunduğu grup bizim koğuşun önüne geldiğinde ben de sıraya
girerek aynı muameleyle görüş alanına götürüldük. Görüşme kabinleri önünde sıramızı beklerken
arkadaki askere çaktırmadan sessizce sohbete başladık. Anlatacak ve aktaracak çok şeyimiz vardı,
bitmemişti… Görüşmeden sonra geri dönerken yine aynı gruptaydık, bizim koğuşa geldiğimizde Yılmaz
en son koğuşa gitmesi gerekirken benimle bizim koğuşun önünde kaldı, gardiyan gelip kapıyı açıncaya
kadar bitmeyen sohbetimizi devam ettirdik. Gardiyan kapıyı açmaya geldiğinde Yılmaz, Zemin 1-2-3
koğuşunda kaldığını söyleyince ortalık karıştı . Yılmaz, cezaevine yeni geldiğini, bilmediği için yanlışlık
yaptığı gibi mantıklı bir yalan uydursa da dinlemediler tabi. Daha sonraki arkadaş sohbetlerimizde
benim yüzümden, koğuşuna kadar her mazgallı kapıda gardiyanı bekleme süresince onlarca cop
yediğini anlatır, yediği dayağın sitemini ederdi…

Bu arada Sami hocayı da anmadan geçmeyelim. Emekliler sendikası çalışmaları yaparken 3-4 yıl öce
trafik kazasında kaybettik kendisini, anılarda yaşasın.

Cezaevi askerlik vs. derken 90’lı yıllarda Ankara’da tekrar yollarımız kesişti , yaşamımızı devam
ettirebilmek için iş güç peşindeydik, Yılmaz’ın şantiye ortamında işçilerle birlikte olan iş hayatını
seçmesi de dünya görüşünün yansımasıydı bence.

O hep mücadelenin içinde oldu, 12 Eylül’de gasp edilen haklarını geri almak, insanlık dışı uygulamalar
yapan Mamak işkencecilerinin ortaya çıkarılması ve yargılanması için amansız takipteydi. Devrimci
78’liler Federasyonu tarafından oluşturulan 12 Eylül Utanç Müzesi’nin yıllar süren çalışmalarına çok
emek verdi. Devrim mücadelesinde kaybettiğimiz devrimcilerin anılarının yaşatılması ve hafıza
kaybımızın önlenmesi için çok çalıştı .

Merzifon’la ilgisini hiç kesmedi, belediye tarafından şehrin en büyük ikinci meydanına 12 Eylül de
Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanlığı yapmış psikolojik harekât uzmanı eski Özel Harp Daire Başkanı ve
maalesef Merzifonlu olan Kemal Yamak adının verilmesine ilk tepki verenlerden oldu, belediyeye itiraz
başta olmak üzere kamuoyu yaratmak ve  tepkiyi büyütmek için çalıştı .

Hayatın içindeydi hep, teoriden çok uygulama peşindeydi, tepki ve talepleri örgütlemeyi iyi bilirdi.
İnandığı devrim ve sosyalizm yolunda her zaman somut olarak yapılacaklar üzerine yoğunlaşmış
eylemciydi. Tüm faaliyetlerinde, yolun başında Merzifon’da tanıdığım; tek bir devrimciyi dahi dışarda
bırakmayan, dar grupçuluktan uzak, tüm devrimci grupları katmaya çalışan ve önemseyen Yılmaz
vardı.

12 Eylül de gasp edilen kişisel haklarının bir zerresini dahi bırakmama inadıyla amansız mücadele etti ,
geri almaya hak kazandığı kazanımları diğer emsallerine ulaştırarak onların da bu haklarını geri
almaları için yönlendirerek teşvik etti .

Bana kızdığı zaman gözlüğünün üstünden bakıp ‘aslanım’ derdi, ‘’sen işkence görmedin mi, Mamak ta
eşek sudan gelinceye kadar dayak yemedin mi, işte ben senin de hakkını koruyorum’’ derdi…

Onunla en son, yol arkadaşlarımızla beraber doya doya muhabbet ettiğimiz Merzifon’daki EMEP
buluşmasında beraberdik. Uzun zamandır görüşemediğimiz, bizden sonra Merzifon’u teslim ettiğimiz
gençliğimizin ortaokullu önderleri Sadık ve arkadaşları başta olmak üzere tüm yol arkadaşlarımızla
görüşeceğimiz için heyecanla bir araya gelmiştik. Ve geceye Şeref hocanın emaneti , belki de yaşayan
en yaşlı komünist olan Vahittin abimiz sürpriz yapmıştı . Eski günleri yad ederek, anılarımızı hatırladık.
Bana takılmayı severdi yine muzipliği tuttu takılmalara başladı. Bizi tanıyan ve yanlış anlaşılmayacağını
bildiği arkadaşlarımıza benim örgütte  yükselmek için rüşvet verdiğimi çeşitlendirerek, ballandırarak
anlattı durdu… Ağız dolusu güldük eğlendik, en güzel gecelerimizden biriydi…

Yılmaz, yaşantımdaki köşe başlarının birçoğunda beraber olduğum, yön bulduğum, referans aldığım;
dostumdu, kardeşimdi, yoldaşımdı…

Yılmaz’dı bu!… Susmaz konuşurdu, fısıldayarak konuştuğunu hiç görmedim, içinden konuşmazdı öyle,
söyleyeceğini hep yüksek sesle söylerdi, alem duyardı.

Gülmesi de yüksek perdendi, biraz hoyrat ama daha çok herkes katılsın diye davetkardı.
Başını eğdiğini, durumu kabullendiğini hiç görmedim hep dikti , dik durdu.

Tek değil birlikte-beraber yapmayı her zaman tercih etti , iyi bir eylemci, sıkı bir örgütçüydü.

Devrime ve sosyalizme inancını hiç kaybetmedi, düzene karşı duruşundan ve mücadeleden hiçbir
zaman vazgeçmedi.

Yaşamlarına tanıklık ettiğim, peşlerine düşüp yolumu bulduğum o güzel insanlar; Nurettin, Şeref Hoca,
Bedo gibi Yılmaz ‘da gitti sessiz sitemsiz…

Adı Yılmaz, kendi yılmazdı…

Mücadeleyle geç ömrü hep ve hiç yılmadı…

Yazan: Hikmet Taşkın

 

 

 

 

 

CAVİT ÇOBAN

                                                                             CAVİT ÇOBAN (1956-17.11.2024)

Cavit Çoban arkadaşımızı kaybettik.
Cavit Çoban Pazarlama Yüksek Okulu mezunu,  1976-1977 döneminde Bornova yurtlarının  faşistleştirilmesine karşı ve demokratik özerk üniversite mücadelesinde  fedakar bir arkadaşımızdı. Artvin Murgul ilçesi Damar beldesinde uğurlandı.   Anılarımızda yaşasın.

 

NİHAT ÜNAL

                                                                             NİHAT ÜNAL (23.12.1954-13.10.2024)

23 Aralık 1954 tarihinde Konya ili Beyşehir ilçesi Huğlu kasabasında, dünyaya gelmiştir. Babası; kısa bir dönem tüfek imalatı yapmış, sonrasında köy muhtarı olmuş, sonrasında nakliye işi ile uğraşan bir ticaret erbabı,  annesi ise ev hanımıdır. İki kız üç  erkek toplam  beş kardeştirler. İlkokulu Huğlu kasabasında  okur. Ortaokul 1. Sınıfı Beyşehir Alaaddin Ortaokulunda, 2. Ve 3. sınıfı Antalya Merkez Ortaokulunda bitirir. Anılarını aktarırken sıklıkla Beyşehir’de ortaokul birinci sınıfı  bir arkadaşıyla evlerinden uzakta, elektriksiz ve tek göz bir odada kalarak tamamladıklarını anlatır ve o dönem insanlarının cesaretinden ve özgüveninden gururla birazda şaşkınlıkla söz eder. 1969 yılında Konya merkezine taşınırlar ve lise öğrenimini Konya Erkek Lisesinde tamamlar. Lise yıllarında şekillenmeye başlayan ideolojik dünya görüşü, Deniz Gezmiş’ lerin idam kararına karşı ilk protesto yürüyüşü ile perçinlenir ve ilerleyen yıllarda onu devrimci öğrenci hareketlerinin ön saflarına taşır.

İlk girdiği üniversite sınavında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazanır, fakat babası o dönemde yoğunlaşan öğrenci olaylarını bahane ederek (biraz da çevresinin etkisiyle) okula gitmesine izin vermez. Bunun sonucunda kaydını yaptırır ancak  öğrenim hakkını dondurur. (Yıllar sonra bile hukuk okuyamama üzüntüsünü dile getirirdi). Bir sonraki sene tekrar üniversite sınavına girer, 1975-1976 Öğretim yılında Ege Üniversitesi İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi (İTBF) Maliye Bölümünü kazanır ve bu okuldan mezun olur. Öğrenim sürecinde İnciraltı Öğrenci Yurdunda kalır ve yurt öğrencileri tarafından bu dönemde yurt başkanı seçilir. Gençliğin anti-emperyalist, anti-faşist, anti-şovenist gençlik örgütü Yurtsever Gençlik Derneği (YDGD)’nin kurucuları arasında yer alır ve yöneticilik yapar.

1 Mayıs 1979 yılında Halkın Kurtuluşu ve Devrimci Yol un Karşıyaka ilçesinde ortaklaşa düzenlediği ve 30 Nisan günü Kurtuluş grubunun da  mitinge katılacağını açıkladığı ‘1 Mayıs İşçi Sınıfının Birlik Mücadele ve Dayanışma Günü’ yürüyüş ve mitinginin tertip komitesinde görev  alır ve sonrasında açılan davada yargılanır.

İnciraltı Yurdunda idari uygulamalarla devrimci-demokrat öğrencilerin etkisinin kırılması ve yurt yerleşkesinde faşist grubun egemen olması hedeflenerek boşaltılmasıyla 1977 Ağustos’unda başlayıp 1978 yılının Mayıs ayına kadar süren İnciraltı Yurdundaki direnişine önderlik edenler arasındadır.

Demokratik üniversite mücadelesinde, İTBF deki faşist baskılara karşı boykotların örgütlenmesinde önderlik yapar. Bu dönemde aylarca süren mücadelenin her noktasında mücadele saflarında tereddütsüz yer alır. İzmir’deki mücadelede, üniversitelerde, liselerde, semtlerde ve işçi eylemlerinde hep ön saflarda olur.

Üniversite mezuniyetinden sonra 1 yıl kadar Konya’da Toros Petrol adlı firmada muhasebe bölümünde çalışmıştır. 15 Mayıs 1980 yılında evlenir. Gönül ve Nihat’ın  Erdinç ve Ufuk  adında 2 erkek çocukları olur. Evlatları büyürken Nihat erkek kardeşiyle kauçuktan mamul oto yedek parça imalatı yapan bir atölye kurar. Ticari hayatı için kariyer hedefleri ve kapasiteleri olmasına,  karşılarına cazip iş fırsatları çıkmasına karşın, babalarının ataerkil tutumu ve ‘’kardeşlerinin başında ol’’ baskısıyla tüm gelecek planlarını bir kenara bırakır, kardeşleri ile birlikte yol alır. 1983 yılı itibari ile ortak olarak kurdukları Ünal Kauçuk San Tic Ltd Şti firmasının yöneticiliğini ve Yönetim Kurulu Başkanlığını yaparak ticaret hayatına devam eder. Önder ve yol gösteren tutumu sosyal hayatında olduğu gibi ticari hayatında da devam eder, çevresinde olduğu gibi sektörde de sevilen ve saygın biri olarak yer edinir. 2008 yılında işletmeyi fesih ederek ticari hayatını noktalar ve sonrasında herhangi bir çalışma yaşamında yer almaz, oğullarına yaşam koçluğu yaparcasına yakındır, deneyimlerini aktarır.

Doğumundan ölümüne kadar olan süreçte hep doğruları savunmuş, haklı olduğu her konuda yapıcı konuşmalarla, tartışmalarla ilerici ve doğru olanda ısrarcı olmuş,  mücadele etmiştir. Deyim yerindeyse alnı ak, başı dik ve kimseye eğmeden bir yaşam sürmüş ve son nefesini de bu şekilde vermiştir. Kültürel, sosyolojik, siyasi ve daha birçok konu hakkında altı dolu bilgilere sahip kendini yetiştirmiş mükemmel bir insandı. (3000 e yakın kitap okuduğunu biliyoruz). Çevresi tarafından çokça sevilen, saygı duyulan ve herkesin gönlünde güzel bir yer edinen; evlatları ve eşi için de  onur kaynağı ve örneği,  rol model olan mükemmel bir baba, can yoldaşı ve harika bir arkadaş, dosttu.

11 Ekim 2024 tarihinde geçirdiği kalp krizi sonucu yoğun bakıma kaldırılan dostumuzu ve 13 Ekim 2024 tarihinde gece 01:30 da, 70 yaşında yitirdik.

Onu unutmayacağız; her zaman anılarımızda, bizimle birlikte yaşayacak.