İzmir Kadın Platformu; Yangın değil yoksulluk öldürdü. 25 Kasım saat 19.00 da Alsancak Gar önünde mücadelemizi birleştirelim..

İzmir Kadın Platformu,  Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde  “Yangın değil yoksulluk öldürdü. Hayatı elinden çalınan çocukların hesabını soracağız” pankartı açarak basın açıklaması yaptı.  Kadınlar, İzmir’in Selçuk ilçesinde hurdacılık yaparak çocuklarına bakmaya çalışan annenin hurda  parasını almak için evden ayrıldığı sırada çıkan yangında yaşamını yitiren beş çocuğu, siyasi iktidarın sermaye yanlısı politikaları ve yoksulluğun öldürdüğünü açıkladı.  AKP-MHP siyasi iktidarının  kadın cinayetleri ve tacizlerinin suç ortağı olduğunu ve siyasi iktidara karşı kadınları 25 Kasım’da mücadeleye çağırdı.  Kadınlar; “AKP elini çocuklardan çek”, “Yangın değil yoksulluk, kaza değil cinayet”, “Sermayeye değil çocuklara bütçe”, “Aileniz batsın çocuklar yaşasın”, “Diyanete değil çocuklara bütçe”, “Kadınlar işe çocuklar kreşe”, “Çocuk cinayetleri politiktir”, “Sermaye elini çocuklardan çek”,  “Korkmuyoruz susmuyoruz itaat etmiyoruz”,  sloganlarını attı.

Basın açıklamasının tam metni şöyle:

“YANGIN DEĞİL YOKSULLUK ÖLDÜRDÜ

Bir yaşındaki Aras Bulut, iki yaşındaki Masal Işık, üç yaşındaki Aslan Miraç, dört yaşındaki Funda Peri ve beş yaşındaki Fadime Nefes…

İzmir’in Selçuk ilçesinde hurdacılık yaparak çocuklarına bakmaya çalışan anne Melisa Akcan, hurda parasını almak için yaşadıkları baraka evden ayrıldığı sırada çıkan yangında yaşamını yitirdi.

Daha sorumlu bakanlık ve kurumlardan açıklama yapılmadan “aileye yardım yapıldı. çocukları devlet korumasına vermek istemediler” gibi haberler düştü ortalığa itiraf niteliğinde.

AKP Grup Sözcüsü Özlem Zengin meclis kürsüsünden utanmadan Aile ve Sosyal Hizmet Bakanlığı tarafından ailenin 18 kez ziyaret edildiğini, 110 bin 705 lira, kaymakamlık üzerinden de 9 bin lira civarında, elektrik desteği verildiğini söyleyerek, “Aile tüm bunlara rağmen çocuklarına kendi bakmayı tercih etmiş. Kimsenin çocuğunu zorla alma kastı yok, öyle bir imkan da yok. Annenin de hayat tarzı…” diyerek tıpkı kadın cinayetlerinde olduğu gibi acılı anneyi hedefe koyabildi.

Yetmedi ölümlerin sebebini soranlara, açıklama isteyenlere “Her şeyi paraya bağlıyorsunuz” diye çıkışıp “altında başka sebepler var, onları da arka tarafta size izah edeyim” diyerek sermaye yanlısı politikalarının sonuçlarını gizlemeye, aileyi suçlamaya devam etti.

2021 Aralık-2024 Kasım tarihleri arasında en az 43 çocuk yangınlarda can verdi, onlarca çocuk yaralandı. Her facianın altından yoksulluk ve devletin sorumluluğunu yerine getirmediği gerçeği çıkmışken bu açıklamaları kabul etmiyoruz.

Çocukların ölümünün nedeni apaçık bir biçimde derin yoksullukken, ‘mesele para değil’ diyen, gelin arka tarafta konuşalım diyen Özlem Zengin’e buradan soruyoruz;

‘Sosyal yardım’ alırken hala yiyecek almak için hurdaya çıkmak zorunda kalan annenin çaresizliğine ‘yaşam tarzı’ demeye utanmıyor musunuz?

Madem bakanlıkta dahil, ilgili kurumların takibindeydi bu çocuklar neden öldü?

Yasalar, mevzuat ve uluslararası insan hakları sözleşmeleri, çocukların korunması için gereğinin yapılmasını söylüyor, örneğin Çocuk Koruma Kanunu’nda yer alan ‘Barınma Tedbiri’ maddesini neden uygulamadınız?

18 kere gittiğiniz evde yaşanamayacağını, çocukların ve annenin bu evde olmaması gerektiğini görmediniz mi?

Neden anneye çocuklarıyla beraber sağlıklı bir biçimde kalabilecekleri bir ev sağlamadınız?

Neden kadına güvenceli, gelir getirici bir iş sağlamadınız? Çocuklara ücretsiz bakım hizmeti sağlamadınız?

Verdiğinizi iddia ettiğiniz para, ki bunun da kamuda tasarruf tedbirleri kapsamında kesildiğini öğrendik, yoksulluk sınırının 70 binleri aştığı ülkemizde 5 çocuklu bir ailenin geçimine yeterli mi?

Aile Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, kaymakamlık ve belediye dahil onca kurumun bilgisi, takibi, müdahalesi altında, yaşamını yitirdi bu çocuklar.

Eğitimden sağlığa, barınmadan beslenmeye çocukların her alandaki ihtiyaçları devlet tarafından göz ardı edildiği için can verdi.

Kadınlar olarak “arka tarafta değil” dosdoğru kamuoyuna açık yerde konuşuyoruz;

Sizin sermaye yanlısı politikalarınız yüzünden ölüyor çocuklar. Tasfiye ettiğiniz kamusal hizmetler yüzünden ölüyor. Kamu kreşlerini kapattığınız, sosyal devlet ilkesini sosyal yardıma onu da tarikat ve cemaatlere bağladığınız için ölüyor.

Siyasal çıkarlarınız için palazlandırdığınız tarikat cemaat yurtlarında yanarak ölüyor çocuklar, istismara uğruyor… Geleceksizlik yüzünden intihara sürükleniyor. Uyuşturucu ticaretinin merkezi haline getirdiğiniz ülkemizde çocuklar uyuşturucu bataklığına saplanıyor, taciz tecavüz istismara uğruyor, 13 yaşında çocuklar AİDS kapıyor, ölüyor.

Sermaye ve onun en çürümüş hali çetelere terk ettiğiniz sağlık sistemi içinde yeni doğan yoğun bakım ünitelerinde can veriyor.

Sadece bunlar da değil sermayeye ucuz iş gücü devşirmek için dizayn edilen MESEM’ler aracılığıyla okulda olması gereken çocuklar tezgah başlarında can veriyor. 2023 Eylül – 2024 Ağustos döneminde en az 66 çocuk iş cinayetlerinde öldü. Ucuz işçilikte Avrupa’nın Çin’i konumuna getirdiğiniz ülkemizde 2 milyon çocuk işçi var.

TÜİK verilerine göre 7 milyon çocuk yoksulluk içinde yaşıyor, yani yaklaşık her üç çocuktan biri yoksul doğuyor. Bu çocuklardan 200 bini açlık sınırı altında yaşıyor.

Yani o çok övündüğünüz büyüme rakamları çocukları ve kadınları öldürüyor.

Siz halktan topladığınız vergileri, sermayeye teşvik, vergi indirimi muhafiyeti diye dağıttığınız, yap işlet devlet modelli otoyol, köprü ve hastanelerle peşkeş çektiğiniz, yandaş sermayenin borcunu bir gecede silerken, eğitim ve sağlık başta olmak üzere kamusal hizmetlere para ayırmadığınız için ölüyor.

Sadece 2024 yılında sermayeden 2 trilyon 210 milyar vergi alacağından vazgeçerken, “Kadının Güçlendirilmesi” başlığı altında bir kadına yıllık yaklaşık 139.3 TL günlük 38 kuruş ayırdığınız için ölüyor.

Kadınların taleplerine kulak tıkadığınız, sermayeye yeni işçi kuşakları devşirmek ve iktidarınızın bekası için o çok “kutsadığınız” aile içinde şiddet gördüğü için ölüyor. Şiddeti önlemek, şiddetten korumak yerine vaazlarla şiddetle yaşamaya mahkum bıraktığınız için ölüyor.

Bir yandan aileyi kutsallaştırıp, diğer yandan o çok kutsadığınız aileleri yoksulluğa sürüklediğiniz için, kadını sadece aile içinde tanımladığınız, ne kadar hakkı varsa hedefe koyduğunuz, 6284’ü uygulamadığınız gibi, Çocuk Koruma Kanununu da uygulamadığınız için ölüyor. Ailenin güçlendirilmesi safsatası tel tel dökülüyor. “Kadının yeri evi, görevi annelik, üç beş çocuk doğurun” sözlerinizin iki yüzlülüğü saçılıyor ortalığa acı bir şekilde.

Patronların ihracat rakamları büyüyor, sizin şatafatlı yaşamınız büyüyor, çocuklar, kadınlar, işçi ve emekçiler yoksullaşıyor, yaşam standardı küçülüyor. Artan yoksulluk özellikle kadın ve çocuklara şiddet olarak geri dönüyor.

Eğer kadınların her mahalleye her işyerine 7/24 ücretsiz kreş taleplerine kulak tıkamasaydınız, okullara bir öğün ücretsiz yemek taleplerini “aç çocuk yok” diye cevaplamasaydınız, güvenceli istihdam olanaklarını ortadan kaldırmasaydınız, eşit işe eşit ücret taleplerini görmezden gelmeseydiniz, liseli çocukları Mesem’ler aracılığıyla patronlara ucuz işgücü diye sunmasaydınız, sağlığı piyasaya açmasaydınız bu çocuklar ölmeyecekti. Sorumlu sizsiniz, yaratılan ölüm düzeni.

Ve biz kadınlar ve LGBTİ+lar, kadın ve çocuklara sunduğunuz yoksulluk, şiddet ve ölüm dolu bu yaşamı kabul etmiyoruz.

‘Bizim canımız sizin ölüm düzeninize feda olmayacak’

Yan yana durmaya, birbirimizden güç almaya, taleplerimiz için örgütlenmeye devam edeceğiz.

Buradan bir kez daha bütün kadınlara ve LGBTİ+lara sesleniyoruz;

25 Kasım’a gel mücadele en güvenli yer diyoruz.

Eşit, özgür, şiddetsiz, güvenli bir yaşam talebimizi garanti altına alacak olan tek şey örgütlü mücadeledir. Evde, işte, okulda, bulunduğumuz her yerde taleplerimiz için örgütlenelim, 25 Kasım Pazartesi günü saat 19.00’da Alsancak Gar önünde mücadelemizi birleştirelim.

İZMİR KADIN PLATFORMU”

 

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri. Kayyum darbedir halkın iradesi gasp edilemez!

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer’in tutuklanmasını, Mardin, Batman ve Halfeti Belediye Başkanlıklarına  kayyum atanmasını,  kayyum atanan belediye Başkanlıklarına, CHP ve DEM Parti  Meclis  üyelerinin alınmamasını Cumhuriyet Meydanı’nda toplanarak protesto etti.   “Kayyum darbedir  halkın iradesi gasp edilemez”, “İrademe dokunma.. Kayyuma geçit yok” pankartı arkasında toplanan  emek ve demokrasi güçleri,  “Faşizme karşı omuz omuza”, “Kayyumlar gidecek biz kalacağız”, “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz”,  ” Hükümet istifa”, “Kayyumlardan hesabı gençlik soracak”, ” Kayyum darbedir darbeye hayır”, ” Yaşasın halkların kardeşliği”,  “Baskılar bizi yıldıramaz”,  “Bu daha başlangıç mücadeleye devam”,    “Gün gelecek devran dönecek AKP halka hesap verecek”, “Susma sustukça sıra sana gelecek”   sloganları atıldı.  Yapılan açıklamada, kayyım atamalarına derhal son verilmesi, Esenyurt Belediye Başkanı Prof. Dr. Ahmet Özer’i derhal serbest bırakılması  ve görevine iade edilmesi; Mardin, Batman, Halfeti Belediyelerine yapılan kayyım atamalarını iptal edilmesi, seçilmiş başkanları demokrasiye uygun bir şekilde görevlerine iade edilmesi ve demokrasiyi ayaklar altında çiğnemekten derhal vazgeçilmesi istendi.

Açıklamayı  İzmir Barosu  Genel sekreteri  Zöhre Dalkıran  okudu. Açıklamanın tam metni şöyle;

“Değerli basın emekçileri, değerli halkımız

Ülkemiz her gün demokrasi ve hukuk adına yeni bir utanç kaynağı ile güne uyanıyor. Siyasi iktidar adeta bir gelenek haline getirdiği seçilmiş muhalif belediye başkanlarını görevden alarak yerine kayyum atamak ve zindanlara atmak eylemlerine her gün bir yenisini ekliyor. Esenyurt Belediye Başkanı Prof. Dr. Ahmet Özer’in hiçbir temel hukuk kuralına uymaksızın gözaltına alınıp tutuklanarak cezaevine konulmasının ardından halkın oylarıyla seçilmiş olan belediye başkanının yerine kayyım atandı. Hemen akabinde Mardin Büyükşehir Belediyesi, Batman Belediyesi ve Halfeti Belediyelerinin seçilmiş başkanlarının yerine de kayyım atandı. Kayyım atanan bazı belediye önlerinde bu demokrasi karşıtı uygulamayı protesto eden insanlar ters kelepçe ile işkenceye maruz bırakıldı. Belediye önlerinde toplanan halk ve belediye meclis üyeleri belediyeye sokulmadı, arbedenin ortasında kaldı. Bunlar açıkça ülkede seçme ve seçilme özgürlüğü fiilen ortadan kaldırılmış olduğunu bize gösterdi.

En süslü demokrasi söylemleriyle basında yer alan siyasi iktidar, diğer tarafta demokrasiyi ayaklar altına almaya devam ediyor. Siyasi iktidar dilinden düşürmediği halk kelimesine rağmen her gün yeniden ve her seferinde halkın iradesini daha sert bir şekilde çiğnemekte hiçbir sakınca görmüyor. Üstelik bütün bunları hukuk dışı operasyonlarla, sindirme, yıldırma amaçlı baskınlarla, aramalarla ve tutuklamalarla gerçekleştiriyor. Sandıktan çıkan iradeyi tanımayan ve kendisine muhalif kim varsa bir şekilde susturmak için yargıyı ve kolluğu bir sopa gibi kullanan iktidar, bu ülkeyi tek kelimeyle faşizm karanlığına sürüklemiştir. Konuşmayan, okumayan, yazmayan, oy kullanmayan, kullansa bile sadece kendisini destekleyen, düşünmeyen, sorgulamayan, örgütlenmeyen, hakkını hukukunu aramayan bir toplum yaratma gayreti bu topraklarda o kadar duvara çarpmakta, o kadar başarısız olmaktadır ki, üç büyük ilin belediye başkanlıklarını kaybeden iktidar aslında siyasi erki de kaybettiğinin farkında olduğundan ve bu şartlar altında yönetemez hale geldiğinden dolayı baskı ve zulüm yöntemlerine sarılmaktan başka çare bulamıyor.

Gerek Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer’in tutuklanıp yerine kayyım atanması gerekse Mardin, Batman ve Halfeti belediyelerine kayyım müdahalesi baştan sona bir hukuk garabetidir. İstanbul’un büyük bir ilçesinin belediye başkanının makamı itibariyle ifadeye davet edilmesi ve bu davete de haliyle icabet etmesi mümkünken büyük bir aceleyle ve kamuoyunu da yıldırmak amacıyla gözaltına alınması için en nazik ifade usulsüzlük olabilir. Tüm bu usulsüz sürecin ardından hiçbir kaçma veya delil karartma şüphesi bulunmazken sayın başkanın tutuklanması bu ülkede belediye başkanı da olsa sıradan bir yurttaş da olsa kimsenin hukuki emniyetinin olmadığını bir kez daha göstermiştir. Başkan Özer’in tutuklanmasının ardından hakkındaki soruşturmaya dair detaylar paylaşıldıkça ülkede hapse girmenin de, terörist ilan edilmenin de, bir insanın yaşamanın bir gecede sebepsiz bir şekilde altüst olmasının da ne kadar kolay olduğu ortaya çıkmıştır. Başkan Özer’in tutuklanmasına dayanak olarak, hakkında terör soruşturması yürütülen bazı kişilerle telefon görüşmesi yapmış olması ve kiracısından gelen kira bedelleri gösterilmektedir. Siyasi bir kişiliğin, üstelik İstanbul gibi bir metropolün büyük bir ilçesinde belediye başkanlığı yapmakta olan bir yurttaşın kendisine telefonla ulaşan herkesin kim olduğunu, hakkındaki soruşturma veya kovuşturmaları bilmesi mümkün müdür? Dünyanın neresinde böyle sübjektif, ne içerdiği belirsiz, temelsiz, dayanaksız, hukuki zemine sahip olmayan bir delil bir belediye başkanının tutuklanıp hapse atılmasını ve yerine kayyım atanmasını sağlayabilir? Siyasiler, sanatçılar, avukatlar, hatta bir kanaat önderi olunmasına da gerek yok, bir şekilde meşhur olmuş internet fenomenleri, futbolcular veya sıradan bir pop müzik şarkıcısının dahi tanıdığı veya tanımadığı yüzlerce kişiden telefon aldığı bir dünyada bu aşamadan sonra hiç kimsenin hukuki güvenliği kalmamıştır. Böylesi bir kriter ülkedeki herkesi terörist yapmaya yetecek niteliksizliğe haiz, bir ibret vesikasıdır. İnsanlar artık bu ülkede kendilerine telefonla ulaşan kişilerin önce GBT’lerini sormak zorundadır. Bu ülke bu hukuksuzlukla kötü bir vodvile dönmüştür.

Mardin, Batman ve Halfeti belediyelerine kayyım atanmasına karşı tepki gösteren halka karşı siyasi iradenin tavrı, imkanı olsa halka da kayyım atanacağını göstermektedir. Bu ülkede iktidarın istediği tek şey, dilediği gibi yönetmek ve bunun karşılığında hiçbir muhalif sesin olmamasıdır. Ekonomik çöküş, siyaseten yönetememek, halkın geleceğinin kalmaması, hukukun ortadan kaldırılması, hak ve adalet arayışının her seferinde duvara çarpması, sağlık, eğitim gibi temel alanların bir politika olarak yok edilmesi karşılığında ülkenin tarikatlaştırılıp müritleştirilmesi tüm bunların en somut delilidir.

Kayyım atamalarının demokrasiye, insan hak ve özgürlüklerine verdiği hasarı defalarca deneyimledik. Özellikle doğu ve güneydoğudaki belediyelere karşı girişilen kayyım atamaları ve haksız, hukuka aykırı gözaltı ve tutuklamaların demokraside açtığı gedikler kapatılmadan bu eylemlere yenileri eklenmiştir. Sadece iç hukukta değil, uluslararası hukuk alanında da karşılığı olan kayyım atamalarına karşı Avrupa Konseyi bu atamaların Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na aykırı olduğu noktasında Türkiye’yi uyardığı gibi AİHM de kayyım atamalarının demokratik temsil hakkına zarar verdiği yönünde görüş bildirmiştir.

Değerli halkımız,

İktidar ülkeyi yönetememektedir. Yoksulluğu, açlığı, geleceksizliği, eğitimsizliği, çaresizliği halka bir erdem olarak dayatmaya çalışsa da halkın kaynamayan tenceresi, okuyamayan çocuğu, tedavi olamayan annesi-babası bu yarı mistik propagandaları tersyüz etmekte, hayat kendi gerçekliğini yönetenlerin halka fısıldadığı masalların önüne çok sert bir şekilde koymaktadır. Dolayısıyla bu yönetememe sorunu iktidarı hak ve özgürlükleri, demokrasiyi daha da kısıtlamaya itmektedir. Zaman zaman atılan savaş naraları bu yüzdendir. Anayasanın ilk dört maddesinin değiştirilmesi tartışmaları bu yüzdendir. Ülkenin her yanının tarikatlaştırılması, tekkeleştirilmesi bu yüzdendir. Etki ajanlığı yasası adı altında, kendilerini eleştirecek herkesi ajan yaftalamasıyla hapse tıkmak için yasal düzenlemelere girişmeleri bu yüzdendir. Yönetemedikçe halkı baskılamakta, baskıladıkça yönetememektedirler. Bu kısır döngü ancak daha fazla demokrasi, daha fazla ekmek, daha fazla refah, daha fazla özgürlük, daha fazla insan hakkı, daha fazla hukuk ve adalet ile aşılabilir.

Değerli basın mensupları, kıymetli yurttaşlar, ülkemizin aydınlık insanları,

Bu karanlık elbet bir gün dağılacaktır. Ülkemiz gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan, güneşli, güzel günlere uyanacaktır. Bu ülke bu karanlıktan dayanışma ile, birlik ile çıkacak, her yeri, her kurumu yangın yerine dönmüş ülkemizi, bu karadumanı elbirliği ile dağıtacaktır. Her yerde demokrasi, insan hakları ve özgürlük diye haykıracağız. Ve inanın bunu elde edeceğiz.

Buradan bir kez daha sesleniyoruz; kayyım atamalarına derhal son verin. Esenyurt Belediye Başkanı Prof. Dr. Ahmet Özer’i derhal serbest bırakın ve görevine iade edin. Mardin, Batman, Halfeti Belediyelerine yapılan kayyım atamalarını iptal edin, seçilmiş başkanları demokrasiye uygun bir şekilde görevlerine iade edin. Demokrasiyi ayaklar altında çiğnemekten derhal vazgeçin.

Ahmet Özer’e özgürlük!

Kayyım atamalarına hayır!

Yaşasın demokrasi!”

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri: İrademe dokunma Kayyuma geçit yok!

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, Mardin, Batman ve Halfeti Belediye Başkanlıklarına ve Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer’in tutuklanması ve yerine kayyum atanmasını Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde protesto etti.   “İrademe dokunma.. Kayyuma geçit yok” pankartı arasında toplanan katılımcılar “Faşizme karşı omuz omuza”, “Kayyumlar gidecek biz kalacağız”, “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz”, ” Yaşasın halkların kardeşliği- Biji Bıratıya gelan”,  “Bu daha başlangıç mücadeleye devam”,  “Direne direne direnişten zafere”,  “Gün gelecek devran dönecek AKP halka hesap verecek”  sloganları atıldı.  Yapılan açıklamada, halkın iradesine  saygı gösterilmesi ve kayyum kararlarının derhal geri çekilmesi istendi.  Hukuk dışı yollarla baskı ve zor yöntemleriyle halkın iradesinin gasp edilmesine son verilmesi, seçilmiş Belediye Başkanları derhal görevine iade edilmesi istendi.

Açıklamayı İzmir Eğitim-Sen 1 No ‘lu  Şube Başkanı Nafiz Ceylan  okudu. Açıklamanın tam metni şöyle;

“BARIŞA SAHİP ÇIKACAĞIZ!

KAYYUM HALK İRADESİNE, EMEĞE, BARIŞA DARBEDİR! ALIŞMAYACAĞIZ!
İRADEMİZE, EMEĞİMİZE BARIŞA SAHİP ÇIKACAĞIZ.

Ülke olarak güne ne yazık ki yine bir kayyum darbesi ile uyandık.

Esenyurt Belediye başkanı Ahmet Özer’in tutuklanıp yerine kayyum atanmasının üzerinden daha beş gün geçmişken bugün de bir kez daha en demokratik haklardan olan seçme seçilme hakkı gasp edilmiştir. Mardin Büyükşehir Belediyesi, Batman Belediyesi ve Halfeti Belediyesi başkanları görevden alınmış ve yerlerine kayyum atanmıştır.

Son beş ayda arka arkaya Hakkâri, Esenyurt Mardin, Batman ve Halfeti halkının iradesini gasp etmeye dönük saldırılar AKP-MHP iktidarının 31 Mart yerel seçimlerini ezici bir şekilde kaybettiği belediyelere kayyum darbesi ile adeta çökmeyi hedeflediğini tüm açıklığı ile ortaya koymaktadır.

Hedef açıktır. Tüm toplum iradesinin gasp edilmesine alıştırılmak, kayyum darbeleri olağan hale getirilmek istenmektedir.

Kayyum halk iradesine darbedir. Kayyum emeğe darbedir. 

Kayyum; yerel yönetim emekçilerini işinden, ekmeğinden eden, toplu sözleşmelerini iptal eden, sürgünü, sendikal ayrımcılığı, angarya çalıştırmayı rutin hale getiren bir emek düşmanlığının adıdır.

Kayyum:  Yolsuzluktur, boşaltılan kasalardır.

Kayyum: Şatafattır. Belediye binalarına eklenen jakuzili odalardır.

Kayyum: Yandaşlara belediyelerde kadro açmak, ihale dağıtmaktır.  Dolayısıyla halkın omuzlarına katmerli borçlar yüklemektir.

Kayyum: İktidarın insan ve doğa karşıtı rantçı belediyecilik anlayışı karşısında olan herkese verilmiş bir gözdağıdır.

Bir kez daha altını çiziyoruz. Demokrasinin varlığının temel koşulu halk iradesine saygı duymaktır, aksi her türlü karar veya müdahale halkın demokratik iradesinin gasp edilmesi anlamına gelmektedir. Seçilmiş milletvekillerinin Anayasa Mahkemesi kararlarına rağmen hala cezaevinde tutulduğu, belediye başkanlarının tutuklandığı yerlerine kayyum atandığı bir ülkede demokrasiden, adaletten, hukuktan bahsetmek mümkün değildir.

Herkes bilmelidir ki yaşanan bu hukuksuzluklara karşı parti, siyasi görüş ayrımı yapmadan ülke genelinde yeterli düzeyde tepki yaratılmaması halinde kayyum darbesi yeni belediyeler ile sürecektir.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri olarak halkın iradesine, demokrasiye, emeğe, barışa darbe niteliğindeki kayyum politikalarını hiçbir dönem kabul etmedik, alışmadık.

Bugün de kayyum darbesini kabul etmiyoruz! Anti demokratik uygulamalarla haklarımızın gasp edilmesine alışmayacağız!

Duymak istemeyen kulaklara, görmek istemeyen gözlere inat bir kez daha çağrıda bulunuyoruz; halk iradesine vurulan bu darbeden derhal vazgeçilmelidir. Hukuk dışı yollarla baskı ve zor yöntemleriyle halkın iradesinin gasp edilmesine son verilmelidir. Seçilmiş Belediye Başkanları derhal görevine iade edilmelidir. 04.11.2024

 İZMİR EMEK VE DEMOKRASİ GÜÇLERİ”

 

 

 

 

 

 

 

 

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri: Halkın iradesine darbe var. Esenyurt halkının iradesini savunacağız.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer’in tutuklanması ve yerine kayyum atanmasını Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde protesto etti.   “Halkın iradesine darbe var. Halkın iradesini savunacağız” pankartı arasında toplanan katılımcılar “faşizme karşı omuz omuza”, “Kayyumlar gidecek biz kalacağız”, “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz”, ” Faşizme ölüm halka hürriyet”, “Bu daha başlangıç mücadeleye devam”, “Kahrolsun faşist diktatörlük”, “Gün gelecek devran dönecek AKP halka hesap verecek”  sloganları atıldı.  Yapılan açıklamada, halkın iradesine  saygı gösterilmesi ve kayyum kararlarının derhal geri çekilmesi istendi. Esenyurt Belediye Başkanı Prof. Dr. Ahmet Özer’in  hukukla bağdaşmayacak  şekilde gözaltına alınması,  evinin aranması, tutuklanması ve  Esenyurt Belediyesi’ne kayyum atanmasına  derhal son verilmesi, Esenyurt Belediye Başkanı Prof. Dr. Ahmet Özer’i derhal serbest bırakılması ve görevine iade edilmesi ve demokrasiyi ayaklar altında çiğnemekten derhal vazgeçilmesi istendi.

Açıklamayı İzmir Barosu Başkanı Sefa Yılmaz yaptı. Açıklamanın tam metni şöyle;

“Değerli basın emekçileri, değerli halkımız

Ülkemiz her gün demokrasi ve hukuk adına yeni bir utanç kaynağı ile güne uyanıyor. Siyasi iktidar adeta bir gelenek haline getirdiği seçilmiş muhalif belediye başkanlarını görevden almak, yerine kayyum atamak ve hatta zindanlara atmak eylemlerine bir yenisini dün ekledi ve Esenyurt Belediye Başkanı Prof. Dr. Ahmet Özer’i önce hiçbir temel hukuk kuralına uymaksızın gözaltına aldı, ardından tutuklayarak cezaevine koydu. Ve tabii ki bu eylemlerini kaçınılmaz olarak halkın oylarıyla seçilmiş bir belediye başkanının yerine kayyum atayarak tamamladı.

Siyasi iktidar dilinde en süslü demokrasi söylemleriyle demokrasiyi ayaklar altına almaya devam ediyor. Siyasi iktidar dilinden düşürmediği halk kelimesine rağmen halkın iradesini her gün yeniden ve yeniden çiğnemekte hiçbir sakınca görmüyor. Üstelik bütün bunları hukuk dışı operasyonlarla, sindirme, yıldırma amaçlı baskınlarla, aramalarla ve tutuklamalarla gerçekleştiriyor. Sandıktan çıkan iradeyi tanımayan ve kendisine muhalif ne unsur varsa bir şekilde susturmak için yargıyı ve kolluğu bir sopa gibi kullanan iktidar, bu ülkeyi tek kelimeyle faşizm karanlığına sürüklemiştir. Konuşmayan, okumayan, yazmayan, oy kullanmayan, kullansa bile sadece kendisini destekleyen, düşünmeyen, sorgulamayan, örgütlenmeyen, hakkını hukukunu aramayan bir toplum yaratma gayreti bu topraklarda o kadar duvara çarpmakta, o kadar başarısız olmaktadır ki, üç büyük ilin belediye başkanlıklarını kaybeden iktidar aslında siyasi erki de kaybettiğinin farkında olduğundan ve bu şartlar altında yönetemez hale geldiğinden dolayı baskı ve zulüm yöntemlerine sarılmaktan başka çare bulamamaktadır.

Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer hakkında gözaltı kararı çıktığından beri süreci takip ediyoruz. Süreç baştan sona bir hukuk garabetidir. İstanbul’un büyük bir ilçesinin belediye başkanının makamı itibariyle ifadeye davet edilmesi ve bu davete de haliyle icabet etmesi mümkünken büyük bir aceleyle ve kamuoyunu da yıldırmak amacıyla gözaltına alınması için en nazik ifade usulsüzlük olabilir. Tüm bu usulsüz sürecin ardından hiçbir kaçma veya delil karartma şüphesi bulunmazken sayın başkanın tutuklanması bu ülkede belediye başkanı da olsa sıradan bir yurttaş da olsa kimsenin hukuki emniyetinin olmadığını bir kez daha göstermiştir. Soruşturma dosyasına getirilen kısıtlılık kararı nedeniyle uzun sayılabilecek bir süre boyunca Sn. Başkanın müdafilerinin dahi dosya hakkında bilgi alamayışı sürecin nasıl ilerlediğinin bir başka göstergesidir. Başkan Özerin tutuklanmasının ardından hakkındaki soruşturmaya dair detaylar paylaşıldıkça ülkede hapse girmenin de, terörist ilan edilmenin de, bir insanın yaşamanın bir gecede sebepsiz bir şekilde altüst olmasının da ne kadar kolay olduğu ortaya çıkmıştır. Başkan Özerin tutuklanmasına dayanak olarak, hakkında terör soruşturması yürütülen bazı kişilerle telefon görüşmesi yapmış olması gösterilmektedir. Siyasi bir kişiliğin, üstelik İstanbul gibi bir metropolün büyük bir ilçesinde belediye başkanlığı yapmakta olan bir yurttaşın kendisine telefonla ulaşan herkesin kim olduğunu, hakkındaki soruşturma veya kovuşturmaları bilmesi mümkün müdür? Dünyanın neresinde böyle sübjektif, ne içerdiği belirsiz, temelsiz, dayanaksız, hukuki zemine sahip olmayan bir delil bir belediye başkanının tutuklanıp hapse atılmasını ve yerine kayyum atanmasını sağlayabilir? Siyasiler, sanatçılar, avukatlar, hatta bir kanaat önderi olunmasına da gerek yok, bir şekilde meşhur olmuş internet fenomenleri, futbolcular veya sıradan bir pop müzik şarkıcısının dahi tanıdığı veya tanımadığı yüzlerce kişiden telefon aldığı bir dünyada bu aşamadan sonra hiç kimsenin hukuki güvenliği kalmamıştır. Böylesi bir kriter ülkedeki herkesi terörist yapmaya yetecek niteliksizliği haiz, bir ibret vesikasıdır. İnsanlar artık bu ülkede kendilerine telefonla ulaşan kişilerin önce GBT’lerini sormak zorundadır. Bu ülke bu hukuksuzlukla kötü bir vodvile dönmüştür.

Kayyım atamalarının demokrasiye, insan hak ve özgürlüklerine verdiği hasarı defalarca deneyimledik. Özellikle doğu ve güneydoğudaki belediyelere karşı girişilen kayyım atamaları ve haksız, hukuka aykırı gözaltı ve tutuklamaların demokraside açtığı gedikler kapatılmadan bu eylemlere bir yenisi İstanbul’da eklenmiştir. İktidar yönetememektedir. Yoksulluğu, açlığı, geleceksizliği, eğitimsizliği, çaresizliği halka bir erdem olarak dayatmaya çalışsa da halkın kaynamayan tenceresi, okuyamayan çocuğu, tedavi olamayan annesi-babası bu yarı mistik propagandaları tersyüz etmekte, hayat kendi gerçekliğini yönetenlerin halka fısıldadığı masalların önüne çok sert bir şekilde getirmektedir. Dolayısıyla bu yönetememe sorunu iktidarı hak ve özgürlükleri, demokrasiyi daha da kısıtlamaya itmektedir. Zaman zaman atılan savaş naraları bu yüzdendir. Anayasanın ilk dört maddesinin değiştirilmesi tartışmaları bu yüzdendir. Ülkenin her yanının tarikatlaştırılması, tekkeleştirilmesi bu yüzdendir. Etki ajanlığı yasası adı altında, kendilerini eleştirecek herkesi ajan yaftalamasıyla hapse tıkmak için yasal düzenlemelere girişmeleri bu yüzdendir. Yönetemedikçe halkı baskılamakta, baskıladıkça yönetememektedirler. Bu kısır döngü ancak daha fazla demokrasi, daha fazla ekmek, daha fazla refah, daha fazla özgürlük, daha fazla insan hakkı, daha fazla hukuk ve adalet ile aşılabilir.

Değerli basın mensupları, kıymetli yurttaşlar, ülkemizin aydınlık insanları,

Bu karanlık elbet bir gün dağılacaktır. Ülkemiz gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan, güneşli, güzel günlere uyanacaktır. Bu ülke bu karanlıktan dayanışma ile, birlik ile çıkacak, her yeri, her kurumu yangın yerine dönmüş ülkemiz bu kara dumanı elbirliği ile dağıtacaktır. Her yerde demokrasi, insan hakları ve özgürlük diye haykıracağız. Ve inanın bunu elde edeceğiz.

Buradan bir kez daha sesleniyoruz; kayyım atamalarına derhal son verin. Esenyurt Belediye Başkanı Prof. Dr. Ahmet Özer’i derhal serbest bırakın ve görevine iade edin. Demokrasiyi ayaklar altında çiğnemekten derhal vazgeçin.

Ahmet Özer’e özgürlük!”

 

 

 

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri: Sağlıkta özelleştirmenin son kurbanları bebekler..Kamu sağlık sistemi hemen şimdi..

  İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, “Sağlıkta özelleştirmenin son kurbanları : Bebekler …Kamu sağlığı hemen şimdi” pankartı açarak,  basın açıklaması yaptı. Katılımcılar, “Sağlık hakkı satılamaz”, “Sağlık Bakanı istifa”, “Sağlıkta dönüşüm ölüm demektir.”,  “AKP elini bebeklerden çek”, “Bebeklerin katili sermaye devleti”,  “Ya kapitalist barbarlık ya sosyalizm”, “Katillerden hesabı halk soracak”, “Sağlıkta ticaret ölüm demektir”, “Yenidoğan çetesi AKP’nin eseri” sloganlarını attı.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri adına yapılan açıklamayı İzmir Tabip Odası Genel Sekreteri  Dr.Nuri Seha Yüksel okudu.

Açıklamanın tam metni şöyle:

SAĞLIKTA ÖZELLEŞTİRMENİN SON KURBANLARI BEBEKLER…

İstanbul’da çok sayıda bebeğin, aralarında hekimlerin ve sağlık çalışanlarının da olduğu bir çete tarafından tıbbi gereklilik olmadığı halde anlaşma yaptıkları özel hastanelerin yenidoğan yoğun bakım ünitelerine yönlendirildiği, bu sayede Sosyal Güvenlik Kurumu’ndan ve ailelerden haksız kazanç elde edildiği ve daha vahimi bebeklerin bir kısmının yoğun bakım takipleri sırasında hayatlarını kaybettiğine ilişkin haberler kanımızı dondurmuş, hepimizde derin bir üzüntü ve öfkeye yol açmıştır.

Karşımıza çıkan bu dehşet verici durum, hekimlik değerleri bir yana insanlık değerleri ile bağdaşmamaktadır.

Meslek etik kurallarını ihlal ederek hekimlik mesleğinin saygınlığına, onuruna, kutsallığına leke sürenler ve sağlık çalışanlarına ilişkin güven duygusunu zedeleyenler, bebeklerin ölümüne neden olan ve halkın sağlığını riske atanlar hak ettikleri cezaları almalıdır. Kamu yöneticilerinin sistemin yarattığı bu kara tabloyu, işini hakkıyla yapan hekim ve sağlık çalışanlarına yükleyerek, suçu üstlerinden atma çabaları gerçeğin üstünü örtme gayretinden öte değildir.

Gerçek, sağlıkta dönüşüm programının halk sağlığı üzerindeki yıkıcı etkisidir.

Gerçek, koruyucu sağlık hizmetlerinin yok sayılmasıdır.

Gerçek, aşı bulamamak, ilacı parasız alamamaktır.

Gerçek, çöken bir sağlık sistemidir ve bunun sorumluları bellidir.

Yürütme ve denetim görevini elinde tutan kamu yöneticilerinin, sağlık müdürlüğü yetkililerinin, görev ihmali yönünden soruşturulması gerekir. Bu olayda ciddi bir denetim eksikliğine dair güçlü emareler vardır. Yıllardır sürdürülen bu suç düzeninin esas failleri kadar suçun ortaya geç çıkmasından sorumlu olanlar da adalet önünde hesap vermelidir.

Yaşananlar, yıllardır kamuoyunu ve yetkilileri uyardığımız bir gerçeği, Sağlıkta Dönüşüm Programı doğrultusunda uygulanan politikaların halkın yararına olmadığı ve sağlık sisteminde yıkıcı sonuçları olduğu gerçeğini inkar edilemeyecek şekilde ortaya koymuştur.

Sağlık hizmetini sıradanlaştıran, niteliğe değil niceliğe önem veren, hastaneleri ticarethane ve hastaları müşteri haline getiren, sağlığı piyasa kurallarına teslim eden Sağlıkta Dönüşüm Programı sağlık sistemimizi çökertmiştir.

Halk sağlığına, hekimlik değerlerine ve sağlık çalışanlarına zarar veren, ülke kaynaklarının bir avuç insanın çıkarına boşa harcanmasına yol açan ve bu son olayda gördüğümüz gibi insanlık değerlerinin ayaklar altına alınmasına neden olan politikalar bir an önce terk edilmelidir.

En büyük hayal olarak ifade edilen devasa hastanelere aktarılan bütçenin, diğer alanda duyulan ihtiyaçlar için harcanmaması tercihi, aslında sayısını tam olarak bilemediğimiz kaybettiğimiz bebeklerin ailelerinin hayallerini yıkmış, hayatlarını cehenneme çevirmiştir. Bir bebeğimizin daha bu nedenlerle ölümüne tahammülümüz yoktur.

Yıllardır bıkmadan usanmadan söylediğimiz gibi sağlıkta ticaret ölüm getirmiştir. Kar odaklı bu yönetim anlayışı canımızı yakmaktadır ve yakmaya da devam edecektir.

Herkese eşit ulaşılabilir, nitelikli ve ücretsiz sağlık hizmetinin kamu eliyle sunulması sağlanmalıdır. Beklemeden, oyalanmadan.

Hemen, şimdi…

İZMİR EMEK VE DEMOKRASİ GÜÇLERİ

22.10.2024″

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, 10 Ekim 2015 -Ankara Katliamında yaşamını yitirenleri andı.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, 10 Ekim Ankara Katliamı’nın 9’uncu yılında  10 Ekim  Barış Anıtı önünde toplanarak  katliamda yaşamını yitirenleri andı.  Katılımcılar,  “10 Ekim’i unutma unutturma”, “Katil IŞİD işbirlikçi AKP”, ” Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiç birimiz”, “Katil ABD Ortadoğu’dan defol”, ” Yaşasın halkların kardeşliği”,  “Faşizme ölüm halka hürriyet”, “Katillerden hesabı emekçiler soracak” ve “Faşizme karşı omuz omuza” sloganlarını attı.  Anmaya, katliamda yaşamını yitirenlerin aileleri ve yaralı olarak kurtulanlar da katıldı.

10 Ekim katliamında ağır yaralanan ve  aylarca tedavi gören 10 Ekim Barış ve Dayanışma Derneği İzmir Temsilcisi Mustafa Özdağ, “Katliamın 9’uncu yılında  yine buradayız. Kararlıyız, korkmuyoruz yılmadık ve vazgeçmeyeceğiz. Emek, demokrasi, özgürlük ve barışı avazımız çıktığı kadar haykırarak savunmaktan  vazgeçmeyeceğiz. Bu dava biz bitti demeden bitmeyecek. 10 Ekim, savaşa karşı barışın ve kardeşliğin savunulmasının adıdır” dedi.  Anmada katliamda yaşamını yitirenler anısına  saygı duruşunda bulunuldu ve  katledilenlerin isimleri  okundu.

Emek Demokrasi Güçleri adına basın açıklamasını İzmir Barosu Başkan Yardımcısı Zöhre Dalkıran okudu. Açıklamanın tam metni şöyle:

“Değerli dostlar,
Sevgili barış ve demokrasi savunucuları,
Bundan 9 yıl önce, 10 Ekim 2015’de temel bir insan hakkı olan barış hakkını
savunmak için, Türkiye’nin dört bir yanından Ankara’da buluşma sözü veren binlerce
kişinin toplandığı Ankara Garı’nda iki IŞİD militanının bombalı saldırısı sonucu 103
dostumuz yaşamını yitirdi, yüzlercesi yaralandı.

O tarihte iç savaşın yaşandığı, kan ve gözyaşının hakim olduğu Suriye’de,
çatışmaların tarafı olan IŞİD yerine barışı hedef alan siyasi iktidar, sınırlarımızı IŞİD
militanlarının geçebileceği bir eleğe çevirirken, Rusya’nın bombardımanından kaçan
IŞİD üyesi katilleri askerin koruyuculuğunda güvenlikli yerlere taşırken neyi
amaçladığı çok açıktı. Suriye’nin emperyalist devletlerce işgal edildiği süreçte pay
almak, sınır güvenliğini korumak için önleyici tedbir adı altında Suriye’deki demokratik
güçleri ve kurdukları yapıları yok etmek.

Bombaların patladığı yer, Beştepe’ye 2.5 km, Emniyet Müdürlüğü’ne 2 km.
mesafedeydi ve binlerce kişinin miting için buluşacağı bölgede aramaların
yapıldığına, gerekli ve yeterli önlemlerin alındığına inanmamız beklendi. Katliamdan 9
yıl sonra geçtiğimiz haziran ayında örgüt üyesi olup yardım ve yataklık edenler
hakkında ceza kararı verildi. Türkiye’de yaşanan bu en büyük sivil katliamın
sonrasında, saldırganları sınırdan başkentin ortasına kadar getiren asıl failler ve
buna göz yumanlar, ihmali olanlar hiçbir zaman yargı önüne çıkarılmadı. Türkiye
tarihinin en fazla can kaybının yaşandığı bu saldırıda, polisin görevlerinin gereğini
yapmak yerine yaralılara yardım etmeye çalışan halka yönelik müdahaleleri ve
ambulansların alana girmesinin engellenmesi ve bu yüzden daha fazla sayıda
insanın ölmesi toplumun hafızasında canlılığını korumaktadır.

Firari sanıklar yakalanamadı. Ve yine bizlerin, barış ve demokrasi savunucularının,
adaletin tecelli ettiğine inanmamız bekleniyor. Kamu görevlilerinin saldırıdan önceki
ve saldırı sırasındaki kasıt ve ihmalleri hakkında hiçbir zaman etkin bir soruşturma
yürütülmedi. Katliamda yaşamını yitirenlerin, yaralananların, onların yakınlarının ve
bizlerin acılarını ve vicdanlarını tatmin edecek bir soruşturma, bir yargı süreci asla
yürütülmedi.

10 Ekim Ankara Garı Katliamı’nın gerçekleştiği süreçte, AKP iktidarının gücü ermeye
başlamış, siyasal iktidar Haziran 2015 seçimlerinden tek başına hükümeti kuracak
oyu sağlayamamış durumdaydı. Bir yandan istikşafi görüşmeler adı altında toplumu
oyalayan iktidar bir yandan da kazanacağı yeni bir seçimin zeminini hazırlıyordu. 5
Haziran 2015 Diyarbakır, 20 Temmuz 2015 Suruç ve 10 Ekim 2015 Ankara Garı
katliamları bu süreçte yaşandı. Türkiye’yi özgürlükler – güvenlik ikileminde güvenlik
yönünde tercih yapmaya zorlayan iktidar, Kasım 2015’de yapılan yeni seçimi kazandı
ve yaşanan saldırılar, bombalı eylemler bıçak gibi kesildi.

İlan ediyoruz ki; insanlığa karşı işlenen bu suçların faillerini gizleyenler, bu suçların
ortağıdır. İktidarını korumak için toplumu kaos ve şiddet sarmalına sürükleyenleri asla
unutmayacağız. Barış savunucusu dostlarımızın hayatlarından, acılarımızdan oy
devşirenleri asla affetmeyeceğiz.

Şu husus açıkça ortadadır ki; Ankara Garı Katliamı’nın hedefi demokrasi ve barıştır,
demokrasi ve barış talep edenlerdir. Hedef bizleriz. Tarih boyunca barışı ve
demokrasiyi savunanlara yönelik saldırılar barış ve demokrasiye olan talebi, umudu
ve mücadeleyi hiçbir zaman ve hiçbir şekilde yok edemedi, engelleyemedi.

10 Ekim 2015’de, Ankara Garı’nda yapılan saldırıda yitirdiğimiz canlar, yaralanan
dostlarımız, bize bu uğurda verilen mücadelenin bayrağını devrettiler. Bizim
görevimiz, gerici faşist saldırılar karşısında birlikte mücadele etmek, barışa ve
demokrasiye dair umudu diri tutmak, umudumuzu gerçekleştirmektir. Bu süreçte asla yılmayacağız, asla teslim olmayacağız.

Katliamda yaşamını yitiren canlarımızı bitmeyen bir özlemle ve sevgiyle anıyoruz.
Ölümü değil yaşamı, savaşı değil barışı savunuyoruz!”

İzmir Kadın Platformu:Ayşenur’un ve İkbal’in katili sadece Semih Çelik değil, kadın düşmanı AKP-MHP ittifakı da bu cinayetin suç ortağıdır. Öfkeliyiz, artık yeter. Yaşamak istiyoruz!

İzmir Kadın Platformu,  Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde  “Her yer suç mahalli faillerden hesap soruyoruz” pankartı açarak basın açıklaması yaptı. AKP-MHP siyasi iktidarının  kadın cinayetleri ve tacizlerinin suç ortağı olduğunu ve siyasi iktidara karşı kadınları mücadeleye çağırdı.  Kadınlar;  “Kadın cinayetleri politiktir”, “Yaşasın kadın dayanışması”, “Erkek devlet hesap verecek”,  “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz”, ” Gün gelecek devran dönecek AKP halka hesap verecek”, “İstanbul sözleşmesinden vazgeçmeyeceğiz”, “Erkek adalet değil gerçek adalet”  sloganlarını attı.

Basın açıklamasının tam metni şöyle:

” Bu topraklarda her gün ölüyor, tacize ya da tecavüze uğruyoruz. Katledilen, şiddete uğrayan her kadının sorumlusu iktidara geldiği günden beri kadın düşmanı politikaları ile hayatımızı kuşatmaya çalışan AKP’dir. Failleri cezasızlık politikaları ile ödüllendirip cesaretlendiren “erkek adaletin” ellerinde kadınların kanı var. Her yer suç mahalli!

Dün Semih Çelik isimli erkek 19 yaşında Ayşenur Halil ve İkbal Uzuner adlı iki genç kadını, İstanbul’un ortasında, gündüz vakti yarım saat arayla vahşice katledip intihar etti. Beyoğlu’nda bir kadını taciz eden iki erkek fail gözaltına alınıp serbest bırakıldı tepkiler üzerine tutuklandı. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş, katledilen kadınların ardından “sıfır tolerans” diyor. Buradan soruyoruz, İstanbul Sözleşmesini fesh edip 6284 sayılı yasayı tartışmaya açmak failleri cezasızlıkla ödüllendirmek mi sizin sıfır tolerans dediğiniz? Kadınları nasıl doğum yapacağına müdahale edip bedenlerini denetim altına almaya çalışmak mı? Siz konuştukça biz ölüyoruz. Kadın düşmanı iktidarınız her gün bizi ölüme, şiddete mahkum ediyor. Hayatlarımızı size teslim etmeyeceğiz. İşte buradayız. Faillerden, kadın düşmanı iktidarınızdan hesap soruyoruz!

2024 yılının ilk 8 ayında 261 kadın, erkekler tarafından öldürüldü. 164 kadının ölümü hala şüpheli. Sadece Eylül ayında 34 kadın öldürüldü. Eylül ayında öldürülen 34 kadının büyük bir kısmı boşanmak istediği, barışmayı, evlenmeyi ve ilişkiyi reddettiği için öldürüldü. Yine bu kadınların yaklaşık %80’i evinde öldürüldü. Bu veriler kadınların çoğunlukla tanıdıkları ve hatta ailelerindeki erkekler tarafından öldürüldüğü gerçeğini açıkça ortaya koymaktadır. “kutsal aile” diyerek kadınları ve çocukları hapsetmeye çalıştığınız aileniz de şiddet var, istismar var! Bu sayıların her geçen gün artmasının en önemli nedeni, ilişki içinde erkeklerin kadının rolüne yönelik çarpık, mülkiyetçi bakış açısının devlet ve adalet politikaları tarafından desteklenmesidir. Erkekler bu cinayetleri işlediklerinde caydırıcı cezalar almayacaklarını biliyor. Kadınlar da adalet mekanizmasının kendilerini korumadığını.

Hukuken Erdoğan’ın İstanbul Sözleşmesi’nden Türkiye’nin ayrıldığına ilişkin beyanı anlam ifade etmese de toplum nezdinde bu çıkış erkek şiddeti önündeki barajı yıkan ve o günden bu yana hızla ve katlanarak artan kadın cinayetlerinin politik olduğunun en önemli kanıtıdır.

Kadınların adalete inancı tamamen yok olmuştur. Bunun en önemli göstergesi salı günü Beyoğlu’nda iki kişi tarafından sokak ortasında yere yatırılarak taciz edilen genç kadının tacizcilerden şikayetçi olamamasıdır.

Erkek şiddeti ve tacizi yaş ve sınır tanımamaktadır. Narin’in acısı hala tazeyken ve 90 haneli bir köyde bu cinayet aylardır çözüme kavuşmamışken bu kez de Osmaniye’de farklı yaşlardan 18 kişinin 14 yaşında bir çocuğa cinsel istismarda bulunduğu haberiyle sarsıldık. Bu 18 kişi teşhis edilmiş olmasına rağmen, yine bu kişilerden sadece 10’u tutuklanmıştır.

Cani, sapık, hasta münferit değil devletin önlemediği erkek şiddeti! Ayşenur’un ve İkbal’in katili sadece Semih Çelik değil, kadın düşmanı AKP-MHP ittifakı da bu cinayetin suç ortağıdır. Öfkeliyiz, artık yeter. Yaşamak istiyoruz!

Kadınlar var olduklarından beri her bir hak için mücadele etmişlerdir. Bu ülkede kadınlar özgürce var olana kadar, bütün tacizciler, katiller ve işkenceciler hak ettikleri cezayı alana kadar kız kardeşlerimizle omuz omuza el ele mücadeleye devam edeceğiz. Tek bir adım bile geri adım atmayacağız.

Rojin ve Gülistan Doku nerede, Narin’e ne oldu diye sormaktan vazgeçmeyeceğiz. Her yer kadınlar için suç mahalliyken, erkek şiddetini teşvik eden iktidardan korkmuyoruz ve itaat etmiyoruz. Bütün faillerden hesap sormaya, bu kadın düşmanı politikalar ve eril adalet mekanizması yok olana kadar meydanlarda olmaya, sesimizi yükseltmeye, birbirimizi savunmaya, dayanışmaya devam edeceğiz ve mutlaka kazanacağız.

İZMİR KADIN PLATFORMU”

İzmir Yaşam Hakları savunucuları; Katliam yasasını tanımıyoruz.

 

Katliam Yasası’nın yürürlükten kaldırılmasını sağlamak, yürürlükten kalkana kadar da uygulanmasına engel olmak için  “Katliam yasasını tanımıyoruz” diyen  İzmir Yaşam Hakkı Savunucuları   Cumhuriyet Meydanı’ nda toplanarak  Gündoğdu Meydanı’ na yürüdü. Yürüyüş boyunca  İzmir Yaşam  Hakkı Savunucuları,  “Hükümet istifa”  ” Katliam yasasını tanımıyoruz”, ” Kurtuluş yok tek başına ya tüm türler ya hiçbirimiz”, “Medya etik ol tetikçi olma”,  “Katliamcı AKP işbirlikçi MHP”, “AKP yaparsa katliam yapar”,  “Susma haykır katliama hayır”, “Faşizme karşı omuz omuza”, ” sloganlarını attı.

Mitingde, ‘Yaşam Hakkı Savunucuları’  adına basın metnini ,  Pınar Alpasil ve veteriner hekim Kaan Gencer okudu. Alpaslan ve Gencer, yasanın geri çekilmesi için Anayasa Mahkemesi’ne çağrıda bulundu.  Basın açıklamasının okunmasından sonra  Grup Merdiven ve İlkay Akkaya müzik yaptı.

“Katliam Yasasını Tanımıyoruz!

“İktidar ve ortakları, toplumu kutuplaştırmak üzere yeni türden kirli bir siyasete girişmiş durumda. 5199 nolu yasa tartışmaya açıldığı günden beri, toplumdaki bölünme daha fazla keskinleşmiş ve iktidar yanlılarının tüm ‘ötekilere’ yönelik saldırıları artan oranda çoğalmıştır.  Sokakta yaşayan köpekler yerel seçimlerden önce AKP, MHP, YRP ve BBP gibi gerici partilerin seçim propagandası haline getirilerek hedef gösterildi. AKP ve ittifakı yerel yönetim seçimlerinin yenilgisiyle köpekler için ‘başıboş, saldırgan, hastalıklı’ gibi saçmalıklar savurarak, hayvanlara ve hayvan severlere karşı tamamen etik dışı, vicdan ve bilim karşıtı bir tutum aldılar. Şüphesiz bu yaşam hakkına yönelik yeni bir saldırı değildi. AKP’nin 23 yıllık iktidarı boyunca, ‘hayvana karşı şiddet’ sadece kabahat olarak sayıldı. Hak savunucuları tarafından suç olarak görülen hayvanlara yönelik sistematik öldürme, işkence ve tecavüz cezasız kaldı. AKP’nin cezalandırma anlayışı, ister bireysel isterse sözde kamu kuruluşu olan belediyelerle net bir şekilde artış gösterdi. Biz sokaktaki bir canı beslemek, ona nispeten sağlıklı yaşam koşulu yaratmak ve uygun yuva bulabilmek için çabalarken, iktidarın yaratmış olduğu yaşam düşmanı siyasi atmosfer binlercesini caniyane bir şekilde katletti. Ve şimdi, Katliam Yasası ile sokakta yaşayan canlarımızı bizden almak istiyorlar! Bugün buradan bir kez daha tüm öfkemizle haykırıyoruz… Yasa iptal edilene kadar mücadelemizi sürdüreceğiz!”

“Hayvanları koruma yasası adı altında çıkarılan, sokak hayvanlarını toplama kamplarına ve ölüme mahkûm eden Katliam Yasası ağustos ayında TBMM’den geçti. Yasanın iptali için açılan dava, Anayasa Mahkemesi’nde devam ediyor. Katliam Yasası, çocukları bahane ederek meşrulaştırılmaya çalışılsa da, çocuk istismarını aklayan, çocukları şiddete karşı koruyan yasalar iptal ediliyor, Narin’in failleri bulunamıyor. Evlerindeki çocuklar korunamıyor.

“Bize ‘önce çocukların yaşamı’ diye yalan laflar söyleyen iktidara soruyoruz. Önlenebilir hastalıklardan yılda 10 bin çocuğun ölmesinin sebebi kimdir? Her üç çocuğumuzdan birinin yatağına aç gitmesine neden olan sizin açtığınız sefalet değil midir? Okulda olması gereken 671 çocuğumuz son 11 yılda neden iş cinayetlerine kurban gitti? Neden 2017 yılından bu yana 132 çocuğumuz mayın patlamalarıyla,  katledildi ve bir kişi dâhi ceza almadı? 6 yaşındaki çocuklarımızı ‘rızası vardı’ diyerek, tarikatların istismarına maruz bırakan kim? Kutsal aile diyerek çocuk yaşta evliliklerin önünü açan kız çocuklarını şiddete ve istismara karşı korumasız bırakan kim? Neden sizlerin öve öve bitiremediğiniz tarikat ellerinde aslında sürekli, ama size göre ‘münferit’ olarak çocuk tecavüzleri yaşanıyor? Rabia Naz, Narin gibi katledilen çocukların failleri  neden iktidar vekilleri tarafından korunuyor? Çocukların üzerinden kendi kanlı yasalarınızı temellendirmenize asla izin vermeyeceğiz!”

“Bugün buradayız, çünkü onlar kötülük tohumlarını topluma serperek vahşet üzerine vahşet üretecek bir yasayı, halkın ezici çoğunluğuna rağmen canice uygulamak istiyor. İktidar bizi ‘elitist’ diye yaftalıyor, marjinalize etmek istiyor ve ‘çok istiyorsanız köpekleri evlerinize alın’ diyerek saldırıya geçiyor. Sanki bugün hayvanların yaşadığı sorunun nedeni bizmişiz gibi gösteriyor. Hayır biz elitist değiliz, bizler  korumalı lüks sitelerde yaşamıyoruz! Biz toplumun çeşitli katmanlarından insanlarız, bu katliam yasasına karşı çıkan milyonlarız, halkız! Bizden aldığınız vergilerle aslında sizin bakmakla yükümlü olduğunuz hayvanlara kendi imkanlarıyla bakan, hayvanları ölüm kampı barınaklara göndermemek için cebindeki son kuruşu harcayan gönüllüleriz, hayvan savunucularıyız! Aylardır tek bir ağızdan ‘onlar bir avuç, biz milyonlarız’ diye, duymak istemeyen tüm kulaklara haykırdık. Yasanın kulis bilgileri geldiği ilk günden beri, 23 Mayıs’tan bu yana gitgide artarak, yüzbinlere ulaşarak sokağa indik. Ve bugün burada yalnız değiliz. Bizler bu yasayı durdurabiliriz!”

“Bu yasanın iktidar ve ortakları tarafından en cazip tarafı 31 Mart seçimlerinden sonra yerel yönetimlerin çoğunun ‘muhalefet’ belediyelerine dönüşmesidir. Belediyeler, katliam yasasına uymadıkları takdirde kayyum da dahil olmak üzere bir dizi yaptırım devreye giriyor. Şayet belediyeler katliam yasasını şu ya da bu oranda uygularsa ezici çoğunluğu yasa karşıtı olan halk, belediyelerle karşı karşıya gelecek ve böylece toplumsal bir huzursuzluk yaratılmış olacak. İktidarın bayrağını sallamaya hevesli, hayvanlara tecridi ve ölümü reva gören iktidar ya da muhalif  bu belediyeler halkın öfkesinden payına düşeni alacaktır!”

“Dostlarımızı sizin vahşetinize teslim etmeyeceğiz! Biz yaşamdan yana olanlar; kana susamış bu iktidara, sahte haberlerle toplumu manipüle eden trol ordusuna, sosyal medyada tonlarca para döktüğünüz sahte bot hesaplara, kendisine gazeteci deyip meslek etiğini yok sayarak hayvanların yaşam hakkını anketler açarak bir avuç takipçisiyle tartışmaya açanlara, her gün bilimden uzak, yeni nefret söylemleri ile toplumu kutuplaştıranlara, halkın meclisine halkı almayanlara, protesto hakkını engelleyenlere, gözaltına alanlara karşı hayvanları, sokakta yaşayan köpekleri, dostlarımızı savunuyoruz! Savunmaktan vazgeçmeyeceğiz! Buradayız! Bir yere gitmiyoruz! Yasanın ağustos ayında meclisten geçirilmesinin ardından Anayasa Mahkemesi’ne 16 maddenin iptali için açılan dava yakın zamanda görülecek. Hayvanları Koruma Kanunu denilmesine rağmen kanunun adına, amacına, koruduğu değerlere açıkça aykırı olan bu kanun derhal iptal edilmelidir.

“Anayasa Mahkemesi hukukun gereğini yerine getirmeli ve katliama dur demelidir. Her şeyin bittiğini söyleyenlere ufak bir mesajımız var; biz daha yolun başındayız ve biz bitti demeden bitmez! Sokakta yaşayan hayvanları bizden koparmak isteyen yasaya karşı, öfkemizi ve bilincimizi daha gür ve daha güçlü örgütlemeye devam edeceğiz”

“Biz, sokak hayvanlarını ölüme mahkûm eden yasaya karşı mecliste, sokakta direnen; şiddete uğrayan hayvanların faillerinin cezalandırılması için davaları takip eden; hayvan, kadın, çocuk, doğa, emek, LGBTİ+ düşmanı iktidara karşı yaşamı yeniden kurmak için mücadele eden Yaşam Hakkı Savunucularıyız. Bir yandan kentin farklı noktalarında yasaya karşı kitlesel eylemler örgütlerken bir yanda mahalle inisiyatifleri ile yerellerden aldığımız gücümüzü direnişin bir parçası hâline getiriyoruz.

“Bu davet yaşamı yeniden kurmak için direnen hak savunucularına;

“Hayatlarından ve haklarından vazgeçmeyen kadınları, gökkuşağının tüm renkleri ile direnen LGBTİ+’ları, yaşam alanlarını yağmaya -talana teslim etmeyen doğa savunucularını, patronlara karşı ekmeğine, emeğine sahip çıkan işçileri, yazın en sıcak günlerinde mücadele dersini öğretmenler verecek diyerek meclisin kapısına dayanan öğretmenleri, barışın sesini ülkenin dört bir yanında yükseltenler ile sesimizi birleştirmeye çağırıyoruz. Çünkü biliyoruz ki kurtuluş tüm türlerin kurtuluşu ile mümkün.

“Aynı sokağı, mahalleyi paylaştığımız sokak hayvanlarını toplama kamplarına ve ölüme mahkûm eden “Katliam Yasası”nın yürürlükten kaldırılmasını sağlamak, yürürlükten kalkana kadar da uygulanmasına engel olmak için

Birlikte yaşatacak, birlikte yaşayacağız.

Katliam Yasası’nı Durduracağız!”

12 Eylül 44.yılında

 

12 Eylül 1980’de gerçekleştirilen faşist askeri cuntanın- darbenin üzerinden 44 yıl geçti. 12 Eylül darbesinin 44’üncü yıldönümünde faşizmi, darbeciliği lanetliyor, hayatını kaybeden direnç çiceklerini saygıyla anıyoruz.  44 yıl önce bugün, işçi sınıfının ve  emekçilerin, halk gençliğinin, ilericilerin  faşizme, faşist saldırılara, katliamlara  ve sermayeye karşı direnişi  toplumda yükselen özgürlük, demokrasi ve eşitlik mücadelesi  ABD’nin ve NATO’nun kirli örgütlerinin  ABD’nin Ortadoğu Masası yetkililerinin deyişiyle  Amerikancı generallerin “bizim çocuklar” ın bir darbesiyle karşılık buldu.

12 Eylül faşist cunta yönetimi, TBMM’ni, siyasi partileri, sendikaları, çağdaş, ilerici, devrimci kurumları ve örgütlerini, gazeteleri, dergileri  kapatmış, işçi sınıfının ve emekçilerin sermayeye karşı grevlerini direnişlerini yasaklamıştı. Yüz binlerce insan gözaltına alınmış işkenceden geçirilmişti. Yüzlerce kişi işkence ile öldürüldü, idam edildi, kaybedildi. Askeri cezaevleri, emniyet müdürlükleri ve kimi mekanlar işkence merkezleri haline getirildi. Faşist Askeri Cunta iktidarı döneminde her türden zulüm, zorbalık ve hukuk dışı uygulamalar devleti yönetme ekseni oldu.

Araştırmalara göre 12 Eylül Askeri Darbesi’nin toplumsal ve siyasal bilançosu şöyledir:

1 milyon 683 bin kişi ‘fiş’lendi.
650 bin kişi gözaltına alındı.
Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.
7 bin kişi idam istemiyle yargılandı.
517 kişiye idam cezası verildi.
259 kişinin idam dosyası Yargıtay’ca onandı.
49 kişi idam edildi
71 bin kişi 141, 142 ve 163’den yargılandı.
98 bin 404 kişi ‘örgüt üyesi’ olmak suçundan yargılandı.
388 bin kişiye pasaport verilmedi.
14 bin kişi vatandaşlıktan çıkarıldı.
30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına gitti.
300 kişi ‘kuşkulu bir şekilde’ öldü.
171 kişinin ‘işkenceden öldüğü belgelerle kanıtlandı.
14 kişi cezaevindeki uygulamaları protesto etmek için yaptıkları ‘açlık grevi’ sonucu yaşamını yitirdi.
30 bin kişi sakıncalı olduğu için işten atıldı.
1402 sayılı yasa nedeni ile 3 bin 854 öğretmenin ve 120 öğretim görevlisinin işine son verildi.
1402 sayılı yasa nedeniyle 9 bin 400 kişi kamu görevinden atıldı ya da sürüldü.
47 yargıç görevden atıldı.
7 bin 233 devlet görevlisi bölgeleri dışına sürüldü.
937 film ‘sakıncalı’ bulunduğu için yasaklandı.
23 bin 667 derneğin faaliyeti durduruldu.
İstanbul’da gazeteler toplam 300 gün yayımlanmadı.
13 büyük gazete için 303 dava açıldı.
31 gazeteci cezaevine konuldu.
Gazeteciler hakkında toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi.
Gazetecilere toplam 3 bin 715 yıl hapis cezası verildi.
300 gazeteci saldırıya uğradı.  3 gazeteci öldürüldü
49 ton gazete ve dergi imha edildi, Yüzbinlerce yayına el konuldu ve imha edildi. Sadece Bilim ve Sosyalizm yayınlarına ait 113.607 kitap yakıldı. Sol yayınlarına el konuldu ve yakıldı. Yayınevi sahipleri gözaltına alındı, tutuklandı, işkence gördü. İlhan Erdost işkence yapılarak öldürüldü.(1)

Faşist darbe dönemi siyasi iktidarın IMF ile yaptığı anlaşma ve 24 Ocak 1980 ekonomik kararlarının hemen ardından yapılmıştı. Siyasi iktidar yükselen işçi sınıfı ve emekçi hareketinin ekonomik demokratik talepleri için mücadelesini bastırma  ve  İMF  anlaşmasını  ve 24 Ocak ekonomik kararları uygulamayı faşizmin zoruyla gerçekleştirmeye çalıştı.  Faşist cunta tekelci kapitalizmin neoliberal ekonomi politikalarına  geçişi ve işbirlikçi tekelci kapitalist ekonomiyi dünya ekonomisine tam eklemlenmesini sağlayacak adımlar attı.  Kamu idari yapısında gerici faşist dönüşüm, kamu iktisadi teşebbüslerinin her alanda özelleştirilmesi ve şirketleştirilmesinin  yolu açıldı.  İşçi sınıfının ve emekçilerin hakları gasp edildi, sendikalar ve örgütlü toplumun tamamen tasfiyesi ile işbirlikçi tekelci burjuvazinin istekleri gerçekleştirildi.  Tekelci burjuvazinin partileri de yeniden yapılandırıldı. Faşist darbe ile ikinci dünya savaşında sonra kuşatma altına alınan sosyalist ülkeler, soğuk savaş yıllarında bu kuşatma ilerletilerek,  ABD ve batı emperyalizminin “yeşil kuşak” projesine her anlamda hizmet edildi. Bunun sonucu olarak tarikatlar-cemaatler, dinci gericilik  ve “Türk-İslam sentezi” desteklendi, güdük laikliğin tasfiyesi  ve bugünkü siyasal dinci rejiminin yolu böylece açıldı.

Faşist cunta 1982 Anayasasıyla  tekelci burjuvazinin siyasi iktidarını güçlendirdi. Faşist cuntanın  planlamasıyla  dinci bir partinin iktidarının yolu  AKP iktidarı ile ilerletildi. Burjuva modernizminin laiklik, çağdaş yaşam, eğitim, sağlık ve kamusal alanlardaki tüm kazanımları tasfiye edildi.  AKP siyasi iktidarının  ABD nin ve tekelci kapitalizmin Türkiye ‘ye biçtiği  rol ile,  2010 yılında yapılan Anayasa değişikliği referandumu yapıldı, ardından kuvvetler ayrılığını tamamen yok eden 2017 Anayasa değişikliği referandumu gerçekleştirildi, 12 Eylül faşizminin halk düşmanı  uygulamaları  ile faşizm ve gericilik tüm mekanizmalarıyla yeniden yapılandırıldı.  Türkiye’de parlamenter sistem tasfiye edilerek, Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçildi. Böylece tek adam yönetimi-başkanlık sistemi gerçekleştirilmiş oldu. Bugün Anayasa mahkemesi kararları dahi uygulanmamaktadır. Milletvekili Can Atalay hukuksuz bir şekilde cezaevindedir. Tüm gezi tutukluları  Anayasa mahkemesi kararlarına karşı mahpusta tutulmaktadır; siyasi iktidar kendi politikasina uymadığında  Anayasa Mahkemesi’ni yok sayabilmektedir.

Bugün 12 Eylül yönetim çizgisi her anlamda sürmektedir. Parlamento işlevsiz kılınmıştır. Ülke kararnamelerle yönetilir duruma gelmiştir. Seçilmiş belediye başkanları görevden alınmakta, yerlerine kayyum atanmaktadır. 15 Temmuz darbe süreci fırsata çevrilerek OHAL uygulaması başlatılmış ve bu kapsamda çok sayıda Kanun Hükmünde Kararname (KHK) çıkarılmıştır. 100 binin üzerinde kamu çalışanı işten ihraç edilmiştir. Binlerce kamu çalışanı ve akademisyen yargı kararı olmaksızın mağdur edilmiştir. Üniversiteler ve okullar liyakat, birikim ve akademik birikim, donanım ve kariyere bakılmaksızın iktidarın yandaş memurlarınca yönetilir duruma getirilmiştir. Eğitim sistemi yap-boz politikalarıyla yönetilmektedir. Eğitim ve öğretim de laisizmin kırıntıları da tasfiye edilmiş, dincileştirme politikaları yerleştirilmiştir.

Sağlık sistemi her dönem oranı artan katkı paylarıyla, kademeli muayene ücretleriyle paralı hale getirilmiştir Sağlık sisteminin özelleştirilmesi ile halk sağlığı büyük bir tehdit altındadır. Adalet, hak ve hukuk yoktur; adalet iktidara siyaseten bağımlı durumdadır. Düşünce ve ifade etme özgürlüğü yoktur; iktidar politikalarına sözlü ya da yazılı olarak karşı çıkanlar gözaltına alınmakta, kitleler yargı kıskacındadır. Gazeteciler hukukçular hapishanelerde çürütülmektedir. Cezaevleri hasta tutsaklarla doludur. İnsanlar kaçırılmakta, muhbirlik teklif edilmektedir, gözaltında kişilere işkence ve kötü muamele yapılmaktadır, muhaliflerin özgürlükleri ve can güvenliği tehdit edilmektedir.

Bugün AKP iktidarının özlemini çektiği ve hedef olarak ortaya koyduğu biat eden “kindar ve dindar” gençlik projesi, 12 Eylül darbesinin bir sonucudur. Bu proje 4+4+4 Kesintili Zorunlu Eğitim Yasası ve müfredat değişikliği ile de hayata geçirilmiştir; taşımalı eğitimler köyler (yeni adıyla mahalleler) yoksul tarım emekçilerinin çocuklarını eğitimden uzaklaştırmakta niteliksiz işçiler olmaya zorlamaktadır. MESEM projesiyle emek gücü ücretsiz, güvencesiz olarak sermayenin kullanımına sunulan meslek okulları öğrencisi çocukların yaşamı sermayeye peşkeş çekilmektedir. 12 Eylül Darbesi’nin Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersini Anayasada zorunlu hale getirilmesi, kuran kurslarının yaygınlaştırılması, denetlenmemesi, ÇEDES projesiyle okullara atanan öğretmenlik vasfı olmayan danışmanlar, bilişsel, bedensel duygusal olarak karar verme olgunluğuna sahip olmayan çocuklarımız için bir tehdit, eğitimi gericileştirmek için attığı adımların en önemlisidir. 12 Eylül’ün getirdiği siyasi ortamdan beslenen AKP,  din temelli birçok seçmeli dersi program çizelgelerine yerleştirerek, çocukları bilimden, sorgulayıcı, araştırıcı olmaktan uzaklaştırmayı hedeflemektedir . Bu uygulamaların yanı sıra birçok okul imam hatip okullarına dönüştürülerek, velilerin, öğrencilerin tercih ve istemlerine karşıt olarak dayatılmaktadır ayrıca bu politikalar sonucu tekrar mektep-medrese ikilemi yaratılmaktadır. Günlük yaşamın dincileştirilmesini yolu böylece tamamen açılmaktadır. Toplumun erkek egemen, biatçı, şükürcü karakteri kadın yaşamını ciddi boyutlarda tehdit altına almakta kadın cinayetleri her geçen yıl artmakta; çocuk istismarları gündemden düşmemektedir. Tüm bu politikalar 12 Eylül ün güncel olarak kurumlaşmış sonuçlarıdır.

Doğa, yeraltı-yerüstü milli zenginlikler talan edilmektedir. Ormanlarımız, topraklarımız maden ve altın uğruna çokuluslu şirketlerin talanına açılmıştır. Jeotermal enerji adı altında Aydın ovası bitirilmek istenmektedir. Orman ve zeytinlik  alanlarımızda maden ocağı, taş ocağı vs adı altında talan  yapılmaktadır.  Ormanlarımız korunmamakta ve her yıl binlerce hektar orman yakılmaktadır, yangın söndürmek için teknik araçlar helikopter vb. alımına ödenek verilmemekte; eko sistem geri dönüşü yüzyıllar alacak tahribatlara uğramaktadır. Yer altı sularımız plansız kullanılmakta; nehirlerimiz barajlarla ya da özelleştirilerek yaşamın kaynağı sularımız halkın kullanımdan alınmaktadır.

Bütün komşu ülkelerle iç sorunlara müdahaleci, sorunlu bir dış politika izlenmektedir; halkları, ulusları düşmanlaştırıcı politikalarla savaş koşullarına zemin hazırlanmaktadır. Sorunlar saymakla bitmemektedir.

Emekçiler, işçiler, emekliler düşük ücretler ve hayat pahalılığı karşısında güç durumdadır. Ancak Kürt, Türk, Laz, Emeni hangi ulusal ya da etnik kökenden olursa olsun, kadın, erkek aynı sorunlar altında ezilen emek ve demokrasi güçlerinin birleşik örgütlü mücadelesiyle bir çıkış bulmak mümkündür. Emek ve demokrasi güçlerinin önüne birlikte mücadeleyi, kaybedilen herşeyi yeniden kazanmayı, emeğin ve bilimin aydınlatacağı başka bir Türkiye için mücadele görevini koymaktadır.

12 Eylül’ün koyulaşan karanlığından başkaca bir çıkış yolu yoktur.

(1) Tihv Dökümantasyon

 

İzmir Kadın Platformu: Narin için adalet, Rabia Naz için adalet! Failleri korumayın aklamayın!

 

İzmir Kadın Platformu,  katledilen Narin  ve çocukların yaşam hakkı için  başta kadınlar olmak üzere çocuk ve yaşam hakkı savunucusu tüm dernek, sendika, siyasi parti ve platformlarını da davet ettiği  basın açıklamasını  yaptı.   Karabağlar Belediye Başkanı  Helin İnay Kınay, Konak Belediye Başkanı  Nilüfer Çınarlı Mutlu da eyleme katıldı. Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde toplanan kadınlar,  sendika, dernek ve siyasi parti temsilcileri  ÖSYM binası önüne kadar yürüyüş yaptı; katılımcılar yürüyüş boyunca   “Kutsal aileniz batsın kadınlar yaşasın”, “Erkek adalet değil gerçek adalet”, “Katil hizbullah işbirlikçi AKP”, “Faşizme karşı omuz omuza”, “Katillerden hesabı biz soracağız”,  “Katledilen Çocuklar İsyanımızdır”,  “Çocuk Cinayetleri Politiktir”” Karanlığa teslim olmayacağız”, “Hükümet istifa”, Narin için adalet herkes için adalet”,  “Aileniz batsın çocuklar yaşasın”, ” AKP elini çocuklardan çek”, “Erkek adalet değil gerçek adalet”, Jin jiyan azadi”, “Kadın yaşam özgürlük” , AKP elini kadınlardan çek”  sloganlarını attı.

ÖSYM önünde İzmir Kadın Platformu temsilcisi katledilen çocukların isimlerini okudu.   Rabia Naz’ın,  Leyla Aydemir’in, Medine Memidir’in, Müslüme Yağal’ın,  Ceylin Atik’in, Ecrin Kurnaz’ın,  Irmak Kupal’ın,  İkra Nur Tirsi’nin  Narin Güran’ın hesabının sorulacağını belirtti.  İzmir Kadın platformu adına açıklamayı Emine Akbaba okudu.

Basın açıklamasının tam metni şöyle:

“BASINA VE KAMUOYUNA

Diyarbakır’ın Tavşantepe Köyü’nde 21 Ağustos tarihinde Kuran kursuna gidiyorum diye evden çıkıp bir daha geri dönmeyen 8 yaşındaki Narin Güran’in cansız bedeni 19 gün sonra evinin yakınında daha önce 3 kez arama çalışmalarının yapıldığı dere kenarında bulundu. Üzgün ve öfkeliyiz. Narin’in, katledilen-istismara uğrayan tüm çocukların hesabını sormak için sokaktayız.

Milyonlarca insan Narin’e ne oldu, Narin nerede diye sordu. Kamuoyuna tek bir açıklama yapmayan Cumhuriyet Savcısı ve İç İşleri Bakanlığı, Narin kaybolduktan 10 gün sonra kayıpla ilgili yayın yasağı getirdi. Narin’in ailesi sürekli çelişkili ifadeler verdi. Narin’in abisinin kolunda olan ısırık, olayın üzerinden günler geçtikten sonra fark edildiği için DNA için uygun bulunamadı. Narin’in Kuran kursu ile de bağlantılı amcası, aynı zamanda Narin’in de yaşadığı Tavşantepe Mahallesi’nin muhtarı olan Salim Güran kasten öldürme ve kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma suçlarından tutuklandı. 120 haneli bir köyde Ali Yerlikaya’’nın övündüğü güçlü istihbaratı 19 gün Narin’i bulmadı ama Diyarbakır ‘da, İstanbul’da polis Narin’in hesabını soranlara saldırdı.

Gözaltı sayısı 23’e yükselirken Narin’in cenazesinde akraba olan bir kadın “yalan konuşun” dediği için erkekler tarafından şiddete uğradı. Amcanın ve ailenin Hizbullah/HÜDA-PAR ilişkisine dair tek bir açıklama yapılmadı.

AKP Diyarbakır milletvekili Galip Ensarioğlu Narin’in ölümün ardından “Bizlerin bazen bilmediği, bazen de bilip söyleyemediğimiz şeyler var çünkü aile, bizim dostlarımızdır.” Dedi. Aile sustu, devlet üstünü örtmeye çalıştı. 2018’de Rabia Naz’ın faillerini koruyanlar bugün aile-devlet-tarikat işbirliği ile Narin’in ölümüne neden oldu.

AKP iktidarının çocuk düşmanı, kutsal aile, cezasızlık politikaları çocukları öldürüyor. TÜİK kayıp çocuklara dair 8 yıldır veri açıklamıyor. 2008 – 2016 yılları arasında Türkiye’de kayıp çocuk sayısı 16 ülkenin nüfusundan fazla. 2016 yılında son açıklanan TÜİK verisine göre kayıp çocuk sayısı 104 bin 531.

2010- 2014 yılları arasında mağdur çocuk sayısı %76 oranında arttı. Küçük yaştaki çocukların failleri ebeveynleri olurken daha büyük yaştaki çocukların failleri akraba/tanıdıkları. 2017 yılında Antep’te kayıp çocuk başvurusu yapan ebeveyn sayısı 691 iken 2021 yılında Meclis’e verilen soru önergesinde kayıp çocuk sayısı 19 bin 277. Türkiye’de ortalama günde 32, yılda 10 bin çocuk kayboluyor. 2023 yılından 2024 ağustos ayına kadar 716 çocuk, iş cinayetlerinde öldü.

2023 yılında çocuk istismarından açılan dava sayısı ise 31 bin 216.

AKP’nin 22 yıllık iktidarında istismarı af yasası tartışmaları, “küçüğün rızası var” diyen erkek yargısı, bir kereden bir şey olmaz diyen bakanı, baba kızına şehvet duyabilir diyen Diyaneti ile karşımızda çürümüş bir sistem var. Failler işte bu çürümüşlükten, cezasızlıktan güç alıyor.

Bu ülkede çocuklar tarikat ve cemaat yurtlarında istismara uğruyor. Denetimsiz tarikat yurtlarında can veriyor. Sokakta oynarken panzer altında hayatını kaybediyor. Kolluk güçleri tarafından vuruluyor.

Sokak hayvanlarını öldürme yasasını çocukların güvenliğini bahane ederek meşrulaştırmaya çalışanlar Narin’e ne olduğunu gizliyor, faillerini aklamaya çalışıyor.

Kutsal aile diyerek kadınları ve çocukları hapsetmeye çalıştığınız aileleriniz de şiddet ve istismar var. Kadınları ve çocukları değil aileyi koruyan politikalarınız Narin’e ne olduğunu gizleyemez!

Bugün 2024-2025 eğitim öğretim yılı başladı. Çocukları korumayan, istimarı aklayanlar aynı zamanda çocuk yoksulluğu çocuk açlığını da yok sayıyor. Milyonlarca çocuk, bir öğün ücretsiz sağlıklı yemek hakkından, parasız bilimsel eğitim hakkından yoksun, tarikat ve cemaat karanlığına itiliyor. Başka Narinler olmasın, hiç bir çocuk okula aç gitmesin, istismara uğramasın, kaybolup katledilmesin diye mücadelemiz sürecek.

Bugün Narin’in isyanını kuşanmak; öldürülen, kaybedilen, yaşamları ellerinden alınan, gelecekleri cemaat ve tarikatlara teslim edilen çocuklar için hesap sormak demektir.

Bugün Narin için adalet talebi 2018 yılında Giresun’da şüpheli ölümü aydınlatılmayan Rabia Naz için, İsmailağa Cemaati’nin yurdunda ölen Mahmut Osman Kamış için, cenazesi günlerce buzdolabında saklanmak zorunda kalan Cemile Çağırga için, 4 yıldır kayıp olan Gülistan Doku için, öldürülen kadınların-LGBTİ+’ların adalet talebidir. Bu ülkeyi kayıp çocukların, erkek-devlet tarafından öldürülen çocukların ülkesi olmaktan çıkaracağız. Koruyan-aklayan erkek devletinizden hesap soracağız. Narin’e ne olduğunun açığa çıkarılması, tüm faillerin cezalandırılması, gerçek adaletin sağlanması için süreci takip etmeye, Narin’e ne oldu demeye devam edeceğiz! Kadınların ve çocukların yaşamlarını erkek devlet sistemine teslim etmeyeceğiz.

Narin için adalet, Rabia Naz için adalet!

İzmir Kadın Platformu”