Oca 29
İmece Dostluk “Tarihe Yolculuk Maria Suphi ve Onbeşler”i anma, söyleşi-imza etkinliği yaptı.
Fotoğraf: İsmail Hakkı, Ethem Nejat, Mustafa Suphi
İmece Dostluk Mustafa Suphi , Onbeşler ve Maria Suphiler ‘in katledilmelerinin 101.yılında anma ve söyleşi düzenledi. 101 yıl önce katledilen Türkiye Komünist Partisi Kurucu Yöneticilerinin anıldığı toplantıda önce İmece Dostluk adına aşağıda ki metin ve Nazım Hikmetin ” 28 Kânunisânî’yi Unutma!” şiiri okundu. Onbeşler, Maria Suphi ve devrim sosyalizm mücadelesinde yitirdiklerimiz adına saygı duruşu yapıldı.
Fotoğraf: katılımcılar, Onbeşler ve devrim ve sosyalizm mücadelesinde yitirdiklerimize saygı duruşu

Fotoğraf; Kenan Karabağ “Maria Suphi Bir Direnişin Öyküsü” romanının yazarı
Kenan Karabağ on yıllık bir araştırma ve emek sonucu kaleme aldığı “Maria Suphi Bir Direniş öyküsü” kitabını anlattı. 101 yıl önce öldürülen onbeşleri ve Maria Suphi’yi anlatan Kenan Karadağ, onbeşleri ve Maria Suphi’nin Anadolu’daki zor günlerini , abluka altındaki ölüm yolculuklarını, Ankara hükümetinin bilgi onay ve talimatıyla hunharca öldürülerek, ağırlık bağlanarak Karadeniz’in derin sularına atılmalarının öyküsünü anlattı. Katliam gecesi darp edilerek elleri ayakları bağlanarak Çömlekçi sahilinde bir eve kapatılan Maria Suphi iki buçuk yıl zincirlenerek hükümetin çete başlarından Yahya Kaptan, Nemlizade Ragıp ve Rizeli çeteciler tarafından tecavüz edilen, ve direndiği için öldürülen ve Karadeniz’e atılan Maria Suphi’nin hazin olduğu kadar öfkelendirici hikayesini anlattı.
Fotoğraf : Demet Çalışkan, İmece dostluk adına konuşma yaptı..
“Sevgili dostlar, yoldaşlar hoş geldiniz, İmece Dostluk Dayanışma Derneği olarak hepinizi selamlıyoruz.
Hoş geldiniz Kenan Karabağ, MARİA’nın varlığını araştırıp yazarak bilinir kılan yazar dostumuz, hoş geldiniz, iyi ki araştırdınız, yazdınız, iyi ki geldiniz! Teşekkür ederiz.
10 Eylül 1920’de Baku’ da kurulan TKP Kurucu Merkez Komitesi’nin, 28-29 Ocak 1921 tarihinde kara bir kış gününde katledilmesinin üzerinden 101 yıl geçti.
Karadeniz’in karanlık sularında, gerçekleştirilen bu katliamın 101. Yılında, bizler, bugün, Mustafa Suphileri, Ethem Nejatları ve 15’leri ve bugüne de yeterince bilinmeyen, adı anılmayan 15 lilerin YANINDA VE ONLARDAN BİRİ olan Maria Suphi’yi unutmadık, unutmayacağız.
Emperyalist işgal ve saltanat yıllarında Baku’da kurulan TKP’nin kurucu merkezi, emperyalist işgale karşı işçileri köylüleri örgütleyerek bağımsızlık mücadelesine katılmak için Anadolu’ya geçme kararı almıştı. Ancak Anadolu’ya geçer geçmez burjuvazinin temsilcileri tarafından geleceğin alternatifi sosyalist bir iktidar seçeneği olarak görüldükleri için “yılan küçükken ezilir” bakışıyla katledilmişlerdi.
Mustafa Suphiler’in TKP’sinin kurucu merkezinin katliamıyla eşitliğinin, özgürlüğün, anti-emperyalizmin, emeğin-emekçinin yoksul köylülerin ve farklı milliyetlerin eşitlik mücadelesinin, tasfiye edileceğini düşünen burjuvazi, 101 yıldır iktidar mücadelesinde aynı zor ve katliam yöntemlerini sürdürmekten hiç geri durmadı. 101 yıl boyunca komünistlere, devrimci-demokratlara ve farklı miliyetlere karşı şiddet, kırım, kıyım ve zor, katliam politikaları sürdürdü.
Mustafa Suphiler in TKP’sinin sarayın saltanatına , emperyalist işgale, işbirlikçilerine, sömürücülere, zalimlere karşı yaktıkları ateş bugün yanmaya devam ediyor. Sermayenin iktidarı ve faşizm bu ateşi söndüremeyecek!
Mustafa Suphileri anmak demek yeni sömürgeciliğe, işbirlikçi tekelci burjuvaziye ve kapitalist sisteme karşı mücadele etmek demektir. İşçi sınıfının sendikal ve siyasi örgütlülüğünü yaratmak, güçlendirmek, desteklemek demektir. Tüm ezilenlerin örgütlenme ve direnme hakkını savunmak demektir.
Bugün düşünce, ifade, basın özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğü için mücadele, yerel yönetimlere atanan kayyımlara, seçmen iradesini yok sayan politik tercihle yapılan milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmasına, üniversite ve fakültelere demokratik seçimi yok sayarak atanan kayyımlara karşı mücadelenin birleştirilmesinden geçiyor.
Politik duruşu ve ifadeleri, yazıları, konuşmaları nedeniyle sosyal medyada linç edilmeye çalışılan, tehdit edilen, hedef gösterilen, adli, idari baskı ve baskınlarla çembere alınan, özgürlüklerinden yoksun bırakılan gazeteci, yazar ve sanatçılara sahip çıkmaktan geçiyor.
Bugün hak ve özgürlükler için mücadele, KHK ile atılan tüm kamu emekçilerine, işçi kıyımı ve cinayetlerine, kadınlara, farklı cinsel yönelimi olanlara yönelik tecavüz, taciz ve her tür şiddette karşı mücadeleden geçiyor.
Bu mücadele, ajanlaştirilmak, muhbirleştirilmek için kaçırılan gençlere, devrimcilere, hak eşitliği temelinde kardeşlik isteyen Kürtlere; savaş-çatışma , zor ve baskı-diktatörlüklerden kaçan Suriyeli, Afganlı, etnik, ulusal kökeni ne olursa olsun göçmen, mülteci insanların, işçilerin haklarına sahip çıkmaktan geçiyor.
Bu mücadele, sürdürülebilir ve geleceğe devredilebilir doğal yaşam ve çevre haklarına sahip çıkmak üzere kapitalizme karşı mücadeleden geçiyor.
Çünkü tarih bize güçlerini birleştiren, mücadelesi ortaklaşan hiçbir gücün yenilemeyeceğini öğretti.
Bu mücadelenin bileşenlerinden biri olarak bir kez daha tekrarlıyoruz.
Birleşirsek mutlaka kazanacağız; biz kazanacağız, biz kazanacağız.”
Fotoğraf, Esengül Uzun Nazım Hikmet’in “28 Kânunisânî’yi Unutma!” şirini okudu
Nâzım Hikmet Ran
ta ata aa ta ta ha ta tta ta
tarih
sınıfların
mücadelesidir
1921
kanunisani 28
karadeniz
burjuvazi
biz
on beş kasap çengelinde sallanan
on beş kesik baş
yoldaş
bunların sen
isimlerini aklında tutma
fakat
28 kanunisaniyi unutma!
“siyah gece
“beyaz kar
“rüzgar
“rüzgar”.
trabzondan bir motor açılıyor
sa-hil-de-ka-la-ba-lık!
motoru taşlıyorlar
son perdeye başlıyorlar!
burjuva kemal’in omuzuna binmiş
kemal kumandanın kordonuna
kumandan kahyanın cebine inmiş
kahya adamlarının donuna
uluyorlar
hav… hav… hak… tü
yoldaş unutma bunu burjuvazi
ne zaman aldatsa bizi
böyle haykırır:
– hav…hav…hak…tü
– gördün mü ikinci motörü?
– içinde kim var?
– arkalarından gidiyorlar.
– ikinci motör birinciye yetişti
– bordoları bitişti
– motörler sarsılıyor
– dalgalar sallıyor sallıyor dalgalar.
– hayır
iki motörde iki sınıf çarpışıyor
– biz onlar!
– biz silahsız onlar kamalı
– tırnaklanmız
– kavga son nefese kadar
– kavga
– dişlerimiz ellerini kemiriyor
kamanın ucu giriyor
– girdi…
– yoldaşlar, ey!
artık lüzum yok fazla söze:
bakın göz göze
– karadeniz
on beş kere açtı göğsünü,
on beş kere örtüldü.
onbeşlerin hepsi
bir komünist gibi öldü
(nâzım hikmet, moskova 1923)
Fotoğraf; Kemal Dağlı -Şair
“İçimden geldi…
Dalga dalga vurur başın taşlara
Derin de mi yaran oy Karadeniz
Gözümde çağlayan kanlı yaşlara
Söyle dertlerini say Karadeniz
Pusuya mı düştün tora takıldın
Yelkeni mi battı yere çakıldın
Sanki kerem gibi kora yakıldın
Çırpınır yüreğin vay Karadeniz
Yüreğimde nefer şanı Mustafa
Soy adı Supi’dir dedi bir tayfa
Tarih kan ağlıyor bir kara sayfa
Sır dediler bana duy Karadeniz
İster yıllar geçsin isterse asır
Gam yeme zincirin kıracak esir
Mihmanım dağlara döşeğim hasır
Demlenir közün de çay Karadeniz
Maksudi Maria dostu anarken
Kalleş karanlıkta fener sönerken
On altı yoldaşım sana kanarken
Beni de kalbine koy Karadeniz
Kemal Dağlı”
Oca 28
İzmir sanat ve demokrasi güçleri, REKTÖR DUY BİZİ AKP, AKM’DEN ELİNİ ÇEK
İzmir’de bulunan Atatürk Kültür Merkezi’nin (AKM), “Emniyet Müdürlüğü’ne tahsis edileceği” iddiaları üzerine “REKTÖR DUY BİZİ AKP, AKM’DEN ELİNİ ÇEK” şiarıyla İzmir sanat ve demokrasi güçleri AKM önünde basın açıklaması yaptı.
İzmir’in kimliğine ve kültürüne katkı koyan ve kentin kültürel hayatı için ihtiyaç olan vazgeçilmez ölçüde değerli AKM’nin Emniyet Müdürlüğüne tahsis edileceği yönündeki iddialar İzmir sanat ve kültür çevrelerini ve demokrasi güçlerini harekete geçirdi . Basın açıklamasında demokrasi güçleri “Rektör duy bizi AKP, AKM’den elini çek” sloganını attı.
Basın açıklamasını, İzmir Tiyatroları Derneği Başkanı ve tiyatro sanatçısı Özgür Başkaya okudu. Basın açıklamasında şu ifadeler yer aldı:
“2021′ in Aralık ayı sonlarına doğru İzmir Gazeteciler Cemiyeti yayın organı 9 Eylül Gazetesi’nde çıkan, “İzmir İl Emniyet Müdürlüğü’nün 300 personeli ile Konak’taki Atatürk Kültür Merkezi binasına taşınacağı” haberi hepinizin bilgisi dahilindedir. İzmir Tiyatroları Derneği olarak, İzmirli vatandaşları uyaran ve böylesi bir olaya karşı birlikte hareket edilmesini isteyen bir açıklama yapmıştık.
Daha sonra aynı konuda (Atatürk Kültür Merkezi proje sahibi Mimar inal Göral’ın da katılımıyla) Izmir Mimarlar Odası bir basın toplantısı yapmış, İzmir milletvekilleri Atilla Sertel, cBedri Serter, Kamil Okyay Sındır, İzmir Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi Kurucu Başkanı Tuncay Karaçorlu, Doğal ve Kültürel Yaşam Girişimi’nin de aralarında olduğu kişi ve kurumlarca çeşitli tarihlerde “karşı duruş ve bu durumu onaylamama”, haber ve yazıları da basın/ medya ve internet ortamlarında yer almıştı.
İzmir Valisi Sayın Yavuz Selim Köşger’ in 20 Ocak’ta basında yer alan açıklamasına göre ise, Konak’taki eski Sümerbank binasının yeniden projelendirilerek il Emniyet Müdürlüğü’ne tahsis edileceği duyurulmuş ancak bu tahsis sürecine kadar ne olacağı belirtilmemişti.
İzmir Tiyatroları Derneği; Ege Üniversitesi Rektörlüğü’nün, Valilik’in ve Emniyet Müdürlüğü’nün de konuyu muğlak bırakmayarak AKM hakkında gerekli açıklamayı yapmasını istemiş, fakat bugüne dek somut bir sonuç alınamamıştır. Bugünkü basın açıklamamızın amacı, kamuoyu ve sanatçılar adına durumun açıklığa kavuşturulması içindir.
Atatürk Kültür Merkezi’nin bir kültür-sanat kurumu olarak kalmasını istiyor, geçici de olsa İl Emniyet Müdürlüğü’ne devredilmesine karşı çıkıyor, durumu siz değerli basın-medya mensupları ve kamuoyuna saygıyla duyuruyoruz. Bize gelen yoğun karşı çıkış istemleriyle beraber ortak şlarımız şudur:
Rektör duy sesimizi!
Oca 24
Deniz Poyraz isyanımızdır davanın takipçisiyiz. Katillerden hesap sorulacak, faşizm yenilecek, biz kazanacağız..
HDP İzmir İl binasına yönelik saldırıda katledilen Deniz Poyraz’ın davası öncesi, İzmir Adliye binası önünde sol muhalif siyasi partilerin, kitle örgütlerinin , HDP Genel Başkanı Mithat Sancar, milletvekilleri Serpil Kemalbay, Murat Cepni, Filiz Kerestecioğlu, Gülistan Koçyigit, Ayşe Acar Başaran, Nuran İmir, HDP Eş Genel Başkan Yardımcısı Ümit Dede, HDP Ankara İl Eş başkanları ve İHD Ankara Şube Eş Başkanı Sevil Turgut’un katıldığı basın açıklaması yapıldı. Kitleye önce HDP Eş Başkanı Mithat Sancar hitap ederek, adaletsiz, ataerkil bir sistemin HDP yi ve mücadele eden kadınları hedef gösterdiğini söyledi. Adaletin herkese gerekli olduğunu belirterek davayı sonuna dek takip etmekte, adalet aramak ve istemekte kararlı olduklarını söyledi. Daha sonra İKP adına hazırlanan basın açıklamasını Platformu temsilen Günseli Kaya okudu. “Deniz Poyraz onurumuzdur”, “Denize sözümüz barış olacak”, “Faşizme karşı omuz omuza”, “Deniz Poyraz ölümsüzdür” sloganları atıldı. Mahkeme salonuna Deniz Poyraz’ın ailesi, yakınları ve milletvekilleri dışındakiler alınmadı.
İzmir Kadın Platformunu temsilen Günseli Kaya’nın yaptığı açıklama şöyle;
“Geçtiğimiz yıl 17 Haziran’da HDP İl Binasına yönelik Onur Gencer’in gerçekleştirdiği silahlı saldırı sonucunda Deniz Poyraz katledildi. Gencer bu katliamı, İzmir Valiliğinin, Emniyetin gözü önünde, neredeyse 24 saat il binası önünde nöbet tutan polislerin önünden elini kolunu sallayarak gerçekleştirdi. Saldırının ardından binadan çıkan Genceri, İzmir’de “yaşamak istiyoruz” diyen kadınların karşısına dikilen, kadınları darp ederek gözaltına alan polisler, “ismin ne abicim” diyerek karşıladı. Gözaltında olduğunu bildiğimiz katilin elinden telefonu dahi alınmadı, sosyal medya hesaplarından Deniz’in cansız bedeninin fotoğrafını paylaşarak katlettiğini duyurdu.
Katliamdan önce Gencer’in defalarca HDP İl Binası’nın bulunduğu yerde keşif yaptığı, çeşitli tarihlerde 27 kez İzmir Emniyeti’ni aradığı, poligonda silah eğitimi aldığı ve Suriye’de eğitildiği ortaya çıktı. Bugüne kadar, Gencer’in emniyetten kimlerle ne görüştüğüne dair bir soruşturma yürütülmezken SADAT ile olan ilişkisinin de araştırılmadan üstü örtülmeye çalışıldı.
Deniz’in ilk duruşması 29 Aralık tarihinde görüldü. Duruşmada Onur Gencer’in rahat tavırları, jandarma tarafından katilin korunması, avukatların ve izleyicilerin kolluk tarafından salona girişinin engellenmeye çalışılması ve Deniz’in annesi Fehime Ana’ya ve kızkardeşine yönelik saldırıları ise Gencer’in kimden güç aldığını bir kez daha gözler önüne serdi.
Bugün İzmir Kadın Platformu olarak Deniz’in 2.duruşmasında bu davanın peşini bırakmayacağımızı bir kez daha ilan etmek için buradayız.
Bu davada elbette katliamı gerçekleştiren Onur Gencer’in en ağır cezaya çarptırılmasını talep ediyoruz. Ama yetmez. Bu katliama yol verenin, hedef gösterenlerin, mahkeme salonunda ona bu gücü verenlerin yargılandığı güne dek mücadelemiz sürecek.
Bilsinler ki ne yaparlarsa yapsınlar bizler mücadelemizden bir adım geri atmayacağız. Birbirimizi yaşatmak için, faşizme, erkek/devlet şiddetine karşı yan yana, omuz omuza olacağız.
Ve Denize sözümüz olsun, hayalini kurduğun barışın, özgürlüğün, eşitliğin ülkesini kuracağız. Fehime Ana’nın da dediği gibi “Bir Deniz gider bin Deniz geliriz” size asla boyun eğmeyiz!
Deniz Poyraz İsyanımızdır!”
Oca 19
İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri; asıl katil kendisi gibi olmayana, ona itaat etmeyene yaşam hakkı tanımayan karanlık zihniyet
İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, Hrant Dink’in katledilişinin 15. yıldönümünde Türkan Saylan Kültür Merkezinin önünde anma düzenledi. Emek ve Demokrasi Güçleri “15 eksik yıl her yerdesin Ahparig” yazılı pankart arkasında toplanarak sık sık, “Faşizme inat kardeşimsin Hrant” “Faşizme karşı Omuz omuza”, “Hepimiz Hrantız hepimiz Ermeniyiz”, “Hrantı unutma unutturma”, “Yaşasın halkların eşitliği”, “Yaşasın halkların kardeşliği” sloganlarını attı. Hrant Dink başta olmak üzere özgürlük ve demokrasi mücadelesinde yaşamını yitirenler anısına saygı duruşu yapıldı.
İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri adına açıklamayı Disk Ege Bölge Temsilcisi Memiş Sarı yaptı. Açıklama şöyle;
“15 yıl önce Agos Gazetesi’nin genel yayın yönetmeni olan Hrant Dink, uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti.
Tüm katliamlara, büyük acılara, sürgünlere, yıkımlara rağmen, halkların eşitliğine ve kardeşliğine inanan, bir sosyalist olarak eşitlik, özgürlük ve demokrasi mücadelesine hayatını adayan Hrant Dink, 15 yıl önce bugün, katledildi, aramızdan alındı!. Irkçı ve şoven, insanlık düşmanı zihniyetin yönlendirmesiyle, güpegündüz, yıllardır emek verdiği Agos gazetesinin kapısının önünde onca kamera, onca göz, onca görgü tanığının önünde.
Hrant Dink, iyi bir gazeteci olmanın yanında, ülkesine sevdalı bir aydındı. Yaşamı boyunca bu topraklarda barışın ve kardeşliğin yerleşmesi; halkın haber alma hakkı, ifade ve basın özgürlüğü için mücadele etti. Barış ve özgürlüklerin düşmanı olan odakların elbirliği ile 19 Ocak 2007 günü düzenlediği suikastta bir tetikçinin silahından çıkan kurşunlarla hunharca katledildi.
Ogün Samast sadece tetiği çeken eldi. Hrant’ın asıl katili; kendisi gibi olmayana, ona itaat etmeyene yaşam hakkı tanımayan karanlık zihniyettir. Bataklıktan sıçrayan çamur parçalarına odaklanmaktan ziyade bataklıkla mücadele edilmelidir.
Tetikçi, devletin kolluk güçleriyle kutlama yaparken, işbirlikçi tembihlenmiş olarak yakalandı. Arkasındaki güçler ‘devlet sırrı’ sayılarak korundu, deliller karartılıp, gerçekler gizlendi. Gerçek suçluların açığa çıkarılmasının ve yargılanmasının engellendiği dava sürecinde verilen karar, Türkiye’nin sicili son derece bozuk olan demokrasi tarihine kara bir leke olarak geçmiştir. Hrant Dink’in dediği gibi ‘Biz yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardanız’! Tam da bu nedenle tüm Türkiye halkları gibi biz de ‘Hepimiz Hrant‘ız, Hepimiz Ermeni‘yiz’ diyerek bu katliamın karşısına dikiliyoruz!
Ne yazık ki, Türkiye’nin yakın tarihindeki gazeteci ve aydınlara yapılan suikastlar gibi, Hrant Dink cinayeti de aradan geçen 15 yılda tam olarak aydınlatılamadı. Cinayeti planlayan perde arkasındakiler tam olarak ortaya çıkarılmadı ve hesap sorulmadı.
Her kesim, her canlının yaşam hakkına saygılı, çok dilli, çok kültürlü, çok renkli bir toplum olarak yaşamak istiyoruz. O, nisyan ile malul bu toplumun geçmişiyle yüzleşmesini, yaşanan acıların görülmesini istiyordu. Ve o acıların bir daha asla yaşanmaması için de kendisi dahil, bu topraklarda yaşayan herkesin etnik kökenine, diline, inanç ve kültürüne, cinsiyetine ve cinsel yönelimine bakılmaksızın eşit yurttaşlar olarak tanınmasını; tekçilik üzerine inşa edilmiş cumhuriyetin demokratikleşmesini istiyordu. Bu nedenle ırkçıların ve faşistlerin hedefi oldu. “
Oca 10
Gerçeğin peşinde koşan gazetecilere selam olsun..
Bugün 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü
10 Ocak artık ‘’Çalışamayan Gazeteciler Günü’’ oldu.
Basın ve düşünce özgürlüğü siyasi iktidar tarafından yok sayılmaktadır.
Gazeteciler içerde ve onlarca gazete, dergi ve tv kapatılmış, el konulmuştur.
Türkiye basın tarihinin en karanlık dönemini yaşıyor.
Basın emekçileri hukuksuz, adaletsiz bir şekilde gözaltına alınıyor, tutuklanıyor aylarca mahkemelere çıkarılmıyor.
Gerçekleri yazmak suç sayılıyor. İktidarın politikalarına uyum göstermeyen iç ve dış haberler, ” iktidarı” ya da devlet büyüklerini küçük düşürdüğü iddiasıyla yargılanan konusu oluyor.
Gerçekleri yazmayın diyorlar. Basın ve düşünce özgürlüğünü kullanınca zindanlara konuyorsunuz.
Yaptıkları haberlerden dolayı ‘‘hain, casus’’ ilan edilen gazetecilerimiz var, onlarca yıl hapis cezası alan ya da alacak olan.
Gazetecilerin yoksulluk sınırlarında ücret aldığı, sendikasız çalıştırıldığı, on bin gazetecinin işsiz olduğu koşullar yetmiyor ki ceza davaları, tazminat davaları ile susturulmaya çalışılıyorlar.
Türkiye’de ve dünyanın birçok çatışma bölgelerinde siyasi iktidarlar, militarize güçler tarafından içeride ve dışarıda gerçekleri yazdığı için öldürülen, kaçırılan, baskıya uğrayan işkence yapılan gazeteciler var. Basın tarihimiz ne yazık ki öldürülen, işkence yapılan gazetecilerin tarihidir.
Gazeteciler direniyor. Basın ve düşünce özgürlüğü için canlarını veriyor zindanlarda bedel ödüyorlar.
Tüm baskılar ve zor politikaları nafiledir.
Basın ve ifade özgürlüğünü yasaklayamazsınız.
Basın emekçilerini susturamayacaksınız. Uğurlar, Metinler, Hrant’ların daha yüzlercesinin korkmadan yazdığı, can bedeli ödediği gelenek var..
Selam olsun, gerçekleri yazan, gazetecilere..
Oca 10
İzmir’de Öğrenci Kolektifleri ve Üniversiteli Feminist Kolektif; temel hak ve özgürlüklerimizi çiğneyerek ve zor yöntemlerinizle bizleri susturamayacaksınız.
Öğrenci Kolektifleri ve Üniversiteli Feminist Kolektif Eğitim-Sen 3 No’lu Şube’de bir basın toplantısı düzenledi.
Öğrenciler kendilerinin, AKP’li faşist polis olmadığını iddia eden kişiler tarafından ajanlaştırılmak istendiklerini, taciz edildiklerini ; ailelerinin aranarak ” çocuklarınızın nerede, ne yaptığını biliyoruz” denilerek tedirgin edildiklerini, güvenliklerine ilişkin ailelerde kaygı yaratıldığını açıkladılar.
Öğrencilerin temel hak ve özgürlüklerini kullanmaları engellerle karşılaşmakta, yasaklanmak istenmektedir. Kişilik hakları, can güvenliği ve temel özgürlükleri ihlal edilmektedir. Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı ihlallerinden kentin mülki ve adli merciileri, İzmir Valiliği ve İzmir Emniyet Müdürlüğü’nün sorumlu olduğu açıktır.
Öğrencilerin yaptığı açıklama şöyle:
“Aylardır bizleri ekonomik krize sürükleyen iktidar; içerisinden çıkamadığı, kendini meşrulaştıramadığı süreci geçici çözümlerle, ırkçı saldırılar ile aşmaya çalışıyor. Fakat artık bu yöntemleri de işlemiyor. Oluşabilecek herhangi bir isyana dair derin bir korkusu olan iktidar, bu korkusunun sonucu olarak çözümün sokakta olduğunu gösteren, dillendiren feministlere, sosyalistlere saldırıyor.
Bu saldırılardan biri de iktidarın maşası İzmir Emniyeti tarafından gerçekleştirildi. Birkaç gün önce arkadaşlarımızın önü polis kimliği gösteren kişiler tarafından kesildi. Kendilerinin Akpli-faşist polis olmadığını söyleyen kişiler, arkadaşlarımıza ajanlaştırma girişiminde bulunmuştur. Daha sonra “sana son bir şans vermek istiyorum” mesajları ile arkadaşlarımızı taciz etmeye devam etmiştir. Aynı özel telefon numarası ile arkadaşlarımızın aileleri aranmış, ailelerimiz ile katıldığımız eylem görüntüleri paylaşılmış, “şu an nerede ne yaptığını biliyoruz” şeklinde ailelerimiz tehdit edilmiştir.
Mücadele tarihimiz boyunca sıkça karşılaştığımız ve şu anda da devam eden ajanlaştırma politikaları, devrimcileri sindirme, hedef gösterme ve türlü yıldırma politikaları, gençliğin faşizme karşı inatçı ve örgütlü mücadelesini büyütmekten başka bir duruma sonuç vermedi vermeyecek. Bizler devletin ve onun maşaları olan resmi-sivil faşist çetelerin bu ucuz hamlelerine karşı örgütlü gücümüzle alanlarda olmaya devam edeceğiz.
Üniversitelere atadıkları kayyumlarla kadın ve LGBTİ+ klüplerini kapatan, bizleri geleceksizlik ve işsizlik ile baş başa bırakan, pandemi sürecini yönetemeyen, İstanbul Sözleşmesi’ni feshederek kadınların ve LGBTİ+ların yaşam haklarına saldıran AKP’nin bu politikalarına karşı sokakları, kampüsleri, meydanları dolduran ve hedef alınan üniversiteliler olarak Özerk demokratik Feminist üniversiteyi savunan, kayyumlara, kadın ve LGBTİ+düşmanlarına direnen, İstanbul Sözleşmesi’ne sahip çıkan, nefrete inat yaşasın hayat diyen biz üniversiteliler buradayız.
Ayrıca, “İnsan hakları derneğine gidiyorlar, bize bir şey olmaz, onların başı yanar” cümlelerinden de biliyoruz sırtlarını dayadıkları faşist iktidardan aldıkları geçici güç ile böyle rahat olduklarını. Ancak gün geçtiğinde sığındıkları limanlar devrimciler tarafından alaşağı edildiğinde o zaman kimlere neler olacağını bizler biliyoruz
Buradan İçişleri Bakanlığı’na, İzmir Valiliği’ne ve bizleri bu ucuz yöntemlerle sindirebileceğini sanan polislere bir kez daha söylüyoruz; Bizleri takibe alarak, gözaltı veya tutuklamalarla, hedef göstermeye çalışarak sindiremezsiniz. Devrimci gençliğin sesini yükseltmesine türlü yöntemlerle mani olamadınız, olamayacaksınız da! Devlet karşımıza hangi politikayla çıkarsa çıksın, saldırılarını ne kadar artırırsa artırırsın karşısında tarihini geçmişten ve bitmeyen mücadelesinden alan örgütlü bir devrimci gençlik var.
Bizlerle dayanışma gösteren Halkevleri, Kadın Savunma Ağı, SGDF, Kaldıraç, öğrenci İnisiyatifi, YDG, İHD, TIP, İMECE-DER ve Egitim-Sen 3 No’lu şube’ye teşekkür ederiz.”
Ara 31
Yeni yılınızı kutlarız.
Savaş, ekonomik kriz, yolsuzluk, açlık, yoksulluk ve pandemiyle geçen bir yılı geride bırakıyoruz. 2021 yılında, emperyalizmin dünya halklarına ve yaşadığımız gezegenin suyuna, toprağına havasına, ekolojik denge ve sürdürülebilir doğal yaşam düşmanlığına karşı mücadele ettik. Mücadeleye katılımı, dayanışma ve paylaşımı yeni bir dünya için ilke edindik.
2021 dünyada burjuva – gerici, faşist devletlerin kendi egemenliklerini güçlendirmek adına halklara ulusal, etnik, dinsel-mezhepsel vb farklılıkları nedeniyle savaşları kışkırttığı, zor, baskı ve denetimini yoğunlaştırdığı, işçilere emekçilere ağır sömürü koşullarını dayattığı, grevleri yasakladığı, direnişlerini kanla bastırdığı bir yıl oldu. ” İşçiler, emekçiler direne direne kazanacak” şiarı dünyanın birçok bölgesinde halkların da şiarı oldu. Halklar yenilgiler kadar başarılar da kazandılar. Emperyalizme ve burjuva gerici-faşist devletlere karşı mücadele etmeden özgürlüğün, bağımsızlığın ve ortaklaşmacı, paylaşmacı dayanışmacı bir düzenin kazanılamayacağını gerçek hayat yine gösterdi.
Ülkemizde de işçi ve emekçilerin sermayeye karşı mücadelesi ileri adımlar attı. İşçilerin emekçilerin sendikal örgütlülüğünün çok cılız olduğu koşullarda önemli sanayii iş kollarında, fabrikalarda işçiler, emekçiler açıklamalar, yürüyüşler yapıyor, üretimi aksatıyor, durduruyor, açlığa ve yoksullaşmaya karşı harekete geçiyor..
Hekimler, sağlık emekçileri, akademisyenler, öğretmenler KHK ile işlerinden atılan kamu emekçileri direnmeye ve haklarının gasp edilmesine karşı mücadeleden vaz geçmiyorlar. Sokakta tarlada, üreticiler, emekçiler içinde bulundukları yoksullaşmaya karşı mücadele isteklerini dile getiriyorlar. KHK ile görevlerinden alınıp yerlerine kayyım atanan seçilmişler, cezaevlerine doldurulan milletin vekilleri, gazeteciler, avukatlar, aydınlar, yazarlar, yurttaşlar, hapishanelerdeki tüm devrimci tutsaklar direnmeyi sürdürüyorlar. Kadınlar şiddete, cinayetlere, ayrımcılığa ikinci sınıf konuma itilmek istenmelerine karşı isyandalar; kazanılmış haklarını korumakta direniyor, etnik, ulusal, dinsel-mezhepsel, cinsel yönelimlerinden dolayı ötekileştirilenler temel haklarından vaz geçmiyorlar.
Her geçen gün artan yoksullaşmaya, adaletsizliğe, hukuksuzluğa baskı ve zora ve seküler yaşamın arka plana itilmesine, eğitimde dincileştirmeye karşı mücadele isteği ile dolu toplum hoşnutsuzlukla kaynıyor..kentlerin sokakları caddeleri, ana arteller, zor uygulayıcıları tarafından daha fazla denetleniyor.. Ama gideni ve çöken sömürücü düzeni hiçbir zor tutamaz, karanlık yırtılacak, gelecek aydınlanacak ve ezilenleri birleşen güçleriyle ortak mücadeleleri başarıya taşıyacak.
2022 yılında işçileri , işsizleri, emekçileri, emeklileri, kadınları, ezilen halkları tüm dünyada zorlu mücadeleler bekliyor. 2022 yılı “kapitalizm öldürür sosyalizm yaşatır” şiarıyla işçilerin, emekçilerin, ezilen ulusların ve halkların emperyalizme, kapitalizme ve burjuva gerici-faşist diktatörlere karşı dayanışma, mücadele, birlik yılı olsun.
Dünya İşçi sınıfının ve emekçilerin, ezilen halkların-ulusların, tüm direnenlerin yeni yılını umutla, dirençle kutluyoruz.
Ara 28
İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri; Roboski Katliamı İnsanlık Suçudur.
İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri Roboski katliamını Türkan saylan Kültür Merkezi önünde lanetledi. Katliamda yaşamını yitiren 34 insanı andı. Roboski’de 19’u çocuk 34 sivil insanın savaş uçaklarıyla bombalanmasının üzerinden on yıl geçmesine karşın emri verenler ve uygulayanlara cezasızlık politikasının sürmesi ve insanlık suçlarının üzerinin örtülmesi politikalarından vazgeçilmesi istendi. Disk Ege Bölge Temsilcisi Memiş Sarı; katliamda yaşamını yitirenleri andı ve onları unutmayacaklarını söyledi. İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri adına açıklamayı Kesk Dönem Sözcüsü, Veysel Beyazadam yaptı. Açıklamaya HDP İzmir Milletvekili Serpil Kemalbay ve Musa Piroğlu da katıldı.
Açıklama şöyle;
“Basına ve Kamuoyuna;
Bugün burada 10 yıl önce gerçekleştirilen Roboski Katliamında yaşamını yitiren 34 masum sivil insanımızı anmak, katliamının faillerinden hesap sormak, hakikatin yargı ve siyasi erkin marifetiyle asla örtülemeyeceğini ve her daim Roboskili ailelerin yanında olduğumuzu belirtmek için bulunuyoruz. Çünkü şuna inanıyoruz ki; “Hakikat her zaman en büyük değerdir ve hiçbir politik çıkara kurban edilmemelidir.”
Herkesçe bilindiği üzere 28 Aralık 2011 tarihinde saat 21:39 ile 22:24 sularında Türkiye Cumhuriyeti devletinin hava kuvvetleri komutanlığına bağlı savaş uçakları tarafından Türkiye-Irak sınırından geçmekte olan onlarca sivilin üzerine bombalar yağdırıldı. Yaşanan bu katliamda 19’u çocuk olmak üzere toplam 34 sivil insan yaşamını yitirdi. Katliamın ertesi gününde katır sırtında battaniyeye sarılmış onlarca sivilin cansız bedeni, halen tüm tazeliğiyle zihinlerimizde yerini korumaktadır. Türkiye-Irak sınırının tam merkezinde yer alan Roboski Köyünde 2011 yılının bu son günlerinde kaçakçılıkta kullanılan katırlar, bu kez kaçak eşya yerine insan cesetleriyle Roboski Köyüne gelmeye başlanmıştı.
Katliam tarihinden bugüne kadar Roboskililer üzerindeki baskı ve şiddet eylemleri, kesintisiz bir şekilde sürdü. Adalete erişimleri son kertede birer işkenceye dönüşen Roboskililerin yaşadığı bu bölgede, 10 yıllık zaman süresince askeri operasyonlar nedeniyle güvenlik güçlerinin bombalama faaliyetleri devam etti. Bu bombalamalar nedeniyle Roboskililerin köy dışındaki yaşam alanları ciddi anlamda sınırlandırıldı. Yine Roboski ve bölgenin birçok yerinde yasaklanan yaylalar ve ilan edilen özel güvenlik bölgeleri ile köylülerin ekonomik yaşamına büyük zararlar verildi.
Bugün itibariyle Roboski‘de 34 sivilin katledilmesi üzerinden tam 10 yıl geçecek. Bu 10 yıl içerisinde katliamla ilgili bir dizi hukuki ve siyasi süreçler yaşandı. Katliamla ilgili soruşturma başlatıldı, soruşturma dosyası askeri savcılığa gönderildi, müfettişler görevlendirildi, komisyonlar kuruldu ve ne yazık ki bu tür dosyalarda her zaman şahit olduğumuz üzere dosya ile ilgili “kovuşturmaya yer olmadığı” kararı verildi. Bunun üzerine Roboski’li aileler, 18 Temmuz 2014’te Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) başvuru yaptı. Anayasa mahkemesine giden başvuru usulü eksiklikten dolayı reddedildi.
İç hukuk yollarının tüketilmesinden sonra katliamda yaşamının yitirenlerin yakınları, davayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine taşıdı. Ulusal ve uluslararası hukukta sonuna kadar götürülen adalet arayışı, 17 Mayıs 2018 günü AİHM’in ret kararıyla vicdanlardaki sızıyı daha da körükledi. 1990’lı yıllarda bölge kentlerimizde yaşanan ağır insan hakları ihlallerine ilişkin bölge insanı için bir nebze de olsa adaleti tesis eden bir kurum olan AİHM, bu ret kararı ile adeta Türkiye’de uzun yıllardır yürürlükte olan cezasızlık politikasının değirmenine su taşımış oldu. AİHM, kuruluş felsefesiyle ağır çelişkiler barındıran bu ret kararı ile apaçık ortada olan bir hakikati örtmeye çalışıp Roboski’li ailelerin acısını daha da katmerleştirmiştir. Bu katliamları kader olarak kabul etmemizi isteyenlere karşılık, kader olmadığını ve bunların bir bütün olarak bölge coğrafyasındaki ayrımcı politikaların, militarist zihinlerin ürünü olduğunu ifade etmek isteriz. Türkiye’nin bu ücra köşesinde gündelik hayatta sağlık hakkının, eğitim hakkının ve çalışma hakkının ihlal edildiği ve imkânların son derece kısıtlı olduğu bir yer olan Roboski’de, bu katliamla en temel hak olan yaşam hakkı da ihlal edilmiştir. İleri teknoloji ürünleri olarak övünülen ve savaş amacıyla satın alınan silahların kendi coğrafyasında yaşayan sivilleri bombalaması, biz insan hakları savunucuların nazarında aslında bir post modern idam yöntemidir. 10 yıl önce gencecik sivil insanların üzerine atılan bombalar bir haliyle hem Roboskili insanlara hem de bir bütün olarak Kürt halkının benliğine atılmıştır. Bu yüzden unutulmamalı ve sahip çıkılmalı diyoruz.
Roboski Katliamı gerçeğiyle çok iyi biliyoruz ki bu coğrafyada çocuklar, günlük hayatlarını ve ekonomik olarak ailelerinin hayatlarını idame ettirebilmek için katırların sırtında sınırların o bilinmezliğinde yola çıktıklarında bir daha ailelerine ve evlerine dönemediler. Okul avlularında zil sesleriyle teneffüse çıkması gereken çocuklar bombaların sesleriyle hayatlarını kaybettiler. Bölgesel eşitsizlikler, ırkçı ve ayrımcı politikalar, Kürt sorununu görmeme, hakikat ve geçmişle yüzleşmeme, düşmanlaştırıcı politikalar nedeniyle bugünler hala çözümsüzlüğün günleridir. Birikerek ilerlemiş fakat hiçbir gelişme sağlayamamış bu anti-demokratik uygulamalar görüyoruz ki bizlere her geçen gün yeni kayıpları ve faili meçhulleri yaşatmaktadır. Bizler insan hakları savunucuları olarak hakikatin ortaya çıkartılmasının ve geçmişle yüzleşmenin Türkiye için olmazsa olmaz bir olgu olduğunu yineliyoruz. Çünkü hakikatin ortaya çıkarılmaması, toplumda vicdani tahribatları artıran, aidiyet duygusunu zedeleyen ve süreklileşen bir tahribatı ve de adaletin sağlanamayacağı duygusunu beraberinde getiren bir durumdur.
1915’de, Dersim’de, Maraş’ta, Zilan’da, Sivas’ta, 90’lı yıllarda, Roboski’de, Cizre’de, Suruç’ta, Ankara’da sayılarla ölçülemeyecek kadar binlerce insanımızı bu militarist politikalardan dolayı kaybettik. Burada acıları yarıştırmadan, toplumsal adaletin bir gün herkese lazım olacağını yinelemek isteriz. İnsanlığın evrensel değerlerinin her yurttaş için aynı minvalde olmasını talep ediyoruz.
Dolayısıyla Roboski Katliamının 10. yıldönümü nedeniyle devlete ve siyasal iktidara bir kez daha açık çağrımızdır;
• Roboski Katliamı ile ilgili hakikatin ortaya çıkması için üzerinize düşen sorumluğu yerine getirin, faillerin ortaya çıkartılması ve yargılanmaları için cezasızlık politikasından vazgeçmesini talep ediyoruz.
- Devletin aşırı güvenlik politikalara gösterdiği hassasiyetin, bu katliamlara ilişkin gerçeği açığa çıkartılmasına da gösterilmesini talep ediyoruz.
- Yine Roma Statüsü çerçevesince değerlendirildiği vakit yaşanan bu katliamın, insanlığa karşı işlenmiş bir suç olduğu gerçeğinin kabul edilmesini ve ailelerin adalete erişimin sağlanması için tüm engellerin bertaraf edilmesini gerektiğini hatırlatıyoruz.”
Ara 23
Maraş katliamının 43. yıldönümünde katliam lanetlendi ve yüzleşme çağrısı yapıldı.
İzmir-Karşıyaka çarşı girişinde Maraş Katliamı’nın 43. yıldönümünde Alevi dernekleri ve siyasi partiler, açıklama yaptı. Katılımcılar “Maraş Katliamı’nı unutmadık, unutmayacağız” pankartı arkasında toplanarak , “Maraş’ı unutma unutturma”, “Susma, sustukça sıra sana gelecek”, “Faşizme karşı omuz omuza” sloganlarını attı. Açıklamaya HDP İzmir Milletvekili Murat Çepni de katıldı.
Açıklama şöyle;
“Bugün, 43. Yıldönümünde Maraşta katledilen canlarımızı anmak, katilleri lanetlemek ve adalet talebimizi yinelemek için bir kez daha alanlardayız. Cümle insan ve varlığı Hakk’ın hakikati olarak bilen, cümlesiyle rıza halini esas alan bir Yolun talipleri olan Aleviler, 19-24 Aralık 1978 de Maraşta bir kez daha katliama maruz kaldılar. Yüzlerce insanımız vahşice katledildi, binlercesi yaralandı, evleri ve işyerleri yağmalanarak yakıldı, onbinlercesi ise topraklarından göçe zorlandı.
Gerek Osmanlı gerekse Cumhuriyet döneminde bize reva görülen şey sistematik katliam, göçertme ve asimilasyon politikaları oldu hep. Maraşta yaşanılan da, süreklilik arz eden bu zihniyet ve politikaların sonuçlarından biriydi sadece.
Tarihsel-toplumsal hakikatine bağlı kalan tüm Alevi sürekleri, süreklilik arz eden saldırılarla karşı karşıya kaldıkları gibi mutlak bir kuşatma ve tecrite de tabi tutulmuşlardır. Emevi, Abbasi, Selçuklu, Osmanlılar devrinde olduğu gibi, bu kuşatma ve tecrit hali Cumhuriyet döneminde de devam etmiştir. Kapitalist hegomonya kendini ulus devlet biçiminde var etmiş, Avrupa merkezli olarak gelişen bu yeni tahakküm biçimi, İttihat ve Terakki Cemiyeti üzerinden bu topraklara taşınmıştır. Tek inanç kimliği, tek mezhep ve tek etnisiteyi esas alan ve “Türk-İslam sentezi” olarak kavramlaştırılan bir zihniyet üzerine inşa edilen Cumhuriyet hiçbir zaman demokratik bir Cumhuriyet olamadı. Gerçekte, bu politikayla Türklük de, islam da hakikatlerinden koparılarak birer tahakküm aracı durumuna indirgenmişlerdir. Zaten 2. Meşrutiyetle beraber Osmanlıda iktidarı ele geçiren İttihat ve Terakki Cemiyeti, 1. Paylaşım savaşı yıllarından başlayarak Anadolu’nun kadim halklarını bu topraklardan adeta silmişti. Bu miras üzerinden vücuda gelen yeni sistemde, tüm diğer farklılıklara olduğu gibi Aleviliğe de yer yoktu. Koçgiri ve Dersim süreçleriyle Ocaklar sistemi üzerine inşa edilmiş olan tarihsel-toplumsal yapı darbelenmiş, Hacı Bektaş Dergâhı da gasp edilerek müze statüsüne indirgenmiş, Alevilik ağır bir asimilasyon sürecine sokulmuştur.
1970’li yıllarda toplumsal mücadeleler küresel çapta yükselişe geçmiş ve Türkiye’yi de etkisi altına almıştı. Dünyada yaşanan bu gelişmelere paralel olarak Türkiye’de de hak, özgürlük ve eşitlik arayışları yaygınlaşarak güçlenmiş; halklar, emekçiler mücadele ve örgütlülüklerini yükseltmişti. Yüzyıllara varan bir kuşatma ve tecridi yaşamakta olan Aleviler, bu süreçle beraber ilk defa tecrid ve yanlızlıktan kurtulmuş, farklı etnisite ve inanç kimliklerinden ilk defa yoldaşları olmuştu. Rıza yolunun talipleri ve ezilmekte olan bir halk olarak Aleviler; toplumsal varlıklarını yaşatabilmenin ancak demokratik bir ülkeyle mümkün olabileceğinin bilinciyle hak, özgürlük ve eşitlik mücadelesi veren demokratik sol-sosyalist-yurtsever cenahta mücadeleye dâhil olmuşlardı.
Kapitalist-emperyalist sistem ve tekçi zihniyet; Toplumsal muhalefete, hak ve özgürlük arayışlarına faşizmi yükselterek cevap vermiş, örgütlediği sivil faşist çeteler eliyle cinayetler ve katliamlar gerçekleştirmiştir. Bu saldırıların direnişle karşılanması ve devrimci demokratik muhalefetin her geçen gün güç kazanması nedeniyle farklı bir konsept devreye konulmuş, demokratik muhalefetin topyekün tasfiyesi için askeri bir cuntaya zemin hazırlamak istenmiş; suikastler ve cinayetlerden başka toplu katliamlar gerçekleştirilmiştir. Bu toplu katliamlar özellikle Alevi nüfus yoğunluğunun olduğu Malatya, Çorum, Sivas ve Maraş gibi bölgelerde gerçekleştirilmiştir.
Maraş kıyımıyla Maraş hem Alevisizleştirilmek hem de Kürtsüzleştirilmek istenmiş, insanlarımız tarihsel yaşam alanlarından, kutsallarından koparılarak mülteci bir yaşama mahkum edilmişlerdir. Tüm Alevi yerleşim birimlerinde olduğu gibi, Maraşta da demografik yapının değiştirilmek istendiği Terolar bölgesine Suriyeli mültecilerin yerleştirilmesiyle bir kez daha açığa çıkmıştır. İttihatçı-tekçi zihniyet ve tüm versiyonları bu toprakların halklarına tahammül edememekte, tek tip iktidar alanı yaratmaya odaklı politikalarla kesintisiz kıyımlar gerçekleştirip kadim kültürleri yok ederken, dört bir yandan bu topraklarla alakasız toplulukları getirerek sürdüğü halklarımızın yerine iskan etmekte, toplumsal tabanını güçlendirmek istemektedir.
Bu toprakların insanlarıyız, bu toprakların gerçekliğiyiz. Bu topraklara ait olmayan şey ise emperyalist-kapitalist tahakkümün ülkemizde ki yansısından başkaca bir şey olmayan tek tipçi zihniyeti ve onun iktidar klikleridir, politikalarıdır!
Bugün vesilesiyle başta Maraş halkımız olmak üzere tüm Alevi halklarımıza da seslenmek istiyoruz. Yolumuzu, toplumsal varlığımızı yok etmeye odaklı bu politikalar karşısında; bizi biz kılan öğretimizle, yaşam biçimimizle, tarihsel çizgimiz ve duruşumuzla buluşmaktan başkaca çare yoktur. Terk etmeye zorlandığımız tarihsel yaşam alanlarımızla bağımızı güçlendirmek, oralarda yeniden yaşamı yeşertmek esas olmalıdır. Bütün bunlar için ise tek tipçi zihniyet ve siyaset biçimleriyle aramıza mesafe koymak ve ülkemizde ki tüm eşitlikçi-özgürlükçü mücadelerle buluşmak bir zorunluluktur. Yolumuzu ve toplumsal varlığımızı sürdürebilmemiz ancak demokratik bir Cumhuriyetle mümkün olabilecektir.
Maraşta yaşananlar bir insanlık suçudur ve zaman aşımı söz konusu olamaz. Maraş katliamıyla yüzleşilmeli, planlayıp organize edenler ve katiller tarihte hak ettikleri yere konulmalı, insanlığın vicdanında mahkum edilmelidirler.
- yıldönümünde Maraş katliamını, planlayanları, katilleri bir kez daha lanetliyor, yitirdiğimiz canlarımızın huzurunda dara duruyor, saygıyla anıyoruz.
Katliam, asimilasyon ve göçertme politikalarına son!
Demokratik Alevi Dernekleri İzmir Şubesi, İzmir Alevi Kültür Derneği Yamanlar Cemevi, Anadolu Kültür Sanat Eğitim Dayanışma Vakfı, Eskişehirliler Derneği, Çorum Dernekleri Federasyonu, Zübeyde Hanım Alevi Bektaşi Kültürünü Yaşatma Derneği, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Karşıyaka Şubesi, Halkların Demokratik Kongresi, Halkların Demokratik Partisi, İzmir Dersim Kültür Ve Dayanışma Derneği, Vartolular Derneği, Bornova Dersimliler Derneği, Aktepe Dersimliler Derneği, Karlıova Yedisu Kültür Ve Dayanışma Derneği”
















