İzmir’de Mehmet Türkmen’e Özgürlük Çağrısı; Mehmet Türkmen Serbest Bırakılsın, Sendikal Faaliyet Suç Değildir.ir.

 

İzmir’de emek ve demokrasi güçleri, tutuklu sendika yöneticisi Mehmet Türkmen’in serbest bırakılması talebiyle Alsancak’ta bir araya geldi. KESK İzmir Şubeler Platformu ile Emek Partisi (EMEP) İzmir İl Örgütü tarafından Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde yapılan basın açıklamalarına siyasi partilerin, sendikaların ve İmece-Der temsilcileri de  destek verdi.

Aynı zaman diliminde gerçekleştirilen iki ayrı açıklamada, tutuklu BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen’in serbest bırakılması talebi öne çıktı. Alanda “Mehmet Türkmen serbest bırakılsın” ve “Sendikal faaliyet suç değildir. BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen serbest bırakılsın” yazılı pankartlar açıldı. Katılımcılar sık sık “Mehmet Türkmen yalnız değildir”, “Direne direne kazanacağız”, “Yaşasın sınıf mücadelesi” ve “Baskılar, gözaltılar, tutuklamalar bizi yıldıramaz” sloganları attı.

İlk açıklamayı Emek Partisi (EMEP) İzmir İl Örgütü adına İl Başkanı Elif Çuhadar yaptı. Çuhadar, Mehmet Türkmen’in evinden gözaltına alınarak tutuklanmasının hukuksuz olduğunu belirterek, söz konusu sürecin işçi sınıfının sendikal mücadelesine yönelik bir müdahale olduğunu ifade etti. Açıklamada, “Patronlar istiyor, AKP tutukluyor”, “Mehmet Türkmen yalnız değildir” ve “İşçilerin birliği sermayeyi yenecek” sloganları da öne çıktı.

Çuhadar, açıklamasında Türkmen’in tutuklanmasının arkasında patronların etkisi olduğunu savunarak, “Şireci patronunun sözde şikayeti, gerçekte bir talimat niteliğindedir ve Mehmet Türkmen apar topar cezaevine gönderilmiştir” ifadelerini kullandı. İşçilerin haklarını savunmanın, ücretlerini talep etmenin ve iş cinayetlerinde sorumluların yargılanmasını istemenin suç sayılamayacağını vurgulayan Çuhadar, bu durumun “halkı kin ve düşmanlığa sevk etme” gerekçesiyle açıklanamayacağını dile getirdi.

Bu tutuklamanın özellikle Gaziantep’teki işçiler başta olmak üzere Türkiye genelinde ağır çalışma koşulları, düşük ücretler ve iş cinayetlerine karşı verilen mücadelenin önünü kesmeye yönelik olduğunu belirten Çuhadar, uygulamanın bilinçli ve hukuksuz olduğunu ifade etti. Açıklamada, sendikal haklar ve özgürlüklerin hedef alındığı, işçi ve emekçilere gözdağı verilmek istendiği vurgulandı.

Çuhadar, tutuklamanın yalnızca Mehmet Türkmen’i değil, tüm işçi sınıfını ve sendikal faaliyetleri hedef aldığını belirterek, “Patronların ve onların iktidarının karşısında söz söylemenin yasaklarla, gözaltı ve tutuklamalarla engellenmek istenmesi, toplumun tüm kesimlerini ilgilendiren bir durumdur” dedi.

Konuşmasında sınıf mücadelesine de vurgu yapan Çuhadar, işçilerin yaşadığı sömürüye dikkat çekerek, emeği sömüren kesimlere karşı mücadeleyi büyüteceklerini ifade etti. İşçilerin yaşamını kaybettiği iş cinayetlerine ve ağır çalışma koşullarına değinen Çuhadar, bu düzene karşı örgütlü mücadelenin güçlendirileceğini söyledi. Ayrıca, Sırma Halı işçileri başta olmak üzere direnişte olan işçilerle dayanışmanın süreceğini belirterek, Mehmet Türkmen serbest bırakılana kadar mücadelenin devam edeceğini kaydetti.

EMEP’in açıklamasının ardından KESK İzmir Şubeler Platformu adına Dönem Sözcüsü Hamdi Çalık basın açıklaması yaptı. Açıklamanın tam metni şöyle:

“Değerli İzmir’liler!

Ne Yazık ki gözaltıların  tutuklamaların keyfiyete dönüştüğü zamanlar yaşıyoruz.  Hemen her güne yeni bir şafak operasyonu, yeni gözaltılar ve tutuklamalar, yeni soruşturmalar, yeni bir kayyum darbesi ile başlar hale geldik. Basın özgürlüğünden, sendikal hak ve özgürlüklere, seçme seçilme hakkından, kadın haklarına, çocuk haklarına kadar en temel hakları hedefe koyan saldırılara her gün bir yenisi eklenmektedir.

İşçiler, emekçiler, emekliler asgari geçim koşullarının altında bir yaşama mahkum edilmişken, insanca çalışma koşulları, insan onuruna yaraşır ücret için mücadele eden sendika üyeleri, yöneticileri soruşturmalara tabi tutuluyor. Geçtiğimiz bir ay içinde KESK izmir şubeler platformunun önceki dönem sözcüsü Başak Edge Gürkan, KESK birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikası İzmir Şube Sekreteri Yücel Göktaş ve yine KESK’e bağlı Haber Sen 6 no’lu şube üyesi 35 kamu emekçisi sendikal faaliyetleri nedeniyle soruşturmalar geçirmişlerdir.

Ülkemizin pek çok yerinde ücretlerini alamayan, açlık yoksulluk sınırı altında ücretlerle çalıştırılan emekçiler, Temel Conta işçileri, DİGEL tekstil işçileri, Şık Makas işçileri, Kargo işçileri, Depo işçileri aylardır barikatların önünde hak mücadelesi verirlerken saldırılarla karşılaşıyorlar.

Bu saldırıların son örneği Birleşik Tekstil Dokuma ve Deri İşçileri Sendikası (BİRTEK-SEN) Genel Başkanı Mehmet Türkmen’in tutuklanmasıyla yaşanmıştır.

Bilindiği üzere Antep Başpınar Organize Sanayi Bölgesi’nde (OSB) bulunan Sırma Halı’da çalışan işçiler ücretlerinin ödenmesi talebiyle geçtiğimiz günlerde eyleme başladı. Mehmet Türkmen, ilk günden beri işçilerle birlikte direniyordu. Yaptığı konuşmada, emekçilerin patronlara karşı verdiği hak mücadelesinde yan yana durmalarından başka yol olmadığını söylediği için halkı kin ve düşmanlığa sevk ettiği gerekçesiyle tutuklandı. Bu tutuklama BİRTEK SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen’in ne kadar haklı olduğunun açık bir göstergesi olmuştur. Çünkü, bugüne kadar işçinin ücretini ödemediği için ya da düşük ücret ödediği için hiçbir işveren soruşturma geçirmemiş, tutuklanmamıştır. Oysa, her zaman olduğu gibi haklarını arayan, ücretlerinin ödenmesini isteyen işçilere karşı, ilk günden beri onlarla birlikte mücadele eden sendikanın genel başkanı tutuklanmıştır.

Herkes bilmelidir ki;

Hakları için mücadele etmek suç değildir! İnsan onurunun bir gereğidir.

Emekçilerin, hakları için yan yana gelerek, birlikte mücadele etmeleri sendikal mücadelenin doğal bir gereğidir!

Ve işçiler, emekçiler, emekliler halkın eşitlik, özgürlük, adalet, insanca yaşam mücadelesine kin ve düşmanlık besleyenlere karşı yan yana gelmekten geri durmamalıdır.

KESK İzmir Şubeler Platformu olarak BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen’in Haksız ve hukuksuz bir şekilde tutuklanmasını kabul etmiyoruz.

Emeğin hakları için yürütülen mücadelenin bir suç değil, onurlu bir duruş olduğunu, bu onurlu duruşun yanında olmaya devam edeceğiz.

Mehmet Türkmen derhal serbest bırakılmalıdır.

KESK İZMİR ŞUBELER PLATFORMU”

Yapılan açıklamaların ardından katılımcılar alandan ayrıldı.

14 Mart Tıp Bayramı kutlu olsun

 

 

Her yıl 14 Mart, sağlık emekçilerinin özverili çalışmalarını onurlandırmak amacıyla Tıp Bayramı olarak kutlanmaktadır. Ancak, bu özel gün, sadece kutlama değil, aynı zamanda sağlık alanında yaşanan sorunlara dikkat çekmek ve çözüm yolları aramak için de bir fırsat sunmaktadır.

Günümüzde sağlık hizmetleri, piyasa koşullarına daha fazla bağımlı hale gelmiştir. Özelleştirme politikalarının derinleşmesi, sağlık hizmetlerine erişimde eşitsizlikleri büyütmektedir. Bu durum, sağlık emekçilerini de olumsuz etkilemektedir. Ağır çalışma koşulları, güvencesizlik ve artan şiddet tehdidi, sağlık çalışanlarının karşılaştığı ciddi sorunlardan sadece birkaçıdır.

Sağlık, insan haklarının temel bir parçasıdır ve sağlık hizmetleri kamusal bir sorumluluk olarak kabul edilmelidir. İnsan yaşamını piyasanın kâr mantığına teslim eden politikalara karşı durmak, eşit, ücretsiz, ulaşılabilir ve nitelikli sağlık hizmeti talep etmek gereklidir. Bu talepler, günümüzde her zamankinden daha acil bir ihtiyaç haline gelmiştir.

Sağlık emekçileri, sadece sağlık hizmetleri sunmakla kalmaz, aynı zamanda daha adil ve eşit bir toplum için de mücadele ederler. İşgallere, emperyalist politikalarına ve halkları yoksulluğa sürükleyen savaş düzenine karşı eşitlik, özgürlük, bağımsızlık ve kardeşlik mücadelesi vermektedirler. Bu bağlamda, sağlık emekçilerinin 14 Mart Tıp Bayramı’nı coşkuyla selamlıyoruz.

Şiddetin son bulduğu, insanca çalışma ve yaşam koşullarının sağlandığı, sağlık hakkının herkes için güvence altına alındığı günlerde gerçek bayramları birlikte kutlamak dileğiyle… Yaşasın sağlık emekçilerinin mücadelesi!

14 Mart Tıp Bayramı kutlu olsun.

 

 

 

İzmir’de “Ramazan Genelgesi”ne Tepki: “Laik ve Bilimsel Eğitimi Savunmaya Devam Edeceğiz”

Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayımlanan ve kamuoyunda “Ramazan Genelgesi” olarak bilinen düzenlemeye karşı İzmir’de tepkiler yükseliyor. İzmir Laik Eğitim, Demokratik Yaşam Platformu, söz konusu genelgenin eğitim alanında ayrıştırıcı bir yaklaşımı güçlendirdiğini belirterek, yurttaşların inançlarının siyasal amaçlarla istismar edildiğini ve kamusal eğitimin laik karakterinden uzaklaştırıldığını savundu.

Platform üyeleri, laikliğin yalnızca anayasal bir ilke değil, aynı zamanda farklı inanç ve yaşam tarzlarına sahip yurttaşların bir arada eşit ve özgür yaşayabilmesinin temel güvencesi olduğunu vurguladı. Eğitim sisteminin dini referanslarla yönlendirilmesinin toplumsal barışı zedelediğini ifade eden platform temsilcileri, kamusal eğitimin bilimsel, laik ve demokratik ilkeler doğrultusunda yürütülmesi gerektiğinin altını çizdi.

Bu kapsamda platform, İzmir’de Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde bir basın açıklaması gerçekleştirdi. Açıklamada “Laik ve bilimsel eğitimi savunuyoruz” yazılı pankart açılırken, katılımcılar sık sık “Laik, bilimsel, demokratik eğitim”, “Karanlığa teslim olmayacağız”, “Okullarda şiddet istemiyoruz” ve “Yusuf Tekin istifa” sloganları attı.

Platform adına basın metnini okuyan Hamdi Çalık, Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu Dönem Sözcüsü olarak yaptığı açıklamada, laikliğin eğitim sisteminin temel taşı olduğunu vurguladı. Çalık, kamusal eğitimin tüm çocuklar için eşit, özgür ve bilimsel bir içerikle yürütülmesinin zorunlu olduğunu belirterek, dini referanslı uygulamaların okullarda ayrışmayı derinleştirdiğini ifade etti.

Açıklamada ayrıca, eğitim politikalarının toplumu kutuplaştıran değil birleştiren bir anlayışla şekillenmesi gerektiği dile getirildi. Platform temsilcileri, laik ve bilimsel eğitimin savunulmasının yalnızca eğitim emekçilerinin değil, demokratik bir toplumda yaşamak isteyen tüm yurttaşların ortak sorumluluğu olduğunu belirterek mücadelelerini sürdüreceklerini ifade etti.

Basın açıklamasının tam metni şöyle:

“Değerli basın emekçileri, değerli İzmirliler!

Bugün burada Milli Eğitim Bakanlığının yayınladığı ‘’Ramazan Genelgesi’’ sonrasında okullarımızda, öğrenciler, öğretmenler, veliler arasında yaşanan ayrımcı uygulamalar ve bu uygulamaların ortaya çıkardığı olumuz sonuçlar hakkında kamuoyunu bilgilendirmek üzere toplanmış bulunuyoruz.

Eğitim, çocukların,  düşünen, sorgulayan, özgür bireyler haline gelmesini hedeflemelidir.

Ancak iktidarın eğitim politikalarının yoksulluğu, işsizliği güvencesizliği kamufle etmeye yönelik olduğunu görüyoruz.

-Öğrencilerin büyük bir bölümü sağlıklı beslenme koşullarına sahip değildir.

– Bir öğün ücretsiz yemek ve temiz içme suyu konusunda bakanlığın herhangi bir çalışması ve somut adımı bulunmamaktadır.

– Okulların büyük bir bölümünde fiziki yetersizlikler, temizlik ve hijyen sorunları devam etmektedir.

– Okulların büyük bir bölümünde derslik ve bina yetersizliğinden dolayı hala ikili eğitim yapılmaktadır.

– Güvenlik açığı nedeniyle okullarda şiddet yaygınlaşmış, yakın zamanda İstanbul’da bir öğretmenimiz öğrencisi tarafından bıçaklanarak öldürülmüştür.

– Okullarda kadrolu temizlik görevlisi sorunu devam etmektedir.

– Yoksulluğun artışı ve eğitimin paralılaşması sonucu 1 milyon 508 bin öğrenci okulu terk ettiği anlaşılmaktadır.

Milli Eğitim bakanı Yusuf Tekin imzasıyla yayınlanan genelge ile okul öncesi, ilkokul ve ortaokul çocuklarına yönelik Ramazan ayı etkinlik programları bu sorunların üstünü örtmeye yöneliktir. Ancak bugüne kadar olan uygulamalar göstermiştir ki, sorunları gizlemek için din istismarına yönel inmesi yeni sorunlar yaratmıştır.

Bazı öğrenci velilerinden aldığımız bilgilere göre; bir okulumuzda ilkokul 4. sınıf öğrencilerine din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmeni tarafından oruç tutanların ödüllendirilmesi, oruç tutmayan çocukların ebeveynlerine ‘biz oruç tutmadığımız için öğretmenimiz bize ödül vermedi’ şeklinde yakınmalarına sebep olmuştur. Aynı zamanda o okulun sınıf öğretmeni din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmenine bu yaştaki çocuklar arasında böyle bir ayrımcılığın doğru olmadığını iletmesi üzerine öğretmenler arasındaki iş barışının da zarar gördüğü anlaşılmaktadır.

Başka bir okulumuzda; bazı sınıfların kapılarına ‘Cennette Reyyan adında bir kapı vardır, oradan sadece oruç tutanlar geçebilir’ yazısı yazılmış; bu sınıfa giren öğretmen ve öğrenciler oruç tutanlar ve tutmayanlar, cennete gidecek veya gidemeyecek olanlar adeta kategorize edilmişlerdir.

Pek çok lisemizde öğrencilere yönelik iftar programı düzenlenmiş, bu organizasyon ücretleri okul aile birliği bütçesinden karşılanmıştır. Bilindiği gibi okul aile birliği bütçeleri bütün velilerin bağışları ile oluşmaktadır. Dolayısıyla bütün öğrencilerin ortak ihtiyaçları için kullanılmalıdır. Okullarımızda yeterli temizlik malzemesi gibi temel ihtiyaçlar karşılanamazken, okul aile birliği bütçesinin sadece oruç tutanlara iftar vermek üzere kullanılması bir ayrımcılıktır, kabul edilemez. Bölgemizde farklı inanç, mezhep ve kimlik gruplarının bir arada barış içerisinde yaşamasının garantisi laikliktir. ABD Emperyalizmi ve İsrail siyonizmi İran’a yönelik saldırısında vahşice bombalamalar dışında farklı kimliklerin birbirleri ile çatıştırılması stratejisinin de izlendiğini görüyoruz. Emperyalizmin bu stratejisini başarısızlığa uğratacak olan bütün yurttaşların eşit, özgür temelde kendini ifade edebildiği bir toplumsal yaşamdır. Bu yaşam ancak laiklik ilkesinin korunması ile mümkün olabilir. Her hangi bir kimliğin diğer kimlikler üzerinde tahakküm oluşturacak şekilde kamu yöneticileri tarafından korunması, diğerlerinin ayrımcılığa tabii tutulması toplumsal barışa hizmet etmez. Milli Eğitim Bakanlığı bu genelgesi ile daha şimdiden öğrencileri oruç tutanlar ve tutmayanlar şeklinde ayrıştırmıştır.

Veliler arasında kırgınlık ve kırılganlıklara yol açmıştır.

9 yaşında çocukların ortak yönlerini değil farklılıklarını ön plana çıkararak gönüllerini kırmıştır.

Buradan Milli Eğitim Bakanına soruyoruz.

Bu uygulamanızla daha fazla sevap elde ettiğinizi, günahlarınızı azalttığınızı mı düşünüyorsunuz?

Bu uygulamanızla toplumsal barışa hizmet ettiğinizi mi düşünüyorsunuz?

Bu uygulamanızla ülkemizin geleceğine olumlu katkıda bulunduğunuzu mu düşünüyorsunuz?

Gerçek şudur ki;

Bu uygulamanızla daha şimdiden öğrenciler arasında ayrımcılığı körüklediniz. Öğretmenler arasındaki iş barışını bozdunuz. Velileri ayrıştırdınız. Tüm bunları öğrencilere, velilere ve tüm yurttaşlara yaşattığınız yoksulluğu, yoksunluğu örtmek için yaptığınızı biliyoruz. Bu yapılanlar yurttaşların dinsel inançlarını istismar etmektir.

Değerli basın emekçileri, değerli İzmirliler!

Laikliği savunanlar din düşmanlığıyla suçlanarak hedef gösteriliyor. Oysa laiklik hiç kimsenin inancı nedeniyle dışlanmayacağı bir toplumsal yaşamın garantisidir.

Çok belirgin biçimde görülmektedir ki, laik eğitimi, laik hukuk düzenini ve laik kamusal hayatı adım adım ortadan kaldırmaya yönelik hamleler ivme kazanmıştır. 168 aydın ve sanatçı tarafından imzalanan ve sonrasında on binlerce yurttaşın da destek verdiği laikliğe sahip çıkıyoruz bildirisi nedeniyle laik eğitimi savunanlar suçlu gibi gösterilerek soruşturmalara tabi tutulmaktadır.

Laikliği savunmak suç değildir.

Buradan ilan ediyoruz.

Bizler, toplumu ayrıştıran, toplumsal gerilimlerden beslenen uygulamalara karşı laikliği savunmaya, devam edeceğiz

LAİK EĞİTİM DEMOKRATİK YAŞAM PLATFORMU”

 

Direnişteki Temel Conta ve Digel İşçilerinden 8 Mart’ta Ortak Ses: “Zafer Direnen Emekçinin Olacak”

Direnişteki Temel Conta ve Digel Tekstil işçileri, Temel Conta Fabrikası önündeki grev alanında 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü dolayısıyla bir etkinlik düzenledi. Uzun süredir devam eden direnişin simgesi haline gelen fabrika önünde gerçekleşen etkinliğe çok sayıda sendika temsilcisi, siyasi parti temsilcileri ve emek örgütleri katıldı. Etkinliğe TEKSİF Genel Başkan Danışmanı Makum Alagöz, TEKSİF Ege Bölge Sorumlusu İbrahim İpek, TEKSİF İzmir Şube Başkanı Faruk Aksoy, Petrol-İş Aliağa Şube Başkanı Hasan Toptan, Emek Partisi İzmir İl Başkanı Elif Çuhadar, TKP temsilcileri, DİP temsilcileri, KESK İzmir Kadın Meclisi ve şube yöneticileri ile İmece-Der temsilcileri katıldı. İzmir Müzisyenler Derneği’nin müzik grubu da söyledikleri ezgilerle etkinliğe destek verdi.

Etkinlik boyunca sık sık sloganlar atıldı. Grev alanını dolduran işçiler ve dayanışma için gelen emekçiler hep bir ağızdan “Direne direne kazanacağız”, “Zafer direnen emekçinin olacak”, “Temel Conta işçisi yalnız değildir”, “İşçilerin birliği sermayeyi yenecek” ve “Biz çocuklarımıza onurlu bir gelecek bırakacağız, ya siz?” sloganlarını haykırdı.

Etkinlikte ilk sözü alan Petrol-İş Aliağa Şube Başkanı Hasan Toptan konuşmasına direnişteki işçilere teşekkür ederek başladı. “Öncelikle 455 günden beri direnen Temel Conta işçilerini yalnız bırakmadınız. İyi ki varsınız. Hepinizin ayağına, yüreğine sağlık,” diyen Toptan, aynı zamanda Tekstil Sendikası’na bağlı Digel işçilerinin de 417 gündür sürdürdüğü direnişi selamladı. Toptan’ın bu sözlerinin ardından grev alanında bulunan katılımcılar hep birlikte “Yaşasın sınıf dayanışması” sloganını attı.

Sloganların ardından konuşmasına devam eden Hasan Toptan şöyle dedi: “Bugün tabii ki sözü kadın direnişçi arkadaşlarımıza vermek isterim. 8 Mart’ta kadınların konuşma günü; biz kadınların her zaman konuşmasını istiyoruz. Sadece şunu söylemek istiyorum: Biz hâlâ masadayız. İstedikleri zaman gelip oturabilirler. İşçilerin hakları için istedikleri zaman masaya oturabiliriz. Mahkemede de tescillendi; grev kırıcılığı yaptıkları ortaya çıktı. Bugüne kadar açılan davaları kazandık. Artık diyoruz ki; gelirsiniz ya da gelmezsiniz. Biz burada direnmeye, eylemimize devam edeceğiz. Ne olursa olsun direnenler bir gün mutlaka kazanacak. Hepinize teşekkür ediyorum. Konuşma yapması için temsilci arkadaşlarımı davet ediyorum.”

Hasan Toptan’ın konuşmasının ardından grev alanındaki kalabalık bu kez “Direne direne kazanacağız” sloganını attı.

Grev sözcüsü Sinem Kaya söz alarak direnişin anlamını ve kararlılıklarını dile getirdi. Kaya, 455 gündür fabrikalarının önünde mücadele ettiklerini hatırlatarak şunları söyledi:

“Bugün de bizi yalnız bırakmadınız. Digel Tekstil’de direnen kardeşlerim aslında yol arkadaşlarımız, mücadele arkadaşlarımız. Burada birbirimizle hiç konuşmadan bile göz göze baksak birbirimizi en iyi onlarla anlıyoruz; mücadelenin ne demek olduğunu. Dün 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ydü. Bütün emekçi kadınların, mücadeleci kadınların günü kutlu olsun diyoruz. Biz aslında bir şey istedik; sendikal hakkımızı istedik. Fakat 455 gündür merakla soruyoruz: Temel Conta işçileri, Digel işçileri niye bu haklarını kullanamadılar? Anayasamızda sendika haktır diyor ama bu kapının önüne bakın; 455 gündür haksızlık, hukuksuzluk ve adaletsizlik bu kapının önünde vücut bulmuş hâlde. Biz Temel Conta işçileri olarak bunun karşısında direniyoruz.”

Kaya konuşmasının devamında dayanışmanın önemine değindi:

“Petrol-İş Aliağa Şubesi her zaman yanımızda oldu. Bütün temsilci kardeşlerimize çok teşekkür ederiz. Her zaman dayanışmasıyla bize burada güç verdi. 455 günlük mücadele tabii ki tek başına olmuyor. Aynı şekilde Digel kardeşlerim de Tekstil Sendikası için aynı mücadeleyi veriyor. Grev kırıcılığı davamızı kazandık ama mücadelemiz bitmedi. Biz diyoruz ki Temel Conta’da ve Digel’de adaletsizlik son bulana kadar, emeğimizin ve alın terimizin karşılığını kazanana kadar mücadelemiz devam edecek.”

Kaya sözlerini şu ifadelerle tamamladı:

“Bizler Temel Conta işçileri olarak ilk günde aynı sloganı attık: Direne direne kazanacağız. Bugün 455. günde yine aynı sloganı atıyoruz: Direne direne kazanacağız. Biz mücadelemizden asla vazgeçmeyeceğiz. 455 günlük bu mücadelenin tek bir tacı var, o da zaferdir. Biz bu mücadeleyi zaferle taçlandırana kadar ben ve arkadaşlarım bu kapının önünden ayrılmayacağız. Mücadelemiz de zafere kadar devam edecek.”

Etkinlikte daha sonra söz alan KESK Genel Merkez Kadın Sekreteri Döne Gevher de Türkiye’de sendikal hakların durumuna dikkat çekti. Gevher konuşmasında şunları söyledi:

“Her birimiz aslında Türkiye genelinde sendikal mücadelenin geldiği noktayı, geldiği aşamayı ve sermaye yanlısı politikaları hep birlikte takip ediyoruz, biliyoruz. Uluslararası sendikal raporlara göre Türkiye sendikal haklar konusunda son sıralardan kurtulamayan ülkeler arasında yer alıyor. Sendikal haklar söz konusu olduğunda hem mahkemeler hem Çalışma Bakanlığı hem de iktidarın kendisi çoğu zaman sermayeden yana tutum alıyor. Tüm Türkiye genelinde işçi örgütlenmesine baktığımızda yüzde 14’lerde, 15’lerde kalan bir örgütlenme oranı görüyoruz.”

Gevher konuşmasının devamında direnişlerin önemini vurguladı:

“Tüm bu baskı ve saldırılar karşısında on yıllardır süren mücadelelerde özellikle kadınların öncülük ettiği grevler ve direnişler hepimize büyük bir sınıf dersi veriyor. O nedenle burada direnen, mücadele eden, hakları için bir adım dahi geri atmayan yoldaşlarımızı, arkadaşlarımızı KESK olarak bir kez daha saygıyla ve sevgiyle selamlıyoruz. Yürütülen her türlü haksız politikaya, iş yeri değiştirmeye, isim değiştirmeye ve sendikal örgütlenmemizi engellemeye yönelik girişimlere rağmen biz bu ülkede emekçiler olarak kazanacağız, kadınlar olarak kazanacağız. Güvencesiz çalışmaya karşı güvenceli iş ve güvenli yaşam mücadelesini hep birlikte sürdürmeye devam edeceğiz.” dedi.

Bu sırada grev alanındaki mücadeleden rahatsız olan Temel Conta fabrikası patronunun şikâyeti üzerine jandarma ekipleri de alana geldi. Jandarma ekibi, Petrol-İş Sendikası Şube Başkanı ile kısa bir görüşme yaptı. Grevdeki işçilerin sözcüsü Sinem Kaya dahil beş  işçiyi ifade vermeye çağrıldı.

Konuşmaların ardından etkinlik İzmir Müzisyenler Derneği’nin dinletisiyle devam etti. Söylenen ezgiler grev alanında duygulu anlar yaşattı. Daha sonra bir şair sahneye çıkarak direniş ve adalet temalı şiirlerini okudu. Okunan şiirden dizeler grev alanında sessizlik içinde dinlendi:

“Gazze için ağlayıp
İsrail’in sırtını sıvazlayanların ülkesi.

Erkeklerin her şeye izinli,
kadınların her konuda suçlu sayıldığı
bir ülke.

Sadece kendini sevenlerin,
sadece kendini yaşatanların ülkesi.

Erken yaşta büyütülen çocukların,
yirmilerini göremeyen gençlerin,

eksik bırakılan hayatların,
kırılan, dökülen insanların ülkesi.”

Şiir dinletisinin ardından etkinlik, direnişin süreceğine dair kararlılık mesajları ve dayanışma çağrılarıyla sona erdi. Grev alanındaki işçiler ve dayanışma için gelen emekçiler bir kez daha aynı sloganı hep birlikte haykırdı: “Direne direne kazanacağız.”

İzmir’de 8 Mart Yürüyüşü: Kadınlar Alsancak’ta Yürüdü. Savaşa, Yoksulluğa, Şiddete Karşı Mücadeledeyiz.

İzmir Kadın Platformu’nun çağrısıyla çok sayıda kadın, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü kapsamında “Savaşa yoksulluğa şiddete karşı mücadeledeyiz ” pankartı açarak, Alsancak’taki Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde bir araya geldi. Kadınlar buradan cadde sonundaki Penguen Kitabevi’ne kadar sloganlar eşliğinde yürüdü.

Yürüyüş boyunca “Ucuz işçi olmayacağız”, “Yaşasın 8 Mart yaşasın mücadelemiz”, “Kadın cinayetleri politiktir”, “Jin jiyan azadî”, “Dünya yerinden oynar kadınlar özgür olsa”, “Yaşasın kadın dayanışması”, “Sermayeye değil kadınlara bütçe”, “Kadınları değil katilleri yargıla” sloganları atıldı. Kadınlar ayrıca savaş ve emperyalist politikalara karşı “NATO’dan çıkılsın, üsler kapatılsın”, “Katil ABD Ortadoğu’dan defol”, “Filistinli kadınlar yalnız değildir” ve “Emperyalistler yenilecek, direnen halklar kazanacak” sloganları da attı.

Penguen Kitabevi önünde yapılan basın açıklamasının ardından etkinlik müzik dinletisiyle devam etti. Harmonia grubunun müzikleri eşliğinde halay çeken kadınlar, etkinliği dayanışma ve mücadele mesajlarıyla sonlandırdı.

Basın açıklamasının tam metni şöyle:

“İKP BASIN AÇIKLAMASI; SAVAŞA YOKSULLUĞA ŞİDDETE KARŞI MÜCADELEDEYİZ

8 Mart;  işçi ve emekçi kadınların eşitlik, özgürlük ve insanca yaşam talebiyle yaktığı direniş meşalesinin bugün bizim ellerimizde sömürüye ve şiddete karşı dev bir isyana dönüştüğü mücadele günüdür. Bu sönmeyen ateşi bugün fabrikalardan sokaklara, direniş çadırlarından kampüslere taşıyan biz kadınlar emeğimize, bedenimize, yaşamlarımıza yönelen topyekün saldırılara karşı tek ses tek yüreğiz.

Sermayenin karı için uygulanan ekonomik politikalar sonucu derinleşen yoksulluk, kadınların hayatını çok yönlü bir kuşatma altına almış durumda. Bu yoksulluğu yaratanlar; savaşı körükleyen, silahlanmaya ve güvenlik politikalarına bütçe ayıran, halkın sofrasındaki ekmeği küçültenlerdir. Biz boş tencerelerimizi kaynatmanın derdindeyken onlar kârlarını büyütmenin hesabını yapıyor. Biz gittikçe yoksullaşırken, emeğimiz değersizleştirilirken ve hayat pahalılığı altında ezilirken; bir avuç sermaye sahibi servetine servet katıyor. Çocuklarımıza bir öğün yemeği çok gören, yoksulluğu kadınları şiddete mahkûm eden bir araç haline getiriyor.

Esnek, güvencesiz ve düşük ücretli çalışma “çözüm” diye dayatılıyor; sosyal haklarımız budanıyor, kamusal hizmetler tasfiye ediliyor, bakım yükü omuzlarımıza yıkılıyor. İşyerlerinde şiddet; baskı mobbing, taciz olarak karşımıza çıkarken; bu koşullara mahkum olalım diye işsizlik, yoksulluk ve güvencesizlik yaygınlaştırılıyor. Kadın emeği hem ev içinde görünmez kılınıyor hem işyerlerinde ucuz işgücü olarak sömürülüyor. İş cinayetleri artıyor. Çocuklarımız MESEM projeleri adı altında işçileştiriliyor, makine başlarında, atölyelerde iş cinayetlerinde can veriyor, tacize uğruyor.

8 Mart’ta bir kez daha söylüyoruz: Krizin, savaşın ve sömürünün bedelini ödemeyeceğiz; eşit, güvenceli ve şiddetsiz bir yaşam için mücadelemizi büyüterek hakkımız olanı alacağız!

Eşit işe eşit ücret, güvenceli çalışma istiyoruz! Ücretsiz ve nitelikli kreşler istiyoruz! Taşeron ve esnek çalışma değil, güvenceli iş, insanca yaşamaya yetecek ücret istiyoruz! Bakım yükünün kamusal sosyal politikalarla paylaşılmasını istiyoruz! Çocuk emeği sömürüsüne son verilmesini, MESEM’lerin kapatılmasını istiyoruz. İşyerlerinde şiddete, mobbinge ve baskıya karşı caydırıcı yaptırımlar istiyoruz! İLO 190 sayılı sözleşmenin etkin uygulanmasını istiyoruz! Kadınların ekonomik bağımsızlığını güvence altına alan sosyal politikalar istiyoruz!

İzmir’de Temel Conta ve Digel Tekstil işçileri başta olmak üzere ülkenin dört bir yanında işçi ve emekçi kadınlar emek kavgasını aynı zamanda onur kavgasına;  işyerinde şiddete, tacize ayrımcılığa karşı direnişe dönüştürüyor, Migros gibi kazanımlar elde ediyor. Bu kavga bizim kavgamız; Sendikal örgütlenmeler önündeki barikatları yıkana, grev hakkımızı güvence altına alana, taleplerimiz karşılanana kadar durmayacağız!

İktidarın 2025’i “Aile Yılı” ilan etmesiyle başlayan süreç, “Aile ve Nüfus 10 Yılı” programıyla kadınları geleneksel rollere hapsetmeyi ve bedenimizi nüfus politikalarının aracı haline getirmeyi hedefliyor. “Doğum teşviki” adı altında yarı zamanlı, esnek ve güvencesiz çalışma daha da yaygınlaştırılırken “iş-aile dengesi” söylemiyle kadınlar düşük ücretli, bakım yükü altında ezilen ikinci sınıf bir işgücüne itiliyor. Kürtaj hakkı fiilen engelleniyor, sezaryene kısıtlamalar gündeme geliyor; “aile” söylemiyle LGBTİ+ hakları hedef alınıyor.

Tüm bu politikalar kadına yönelik şiddeti artırıyor. 2026 yılının ilk iki ayında en az 45 kadın öldürüldü, 43 kadın şüpheli şekilde yaşamını yitirdi. İzmir’de Ocak ayında Sibel Külah, Gözde Akbaba, Mihriban Yılmaz uzaklaştırma kararları olmasına rağmen,  Dilan Geyik “intihar” süsü verilerek yaşamdan koparıldı. Soruyoruz öz babası tarafından istimara uğrayan kızı Hifa İkra için adalet arayan “Başıma bir şey gelirse intihar demeyin” diyen Fatma Nur Çelik ve kızının ölümünde şüphe nerede? Neden istismar faili Ayhan Şengüler serbest!

Bu tablo ataerkil politikalarla eşitsizliği derinleştiren, şiddeti önlemeyen, failleri koruyan, cezasızlığı politika haline getiren; bakanlıklarından yargısına, diyanetinden medyasına örgütlenen kadın düşmanı iktidarın eseridir!

Rojin Kabaiş’in, Dilan Geyik’in Fatma Nur Çelik ve İkra’nın ölümüne intihar, Bahar Taş’ın ölümüne kalp krizi diyerek üzerini örtmeye çalışanlara sözümüz var; Gerçekleri mücadelemizle ortaya çıkaracağız. Şüpheli ölümler aydınlatılana, failler yargılanana, kadın cinayetleri son bulana kadar susmayacağız. 6284’ü uygulatacağız. Kadına yönelik şiddeti sürekli yeniden üreten bu düzene karşı eşit, özgür insanca bir yaşamı hep birlikte kuracağız.

Yargı paketleri altında kadın ve LGBTİ+ düşmanlığı kurumsallaştırılmak isteniyor. Torba yasalar 6284 Sayılı Kanun’u fiilen zayıflan, yasadaki İstanbul Sözleşmesi’nin ruhunu hiçe sayan, LGBTİ+’ların kimliklerini kriminalize eden ve sağlık hizmetlerine erişimini engelleyen düzenlemelerle dolduruluyor.

Diyanet hutbelerinde kadınların bedeni, giyimi, miras ve nafaka hakkı hedef alınırken laiklik ilkesi aşındırılıyor. Milli Eğitim müfredatlarında kadın kimliği “annelik ve itaat” ile sınırlandırılıyor, toplumsal cinsiyet eşitliği çıkarılıyor ve aile temelli programlar öne çıkarılıyor. Karma eğitim zayıflatılırken zorunlu eğitimin kısaltılması, açık öğretim ve erken mesleki yönlendirme tartışmaları kız çocuklarını erken yaşta işçiliğe, ev içi emeğe ve çocuk yaşta evliliklere itiyor. Eğitimde dinselleşme artarken bilimsel ve laik eğitim yok ediliyor.

Üniversitelerde kadın öğrenciler kampüslerde tacize uğruyor, yurtlarda ayrımcılığa maruz kalıyor, giriş çıkışları dahi sorgulanıyor. Mücadelesi bastırılmak, topluluklar kapatılmak isteniyor.

Bütün bunlar tesadüf değil. Hepsi tek adam rejiminin hem sermayenin ihyası hem iktidarını tahkim için kurguladığı gerici projenin parçalarıdır. Kadını birey olmaktan çıkarıp “aile unsuru”na indirgemek; bedenimizi ve emeğimizi denetim altına almak; sesimizi kısmak ve kamusal varlığımızı silmek istiyorlar.

Ama biz kadınlar ve LGBTİ+’lar olarak buradayız. Nefrete inat dayanışmamızı güçlendiriyoruz,  kazanılmış medeni haklarımızdan, parasız bilimsel, demokratik ve laik eğitim hakkımızdan, yaşam ve sağlık haklarımızdan vazgeçmiyoruz.”

İzmir’de “Hakan Tosun’a ne oldu?” sorusu yükseldi: “Katilleri kim koruyor, adalet istiyoruz”

İzmir’de kamu emekçileri ve yurttaşlar, gazeteci ve hak savunucusu Hakan Tosun için adalet talebiyle bir araya geldi. KESK’e bağlı Tarım Orkam-Sen’in çağrısıyla Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde düzenlenen etkinlikte, Tosun’un ailesi,  Kesk Kadın Meclisi ‘nden  kadınlar,  dostları  bir araya gelerek hem yaşanan saldırının aydınlatılmasını hem de sorumluların en ağır şekilde cezalandırılmasını istedi.

Etkinlikte katılımcılar “Hakan Tosun caniler tarafından linç edilerek katledildi. Katilleri kim koruyor, adalet istiyoruz” pankartı açtı. Basın açıklamasına Hakan Tosun’un ablası Özlem Tosun’un yanı sıra KESK Kadın Meclisi yöneticileri ve çok sayıda yurttaş katıldı. Açıklama boyunca sık sık “Hak, hukuk, adalet” ve “Hakan için adalet, yaşam için adalet” sloganları atıldı.

“Hayatı boyunca adalet mücadelesi verdi”

Etkinlikte ilk konuşmayı KESK Kadın Meclisi yöneticisi İlkay Özdemir yaptı. Özdemir, Hakan Tosun’un yaşamı boyunca adalet ve hak mücadelesi verdiğini vurgulayarak sözlerine  başladı.

Özdemir şunları söyledi:

“Hayatı boyunca adalet mücadelesi verdi.
Kimin ne zaman ihtiyacı olsa her an oradaydı.

Hiç aklına gelir miydi acaba, bir gün kendisi için insanların bir araya geleceği?
Kameralar tutulacak, mikrofonlar uzatılacak…

Hiç böyle bir ülke hayal etmedi.
Ama sonuna kadar mücadelesini sürdürdü.
Ta ki o caniler tarafından katledildiği ana kadar.

Şu anda savcılığın hazırladığı dosya ise içler acısı.
Biz bunu asla kabul etmeyeceğiz. Ailesi ve dostları olarak nefesimiz yettiği sürece bu mücadeleyi sürdüreceğiz.

Hakan nasıl mücadelede herkesin yanındaysa, şimdi biz de dostları ve ailesi olarak onun arkasındayız.
Sadece Hakan için değil, bu ülkede adalet isteyen herkesle birlikteyiz.

Artık kocaman bir aileyiz.
Kocaman sesler çıkarabiliyoruz.
Biz yalnız değiliz ve sonunda o adalete kavuşacağız.

Adalet için mücadeleden asla vazgeçmeyeceğiz.
Kimse sanmasın ki üç gün, beş gün sokaklarda bağırır çağırır, sonra unutulur gideriz.
Biz yılmadık, bundan sonra da yılmayacağız.

Hep beraberiz.
Çünkü adalet hepimize lazım.”

Konuşmanın ardından alanda bulunan yurttaşlar “Hak, hukuk, adalet” sloganları attı.

Özlem Tosun: “Bu ülkede yaşam hakkımızın nasıl elimizden alındığını konuşuyoruz”

Etkinlikte söz alan Hakan Tosun’un ablası Özlem Tosun da kardeşinin yaşamını yitirmesine ilişkin yürütülen soruşturmaya tepki gösterdi. Tosun, yaşananların yalnızca bir bireysel kayıp olmadığını, aynı zamanda yaşam hakkının nasıl ihlal edildiğini gösteren bir tablo olduğunu ifade etti.

Özlem Tosun konuşmasında şu ifadeleri kullandı:

“Değerli basın emekçileri, değerli dostlar,

Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Bugün burada yalnızca dostumuz Hakan’ın anısı için değil; bu ülkede yaşam hakkının nasıl elimizden alındığını ve cezasızlık politikalarının nasıl işlediğini konuşmak için buradayız.

‘Hakan Tosun’a ne oldu?’ sorusunu günlerce sorduk.

Ailesi ve dostları olarak yaklaşık 30 saat boyunca kendisine ulaşamadık. Daha sonra bir hastanenin koridorunda, bilinci kapalı halde yattığını öğrendik.

O andan itibaren tek bir soruya odaklandık:
Hakan Tosun’a ne oldu?

Yüzlerce tanık ve kamera kaydı olmasına rağmen savcılığın hazırladığı raporda olay yalnızca ‘ağır yaralama’ olarak nitelendirildi.

Bu durum cezasızlık politikalarının bir sonucudur.
Katilleri koruyan, olayı küçülten ve yaşam hakkının gaspını basit bir olaya indirgeyen bir yaklaşım söz konusudur.

Biz açıkça söylüyoruz:
Hakan Tosun’a ne oldu?

Bu sorunun cevabını bulana kadar ailesi ve dostları olarak düzenli basın açıklamaları yapmaya ve kamuoyuna gerçekleri anlatmaya devam edeceğiz.

Cezasızlık politikalarına karşı mücadele edeceğiz.
Yaşam hakkımızın elimizden alınmasına izin vermeyeceğiz.”

Basın açıklaması: “Bu yalnızca bir ceza dosyası değil”

Etkinlikte daha sonra Tarım Orkam-Sen adına Sibel Çelik tarafından hazırlanan basın açıklaması okundu. Açıklamada soruşturma sürecindeki eksikliklere dikkat çekilerek olayın “yaralama” olarak nitelendirilmesine tepki gösterildi.

Basın açıklamasında şu ifadelere yer verildi:

“Basına ve kamuoyuna,

10 Ekim 2025 tarihinde, arkadaşımız ve dostumuz Hakan Tosun’a ulaşamayan ailesiyle birlikte ‘Hakan Tosun nerede?’ sorusunu sormaya başladık. Yaklaşık 30 saat sonra Başakşehir Çam ve Sakura Şehir Hastanesi’nde olduğunu öğrendik. Bilincinin kapalı olduğunu öğrendiğimizde ise tek bir soruya odaklandık: ‘Hakan Tosun’a ne oldu?’

O andan itibaren kamuoyuna çağrıda bulunarak, Hakan’a ne olduğunun açıklığa kavuşturulması gerektiğini, kamera görüntülerinin eksiksiz şekilde toplanmasının ve tanık beyanlarının titizlikle alınmasının hayati önem taşıdığını ifade ettik.

Avukatlarımız vasıtasıyla dosyaya en kısa sürede ulaştık ve olayın nasıl gerçekleştiğini anlamaya çalıştık. Ancak soruşturmanın henüz başında basın aracılığıyla yalnızca bir kişinin Hakan’a yumruk attığı ve Hakan’ın yere düştüğü anlara ilişkin görüntüler servis edildi. Hakan’ın yalnızca bu yumruk nedeniyle hayatını kaybettiğine inanmamız beklendi.

Israrlı sorularımız ve avukatlarımızın incelemeleri sonucunda, olayın tutanaklarda aktarıldığı biçimde gerçekleşmediğini gördük. Dosyadaki eksikliklerin giderilmesi defalarca talep edilmesine rağmen bu talepler karşılık bulmadı.

Mevcut görüntüleri ayrıntılı biçimde inceledik, raporladık ve olay örgüsünün farklı olduğunu somut verilerle ortaya koyduk. Buna rağmen gözümüzle gördüğümüz ve delillerle ortaya koyduğumuz tablo yerine gerçeğe aykırı bir olay kurgusu yapılmış ve bu doğrultuda savcılık fezlekesi hazırlanmıştır.

Hakan Tosun, maruz kaldığı ağır ve sistematik şiddet sonucu hayatını kaybetmiştir. Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanarak Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilen fezlekede iki tutuklu şüphelinin ‘neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama’ suçundan cezalandırılması talep edilmiş; ayrıca şüpheliler lehine haksız tahrik hükümlerinin uygulanabileceği belirtilmiştir.

Bu hukuki nitelendirmenin dosya kapsamındaki delillerle uyumlu olmadığı açıktır. Eğer mahkeme bu doğrultuda karar verirse katiller yalnızca 2,5 yıl ceza çekip salınacaktır. Oysa kasten öldürmenin cezası müebbet hapistir.

Adli Tıp raporuna göre ölüm; künt kafa travmasına bağlı kafatası ve yüz kemik kırıkları, kafa içi kanama, beyin kanaması ve beyin doku harabiyeti sonucu meydana gelmiştir. Kamera kayıtlarında mağdurun baş bölgesine yönelik birden fazla ve yoğun tekme ve yumruk atıldığı görülmektedir.

Hakan ilk darbelerden sonra olay yerinden uzaklaşmaya çalışmış ancak sanıklar bir süre sonra tekrar gelerek darp etmeye devam etmiştir. Bu durum öldürme kastının açık göstergesidir.

Bu dosya yalnızca bir ceza dosyası değildir; yaşam hakkının korunması bakımından da temel öneme sahiptir.

Soruyoruz:
Katilleri kimler koruyor?

Hakan Tosun’un Dostları.”

“Hakan neden öldürüldü?”

Etkinliğin son konuşması ise KESK Kadın Meclisi adına yapıldı. Konuşmada, Türkiye’de uzun süredir cevapsız kalan birçok dosya hatırlatılarak Hakan Tosun’un ölümüyle ilgili soruların da yanıt beklediği vurgulandı.

Konuşmada şu ifadeler yer aldı:

“Bugün burada birçok soru soruyoruz.

Cumartesi Anneleri 1049 haftadır gözaltında kaybedilen yakınlarını soruyor.
Gülistan Doku nerede diye soruluyor.
Rojin Kabaiş’in katili kim diye soruluyor.

Bugün de aynı soruyu soruyoruz:

Hakan Tosun neden öldürüldü?

Bu yalnızca iki kişinin öfkesi sonucu yaşanan bir olay mıydı?
Yoksa Hakan’ın ekoloji mücadelesi, basın özgürlüğü ve hak mücadelesi nedeniyle mi hedef alındı?

Bu soruların cevabı etkili bir soruşturma yürütülmediği için hâlâ havada duruyor.

Hakan Tosun; ranta ve talana karşı çevre mücadelesi yürüten, basın özgürlüğünü savunan bir gazeteciydi.

Onun gerçek katilleri ortaya çıkana kadar mücadelemizi sürdüreceğiz.

Aynı zamanda kadınları yoksulluğa, şiddete ve güvencesizliğe mahkûm eden düzene karşı da mücadele edeceğiz.

Bu nedenle tüm kadınları 8 Mart’ta alanlara çağırıyoruz.

Hakan için adalet sağlanana kadar,
yaşam hakkımız için mücadele etmeye devam edeceğiz.”

Basın açıklaması sloganlarla sona ererken, katılımcılar Hakan Tosun için adalet sağlanana kadar mücadelelerini sürdüreceklerini vurguladı.

Ege Serbest Bölgesi’nde 8 Mart Etkinliği: Direnişteki İşçilerden Mücadele Çağrısı

İzmir’de Ege Serbest Bölgesi’nde direnişlerini sürdüren DIGEL Tekstil ve Temel Conta işçileri, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü dolayısıyla etkinlik düzenledi. “8 Mart’ta susmuyoruz, boyun eğmiyoruz, itaat etmiyoruz. Grev ve direniş alanlarına çağırıyoruz” sloganıyla gerçekleştirilen etkinlik, DIGEL Tekstil işçilerinin direniş çadırının bulunduğu alanda yapıldı.

Etkinliğe Teksif Sendikası Genel Başkan Danışmanı Makum Alagöz, Petrol-İş Sendikası Aliağa Şube Başkanı Hasan Toptan, Teksif Sendikası Şube Başkanı Faruk Aksoy, Emek Partisi İzmir İl Başkanı Elif Çuhadar, Sol Parti, Türkiye Komünist Hareketi,  TKP, Sosyalist Kadın Hareketi,  TJA  (Tevgera Jinên Azad – Özgür Kadın Hareketi) ve İmece-Der, Dkder üyeleri katıldı.

Etkinliğin açılış konuşmasını direnişteki DIGEL Tekstil işçisi Rümeysa Kişi yaptı. Kişi, “Bizler DIGEL Tekstil işçileri olarak 414 gündür emeğimiz ve ekmeğimiz için mücadele ediyoruz” dedi. Sendikaya üye oldukları için işten çıkarıldıklarını belirten Kişi, “DIGEL Tekstil işçilerinin yüzde 85’i kadın. Fabrika içinde kadın işçilere taciz ve mobbing gibi baskılar uygulanıyordu” ifadelerini kullandı.

 Digel Tekstil direnişçileri ve Temel Conta grevindeki kadın işçilerin 400 günü aşan mücadelelerinde taciz, mobbing, baskı, sömürü ve sendikasızlaştırma girişimlerine boyun eğmedikleri vurgulandı. Açıklamada, 8 Mart’ın kendileri için bir kutlama değil, mücadele günü olduğu belirtilerek şu talepler sıralandı:

  • Eşit işe eşit ücret

  • Sendikal hakların tanınması

  • İnsanca çalışma koşulları

  • Güvenceli bir gelecek

Tekstil sektöründe çalışanların büyük bölümünün kadın olduğuna dikkat çeken Rümeysa Kişi, “Başta tekstil sektörü olmak üzere kadınlar çalışma hayatında ciddi baskılara maruz kalıyor. Bu mücadeleyi sonuna kadar sürdüreceğiz. Kadın hakları üzerinde söz sahibi olduklarını düşünenlere ‘dur’ diyecek olan bizleriz” dedi.

Konuşmaların ardından Grup Yeldeğirmeni müzik dinletisi gerçekleştirdi. Halaylarla devam eden etkinlik, vardiyası biten işçilerin bulunduğu servis araçlarına el sallanmasıyla sona erdi.

Öte yandan DIGEL Tekstil işçileri, sendikal yetki davasında yeni bir gelişme yaşandığını duyurdu. İşçilerin verdiği bilgiye göre, istinaf mahkemesinde görülen yetki davası bir kez daha Teksif Sendikası lehine sonuçlandı ve mahkeme sendikanın yetkili olduğuna hükmetti.

Direnişteki işçiler, tazminatsız işten çıkarılan çalışanların açtığı davaların da kazanıldığını belirterek, 411 gündür süren direnişte 5 işçi için mahkemenin işe iade ve 16 maaş tutarında sendikal tazminat kararı verdiğini açıkladı. Açıklamada ayrıca 17 Ocak 2025’ten bu yana DIGEL Tekstil işvereninin açılan davalardan hiçbirini kazanamadığı ifade edildi.

Direnişçi işçiler yaptıkları açıklamada, hukuksuzlukların mahkemeler, bakanlık ve TBMM nezdinde ortaya konduğunu belirterek mücadeleyi sürdüreceklerini vurguladı. İşçiler, “Hukuksuz şekilde işten atılan arkadaşlarımız işlerine dönene, toplu sözleşme imzalanana ve insanca çalışma koşulları sağlanana kadar mücadelemizi kararlılıkla sürdüreceğiz” dedi.

Açıklama, “Yaşasın örgütlü mücadelemiz”,  “Yaşasın sınıf dayanışması”,  Yaşasın kadın dayanışması” sloganıyla son buldu.

Karşıyaka’da 8 Mart Yürüyüşü: “Barış, Laiklik ve Özgürlük Mücadelesini Büyütüyoruz”

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü kapsamında KESK Kadın Meclisi tarafından İzmir’in Karşıyaka ilçesinde yürüyüş ve basın açıklaması düzenlendi.

KESK Kadın Meclisi üyeleri, “Yoksulluğa, şiddete, güvencesizliğe karşı barış, laiklik ve özgürlük mücadelesini büyütüyoruz” pankartı arkasında Karşıyaka İZBAN İstasyonu önünde bir araya geldi. Emek ve demokrasi güçleri de etkinliğe destek vererek dayanışma gösterdi. Grup, buradan İskele karşısındaki çarşı girişine kadar yürüdü. Yürüyüşün ardından basın açıklaması yapıldı.

Açıklamada, 8 Mart’ın kadın emeğinin sömürülmesine, görünmez kılınmasına ve her tür baskı ile şiddete karşı direnişi simgeleyen bir mücadele günü olduğu vurgulandı. Basın metni, KESK Kadın Meclisi adına İlkay Özdemir ve Maile Evin Arıç tarafından okundu.

Yürüyüş boyunca kadınlar, “Korkmuyoruz, susmuyoruz, itaat etmiyoruz”, “Kadınlar birlikte güçlü”, “Eşit işe eşit ücret”, “Kadın, yaşam, özgürlük”, “Jin jiyan azadî”, “Savaşa hayır barış hemen şimdi”, “AKP elini kadınlardan çek” ve “Karanlığa teslim olmayacağız”, “KHK’ler gidecek biz kalacağız” sloganlarını attı.

Etkinlik, basın açıklamasının ardından olaysız şekilde sona erdi.

Basın açıklamasının tam metni şöyle:

“YOKSULLUĞA, ŞIDDETE, GÜVENCESIZLIĞE KARŞI

BARIŞ, LAIKLIK VE ÖZGÜRLÜK MÜCADELESINI BÜYÜTÜYORUZ!

Sevgili Kadınlar, Değerli Basın Emekçileri,

8 Mart, emeğimizin sömürülmesine, görünmez kılınmasına, her türden baskı ve şiddete karşı direnişi simgeleyen bir mücadele günüdür. 169 yıl önce New York’ta tekstil işçisi kadınlar, ağır koşullara ve düşük ücrete karşı örgütlü ilk kadın grevini gerçekleştirdi. Bu greve polis saldırdı, işçiler fabrikaya kilitlendi ve çıkan yangında 129 kadın hayatını kaybetti.

01 Mart günü bir kadın öğretmen, şiddetin hedefi oldu ve yaşamdan koparıldı. Bu bir tesadüf değil. Bu cinayetin sorumluluğu yalnızca failde değil; 23 yıllık AKP iktidarının cezasızlık politikalarında, sağlık ve eğitim başta olmak üzere kamusal hizmetlerini  ve o hizmetleri görenleri itibarsızlaştıran eylem ve söylemleri ile , içi boşaltılan eğitim sistemi ile yol açtığı toplumsal çürümede aranmalıdır.

Rakel Dink yıllar önce şöyle demişti: “Bir bebekten katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey değişmez.” Bugün okullarda yaşanan bu vahşet, işte o karanlığın büyüdüğünü göstermektedir. Şiddetin dili sıradanlaştığı, öfke ve nefretin beslendiği bir ortamda, eğitim emekçilerinin can güvenliği kaderine terk edilmiştir. Bir öğretmenin okulda öldürüldüğü bir ülkede artık hiçbir şey normal değildir.

Yaşanan olayın tüm yönleriyle aydınlatılması ve sorumluların hesap vermesi için sürecin takipçisi olacağız.

KESKli kadınlar olarak; emek, eşitlik ve özgürlük mücadelesi uğruna hayatını kaybeden kadınların mücadelelerini selamlıyoruz. Ayrımcılığa, şiddete, eşitsizliğe, sömürüye, otoriterliğe ve savaşlara karşı sesimizi yükseltiyoruz. Temel Conta’dan Digel Tekstil’e, Şık Makas’tan Migros Depo’ya direnen; Gazze’den Rojava’ya, Ukrayna’dan İran’a, Afganistan’a savaş koşullarında var olmaya çalışan tüm kadınları selamlıyoruz.

Emeğimiz Gasp Edilemez!

Neo-liberal politikalar en çok kadınları etkiliyor. Kadınlar ucuz işgücü olarak emek pazarına dahil edilmeye çalışılırken özelleştirmeler iş güvencemizi ortadan kaldırıyor; ücretlerimiz düşüyor, mobbing, şiddet ve taciz artıyor. Kreşler ve kamusal bakım hizmetleri tasfiye ediliyor. Bakım yükü ‘annelik’, ‘vicdan’, ‘fedakârlık’ söylemleriyle kadınların sırtına yıkılıyor. Bakımın toplumsal bir sorumluluk olduğunun altını çiziyor; cinsiyetçi iş bölümünün kurumsallaştırılmasına itiraz ediyoruz.

Türkiye’de kadın işsizliği yüzde 45’lere ulaştı. MESEM projelerinde 77.715 kız çocuğu, çocuk işçi olarak hem ucuz işgücü hem de her türlü tacize açık biçimde sermayenin emrine veriliyor. İSİG verilerine göre iş cinayetlerinde 13 kız çocuğu yaşamını yitirdi. Dilovası’nda Ravive Kozmetik yangınında hiçbir önlem alınmadığı için adeta göz göre göre katledilen, üçü çocuk yedi işçiyi unutmadık, unutturmayacağız!

Çözüm yarı zamanlı çalışma değil; iş yerlerine sayı kısıtlaması olmaksızın ücretsiz kreş açılmasıdır. Bize yoksulluk ve yoksunluk dayatan bu sisteme; kayıt dışı çalıştırılmaya, güvencesiz bırakılmaya, cam tavanlara ve kırık merdivenlere itiraz ediyoruz.

Şiddete ve Siyasi İslam Dayatmasına Karşı Laikliği Savunuyoruz!

Günde en az 3 kadın katlediliyor. 2026’nın ilk ayında 22 kadın öldürüldü; 14 kadının ölümü ise kayıtlara ‘şüpheli’ olarak geçti. İstanbul Sözleşmesi’nden hukuksuzca çıkılması ve 6284 Sayılı Kanun’un etkisiz hale getirilmesiyle birlikte iktidar ve gerici-milliyetçi ittifak, tüm kurumları ve medyasıyla kadın ve LGBTİ+ düşmanlığını yaygınlaştırıyor.

01 Mart günü bir kadın öğretmen şiddetin hedefi oldu ve yaşamdan koparıldı. Bu bir tesadüf değil. Toplumun derinleşen çürümesinin sonucudur. Rakel dink yıllar önce şöyle demişti, bir bebekten katil yaratan, karanlığı sorgulamadan hiçbir şey değişmez. Bugün okullarda yaşanan bu vahşet tam da o karanlığın büyüdüğünü gösteriyor. Şiddetin dili sıradanlaştığı, kıldığı öfke ve nefret beslenip büyütüldü. Eğitim emekçilerinin can güvenliği ise kaderine terk edildi. Bir öğretmenin okulda öldürüldüğü bir ülkede artık hiçbir şey normal değildir.

Yaşanan olayın tüm yönleriyle aydınlatılması ve sorumluların hesap vermesi için sürecin takipçisi olacağız.

Laiklik, kadınların yaşam ve eşitlik güvencesidir. Devletin ve hukukun dinselleştirilmesi, kadınları hem kamusal alandan hem de emek süreçlerinden dışlamayı hedefler. Laikliği savunmak, aynı zamanda kadınların ekonomik ve toplumsal özgürlüğünü savunmaktır. Laiklik olmadan eşitlik, eşitlik olmadan özgürlük olmaz.

Savaşa Karşı Barış, Yaşasın Kadın Dayanışması!

Dünyada ve bölgemizde devam eden savaşlar toplumsal krizleri derinleştiriyor. Afganistan’ın kız çocuklara eğitimi yasaklayan ceza yasası, Suriye’deki kadın haklarına yönelik kısıtlamalar, Rojava’da kadın bedenine ve kazanımlarına dönük çete saldırıları kadın soykırımının bir parçası olarak devam ediyor.

Ortadoğu’yu kan gölüne çeviren ABD ve İsrail, İran’a yönelik saldırılarla İran halkına katliam ve yıkım getiriyor. İsrail, İran’a saldırırken halkı —özellikle kadınları— molla rejimine karşı ayaklanmaya çağırıyor; savaşını ‘kadınları özgürleştirme’ söylemiyle meşrulaştırmaya çalışıyor. Netanyahu bir yandan İranlı kadınların üzerine bomba yağdırırken, diğer yandan Gazze’de on binlerce kadını öldürüyor, İsrail hapishanelerinde binlerce Filistinli kadına işkence ediyor; işgal, imha ve soykırımını “barış” adı altında aklamaya çalışıyor. Bu senaryoyu Amerika’nın Irak ve Afganistan işgallerinden çok iyi tanıyoruz. Bu yüzden bugün, önce kadınlar bu söyleme karşı çıkıyor: ‘Bizim özgürlüğümüz sizin ellerinizle gelmeyecek.’

Tüm bu saldırılara rağmen; Afganistan’da kadınlar evlerde gönüllü eğitim grupları oluşturuyor, İran’da kadınlar ekonomik ve sosyal adaletsizliğe karşı eylemlerde en önde yer alıyor, Rojava’da kadınlar özgürlük mücadelesinde ısrarını sürdürüyor. Dünyanın tüm kadınlarıyla birlikte özgürlük için mücadele etmekte kararlıyız.

Ülkemizde de tekçi, faşizan ittifak; gerginlik, kutuplaşma ve çatışma politikalarıyla varlığını sürdürüyor. Anayasa’yı ve temel hakları askıya alan iktidar, en küçük hak arama taleplerimizi bile baskı, gözaltı ve tutuklamalarla engellemeye çalışıyor. Cezaevlerinde hasta tutsakların ölüme terk edilmesi, görüş ve telefon yasaklarıyla süren tecrit politikasına karşı tüm kadınları barış mücadelesini yükseltmeye çağırıyoruz.

Barış ve Demokrasi İçin: KHK’ler İptal Edilsin, İhraç Edilen Emekçiler Görevlerine İade Edilsin!

OHAL KHK’leriyle hukuksuzca ihraç edilen emekçilerin görevlerine iadesi, toplumsal barışın önünü açmak için zorunlu bir adımdır. Sendikal faaliyet yürüttüğü, kadın mücadelesine destek verdiği, düşünce ve ifade özgürlüğünü kullandığı için ihraç edilen emekçiler görevlerine iade edilmelidir. Bu iade, sadece göreve dönüş değil; toplumun ve kamu vicdanının da onarımı anlamına gelecektir.

Hukuki olarak suç teşkil etmeyen siyasi gerekçelerle ihraç edilmiş tüm arkadaşlarımız, tüm hakları ile birlikte görevlerine iade edilmelidir. Son arkadaşımız iade edilene kadar bıkmadan, usanmadan, her seferinde daha yüksek sesle haykıracağız.

Alanlardayız!

İstanbul Sözleşmesi ve 6284 Sayılı Yasa’nın etkin uygulanması, kadına yönelik şiddetin önlenmesi için ALANLARDAYIZ!

Güvenceli iş, insanca yaşamaya yetecek ücret için ALANLARDAYIZ!

Kadın yoksulluğunu derinleştiren politikalara son verilmesi, kadın istihdamını artıracak sosyal politikalar için ALANLARDAYIZ!

Esnek çalışmaya, cinsiyetçi iş bölümüne, ücret eşitsizliğine karşı ALANLARDAYIZ!

ILO’nun 190 Sayılı Sözleşmesi’nin onaylanması için ALANLARDAYIZ!

Yetki ve karar mekanizmalarında eşit temsiliyet için ALANLARDAYIZ!

Çocuk, hasta, yaşlı, engelli bakımının kamusal hizmet olarak sunulması için ALANLARDAYIZ!

Tam zamanlı, ücretsiz, nitelikli kamu kreşlerinin açılması için ALANLARDAYIZ!

8 Mart’ın kadınlar için ücretli izin günü sayılması için ALANLARDAYIZ!

Kadın Bakanlığı kurulması ve toplumsal cinsiyet eşitliği politikaları için ALANLARDAYIZ!

Savaş ve işgal politikalarına karşı, barış içinde bir arada yaşamak için ALANLARDAYIZ!

Demokratik ve laik bir ülke için ALANLARDAYIZ!

Emeğimiz, bedenimiz ve kimliğimiz bizimdir demek için ALANLARDAYIZ!

Eylem ve Etkinliklerimiz

KESK’li8 Mart saat 14.00 Karşıyaka İskeleden Vapur ile Alsancak İskeleye gidiyoruz ve orada bizi bekleyen arkadaşlarımız ile birlikte yürüyüp ÖSYM önüne Saat 15.00 da başlayacak olan İZMİR KADIN PLATFORMU eyleminde dahil oluyoruz

Ve Yine 8 Mart günü saat 18.30 da Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde buluşup saat 19.00 da Penguen önünden başlayacak olan Feminist Gece yürüyüşüne katılacağız.

Tüm kadınları, 8 Mart’ta alanlarda ,gökkuşağı gibi tüm renklerimizle bir arada, haklarımıza ve yaşamlarımıza sahip çıkmaya davet ediyoruz.

Evde, işte, tarlada emeği ve hakları için mücadele eden tüm kadınların 8 Mart Kadınların Uluslararası Birlik, Mücadele ve Dayanışma Gününü kutluyoruz.

YAŞASIN ÖRGÜTLÜ KADIN MÜCADELEMİZ, YAŞASIN KESK!

JIN JİYAN AZADÎ!”

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri:Haydut ABD Emperyalizmi ve Siyonist İsrail Saldırganlığına Hayır!

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde basın açıklaması gerçekleştirdi. Açıklamada, “Haydut ABD emperyalizmi ve siyonist İsrail saldırganlığına hayır! Halklara özgürlük” pankartı açılırken, “Direnen halklar kazanacak”, “Emperyalist saldırganlığa hayır” ve “İran halklarının yanındayız” dövizleri taşındı.

Grup, sık sık “Katil ABD Ortadoğu’dan defol”, “Katil ABD işbirlikçi AKP” ve “Emperyalistler yenilecek, direnen halklar kazanacak” sloganları attı. Basın metnini KESK Dönem Sözcüsü Hamdi Çalık okudu.

Açıklamada, ABD ve İsrail’in Ortadoğu’da yeni bir bölgesel savaşı tetiklediği öne sürülerek şu ifadelere yer verildi:

“ABD emperyalizmi ve İsrail siyonizmi bir kez daha Ortadoğu’yu yeni bir bölgesel savaşın içine sürüklemektedir. ‘Kitle imha silahları’, ‘insani müdahale’, ‘demokrasi getirme’ yalanlarıyla Irak, Afganistan, Libya ve Suriye’yi kana bulayan ABD emperyalizminin hedefinde şimdi de İran’da yaşayan halklar var. Afganistan’da Taliban’ı, Suriye’de şeriatçı HTŞ teröristlerini iktidara taşıyan ABD’nin İran’da molla yönetimine karşı demokrasi ve özgürlük vaatleri ikiyüzlülükten başka bir şey değildir.”

 İran’daki yönetimin halklara, kadınlara ve emekçilere yönelik baskıcı uygulamalarına da dikkat çekildi. İran’daki molla rejiminin demokratik hak ve özgürlükleri sistematik biçimde bastırdığı, kadınların yaşam hakkı ve toplumsal eşitliğe yönelik ağır ihlallerde bulunduğu, örgütlenme ve ifade özgürlüğünü sınırladığı belirtildi.

Açıklamada, Jina Mahsa Amini’nin katledilmesinin ardından yükselen toplumsal itiraz dalgasının, İran halkının özgürlük, eşitlik ve onurlu yaşam talebinin açık göstergesi olduğu ifade edildi.

Emperyalist güçlerin mazlum halkları özgürleştirmediği savunulan metinde, bu güçlerin ülkelerin zenginliklerini talan ettiği, yoksullaştırdığı ve kendilerine bağlı yönetimler oluşturduğu ileri sürüldü. “Emperyalistlerin dostları ve işbirlikçileri, emekçilerin, ezilenlerin ve yoksul halkların düşmanıdır” denildi.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri taleplerini ise şu başlıklar altında sıraladı:

  • Emperyalist güçlerle her türlü bağımlılık ilişkisine son verilmesi,

  • Türkiye ve bölge için tehdit oluşturduğu belirtilen ABD askeri üslerinin kapatılması,

  • İsrail ile ticari ilişkilerin sonlandırılması.

Açıklamada, ABD ve İsrail yönetiminin saldırılarının İran’da zaten ağır olan siyasal ve toplumsal krizi derinleştirdiği, sivillerin yaşamını ve güvenliğini tehdit ettiği ifade edildi. Savaşın genişlemesinin askeri bir çatışmanın ötesinde insani bir felaket, kitlesel yerinden edilme ve toplumsal travma riskini beraberinde getirdiği belirtildi.

Saldırıların bedelini en çok çocuklar ve kadınların ödediği vurgulanarak, bir okulun bombalanması sonucu en az yüz çocuğun yaşamını yitirdiği ve yüzlerce çocuğun yaralandığı iddia edildi. Okulların ve sivillerin hedef alınmasının yaşam hakkına ve toplumların geleceğine yönelik açık bir saldırı olduğu ifade edildi.

“Halklar, emperyal hesaplar ile teokratik baskı rejimleri arasında sıkıştırılamaz” denilen açıklamada, savaşın büyümesinin sağlık ve eğitim altyapısını tahrip ettiği, göç ve yerinden edilme riskini artırdığı kaydedildi. Yeni bir bölgesel çatışma dalgasının milyonlarca insan için derin bir insani kriz anlamına geleceği savunuldu.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, militarizme ve sivilleri hedef alan saldırganlığa karşı olduklarını belirterek, kalıcı çözümün halkların kendi kaderini özgürce belirleyebilmesinde, laiklik ve kadınların özgürlük mücadelesinin güvence altına alınmasında olduğunu ifade etti.

Açıklama, “Savaşa karşı barışı, baskıya karşı özgürlüğü, yıkıma karşı halkların dayanışmasını savunmaya devam edeceğiz” sözleriyle sona erdi.

Karşıyaka’da Laik ve Bilimsel Eğitim Talebiyle Yürüyüş ve Basın Açıklaması

 

İzmir’in Karşıyaka ilçesinde Karşıyaka Emek ve Demokrasi Platformu,  İZBAN istasyonu önünde toplanarak “Okullarda dini ve ayrıştırıcı uygulamalara son verilmelidir — Laik, bilimsel eşit anadilinde eğitim istiyoruz” pankartı açtı. Grup, Kemalpaşa Caddesi boyunca yürüyerek çarşı girişinde basın açıklaması yaptı.

Yurttaşlar eylem boyunca “Çocuk işçiliğine hayır”, “Laik bilimsel eğitim istiyoruz”, “Cemaat ve tarikatlar kapatılsın”, “Çedes ve Mesem iptal edilsin”, “Kamusal ve nitelikli eğitim istiyoruz”, “Eğitimin dinselleştirilmesine hayır” dövizleri taşıdı. Katılımcılar ayrıca “Karanlığa teslim olmayacağız”, “Faşizme karşı omuz omuza”, “Bilimsel laik demokratik eğitim”, “Bilimsel laik anadilde eğitim” sloganları attı.

Basın açıklamasını platform adına Zeliha Danyeli okudu. Eğitim Sen 2 No’lu Şube Başkanı olan Danyeli, Millî Eğitim Bakanlığı tarafından 12 Şubat 2026 tarihinde yayımlanarak 81 il valiliğine gönderildiği belirtilen “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli Kapsamında Ramazan Ayı Etkinlikleri” konulu talimata ilişkin platformun görüşlerini paylaştı.

Açıklamanın tam metni

“BASINA VE KAMUOYUNA;

Millî Eğitim Bakanlığı (MEB) tarafından 12 Şubat 2026 tarihinde yayımlanan ve 81 il valiliğine gönderilen “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli Kapsamında Ramazan Ayı Etkinlikleri” konulu talimat, anayasanın laiklik ilkesine ve eğitimin bilimsel niteliğine aykırıdır. Okul öncesinden ortaöğretime kadar tüm kademeleri kapsayan bu düzenleme, okulları “tek din, tek mezhep” ritüellerinin uygulama alanı haline getirmeyi amaçlamaktadır.

MEB tarafından okullara gönderilen talimata göre söz konusu etkinliklerin dayandırıldığı 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu ve ilgili Sosyal Etkinlikler Yönetmeliği, müfredatta yer almayan bu tür dinî içerikli faaliyetlere izin vermemektedir. Yönetmelik eki çizelgelerde bu tür bir etkinlik türü bulunmamaktadır.

Okullar, farklı inanç gruplarından ve inancı olmayan öğrencilerin bir arada eğitim aldığı kamusal alanlardır. Eğitim kurumlarında tek bir dinin ibadetlerini merkeze alan etkinlikler planlamak, devletin inançlar karşısındaki tarafsızlığını ortadan kaldırmakta, dolayısıyla bu durum laiklik ilkesine temelden aykırılık teşkil etmektedir.

Bakanlık talimatıyla öğretmen ve öğrencilerin katılımı şeklinde planlanan etkinliklerin okul dışında ve mesai saatleri dışında (iftar ve sahur programları vs.) gerçekleştirilmesi öngörülmektedir. Öğretmenlerin çalışma saatleri ve görev tanımları yasalarla belirlenmiştir; hiç kimse rızası dışında bu tür faaliyetlerde görev almaya zorlanamaz. MEB’in talimatı bu açıdan da sorunludur. “Gönüllülük” adı altında yürütülen bu süreçte, etkinliğe katılmayan öğrencilerin ve öğretmenlerin fişlenmesi, öğrencilerin akran zorbalığına maruz kalması ve toplumsal dışlanma yaşamaları kaçınılmazdır.

“Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” adı altında eğitim kurumlarının ibadethaneye dönüştürülmesine yönelik itirazlarımız devam etmektedir.

Eğitim, herkes için eşit ve bilimsel olmak zorundadır. Çocuklarımızın ve gençlerimizin geleceği; inanç temelli dayatmalarla değil, laiklik ilkesine dayanan, aklın ve bilimin rehberliğinde şekillenmelidir. Kamusal eğitim, hiçbir ayrım gözetmeden tüm toplumun ortak hakkıdır. Millî Eğitim Bakanlığı’nı, Anayasa’ya ve Milli Eğitim Temel Kanunu’na açıkça aykırı olan bu tür “fiili durum yaratma” yönteminden derhal vazgeçmeye; laik, bilimsel ve kamusal eğitime aykırı her türlü uygulamaya son vermeye davet ediyoruz.

KARŞIYAKA EMEK VE DEMOKRASİ PLATFORMU”