İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, insanca yaşam, demokratik, özgür Türkiye, bilimsel laik anadilde eğitim mücadelemizden vazgeçmeyeceğiz.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde ‘Gezi Direnişi’ nedeniyle Osman KAVALA’YA yapılan hukuksuzluğu ve 2016 yılında İzmir’de ‘Bilimsel Laik Anadilde Eğitim ‘ hakkı için yapılmak istenen basın açıklamasında gözaltına alınan 90 kişiye verilen cezalarla ilgili açıklama yaptı. Açıklamayı KESK İzmir Şubeler Platformu Dönem Sözcüsü Eğitimsen 2 Nolu Şube Başkanı Hasan Ali Kılıç okudu.
Açıklama şöyle;

İçinde bulunduğumuz hafta, biri istanbul’dan, biri İzmir’den iki yargı haberi Türkiye’de yargının ne hallere düştüğünü ortaya çıkardı.

Gezi isyanının ne olduğunu anlamamakta ısrar eden AKP iktidarı, milyonlarca insanımızın özgürlük ve demokrasi talebiyle sokağa döküldüğü o günleri darbe teşebbüsü olarak görmekte ve göstermekte ısrar ediyor. Konuyla ilgili olarak uyduruk delillerle açılan davalar sürdürülmeye, sırf Gezi isyanına katıldı diye darbeyle uzaktan yakından ilgisi olmayan insanlar darbecilikle suçlanmaya çalışılıyor. AİHM kararlarına rağmen Osman Kavala siyasi rehine olarak tutuluyor.

18 Şubat’ta gerçekleşen Gezi yargılamasında gerçek şu ki çoğumuzun ummadığı bir beraat kararı çıktı. Aslında dava dosyasında doğru dürüst bir kanıt olmadığını, Gezi’nin yargılanamayacağını hepimiz biliyorduk. Ama aynı zamanda artık yargının saraydan emir aldığını, zaten o olmasa davanın bu noktaya kadar gelmesine bile gerek olmadığını da biliyorduk. Buna rağmen verilen beraat kararına hepimiz sevindik, Osman Kavala’nın 840 günlük hukuksuz tutukluluğunu sona erdirecek tahliye kararına ayrıca sevindik. Ancak AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan hızla bir talimat geldi ve Kavala için “darbecilik” iddiasıyla gözaltı kararı alındı. Bunu takiben bu saçma gerekçeyle kendisinin tekrar tutuklandığı haberi geldi.

Aynı günlerde bir başka yargı garabeti İzmir’de yaşandı. 2015 yılında bilimsel, laik, anadilde eğitim talebiyle İzmir’de yapmak istediğimiz basın açıklaması polis tarafından engellenmiş, 90 arkadaşımız darp edilerek gözaltına alınmıştı. İktidar yargısının başlattığı yargılama sürecinde, basın açıklaması yapma hakları engellenen ve darp edilen arkadaşlarımızın davacı olduğu kolluk kuvvetleri yerine gözaltına alınan 90 arkadaşımızdan 81’ine geçtiğmiz günlerde hapis cezası verilmiştir. Hatırlatmak isteriz ki, kolluk kuvvetlerinin başında olan ve arkadaşlarımızın darp edilmesinde birinci derecede sorumluluğu olanlar daha sonra FETÖ ile ilişkilendirerek tutuklanmışlardı. İktidar yargısına, verdikleri bu karar ile iktidarın eski ortağı FETÖ üyelerinin bir icraatını daha onaylamış olduklarını, “istediklerini vermeye” devam ettiklerini hatırlatmak isteriz.

Değerli dostlar, İzmir’de yaşanan davaya ilişkin bir şeye daha değinmek istiyoruz. O gün sokağa çıkanlar bilimsel, laik, anadilde eğitim talep ettikleri için bugün cezalandırıldı. Hepimiz biliyoruz ki; yaşadığımız coğrafya çok dilli, çok kültürlü ve çok dinli bir yapıya sahip olmasına rağmen cumhuriyet tarihi boyunca izlenen tekçi politikalar yüzünden farklılıklarımız her geçen gün yok edilmektedir. Bu coğrafyada yaşayan farklı diller, yasaklar ve asimilasyonun kıskacına alınarak yok edilmeye çalışılmaktadır. Türkiye’de konuşulan bazı diller yok olmuş, bazıları ise yok olma tehdidi ile karşı karşıyadır. UNESCO Dünya Tehlike Altındaki Diller Atlası’na göre, Türkiye’de 18 dil yok olmuş veya yok olma tehlikesi altındadır.

Bugün aynı zamanda UNESCO tarafından Anadil Günü ilan edilmiştir. Hepinizin Anadil Günü’nüzü kutlamak isterdik ama Türkiye’de birçok kadim dil için anadilde eğitim yasak. Hatta binlerce yıldır halklarımız tarafından kullanılan diller başta TBMM olmak üzere birçok resmi kurum tarafından “bilinmeyen dil” olarak tanımlanmaktadır. Bu yaşadığımızı hukuksuz ve adaletsiz düzenin bir başka yüzüdür.

Sevgili dostlar;
Yukarıda açıkladığımız hukuksuzluk ve adaletsizlikler birer istisna değil, artık Türkiye’de kural haline gelmiştir. Türkiye’de yargı, muhalifler için bir güvence olmaktan çoktan çıkmıştır. Kimsenin yargıya güveni kalmamıştır. Ama bizler hiçbir zaman insanca yaşam, demokratik, özgür Türkiye, bilimsel, laik anadilinde eğitim mücadelemizden vazgeçmeyeceğiz. Hepimiz biliyoruz ki; gün gelecek bugün bu hukuksal dayanağı olmayan, tamamen siyasi olan kararları veren yargıçlar, onları bu kararı vermeye zorlayan siyasiler ve onların yandaşları yargılanacaklardır. Bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın. Bu vesileyle tüm yurttaşları, despotların, demokrasi düşmanlarının, despotlara maşa olanların hesap verecekleri o günün bir an önce gelmesi için aralıksız mücadele etmeye davet ediyoruz.”

Almanya’da Hessen kasabasındaki ırkçı, faşist katliamı lanetliyoruz.

Almanya’da Hessen eyaletinin Hanau kasabasında nargile kafeye yapılan ırkçı saldırıda onbir kişi öldü. Ölenlerin beşinin Türkiyeli olduğu açıklandı.

Saldırganın ırkçı, milliyetçi, yabancı düşmanı olduğu Alman devlet yetkilileri tarafından da açıklandı. Almanya’da ırkçılık giderek ivme kazanmakta. Almanya Hükümetinin ve medya kurumlarının milliyetçiliğe ve ırkçılığa karşı her alanda bir mücadele yürütmesi gerekli.
Bu saldırılardan en fazla Almanya’da yaşayan göçmen azınlıklar zarar görmekte. Günümüzde, dünyanın farklı ülkelerinde, farklı kültürlerde ırkçı milliyetçilik giderek yükselmekte. Yabancı düşmanlığı günümüzde göçmenlere yönelik. Avrupa’da göçmenlere yapılan saldırılarda faşist siyasi partilerin, faşist grupların ve devletin güvenliği ile ilgi kurumların bu hareketlerle işbirliği ve yönlendirme politikaları da geçtiğimiz süreçte açığa çıkmıştı.

Avrupa’daki ekonomik kriz derinleşiyor. İşsizlik yoğunlaşıyor, yaşam süresi uzuyor, genç nüfus azalıyor, sosyal güvenlik sisteminin sorunları artıyor. Göçmenler düşük ücretlerle, büyük bir bölümü giderek merdiven altı çalıştırılıyor. İşsizlik, ekonomik sosyal haklardaki gerilemenin, çalışma sürelerinin kısaltılmamasının, ücretlerin yükseltilmemesinin nedeni olarak yabancı işçiler görülüyor. Kapitalizmin sınır tanımaz sömürü hırsını perdeleyen, görünmez kılan bu durum, ırkçı faşizmin ideolojik argümanına dönüşüyor. Göçmenlere karşı ırkçı gruplar bu sorunlar üzerinden ideolojik saldırılarını güçlendiriyor ve fiziksel olarak ta saldırılarını artırıyorlar. Gündelik yaşamda ülkemizde olduğu gibi göçmenler aşağılanıyor, horlanıyor, kimlikleri kişilikleri ezilmeye, ötekileştirilmeye çalışılıyor. Tüm ülkelerde siyasi iktidarların gerici-faşist uygulamalarına karşı göçmenlerin örgütlenmesi ve aşağılayıcı, ayrıştırıcı politikalara karşı demokrasi güçlerinin birlikte mücadele çok daha fazla önem kazanıyor.

AB ülkelerinde genellikle Almanya’da, Hollanda da ırkçı-milliyetçi, yabancı düşmanı çevrelerin, göçmen kökenlileri cadde ortasında öldürdüğünü görüyoruz.. Mölln ve Solingen’de insanların ve çocukların uykusunda iken evlerinin ateşe verilerek yakıldığını hepimiz hatırlıyoruz ve bugün hayatta olanlar, ölenlerin çığlık seslerinin halen kulaklarında olduğunu söylüyor, yaşadıkları travma süregenleşiyor.
AB ülkelerinde ırkçılığa, milliyetçiliğe, yabancı düşmanlığına karşı önlem alınmadığı sürece, saldırılar artacaktır. Avrupa’yı saran ekonomik kriz, buna paralel olarak artan işsizlik, sosyo-ekonomik haklardaki gerileme bu saldırıları arttıracaktır.

Olaylar yaşandığında verilen demeçler sorunu çözemez. Tarihlerinde sömürgecilik, faşist diktatörlüklerin, gerici iktidarların kıyamları olan bu ülkeler tarihten çıkarılan gerekli dersleri unutmamalıdırlar. Ölümler yaşanmadan önce toplumun tüm kesimlerinde, sosyal mekanlarda, çocuk yuvalarında, okullarda göçmenlere, azınlıklara saldırıları engellemek üzere tarihsel kazanımlar, evrensel insanlık değerleri canlı tutulmalıdır. Irkçılık, milliyetçilik ve yabancı düşmanlığının verdiği zararlar, yarattığı uzun süreli travmalar, faşist ideolojilerin insanlık düşmanı gerçek yüzünü filmler, belgeseller ve diğer tüm araçlarla hatırlanmalı, hatırlatılmalıdır. Bu çalışmalara kapitalizm karşıtı, sistem muhalifi siyasal partiler, çevreler, işçi ve kamu emekçileri sendikaları, göçmen işçi-emekçi dernekleri, kadın örgütleri, demokratik yapılar öncülük etmeli ve siyasi iktidarları zorlamalıdır.

Almanya’da ve diğer Avrupa ülkelerinde güvenlik teşkilatlarından tutun, politikacısına kadar yabancı düşmanlığının, toplumun tüm kesimlerine sinmiş olduğunu kimse red edemez.
Tüm Avrupa ülkelerinde (elbette ABD’de de) yaşayan göçmen azınlıklara karşı burjuva iktidarların yurttaşlık haklarının kısıtlanması ya da yasalarda var olan hakların yaşam bulmaması, aykırı uygulamalar hatta güvenlik güçlerinin zaman zaman uyguladığı ölçüsüz şiddet, göçmenlere ve azınlıklara karşı ırkçı-milliyetçi, yabancı düşmanı saldırıları da artıracaktır.

Avrupa ülkelerinde yeni milliyetçi, ırkçı, yabancı düşmanı akımların politik yükselişi faşist ideolojiye dayanmaktadır. İnsanları, işçileri, emekçileri, işsizleri birbirinden ayrıştıran, güçlerinin, seslerinin birleşmesinin önünde engel olan bu akımların önü kesilmelidir. Birleşik, güçlü ve sistematik çalışma ve mücadelelerle bu mümkündür.

Yeni Nazi partileri kurulması yasaklanmalı; yasak olan ülkelerde bu insanlık düşmanı akımların varlığı, güçlenmesi engellenmelidir.

Avrupa ve diğer ülkelerde yeni nazi partileri ırkçı-milliyetçi akımların yükselişi durdurulmalı, tarihi derslerin sonuçları göz önünde bulundurularak, faşist saldırılara ve katliamlara karşı, insanlık ailesinin yüzlerce yıllık mücadele birikiminin sesi yükseltilmeli, dil, ırk, renk, din, mezhep..vb ayrımları aşılmalı,mücadele birlikte yükseltilmelidir.

Tüm ülkelerde milliyetçiliğe, ırkçılığa ve yabancı düşmanlığına karşı farklılıkları, sınırları, aşan güç birlikleri hak mücadelesinin yolunu açacak, güçlendirecektir.
Otobüste, vapurda, sokakta, yaşam alanlarında gördüğümüz göçmenlere yönelik yer yer saldırıları önlemenin yolu faşizmin kültürüne karşı demokratik halk kültürünün toplumun tüm kesimlerinde etkin olmasıdır.

Ülkemizde de milliyetçi, ırkçı siyasi partiler, çevreler kendi gibi düşünmeyen herkese karşı düşmanlık politikaları izliyor. Düşünce- ifade etme; bu yöndeki barışçıl toplantılar, gösteriler yapma özgürlüğü engellenmektedir. Milliyetçiliğin, ırkçılığın, siyasal İslamcı politikaların devletin kurumlarına yerleşmesi yoğunlaşmıştır. Ulusal, etnik köken; din, mezhep ayrımcılığı, ötekileştirme, kapitalizme karşı mücadele eden muhaliflere ve sosyalistlere karşı politikalar devletin tüm kurumlarına nüfuz etmiştir.

Yasal ve yaşamsal düzlemde eşit haklar temelinde kardeşlik mümkündür. Eşit, kardeşçe, özgürce yaşanacak bir dünya ve toplum mümkündür, yeter ki isteyelim ve gerçekliğine inanalım.

Kamu emekçileri Karşıyaka iskelesi karşısında oturma eyleminin 136.sını yaptı. Kanun Hükmünde Karanamelerle işlerinden atılan kamu emekçileri işlerine geri dönmek istedi.

KHK ile ihraç edilen on binlerce kişi aileleriyle birlikte ‘sivil ölüm’e terk edildi. Bir günde işsiz bırakılanlar aileleriyle birlikte açlığa, işsizliğe, her türden ekonomik, demokratik, siyasal haklarını kullanamaz hale geldiler. Onbinlerce insan derin ekonomik kriz koşullarında sosyal haklarını da kullanamıyor. Kamu emekçileri işlerini istemelerine karşın, sorunun çözümü için siyasi iktidar tarafından hiçbir adım atılmamaktadır. Fiilen işsizliğe, açlığa, mesleksizliğe, sağlık haklarından yoksunluğa terkedildiler. Hergün intiharların yaşandığı ülkemizde işinden atılan kamu emekçilerine ‘yaşamayın’ diyorlar.

Kanun hükmünde kararnamelerle işinden atılan kamu emekçileri Karşıyaka iskelesi karşısında her Çarşamba günü saat 17.00 de yaptıkları oturma eyleminin 136.sini gerçekleştirdi. İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri de oturma eylemine destek verdi.

İzmir Kamu Emekçileri Dönem Yürütmesi adına Eğitimsen İzmir 2 Nolu Şube Başkanı Hasan Ali Kılıç açıklama yaptı. Açıklama şöyle:

“Bu ülkenin vatandaşları olarak kullandığımız çalışma ve vatandaşlık haklarımıza müdahale AKP iktidarı tarafından devam ediyor. 42 aydır bu meydanda bize yaşattıkları hukuksuzluğun boyutlarını tekrar tekrar ifade etmemize hiç de aldırmıyorlar. Yeni saldırılarla, baskılarla, cezalarla korku iklimini yaymaya çalışıyorlar.

İzmir’de laiklik ve anadil ile ilgili eşit yurttaşlık hakkı talepli yapmak istediğimiz basın açıklaması engellenerek 90 arkadaşımız darp edilerek gözaltına alınmıştı. Başlattıkları yargılama süreçlerinde basın açıklaması yapma hakları engellenen ve darp edilen arkadaşlarımızın davacı olduğu kolluk kuvvetleri yerine 90 arkadaşımıza da ceza verilmiştir. Hatırlatmak isteriz ki kolluk kuvvetlerinin başında olan ve arkadaşlarımızın darp edilmesinde birinci derecede sorumluluğu olanlar FETÖ ile ilişkilendirerek tutuklamışlardı. Gün gelecek Bu gün bu hukuksal dayanağı olmayan tamamen siyasi olan bu kararı veren yargıçlar da yargı önünde yargılanacaklardır. Hukuk adına verilen bu siyasi kararın da insanlığın vicdanında kabul görmediğini belirtmek istiyoruz.

Baskıyla şiddetle savaşla ülkede yaşanan ekonomik krizin, yandaşa aktarılan kaynakların ve hukuksuzluğun üstünün örtülmek istendiğini biliyoruz. Suriye’ye, Libya’ya asker göndermenin bu ülke halklarının ihtiyaçlarından kaynaklanmadığı da açıktır.

Bu gün Suriye’ye karşı ilan edilen ve Rusya ile İran’ı da karşısına alan savaşın emekçilere, insanlığa ve halklarımıza hiçbir yararı yoktur. Öne sürülen gerekçelerin hiçbiri başka bir ülkenin topraklarında bulunulduğu ve tüm dünyanın lanetlediği çetelerin resmi garantörlüğüne soyunduğu gerçeğini değiştirmemektedir.

Biliyoruz ki, savaş koşullarında ilk öldürülen gerçeklerdir. Nitekim daha birkaç gün öncesinde toplumun her kesiminin vicdanını derinden yaralayan işsizlik nedeniyle kendini yakan ve asan vatandaşımız özgülünde büyüyen işsizlik, Kızılay-Ensar-AKP üçgeninde ortaya çıkanlar, kamu kaynaklarının yağma ve talanı, yolsuzluklar, deprem vergilerinin deprem dışında her şeye harcanmış olması, çığın altında sadece vatandaşlarımızın değil sosyal devlet vasfını kaybeden devletin kalması, uyuşturucu patronunun tahliyesi için devreye giren Cumhurbaşkanı başdanışmanı hakkındaki mahkeme ifadeleri, doların yeniden tırmanışa geçmesi ve ekonomik krizin derinleşerek devam etmesi gibi tartışmaların üzerine İdlib şalı örtülerek konuşulamaz hale getirilmek istenmektedir!

Bütün bu yaşananlara karşı çıktığımız için ihraç edildik. İdlip şalını kaldırma istemimizdendir ihracımız. Ve bundan dolayıdır ki hukuksal hiçbir karşılığı olmayan OHAL inceleme komisyonu üç buçuk yıldır bizleri oyalıyor, dosyalarımızı incelemiyor. AKP’ nin talimatlarını eksiksiz uyguluyor. Halkın vicdanında kabul görmeyen bu hukuksuzluğa fazla dayanamayacakları ortadadır. Tıpkı gezi direnişinin yargılanamayacağı gerçeği gibi… gezi direnişinde hukuksuzluğu fazla sürdüremedikleri gibi. Gezi direnişi şahsında Osman Kavala’ya yaşatılan bütün hukuksuzlukları da asla kabul etmiyoruz.

Buradan tekrar yineliyoruz. Emeğimize ve ülkemizin kaynaklarına, doğasına, parkına sahip çıkacağız. İktidar güçlerinin ideolojik ve politik çıkarları doğrultusunda uzun süredir can simidi olarak sarıldıkları milliyetçilik, din ve mezhep istismarcılığı ve militarizm üstünden yürütülen kara propagandaya ve savaş politikalarına karşı barış talebinde ısrar etmeye devam edeceğiz.

Hukuk kazanacak, biz kazanacağız, geri döneceğiz!”

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, Cezaevinde bulunan Grup Yorum üyelerinin ve ÇHD’li avukatların taleplerinin gerçekleşmesini ve çok geç olmadan açlık grevlerine ve ölüm oruçlarına dair yetkilileri ve tüm kamuoyunu duyarlı olmaya davet etti.

Konserleri yasaklanan, sık sık gözaltına alınarak sanat üretimleri engellenen, kişilik hakları zarar gören ve 239 gündür açlık grevini sürdüren Grup Yorum üyelerine, tutsak olan avukatlara ve tüm mahpuslara eşit ve adil yargılanma, sağlık haklarına erişim ve insanca yaşam koşullarının sağlanması istendi. İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde açıklama yaptı. Açıklamayı Kamu Emekçileri Sendikası(KESK) sözcüsü Mustafa Güven okudu. HDP Milletvekili Muş Milletvekili Gülistan Koçyiğit de açıklamaya katıldı ve bir konuşma yaptı. Koçyiğit Grup Yorum üyelerine ve tüm tutsaklara adalet ve insanca yaşama koşullarının sağlanması ve özgürlük istedi. Açıklama şöyle;

” Açlık Grevleri ve ölüm oruçlarına sessiz kalmayalım
Bugün burada açlık grevini ölüm orucuna çevirmiş olan Grup Yorum üyelerinin, sadece bir itirafçı beyanıyla müebbet ağır hapse mahkûm edilmiş olan ve adalet talebiyle ölüm orucunda olan Mustafa Koçak’ın ve 3 Şubat 2020 günü açlık grevine başlamış olan ÇHD Başkanı Selçuk Kozağaçlı ve ÇHD üyesi 8 avukatın yaşam haklarını savunmak ve taleplerine dikkat çekmek için toplandık.
Grup Yorum bize bu meydanlarda türkülerini söyleyebilmek için ölüm orucunda. 28 yaşındaki Mustafa Koçak, sadece adalet istediği için ölüm orucunda ve avukatlar, mücadele ettikleri kumpas davalarının bizzat mağduru oldukları için, yeniden adalet mücadelesi verebilmek, yeniden 10 Ekim Ankara Garı, Soma, Ermenek vb. katliamlarda kaybettiklerimizin sesi olabilmek, avukatlıklarını yapabilmek için açlık grevindeler.
240 gündür açlık grevinde, 40 gündür ölüm orucunda olan Grup Yorum üyesi İbrahim Köçek, 239 gündür açlık grevinde olan Helin Bölek, 225 gündür açlık grevinde olan Mustafa Koçak’ın sağlık durumları kritik aşamaya gelmiştir.
Grup Yorum’un davası, Türkiye hukuk tarihine yazılacak, dudak uçuklatan usulsüzlüklerle, ÇHD üyelerini 159 yıl hapis cezası ile cezalandıran, Barış Akademisyenlerine en fazla ceza veren, Anayasa Mahkemesi kararına rağmen yeniden yargılanma taleplerini reddeden İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından yürütülmektedir. Mahkemenin Başkanı ise, kamuoyu tarafından daha önce Selahattin Demirtaş ve Sırrı Süreyya Önder’e “acil” koduyla verdiği mahkûmiyet kararıyla tanınmıştır. ÇHD’li avukatlar da, hiçbir maddi delil olmadan, sadece itirafçı ve gizli tanık beyanlarıyla ağır cezalara mahkûm edilmişlerdir.
Bu koşullarda, ÇHD Genel Başkanı Selçuk Kozağaçlı ve 8 ÇHD üyesi avukat da, hem Grup Yorum’la dayanışmak hem de kendi yargılamalarındaki hukuksuzluklara dikkat çekmek ve bütün toplumu esir almış olan yargılama krizine kalkan olmak için açlık grevine başlamışlardır. Yargı, tamamıyla yürütmenin, muhalefet üzerindeki sopasına dönüşmüştür. Örnek olarak Gezi davası, Cumhuriyet Gazetesi davası, HDP’li seçilmişlerin davalarını anmamız yeterlidir.
Grup Yorum ve üretim alanları olan İdil Kültür Merkezi’nin çalışmaları, yıllardır polis baskısı ve yasaklarla engellenmektedir. Üyeleri sürekli gözaltına alınmakta ve tutuklanmaktadır. Açlık grevinde olan Grup Yorum üyeleri bu baskı ve konser yasaklarının son bulmasını, arkadaşlarının isimlerinin ‘terör listelerinden’ çıkarılmasını ve serbest kalarak türküler söylemeye devam etmek istemektedirler.
Diğer yandan sadece bir itirafçı beyanına dayanarak müebbet hapse mahkûm edilen Mustafa Koçak, davasının bağımsız ve tarafsız bir mahkemede yeniden görülmesini talep etmektedir.
Avukatlar, Grup Yorum ve Mustafa Koçak’ın taleplerinin kabul edilmesini ve yargının, muhalefeti sindirme aracı olarak kullanılmasına son verilmesini, bu bağlamda:
1. Tek başına gizli tanık ve türlü vaatlerle devşirilen itirafçı beyanlarına dayanarak hüküm kurulmasına son verilmesini, gizli tanıklık uygulamasının kaldırılmasını,
2. Bu tür sözde delillerle tutulan bütün siyasi mahpusların tahliyesini ve bu yargılamaların bütün sonuçlarıyla birlikte ortadan kaldırılmasını,
3. Masumiyet karinesinin yok sayılması ve yargısız infazlara vize vermek anlamına gelen, İçişleri Bakanlığı’nın, ‘Terör Listeleri’ uygulamasına son verilmesini,
4. Ağırlaştırılmış müebbet hapis infaz rejimine ve ömür boyu hapis cezası uygulamasına son verilmesi, infaz rejiminde, uluslararası hukuka uygun yeni bir yasal düzenleme yapılmasını,
5. Bütün hasta ve yaşlı mahpusların derhal serbest bırakılmasını

talep etmektedirler. Sivas katliamı hükümlüsünü yaşlılık ve hastalık nedeniyle affedenler, içerideki binlerce hasta ve yaşlı mahpusu görmemektedir. Cezaevlerinden her gün cenazeler çıkmaktadır. 80-90 yaşında ya da ağır hasta mahpuslar ölümü beklemektedir.
İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri olarak bizler, bütün muhalefetin, emekçilerin, Kürt halkının üzerinde bir zulüm makinesine dönen ve bütün baskı politikalarına hukuk elbisesi giydirmenin aracı haline getirilmiş olan yargı mekanizmasına ve mevcut hapishane politikalarına dair bu haklı taleplerin yerine getirilmesini istiyoruz.
Açlık grevleri ve ölüm oruçları, ülkemiz tarihinde çok acı izler bırakmıştır. Bu acıların bir kez daha yaşanmasını istemiyoruz. Hiçbir şeyin yaşamdan daha kutsal olmadığını düşünen bizler, elimiz yüreğimizde, açlık grevleri ve ölüm oruçlarının, olası ölüm ve geri dönüşü olmayan sakatlıklar yaşanmadan bir an önce sona erdirilmesini diliyoruz.
Bu vesileyle Mustafa Koçak’ın sağlık durumuna özel olarak vurgu yapmak istiyoruz: Bir kişinin iyilik hali içinde olduğunu söyleyebilmek için genel olarak beden kitle endeksinin % 20’nin altına inmemesi beklenir. Oysa Mustafa Koçak’ın açlık grevi eylemini ölüm orucu dönüştürdüğü tarihte (30 Eylül 2019) yapılan ölçümlerde beden kitle endeksinin % 12,72 olduğu öğrenilmişti. Ancak o tarihten bu yana kilo kaybıyla ilgili herhangi bir sağlıklı bilgi alınamadığı için ve üzerinden geçen süre de göz önüne alındığında Mustafa Koçak’ın yaşam riskinin daha da arttığını söyleyebiliriz. Savcılıklara defaten yapılan başvurulara rağmen Mustafa Koçak’ın bağımsız hekimlerce izlenmesi talebi de kabul edilmemiştir. Sağlık Bakanlığını görevlendirdiği hekimlere ise olağanüstü güvenlik önlemleri altında, hasta hekim arasında olması gereken mahremiyete ve etik ilkelere uygun olmayan koşullarda izlem ve muayene dayatıldığı için Mustafa Koçak muayeneyi kabul etmemektedir.
Sonuç olarak AKP iktidarının, ülkemizi, sanatçılarımızı ve avukatlarımızı getirdiği yer burasıdır. Bu politika ve uygulamalara bir an önce dur denilmez ise daha vahim sonuçların yaşanması olasıdır. Bu nedenle Grup Yorum üyelerinin ve ÇHD’li avukatlarımızın taleplerinin hayat bulmasını istiyor, çok daha geç olmadan açlık grevlerine ve ölüm oruçlarına dair yetkilileri ve tüm kamuoyunu duyarlı olmaya davet ediyoruz.
Grup Yorum, yeniden halkın türkülerini söylesin,
Avukatlar, yeniden emekçilerin-ezilenlerin davalarına baksın diyoruz!
Grup Yorum’a Özgürlük!
Savunmaya Özgürlük!
Mustafa Koçak ve Tüm Siyasi Mahpuslara Adalet!”

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri,AKP ülkemizin başına gelmiş en büyük felakettir.

İzmir Emek ve Demokrasi güçleri İzmir Barosu önünde ‘Özgür Kürsü’ de siyasi iktidarın iç ve dış politikalarıyla ilgili açıklama yaptı. Açıklamayı TMMOB İl Koordinasyon Kurulu sekreteri Melih Yalçın okudu.
Açıklama şöyle:

“Ülkemiz, 2020’nin ilk aylarına çeşitli felaket ve ölüm haberleriyle girdi. Deprem, çığ, uçak kazasındaki kayıplar ve sınır ötesinden kayıp haberleri ardı ardına ülke gündemine düştü. Her biri ayrı bir araştırma konusu ve başlı başına büyük bir felaket olabilecek bu yaşananlar, bizim ülkemiz için sıradan bir olay haline gelmeye başladı. Yaşamın ve insanın hiçbir şekilde değer taşımadığı bir ülke haline geldik.
Üstelik yaşanan felaketler çok da derinlere inmeden biraz araştırılıp sorgulanınca ortaya yolsuzluk, denetimsizlik, ihmal, talan ve yalana dayalı çürümüş ve kokuşmuş bir sistemin pis kokuları yayılmaya başladı.
Son yıllarda yaşanan ekonomik kriz ve hayat pahalılığı doğrudan yoksul kesimi vurmuş durumda, her gün işsizlikten, parasızlıktan, açlıktan intihar eden insanlarımızın haberleri geliyor. Son olarak Hatay’da “çocuklarım aç” diyerek valilik önünde kendini yakmaya çalışan bir yurttaşımız hayatını yitirdi. Ancak ölüm nedeninin vücudundaki yanıklardan değil de, müdahale sırasında sıkılan kimyevi maddelerden olduğu anlaşıldı.
Depremle başlayalım; hepimizin bildiği gibi ülkemizin büyük bir bölümü aktif deprem kuşağında, her yıl irili ufaklı yüzlerce hatta binlerce yer sarsıntısı oluyor. Ancak bir türlü depreme hazırlık anlamında etkili bir çalışma yapılmıyor. Bu konuda doğrudan sorumluluğu olan hükümet hiçbir şey yapmadığı gibi imar aflarıyla çürük binalara tapu vererek ölümlere, maddi ve manevi kayıplara zemin hazırlıyor, yol açıyor. Depreme hazırlık amacıyla vergi olarak halktan toplanan miyarlarca lira ortada yok, buhar olup uçmuş sanki. Ödediği vergilerin akıbetini soranlar ise tehdit edilip vatan haini ilan ediliyor ve yargı yoluyla susturulmaya çalışılıyor. Depremde hayatını kaybedenler ve yaralı kurtulanlar hiç utanmadan, sıkılmadan birer siyasal şov malzemesi haline getiriliyor. Sonuç: onlarca ölü, yüzlerce yaralı. Yağmurda, çamurda, soğukta çadırlarda yardım dilenen binlerce vatandaş.
Pişkinlik ve aymazlık öyle had safhada ki, depremin yol açtığı acılar henüz sıcağı sıcağına iken Kızılay bağış kampanyası başlatabiliyor. Bu konuyu biraz araştırınca görevi afet sırasında vatandaşa yardım etmek olan Kızılay’ın vergi kaçırmak için bir aracı kurum haline geldiğini görüyoruz. Üstelik aktarılan paralar kamu parası ve aktarılan kuruluşlar da nedense hep AKP yandaşı. Yani kamu parasını hortumladıkları yetmiyormuş gibi yükümlü oldukları vergileri dahi ödememek için Kızılay’ı kullanıyorlar.
Tüm bunlar yaşanırken bir çığ düşme haberi geliyor. Kış dönemindeyiz, bu tür doğa olaylarının olması normal sayılabilir ama biraz araştırınca çığ altında kalanların Cumhurbaşkanı danışmanı Gülşen Orhantarafından yolu açmak üzere uyarılara rağmen oraya gönderildiğini öğreniyoruz. Bu yetmezmiş gibi ardından bir başka felaket haberi geliyor: Aynı danışman kendi hatası nedeniyle çığ altında kalanları kurtarmak için bu sefer yüzlerce insanı iş makinaları ve helikopter desteği ile çığ bölgesine gönderiyor. Yine tüm uyarılara rağmen bilgisizlik, tedbirsizlik ve kurtarma çalışmalarından çıkan gürültüden ikinci çığ düşüyor. Sonuç: 40‘tan fazla ölü, yüzlerce yaralı. Bu arada yavuz hırsız danışman kendisini yaralılar listesine eklemeyi de ihmal etmiyor.
Arkasından Pegasus uçağı Sabiha Gökçen’e inerken pistten çıkıyor, üçe bölünüyor. Kazanın nedenleri ayrı bir felaket, kaza sonrası yaşananlar, yaralıların kurtarılması ve taşınması ayrı bir felaket. Yardıma giden bir polis otosu ikaz ışığı olmayan tamamlanmamış bir yola girip devriliyor. Sonuç: 3 ölü, 179 yaralı.
Aynı günlerde orada ne işimizin olduğunu bir türlü kimsenin anlamadığı sınır ötesinden, Suriye’nin İdlib kentinden ölüm haberleri geliyor. Hamaset ve savaş çığırtkanlığı yapan AKP, orada askerlerimizin ne için bulunduğunu kamuoyuna açıklamıyor. Biz buradan açıklayalım: Türkiye’yi bölgede bir alt emperyal güç haline getirme hayalleri içinde olan AKP, Suriye iç savaşından rant sağlamak ve alanda yer tutmak için cihatçı çetelere silah, eğitim, lojistik katkı ve para vererek destek oldu, pek çok savaş suçu işledi. Çeteler yenilince Astana, Soçi görüşmelerine cihatçı çetelerin garantörü, sözcüsü olarak katıldı. O görüşmelerde onlar adına sözler verdi. Ne var ki tüm hamleleri boşa çıkan AKP şimdi ise İdlib kentinde sıkışmış olan suç ortakları El Nusra ve IŞİD artığı çeteleri Suriye ve Rusya’dan korumaya çalışıyor. Her alanda atılan hatalı adımların sonucu içine girilen ağır ekonomik, siyasal ve diplomatik krizden ve yönetememe halinden kurtulmak için toplumdaki milliyetçi ve militarist duyguları kışkırtarak ülkeyi sonu büyük bir yıkım olacak savaşa sokmaya çalışıyor. Sonuç: onlarca halk evladının ölümü ve yaralanması; o da şimdilik…
Bütün bu yaşananlara hükümet kanadından verilen yanıtlar ise hiç birinin akılla bilimle ve vicdanla bir izahı olmayan “doğal afet”, “kader”, “her şey Allah’tan”, “şehitler tepesi”, “misliyle karşılık verdik”, “dut pekmezi” v.b. saçmalıklar oluyor.
Ülke gerçekten freni patlamış bir kamyon gibi yokuş aşağı son hızla gidiyor. AKP’nin tek derdi hâlâ akıl ve bilim dışı politikalarda ısrar etmek, yandaşlarına daha fazla kâr, daha fazla rant sağlamak. Ülkemiz her geçen gün bir bataklığa sürükleniyor. Yaşanan bu felaketlerin tek bir sorumlusu var, o da kendi iktidarından başka hiçbir şey düşünmeyen AKP’dir. Aslında AKP ülkemizin başına gelmiş en büyük felakettir…
Yaşanan bu felaketlerden ancak aklı, bilimi ve liyakati esas alan, hukukun üstünlüğüne, insan haklarına ve kuvvetler ayrılığına dayalı bir demokrasiyi tesis etme mücadelesi ile kurtulabiliriz. Halkımıza çağrımızdır: Yaşanan felaketlere sessiz kalmayın, gerçekleri öğrenmeye ve hesap sormaya her zamankinden fazla ihtiyacımız var.”

40 yıl önce Tariş işçilerinin faşizme ve kapitalizme karşı mücadelesi ve yitirdiklerimizi anıyoruz..


40 YIL ÖNCE TARİŞ İŞÇİLERİNİN DİRENİŞLERİNİ DESTEKLEME EYLEMLERİNDE YİTİRİLEN CEMİL ORAL’I ve İSKENDER GÜL’Ü SAYGIYLA ANIYORUZ

Tarih Şubat 1980. Tariş işçileri İzmir’de, işten çıkarmalara, faşist kadrolaşmaya, faşist baskı ve zulme karşı direnişe geçmişti. Tariş işçilerinin mücadelesine destek veren Çimentepe’de oturan lise öğrencisi Cemil Oral’ı ve eğitim emekçisi İskender Gül’ü 40 yıl önce bu süreçte yitirdik.

İşçilerin hak ve taleplerini desteklemek için öne çıkan ve mücadeleye atılan genç Cemil Oral polis panzerinden gelen kurşunla can verirken; ailesi Gültepe’de oturan, Kula’da öğretmenlik yapan ve yarı yıl tatilinde olması nedeniyle İzmir’de bulunan eğitim emekçisi İskender Gül de hala aydınlatılamayan bir biçimde kurşunlanarak yaşamını yitirdi.

Tariş direnişinden geriye işçi sınıfının sermayeye ve faşizme; reformist ve revizyonist sendikacılığa karşı işçilerin ve demokrasi güçlerinin birliği ve mücadelesi deneyimleri ve dersleri kaldı. Devrimci komünist ruhla donanmış İskender Gül ile Cemil Oral’ın işçi sınıfının haklı mücadelesini desteklemek için bu mücadele içerisinde yer almaları, ileri atılmaları direniş mevzilerindeki işçileri her alanda desteklemenin ve saf tutmanın örneğini oluşturmaktadır. Türkiye İşçi Sınıfı’nın mücadele tarihinde Cemil Oral ile İskender Gül sınıfa destekleri ve mücadeledeki kararlılıkları ile yerlerini almış ve devrimci belleğe adlarını yazmışlardır.

İşçi sınıfının sermayeye ve faşizme karşı 12 Eylül askeri faşist darbesi öncesi fabrikaları kuşatan militarizme karşı fabrika ve işyerlerini terk etmeyerek, barikatlarla korudukları belleklerdedir. Bu biçimde gelişen aktif direniş işçi sınıfının ve demokrasi güçlerinin de birlik ve dayanışmasını da beraberinde taşımıştı. Yaşanmış olan zaaf, hata ve eksikliklerine karşın Tariş işçileriyle Çimentepe (Çiğli-Güzeltepe), Maraş Mahallesi (Yamanlar) ve Gültepe halkının dayanışma mücadelesi, diğer ezilen sınıf ve katmanlardan aldığı destek bugün de demokrasi güçlerinin birliğinin önemini hatırlatmaya devam ediyor..

TOPLUMSAL ve SİYASAL BELLEK: TARİŞ DİRENİŞİ

Tariş işçileri faşist teröre, kadrolaşmaya, işten çıkarılmalara ve baskılara karşı sınıfın talepleri ve ortak çıkarları doğrultusunda işçilerin birliğini örmenin sayılı örneklerinden birini gerçekleştirdi. Tariş direnişi her koşulda eğiten, seferber eden, sürdürülebilir sağlamlıkta ve esneklikte birleşik bir mücadele anlayışını, deneyimini siyasal tarihimize bıraktı. Tariş işçileri 1975-1980 yılları arasında kendi talepleri temelinde örgütlenmenin ve birliği sağlamanın önemini yaşamıştı. 1975-1977 Milliyetçi Cephe (MC) dönemlerinde yüzlerce Tariş işçisi işten atılmış ve yerlerine faşist kadrolar yerleştirilmişti. Tüm işçiler haraca bağlanmış, zor yöntemleri uygulanır hale gelmiş; işten çıkarmaları ve baskıları görmüştü. 2. MC iktidarının düşme sürecinde faşist kadroların çoğunluğu çıkışlarını almış ve 1978’den sonra işçiler haraç vermekten kurtulmaya başlamış ve aralarındaki devrimci, sosyalist işçilerle kaynaşarak mücadele kararlığı ile önemli kazanımlar sağlanmışlardı. Bu süreçte üretim de önemli ölçüde artmıştı. İşte Tariş direnişi bu süreçte öğrenilenler üzerinden ilerledi.

Bu sürecin genç belleklerde de yer bulması açısından sosyo-politik durumu özetlemek gerekirse: Yıl 1979. Ara seçimler sonucu CHP hükümeti iktidarı yitirmişti. MSP ve MHP destekli MC hükümeti olarak da bilinen Adalet Partisi (AP) azınlık hükümeti, Tarişi ?terör yuvası? olarak tespit etti. Demirel?e göre ?Tariş Ecevit Hükümeti döneminde komünist militanların üssü durumuna getirilmişti ve orada komünistlerin kökünün kazınması gerekiyordu. Öncelikle idari kadrolar değiştirildi, Hükümetin İzmir Valiliğine gönderdiği 14 Ocak 1980 tarihli emir suç odaklarının ortaya çıkarılmasını ve gizliliğe riayet edilerek 22 Ocak 1980 günü suçluların yakalanmasını sağlayacak bir planın yapılmasını istiyordu. Ocak 1980 tarihinde işbirlikçi tekelci burjuvazinin ekonomik, siyasi, toplumsal krizi yoğunlaşmış, diktatörlüğün faşist provokasyon ve katliamları artmıştı. İMF ve Dünya Bankası tarafından yeniden yapılanma ve yeni emperyalist iş bölümü programı (24 Ocak kararları) ortaya konmuş ve yükselen emekçi halk hareketini bastırmak üzere sıkıyönetim ilan edilmişti ve 12 Eylül faşist askeri darbesine gidiliyordu. 24 Ocak kararları ile 12 Eylül faşist darbesi arasında doğrudan bir bağ vardır. Ülke genelinde yükselen devrimci dalga halk kitleleriyle giderek kucaklaşmakta, faşizme karşı direniş yükselmekteydi. İzmir’de de Tariş işçilerinin direnişi ve diğer fabrika ve semtlerdeki destek direnişleri sınıf mücadelesinin gelişim düzeyini göstermekteydi. Direnişin yaygınlaşması ve siyasal karakteri sermayeye ve faşizme karşı direnişte siyasal bilinç, politik ve ideolojik duruşu, örgütlülük ve eylem düzeyini yansıtmaktaydı. Dolayısıyla egemen sınıflarca mutlaka bastırılmalıydı. Bu mücadeleler üzerinden elde edilen deneyimlerle, yaklaşan faşist zora ve darbeye karşı işçi sınıfının fabrikalarda ve işyerlerinde, emekçi semtlerinde, kırsal alanda direniş hattını örme perspektifi yaşama geçirilemedi. Bu nedenle de 12 Eylül askeri darbesi başarılı oldu. İşçi sınıfı ve emekçilerin tüm kazanılmış ekonomik, siyasi, demokratik hakları gaspedildi.

22 Ocak 1980 sabahı Tariş’te henüz işbaşı yapılmamıştır. Yüzlerce polis ve jandarma tüm işletmelere operasyon düzenler. Panzerlerle kapılar kırılır, duvarlar yıkılır, kurşunlar sıkılır. Kolluk güçleri, polis ve jandarma öncelikle Üzüm İşletmeleri ve Yağ Kombinalarına girerek yüzlerce işçiyi gözaltına alır. İplik fabrikasında başta kadın işçiler polisi fabrikaya sokmamak için dişe diş mücadele eder. İşçiler faşist kadrolaşma ve işsiz bırakılma ile karşı karşıya olduklarını tespit ederek, hukuksuzluğa ve zor yöntemlerine karşı direnme kararı alır. Başlıca talepleri ise; gözaltına alınan yüzlerce işçinin serbest bırakılması, olaylardan polisin sorumlu tutulması, iş ve can güvenliğinin sağlanmasıdır. İstekler yerine getirilinceye kadar direniş devam edeceklerini açıklarlar. İşçiler ve devrimci çevreler birlik sağlarlar. İşçilerin faşizme ve sermayeye karşı mücadelesine Ege Üniversitesi öğrencileri de üniversiteyi işgal ederek destek verir. Öğrencilerle polis arasında çıkan çatışmalarda onlarca öğrenci yaralanır. İzmir, Gültepe, Balçova Belediyesi işçileri, Sümerbank fabrikası işçileri dayanışma eylemleri yaparlar. Çamdibi, Yeşilyurt, Buca, Gültepe, Bornova, Narlıdere, Bayraklı, Yeşildere esnafı devrimci komünistlerin çağrısına uyarak kepenk kapatırlar. Proleter devrimciler Çamlık, Yeşildere, Balçova, Üçkuyular, Bahçelievler, Yeşilyurt, Bornova, Çamdibi Bayraklı ve Gümüşpala?da gösteri yürüyüşleri düzenler. Özellikle de Çimentepe, Gültepe gibi gecekondu semtlerinde emekçiler sokağa çıkarak Tariş işçilerine saldırıları protesto edip, dayanışma eylemleri düzenler. Diğer fabrikalarda işçiler pasif direnişler gerçekleştirir.

Disk yönetimi, Tekstil Sendikası Genel Başkanı, Gıda İş Sendikası Genel Başkanı işçilerin direnişine karşı çıkarlar ve eylemliliklerin son bulmasını ve yeni bir sürecin başlamasını savunurlar. Tekstil Sendikası Genel Başkanı direnişin bittiğini açıklar. Revizyonist ve reformist sendika yöneticileri, direnişin kalkması gerektiğini zaten Disk’in genel greve gideceğini ve direnişin yasal olmadığını belirtirler. Sendika başkanları ve yöneticileri genel grev ve direniş komitelerini işlevsizleştirirler. Direnişleri kendi çizgilerinde yönetme çabası ve iradesi etkin olur. İşçilerin birliğini parçalamaya ve mücadeleyi kırmaya çalışırlar. Tekstil Sendikası Genel Başkanı Rıdvan Budak 4 Aralık 1982 tarihli Cumhuriyet gazetesine verdiği demeçte,”Tariş direnişini başlatan değil bitiren kurum olmuşuzdur..” demektedir. 24 Ocakta Disk, dayanışma amacıyla İzmir çapında tüm işyerlerindeki işçilerin katıldığı 2 saatlik iş bırakma eylemi yapar; 25 ocakta İzmir’de miting düzenler. Direnişe karşı çıkan sendikacıların etkisiyle işçilerin birliği parçalanır, bu dayanışma eylemlerinin ardından direnişçi işçiler direnişe güç toplamak ve birliği sağlamak için kendiliğinden son verirler. 22 Ocakta başlayan direniş 31 Ocakta yeniden başlamak üzere biter. Tariş Genel Müdürlüğü fabrikaların bir hafta süreyle kapatıldığını açıklar ve bu açıklamayı işçiler kendilerinin sokağa atılacakları biçiminde yorumlarlar. Genel Müdürlüğün açıklamasına karşın işçiler üretimin devam edebileceğini hasar tespiti için işletmelerin kapatılmasının gerekmediğini öne sürerler; fabrikaları boşaltmadan üretime devam etmek isteyen işçiler tekrar direnişe geçerler. Tarih 7 Şubat, polis operasyonu başlar. İplik fabrikası dışında tüm üniteler boşaltlır. I Nolu Üzüm İşletmesinde işçiler direnmeye kararlıdır. Polis panzerlerle işletmeyi kuşatır. ”Teslim olun etrafınız sarıldı”, ”Teslim olmayacağız”, ” Faşizme karşı omuz omuza” sloganları atılır. Çatışma yaklaşık üç saat sürer. Birçok işçi yaralanır. Direniş şiddetle kırılır, fabrika boşaltılır, yüzlerce işçi gözaltına alınarak Alsancak Stadyumuna götürülür. Proleter devrimciler bütün fabrika ve işletmelerde Tariş işçilerinin mücadelesiyle bağlaşıklık kurmaya ve direnişi yükseltmeye çalışır. Binlerce bildiri dağıtılır, birçok fabrika işyeri ve atölyede, işçi semtlerinde, emekçiler destek eylemleri yapar, öğrenciler okullarda boykotlar yapar, yürüyüşler düzenler. Üniversitede öğrenciler boykot yapar fakülteler işgal edilir, Ankara yolu trafiğe kapatılır. Emekçilerin dayanışma eylemlerini kırmak için Çiğli, Çimentepe (bugünkü Güzeltepe) Maraş mahallerinde (bugünkü Yamanlar) devlet güçleri ile çatışmalar çıkar. Polisle halk arasında çıkan çatışmalarda, yurtsever devrimci öğrenci Cemil Oral polis panzerinden atılan kurşunla ölür, birçok insan yaralanır, yüzlerce emekçi gözaltına alınır.

Cemil Oral’ın ölümü Çiğli’nin emekçilerini ayağa kaldırır. 5000 emekçi iki gün gösteri ve protesto yürüyüşleri yapar. Devletin militarize güçleri yoğun kitlesel gösterileri ve yürüyüşleri izlemekle yetinir.

Gültepe’de Belediye Başkanı Aydın Erten halkı tahrik ettiği gerekçesiyle 8 şubatta gözaltına alınır, gözaltında işkence gören Aydın Erten Devlet Hastanesi’ne kaldırılır. Diktatörlüğün zor politikaları, tüm dayanışmacı düşünce ve eylemlere yönelir.10 Şubatta Yağ Kombinası işçileri işletmeye girmeyi başarırlar ve direnişe başlarlar. Kombinaya panzerle giren polisle işçiler arasında çıkan çatışmada üç işçi polisin açtığı ateş sonucu yaralanır işçiler fabrikayı tekrar boşaltır. 14 Şubatta İplik fabrikası militarist güçler tarafından tankıyla, panzeriyle, sarılır. Barikatlarda işçiler meşru direnme haklarını kullanır, bir yandan da birliği oluşturan güçler ne yapmaları gerektiğini tartışırlar, ”Birlik Dayanışmacı” taraftarı işçiler tartışma ve karar alma sürecini beklemeden fabrikadan dışarı çıkar ve teslim olurlar. Direnişin kırılma süreci başlar, işçilerin elleri başlarının üzerinde teslim olur. 270 İşçi Emniyette ve Karşıyaka Stadyumunda altı gün gözaltında tutulur, yedi işçi tutuklanır üç işçi hakkında da gıyabi tutuklama kararı verilir. 187 kişi ilk etapta sanık sandalyesine oturtulur ve yargılanır. Önce Çimentepe Mahallesi ardından da Çiğli İplik Fabrikası’ndaki direnişleri kıran güvelik güçlerinin son hedefi bir haftadır giremedikleri Gültepe’dir. 14 Şubat günü saat 20.30 da yursever devrimci genç öğretmen İskender Gül yaşamını yitirir. Cenazesi Kıbrıs Şehitleri İlkokuluna götürülür. Devrimciler okulun bahçesinde toplanır, saygı duruşu ve konuşmalar yapılır. Cenaze töreni hazırlıklarına başlanır ancak o günün koşulları içerisinde ne cenaze töreni yapılabilir ne de İskender’in yaşamına son veren kurşunun faili açığa çıkarılamaz.. Bu süreçte 16 Şubat Cumartesi günü sabah saat 6.00 da binlerce asker ve polis Gültepe’yi kuşatır. Cenaze törenine hazırlanan devrimciler İskender Gül’ün cenazesini Gültepe semti dışına çıkarmak zorunda kalırlar. Çıkan çatışmalarda 100 emekçi yaralanır. Cenazeye katılmak ve dayanışmak amacıyla semte gidenler de dahil olmak üzere 1500’e yakın insan gözaltına alınır. Tüm karakollar, stadyumlar gözaltı merkezidir artık! Karakollarda ve stadyumlarda emekçilere yoğun şiddet uygulanır. Gün boyu süren operasyon sırasında çıkan çatışmalarda üç polis yaşamını yitirir. Bir ay süren Tariş direnişi süreci biter. 20 Şubat’ta da İzmir’de sıkıyönetim ilan edilir. Direnişe katılan 187 işçiden 135 işçiye önce 25’er ay ceza verilir. Daha sonra yeniden görülen dava sonucunda dört işçi hakkında verilen idam cezası ömür boyu hapse çevrilir. 19 işçiye 12 yıl ile 18 ay arasında değişen hapis cezaları verilir. Diğerleri ise beraat eder.

Gültepe direnişine katıldığı gerekçesi ile 95 kişi hakkında dava açılır. Yargılamalar sonucunda üç kişiye idam, altı kişiye ömür boyu hapis, 49 kişiye de 20 ile bir yıl arasında değişen hapis cezaları verilir. İdam cezası verilenlerden Hıdır Aslan 1984’de Burdur Cezaevi’nde infaz edilir.

Tariş işçilerinin direniş sürecinde, Yeniasır, Günaydın, Hürriyet gazeteleri başta olmak üzere sermaye ve faşizm yanlısı medya organları iğrenç, yalan haberler üreterek devrimcilere komünistlere saldırırlar. Bu gazeteler, İskender Gül’ün halk mahkemesinde yargılanarak asıldığını, komünist olmadığını hafız olduğunu ; halk mahkemesinde yargılanan kişiler için yağlı ip,boğma zinciri, ölüm listeleri, tabutlar bulunduğunu yazarlar. Gazetecilik etiği ve haber ilkeleri sermayenin ve faşizmin çıkarları için bilinçli olarak unutulur 12 Eylül sürecine giden yolda basın yalan haber üreterek, devrimcilere güveni sarsmaya çalışarak Cuntanın yol taşlarını döşemesinde çok etkili olur. Dönemin TKP yandaşı Politika gazetesi de benzeri söylemlerle emekçilerin haklı ve meşru direnişini ”Maocu terörist grupların işi” olarak yorumlar.

Tariş işçilerinin mücadelesi, her şart altında emekçilerin talepleri temelinde örgütlenerek sermayeye ve faşizme karşı mücadeleyi mevcut olanakları kullanarak ve bununla sınırlamayıp mücadelenin ihtiyaçlarına uygun örgütlenme biçimlerini de yaratarak haklı ve meşru talepleri zemininde yürütebileceğini ve kazanımlar sağlayabileceğini göstermiştir. Aynı zamanda Tariş direnişi, sınıf sendikasından yoksun olmanın kazanımların korunamamasında ve ileriye taşınamamasında ne denli önemli olduğunun da bir örneği olmuştur. Tariş işçilerinin mücadelesi; işçilerin ve emekçilerin sermayeye ve faşizme karşı fabrikalarda, işyerlerinde ve yaşam alanlarında, Çimentepe, Maraş Mahallesi, Gültepe ve emekçi semtlerinde, fakültelerde, okullarda dayanışmanın ve birleşik mücadeleyi örme kararlığının ve meşru direnişinin örnekleri arasında yerini almıştır.

İşçilerin ve emekçilerin bu haklı ve meşru mücadelesini ve yitirdiklerimizi saygıyla anıyoruz.

Ahmet Öztürk (1959-08 Ekim 1978)

AHMET ÖZTÜRK
Nüfus kayıtlarına göre 1959 yılında Afyon ili Sandıklı ilçesi, Oda köyünde doğar. Dört çocuklu çiftçilikle geçinen bir ailenin üçüncü çocuğudur. İlkokulu kendi köyünde bitirir. Ortaokula Sandıklı ilçesinde başlar; o dönemde ilçenin sosyo politik ortamında milliyetçi çevreler hakimdir, o da ideolojik olarak milliyetçi akımlardan etkilenir, öyle bir çevrede yer alır. Ancak ortaokulda öğrenim görürken öğretmeninden gördüğü şiddet nedeniyle okuldan atılır, Nazilli Sümerbank Ortaokulu’nda üçüncü sınıfa devam eder ve okulu milliyetçi kimliğiyle bitirir. Aynı dönemde Nazilli’de 50.Yıl Ticaret Meslek Lisesi açılmıştır ve bu okula kaydını yaptırır. Okulda devrimci demokrat görüşlü bir öğrenciyle sert tartışmalar yaşar ve dönem öğretmenlerinden birinin araya girmesi, her iki öğrenciye, ikisinin de emekçi çocuğu olduklarını, birbirleriyle kavga etmemeleri gerektiğini söylemesi sonrasında düşünsel kırılmaları başlar.

1973 Yılıdır, kafasındaki soruları aydınlatmak, o güne dek inandığı, doğru bulduğu düşünceleri sorgulamaya başlar. Bir yıl sonra 1974 Kıbrıs çıkartması sonrasında milliyetçi bloktan ayrıdır artık. Daha fazla okumak, tartışan bir çevrede yer alma arayışına girer. O tarihlerden başlayarak okuyan, araştıran bir gençtir artık. Nazilli’de Yurtsever Devrimci Gençlik Derneği kurulmasıyla bu dernek içinde yer alır ve aktif bir üyesi olur. Halkın Kurtuluşu dergisi okumaya, dağıtmaya, satmaya başlar, bildiri dağıtımı, afişlemelerde yer alır.

Halkın konut ve barınma hakkını savunur, evleri olmayan işçi ve emekçilerin, zamanında , “gecekondu” yapımına katılır. Artık zamanını işçilerle, emekçilerle geçirmekte, okuyup kendini daha fazla geliştirmeye çalışmaktadır. 1977 Yılında liseyi bitirir.; üniversite sınavlarında bir fakülteye yerleşemez; ancak Nazilli den ayrılmaz, siyasi faaliyetlerini sürdürür. Kendisinin önceki dönemlerde milliyetçi hareket içinde yer aldığını bilen, o dönemdeki devrimci çalışmalarından rahatsız olan faşistlerden sık sık tehdit alır ancak umursamaz.

7 ekim gecesi Yıldıztepe’de bir gecekondu yapımında çalışır. 8 Ekim 1978 tarihinde Sandıklı’ya trenle ailesini görmeye gider. Eve varamaz; Sandıklı Garının alt yolunda darp edilmiş olarak Ahmet’in yaralı olarak bulunduğu haberi ulaşır ailesine; demir çubuklarla ve kaba künt darbelerle yaralanan Ahmet hastanede kurtarılamaz ve ölümsüzler kervanına katılır.

Anısı mücadelede bizlerle yaşayacak. Saygıyla.

Foça Gölyüzüne dökülen cüruflar yaşamı tehdit ediyor. Yöre halkı, çevre ve demokratik kitle örgütleri cüruf alanının kapatılamasını istedi. Yöre halkından toplanan ikibinin üzerindeki dilekçeler İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığına verildi.Duyun sesimizi zehir dağları istemiyoruz!

Foça Gölyüzü’ne 2011 yılından bu yana dökülen demir çelik işletmelerinin cüruflarının yöre halkının sağlığını, can ve mal güvenliğini tehdit eder duruma gelmesine ve ‘Biyo Kütle Tesisleri’ kurulmasına karşı çıkan yöre halkı, çevre ve demokratik kitle örgütleri ‘Cürüf Alanının’ kapatılması ve biyokütle tesisi kurulmasına karşı eski Sümerbank önünde açıklama yaptı.

Açıklamadan sonra yöre halkından ikibinin üzerindeki yuttaşın ve çevre ve demokratik kitle örgütlerinin ‘Curuf Alanının’ kapatılması için verdikleri dilekçeler İzmir Büyükşehir Belediyesi Başkanlığına verildi.

Kurumlar adına açıklamayı Yeni Foça Forum Sözcüsü Ezgi Levent yaptı. Açıklama şöyle;

“1980 yılından 2011 senesine kadar otuz bir yıl boyunca demir çelik işletmelerinin kendi alanlarında depoladıkları cüruflar, 2011’de geçmiş dönem İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi’nin aldığı karar ile Foça Gölyüzü’ne dökülmeye başlandı. Bu Sulak orman alanı ‘Cüruf Depolama Alanı’ olarak belirlendi. Danıştay’ın vermiş olduğu yürütmeyi durdurma kararına rağmen ruhsatsız olarak çalışmaya devam eden bu alan tehlike saçıyor.

Bir sene içerisinde bölgede defalarca yangın çıkmıştır. Bu yangınlar çevrede yaşayan bizleri tedirgin etmektedir. En son geçtiğimiz haftalarda arka arkaya çıkan yangınlar, bu kapalı saha içerisinde neler oluyor, başka hangi atıklar da depolanıp, yakılıyor sorusunu düşündürmektedir. Bölgemizde ruhsatsız çalışan ve yaşamımızı tehlikeye sokan ‘Cüruf Depolama Alanı’ kapatılmadığı sürece, bir defa iptal edilen ve ikinci davası süren ‘Biyokütle Tesisleri’ de kurulmak istenecektir.

Foça bir turizm kentidir ve sanayiden bu kadar zarar görmesinin hiçbir açıklaması olamaz, cüruf alanı yaşam alanınızın bir parçası olmamalıdır. İstihap haddini çoktan doldurmuş, milyarlarca tonu barındıran cüruf depolama alanında artık daha fazla cürufa yer kalmamıştır. Yaşam alanlarımızın korunması yerel yönetimlerin sorumluluğundadır. Sağlığımızı hiçe saymalarını kabul etmiyoruz. Geçmişte alınan bu kararın düzeltilmesi yeni Büyükşehir Belediye Meclisinden acil talebimizdir.

Bizler Foça’da yaşayanlar ve sivil toplum kuruluşları olarak İzmir Büyükşehir Belediyesi Meclis kararıyla kurulacak olan, Aliağa Çevre Komisyonu’nu desteklemekteyiz. Bölgemizdeki sorunlara çözüm bulmak için atılan bu adım yaşam alanlarımız için çok umut vericidir. Bu duyarlılığın ‘Cüruf Alanı’ndan başlamasını talep ediyoruz ve CÜRUF ALANI’NIN KAPATILMASINI İSTİYORUZ.

Topladığımız imzaları teslim edecek ve sürecin takipçisi olacağız. Her koşulda yaşam alanlarımızı savunacak ve mücadeleye devam edeceğiz

Yenifoça Forum–Foça Forum–Foça Barış Kadınları–Foçep, Foça’ya Sahip Çıkıyoruz Platformu – Foça Türk Kadınlar Birliği, Foça Kent Konseyi Birliği – Foça Add – Foça Yelken Ve İhtisas Kulübü, TMMOB İzmir İKK – İnsan Hakları Derneği – Egeçep – DİSK Ege Bölge Temsilciliği, KESK İzmir Şubeleri Platformu – İzmir Halkevleri – 10 Ekim Derneği, Doğal ve Kültürel Yaşam Girişimi – İmece Dostluk Ve Dayanışma Derneği, İzmir Müzisyenler Derneği ”

GÖLYÜZÜ CÜRUF ALANINA HAYIR
ARTIK SESİMİZİ DUYUN !
Demir çelik fabrikaları ve termik santral cüruflarının depolanması için, zeytinlikler ve çam ormanları ile çevrili aynı zamanda yörenin su kaynağı olan Foça Kozbeyli köyü Gölyüzü mevkii seçilmişti.
Bilimsel raporların tahrip edilerek, ölçek planlarının değiştirilerek depolama izni verilen alan; şu anda plastik, kağıt, ağır sanayi, termik santral atıklarının yanı sıra niteliği belli olmayan tonlarca tehlikeli atığın biriktirildiği bir çöplüğe dönmüş durumdadır. Atıklar, çevredeki dağların boyutlarına erişmiş, sık sık bu atıklardan kaynaklı yangınlar meydana gelmeye başlamıştır. Şu ana kadar yangınların ormana sıçrayıp, büyük bir felakete dönüşmemesi tam bir mucizedir.
Bölge için tehdit oluşturan bu alanı kapatmak yerine, tam tersi cüruf alanının üstüne atıkları yakmak için yeni tesisler yapılmaya çalışılmaktadır. Gelinen noktada, artık bölgede bir kamyon atık daha alacak alan kalmamıştır. Sağlığımızı ve doğal yaşamı tehdit eden bu alanın derhal kapatılarak ıslah çalışmaları başlatılması gerekmektedir. Biz, aşağıda imzaları olan kişi, kurum ve sivil toplum kuruluşları gereğinin yapılmasını talep ediyoruz.
YENİFOÇA FORUM – FOÇA FORUM – FOÇA BARIŞ KADINLARI – FOÇEP
FOÇAYA SAHİP ÇIKIYORUZ PLATFORMU – FOÇA TÜRK KADINLAR BİRLİĞİ
FOÇA KENT KONSEYİ BİRLİĞİ –- FOÇA ADD – FOÇA YELKEN VE İHTİSAS KLÜBÜ
TMMOB İZMİR İKK – İNSAN HAKLARI DERNEĞİ – EGEÇEP – DİSK EGE BÖLGE TEMSİLCİLİĞİ
İZMİR KESK ŞUBELERİ PLATFORMU – İZMİR HALK EVLERİ – 10 EKİM DERNEĞİ
DOĞAL VE KÜRTÜREL YAŞAM GİRİŞİMİ – İMECE DOSTLUK VE DAYANIŞMA DERNEĞİ
İZMİR MÜZİSYENLER DERNEĞİ

Hukuksuzlukta sınır tanımayan OHAL İnceleme Komisyonu lağvedilsin! 41 aydır işleri ile birlikte yaşamlarına müdahale ettiğiniz kamu emekçilerini bir an önce işlerine başlatın!

Kanun hükmünde kararnamelerle işinden atılan kamu emekçileri Karşıyaka iskelesi karşısında her Çarşamba günü saat 17.00 de yaptıkları oturma eyleminin 135.sini gerçekleştirdi. İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri de oturma eylemine destek verdi.
İzmir Kamu Emekçileri Dönem Yürütmesi adına Eğitimsen İzmir 2 Nolu Şube Başkanı Hasan Ali Kılıç açıklama yaptı. Açıklama şöyle:

“135 haftadır bu meydanda gasp edilen işimizi geri almak için oturma eylemleri yapıyoruz. Gençlik yıllarımızı ve ömrümüzün önemli bir bölümünü vererek bin bir emekle elde ettiğimiz mesleklerimizi AKP’nin talimatlarıyla gece yarısı çıkardıkları iki satırlık yazıyla gasp ettikleri işimizi geri almanın mücadelesini birlikte yürütüyoruz. Koltuklarını iktidarlarını ve kirli siyasetlerini sürdürmeleri için hukuku yok sayarak bize yaşatılanlar OHAL komisyonu üyelerinin ve AKP memurlarının vicdanında kabul görse de halklarımızın vicdanında asla kabul görmemektedir.

Yeter artık! Arkadaşlarımıza yaşattığınız bu hukuksuzluğa son verin! Mücadeleyle emekle elde ettiğimiz haklarımızı ve mesleklerimizi kullanmak istiyoruz. İsminde adalet olan, kendisinin dışındaki bütün kesimlere her türlü adaletsizliği uygulayan AKP’ nin Nazi vari uygulamalarına dün olduğu gibi bugün de boyun eğmeyeceğiz.
Baskı ve ihraçlarla arkadaşlarımızı korkutup sindirmeyi düşünenler artık yanıldıklarını çok iyi anladılar. Yalanlarla iftiralarla da hakikatlerin üstü örtülemedi. AKP ‘nin Irkçı milliyetçi ve güvenlikçi politikaları, beka söylemleri, halkları kutuplaştıran, ötekileştiren uygulamaları bizleri ve arkadaşlarımızı emek barış ve demokrasi mücadelesinden alıkoyamadı.

Hukuksuzlukta sınır tanımayan OHAL İnceleme Komisyonu lağvedilsin! 41 aydır işleri ile birlikte yaşamlarına müdahale ettiğiniz arkadaşlarımızı bir an önce işlerine başlatın!
Hakikatler kazanacak, biz kazanacağız, geri döneceğiz! ”

Vazgeçmeyeceğiz Ahparing! Unutmayacağız affetmeyeceğiz, katiller halka hesap verecek!

Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink, katledilişinin 13. yılında İzmir’de Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde, vurulduğu saatte İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri tarafından anıldı. Anmaya katılan Emek ve Demokrasi Güçleri bileşenleri Hrant için adalet istedi, “Unutmuyoruz affetmiyoruz, Katiller Halka Hesap Verecek” diye haykırdı. Basın açıklamasını Emek ve Demokrasi Güçleri adına Eğitimsen 1 Nolu şube Başkanı Necip Vardal Yaptı. Açıklama sırasında katılımcılar“Faşizme inat kardeşimsin Hrant”, “Katiller halka hesap verecek”, “Hepimiz Hrantız hepimiz Ermeniyiz”, “Yaşasın halkların eşitliği”, ”Yaşasın halkların kardeşliği”, “Faşizme Karşı omuz omuza”sloganlarını attı.
Açıklama şöyle,

“HEPİNİZ ORADAYDINIZ, HEPİNİZ FAİLSİNİZ
Kendisini katıksız biçimde barışa adamış bir insan olan, sevgili dostumuz, kardeşimiz Hrant Dink’in, milliyetçilik hastalığına tutulmuş bir tetikçi tarafından vurularak katledilmesinin üzerinden tam 13 yıl geçti. Ve geçen uzun yıllar boyunca bizim adalet arayışımız sürerken, bu adalet arayışını sekteye uğratmayı amaçlayan yalanlar ve oyalamalar da devam etti.

Hepimiz biliyoruz; Cumhuriyet tarihi, faili meçhul siyasi cinayetlerle ve bu cinayetlerin bitmeyen davalarıyla doludur. Toplu bir cinayet olan Roboski katliamının akabinde dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, “Hiçbir cinayet Ankara’nın karanlık dehlizlerinde kaybolmayacak” demişti. Ancak sonrasında bu katliam için kimsenin yargılanmadığına hep beraber şahit olduk. Hrant Dink cinayetinde de dahli veya kusuru olan bazı kamu görevlileri yargı önüne çıkarılmış olsalar da ‘vur emri’ni kimin verdiğini hâlâ bilmiyoruz. Bu nedenle davanın üstünü örten sis perdesi henüz kalkmış değil. Bugüne dek Hrant Dink cinayetinin sözü edilen o dehlizlerde kaybolmasına izin vermedik. Ancak bir bebekten katil yaratan zihniyetin o dehlizlerde üretildiğini çok iyi biliyoruz.

Dink cinayetinin ardından başlayan yargılama süreci, Türkiye’nin geçmişindeki diğer bütün siyasi cinayetlerin ardından başlayan yargılamalar gibi oldu. Geçtiğimiz Temmuz ayında cinayet sürecinin bilinen, göz önünde olan fail ve planlayıcıları Ogün Samat, Yasin Hayal ve Erhan Tuncel ile birkaç isme daha cezalar verildi. Kasım ayında 100. kez duruşma gerçekleşti. Yargılamanın devam ettiği ilk beş yılda üç-beş tetikçinin ötesine geçilmedi, soruşturma genişletilmedi. “ÖLDÜR” diyenler ise halen yagılanmadı. Cinayette kamu görevlilerinin payını gösteren izlere rağmen, Jandarma, MİT ve Emniyet görevlileri, dava dosyasından uzak tutulmaya çalışıldı. Dink’i düşüncelerini ifade etmesinden dolayı makamlarına çağırarak adeta tehdit edenler, onu hedefe koyanlar korundu, kollandı. İlk günlerde fail olarak “derin devlet” ve “Ergenekon” gösterilirken, bugün organizasyonu yapanın ismi FETÖ’ye dönüştü. Gerçek sorumlular hiçbir şekilde yargılanmadı, onu hedef gösterenler, tehdit edenler cezasız kaldılar. Cinayete adı karışanlardan bazıları terfi ettirildi, ödüllendirildi. AKP iktidarı, o dönemde iktidarda olan sanki kendileri değilmiş ve cinayette hiçbir dahli yokmuş gibi şimdi tüm sorumluluğun Gülen cemaatinde olduğunu söylüyor. Cinayetin arkasındaki güçler açığa çıkarılmadığı gibi, her duruşmada tutuklu sanıkların bir kısmı tahliye ediliyor.

Ne derseniz deyin, ne yaparsanız yapın ama bizi aptal yerine koymayın!
Buradan bir kez daha iktidara sesleniyoruz: Hepiniz oradaydınız, hepiniz failsiniz. Çok iyi biliyoruz ki hepiniz o gün cinayet mahallindeydiniz. Polisinizle, jandarma istihbaratçınızla, valinizle hepiniz oradaydınız. Başta MİT ve Genelkurmay olmak üzere, polis, asker, yargı, bürokrasi, dolayısıyla da tüm bu devlet kurumlarının bağlı olduğu siyasi iktidar, yani AKP iktidarı, Hrant’ın hedef haline getirilmesinde, öldürülmesinde, öldürüldükten sonra ise faillerin üzerinin örtülmesinde doğrudan sorumludur.

Bugün yaşadığımız ülke, her bakımından 13 yıl öncesinin çok gerisinde… Ama en kötüsü, kötülüğün sıradanlaşması sürecinin tamamlanmış olması… Öyle ki, artık adaletten, vicdandan, özgürlükten, barıştan söz etmek suç ve suçluyu övmekle eş anlamlı hale geldi. Faşizmin bin bir yüzünün cirit attığı; muhalif her sesin, cebirle, tehditle, kanun kılığına sokulmuş kararnameler ile susturulmaya çalışıldığı; nefreti ve ayrımcılığı temel alan yeni bir resmi tarihin yazılmaya çalışıldığı bir dönemi yaşıyoruz. Bu nedenle 13 yıl önce Hrant’ı katleden zihniyeti hayatın her alanında çok daha yaygın ve yoğun olarak görmeye devam ediyoruz.

Hrant Dink gittiğinden beri gökyüzüne uçan ve bir daha geri gelmeyen güvercinleri sayamaz olduk. Ne çoğu yaralandı kanadından kolundan. Barış olsun, hiçbir çocuk yetim kalmasın, öksüzlüğü bilmesin istiyorlardı onlar da. Ateş düşmesin hiçbir yüreğe diyorlardı. Biraz olsun araladığın kanlı kuyu ne çok can çekti içine. Hâlâ bu topraklarda farklı dillerden söylenen türkülerle, birlikte halaya durma umudumuzu yok etmek istiyorlar. İstiyorlar ki, her renk griye dönüşsün, herkes aynı şeyin doğru olduğunu düşünsün; sorgusuz sualsiz her şeye evet desin…

Yüreğinden dökülen barışın, hakikatin, cesaretin ve umudun sesinin ulaştığı herkes seni çok özlüyor sevgili Ahparig.

Ancak herkes çok iyi bilmeli ki, bize miras bıraktığın ve hafızamıza kayıtlanan umudu, hücrelerimizden çıkıp dünyaya açılma imkânını, barış içinde bir arada yaşama ihtimalini yok etmek artık hiçbir şekilde mümkün değil. Bu umut, bu imkân, bu ihtimal, bu bir aradalık aynı zamanda senin bize vasiyetin idi. Bu vasiyete inatla sahip çıkarak her ne pahasına olursa olsun barışın dilini inşa etmeyi sürdüreceğiz. Tıpkı senin gibi, derin bir dünya ve insan sevgisiyle, alçak gönüllülükle, insanın yapma ve yeniden yaratma kudretine inançla, umutla, vicdanla demlendirilmiş bir akılla, eleştirel ve eylemden kopmayan bir düşünme cesaretiyle ve bedel ödemeye hazır bir şekilde, mutlaka ama mutlaka direneceğiz.”