WORKERS OF SF TRADE AND KALE PRATT&WHITNEY ARE NOT ALONE!


WORKERS OF SF TRADE AND KALE PRATT&WHITNEY ARE NOT ALONE!

Four woman workers of the SF Trade Textile Plant have been picketing at the entrance of the Gaziemir Free Zone for 143 days for being involved in union activities.

The unionization of workers in the Kale Pratt&Whitney Aero Engine Industries, a joint venture between the Turkish Kale Group and the American Pratt&Whitney primarily for making engine parts for the F-35 fighter, spurred the capitalist bosses to action.

When workers in the Kale Pratt&Whitney Aero Engine Plant joined the All Metal Workers Union, the employer terminated 94 workers.

The plant management had effectively reduced wages to minimum wage with low raises, and had started to engage in mobbing against workers after the S-400 crisis with the US. As a result, the workers began to organize under the All Metal Workers Union, a member of DİSK. When the workers exercised their constitutional right and joined the union, the first move was to terminate 7 workers one night, for no reason. The terminated workers staged a demonstration in front of the plant. The workers who expressed support for their fired colleagues were terminated themselves within a few days. Soon, 94 workers had been fired. Then, the plant manager called the workers to a meeting and offered to re-hire them on the condition that they resign from the union. When the workers refused, they responded with threats and insults. The workers started a sit-in on February 29 at the entrance of the Aegean Free Zone to fight for their right to unionize.

The workers fight against the usurping of their legal and legitimate right to unionize, while the employer terminates workers for various reasons. It all boils down to a smear campaign using cherry-picked articles of the labor law, designed to make the employer look righteous on a legal basis. This is not new to the capital: it is a tested method used to break unionization. To prevent unionization among workers, they will identify union members and fire them using various excuses. This plays out once again in the SF Trade and Kale Pratt&Whitney Aero Engine plants.

The bosses of Kale Pratt&Whitney Aero Engine plant fire unionized workers on the one hand, while hiring new and non-union workers on the other to prevent the union from gaining majority. The forces of labor and democracy are obligated to defend the acquired rights of the working class against unlawfulness and injustice, and to rise in solidarity with the working class.

The workers and laborers will expose capitalist bosses for the frauds they are. Today, SF Trade Textile workers are at resistance at the entrance of the Gaziemir Free Zone, and Aero Engine workers are at resistance at the Izmir Fair Gate of the Free Zone. The working class and all people in support of labor stand with the textile and aero engine workers; they support them in solidarity, helping them feel that they are not alone. The justice of time will favor the workers. Workers who resist will finally and rightfully prevail. We stand with workers who recognize the power of organized struggle, who defy the capital and take a step for unionization.

Workers who resist and fight are not alone. The workers, laborers, friends of labor, and the makers of all value stand with them. 11.03.2020

Glory to the working class!
Glory to the workers’ resistance!

İmece Friendship Solidarity Association

SF Trade Tekstil işçileri ve Kale Pratt&Whitney F-35 Uçak Fabrikası işçileri yalnız değildir.

SF TRADE İŞÇİLERİ VE KALE PRATT&WHİTNEY İŞÇİLERİ YALNIZ DEĞİLDİR!

SF Trade Tekstil Fabrikasından 4 kadın işçi sendikal faaliyet yürütükleri için 143 gündür, Gaziemir Serbest Bölge girişinde direniyor.

Türk Kale Grubu ile Amerikan Pratt&Whitney ortaklı ve ağırlıklı olarak F-35 savaş uçaklarının motor parçalarının üretildiği Kale& Pratt Whitney Uçak Motor Sanayi fabrikasında çalışan işçilerin sendikal örgütlenmeleri de kapitalist patronları harekete geçirdi.

Kale &PrattWhitney Uçak Motor Fabrikasında çalışan işçilerin Birleşik Metal -İş Sendikasında üye olmaları üzerine işveren 94 işçiyi işten çıkardı.

Fabrika yönetimi, yaptığı düşük zam oranıyla işçilerin ücretlerini asgari ücret seviyesine indirmiş, Amerika ile yaşanan S-400 gerilimi sonrasında ise işçilere yönelik mobbing uygulamalarını arttırmıştı. Bunun sonucunda işçiler DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş sendikasında örgütlenme çalışmasına başladı. İşçiler anayasal haklarını kullanarak sendikaya üye olunca ilk önce 7 işçinin işine, hiçbir sebep gösterilmeden gece yarısı son verildi. Atılan işçiler, sendika ile birlikte fabrika önünde eylem yaptı. Atılan arkadaşlarına destek veren fabrika içerisindeki işçiler ise birkaç gün içerisinde işten atıldı. Bu süreçte işten atılan işçilerin sayısı 94’e ulaştı. Daha sonra fabrika müdürü, atılan işçileri grup halinde görüşmeye çağırarak; sendikadan istifa etmeleri karşılığında işe tekrar almayı teklif etti. İşçilerin bunu kabul etmemesi üzerine onlara tehdit ve hakaretlerde bulundu. Sendika hakkını savunan ve bunun için mücadele eden işçiler ise Ege Serbest Bölge önünde 29 Şubat’ta direnişe başladı.

İşçilerin yasal ve meşru sendikal örgütlenme hakkı tasfiye edilmeye çalışılıyor. işveren çeşitli gerekçelerle işçileri işten çıkarıyor. Bütün çabası da iş yasasının ilgili maddelerini kullanarak, ‘çamur at izi kalsın ‘ politikasıyla kendisini hukuksal düzlemde haklı göstermeye çalışmak. Sermayenin bu tutumu yeni değildir ve sendikal örgütlenmeyi kırmak için kullandığı bir yöntemdir. Sendikalaşmayı engellemek için tespit ettikleri örgütlü işçileri çeşitli gerekçelerle işten tasfiye etmeye çalışırlar. Aynı oyun bugün SF Trade ve Kale&Pratt Whitney Uçak Fabrikasında oynanıyor.

Kale Pratt&Whitney Uçak Fabrikası patronları , sendikalı işçileri işten atarken diğer taraftan sendikanın yeterli çoğunluk sağlamasını önlemek için işyerine yeni işçi girişi yapıyor. Bu hukuksuzluğa, adaletsizliğe karşı işçi sınıfının kazanılmış haklarını savunmak ve işçilerle dayanışmayı büyütmek sınıfın, emek ve demokrasi güçlerinin omuzlarındadır.

Kapitalist patronların oyununu işçi sınıfı ve emekçiler bozacaktır. SF Trade Tekstil işçisi kadınlar Gaziemir Serbest Bölge girişinde, Uçak Fabrikası işçileri Serbest Bölge İzmir Fuar kapısı girişinde direniyorlar. İşçi sınıfı emekçiler, emekten yana tüm insanlar tekstil işçilerinin ve Uçak Fabrikası işçilerinin yanındadır , dayanışmalarını ve destekleri ile işçilere yalnız olmadıklarını göstermektedir. Zamanın haklı saati işçilerden yana çalışmaktadır. Direnen İşçiler en sonunda mücadele ile kazanacaktır. Bizler örgütlü olmanın gücünü bilen ve sendika örgütlülüğü için ileri atılan, sermayeye boyun eğmeyen işçilerin yanındayız.

Direnen mücadele eden işçiler yalnız değildir. Bütün değerleri üreten işçi sınıfı ve emekçiler, emek dostları yanlarındadır.
Yaşasın işçi sınıfımız!
Yaşasın işçilerin direnişi!

İzmir’de binlerce kadın savaşa, kadın cinayetlerine,tacize tecavüze,çocuk istismarlarına,sömürüye,işten atılmalara,karşı isyan etti.

İzmir Kadın Platformunun çağrısıyla ÖSYM önünde binlerce kadın bir araya gelerek Alsancak Türkan Saylan Kültür Merkezi önüne yürüdü. Kadınlar, yürüyüşe mor renkli eldivenler, mor giysileri ile katıldı. Kadınlar kapitalizm ve faşizm tarafından önü açılan, kışkırtılan kadın cinayetlerine, tacize, tecavüze, çocuk istismarlarına, yoksulluğa, sömürüye, işten atılmalara, Suriye’de savaşa karşı haykırdılar.
Yürüyüşe sendikalı oldukları işten atılan SF işçileri, DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu, HDP İzmir Milletvekili Serpil Kemalbay ve Muş Milletvekili Gülistan Koçyiğit’ de katıldı.Türkçe ve Kürtçe olan basın açıklamasını Didar Gül, Nagihan Sümen, Eren Saran okudu.
Açıklama şöyle;
“8 Mart 1857’de ABD’de ağır çalışma koşullarına, uzun çalışma saatlerine ve düşük ücretlere karşı greve çıkan dokuma işçilerine polis saldırısı sonucu çoğunluğu kadın 129 işçi yanarak can verdi. İkinci Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı’nda Clara Zetkin’in önerisiyle 8 Mart 1910 yılından beri kadınların birlik mücadele ve dayanışma günü olarak sokaklara çıktığı gün oldu. Tam 120 yıldır her yıl 8 Mart’ta kadınlar olarak dünyanın her yerinde kapitalizme, yoksulluğa, savaşa, şiddete, ayrımcılığa, ataerkiye karşı eşitlik ve özgürlük talepleriyle sokaklara çıkıyoruz. Bugün de yine aynı sebeplerle sokaktayız. Her gün bir kız kardeşimiz, şiddet yüzünden, yoksulluğun, yoksunluğun, yalnızlığın bunaltması yüzünden, ağır çalışma koşulları, uzun mesailer ve iş yerinde alınmayan önlemlerin yarattığı işçi cinayetleri yüzünden aramızdan koparılırken; biz, kopmaz bağlarla birbirimize sarılmak, o bağlarla birbirine ve hayata sımsıkı tutunan kadınların sayısını çoğaltmak üzere buradayız.
YAŞASIN KADIN DAYANIŞMASI
Tek adam iktidarının ekonomide, siyasette, eğitimde, sağlıkta toplumsal yaşamın her alanında sürdürdüğü kadın politikası kadınların evde, işte, okulda, fabrikada, sokakta her alandaki eşitsizliğini giderek derinleştiriyor, kadına yönelik şiddeti daha da artırıyor. Her ay onlarca kadın katlediliyor, yüzlercesi şiddet görüyor, tecavüze uğruyor. Kadına yönelik şiddeti önlemek bir yana daha da katmerlendirecek yargı ve meclis kararlarına imza atılıyor. Mücadeleyle kazanılmış ve yasalarla garanti altına alınmış haklarımıza göz dikiliyor, uluslararası sözleşmeler ve yasalar kaldırılmak isteniyor.
İşçi, emekçi, genç, yaşlı, Türk, Kürt, Ermeni, Suriyeli, göçmen, biseksüel, lezbiyen kadınlar ve transerkekler, nonbinaryler, queerler olarak gün geçtikçe daha fazla tedirgin olarak çıkıyoruz sokağa; sokaklar bizler için giderek daha güvensiz hale geliyor … Milyonlarcamız ev içinde yaşadığı şiddetle baş başa; başvuracağımız devlet mekanizmaları çalışmıyor, şiddetten kurtularak yeni bir yaşam kurma olanakları gün geçtikçe daha da daraltılıyor çünkü…
KADIN YAŞAM ÖZGÜRLÜK
JİN JİYAN AZADİ
Çalışmak için daha yola çıkarken ayrımcılıkla, eşitsizlikle karşı karşıya kalıyoruz. İşe ulaşım dert, iş yerinde çalışmak dert, çalışarak geçinmek dert, geçim zorluklarıyla hayatı sürdürmek dert! Genç kadınlar olarak ne istihdamda ne eğitimde yer alabiliyor, çalışmak istediğimizde “eğitimsizlik”, eğitim almak istediğimizde “parasızlık” yüzünden iki kat zorluk çekiyoruz. Yurtta barınmak, kampüste var olmak, sokakta özgür olmak genç kadınlara çok görülüyor!
Çocukların, hanedeki engelli ve yaşlıların bütün hayati ihtiyaçlarını tek başımıza karşılamak zorunda bırakılıyoruz. Kreş yok, engelli ve yaşlı bakım merkezi yok, bakım yükünü kadının sırtından alacak bir devlet politikası yok! Kadınlar hayatlarının en verimli, en hayat dolu zamanlarını ömür törpüsü bakım yükleri ve ev işleriyle harcamak zorunda bırakılıyor. Sermaye yanlısı AKP iktidarının “muhafazakar toplum” inşası planının bir parçası olarak kadınlar gelenek ve din kıskacında kuşatılıyor, evin yüksek duvarları ile sanayinin acımasız dişlileri arasında çiğnenmeye mahkum ediliyor.
GÖRÜNMEYEN EMEK SESİNİ YÜKSELT
Sebebi olmadığımız krizin tüm yükü herkesten çok biz kadınların omuzuna yıkılıyor. Erkek egemen kapitalist sistem yüzünden kadınlar esnek, kuralsız, güvencesiz, kayıt dışı bir biçimde, kat kat sömürülerek, doğum izni, süt izni, kreş hakkı gibi haklarımıza tek tek göz dikilerek çalışmak zorunda bırakılıyor. Hem evde hem işte çalışan kadınlar, işyerlerinde aynı işi yapan erkeklere oranla daha düşük ücretler alıyor. Ne kadar çalışırsak çalışalım yoksulluk derinleşiyor, yoksulluk derinleştikçe şiddet ve sömürü katmerleniyor. İşten atılmalarda ilk olarak kadınlar hedef alınıyor, bu yüzden kadınlar üretim ilişkilerinin dışına itilerek ev içerisine ve “aileye” hapsediliyor. Bugün dünden daha çok kadın iş aramaktan vazgeçiyor ve eve hapsolmuş kadınlar işsizler ordusundan sayılmıyor. Bu ülkede binlerce kadının parça başı işlerle emeği görünmezleştiriliyor, emeklilik hakkı yok sayılıyor!
Her alanda kadın emeği sömürüsüne de emeğimizi gasp etmenize de izin vermeyeceğiz.
KRİZİN YÜKÜ PATRONLARA
YAŞASIN İŞ EKMEK ÖZGÜRLÜK MÜCADELEMİZ
Her gün yeni bir adaletsiz yargı kararına uyanıyoruz. Nadira Kadirova, Yelda, Rabia Naz, cinayetlerinde olduğu gibi katiller erkek devlet ve yargı eliyle korunuyor. Salıverilen kadın katilleri, hakkında soruşturma bile açılmayan çocuk istismarcıları, adeta pohpohlanan taciz, tecavüz failleri, indirim üstüne indirim alarak cezaları kuşa çevrilen kadın düşmanlarıyla şiddet, taciz ve istismar adeta teşvik ediliyor. Binlerce trans, biseksüel, lezbiyen cinsel yönelimleri nedeniyle yok sayılıyor, katlediliyor, katilleri aklanıyor.
Buradan bir kez daha sesleniyoruz. Bir kişi daha eksilmeye tahammülümüz kalmadı. Emeğimizi sömüren, şiddeti körükleyen yasa ve uygulamalarınızı kabul etmiyoruz. Sözde eşitlik değil gerçek eşitlik istiyoruz. Her gün sokaklarda, adliye önlerinde, sosyal medyada, kadın ve lgbti+ derneklerinde, hukuk kurumlarında gerçek adalet için dayanışmayı büyütmeye devam edeceğiz. Şule Çet, Alara Karademir, Helin Palandöken davalarında olduğu gibi adaleti siz sağlamayacaksanız, kadın dayanışması sağlayacak.
Bugün buraya bu dayanışmayı daha da büyütmeye geldik .
Ve tekrar soruyoruz. Gülistan Doku nerede?
Rabia Naz, Nadira ve Yelda’nın cinayet davasında neyi örtbas etmek istiyorsunuz, kimi koruyorsunuz?
ERKEK ADALET DEĞİL GERÇEK ADALET
KADIN CİNAYETLERİ POLİTİKTİR
Yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklarla mücadele vaadiyele iktidara gelen AKP hükümeti, Elazığ depreminde Kızılay tartışmalarıyla ortaya saçıldığı gibi ülke yer altı ve yer üstü kaynaklarını yandaş sermayeye peşkeş çekip, karşılığında kamu kurumları aracılığıyla cemaatlere para aktarırken, vergilerinin hesabını soran kamu emekçilerine, ağaca, torağa, suya sahip çıkan, köylü kadınlara polis copları, tazyikli su, biber gazı ile saldırıyor. Aynı erkek devlet şiddetine karşı dünya kadınlarıyla dayanışma için dans eden, duruşma salonlarında dava takibi yapan kadınları yerlerde sürüklüyor, gözaltılarla davalarla sindirmeye çalışıyor. Cevabımız hazır,
SUSMUYORUZ KORKMUYORUZ İTAAT ETMİYORUZ
İçerde ve dışarıda savaş politikasındaki ısrar en çok kadınlara zarar veriyor. Irak’ta Suriye’de Libya’da girişilen her operasyon bir yandan binlerce dolara yani daha çok yoksulluğa mal olurken, diğer yandan binlerce insan yerinden yurdundan ediliyor, en çok da kadınlar ve çocuklar mülteci olmaya itiliyor. En son İdlib’de gerçekleşen saldırıda olduğu gibi yoksul ailelerin ocağına ateş düşüyor. Ölen askerlerin ardından annelerinden “vatan sağ olsun” demesi bekleniyor.
Suriye politikasında sıkışan AKP iktidarı, mültecileri Avrupa ülkelerine karşı koz olarak sınırlara sürüyor. Bu karda kışta, kadın çoluk çocuk demeden insani tüm koşullardan uzak bir şekilde sınırda beklemelerine, umutlarının, hayatlarının tükenmesine, insan kaçakçılarının elinde ölüme gitmelerine göz yumuluyor.
Emperyalist çıkarlar uğruna girişilen savaş, asıl sebebi göçmenlermiş gibi gösterilerek yoksul halklar birbirine kırdırılıyor.
Sınırlara gitmeyen binlerce göçmen kadın, yaşadıkları korku bir yana, daha çok sömürü, baskı ve tacize maruz kalıyor, kimlik problemi, geri gönderme kararları yüzünden yaşadıklarına ses dahi çıkaramıyor.
Silah tekellerinin çıkarını “milli çıkar” diye önümüze serenler bilsinler ki
Bizim sizin karınıza feda edeceğimiz ne bir çocuğumuz ne de bir canımız var. Ülkede demokrasi, bölgede barış istiyoruz. Suriye topraklarından çıkılmalı, bölgeye emperyalist müdahalelere son verilmelidir.
KADINLAR SAVAŞ İSTEMİYOR
Her gün televizyonlardan, gazetelerden, sosyal medyadan, ders kitaplarından, okul sınıflarından kadınların “insanlığını” sorgulayan karanlık fikirler; adına din adamı, akademisyen, gazeteci, dernek yöneticisi, devlet adamı denen gericilik odakları tarafından boca ediliyor üzerimize! Kadınları erkeklerle eşit görmeyen, kadınları eşit haklara sahip yurttaşlar değil, adeta erkeğin köleleri haline getirmek isteyen, kadınların mücadeleyle kazanılmış haklarını bu karanlık zihniyetleriyle yok etmeye çalışanlar günden güne daha güçlü çıkarıyorlar seslerini. Çünkü bu cüreti onlara devletin tüm olanaklarını ve kurumlarını kullanan iktidar veriyor!
Biz biliyoruz ki bu karanlık ancak bin bir derdin ortasında bir başına kalmak istemeyen, birlikte olursak güçlü olacağını bilen kadınların dayanışmasıyla aydınlanır.
Bunun için buradayız.

YAŞASIN KADIN DAYANIŞMASI
Ve biz yalnızca Türkiye’de değil dünyadayız.
Biz Hindistan’da ödenmeyen ücretlere karşı greve çıkan 30 bin sağlık emekçisi, Meksika’da katledilen kadın cinayetlerine karşı sokaklara çıkan kadınlarız, Irak, Lübnan, Rojava, Ekvador ve Şili’de kapitalizme, emperyalist savaşlara karşı insanca bir yaşam ve eşitlik talepleriyle sokaklara çıkan halkların en önünde yer alanlarız. İsviçre’de gerçek eşitlik, ücrette adalet talepleriyle mücadeleyi büyüten, İrlanda, Arjantin’de kürtaj hakkı için sokakları dolduran kadınlarız.
Biz Gaziemir serbest bölgede sendikalaştığı için işten atılan Sf Trade işçileriyiz, sendikal hakları için direnen Bergama Belediyesi işçileriyiz, biz daha iyi koşullarda çalışmak ve yaşamak isteyen, atölyelerde, fabrikalarda, hastanelerde, okullarda, tarlalarda olan kadınlarız, biz ölmek istemiyoruz diyen Emine Bulut’uz, biz halkların kardeşliği diyen, barışta ısrar eden kadınlarız, biz ötekileştirilmeye, yok sayılmaya karşı mücadele eden lezbiyen, biseksüel, translarız.
KADINLAR ARTIK SUSMAYACAKLAR SUSMAYACAKLAR SUSMAYACAKLAR
Kapitalizme, cinsel, sınıfsal, ulusal sömürüye, ataerkiye, baskı ve zorbalığınıza karşı dayanışmayla güçlenecek, dünyayı değiştirmek için mücadelemize devam edeceğiz.
Eşit, özgür, bir yaşam için, krize, savaşa, şiddete, sömürüye karşı yan yana gelmeye, sesimizi yükseltmeye devam edeceğiz.
Daha fazla kar isteyen sermayenin ve sermaye yanlısı AKP/ Erdoğan iktidarının yarattığı ekonomik krizin faturasını ödemeyeceğiz,
Biz kadınlar, sömürüye karşı emeğimize sahip çıkıyoruz!
Eşit işe eşit ücret talep ediyoruz!
Doğum izni süresinin 20 haftaya çıkarılmasını istiyoruz.
30 işçinin çalıştığı işyerlerine cinsiyete bakılmaksızın kreş zorunluluğunun getirilmesini istiyoruz.
Her mahalleye ücretsiz kreş ve bakım evleri istiyoruz.
Kayıt dışı, kuralsız, esnek ve yarı zamanlı çalışmanın yasaklanmasını, kadınlara güvenceli iş olanaklarının yaratılmasını istiyoruz.
Mülteci haklarının tanınmasını istiyoruz.
Kadın danışma ve dayanışma merkezleri, tecavüz kriz merkezleri açılmasını istiyoruz.
Kadın cinayetlerinde “iyi hal” indirimlerinin sona ermesini istiyoruz.
KHK’larla bir gecede ekmeğinden olan, sosyal ve politik yaşamdan uzaklaştırarak eve kapatılmak istenen kamu emekçisi kadınların işe geri dönmesini istiyoruz.
Mücadelelerle kazanılmış, kayyumlar ve tutuklamalarla elimizden alınmak istenen eş başkanlık hakkımızı elimizden almanıza izin vermeyeceğiz.
Erkek şiddeti ile katledilen, katilleri aklanmaya çalışılan kadınların hesabını hep birlikte soracağız.
Daha önce defalarca geri çektirdiğimiz o yasayı meclisten geçirtmeyecek, çocuk istismarını aklatmayacağız.
İstanbul Sözleşmesi, 6284 sayılı yasa, nafaka hakkı gibi haklarımızdan vazgeçmeyeceğiz.
Yaşanılabilir bir dünya için barışı, laikliği, eşitliği savunmaya devam edeceğiz.
YAŞASIN 8 MART MÜCADELEMİZ
İZMİR KADIN PLATFORMU”

İzmir Kadın Platformu SF Trade’de işten atılan ve işe geri dönmek için direnen kadın işçileri ziyaret etti.

İzmir Kadın Platformu İzmir Serbest Bölgede faaliyet gösteren SF TRADE şirketinde sendikaya kayıt oldukları için işten atılan ve 140 gündür Direnişlerini sürdüren 4 Kadın işçiyi ziyaret etti.

İzmir Kadın Platformu 8 Mart Dünya Kadınlar Günü öncesinde sendikalaştıkları için işten çıkarılan SF Trade İşçileri ile dayanışma amacıyla Gaziemir’de bulunan Ege Serbest Sanayi Bölgesi önünde müzik dinletisi ve serbest kürsü ile fikir, görüş paylaşımı gerçekleştirdi.

Etkinliğe İzmir Kadın Platformu katılımcıları olarak İzmir Kadın Meclisleri, Kadınlar Birlikte Güçlü ve siyasi parti temsilcileri de katıldı. Kadınlar ‘SF Trade İşçisi Yalnız Değildir’ yazılı pankartını taşıdı. “SF işçisi yalnız değildir, sendika haktır gasp edilemez, jin jiyan azadi, yaşasın kadın dayanışması, sendika hakkımız gasp edilemez, yaşasın kadın dayanışması” sloganları atıldı.

İlk olarak direnen dört kadın işçi ayrı ayrı İzmir Kadın Platformu üyesi kadınlara hoş geldiniz dedi.

İlk olarak konuşan Deriteks Sendikası Uluslararası İlişkiler Sekreteri Şeyda Çelikel, işyerlerinde baskıların her gün daha da artarak devam ettiğini belirtti. Şeyda, “Mücadelemizi uluslararası platforma taşıyarak gerek üretim yaptıkları markalara gerekse sendikalarla iletişim halinde olduğumuzu ve çözüme doğru sosyal diyalog yöntemi ile ilerlediğimizi bildirmek isteriz. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günümüzü burada kutluyoruz” dedi.

Ardından İzmir Kadın Platformu adına söz alan Günseli Kaya, “8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar gününün önemine değinerek, “Bu mücadele kadınların eşitlik mücadelesidir. Bu mücadele emeğin özgürleşmesi için sendikal mücadelede yerlerini alıp mücadelenin önüne geçen kadınların gündür. Bu mücadele bütün dünyada 1910 yılından bu yana işçi emekçi kadınların mücadeleden vazgeçmeyeceklerini gösteren simge bir gündür” dedi. “İşçi sınıfının en yoğun çalıştırılanı olan kadın işçiler. Bu mücadelenin sonunda kadınlar bayrağı eline alıp eşitlik mücadelesini yukarıya taşıyacaklardır. Tarih göstermiştir ki kazananlar sadece direnenler olmuştur. İşte biz mücadeleyi okul gibi gören bu işçi arkadaşlarımızın kendilerinin ifadesiyle değişip dönüştükleri dostları ve düşmanlarını tanıdıkları dostlarını yanlarına aldıkları bu koşullarda mutlaka başarıya ulaşacaktır” diye konuştu

İ

Konuşmanın ardından Viyan Kadın Korosunun dinletisi gerçekleşti. Müzik dinletisinin ardından ise etkinlik devam etti.

Deriteks Sendikasından Ceren “Direnişçi kadınların baskı ve mobbing sonrası sendikaya üye olduğunu, baskıların devam ettiğini söyledi. İşçilerin hatasız üretim yapmak için zorlandığını, işten çıkarılmak için tehdit edildiklerini kaydeden Ceren, “Şube başkanının paylaşımları örnek gösterilerek yüksek meblağlı ceza davaları açmak için tehditlerde bulunuyor. Davaları açtıkları zaman şube başkanı ve 4 arkadaşımız Ankara’ya TBMM’ye yürüyecek. O zaman da sizlere destek bekliyoruz. Dedi Ceren İKP’nin pankartının mücadele boyunca asılı kalacağını belirtti

Deriteks Sendikasından Fatma Alökmen, kadınların üzerindeki baskıların AKP iktidarı ile daha da katlandığını dile getirdi. Fatma, “Fabrikadan sokaklara, okul sırlarına her yerde kadınlar daha çok baskıya maruz kalıyor. Tekstilde mobbingin en fazlasını kadın işçiler yaşıyor. Türkiye’deki kriz var ve krizin yükü kadınların sırtında. İlk kapı önüne konan kadın işçiler oluyor. Sendikalı oldukları için işten atılıyorlar” diye konuştu.

KHK eliyle bir gecede çalışma hakkından, işinden, ekmeğinden edilen kamu emekçileri Karşıyaka Çarşı girişinde 138. oturma eylemini yaptı. KHK’li kadın emekçiler, 8 Mart’a Emekçi kadınlar gününe gidilirken, 138.oturma eyleminde haklarını ve taleplerini haykırdılar.

KHK eliyle bir gecede çalışma hakkından, işinden, ekmeğinden edilen kamu emekçileri Karşıyaka Çarşı girişinde 138. oturma eylemini yaptı. KHK’li kadın emekçiler, 8 Mart’a Emekçi kadınlar gününe gidilirken, kadına yönelik şiddetin , savaşın, militarizmin, gericiliğin, şiddetin, yoksulluğun, güvencesizliğin ivme kazanarak arttığı ve İstanbul’da 1-10 mart tarihleri arasında basın açıklaması ve yürüyüş, miting vb etkinliklerin yasaklandığı koşulları değiştirmek için 138.oturma eyleminde haklarını ve taleplerini haykırdılar.

Açıklamayı Dilek Kanlıbaş Demir yaptı. açıklama şöyle;

Doğa Benim, Üreten Benim, Emek Benim, Yaşam Benim, BEN KADINIM!

8 mart 1857’te New york’ta kadın işçilerin uzun çalışma saatlerine, kölelik koşullarına karşı direnirken katledilişlerinin 163. yılında, bu 8 martta da, itirazlarımızı, isyanımızı, mücadele inadımızı kuşandık el ele alanlardayız.

Evet; 1957’den bu yana hak almak ve özgür olmak için yürüttüğümüz mücadele tarihimizle çok yol aldık. Ne var ki, rengimiz, dilimiz, inancımız farketmeksizin, haklarımıza, kazanımlarımıza saldırılar, katmerli sömürü, baskı ve şiddet artarak devam ediyor.

Yağma, talan, aşırı kar hırsı, ekosistemi yok edecek düzeye ulaştı. Eşitsizlik, işsizlik, yoksulluk, açlık, savaş, göç, ölüm akıl almaz boyutlarda. Buna karşın, yoksul halklar, emekçiler, kadınlar, gençler ve doğa “bu böyle gitmez” diyerek haykırıyor. Otoriter ve popülist iktidarlar varlıklarını sürdürmek için bu haykırışları susturmak istiyor ve baskıyı, savaş politikalarını, şiddeti artırıyor.

Kadınlar baskılara boyun eğmiyor,yeryüzünün her yerinde direniyor, tarih yazıyor,
Yoksulluğa, işsizliğe, güvencesizliğe, köleliğe, savaşlara,doğa ve yaşam alanlarının talanına karşı yükselen halk isyanlarında en önde yer alıyor,
Yaşamlarına, emeğine, bedenine, kimliğine sahip çıkıyor, meydanları dolduruyor.
Şiddete, tacize, tecavüze, cinsiyetçiliğe, eşitsizliğe, ırkçılığa ve kadınların inkarına yönelik politikalara karşı özgün, yeni ve yaratıcı direnişlerini birbiriyle buluşturuyor.
Şili’de başlayan ve dünyanın her yerinden milyonlarca kadının eşlik ettiği,asıl failin yüzüne “katil, tecavüzcü sensin” diye haykıran lastesis dansımızda olduğu gibi iktidarlarını sürdürmek isteyenlere büyük korku salıyor.

Güvencesizlik, sömürü, ekonomik kriz, savaş ve şiddet sarmalına mahkum değiliz!

Bugün ülkemizde, kamudaki istihdam parçalı, performansa dayalı, esnek, güvencesiz bir yapıya dönüştürüldü. Bu dönüşüm beraberinde bize, daha fazla eşitsizlik, yoksulluk, ayrımcılık, cinsiyetçilik, şiddet, taciz ve mobbingi getirdi. Bu kölelik koşulları, baskıyla, örgütlülüğümüz parçalanarak kabul ettirilmek isteniyor. Ucuz ve güvencesiz yedek iş gücü olarak değerlendirilen kadın emeği ancak iş ve aile yaşamı uyumlaştırma anlayışıyla, istihdamda kendine yer bulabiliyor. Kamusal hizmetlerin kısıtlanmasının en başında, bakım sorumluluğunun kadınlara yüklenmesi geliyor. Haklarımız bir bir elimizden alınıyor. Din siyasallaştırılıyor, eşitsizlik fıtratla açıklanıyor. Savaşın, göçün ve ekonomik krizin en yakıcı sonuçlarını yine kadınlar yaşıyor.

Tüm bu politikalar siyasi iktidarın tercihi. Ülke kaynakları istenirse, savaş, rant, belli kesimler yerine kadınların, emekçilerin, gençlerin, tüm toplumun ihtiyaçları yerine kullanılabilir. Bizim tercihimiz yaşanabilir özgür, eşit ve sömürüsüz savaşsız bir ülke ve bir dünyadan yana!

Sevgili kadınlar,
Bize baskı, sömürü ve şiddet dışında bir şey vaat etmeyen ataerkil kapitalist sisteme karşı tarihimizden aldığımız gücümüzle mücadelemizi sürdürüyoruz.Çünkü adil, eşit ve özgür bir yaşamın biz kadınların mücadelesi ile kurulabileceğinin farkında olarak dünden bugüne her biri yaşamsal değerde olan haklı taleplerimizle bugün yine 8 mart alanlarındayız.
KESK olarak kadın emekçilerin öne çıkardığı dört ana talebinin acilen karşılanması gerektiğini buradan bir kez daha ifade etmek istiyoruz:

● Doğum izinleri arttırılmalı,
● 8 Mart kadınlar için ücretli izin günü sayılmalı,
● Kapatılan kamu kreşleri açılmalı,
● Kadın ve eşitlik bakanlığı kurulmalıdır.

Halkları düşmanlaştıran, kutuplaştırıcı, ayrımcı politikaların ve savaşın gölgesinde yaşamlarımızın yok edilmesine, savaştan, yoksulluktan kaçan mülteci kadınların uğradığı katmerli sömürüye ve şiddete, bizi her geçen gün daha da yoksullaştıran, yaşam koşullarımızı zorlaştıran ekonomik krizdeki sorumluluklarını militarist söylemlere örtbas etmek isteyenlere ve kendi gibi düşünmeyen herkesi hedef gösterenlere karşı barış içinde yaşam hakkımıza sahip çıkıyoruz.Sözümüzle, itirazlarımızla, haklı mücadelemiz ve haklı taleplerimizle sesleniyoruz:
*Eşit işe eşit ücret sağlanmalı
*İş yerinde şiddeti, ayrımcılığı ve mobbingi önleyen düzenlemeler yapılmalı
* Esnek-güvencesiz-kayıt dışı ve taşeron çalışmaya, kiralık işçilik uygulamasına son verilmeli, güvenceli iş, güvenli yaşam koşulları sağlanmalıdır.
*Kadınlara ve lgbti+’ lara yönelik her türlü şiddeti ve ayrımcılığı önleyici yasal düzenlemeler acilen yapılmalı,
*Grevli toplu sözleşme hakkı, sendikal hak ve özgürlüklerimiz önündeki engeller kaldırılmalı,
* Kamu kurumlarının bütçeleri toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifiyle hazırlanmalı,
*OHAL komisyonu derhal lağvedilmeli, KHK’lerle haksız hukuksuz yere işten çıkarılan tüm emekçiler görevlerine iade edilmeli,
*Kadınlar için daha fazla yoksulluk, şiddet, göç ve ayrımcılık anlamına gelen savaş politikaları son bulmalı. Eşit ve özgür biçimde barış içinde bir arada yaşamın sağlanacağı demokratik koşulların oluşması sağlanmalı,
*Eğitim ve sağlık alanı başta olmak üzere kamusal alanın tümüne yayılan dinselleştirme politikalarından vazgeçilmeli,
*İstanbul sözleşmesi başta olmak üzere kadınlardan yana imza atılan uluslararası sözleşmelerin gereklikleri yerine getirilmelidir. Ve diyoruz ki,
Çözüm, sorunları yaratan ve artıranlarda değil, örgütlü kadın mücadelesinde, Bizler milyonlarız, haklı olanlarız. Gelin her birimiz haklı taleplerimizi, mücadeleyi sahiplenelim. Kazanalım.

Yaşasın Örgütlü Kadın Mücadelesi!
Yaşasın 8 mart!

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri; “Savaşa hayır” demenin bile yasaklandığı, insanlıktan giderek uzaklaşılan şu günlerde hepimizin üstüne düşen en önemli görev, barış talebini daha yüksek sesle dillendirmektir.ne bu savaş bizim savaşımız ne de insan yaşamı pazarlık unsurudur.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, Savaşa karşı Dİsk Ege Bölge temsilciliğinde basın açıklaması yaptı. Açıklamayı
KESK Şubeler Platformu temsilcisi Mustafa Güven yaptı.

Açıklama şöyle:

“Önceki basın açıklamalarımızda AKP iktidarının, ülkeyi her alanda uçuruma sürüklediğini belirtip, halkımıza çağrı yapmıştık: Yaşanan felaketlere sessiz kalmayın, gerçekleri öğrenmeye ve hesap sormaya her zamankinden fazla ihtiyacımız var.

İdlib’te uzun zamandır yaşanan felaketlere baktığımızda ciddi anlamda bir bataklığa saplandığımızı görebiliriz. Siyasi iktidarın, Suriye’ye yönelik yıllardan beri süren ve saklama gereği görmediği alt emperyal hevesleri, sonunda beklenen noktaya geldi ve Türkiye, cihatçı çeteleri savaşına vekil atama aşamasından, Suriye’ye karşı bizzat taraf olma aşamasına geçti. AKP’nin, başlıca iki emperyalist güç olan ABD ile Rusya arasında dönemsel olarak gidip gelen dış politika çizgisinin yolu, yıllardır öngörüldüğü üzere nihayetinde bataklığa çıkmıştır. İktidar, kendi adına geri dönüşü olmayan bir yola girmiş, bir bütün olarak ülkeyi peşinden sürüklemektedir.
İdlib’e yönelik saldırının başladığı ilk günlerden beri bölgeden gelen görüntüler, TSK mensubu askerlerin Türkiye ve birçok ülke tarafından “terör örgütü” ilan edilen, daha dün Kayseri’de bir üyesi gözaltına alınan Heyet Tahrir El-Şam (HTŞ) ile birlikte hareket ettiğini, HTŞ üyesi cihatçı teröristlerin, ülke emekçilerinin alınterinden kesilen vergilerle alınan askeri teçhizatı kullandığını gösteriyor. TSK ile birlikte savaşan cihatçıların içinde, başta 10 Ekim Ankara Garı katliamı olmak üzere insanlığa karşı sayısız suç işleyen IŞİD’in eski üyelerinin de bulunduğu iddialar arasında. “Emevi Camii’nde namaz kılmak” amacıyla yola çıkanlar, ülkenin gençlerini ve kaynaklarını amaçları için heba etmekteler. İdlib’deki çatışmalarda daha şimdiden MSB’nin açıklamalarına göre 33 gencimiz yaşamını yitirirken savaşın birkaç günlük maddi boyutu ise milyarlarla ifade edilmekte. Yurt dışı kaynaklarca ise saldırılarda ölen askerlerin sayısının 100’den fazla olduğu iddia ediliyor. Bu konuda da kamuoyundan gerçeklerin saklandığı şüphesi yaygın.

Bunlar yaşanırken, hepimizin şahit olduğu üzere, siyasi iktidar savaş mağduru mültecileri Batı ülkelerine karşı bir koz olarak kullanırken, buna en çok Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın söylemlerinde şahit olmaktayız. Avrupa Birliği ülkeleri karşısında bulduğu her fırsatta bir tüccar edasıyla mültecilere fiyat biçen, maddi ve stratejik isteklerine ulaşmak için mülteci sopasını sallayan Cumhurbaşkanı Erdoğan, dün “kardeşlerimiz” dediği mültecileri bugün bir baskı unsuru olarak Avrupa ülkelerinin sınırlarına dayanmaya zorluyor. Hükümet kanadından yapılan ve mültecilerin Yunanistan ve Bulgaristan tarafına geçişlerine göz yumulacağını belirten açıklamalarla, batı sınırlarımızda ve denizlerimizde insanlık tarihinin en utanç verici görüntülerine şahit olmaya başladık. Daha iyi bir yaşam umuduyla Avrupa’ya geçmeyi amaçlayan Suriyeli, Afganistanlı, Pakistanlı, İranlı ve daha birçok ülkeden on binlerce mülteci, buldukları her türlü araçla sınırlara akın etti. Medya, saraydan aldığı talimatla canlı yayınlarına botlara binen mülteci görüntülerini aktarırken, insan kaçakçılarına sıradan birer ticaret erbabıymış gibi mikrofonlar uzatıldı. Yaşananlara paralel olarak, çeşitli illerden başta Suriyeliler olmak üzere, mültecileri hedefleyen ırkçı saldırı ve linç girişimleri haberleri gelmekte. Bu saldırıların, Türkiye’nin “pazarlık” gücünü arttıracak şekilde mültecileri sınıra gitmeye zorlamak adına “çeşitli kesimlerce” teşvik edildiği ve desteklendiği, bunlara göz yumulduğu kaygısı taşımaktayız.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri olarak çağrımız tüm yurttaşlaradır: “Savaşa hayır” demenin bile yasaklandığı, insanlıktan giderek uzaklaşılan şu günlerde hepimizin üstüne düşen en önemli görev, barış talebini daha yüksek sesle dillendirmektir. Savaş ve yıkım politikalarıyla geleceğimizi karartanlara dur demek, iktidarın ekonomik ve toplum yaşamına yönelik politikalarından kaynaklanan birçok sorunda günah keçisi olarak işaret edilen, oysa Türkiye’nin de aralarında olduğu çok sayıda ülkenin emperyal heveslerle sürdürdüğü savaşın sonucu ve kurbanı olan mültecilerle kardeşleşmeyi ve dayanışmayı güçlendirmektir.”

Suriye’de savaşa hayır!

İdlib de 33 asker yaşamını yitirdi. Onlarcası tedavi altında ve yoğun bakımda tedavi görüyor. Bu acı kayıp siyasi iktidarın, Suriye ve Libya’da dünyanın güçlü iki emperyalist devletinin rekabetçi kapışmasına, savaşa müdahil olması, silahlı birlikler bulundurması, üsler kurması ve savaş politikaları izlemesinin sonucudur.

TSK güçlerine saldırıyı, Rusya’nın yaptığı ancak bunu resmen üstlenmekten kaçındığı görülmektedir. Siyasi iktidar da bu saldırıdan Rusya’yı değil Suriye’yi sorumlu tutmayı tercih etmektedir. Rusya bu saldırıyı yaptığını resmen açıklamadı. Rusya Savunma Bakanlığı’nın yaptığı açıklamada “Saldırıyı Suriye Hava Kuvvetleri yaptı. Saldırıyı terör gruplarının olduğu yerlere yaptı ve TSK unsurları bunların arasında bulunuyordu” denmektedir. Geçtiğimiz günlerde de Esad iktidarı, Türkiye’nin gözlem noktalarından askerlerini çekmelerini ve Suriye topraklarını terk etmelerini istemişti.

Tüm bu çağrılara karşın siyasi iktidar, İdlib’de askerleri çekmeyip, gözlem noktalarında dinci-cihatçı örgütlerle birlikte hareket ederek Esad iktidarına karşı Suriye topraklarında savaşmaktadır. Siyasi iktidar Suriye hava sahasının kapatıldığı koşullarda, savaş politikalarını sürdürmektedir ve yaşanan ağır asker kayıpları bu ısrarın, bu politikanın sonucudur.

Siyasi iktidar, batı ülkelerini ve NATO’yu harekete geçirmeye çağırarak bölgeye müdahaleyi meşru görme, gösterme çabasındadır. Bu politikayla ABD ve Avrupalı emperyalist devletleri yanına çekip kalkan yapmayı ve savaşı büyütmeyi istemektedir. ABD ise Türkiye’yi Rusya ile karşı karşıya getirmeye, bu arada siyasi iktidarı ABD politikalarıyla uyum içerisinde Ortadoğu dizaynına uymaya zorlamaktadır.

AKP iktidarı savaş nedeniyle Suriye’den göç edenleri, HTŞ ve diğer cihatçı unsurlar da dahil, sınırlara göndererek savaşın yarattığı insanlık dramını da koz olarak kullanmaktadır. Sınır kapılarını açmayı, Avrupa ülkelerini göç tehdidi ile sıkıştırıp kendi politikalarını kabule zorlamaktadır

Siyasi iktidar savaş politikalarından geri çekilmelidir. Bölge halklarının ve halkımızın savaş politikalarından bir çıkarı yoktur. TSK Birliklerini Suriye topraklarından çekmelidir. Dinci-cihatçılarla ilişkilerini kesmelidir.

Türkiye’de bulunan bütün dinci-cihatçı örgütleri tasfiye etmelidir. Savaşın bir parçası olan göçmenleri pazarlık konusu yapmaktan vazgeçmeldir. Bölge ülkelerinden gelenlere mülteci statüsü verilmelidir. Başka bir ülkeye gitmek isteyen göçmenlere kapıları açık tutmalıdır.

Ülkemizde ve bölge ülkelerinde barış, özgürlük, demokrasiyi, kurmak, korumak, geliştirmek halkların kendi ellerindedir.

Suriye’de ve Libya’da savaşa hayır!

SURİYE ve LİBYA’daki SAVAŞ KİMİN?

Başta Ortadoğu ve Kuzey Afrika olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde, ne yazık ki hala mücadele dinamikleriyle çözülemeyen sorunlar yaşanmaktadır. Yüzyıllardan bu yana monarşik iktidarlar zor yöntemleriyle emekçi halkların ekonomik, siyasal, sosyal, kültürel haklarının kazanımı, kullanımına dönük örgütlülükleri engellemiştir. Demokratikleşmenin temel taşları olan emekçilerin sosyal, sendikal ve siyasal örgütlenmelerinin zorlukları, zayıflığı, işsizlerin, kadınların hak yoksunlukları ve örgütlenememiş olması, ulusal, etnik sorunların çözülememesi, din, mezhep farklılıkları nedeniyle yaşanan düşmanlıklar, çatışmalar ve bu sorunların türevi olan her şey kaotik bir iklim yaratmıştır.

Genelde dünya pazarlarına egemen olma, güncel olarak ta Ortadoğu ve kuzey Afrika da, petrol, doğal gaz başta olmak üzere enerji kaynaklarını kullanmak, denetlemek, ekonomik ve siyasal egemenlik sağlamak üzere emperyalist devletler birbirleriyle açıktan rekabet etmektedir. Bu kaotik iklimi kullanarak, kışkırtarak oluşturdukları çatışma, savaş koşullarında çatışan gruplara, taraflara silah, mühimmat satarak savaş tekelleri kar etmektedir.

Diplomasi alanında insan hakları argümanlarını kullanarak ülke halkının taleplerinin destekçisi gibi görünmek, etki alanı yaratmak ABD emperyalistlerinin en önemli yöntemlerindendir. ABD’nin politik çizgisine bir not düşerek, kendisiyle uyumlu olması durumunda siyasal iktidarların niteliğinin kesinlikle belirleyici olmadığını da söyleyelim. Bunun en somut ve açık örneği Ortadoğu’daki Arap ülkelerinin hemen hemen tamamında ABD’nin askeri üslerinin bulunmasıdır. Saydığımız bu ülkeler İran’ın batı sınırında yer almaktadır. Irak (9 üs), Kuveyt, Bahreyn, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Umman ABD askeri üslerinin olduğu ülkelerden bazılarıdır.

Emekçi halkların açlığa, sefalete, işsizliğe karşı hoşnutsuzlukları, örgütsüz karşı çıkışları, kalkışmaları emperyalist güçler tarafından manipule edilebilmektedir. Ekonomik yayılma, sömürü ve siyasi egemenlik peşindeki emperyal güçler islami tarikat veya çevrelerden yeni bağlaşıklar bulabilmekte, kendileriyle uyumlu çalışabilecek, dinci çevreleri iktidara taşımak için çaba harcamaktadır. Egemen olan iktidarlarla, kendilerine bağımlı kapitalist bir sistem dizayn etmekte sağlık, eğitim, ticaret ve finans sektörü dahil kapitalist düzenin tüm kurumlarında yeniden yapılaşma ile etki alanını da artırmaktadırlar.

ABD emperyalizmi Ortadoğu’nun petrol ve doğal gaz rezervlerini kullanmak, üzerinde kontrol sağlamak, enerji hatlarının güvenliği üzerinde nüfuzunu artırmak için ülkelerin iç sorunları üzerinden politikalar geliştirmektedir. Bu politikayla Libya, iç savaş ve çatışmalar bölgesi durumuna getirilmiştir. Libya’da ve Suriye’deki iç sorunlar; ekonomik, sosyal, siyasi sorunlar üzerinden tekelci kapitalistler iç çatışmaları tırmandırarak, vesayet savaşları aracılığıyla halklara kan ve acı yaşatmaya devam etmektedirler. ABD emperyalizmi, Suriye’de Rusya’nın etkisini kırmak, kendi nüfuz alanlarını kurmak için savaşı yıllarca bölgede tırmandırmıştır. Yeşil kuşak projesi kapsamında yarattığı dinci-cihatçı silahlı güçlerle savaşma bağlamında, işbirlikçileriyle Suriye’nin petrol bölgesinde egemenlik kurdu.

Emperyalizm özgürlük değil egemenlik ve nüfus peşindedir. Emperyalizm ve siyonizm mazlum halklara savaş, kan, zulüm ve sömürü götürür. Tarihi boyunca ABD emperyalizmi halklara hep düşmanlık yapmıştır. Suriye’de yaşayan etnik, ulusal aidiyeti, dini, mezhebi ne olursa olsun tüm halkların ve Kürt halkının emperyalizme ve bölge gericiliklerine karşı halkların eşit haklar temelinde oluşacak kardeşliği, dayanışması kardeşleşmesi, birlikte mücadelesi emperyalizmin geriletilmesi, halkların özgürleşmesi açısından önem taşımaktadır.

ABD emperyalizmi Suriye’deki Esad zulmüne karşı muhalifler üzerinden iç savaşı kışkırtmış, Esad diktatörlüğünün etkisini yıkmak için Esad muhaliflerini ve dinci, cihatcı silahlı güçleri destekleyerek, kendi nüfuzunu artırma politikası izlemiştir. Petrolü ve kaynaklarını ele geçirmek için Suriye’de silahlı güçleriyle varlık bulmuştur. Bu politika diğer yandan kendi siyasi ve ekonomik çıkarları için tehdit olarak gördüğü İran’ı da sıkıştırmayı, kuşatmayı da amaçlamaktadır.

Ülkemizdeki ABD politikalarının işbirlikçisi siyasi iktidar da ABD ve Rusya’nın bölgedeki nüfus çatışmaları arasında; pragmatist politikalarıyla savaşçı bir tutumla, bu iki emperyalist gücün arasında kendine yer açmaya çalışmaktadır. Suriye’deki dinci-cihatçı silahlı örgütler ile işbirliği içerisinde her türlü desteği vererek çatışmalardan çıkar sağlamak için Suriye toprakları üzerinde söz sahibi olmaya çalışmaktadır. Siyasi iktidar Suriye ve Libya’daki iç savaşın tarafı, silahlı güçleriyle çatışmanın ana unsurlarından biri durumuna gelmiştir. Suriye’de Esad muhalifi dinci-cihatçı silahlı güçlerle birlikte Esad diktatörlüğünü devirmeye çalışmakta. Libya’da ise Hafter silahlı güçlerine karşı, İslamcı Serrac hükümetini korumak ve desteklemek için gönderdiği askerleri ve Suriye’den taşıdığı dinci-cihatcı silahlı güçleri de kullanarak, savaşın fiilen sahada da tarafı durumuna geldi.

Rusya, İran ve Türkiye arasında yapılan Astana ve Soçi anlaşmalarına rağmen ABD ile Türkiye’nin desteklediği silahlı dinci-cihatcı güçler ile Suriye silahlı güçleri arasındaki sıcak çatışma ve askeri kayıpların şiddeti, çatışmaların ve daha büyük savaşların da habercisidir. Esad yönetimine bağlı silahlı güçlerle yer yer çatışmaların ve kayıpların yaşandığı İdlib’de savaşın gelecekteki sonuçlarının bugünkünden daha ağır ve vahim olacağı açıktır.

Suriye’de Esad iktidarı yabancı silahlı güçlerin kendi topraklarından çıkmasını istemektedir. İktidarın Suriye’de toprak ilhak politikası olmadığını belirtmesine karşın orada silahlı güçlerle bulunması, şeriatçı silahlı güçleri desteklemesi Suriye’de ve Libya’da nufuz alanlarına sahip olmak için askeri üsler kurmak ve dinci-cihatcı silahlı güçlerle birlikte iç savaşta taraf haline gelmenin ağır bedelleri karşımıza çıkacaktır. Emperyalizmin temsilcileri arasında mekik dokuyarak yapılan anlaşmalar ve hamleler ülkenin iç ve dış borç sarmalında ciddi bir ekonomik krize sürüklenmesi, savaş harcamalarının boyutları ve iktidarda kalmak için her şeyin mübah sayılmasınin bedeli, savaşın süresi ve ivmesi arttıkça ağırlaşacaktır.

İç savaşlarda, çatışma ortamlarında kadınlar, çocuklar başta olmak üzere halklar zarar görür, zorunlu göçler, çok yönlü travmalar yaşanır; başka ülkelerin silahlı güçlerinin işgali altındaki koşullarda insanların güvenli olması, sağlıklı yaşaması mümkün değildir. Suriye’den büyük göç hareketi karşısında siyasi iktidarın ve emperyalist devletlerin pazarlıkları, durumu koz olarak kullanmaları, Suriye’de sözde güvenli bölge politikası savaşın yol açtığı insani sorunları çözmekten çok uzaktır. İdlib’den beklenen göç dalgası iktidarın pazarlık konusu olamaz, olmamalıdır. Çözüm Suriye ve Libya’daki yabancı güçlerin ülkelerine dönmesi, ulusların kendi kaderlerini belirleme hakkını tanımasıdır.

Suriye, Libya ve tüm Ortadoğu halkları emperyalist müdahalelerden, emperyalizmin besleyip büyüttüğü silahlı dinci cihatçı, paramiliter güçlerden çok zarar gördü; yüz binlerce insan öldü, milyonlarca insan göç etmek zorunda kaldı. Libya ve Suriye’de savaşın tarafı olmak hiçbir şeye çare olmadığı gibi, emekçi halkımıza daha fazla vergi, pahallılık, can kaybı, kan ve gözyaşı demektir.

Suriye ve Libya’da eşit, özgür, demokratik bir düzen kendi halkları tarafından kurulacaktır. Suriye’de ve Libya’da bulunan bütün dış güçler, askeri güçler, cihatçı silahlı örgütler bu ülkeleri terk etmelidir. Suriye Suriyelilerindir. Libya Libyalılarındır.
Suriye’de ve Libya’da savaşa hayır!

Kadınlar Birlikte Güçlü Platformu, 8 Mart’ta ulaşımın ücretsiz olması için İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne başvuruda bulundu

Kadınlar Birlikte Güçlü Platformu, İzmir’de 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde ulaşımın ücretsiz olması için İzmir Büyükşehir Belediyesine dilekçe ile başvurdu. İzmir Büyükşehir Belediyesi önünde basın açıklaması yaptı. Açıklamayı Ayşenur Kizaroğlu okudu.
Açıklama şöyle,

“8 Mart yaklaşıyor. Her yıl milyonlarca kadın eşitsizliğe ve cins ayrımcılığına karşı sokağa çıkıyor. Kadın cinayetleri, kadına yönelik şiddet, taciz, tecavüz, yoksulluk, mobbing, ev içi emeğin görünmezliği ve daha birçok nedenle kadınlar 8 Mart’ta taleplerini dile getiriyor. Her geçen gün kadınlara dönük saldırılar artarken iktidar, bırakalım önlem almayı varolan yasaları bile uygulamıyor. 6284 sayılı yasa ve İstanbul sözleşmesi uygulansaydı bugün erkekler tarafından katledilen birçok kadın hayatta olabilirdi. Biz kadınlar kadın düşmanı politikalarla hayatımızın her alanın daraltılmasına ve cehenneme çevrilmesine karşı isyan ediyoruz.

Bugünde kadınlar olarak hakkımız olan bir talep için buradayız. 8 Mart vesilesiyle ulaşım araçlarının ücretsiz olmasını talep ediyoruz. Bu talebimizi içeren dilekçelerimizi Büyükşehir Belediyesine veriyoruz ve 8 Mart gününde kadınların bu yoksulluk ve kriz koşullarında eylem ve etkinliklere rahatça gidebilmeleri için tüm gün ulaşımın ücretsiz olmasını istiyoruz.

Belediyelerin kadın sığınma evleri açması, ücretsiz kreş ve bakım evleri açması, kadınlara istihdam sağlaması gibi kadınların hayatını kolaylaştırabilecek birçok sorumluluğun olduğunu hatırlatarak 8 Mart’ta ücretsiz ulaşım hakkının da bu sorumluluklar arasında olduğunu bir kez daha yineliyoruz.

Hayatlarımız ve haklarımız için tüm kadınlarla 8 Mart’ta alanlarda ve sokaklarda olmaya…

Yaşasın kadın dayanışması”

Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle Çeşme ve Urla acele kamulaştırma kararının İptali için Emek ve Demokrasi Güçleri dava açtı. Sermayeye peşkeş çekilmek istenen alanların İzmir halkının yararına kullanımı için kararlılıkla mücadele edeceklerini vurguladılar..

25 Ocak 2020’de Resmi Gazete’de yayımlanan 2054 sayılı Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle Çeşme ve Urla’yı yapılaşmaya açacak Cumhurbaşkanlığı kararı, meslek, çevre örgütlerini ve siyasi partileri harekete geçirdi. İzmir’e Sahip çık platformu bileşenleri TMMOB il Koordinasyon kurulu, İzmir Tabib Odası, İzmir barosu, Egecep, İmece-der, TİHV, Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi, HDP temsilcilerinden oluşan sekiz kurum Bölge İdare Mahkemesine dilekçelerini vererek hukuki mücadeleyi başlattı.

Bölge idare mahkemesi önünde açıklama yapan meslek ve kitle örgütü temsilcileri ve CHP İzmir Milletvekili Kani beko mücadelede ararlılıklarını belirttiler ve yöre halkına da mücadele çağrısı yaptılar.

TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu Sekreteri Melih Yalçın “Yarımada üzerinde, acele kamulaştırılma kararı alındı. Bu çok karşılaştığımız bir şey değil. Bizim bildiğimiz kadarıyla ilk kez yapılıyor. Alt yapısını çok önceden görüyorduk. Bu duruma karşı çıkmak adına 8 tane kurum acele kamulaştırılma konusunda danıştaya dava açtık. Bizim gördüğümüz şu; acele kamulaştırma ile vatandaşlarımızın uzun süredir sit alanı olan malına devlet tarafından el konulmuştur. Bu hukuksuz bir el koymadır. Biz buna izin vermeyeceğiz. Kamulaştırılma konusuna açtığımız dava sonrası, bölgenin turizm geliştirilme bölgesi olması konusunda ikinci davamızı da açacağız. Yarımada’yı kaybetmemek için mücadele edeceğiz. Kamulaştırma kararının hukuksuz bir el koymadır. Kamulaştırma kararı AKP iktidarının Yarımada üzerindeki rant projelerinin bir başlangıcı. Bundan sonra hızla adımlar atılacağını ve yavaş yavaş Yarımada’nın elimizden kaybolacağını düşünüyoruz. Bu nedenle davamızı açtık..Açıkça bir rant projesi olan , rantı bölge halkı ile değil, birtakım sermaye gruplarına sağlayacak olan hukuksuz kararı duduracaklarını” belirti.

İzmir Barosu Yönetim Kurulu Üyesi Sinan Balcılar; “Yarımadanın ranta açılmasına karşıyız. Dolayısıyla bu konuda söz söyleme hakkımız var ve davamızı açtık. Acele kamulaştırma kararı sadece turizm teşvik bölgelerine ilişkin değil, devamında çevre hakkının ihlal edileceğini düşünüyoruz. Bunlara karşı çalışmalarımız devam edecek” dedi.

Egecep adına Av. Arif Ali Cangı, kararname ile sermayeye yeni rant alanları açan acele kamulaştırma kararına karşı mücadele edeceklerini vurguladı. “Acele kamulaştırma iptali için dava açıldı. Artık hükümetin uyguladığı rant politikalarının biran önce gerçekleşmesi açısından mülksüzleştirme, mülklerin şirketlere devri halini almış vaziyette. Buradaki de aynı şekilde. Burada da mülkiyetin el değiştirmesi söz konusu. bu başlı başına bir sorun. Yarım adaya yönelik ciddi yağmalama planları var. bu onun bir başlangıcı. Bu sebeple bu dava önemlidir. Diğer yandan oluşan toplumsal tepki, son derece önemli. Bunu sürdürmek gerekiyor. Çünkü kamuoyu gündeminden düştükten sonra sorun dava dosyalarına sıkışıp kaldıktan sonra o sorunu çözebilmek çok zorlaşıyor. Umarım bu duyarlılık devam eder ve başarırız!”

TTB Merkez Konsey Üyesi Mübeccel İlhan, “Devletlerin ya da iktidarların halk sağlığını önceleyen projeler yürütmesi gerekir. Ancak görüyoruz ki bugün bütün projelerde halk sağlığını bertaraf edilen bir uygulama var. Bu nedenle kararın halk sağlığına zararlı olduğunu düşünüyoruz. Çeşme ve Urla’da yürütülen durumun sağlık açısından ciddi sonuçları olacağını biliyoruz. Halk sağlığı bizim önceliğimizdir, bu iktidar sağlığa hem düşmandır hem de halk sağlığı zararlısıdır. Bu nedenle mücadele edeceğiz” dedi

CHP İzmir Milletvekili Kani Beko ise, “1980 Faşist askeri darbesi döneminde Genel-İş Sendikasını binasına el konulduğunu ve Danıştayın binası olarak kullanıldığını” belirterek “Urla’daki Genel-İş’in arazisinin işçilere ait olduğunu ve acele kamulaştırmanın kabul edilemez..Aynı alanda Tayyip Erdoğan’ın dünürünün kaçak villaları var. Bu acele kamulaştırma o yüzden kabul edilebilecek bir şey değil. Burada yapılacak satışların tamamını Kanal İstanbul’a yatıracaklar. Bizler bu karara karşı tepkimizi hem yasal yollardan hem de demokratik eylemlilikle mücadele ederek göstereceğiz” diye konuştu.