Erdal Eren

Erdal Eren Şebinkarahisar’da 25 Eylül 1964 tarihinde öğretmen bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi.  Şebinkarahisar Halkevi’nde siyasete ilgi duymaya başladı, Erdalın ailesi bir süre sonra Ankara’ya taşındı. Erdal burada Ankara Yapı Meslek Lisesi’sinde okudu. ANOD (Ankara Orta Öğrenimliler Derneği)  ve YDGD (Yurtsever Devrimci Gençlik Derneği) ne  üye oldu. Türkiye Devrimci Komünist Partisi gençlik örgütü Genç Komünistler Birliği’ ne  ve  GKBnin lise çalışmalarına aktif olarak katıldı.

Erdal Eren  30 yıl  önce , 13 Aralık 1980 tarihinde  idam edildi. Faşist cunta  işçi sınıfına ve emekçi halka, halk geçliğine korku ve gözdağı vermek, gençliğin mücadelesini sindirmek ve intikam almak istedi. Erdal’a yargılanmasından 48 gün sonra idam cezası verildi.
12 Eylül faşist cunta  yönetimi, TBMM’ni, siyasi partileri, sendikaları, kitle örgütlerini   kapatmış, işçi sınıfının  ve emekçilerin  sermayeye karşı grevlerini  direnişlerini yasaklamıştı. Yüzbinlerce insan gözaltına alınmış işkenceden geçirilmişti. Askeri cezaevleri ve emniyet müdürlükleri    işkence merkezleri haline gelmişti.

Ülkenin dört bir yanından mücadele sesleri de geliyordu. 30 Ocak 1980 gecesi Ankara-Hoşdere caddesinde genç komünistler faşist cuntayı protesto eden duvar yazıları yazıyordu. 30 Ocak gecesi hava çok soğuk ve Yukarıayrancı Hoşdere caddesi buzluydu. Bir çift göz onları izliyordu. Bu MHP’li Bakan Cengiz Gökçek’in bir dönem korumalığını yapmış MHP’li polis Süleyman Ezendemir’di. Ezendemir silahını doğrultarak Yurtsever Devrimci Gençlik Derneği üyesi ODTÜ öğrencisi 21 yaşındaki Sinan Suner’e ateş etti. kurşun arka yan kalçasından girip ön tarafından çıkmıştı. Hoşdere caddesinde evi bulunan tanık Ali Soyoğlu, Sinan’ı kendi arabasıyla götürmek istiyor, ancak MHP’li polis buna engel oluyordu. Daha sonra polis Ezendemir, Sinan’ı kendisinin getirttiği sarı bir mercedes arabaya bindiriyor ve Dikmen Polis Karakolu’na oradan bilinmeyen bir yere ve en son hastahaneye götürüyor ve aradan geçen iki saat sonra bilerek kan kaybından ölümü sağlanıyordu.Tanık hemşire Müjgan Taymaz ”15 dakika önce getirilseydi yarasını diker çocuğu kurtarırdık” demişti.

Sinan’ın katledilmesi yurtsever devrimci gençliği harekete geçirdi. Devrimci gençler Sinan?ın ölümünü protesto etmek için yine Hoşdere caddesinde toplanarak, Sinan’ın öldürülmesini protesto ediyorlardı. Askeri İnzibat ekibi gösteriye müdahale ediyor; gençlere ateş ediliyordu. Çıkan çatışmada Zekeriya Önger adında bir er ölüyordu. Gözaltına alınan 21 genç insandan biri Erdal Eren’di.

Sadece üç duruşmada herşey tamamlandı. 19 mart 1980 tarihinde 17 yaşındaki,cuntanın korktuğu adama idam cezası verildi. Avukatı Nihat Toktay’n anlatımıyla; Zekeriya Önger asker arkadaşlarının silahından çıkan mermi ile vurulmuş olması olasıydı. Arkadan vurulmuştu. Ateş eden yakın mesafeydi. Oysa ki Erdal Eren ve arkadaşlarıyla yüzyüze olması gerekiyordu. Mahkeme tarafından tüm inceleme talepleri reddedildi. ..Dava ciddi bir şekilde yürütülmedi.

Erdal mahkeme heyetine sunduğu savunmasında şöyle diyordu:

”Sayın yargıçlar;

Türkiye ve dünyada görülmemiş bir yargılama usülüyle karşı karşıyayız. Bu davanın o kadar çabuk sonuçlandırılmak istenmesi, olay dahi anlaşılmadan yukarıdan gelen emirlerle çoktan verilmiş bir kararın formalitesini yerine getirdiğinizi gösterir.

Benim hakkımdaki kararın üst düzeydeki sıkı yönetim komutanları tarafından verildiği o kadar açıktır ki normal hukuk usulleri dahi ayaklar altına alınmıştır.

Mahkemeniz sadece bu düzeni koruyan bir mahkeme değil, aynı zamanda askeriyenin hiyerarşik emirlerine de bağlıdır. Ve sizin burada emir kulu olmaktan, tanrıların kan isteğini onaylamaktan başka bir göreviniz yoktur. Bu o kadar açıktır ki mahkemenin bırakalım hukukun diğer kurallarını, sadece usule ilişkin yöntem bile bunun kanıtı olmak için yeterlidir.

Hakim sınıflar ve onların uşakları bu sömürü ve baskı düzenine yönelen her hareketi kanla boğmak istiyorlar. Bunun için olmadık tertipler tezgahlıyorlar. Halkın kurtuluşu için mücadele veren baskı ve sömürüye karşı çıkan herkes bu tezgahlara muhataptır. Ve siz bir mahkeme heyeti olarak bu tezgahın bir dişlisinden başka birşey değilsiniz. Benim hakkımda ne kadar peşin bir yargılama yapıldığı son derece ortadadır.Nitekim benimle ilgili olayın ertesinde Genel Kurmay Başkanının “çoktandır idam olmuyor. Bazı kişilerin idam edilmesi gerek” şeklindeki demeç vermesi benimle ilgili idam kararıdır. Ve size bu konuda ulaştırılan emirlerin açıkca dışa vurulmasıdır.

Hakim sınıflar ve uşakları kan isteklerini benim idamımla tatmin etmeyi düşünüyorlar. Ben bu olayın içerisinde kasten bir eri öldürmedim. Benim bu koşullar içerisinde bir eri öldürmek siyasi inancıma terstir .Kaldı ki, eğer ben isteyerek öldürmüş olsaydım bu öldürme olaylarını sürdürecek durumdaydım.

Herşeyden belli olduğu gibi sadece havaya iki el ateş ettim. Tabancamda beş mermi vardı. Ve ayrıca yedek şarjör doluydu. Askerlerin hemen hepsi benim hedef sınırlarım içinde olmasına rağmen ne öleni nede başkasını öldürmedim. Kastım olmadığından ateş etmedim. Kaldı ki o panik içerisinde askerler de bol miktarda mermi sıktılar.

Sıkı yönetim varlığıyla birlikte, halklar ve halk gençliğine başlı başına bir saldırıdır. Sıkıyönetimden bu yana dur ihtarına uymadığı gerekçesiyle onlarca vatandaş ve devrimci jandarma ve polis tarafından katledilmiştir.Ve benim katıldığım gösterinin nedeni olan, bir gün önce polis tarafından katledilen Sinan Suner’in ölümü de bunlardan biridir.

Her türlü demokratik hakkın hakim sınıflar ve sıkıyönetim tarafından ayaklar altına alındığı şu dönemde, biz devrimcilerin alçakça katledilen yoldaşlara son saygı görevini yasaları da çiğneyerek yapması meşrudur. Meşru olmayan şey sıkıyönetimin ta kendisidir.

Biz devrimciler sizlerin şartlandırılmış düşüncelerinizdeki gibi terörist veya anarşist değiliz. Biz devrimcilerin Türkiye halkının her türlü baskı ve sömürüden kurtulması dışında hiçbir kaygımız yoktur. Anarşi yaratmak veya terör estirmek bizim düşüncemizle çelişen bir şeydir. Tersine en büyük terörist ve katil bu devletin kendisidir. Buna sıkıyönetim öncesinde ve sonrasında devletin güçleri tarafından katledilen halk ve halk gençliğinin kanları tanıktır.

Bugün devrimcileri ve onların bir parçası olan beni aldığınız emirlere uygun olarak yargılayabilir ve ölüm cezası verebilirsiniz. Fakat bu ilelebet sürmeyecektir. Bir gün mutlaka sizin yerinizde halkımız olacak sizi ve koruduğunuz düzeni yargılayacak ve doğru karar verecektir.

Faşist cuntanın acelesi vardı. 12 Aralığı 13 üne bağlayan gece saat 02.55 de genç fidanı kırıverdiler, ”Gözdağı olur” dediler, ”devletin büyüklüğü” görülsün istediler. İşçilerin, emekçilerin, halk gençliğinin soyguncu, sömürücü, zulumcü düzenlerine karşı dirençlerini kırmak; baskıya, zulme, sömürüye boyun eğen bir gençlik istediler.

Avukatı anlatıyor; ”Bize sarıldı öpüşürken göz kırptı. Sonrada yürüdü gitti çocuk. Resmen gitti. ”KAHROLUSUN FAŞİST DİKTATÖRLÜK YAŞASIN TDKP” diye haykırınca sehpayı ayaklarının altından çektiler..

Ercan Koca, Erdal’ın yoldaşıydı. Erdal’ın idamını duyar duymaz 13 Aralık 1980 günü saat 17.00?de Demetevler’de, Erdal Eren’in idam edilmesini protesto eden bir pankart asıyordu. ”Erdal Eren’in hesabını Faşist Cuntadan Soralım-YDGF” Pankartı astığını gören askeri tim komutanı Üsteğmen Yaşar Kunduh mahkemede ”Pankartı bizzat kendisine indirtmek için zor kullandık..” diyecekti. Onyedi yaşındaki Ercan Koca vahşice dövülecek, kafasına tabanca kabzası ile vurulacak, daha sonra ise Yenimahalle Polis Karakolu’na oradan da Etimesgut Zırhlı Birlikler Komutanlığına götürülecekti. Fenalaşan Ercan ancak ertesi sabah Gülhane Askeri Hastahanesine götürülecek ve orada yaşamını yitirecekti. Ankara 4. Kolordu Komutanlığı Askeri Mahkemesi Ercan Koca’nın yerlerin buzlu olması nedeniyle düştüğü ve beyin zarı kanamasından öldüğü belirtilecekti. Annesi Yaşar Koca ”Elbiselerini aldığımızda çamur içinde olduğunu gördüm.Öyle bir kere düşmekle o kadar çamurlanması mümkün değildi. Ayrıca çevreden insanlar oğlumun dövüldüğünü görmüşler, eyvah çocuk gitti demişler.Ama hiç kimse korkudan bir şey söyleyemedi, şahitlik yapamadı” Ercanı, bir fidanı daha hoyratlıkla kırmışlardı.

”Yıldızlar metal metal düşmüş yere
Her yerde sessizlik kaynaşıyor, Kafalar
susmuş omuzlar konuşuyor”

Ankara Karşıyaka mezarlığında üç fidan yatıyor. Dünya işçi sınıfına ve gençlerine selam gönderiyor. Zulme ve sömürüye karşı direnmiş üç komünist genç yatıyor, birbirine yakın sanki elele. Oradan geçenler, ziyaret edenler Ercan’ın mezarının üstündeki şu dizeleri okuyorlar.
”Dağ keçileri nasıl yerlerse taptaze sürgünleri

Seni de, tam sürerlerken

Alacakaranlıklardan masmavi göklere
Kopardılar, o koskoca umut ağacının
Dev gölgesinden.”

O dönem Mamak Askeri Cezaevi’inde bulunan kadın yoldaşları Erdal’ın Türküsü’nü yazdılar ve bestelediler. O türkü o zamandan bu zamana dilden dile dolaşıyor.

ERDAL’IN TÜRKÜSÜ

O, genç bir yiğitti o

O, genç komünistti o

Küçücük gözleri, incecik elleri

Kocaman, kocaman, yüreğiyle.

Deniz’im, Yusuf’um, İnan’ım,

Tohum saçtınız çorak topraklara.

Ulaşmak istediğiniz hedefe varmak için

Bu toprak elif elif işlendi

Ve çelik su vere vere sertleşti.

Suların çağıltısı

Dalların uğultusu

Halkının, halkının onuruydu O

Halkının, halkının coşkusuydu O!

Erdal’ım,

Darağaçlarında Deniz’leri yaşatan

Körpecik fidanım benim!

Andın andımız,

Sevdan sevdamız.

Yıkacağız darağacı seni kurduranları

Kavgamız, kavgamız, kavgamızla,

İşçimiz köylümüz halkımızla.

Evrensel Bildirgenin 73. yılında hak örgütleri; Kriz pandemi ve ohal koşullarında insan haklarında ısrarlıyız.

Evrensel Bildirgenin 73. Yılında  hak örgütleri  10 Ekim Anıtında açıklama yaptı.  Açıklamaya
İHD, ÖHD, ÇHD, THİV, İzmir Barosu, Hak İnsiyatifi, Halkların Köprüsü, Türk Tabipler Birliği(TTB), İmece Dostluk ve Dayanışma Derneği, İnsan Hakları Gündemi Derneği katıldı. İnsan hakları savunucuları  “İnsan haklarıyla insandır”, “Susma sustukça sıra sana gelecek” sloganlarını  attı.

Ortak açıklamayı İzmir Barosu İnsan Hakları Merkezinden sorumlu yönetim kurulu üyesi Av. Ayşe Kaymak okudu.  Açıklama şöyle;

 “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin kabul edilişinin 73. yılındayız. Covid-19 pandemisinin yol açtığı siyasal, sosyal, ekonomik, etik vb. boyutları olan küresel krizin etkileri hala devam ediyor. Bu koşullarda İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde belirtildiği gibi barış, adalet, eşitlik, özgürlük ve insan onurunun korunmasını ve bunları güvence altına alacak demokrasi mücadelesinin verilmesini savunmaya devam ediyoruz. Çünkü insanlığın varoluşunu tehdit eden bu küresel krizden çıkışın tek yolu söz konusu değerlere sahip çıkmaktır.

İnsan hakları Evrensel Bildirgesi, 10 Aralık 1948 günü Birlemiş Milletler (BM) Genel Kurulu’nda kabul ve ilan edilmiştir. Türkiye, Evrensel Bildirge’yi, 27 Mayıs 1949 tarihli Resmi Gazete’de yayınlayarak yürürlüğe koymuştur. BM Genel Kurulu, 4 Aralık 1950 tarihinde “10 Aralık” gününü, “İnsan Hakları Günü” olarak ilan etmiştir.

BM, İkinci Dünya Savaşı’nın yol açtığı ağır insani yıkımın bir daha asla yaşanmaması için, barış, insan hakları ve demokrasi ideallerine dayalı uluslararası bir sistem oluşturma hedefiyle inşa edilmiştir. Bugün gelinen noktada maalesef bu ideallerin çok gerisinde kalınmıştır. Evrensel Bildirge’de yer alan hak ve özgürlüklere dayalı uluslararası bir düzen hâlâ kurulamamıştır. Maalesef BM, varoluş gerekçesiyle çelişir biçimde, hak ihlallerinin başlıca sebebi olan savaşları ve iç savaşları önlemede/sonlandırmada, mülteci krizlerine müdahalede, küresel çapta doğal ve kültürel mirasın korunmasında, yoksullukla ve adaletsizlikle mücadelede, başta kadınlara yönelik olmak üzere her türlü ayrımcılığı sonlandırmada yeterince etkin olamamaktadır. Gelinen aşamada güçlü devletlerin bir araya gelerek oluşturduğu çıkar ilişkileri, askeri ve ekonomik birliktelikler, insanların hak ve özgürlüklerini kullanmalarının önünde birer engele dönüşmüştür. Özellikle devletlerin demokrasi ve hukuk taahhüdünden giderek uzaklaşmaları insanlığın en önemli kazanımlarından birisi olan insan haklarının, hem bir referans sistemi hem de bir denetim mekanizması olarak zayıflamasına yol açmıştır.

Covid – 19 pandemisi, uluslararası sitemin zaaf ve yetersizliklerini tüm çıplaklığı ile ortaya koyarken aynı zamanda bu kaygı verici gidişatın nereye doğru evrilebileceğini de göstermiş oldu.

Yaşanan tüm olumsuzluklara karşın dünyanın her yerinde halklar özgürlük, adalet, eşitlik ve insan hakları talepleriyle itirazlarını yükseltmektedirler. Devletlerin ve hükümetlerin bu itirazlara yanıtı ise şiddetin her türünü sistematikleştirip yaygınlaştırma ve hayatın tek gerçeği olarak toplumlara dayatma şeklinde olmaktadır. Bugün tüm dünyanın içinde olduğu ağır kriz karşısında insan haklarını savunmak ve kurucu rolünü yeniden etkin kılmak en asli görevimizdir.

Küresel salgının daha da derinleştirdiği bu kriz hali, maalesef Türkiye’de de tüm yoğunluğu ve ağırlığı ile yaşanmaktadır. Ülke, 2016 yılından bu yana önce doğrudan, 19 Temmuz 2018 tarihinden itibaren de resmen kaldırıldığı söylense de yapılan pek çok düzenleme ile kalıcılık/süreklilik kazandırılan bir OHAL rejimi ile yönetilmektedir. Bu durum/süreç, siyasal iktidarın gücünü sınırlandıran anayasacılık ilkesinin terkedilmesine, böylece hem hukukun hem de kurumların baskıcı rejimin birer “aracı” haline getirilerek keyfiyetin ve bilhassa da belirsizliğin kamusal alana hakim kılınmasına yol açmıştır. Özellikle bir yönetim tekniği olarak başvurduğu belirsizlik yaratma gücü, siyasal iktidara salgın koşullarını fırsata çevirme imkânı sağlamıştır. Salgının olağanüstü niteliği ile OHAL’i birbiriyle ilişkilendirerek erkini daha da merkezileştirip toplum üzerindeki baskı ve kontrolünü arttırmıştır.

Siyasal iktidarın ekonomiden toplum sağlığına kadar ülkenin tüm meselelerini güvenlik sorunu haline getiren, toplumu kutuplaştıran, ülke içinde ve dışında şiddeti esas alan, bilhassa da Kürt sorununun ve uluslararası sorunların çözümünde çatışma ve savaşı tek yöntem haline getiren politikaları sonucunda 2021 yılında ülkede yüksek sayılarda yaşam hakkı ihlalleri yaşanmıştır. Çok faklı toplumsal kesimlerden insanlar ya doğrudan kolluk güçlerinin şiddeti ya da devletin, “önleme ve koruma” yükümlülüğünü yerine getirmemesi sonucu yapısal şiddetin ve/veya üçüncü kişiler tarafından gerçekleştirilen şiddetin sonucu yaşamlarını yitirmişlerdir.

Anayasa’nın ve Türkiye’nin de bir parçası olduğu evrensel hukukun mutlak olarak yasaklamasına ve insanlığa karşı bir suç olma vasfına rağmen işkence olgusu 2021 yılında da Türkiye’nin en başat insan hakları sorunu olmuştur. Resmi gözaltı merkezlerinin yanı sıra kolluk güçlerinin barışçıl toplanma ve gösterilere müdahalesi sırasında, sokak ve açık alanlarda ya da ev ve iş yeri gibi mekânlarda, yani resmi olmayan gözaltı yerlerinde ve gözaltı dışındaki ortamlarda yaşanan işkence ve diğer kötü muamele uygulamaları, yeni bir boyut ve yoğunluk kazanmıştır. Denilebilir ki siyasal iktidarın baskı ve kontrole dayalı yönetme tarzı sonucu günümüzde tüm ülke adeta işkence mekânı haline gelmiştir.

Yakın tarihimizin en utanç verici insan hakları ihlallerinden biri olan insanlığa karşı suç niteliğindeki zorla kaçırma/kaybetme vakalarında OHAL’in ilan edildiği 2016 yılından bu yana yeniden bir artış görülmesi ve bu tür vakaların 2021’de de yaşanması son derece endişe vericidir.

Devletlerin insan haklarına yönelik saygısının dolayımsız göstergesi olan hapishaneler, bugün Türkiye’de siyasal iktidarın hukuku bir baskı ve sindirme aracı olarak kullanmasının sonucunda tıka basa dolu durumdadır. Yaşam hakkı ihlalinden işkenceye, sağlık hakkına erişime kadar ağır ve ciddi ihlallerinin yaşandığı yerlerdir. Covid-19 salgını açısından en riskli yerlerin başında hapishaneler gelmektedir. Salgın gerekçe gösterilerek mahpusların zaten kısıtlanmış olan hakları daha da kısıtlanarak yeni bir “normal” yaratılmıştır. Uluslararası insan hakları otoritelerinin evrensel standart ve normları hatırlatarak yaptığı uyarı ve çağrılara karşın ‘7242 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’da 2020 yılında yapılan değişiklikten sadece eleştirel veya muhalif görüşlerini ifade edenler de dahil olmak üzere yeterli yasal dayanak olmadan alıkonulan gazeteciler, akademisyenler, insan hakları savunucuları, avukatlar, seçilmiş siyasiler ve özellikle Covid-19’a karşı savunmasız olan yaşlı ve ağır hasta mahpuslar ‘Terörle Mücadele Kanunu’ gerekçe gösterilmesi nedeniyle yararlanamamıştır.

İfade özgürlüğünün korunması ve etkin kullanımı, demokratik bir toplumun can damarlarından birini oluşturur. Farklı fikir ve görüşlerin kamusal alanda özgürce dolaşıma girmesi; siyasal çoğulculuğun esası olan özgür tartışma ortamının, bağımsız medya ve canlı bir sivil toplumun varlığı; toplumsal talepler etrafında kamuoyu oluşturulabilmesi; siyasal karar alıcılara yönelik eleştirilerin dillendirilmesi ve kamu gücünü kullanan makamların yurttaşlar tarafından denetlenebilmesi ancak ifade özgürlüğünün korunduğu ve etkin biçimde kullanıldığı koşullarda mümkün olabilir. Oysa OHAL ilanıyla birlikte siyasal iktidarın düşünce ve ifade özgürlüğüne yönelik kısıtlamaları, özellikle de basın üzerindeki kaygı verici boyutta artan baskı ve kontrolü 2021 yılında da sürmüştür.

2021, bir önceki yıl gibi toplantı ve gösteri yapma özgürlüğü açısından kısıtlama ve ihlallerin kural, özgürlüklerin kullanımının ise istisna olduğu bir yıl olmuştur. Yıl içinde her toplumsal kesimden kişi ve grup toplanma ve gösteri yapma özgürlüklerini mülki amirlerin yasakları ve/veya kolluk güçlerinin fiili müdahaleleri sonucunda kullanamamışlardır. Cumartesi Annelerinin, Galatasaray Meydanında oturmalarının yasaklanması devam etmiştir. Van’da valilikçe art arda alınan eylem ve etkinlik yasaklarının son 5 yıldır kesintisiz olarak sürdürülmesi ya da Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin, kadınların, LGBTİ+’ların, işçilerin, muhalif siyasi partilerin, atık kağıt toplayıcılarının, mültecilerin, çevrecilerin ve hak savunucularının maruz kaldığı zalimane ve utanç verici kolluk şiddeti bu durumun somut örneklerini oluşturmaktadır.

2021 yılında insan hakları örgütlerinin, dernek, vakıf, emek ve meslek örgütleri ile siyasi partilerin çok sayıda üye ve yöneticisi gözaltına alınmış, tutuklanmış, haklarında açılan davalar ile üzerlerinde baskı oluşturulmaya çalışılmıştır. Belediye eş başkanları, meclis üyeleri görevden alınmış, yerlerine kayyım atanmıştır. Dokunulmazlıkları kaldırılan milletvekilleri tutuklanmıştır. Siyasi partilerin ve sivil toplum örgütlerinin binalarına saldırılar olmuş, parti kapatma davaları açılmıştır.

Kürt sorunu, Türkiye’nin demokratikleşmesinin önündeki en temel engellerden bir olarak varlığını korumaktadır. Sorunun barışçıl, demokratik ve adil çözümüne yönelik esas olarak iktidar tarafından içtenlikli, bütünlüklü adımların atılmaması, yanı sıra Ortadoğu’daki gelişmelerin de etkisi ile 7 Haziran 2015 Genel Seçimlerinin hemen ardından başlayan silahlı çatışma ortamı halen sürmekte ve başta yaşam hakkı olmak üzere ağır ve ciddi insan hakları ihlallerine yol açmaktadır. Özellikle son genel seçimlerde 6.5 milyon yurttaşın oyunu almış olan HDP’nin kapatılması girişimi, başta Kürtler olmak üzere Türkiye toplumunun önemli bir bölümünü katılım ve temsil mekanizmalarının dışına itecek, siyasal hakları kullanma imkanından yoksun bırakacaktır. Bu durum toplumsal barışa ve bir arada yaşama iradesine büyük zararlar verecek olması bakımından son derece kaygı verici bir gelişmedir. Hak savunucuları olarak bizler, Kürt sorununun her zaman demokratik, barışçıl ve adil çözümünü savunduk. Bunda ısrarlıyız. O nedenle, çatışmaların hemen şimdi durmasını istiyoruz.

2021 yılında kadına yönelik erkek şiddetinde maalesef bir gerileme, olumlu denebilecek bir gelişme yaşanmadı. Yılın ilk on bir ayında yüzlerce kadın erkekler tarafından öldürüldü. Hal böyleyken kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddeti ayrıntılı bir şekilde tanımlayan ve bir suç olarak kabul edilmesini sağlayan, böylelikle şiddet olgusunun ortadan kaldırılmasında geniş imkânlar sağlayan en kapsamlı uluslararası sözleşme olan İstanbul Sözleşmesinden bir gecede çıkıldı. Üstelik çok kısa bir süre önce şatafatlı sunumlar ile insan hakları konusunda bir eylem planı ilan edilmiş olmasına ragmen. Bu planın aslında ne anlama geldiğini İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararını protesto eden kadınlar ve LGBTİ+’lara kolluk güçlerinin evrensel hukukta ve ülke yasalarında tanımlanan zor kullanma yetkisinin çok ötesine geçen kural dışı ve denetimsiz şiddet uygulayarak müdahale etmeleriyle anlamış olduk.

Artık Türkiye toplumunun bir parçası, doğal unsuru haline gelen sığınmacı/mülteci/göçmenler, hala her türlü ayrımcılığa ve istismara, nefret söylemine ve ekonomik sömürüye yoğun bir şekilde maruz kalıyorlar. 2021 yılında kolluk güçlerinin, sivil kişilerin ırkçı ve nefret içerikli şiddetine maruz kalan sığınmacı ve mülteciler yaşamlarını yitirdiler. İnsan kaçakçıları tarafından ölüme sürüklendiler. Salgının fiziksel, ruhsal, sosyal ve ekonomik tüm sonuçlarını en ağır bir şekilde yaşayan sığınmacı ve mülteciler, ne yazık ki toplumumuz açısından görmezden gelinen, hatta gözden çıkarılan hayatlar oldular.

Türkiye son kırk yılın en ağır ekonomik krizlerinden birini yaşıyor. Yıllardır uygulanan borçlanmaya dayalı neoliberal ekonomi politikalarının sebep olduğu yoksullaşma, güvencesizleşme ve örgütsüzleşme, OHAL uygulamaları ile daha da derinleşmiş ve süreklilik kazanmıştır. Covid-19 salgını ile birlikte bu tablo daha vahim bir görünüm kazanmıştır. Bugün ülkede hem biyolojik hem de sosyal yaşamını sürdürülebilmesi için salgın koşullarında çalışmak zorunda olan milyonlarca kişi bulunmaktadır. Bu kişilerin maruz kaldığı hak ihlalleri büyük bir çeşitlilik göstermektedir. Bu ihlallerin en başında ise iş cinayetleri gelmektedir. Hayat pahalılığı, işsizlik ve yoksulluk en çok kadınları, çocukları, mülteci ve sığınmacıları vurmaktadır.

Siyasi iktidarın baskıcı politikaları 2021 yılında ihlaller bazında bazı ilklerin yaşanmasını da beraberinde getirmiştir. Avrupa Konseyi’nin (AK) en temel insan hakları sözleşmelerinden olan İstanbul Sözleşmesinden çıkılması, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Kavala ve Demirtaş kararlarının uygulanmaması nedeni ile 2 Aralık 2021 tarihli AK Bakanlar Komitesi kararı ile Türkiye hakkında ihlal prosedürü başlatılması, ekonomik ve sosyal haklar ile ilgili yükümlülüklerden kaçmak için TÜİK’in başta enflasyon olmak üzere temel göstergelerde manipülasyon yapması, kara para ve yolsuzlukla mücadelede gerekli yükümlülüklerini yerine getirmeyen Türkiye’nin BM tarafından gri listeye alınması esasında insan hakları ihlallerinin ne denli arttığını da göstermektedir.

Siyasi iktidarın oluşturduğu insan hakları eylem planları ve yargı alanında reform söylemleri ise bu tablo altında gerçekleşebilecek vaatler olarak gözükmemektedir. Gerçekten insan haklarına olan saygıyı yükseltmek ve reform yapılmak isteniyorsa kuvvetler ayrılığı ilkesine dayalı yeni ve demokratik bir anayasanın yapılması ve geçmişle yüzleşmeyi sağlayacak gerçek bir çatışma çözüm sürecine girilmesi bir zorunluluktur. Bu adımlar atılmadan yapılacak şey reform değil, ancak uluslararası taleplere cevaben yapılan bir vitrin düzenlemesi olur.

Son söz olarak; var oluş nedenleri hak ihlallerinin son bulduğu, adalet, barış ve demokrasinin tesis edildiği bir ülke ve dünyaya ulaşmak olan bizler, dün olduğu gibi bundan sonra da tüm zorluklara karşın ihlalleri belgeleyip, raporlayarak görünür kılmaya, böylelikle önlemeye, cezasızlıkla mücadele etmeye ve insan haklarına saygıyı yükseltmeye devam edeceğiz.

Görüyoruz, Susmuyoruz, Mücadele Ediyoruz…

İnsan Haklarıyla İnsandır…

Ekonomik Krize Karşı Ekonomik ve Sosyal Haklarımızı,

Covid-19 Pandemi Koşullarında Sağlıklı Yaşam Hakkımızı,

Savaşa Karşı Barış Hakkımızı Savunuyoruz…

 İzmir Barosu

İzmir Tabip Odası

Çağdaş Hukukçular Derneği İzmir Şubesi

Özgürlük İçin Hukuçular Derneği İzmir Şubesi

İnsan Hakları Derneği İzmir Şubesi

Türkiye İnsan Hakları Vakfı İzmir Temsilciliği

Hak İnisiyatifi

İnsan Hakları Gündemi Derneği

Halkların Köprüsü Derneği

İmece Dostluk ve Dayanışma Derneği

10 Aralik 2021”

İzmir Sağlık Platformu, siyasi iktidara Gündoğdu Meydanında Susmuyoruz, Korkmuyoruz, Vazgeçmiyoruz dedi ve Aile Hekimliği Sözleşme ve Ödeme Yönetmeliği’nin geri çekilmesini istedi

İzmir Sağlık Platformu (İzmir Tabip Odası, Aile Hekimliği Çalışanları Sendikası, Birinci Basamak Sağlık Çalışanları Birlik Dayanışma Sendikası izmir Şube, Genel Sağlık- İş Sendikası  İzmir Şube, İzmir Aile Hekimleri Derneği, İzmir Aile Sağlığı Çalışanları Derneği,  Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası,  İzmir şube  ile Türkiye Aile Hekimliği Uzmanlık Derneği)   siyasi iktidardan ‘Aile Hekimliği Sözleşme ve Ödeme Yönetmeliği’ nin geri çekilmesi  talebiyle İzmir Gündoğdu Meydanı’nda  miting gerçekleştirdi.

Çeşitli kentlerden  tabip odaları, aile hekimliği dernekleri, mitinge katılarak destek sundular. İzmir Sağlık Platformu adına ortak açıklamayı İzmir Tabip Odası Yönetim Kurulu Başkanı Başkanı Dr. Lütfi Çamlı yaptı. Açıklama şöyle;

“Değerli Arkadaşlar,
Zor bir dönemden geçiyoruz. Bir yanda iyi yönetilemeyen pandeminin, uzamış
dördüncü pikinde, hergün 200 e yakın vatandaşımızı, önlenebilir bir hastalıktan
kaybederken, bir yandan ülke tarihinin en büyük ekonomik ve siyasal krizlerinden
birini yaşıyoruz.
Bilindiği üzere yaklaşık yirmi yıl önce uygulamaya sokulan “Sağlıkta Dönüşüm
Programı” ile sağlık bir insan hakkı olmaktan çıkarılıp bir ticari faaliyet haline
getirilmiştir. Sağlık artık alınıp satılan bir meta olmuştur. Sağlık kuruluşlarını
işletmeye, hastaları müsteriye, sağlık emekçilerini ücretli köleye dönüştüren Sağlıkta
Dönüşüm Programı ile gelinen aşamada sağlık sistemi her basamakta ciddi sorunlar
yaşanmaktadır. Pandemi sürecinde Sağlıkta Dönüşüm Politikalarının toplum sağlığı
açısından nasıl bir felakete yol açabileceğini acı faturalar ödeyerek gördük. Etkin bir
birinci basamak ve koruyucu sağlık hizmeti uygulaması olmadan, toplum sağlığını
öncelemeden, sürdürülen sağlık politikalarının başarılı olabilmesi mümkün değildir.
Sağlıkta Dönüşüm Programı ile tedavi edici hekimliğe büyük önem verilip, beş yıldızlı
otel standartında şehir hastaneleri yapılırken,koruyucu sağlık hizmetleri ihmal edilmiş,
birinci basamak sağlık hizmetleri toplum sağlığı gereksinimlerine göre organize
edilememiştir. Kervan yolda düzülür mantığıyla masa başında alınan, saha
gerçeğinden kopuk kararlar, angaryalar ya da hak kayıplarına yol açan
yönetmeliklerle ortaya çıkan karmaşanın yükü ve sorumluluğu aile sağlığı merkezi
çalışanlarının omuzlarına yüklenmeye çalışılmıştır.
Pandeminin başından beri tüm sağlık çalışanları gibi özveri ile yaşamlarını riske
atarak hizmet vermeye çalışan Aile Sağlığı Merkezi çalışanları kötü yönetilen bir
pandeminin yükünü taşımaktan artık tükendiler. Uygunsuz fiziki koşullarda kamusal
sağlık hizmeti vermeye zorlanan Aile Sağlığı Merkezi çalışanları pandemide
korunmadılar. Kişisel koruyucu ekipmanlarını bile kendileri sağlamak zorunda
kaldılar. Esnek çalışma modeli tüm kamu personelinde uygulanırken aile hekimlerine
ve aile sağlığı çalışanlarına uygulanmadı. Aile hekimleri arasında kronik hastalığı
olanlar ve gebelere idari izin verilmedi. Salgında hasta oldular .Aile hekimleri Kovid19’a yakalanınca maaşları kesildi.. Kaybettiğimiz onlarca arkadaşımız oldu. Onları
saygıyla anıyoruz. Ama hala kovid meslek hastalığı sayılmadı. Zaman zaman
alkışlandilar. Ek ödeme müjdeleri verildi. Ama bunlar ya gerçekleşmedi ya da şarta
bağlı komik ve adaletsiz ödemeler ile karşılaştılar.
Geçtiğimiz günlerde Sağlık bütçe görüşmeleri sırasında tüm sağlık emekçilerini
eşitlikle kapsamayan, kamuda görev yapan hekimlerin dışındaki hekim ve sağlık
emekçilerini görmeyen bir düzenleme TBMM gündemine geldi. Üniversiteler, aile
sağlığı merkezlerindeki ve BAĞ-KUR, SSK’lı hekimlerle birlikte diğer tüm sağlık
çalışanlarını kapsam dışında bırakan, emekli hekimler arasındaki eşitsizliği
derinleştiren bu düzenleme adaletsizdir.Hekimi, hemşiresi, temizlik işçisiyle sağlık bir
ekip işidir. Sağlık hizmetleri kolektif bir emeğin sonucunda sunulmaktadır. Sağlık
emekçilerinin her biri yaptıkları işler bakımından kritik önemdedir. Tüm toplum da
olduğu gibi, sağlık emekçilerinin de ekonomik krizin etkilerini yoğun olarak
hissettikleri bir dönemde tüm sağlık emekçilerine insanca yaşayacak emekliliğe
yansıyan temel bir ücret taleb ediyoruz. İktidarın iş barışını bozan, adaletsiz
ücretlendirme ve ayrıştırıcı uygulamalarını kabul etmiyoruz.
Aile Sağlığı Merkezi çalışanları yıllar boyu yaşadıkları tüm hak kayıplarına, artan iş
yüklerine ve yaşadıkları motivasyon kaybı ve tükenmişliklere rağmen işlerini en iyi
şekilde yapmaya çalışarak, sabırla beklediler.. Uzun zamandır masada olan,önceki
dönemlerde yaşanan hak kayıplarını gidereceği vaat edilen, aile hekimliği ödeme ve
sözleşme yönetmeliği, 30.06.2021 tarihinde yayınlandı.Özlük haklarının düzeltileceği,
maddi kayıplarının giderileceği, çalışma koşullarının iyileştirecek ve Türkiye’deki
birinci basamak hizmetini daha etkin ve kaliteli bir seviyeye ulaşmasını sağlayacak
yönetmeliği beklerken aile sağlığı merkezi çalışanları emeklerinin hiçe sayıldığı, iş
güvencelerinin ellerinden alındığıceza ’ yönetmeliği olmanın ötesine geçemeyen
yönetmelikle karşı karşıya kaldılar.Beklenti ve taleplerinin karşılanması bir yana, bir
öncekinden daha da kötü bir düzenleme yapılmış, adeta sağlık emekçileriyle dalga
geçilmişti.
Aile Hekimliği Sözleşme ve Ödeme Yönetmeliği’nde aile hekimleri üzerindeki
baskısını artıran, iş güvenliğini ortadan kaldıran, birçok özlük haklarını yok sayan
birçok taraf var.
Yönetmelik değişikliği ile aile hekimliği çalışanlarının statüsü, il sağlık müdürlüklerine
bağlı kölelik sistemine taşınmıştır.. Yönetmelik ekinde ihtar uygulanacak 40 fiil
sıralandı. Herhangi bir fiilin ikinci ve devam eden ihlallerinde, ihtar puanı iki kat
olarak uygulanacak. Sağlık il müdürlüklerinin kuracağı komisyonlar, ilgili ihtar
cetvelindeki fiillerden 5 kez ihtar puanı verilmesi veya toplamda 150 ve
üzerinde ihtar puanına ulaşılması halinde aile hekim ve hemşirelerin
sözleşmeleri feshedilebilecek”Aile hekimliği uygulamasında iş güvencesi bu
yönetmelikle sona ermiştir.
Bu yönetmelikle aile hekimlerinin görevleriyle ilgili olarak basına demeç vermesi,
sosyal medya paylaşımı yapması, tweet atması durumunda 50 ihtar puanı ile
cezalandırılacağı, bunun iki kez tekrarlanması durumunda ise sözleşmenin fesih
edileceği anlaşılmaktadır. Ceza puanı listesinde en ağır suçlar olan sahte evrak
düzenlemek, işe alkollü gelmekle aynı ceza puanı öngörülmüş bu eylem için. Verilerin
şeffaf bir şekilde kamuoyu ile paylaşılmadığı pandemide, sahadan elde edilen
verilerin paylaşımlarıyla ortaya çıkan gerçeklerin Sağlık Bakanlığı’nda yarattığı
rahatsızlığın bu cezaların verilmesine neden olduğu aşikardır.
Kişilerin aile hekimleri hakkında suçlamalarda bulunması ve bu durumun iki kez
yaşanması durumunda sözleşme fesihlerinin gerçekleşebilecek olması büyük bir
tehdittir. Bu hekimin mesleğini özgürce yapabilmesine engel olacak akıldışı bir
karardır. Aile hekiminin kendi hakkını savunmasını engelleyecek kararlar alınmıştır.İl
Sağlık Müdürlükleri hem soruşturma başlatıyor, hem ceza veriyor, hem sözleşme
feshi yapıyor. Bunlara itirazlar da yine İl Sağlık Müdürlüğüne yapılıyor.
“Soruşturmaları istediğim gibi açar, ilde soruşturma yetmezse bakanlık müfettişi
görevlendiririm. Dilersem de seni işten atarım. Bir de soruşturma sırasında seni 4 aya
kadar açığa alabilirim. Bu sürede zarfında ödeme yapmam!” denilmektedir.Bir bakıma
yargısız infaza izin veren, Aile Sağlığı Merkezi çalışanlarının geleceklerini
yöneticilerin insafına bırakan bir yönetmeliktir.
Aile hekiminin şiddete uğradığında kendini savunması bile cezai yaptırıma
eklenmiştir.
Bunu dışında ucu açık iş tanımları eklenmiş. Kronik hastalık takipleri ve izlemleriyle
aslında pozitif performansmış gibi yansıtılıp ama imkânsız bir izlem şekliyle aile
hekimlerine negatif olarak yansıyacak olan bir ödeme kısmı var.Aile hekimleri tabii ki
kronik hastalarını takip edecekler ama sahanın gerçeklerinden kopuk, yerine
getirilmesi pratik olarak mümkün olmayan, kısacası imkansızın başarılması
istenmiş. Bir işin ne kadar sürede yapılacağını, bir gün içinde ne kadar sayıda
hastaya bakılabileceğini hesaplamamış gözüküyorlar. Günlük mesai saatlerinin
tamamının harcanmasına rağmen istenilen oranda yapılamayacak kronik hastalık
izlemleri nedeniyle %10 a varan gelir kaybına neden olabilecek maddeler içeriyor
Entegre hastanede çalışan aile hekimliği çalışanları 2 yıllık sözleşme süresince 5
kez nöbete mazeretli veya mazeretsiz gitmediği zaman iş akdi sona ermesi var!
Mazeretin yok sayıldığı bir düzenleme ile karşı karşıyayız. Kişi hasta olamaz, yakını
vefat edemez, çocuğu hasta olamaz.
Yeni çıkan yönetmelikle cezaevinde çalışan aile hekimlerinin gider ödemeleri yüzde
80 düşürülerek, ellerine geçen ücret azaltılmıştır. Zor şartlarda, zor bir görevi yerine
getiren aile hekimlerinin bu şekilde adeta cezalandırılması üzüntü vericidir.
Yönetmeliğin neresinden tutsak kabul edilebilecek bir taraf yok. Baktığımızda Aile
Hekimliği Sistemi uygulamaya geçtiğinden bu yana Aile Hekimliği Çalışanları hem
özlük hakları, hem elde edilen gelir konusunda maalesef hep geriye gitmiştir. Sürekli
eklenen görevlere rağmen gelir kayıpları giderek artmaktadır. Verileceği belirtilen ek
ödemeler konusunda da yine kamuoyuna herkese verildiği algısı yapılmış ancak
ödemeler için birçok şart konarak ek ödemelerin Aile Hekimliği Çalışanlarına
ödenmemesi için Sağlık Bakanlığımız elinden geleni yapmıştır.
Kamu dışından gelip sözleşme imzalayan arkadaşlarımızın birçok özlük hakkı yok
sayılmakta, kıdem tazminatları verilmemekte ve aile sağlığı çalışanı arkadaşlarımıza
hiçbir şekilde yer değişikliği hakkı verilmemektedir.
İş yükünü ölçüsüz şekilde artıran, gelir kaybına sebep olan, aile hekimlerini susturan,
‘ceza sözleşmesi’ olarak nitelendirilen bu yönetmeliği asla kabul etmeyeceklerini
açıklayan Aile Sağlığı Merkezi çalışanları tüm ülkede değişik etkinlikleri ve eylemleri
hayata geçirdiler. Önce basın açıklamaları, sonra toplu iş bırakmalar hayata
geçirildi. Sonrasında Ankara’da İstanbul’da büyük katılımlı mitingler, basın
açıklamaları gerçekleştirildi. Hekimin mesleğini özgürce yapabilmesine engel olacak
akıldışı bir kararı, ifade özgürlüğünü kısıtlayan bu zihniyeti reddeddiklerini dile
getirdiler. Aile hekimliği Sistemindeki birçok yanlışa, yetersiz mekân, yetersiz
personel ve yetersiz ekipmana rağmen mesleğinin gereklerini en iyi şekilde yapan
aile hekimliği çalışanlarının , anlamsız cezalar ve ölçüsüz iş yükü artışları içeren bu
ceza yönetmeliğini hak etmediğini açıkladılar. Hukuki süreçleri başlattılar.
Ancak sahada çalışan aile sağlığı merkezi çalışanlarının düşüncelerini
önemsemeyen, alınan karar ya da çıkartılan yönetmelikler için görüşlerini sormayan,
her şeyi tepeden,” ben bilirim ! ” anlayışıyla götürmek isteyen ve her geçengün aile
hekimliği sistemini içinden çıkılmaz hale getiren yöneticiler , aile sağlığı merkezi
çalışanlarının bu itirazlarını görmezden gelmeyi sürdürüyorlar.
Buradan bir kere daha seslenmek istiyoruz.
SUSMAYACAĞIZ!
Yönetemediğiniz pandemide gerçekleri saklamanıza izin vermeyeceğiz. Hakikatleri
tüm yasaklamalarınıza rağmen halkımızla paylaşmayı sürdüreceğiz. salgını algılarla
yönetme çabalarınıza izin vermeyeceğiz. Toplumun sağlık hakkı ve sağlık
çalışanlarının hakları konusunda mücadelemizi sürdüreceğiz.
KORKMUYORUZ!
Aile sağlığı merkezi çalışanlarının aleyhine değişen yönetmeliklerle, kanuni dayanağı
olmayan ihtar puanı cetveline göre verilen , keyfi ceza uygulamalarınızı reddediyoruz!
Sözleşme fesihlerini kolaylaştıran yönetmeliklerle yaratmaya çalıştığınız korku iklimi
bizi yıldırmayacak. Tehditler, baskılar, mobbingler bize geri adım attırmayacak.
VAZGEÇMİYORUZ!
Yönetmeliğin ilk yayınlandığı günden beri mücadelemizi sürdürüyoruz. Bu konuda
eylem süreçleri kesintisiz devam ediyor ve edecek. Giderek çoğalıyoruz,
dayanışmamız büyüyor. Bu ceza yönetmeliği geri çekilinceye kadar
mücadelemizi yan yana omuz omuza sürdürme kararlığındayız.
İnsanca çalışma koşullarında, özlük haklarımız ve ödemelerimiz gaspedilmeden,
mesleğimiz itibarsızlaştırılmadan, emeğimiz değersizleştirilmeden sağlık hizmeti
vermek istiyoruz. Bugün için talebimiz çok net. Ceza sistemini ağırlaştıran, sözleşme
feshini kolaylaştıran, dayanaksız ve keyfi yaptırımlar getiren, birinci basamakta
çalışan sağlık emekçilerinin taleplerini karşılamayan sözleşme, tüm maddeleriyle
derhal geri çekilsin! . İş güvencesini tamamen ortadan kaldıran, ücretleri ve
kazanılmış hakları gasp eden, görüş ve düşünce açıklama özgürlüğüne yasak getiren
‘ceza yönetmeliğine’ karşı mücadelemiz yönetmelik geri çekilene dek
sürdürülecektir.
Mesleğimize, emeğimize, geleceğimize sahip çıkacağız!”

25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Uluslararası Mücadele Günü’nde İzmir’de kadınlar, ‘şiddete yoksulluğa, temel haklarına yönelik saldırılara karşı’ sokağa çıktı.

İzmir Kadın Platformu’nun “Evde İşte Sokakta kampüste Şiddet her yerde; Çözüm Örgütlü Mücadele” sloganıyla ve  “şiddete yoksulluğa, haklarımıza yönelik saldırılara karşı  Alsancak’tayız”  çağrısıyla 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Uluslararası Mücadele Günü için kadınlar  Eski Leman Kafe  önünde buluştu.

Binlerce kadın  siyasi iktidarı hayat pahalılığını, şiddeti, yoksulluğu, ekonomik krizi protesto etti. Hükümeti istifaya çağırdı.   Kadınlar Leman Kafe önünden Türkan Saylan Kültür Merkezi önüne kadar yürüdü.  Yürüyüşe HDP İzmir Milletvekili Serpil Kemalbay Pekgözegü’de  katıldı.Y ürüyüş boyunca kadınlar aşağıdaki pankartları ve sloganları hem taşıdı hem de attı.

“sözleşme kırmızı çizgimizdir”,  “sözleşmeyi değil cinayeti engelle”,  ” kadın cinayetleri politiktir”, ” kadın yaşam özgürlük, jın jıyan azadı”,   “iktidar susacak kadınlar konuşacak”,  ” sözleşmeyi uygula, kararı geri çek” “erkek adalet değil gerçek adalet”,   “güvenceli iş güvenceli gelecek istiyoruz”,   “kadınlar yürüyor mücadele büyüyor”,  “şiddete karşı suskun değil öfkeliyiz “,   “yaşasın kadın dayanışması”,   “kadınlar sokağa haklarını almaya”,   “istismarı aklama aklattırma”,   “nerdesin aşkım –burdayım aşkım”,   “gelsin baba gelsin koca gelsin devlet gelsin cop- inadına isyan- inadına isyan- inadına özgürlük”,  “asla yalnız yürümeyeceksin”,  “şiddetin kölesi olmayacağız”,   “yoksulluğa teslim olmayacağız”,  “bağır bağır herkes duydun erkek şiddeti son bulsun”, “aileye kul sermayeye köle olmayacağız, dünya yerinden oynar, kadınlar özgür olsa,istanbul sözleşmesi bizim  vazgeçmiyoruz”, “lgbt hakları insan hakları”,  “trans cinayetleri politiktir”,  “haklarımızdan hayatlarımızdan vazgeçmiyoruz”,  “kadınlar artık susmayacaklar susmayacaklar susmayacaklar”, ” susmuyoruz, korkmuyoruz itaat etmiyoruz”,  “geceleri de,  sokakları da, meydanları da terketmiyoruz”,   öldüren sevgi istemiyoruz”, “yaşasın örgütlü mücadelemiz”,  “boşanmayı değil cinayeti engelle”,  “cinsiyetçi medya istemiyoruz”,  “faşizme karşı omuz omuza”, ” kadınlar yürüyor, dayanışma büyüyor”,  “cinsiyetçi eğitim istemiyoruz”

İzmir Kadın Patformu sözcüsü,  Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde  aşağıdaki açıklamayı okudu;

“Ülkemizde kadına yönelik şiddet, taciz, tecavüz ve kadın cinayetleri her yıl katlanarak artıyor. AKP hükümetinin kadın düşmanı politikaları, devletin şiddeti önleyecek mekanizmaları harekete geçirmemesi, erkek egemen yargı kararları, kriz ve pandeminin kadın emeği sömürüsü açısından fırsata dönüştürülmesi ve artan yoksulluk sonucu kadınlar evde, işte, sokakta, kampüste her yerde şiddetin türlü biçimlerine maruz kalıyor.

AKP iktidarı Diyanet İşleri Başkanlığı ve vakıf cemaat gibi gerici odaklar eliyle, erkek egemen sistemi derinleştirmekte kadınların eşitlik haklarına saldırılmakta, yargı ve medya eliyle kadına yönelik şiddet meşrulaştırılarak, pekiştirilmektedir.

İktidarın nefret dili sokaklara yansımakta, körüklenen ayrımcılık ve eşitsizlikler sonucu “güçsüz” gösterilen kadınlar ve LGBTİ+lar sokak ortasında samuray kılıçlarıyla katledilmektedir. Bu durumun bir örneği de geçtiğimiz gün Bornova Sokağı’nda iki trans kadın arkadaşımızın bıçaklanmasıyla yaşanmıştır.

Oysa acz içinde olan devlet ve onu yönetenlerdir.  Şiddetin temel sebebi erkek egemen kapitalist düzeni kendi çıkar ve gerici anlayışları temelinde yeniden örgütlemek için elinden gelini arkasına koymayan AKP hükümeti ve küçük ortağı Bahçeli, artan kadın cinayetlerinin müsebbibi sanki kendileri değilmiş gibi her kadın öldürüldüğünde, mücadeleyle kazandığımız haklarımıza saldırmaktan geri durmamaktadır.

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ  BİZİM VAZGEÇMİYORUZ

Kadınların, LGBTİ+ların, çocukların ve göçmenlerin şiddete karşı korunmasında önemli bir rol oynayan, gerçek bir eşitlik temelinde yazılmış İstanbul Sözleşmesi’nden bir gece yarısı imzanın çekilmesi de bu saldırıların parçasıdır. Ancak buradan bir kez daha hatırlatalım; eşitliğe, laikliğe ve özgürlüğümüze yönelik  iktidarın gerici saldırılarını kabul etmiyoruz.

Biz kadınlar, dayanışmadan, mücadeleden, İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmedik, vazgeçmeyeceğiz. O sözleşme yeniden yürürlüğe girecek, biz kalacak siz gideceksiniz.

YAŞAM HAKKINDAN VAZGEÇMİYORUZ

Yerel ve mülki amirler tarafından uygulanmayan, uygulanması engellenen 6284 Sayılı Kanunda değişiklik, boşanmalarda arabuluculuk, nafaka hakkının kısıtlanması, 5. Yargı Paketiyle çocuk ve kadınların can güvenliğini tehdit eden yeni yasal düzenlemeler gündeme getiriliyor. Kadın katillerinin, şiddet faillerinin yargılamalarında iyi hal ve haksız tahrik indirimleri uygulanırken, hayatını savunan kadınlara devlet ve erkek egemen yargı adeta intikam alırcasına saldırıyor. Ölmemek için öldürmek zorunda kalmış Çilem’in cezasının onanmasında olduğu gibi erkek egemen yargı kadınların şiddetsiz, eşit yaşam hakkını hedef alıyor.  Buradan bir kez daha sesleniyoruz, yaşam hakkımızdan vazgeçmiyoruz.

ÇOCUK İSTİSMARINI AKLATMAYACAĞIZ

Çocuk yaşta zorla evlendirilerek istismara uğrayan kız çocuklarının eğitim hakları, gelecekleri, yaşamları ellerinden alınıyor. Bu durumu her fırsatta meşru kılmaya çalışan AKP iktidarı her yıl istismarcıları aklayan yasayı meclisten geçirmenin yolunu arıyor. Bizler istismarcıların aklanmasına ve bu yasaların meclisten geçmesine asla müsaade etmeyeceğiz.

KRİZİN YÜKÜ PATRONLARA,SÖMÜRÜ DÜZENİNİ KABUL ETMİYORUZ

AKP iktidarının ve yandaşlarının, ceplerini doldurmak adına daha da büyüttüğü ekonomik kriz yüzünden kadınlar aynı işi yapmasına rağmen erkeklerden daha düşük ücret almaya, ucuz iş gücü olarak kayıt dışı güvencesiz, esnek çalışmaya zorlanıyor. İşyerlerinde mobbing ve taciz artıyor.  Büyüyen işsizlik, artan yoksulluk kadına yönelik şiddeti tırmandırıyor. Birçok kadın geçim kaynağı bulamadığı için şiddet dolu birlikteliklerine devam etmek zorunda kalıyor. Ev içinde görünmeyen emek daha fazla görünmez hale getirilerek yaşlı, hasta ve çocuk bakımı kadınların mecburi görevi haline getiriliyor. Kadınları giderek daha fazla oranda güvencesiz ve niteliksiz işlere mahkûm eden, bakım yüklerini artıran, şiddeti derinleştiren, kadınları çaresizleştiren bu sömürü düzenini kabul etmiyoruz.

Savaş, kan ve gözyaşından beslenen, bölge ve dünyanın dört bir yanında emperyalist ülkelerle iş tutan, Taliban gibi gerici mihraklarla yan yana gelmekten çekinmeyen AKP iktidarı, yerinden yurdundan göç etmek zorunda kalan milyonlarca insanı AB ülkelerine karşı koz olarak kullanmanın yanı sıra, sermayeye de ucuz iş gücü olarak peşkeş çekiyor. Bu tablodan en çok da göçmen kadın ve çocuklar etkileniyor.

Narenciye paketleme tesisinde çalışırken eşarbı iş makinesine takılarak feci şekilde hayatını kaybeden 13 Yaşındaki Suriyeli Ula Kerem’in ölümü göçmen kadın ve çocukların neler yaşadığını acı bir şekilde ortaya seriyor.  Merdiven altı atölyelerde güvencesiz ve güvenliksiz bir biçimde ucuzunda ucuzu olarak sömürülen göçmen kadın ve çocuklar, şiddet ve tacize uğruyor, iş cinayetlerinde yaşamını yitiriyor.  Dil bilmedikleri için, yasal haklarını arayamadıkları için şiddete açık halde bir yaşam sürdürüyor.

Biz kadınlar barış içinde bir yaşam istiyoruz. Göçmen kadın ve çocukların haklarının tanınmasını istiyoruz. Eşit işe eşit ücret, güvenceli iş ve güvenli ortamlarda yaşamak istiyoruz. Bunun için örgütlenmekten, mücadele etmekten dayanışmadan asla vazgeçmeyeceğiz.

Evde okulda, kampüste, sokakta, işyerlerinde, fabrikalarda bizleri hapsetmeye çalıştığınız karanlığa teslim olmayacağız.

KADINLAR ARTIK SUSMAYACAK MÜCADELE ETMEYE KARARLIYIZ

İzmirli kadınlar olarak her yıl olduğu gibi bu yıl da 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Uluslararası Mücadele ve Dayanışma Günü’nde her tür şiddete, tacize, tecavüze, istismara, kadın katliamlarına, LGBTİ+lara yönelik nefret söylemlerine, haklarımıza yönelik saldırılara, ceza evlerinde yapılan çıplak aramaya, yoksulluğa, güvencesiz çalışmaya, mobbinge karşı sokaklarda, meydanlarda, alanlardayız.  Yaşam hakkımızı savunmaktan asla vazgeçmeyeceğiz. Mirabel Kızkardeşlerden aldığımız güçle buradayız, dayanışmamızdan, birlikteliğimizden aldığımız güçle buradayız.

Sadece burada İzmir’de değil, Türkiye ve dünyanın dört bir yanında yan yana omuz omuzayız. Polonya’da kürtaj yasaklarına, Afganistan’da Taliban zulmüne karşı direnen kadınlarız, Danimarka’da, onay olmadan gerçekleşen cinsel ilişkinin tecavüz olduğunun yasalarda tanınmasını sağlayanlarız, her yerdeyiz. Kirpiğimiz yere düşmesin diye mücadele etmeye kararlıyız.

Kadınları erkeğe, sermayeye ve devlete daha da bağımlı hale getirmek için her türlü krizi fırsata çevirmenin hesabını yapanlara karşı sesimizi yükseltmek hesap sormak için isyandayız. Bu düzeni değiştirene kadar şiddete uğrayan, ezilen ve sömürülen kadınların her biri için dayanışarak, örgütlenmeye devam edeceğiz.

İstanbul Sözleşmesi’nden çıkmayı asla kabul etmiyoruz. Aynı zamanda İstanbul Sözleşmesi’nin ve Uluslararası Çalışma Örgütü’nün(ILO)  kabul ettiği 21 Haziran 2021 de yürürlüğe giren iş yerinde şiddeti ve tacizi önlemeyi amaçlayan 190 Sayılı Şiddet ve Taciz Sözleşmesi’nin bir an önce imzalanması gerektiğini vurguluyoruz. 6284’ün uygulanmasını, ekonomik, sosyal, hukuksal önlemlerin derhal hayata geçirilmesini istiyoruz.

Biz kadınlar şiddetin, yoksulluğun olmadığı eşit ve adil bir yaşam istiyoruz. Bu yaşamı, Mirabel kardeşlerin özgürlük mücadelesinden ve tüm kız kardeşlerimizden aldığımız güçle hep birlikte kuracağız.

Yaşasın kadın dayanışması, yaşasın mücadelemiz.

İzmir Kadın Platformu “

Evde, işte, sokakta, her yerde kadına yönelik şiddete karşı birleşik örgütlü mücadeleyle 25 Kasım’da alanlardayız.

DİSK’li İşçiler alanlara çıktı.

 

Disk Ege Bölge Temsilciliği  İzmir Cumhuriyet Meydanında “Geçinemiyoruz” mitingi düzenledi

DİSK Ege Bölge Temsilciliği, asgari ücret ve bütçe görüşmeleri öncesinde “Geçinmek İstiyoruz: Gelirde Adalet Vergide Adalet” kampanyası kapsamında İzmir Cumhuriyet Meydanı’nda kitlesel basın açıklaması gerçekleştirdi. Asgari ücret için genel grev çağrısı yapıldı.

DİSK’in çağrısıyla Kordon, Pasaport ve Şair Eşref Bulvarı üzerinden üç koldan yürüyen binlerce işçi sloganlarla Cumhuriyet Meydanı’na yürüdü. İşçiler yürüyüş sırasında ve alanda, “Saraya değil emekçiye bütçe”, “Vergide adalet istiyoruz”, “Ücrette adalet istiyoruz”, “Geçinemiyoruz..Bıçak kemikte”, “Vur vur inlesin hükümet dinlesin”,  “Bu daha başlangıç mücadeleye devam”,  “Yaşasın sınıf dayanışması”,  “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz”,  “Geçinemiyoruz Hükümet istifa”, “Faşizme karşı omuz omuza”,  “İşçilerin birliği sermayeyi yenecek”, “Hükümet zammını al başına çal”, “Hükümet istifa”, “İnsanca bir ücret istiyoruz” ,”İş ekmek yoksa barış da yok”, “İş ekmek özgürlük”, sloganlarını attı.

Birleşik Metal İş İzmir Şube Başkanı Ali Çeltek, alanda  işçilere seslenerek, “İnsanca bir yaşam istiyoruz. Artık geçinemiyoruz. Bıçak kemikte. İktidara gelirken ileri demokrasi için geldiniz herkese anayasa haklarını saygı göstereceği, sendikalılara saygı göstereceğiz dediniz. Örgütlenmenin önündeki engeli kaldırmadınız. Yargı süreçleri hala devam ediyor. Kamuda taşeronlaşmayı kaldıracağız ücret eşitsizliği kaldıracağınız dediniz ama hala ücret eşitsizliği devam ediyor. Emeklilere vaatte bulundunuz, emekli bir ev araba alıyordu, çocuklarını okutabiliyordu. Bugün tüm emekliler isyanda emekliler geçinemiyor. Emekli maaş bağlanma oranları düşürüldü” dedi.

Basın açıklamasını DİSK Ege Bölge Temsilcisi Memiş Sarı yaptı. Açıklama şöyle;

“Selam olsun işçiler, selam olsun DİSK’liler,

Selam olsun gelirde adalet vergide adalet talebiyle burada İzmir’den sesini yükselten binlerce mücadele arkadaşım.

DİSK bildiği yoldan yürümeye devam ediyor.

1 Ekim’den beri Türkiye’nin dört bir yanında işyeri işyeri, meydan meydan taleplerimizi yükseltiyoruz.

Ülkeyi yönetenler ısrarla yükseliş, şahlanış masalları anlatırken bizler gerçekleri anlatıyoruz, taleplerimizi haykırıyoruz.

Siz hangi yükselişten bahsediyorsunuz. Bizim her gece uykularımız kaçıyor. Yarın nelere zam gelecek, eriyen ücretlerimizle nasıl geçineceğiz, kapıya dayanan kara kışı nasıl atlatacağız bilmiyoruz.

Her sabah yoksulluğun ve işsizliğin arttığı bir güne uyanıyoruz.

Dün aldığımızı bugün alamıyoruz.

Her sabah paramızın döviz ve zamlar karşısında adeta pula döndüğünü görüyoruz.

Her gün paramızın pula dönmesiyle emeğimiz pula dönüyor.

Avrupa’nın en düşük ikinci asgari ücreti Türkiye’de diye haykırıyorduk. Bugün durum daha da kötü. Patronlar rekabet gücü kazansın diye sadece Avrupa’nın değil dünyanın en ucuz işçilerinin yaşadığı ülkelerden biri haline geliyoruz.

İşçisi çiftçisi bankalara borçlu, emeklileri aç, gençleri işsiz bir ülke yarattılar.

Gel Vatandaş Gel.

Dünyanın en kelepir emekçileri, en kelepir memleketi diye hava atıyorlar.

Yeter artık! Bu kaderi biz yazmadık ama bozacak olan biziz.

“İş bulamıyoruz” diyenler, “barınamıyoruz diyenler”, “geçinemiyoruz” diyenler omuz omuza bu gidişe son vermek zorundayız.

İşçinin patronundan yüksek oranda vergi verdiği bu adaletsiz düzene son vermeliyiz.

Senelerdir SGK indirimi, vergi indirimi, teşvik diye diye işverenleri besliyorlar. Bir gecede vergilerini sıfırlıyorlar.

Ama iş milyonlarca işçiye, emekçiye, emekliye gelince seçimden seçime vaatler verip sonra unutuyorlar.

Yaptıkları bütçe yasaları ile fakirden alıp zengine veriyorlar. İşsizlik Sigortası Fonu’nu bile işverenlere aktaracak kadar pervasızlaşıyorlar. Milyonlarca işsiz varken bizden alıp patronlara veriyorlar.

“2002 yılında bu yana Kişi Başına Gelir 12 kat arttı” diye övünüyorlar ama bu sürede ücretlerin sadece 6-7 kat arttığını söylemiyorlar. “Asgari ücreti enflasyona ezdirmedik” diyorlar ama büyümeden pay alamadığımızı gizliyorlar.

Asgari ücreti enflasyona ezdirmemek yetmez. Bir kere sizin belirlediğiniz enflasyon ile bizim yaşadığımız enflasyon arasında dağlar kadar fark var. TÜİK’in alışveriş ettiği marketi tüm emekçiler merak ediyor. Öyle bir market, öyle bir Pazar, öyle bir çarşı yok bu ülkede.

Gerçek enflasyon oranında ücret artışı da yetmez. Her gün televizyonlara çıkıp bu ülke büyüyor, şahlanıyor diye övünüyorsunuz. Kim üretiyor, biz. Kim alınteri döküyor, biz. Kim çalışıyor, biz. Ekonomiyi kim büyütüyor, biz. Peki neden bizim ekmeğimiz büyümüyor. Eğer dediğiniz doğruysa, eğer ülke büyüyorsa, işçiler de büyümeden payını almalıdır. Gelirde adalet sağlanmalıdır!

Enflasyon artı büyüme oranı kadar ücret artışı da yetmez! Neden mi? Vergide de adalet lazım. Asgari ücretin vergisinin sıfırlanması lazım. Tüm kesintilerin hazineden karşılanması lazım. Patrona verilen desteklerin işçiden esirgenmemesi lazım. Kaşıkla verilenin kepçeyle alınmaması lazım. Hem gelirde hem vergide adalet lazım.

Bugünlerde çok moda. “Avrupa bizi kıskanıyor” diyorlar ama Türkiye asgari ücretin Avrupa’da en düşük ikinci asgari ücret olduğunu söylemiyorlar. Asgari ücretle çalışan oranının en yüksek olduğu ülke olduğumuzu gizliyorlar. İşçilerin yarısından fazlasını asgari ücrete mahkum etmekten utanmıyorlar.

Çalışma Bakanı “Asgari ücreti gündem olmaktan çıkaracağız” diyor.

Sayın Bakan gayet iyi bilir. Bir ülkede sendikalaşma ne kadar düşükse asgari ücretlilerin sayısı o kadar artar. Asgari ücreti gündem olmaktan çıkaracaksanız yapmanız gerekenleri DİSK defalarca size söyledi.

Sendikalaşmanın önüne engeller çıkarmaktan vazgeçin. Grevleri yasaklamakla övünmeyin. Yandaş sendikalarınıza üye olmayanlara yönelik baskılara son verin. İşçileri sendikalı olduğu için işten atan patronlara göz yummayın. Sendikal barajları kaldırın. İşçi sınıfı örgütlensin, hakkını arayıp sorsun, asgari ücrete mahkum olmasın. Laf üretmeyin, gereğini yapın.

İşçiler, emekçiler, işsizler, emekliler, küçük esnaf, çiftçiler, dar gelirliler, yani bu halkın çok büyük bir çoğunluğu adına bir kez daha sesleniyoruz. Bu masalları dinlemek değil geçim sorunumuza çözüm istiyoruz.

Bakın, TBMM’de 2022 yılı bütçesi için çalışmalar başladı. Asgari ücret ise Aralık’ta belirlenecek. Yine dar gelirlilerden alınıp patronlara verilecek. Yine saraya, sermayeye, savaşa bütçe ayrılacak, emekçiler unutulacak.

Oysa bu ülkenin Anayasasında Türkiye Cumhuriyeti’nin sosyal devlet olduğu yazıyor. Bütçe ve asgari ücret belirlenirken sosyal devlet gibi davranın. Anayasa’ya uygun davranın.

Bu ülke bu halk artık nefes almak istiyor. 2022 karakışına karşı halkın ekmeğini savunmak için bütçede ve asgari ücrette acil önlemler istiyoruz! Gelirde ve vergide adalet istiyoruz.

Bu kış kara kış olacak . Ya işçilere emekçilere, ya da sesimize kulak tıkayan iktidara…..”

İmece Dostluk Dayanışma Derneği (İmece-Der) in  7. Olağan Genel Kurulu’na Çağrımızdır.

Üye ve Dostlarımıza Derneğimiz İmece-Der’ in  7. Olağan Genel Kurulu’na Çağrımızdır.

Derneğimiz’in 7. Olağan Genel Kurul’u aşağıdaki gündemle 01 Aralık Çarşamba günü saat 14.00 te Derneğimiz binasında (859 Sokak. Vatan İşhanı Kat:6/ 601 Konak-İzmir )  toplanacaktır. Çoğunluğun  sağlanamaması durumunda 09 Aralık Perşembe günü yine aynı saatte, çoğunluk aranmaksızın katılımcı üyelerimizle  Derneğimiz’ de gerçekleşecektir.

Katılımınız değerlidir. Bilgi ve ilginize iletiriz.

İmece-Der Yönetim Kurulu.

İmece-Der 7. Olağan Genel Kurulu Gündemi (01-09 Aralık2021 )

1-Açılış ve saygı duruşu

2-Divan heyeti seçimi

3-Gündemin okunması, onaylanması

4-2019-2021 Çalışma Dönemi Çalışma Raporunun sunumu ve değerlendirme

5-Denetim Kurulu Raporunun sunumu ve değerlendirmesi

6-Mali Rapor

7-Raporların İbrası

8-Organların Seçimi

9-Dilek ve temenniler

İzmir Kadın Platformu; Çilem Doğan’a verilen ceza, tüm kadınlara verilmiştir. Kabul etmiyoruz, yaşam hakkımızdan vazgeçmiyoruz..Yaşamak için savunma haktır yargılanamaz..

İzmir Kadın Platformu Alsancak Kıbrıs Şehitleri Caddesi girişinde “Yaşamı savunmak hapsedilemez Çilem Doğan’a Özgürlük” pankartı arkasında toplanarak, Yargıtay tarafından cezası onanan Çilem Doğan’a verilen 15 yıl hapis cezasının haksız ve hukuksuz olduğunu, yaşam hakkını savunmasının meşru ve yasal olduğunu belirtti.  Kadınlar açıklama sırasında “Erkek vuruyor devlet koruyor, bu düzeni kadınlar değiştirecek”, “Erkek adalet değil gerçek adalet”, ” öz savunma haktır, yargılanamaz”, ” Çilem Doğana özgürlük, Çilem Doğan onurumuzdur”, sloganlarını haykırdı.

Açıklama metni şöyle;

“Basına ve kamuoyuna,
Dün, yaşamını savunmak için kendisine sistematik şiddet uygulayan eşi Hasan Karabulut’u öldürmek zorunda kalan Çilem Doğan hakkında verilen 15 yıllık hapis cezası Yargıtay tarafından onandı. Geçen soruşturma sürecinde aylar süren incelemeler sonucunda Çilem’in fail Hasan Karabulut’u defalarca şikayet ettiği, ölümle tehdit edildiği, sistematik bir şiddete maruz kaldığı ve tüm bunlara rağmen Hasan Karabulut’a hiçbir işlem yapılmadığı ortaya çıktı. Çilem’in kendi yaşam hakkını savunmak zorunda kalması; sistematik erkek şiddetinin, cezasızlık politikalarının ve kadına yönelik şiddetin üzerinin örtülmeye çalışılmasının bir sonucudur.

Çilem herkesin sahip olduğu en temel hak olan yaşam hakkını savunmak için fail Hasan Karabulut’u öldürdü. Çilem’in yargılanma sürecinde tüm kadınlar olarak bunun meşru müdafaa kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini, yaşamını savunmanın hak olduğunu hep bir ağızdan haykırdık. Çilem’in şiddetten her kurtuluş yolu aradığında kolluk kuvvetleri tarafından evine gönderildiği, fail Hasan Karabulut’un onca sabıkasına rağmen elini kolunu sallayarak dolaştığını söylendi. Çilem şiddet gördü, tehdit edildi; boşanmak istedi, tehdit edildi. Tüm bunlar yaşanırken hiçbir şey yapmayan erkek devlet, şimdi Çilem hayatta kaldığı için adeta Çilem’i cezalandırmak istiyor!

Erkeklerin işlediği bütün suçlarda yargı mekanizması erkekler lehine işliyor. Kadın cinayetleri, tecavüzler, tacizler, çocuk istismarları… Kadına ve çocuğa yönelik şiddet faili tüm erkekler, eril yargının indirimlerinden, cezasızlık politikalarından faydalanabiliyor. Musa Orhan, Şirin Ünal, Zaynal Abakarov gibi nice fail dışarıda serbestken, ölmemek için, yaşam hakkı gasp edilmek istendiği için kendini savunan kadınları cezalandıramazsınız! Çilem’i hapsetmek tüm kadınları hapsetmektir, Çilem’i yargılamak, kadın mücadelesini yargılamaktır!

Tüm bunların erkek egemen sistemin, kadınlara yönelik şiddeti ve tahakkümü artırma yollarını döşeyen taşlar olduğunu biliyoruz. Biz kadınları şiddet dolu yaşamlara mahkum etmek, yaşanılan tüm krizlerin borcunu kadınlara kesmek istiyorsunuz. Tüm bunları kabul etmiyoruz. Erkek yargının kadınlar alehine verdiği, her defasında fail erkeklerin çıkarlarının korunduğu mahkeme kararlarını tanımıyoruz. Erkek adalet değil gerçek adalet istiyoruz. Çilem Doğan yaşam hakkını savunmak adına özsavunma uygulamış ve hayatta kalmış bir kadındır. Kolluk kuvvetleri ve yargı Çilem’in gördüğü şiddete karşı çözüm üretmiş ve fail ceza almış olsaydı Çilem bunu yapmak zorunda kalmayacaktı. Çilem’e verilen 15 yıl hapis cezası haksızdır, hukuksuzdur. Çilem için ve yaşamını savunan tüm kadınlar için özgürlük istiyoruz!

Bu karar tüm kadınların yaşam haklarına saldırı, Çilem’e olduğu gibi “sen neden ölmedin” demenin hukuk eliyle ilamıdır. Ölmemek için kendimizi savunmaktan, bunun için örgütlenmekten, haklarımızı talep etmekten, dayanışmadan vazgeçmeyeceğiz. Çilem Doğan’a verilen cezayı kabul etmiyoruz. Şiddetin tek bir anla sınırlı olmadığı gibi geniş bir alanı ve zaman dilimini kapsadığını biliyoruz. Yıllarca şiddet görmüş, fuhuşa zorlanmış, ailesi ve kendisi ölümle tehdit edilmiş, dokuz kez koruma talebinde bulunduğu halde korunmamış olan Çilem Doğan’a verilen ceza, tüm kadınlara verilmiştir. Kabul etmiyoruz, yaşam hakkımızdan vazgeçmiyor
İzmir Kadın Platformu”

Demiryolları emekçileri, “Ülkemiz ve geleceğimiz için işimize aşımıza sahip çıkmak için YILMAYACAĞIZ, SİNMEYECEĞİZ, GERİ ÇEKİLMEYECEĞİZ! DEMİRYOLU HALKINDIR SATILAMAZ demeye devam edeceğiz”

Birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikası (BTS)  İzmir Şubesi üyeleri “Sürgün ve Baskılara Karşı Oturma Eylemimiz 41. Haftasında” ve “Demiryolları halkındır Satılamaz”   pankartları arkasında toplanarak siyasi iktidarın baskı ve sürgün politikalarına ve TCDD’nın satılmasına karşı  açıklama yaptı.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri’de   oturma eylemine destek verdi.. Açıklama sırasında katılımcılar, “Demiryolları halkındır satılamaz”, “Baskılar sürgünler bizi yıldıramaz”, “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz”, “Hak hukuk adalet”, “Yaşasın örgütlü mücadelemiz”,  sloganlarını attı.

Kamu Emekçileri Sendikası  İzmir Şubeler Platformu Dönem Sözcüsü Veysel Beyazadam,  yaptığı açıklamada,  “Eğer bugün kamu kaynakları bir avuç yandaşa peşkeş çekilmeye çalışılıyorsa bunun önünde de BTS  özelindeki arkadaşların sürgün ve baskılara uğraması ve bu nedenledir… Baskılar ve sürgünlere karşı mücadele edenlerin yanındayız.. Biz buradan bir kez daha ifade ediyoruz. Sizler var etmediniz, yok ediyorsunuz. Demiryolları halkındır satılamaz…. Biz yurttaşlar olarak bunun farkındayız. Kamu  emekçileri olarak da bu uygulamaları  her platformda  teşhir edeceğiz. ” dedi.

Birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikası (BTS)  İzmir Şubesi adına Örgütlenme Sekreteri   açıklama yaptı. .Açıklama şöyle;

“Basına ve Kamuoyuna;

Kesk bileşenleri üzerindeki baskı ve sürgün politikalarının amacı açıktır. AKP, tüm kamu emekçilerini kendisine kapı kulu yapmayı arzulamaktadır. Kamu emekçilerinin kendisini insana, topluma ve doğaya karşı değil, sadece ama sadece AKP’ye karşı sorumlu görmesini istemektedir. “AKP Memur Kolları” gibi çalışan “yandaş sendika” dışında kimseye yaşam hakkı tanımamaktadır.

Ancak baskıyla, sindirme politikalarıyla, sendikal hak ve özgürlüklerimizi yok sayan düzenlemelerle amacına ulaşacağını sananların unuttuğu bir gerçek var. O da KESK’in tarihin derinliklerinden gelen fiili ve meşru mücadele hattı, azmi ve kararlığıdır.

Sendikamızın faaliyetlerini engelleyen, sendikalar arasında ayrımcı politika yürüten her türlü anlayışın karşısında bugüne kadar nasıl ki, fiili, meşru bir mücadele yürüttük ise bugünde bu uygulamalarının karşısında olacağımızı ve Anayasadan doğan her hakkımızı kullanacağımızın bilinmesini isteriz.

Yurttaşların çektiği geçim sıkıntılarını görmezden gelen, tüm kamu kaynaklarını kendi şatafatlı hayatları için kullanan siyasi kadroların yaymaya çalıştığı tüm pembe hayaller, yaşamın acımasız katı gerçekleri karşısında un ufak olmaktadır.

Kamu kaynaklarını fütursuzca harcayıp tüketenler, şimdi de kamunun elinde kalan son varlıkları satışa çıkarmaktadır. Cumhuriyetin temel bir kuruluşu olan TCDD özelleştirme sürecine sokulmaktadır. Kamu arazileri, yeşil alanlar, tarım arazileri ve ormanlar betonlaştırılması için yandaş müteahhitlere teslim edilmektedir.

Bu girişim, kamuya yani halka ait varlıkların yeni bir talan örneği olacaktır. Oysa dünyanın birçok ülkesinde, demiryolları kamusal bir hizmet olarak kamu eliyle gerçekleştirilmektedir.

Cumhuriyetimizin bir kazanımı olarak köklü bir geçmişe dayalı TCDD nin özelleştirme kapsamına alınarak sermaye şirketlerine devredilmesi, trafik ve can güvenliği açısından yaratacağı muhtemel tehditler ile ciddi risk oluşturacaktır. Bazı eksikliklerine karşın, performansı ile haklı övgü alan bu kurumun özelleştirilmesi ile kurumsal hafızanın kaybedilmesi ve ülkemizin geleceği açısından ileride telafisi mümkün olamayacak hasarlara maruz kalması kaçınılmazdır. Bugüne kadar özelleştirilmiş kamu kurumlarında yaşanan tecrübeler bize bunu fazlasıyla göstermiştir.

TCDD nin özelleştirme kapsamına alınması, ülkemiz çıkarları aleyhine ve uluslararası birçok yabancı şirket ve onlara taşeronluk yapacak işbirlikçi yerli şirketlerin iştahını kabartacak kamu-toplum yararına aykırı bir politik tercihtir.

TCDD nin özelleştirilmesine karşı duruş, ulaşım sektöründe ve tüm kamusal hizmetlerde özelleştirmeye karşı net bir mücadele hattı örmekten geçer. Bu sorumluluk, “Biz değilsek kim, şimdi değilse ne zaman?” sorusuna olumlu yanıt veren, ülkesini, halkını seven tüm kişi ve kuruluşların ortak sorumluluğudur. Toplumcu bütüncül kamucu politikaların, toplumun en geniş kesimini oluşturan düşük gelirli, emeği ile geçinen yurttaşların çıkarlarını korumak açısından taşıdığı büyük önem açıktır. Bu itibarla, ilk adım olan özelleştirmeye karşı çıkmakla yetinmeyip, özelleşen tüm kamusal hizmetlerin kamu eliyle verilmesi, tekrar kamulaştırma ve yeni güçlü kamusal yapılar oluşturulması taleplerini kamuoyuna ve topluma mal etmeye çalışmalıyız.

Ülke ve toplum çıkarlarından yana olan tüm kuruluşlara, kendi kamulaştırma politika ve planlarını hazırlamalarını, TCDD nin özelleştirilmesine karşı mücadeleyi kamulaştırma politikaları ile yükseltmeleri çağrısını yapıyoruz. Yeni ve güçlü kamu işletmeleri acil bir toplumsal ihtiyaçtır

“KİT’ler zarar eder” tekerlemesinin yarattığı kompleksten bir an önce arınılmalı ve yeni oluşturulacak güçlü kamusal kuruluş-yapılar sayesinde kamu mülkiyetinde olan, iyi yönetilen ve denetlenen bir sistem oluşturulmalıdır. Özelleştirmelerin ülkemize kaybettirdiklerinden çıkarılacak dersler ile ülke ve halk çıkarlarının gerektirdiği doğru politika ancak bu şekilde oluşturulabilecektir.

Şimdi safları sıklaştırmanın, türkülerimizi hep bir ağızdan söylemenin zamanıdır.

Ülkemiz ve geleceğimiz için işimize aşımıza sahip çıkmak için YILMAYACAĞIZ, SİNMEYECEĞİZ, GERİ ÇEKİLMEYECEĞİZ! DEMİRYOLU HALKINDIR SATILAMAZ demeye devam edeceğiz. YAŞASIN ÖRGÜTLÜ MÜCADELEMİZ!”

 

 

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, Suruç ve tüm katliamların gerçekten aydınlatılması için sokakta olmaya ve mücadele etmeye devam edeceğiz!

 

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri,  Suruç Katliamı davasının  bir kişiye ceza verilerek  kapatılıp  unutturulmak istenmesine karşı  sokağa çıktı;  Suruç ve tüm katliamların gerçekten aydınlatılması için sokakta olmaya ve mücadeleye devam edeceklerini açıkladı.

Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde toplanan İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri,  “Suruç katliamı dosyası kapatılamaz” pankartı arkasında toplandı .  Katılımcılar “Suruç’un davası mahkemeye sığmaz”,  “Ellerimiz katillerin yakasında”,   “Hiçbir düş yarım kalmayacak”,  dövizlerini  taşıdı.   Açıklama sırasında  “Katıl İŞİD işbirlikçi AKP”,  “Savaşa hayır barış hemen şimdi” , “Hiçbir düş yarım kalmayacak”,  “Unutmak yok affetmek yok”,  “Katillerden hesabı gençlik soracak”,  sloganları atıldı.

Açıklamayı Emek ve Demokrasi Güçleri adına Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) İzmir Şubeler Platformu Dönem Sözcüsü Veysel Beyazadam  yaptı.

Açıklama şöyle;

“Basına ve Kamuoyuna;

İnsanlık tarihi boyunca savaşların, yıkımların, baskıların ve zulümlerin örneğini çokça gördük ne yazık ki! Bu kötücül senaryoların baş aktörleri tarihin karanlık sayfalarında adlarıyla birlikte tarihin çöplüğünde yok olup gittiler. Bunun yanında yaşamı önceleyen, insanlığın evrensel değerlerine katkıda bulunan birçok figür de geldi yeryüzüne. Bu isimler ki sadece bulundukları çağda değil insan nesli boyunca yaşamı var etmeleriyle anılacaklar her daim.

Yakın tarihimizde yaşam adına, erdem adına, var etme adına bedenini ortaya koyan o güzel insanların en önemli örneklerinden oldu Suruç’un düş yolcuları. 20 Temmuz 2015’te Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu’nun çağrısıyla “Beraber Savunduk Beraber İnşa Edeceğiz” şiarıyla örgütlediği, yıkılmış bir kent olan Kobanê’yi inşa çalışmasına katılmak için Amara Kültür Merkezi’nde buluşan yüzlerce sosyaliste barbar İŞİD çeteleri tarafından yapılan katliamın davası 22 Ekim’deki duruşma ile sonuçlandırıldı. Savaşın yıkımına karşı barışı, çocukların ölümüne karşı var etmeyi, gözyaşına karşı çocuk kahkahalarını sağlamaya çalışan o güzel yürekli gençler katledildi karanlık eller tarafından.

Suruç’la başlayan katliamlar 10 Ekim Ankara Gar katliamı, Antep katliamı ile devam etti ve sayısız katliam gerçekleştirildi. Suruç davası gibi Antep davası da kapatıldı.

Suruç katliamının suç ortağı olanlar, katliamın ardından 18 ay boyunca dosyaya gizlilik kararı uyguladı. Aileler, yaralılar, avukatlar ve sosyalistlerin mücadelesi sonucu 21 ay sonra sanıksız başlayan Suruç katliamı davasında, dosyanın tek tutuklu sanığı ve aynı zamanda Ankara Gar katliamının da sanığı olan Yakup Şahin bir kez olsun mahkeme salonuna getirilmeyerek adeta korundu. Yaşamını yitirenlerin yakınları bir kez olsun yüzüne haykırmak isterdi oysa celladın zavallılığını. Dava Urfa’nın Hilvan ilçesine alınarak gözlerden uzak bir yargılama süreci sürdürülmeye çalışıldı. Aileler ve avukatların tüm talepleri yargılama süresince reddedildi, katiller ve işbirlikçileri korundu bir bakıma.

Dün mahkeme salonunda adalet isteyen aileler ve yaralıların dinlenmesini engellemeye çalışanlar, avukatlarla aralarına barikat çekenler, Yakup Şahin’e “Bu tartışmaları dinlemek istemiyorum.Karar vereceğiniz zaman beni bağlayın.” deme cesaretini verdi.

Katliamın tek tutuklu sanığı olan Yakup Şahin hakkında ‘tasarlayarak öldürme’ suçundan 34 kez ağırlaştırılmış müebbet, aynı maddeden 70 kez 27 yıl hapis cezası verildi. Böylelikle katliam münferit bir olaya bağlanıp katliamın ardındaki gerçek, karartıldı.

33 düş yolcusunu katleden katliamcı IŞİD çetesini ve işbirlikçilerini aklama çabasını sürdüren mahkeme, hakikatin açığa çıkması için mücadele verenler hakkında suç duyurusunda bulundu.

Yerel mahkemesinden Anayasa Mahkemesi’ne, polis fezlekelerinden istihbarat şebekelerine tüm kurumlarıyla Suruç davası kapatılarak unutturulmak istendi. AYM’nin yakın zamanda almış olduğu karar bunun en yalın örneğidir. Katliamın gerçekleşeceğini bildiği halde hiçbir önlem almayan dönemin Suruç Emniyet Müdürü hakkında verilen para cezası kararına itiraz ederek AYM’ye başvuran Suruç aileleri ve tanıklarının başvurusu reddedilip SGDF ve Suruç’ta katledilen 33 düş yolcusu sorumlu ilan edilerek hedef gösterildi.

2015’den bugüne dek katliamın aydınlatılması için adalet mücadelesi yürütüldü. Sayısız gözaltı ve tutuklama saldırısına rağmen Suruç aileleri, yaralıları, tanıkları, avukatları ve devrimci-demokratik güçler “Suruç için adalet herkes için adalet!” mücadelesini yürüttü ve yürütmeye devam ediyor.

Bu kararın bizler için bir hükmü yoktur. İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri olarak Suruç ve tüm katliamların gerçekten aydınlatılması için sokakta olmaya ve mücadele etmeye devam edeceğiz!

Savaşların ve ölümlerin olmadığı bir coğrafya yaratma mücadelemizden vazgeçmeyeceğiz!

Karanlık odakları tüm çabalarıyla teşhir edip demokratik, barışçı, özgürlükçü bir yaşamı savunmaya devam edeceğiz!

Bulunduğumuz her yerden her daim haykırmaya devam edeceğiz: SURUÇ İÇİN ADALET HERKES İÇİN ADALET!

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri”