Karşıyaka’da Laik ve Bilimsel Eğitim Talebiyle Yürüyüş ve Basın Açıklaması

 

İzmir’in Karşıyaka ilçesinde Karşıyaka Emek ve Demokrasi Platformu,  İZBAN istasyonu önünde toplanarak “Okullarda dini ve ayrıştırıcı uygulamalara son verilmelidir — Laik, bilimsel eşit anadilinde eğitim istiyoruz” pankartı açtı. Grup, Kemalpaşa Caddesi boyunca yürüyerek çarşı girişinde basın açıklaması yaptı.

Yurttaşlar eylem boyunca “Çocuk işçiliğine hayır”, “Laik bilimsel eğitim istiyoruz”, “Cemaat ve tarikatlar kapatılsın”, “Çedes ve Mesem iptal edilsin”, “Kamusal ve nitelikli eğitim istiyoruz”, “Eğitimin dinselleştirilmesine hayır” dövizleri taşıdı. Katılımcılar ayrıca “Karanlığa teslim olmayacağız”, “Faşizme karşı omuz omuza”, “Bilimsel laik demokratik eğitim”, “Bilimsel laik anadilde eğitim” sloganları attı.

Basın açıklamasını platform adına Zeliha Danyeli okudu. Eğitim Sen 2 No’lu Şube Başkanı olan Danyeli, Millî Eğitim Bakanlığı tarafından 12 Şubat 2026 tarihinde yayımlanarak 81 il valiliğine gönderildiği belirtilen “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli Kapsamında Ramazan Ayı Etkinlikleri” konulu talimata ilişkin platformun görüşlerini paylaştı.

Açıklamanın tam metni

“BASINA VE KAMUOYUNA;

Millî Eğitim Bakanlığı (MEB) tarafından 12 Şubat 2026 tarihinde yayımlanan ve 81 il valiliğine gönderilen “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli Kapsamında Ramazan Ayı Etkinlikleri” konulu talimat, anayasanın laiklik ilkesine ve eğitimin bilimsel niteliğine aykırıdır. Okul öncesinden ortaöğretime kadar tüm kademeleri kapsayan bu düzenleme, okulları “tek din, tek mezhep” ritüellerinin uygulama alanı haline getirmeyi amaçlamaktadır.

MEB tarafından okullara gönderilen talimata göre söz konusu etkinliklerin dayandırıldığı 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu ve ilgili Sosyal Etkinlikler Yönetmeliği, müfredatta yer almayan bu tür dinî içerikli faaliyetlere izin vermemektedir. Yönetmelik eki çizelgelerde bu tür bir etkinlik türü bulunmamaktadır.

Okullar, farklı inanç gruplarından ve inancı olmayan öğrencilerin bir arada eğitim aldığı kamusal alanlardır. Eğitim kurumlarında tek bir dinin ibadetlerini merkeze alan etkinlikler planlamak, devletin inançlar karşısındaki tarafsızlığını ortadan kaldırmakta, dolayısıyla bu durum laiklik ilkesine temelden aykırılık teşkil etmektedir.

Bakanlık talimatıyla öğretmen ve öğrencilerin katılımı şeklinde planlanan etkinliklerin okul dışında ve mesai saatleri dışında (iftar ve sahur programları vs.) gerçekleştirilmesi öngörülmektedir. Öğretmenlerin çalışma saatleri ve görev tanımları yasalarla belirlenmiştir; hiç kimse rızası dışında bu tür faaliyetlerde görev almaya zorlanamaz. MEB’in talimatı bu açıdan da sorunludur. “Gönüllülük” adı altında yürütülen bu süreçte, etkinliğe katılmayan öğrencilerin ve öğretmenlerin fişlenmesi, öğrencilerin akran zorbalığına maruz kalması ve toplumsal dışlanma yaşamaları kaçınılmazdır.

“Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” adı altında eğitim kurumlarının ibadethaneye dönüştürülmesine yönelik itirazlarımız devam etmektedir.

Eğitim, herkes için eşit ve bilimsel olmak zorundadır. Çocuklarımızın ve gençlerimizin geleceği; inanç temelli dayatmalarla değil, laiklik ilkesine dayanan, aklın ve bilimin rehberliğinde şekillenmelidir. Kamusal eğitim, hiçbir ayrım gözetmeden tüm toplumun ortak hakkıdır. Millî Eğitim Bakanlığı’nı, Anayasa’ya ve Milli Eğitim Temel Kanunu’na açıkça aykırı olan bu tür “fiili durum yaratma” yönteminden derhal vazgeçmeye; laik, bilimsel ve kamusal eğitime aykırı her türlü uygulamaya son vermeye davet ediyoruz.

KARŞIYAKA EMEK VE DEMOKRASİ PLATFORMU”

“Tango ile Govend: Nazım Hikmet ile Cegerxwin” Söyleşi

 

İmece Dostluk Dayanışma Derneği’nde 21 Şubat Cumartesi günü düzenlenen “Tango ile Govend: Nazım Hikmet ile Cegerxwin” başlıklı söyleşimizin anlatıcısı ve konuğu, Tango ile Govend / Nazım ile Cegerxwin kitabının yazarı Hayri K. Yetik oldu. Söyleşiye geçmeden önce derneğimiz adına Günseli Kaya söz aldı; konuk yazarımıza ve katılımcılara teşekkür etti. Etkinliğin 21 Şubat’a denk gelmesi nedeniyle Dünya Anadilleri Günü’nün yaşadığımız ülke açısından önemine değindi. Anadilde konuşabilme, şarkılarını ve türkülerini dinleyip söyleyebilme uğruna can verenleri, sürgüne gitmek zorunda kalanları, işkence görenleri ve yaşamını yitirenleri hatırlatarak; anadilin kimlik, yaşam ve kültürün korunması ile sürdürülebilirliği açısından taşıdığı değere vurgu yaptı ve sözü yazarımıza bıraktı. (*)

“Evet dostlar,” diye başladı konuşmasına: “Biraz önce söyleşimizin başlangıcında Günseli, tanışmamızla ilgili bir açıklama yaptı. Sanırım 25 yıl kadar önceydi. Kemeraltı’na gelmiştim; o zaman Turgutlu’da çalışıyordum. Girişte bir grubun basın açıklaması yaptığını gördüm. Konuşmalar bana tanıdık geldi, ‘Bunlar bizimkiler,’ dedim. Dönüp baktım, küçük bir grup. Gönlüm razı olmadı; ‘Bir kişi bir kişidir,’ dedim ve gidip yanlarında durdum. Basın açıklamasından sonra Günseli dönüp ‘Sizi tanıyalım, siz kimsiniz?’ diye sordu. Ben de Turgutlu’da öğretmen olduğumu, konunun beni ilgilendirdiği için geldiğimi söyledim. ‘Memnun oldum,’ dedi. Böylece tanışmış olduk.”

“Günseli benim yaşayan kahramanlarımdan biridir. Bu kahramanlar roman kahramanı değil; romanı yazılması gereken kahramanlardır. Dün yine bir vesileyle bir araya geldik. Bir diğer yaşayan kahramanım da Can Atalay. Onunla ilgili bir belgesel izledim; bana biraz Günseli’yi de hatırlattı. Bu insanlar bana kendimi iyi hissettiriyor. İnsan zaman zaman mutsuz ve umutsuz olabilir; işte böyle kahramanlarla karşılaşınca umut ve inanç tazeleniyor. O yüzden mutluyum ve kendisine teşekkür ediyorum.”

“Böyle zamanlarda ne diyeceğimi bilemem ama sanıyorum Hayri arkadaş seçici bir algıya ve hafızaya sahip; onun yaşayan kahramanları mücadelenin sıra neferleri. Teşekkür ederim, enerji yeniledim.”

“Dostlar, Cegerxwîn’den başlamıştık. Cegerxwîn, Şeyh Said İsyanı öncesinde milli duygular kazanmaya başlamış ve bu uğurda çalışmalara yönelmiştir. Şiirleri de İslami temalardan milli temalara kaymıştır. Bu süreçte Kürtlerin mücadelesinde önemli bir yeri olan Hoybun örgütüyle ilişki kurmuş, Hawar Dergisi’nin yazı kadrosuna girmiştir. Orada Kürt dili, grameri ve şiir üzerine yazılar yazmaya başlamış; aynı zamanda öğretmenlik yapmıştır. Devlet olmadığı için bu çalışmalar ancak birebir eğitim yoluyla, kırsalda, köylerde ve mahalle mektebi benzeri ortamlarda yürütülebilmiştir; çünkü dernekler bile yasaktır.”

“Hawar Dergisi, Kürt özgürlük mücadelesinde önemli bir dönüm noktasıdır; modern anlamda edebiyatın ve dil çalışmalarının yapıldığı bir yayın organıdır. Cegerxwîn de modern edebiyat yaklaşımını burada öğrenir. 1946’da Suriye Komünistleriyle tanışır ve Suriye Komünist Partisi’ne üye olur. Bu üyeliği 11–12 yıl sürer. 1958’de ayrılır. Ayrılma nedeni, eğitimlerin Kürtçe yapılmasını ve partinin Kürtçe yayınlar çıkarmasını önermesidir; önerileri kabul edilmeyince ayrılır. Ancak komünizmden kopmaz; ömrünün sonuna kadar sosyalizme bağlı kalır.”

“Biyografisini böyle özetledikten sonra şiirlerine gelirsek: Nazım Hikmet bu anlamda çok ileri bir şairdir. Şiir tekniği ve estetik açısından son derece ileridedir. Cumhuriyetle birlikte edebiyat yeniden kurgulanır; geçmişten kopmak için en önemli alanlardan biri edebiyattır. Cumhuriyet kendi edebiyatını kurmak ister. Nazım’a bu kadar eziyet edilmesinin nedenlerinden biri de budur; çünkü o bu resmi edebiyat politikasına alet olmak istemez.”

“Ziya Gökalp ve Yahya Kemal’in kurucu özneler olduğu bir edebiyat anlayışı vardır. Yahya Kemal tarihi Malazgirt’ten başlatmak isterken Ziya Gökalp Orta Asya’dan başlatmak ister; baskın olan görüş Gökalp’in yaklaşımı olur. Bu edebiyat anlayışı uzun süre etkili olur, hatta sosyalistleri bile etkiler. Bu nedenle bu anlayışın eleştirilmesi, Marksist estetiğin kendini ortaya koyması açısından önemlidir.”

“Nazım Hikmet hayatı boyunca baskı görmüştür. Deniz Harp Okulu öğrencisinin onu ziyaret etmek istemesi üzerine şüpheye kapılıp polisi araması ve tutuklanması bunun örneklerinden biridir. Sonuçta insandır; korkuları da vardır ama direngenliği de vardır. Birçok yazara zorla övgü metinleri yazdırılırken ona yazdırılamamıştır. Kuvayi Milliye Destanı’nı yazması farklı tartışmalara konu olmuştur; ancak destanın adı bile niyetini gösterir: Kuvayi Milliye, yani halk hareketi.”

“1960’larda Memleketimden İnsan Manzaraları basılırken bazı değişiklikler yapılır; örneğin ‘Kürt’ ifadesi ‘Türk’ yapılır. Nazım’ın amacı halk hareketini anlatmaktır. Destanda Mustafa Kemal’e göndermeler vardır ama açık övgü yoktur; destanın büyük bölümü halkı anlatır.”

“Nazım Hikmet hayatı boyunca emeğiyle yaşamıştır; hapiste bile çeviri yaparak geçimini sağlamıştır. Aristokrat bir aileden gelmesine rağmen sosyalizme bağlı kalmıştır. Türkiye’nin 1940’lı yılları pek çok aydın için baskı dönemidir; kimisi öldürülmüş, kimisi sürgüne gönderilmiştir.”

“Kurtuluş Savaşı’nı anlatırken halkın rolünü vurgular. Ona göre bu mücadele yalnız önderlerin değil, halkın mücadelesidir. Farklı etnik gruplar ve siyasi çevreler bu mücadeleye katılmıştır. Ancak sonradan bazı anlatımlar değiştirilmiş; örneğin Kürt milisler Türk gösterilmiş, destanın adı ‘Kurtuluş Savaşı Destanı’ olarak anılmak istenmiştir. Eleştiri bu noktadadır.”

“Araştırmacının nesnel olması gerekir. Bugün doğru görünen yarın yanlış olabilir; yeni bir belge ya da farklı bir gerçeklik ortaya çıkabilir. Bu nedenle araştırmacı yeni ve doğru olanı yazabilmeli, gerekirse kendini ve yazdıklarını yeniden düzenleyebilmelidir. Bu yüzden ideolojiyi araştırmanın dışında tutmak gerekir.”

“Birçok nedenle Nazım Hikmet eleştirilir. ‘Başka şairler de Kürtlerden bahsetmemiş; neden Nazım eleştiriliyor?’ denildiğinde şu yanıt verilir: Çünkü Nazım Hikmet, Nazım Hikmet’tir; ondan beklentiler yüksektir. O yalnızca şair değil, aynı zamanda kuramcı, öğretici ve siyasal yazardır. ‘Milli Grup’ ve ‘Alman Faşizmi’ gibi metinler yazmıştır. Türkiye sosyalist hareketi üzerinde büyük etkisi vardır; birçok kişi gibi benim de sosyalist serüvenim onun şiirleriyle başladı.”

“Bu kadar siyasal etkisi olan bir şairin Kürt meselesi gibi önemli bir konuda ne yazdığı da tartışılır. Memleketimden İnsan Manzaraları’nda ve diğer eserlerinde kadın meselesi, dil ve etnik konular açısından bugün sorunlu sayılabilecek ifadeler bulunur. Örneğin eril dil kullanımı ya da bazı halklara dair ifadeler eleştirilir. Çerkez Ethem’e ‘hain’ denmesi gibi örnekler tartışma konusudur.”

“Buna rağmen Nazım yine bizim şairimizdir. Eksikleriyle birlikte değerlendirmek gerekir. Marksistler var oldukça onun şiiri de var olacaktır.”

“Nazım Hikmet, Türklük meselesinde resmi görüşe yakın durmuştur; kendini Türk şairi olarak tanımlar. Çocukluk yıllarında yazdığı şiirler Türkçü-İslamcı temalar taşır. Ailesi paşa kökenlidir; farklı milletlerden ataları vardır. Bedirhan kardeşlerle süt kardeşliği gibi ilginç aile bağları da bulunur. Bu karmaşık kökenler onun kimlik meselesine bakışını da etkilemiş olabilir.”

“İki şair arasındaki benzerlikler de dikkat çekicidir: İkisi de farklı Osmanlı vilayetlerinde (Nazım Selanik’te, Cegerxwîn Suriye Amude’de) birbirine yakın tarihlerde doğmuş; ikisi de komünizme sevdalıdır. İkisi de vatansız kalmış, baskı ve tehdit altında yaşamış, cezaevinde bulunmuş; ikisi de sürgünde (Nazım Moskova’da, Cegerxwîn Stockholm’de) yaşamlarını yitirmiştir. İlk şiirleriyle sonraki şiirleri arasında belirgin fark vardır; politik kimlik edinmeleriyle şiirlerinin niteliği değişmiştir. Ancak bu değişim ulusal kimliklerinin inkârı biçiminde değil; tersine ulusal kimliklerine sahip çıkarken sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya özlemini şiirlerine yansıtmaları şeklinde gerçekleşmiştir. İkisi de sosyalist gerçekçi ve enternasyonalisttir.”

“Farklılıklarını da unutmamak gerekir. Nazım’ın dedeleri paşadır; iki taraftan da paşa torunudur. Annesi Fransızca bilen bir ressamdır; aile aristokrat bir yapıya sahiptir. Duyguları ve arzuları dışa dönük ve doğrudandır; yedi eşi ve tek çocuğu vardır. Cegerxwîn ise yoksul, okur-yazar olmayan bir anne babanın çocuğudur. Medrese eğitimi görmüş, sufi-tasavvufi bir kültür ve hayat tarzından gelmiştir; bu etki ilk şiirlerinde açıkça görülür. Kürtçe hiçbir zaman devlet dili olmamış; ağalık, beylik ve şeyhlik düzeni altında dili de baskı görmüştür. Buna tepki olarak anadilini geliştirmesi ancak kişisel çaba ve çalışmalarıyla mümkün olmuştur. Kırk beş yaşlarındayken Suriye Komünist Partisi ile tanışmış; yaşamı boyunca mutlaka bir komünist yapı içinde yer alma isteği taşımıştır. 1961 yılında Kürtçe gramer kitabı hazırlamış, dil çalışmaları yapmış ve eğitim vermiştir. Bir diğer önemli fark da Cegerxwîn’in tek eşi ve yedi çocuğunun olmasıdır.”

“Sonuç olarak Nazım ve Cegerxwîn’in varlıkları, yazdıkları, yaptıkları ve yaşamları — eleştirilebilir yanları bulunsa da — kararlı duruşun ve umudun örnekleri olarak bugün de yaşamaya devam etmektedir.”

(*) Hayri K.Yetik’in konuşma özetidir.

21 Şubat Uluslararası Anadil Günü

1999 yılında UNESCO tarafından ilan edilen 21 Şubat Uluslararası Anadili Günü, yalnızca kültürel çeşitliliğin değil, aynı zamanda eşitlik, insan hakları ve demokratik toplum idealinin de simge günüdür. 2000 yılından bu yana kutlanan bu gün, dünyada konuşulan 7 binden fazla dilin korunmasının insanlığın ortak sorumluluğu olduğunu hatırlatmaktadır. UNESCO verilerine göre bu dillerin yaklaşık %40’ı yok olma tehlikesi altındadır; yani yüzlerce dil, onları konuşacak çocuk kalmadığı için sessizce tarihten silinme riskiyle karşı karşıyadır.

Dil, insanın düşünme, anlama ve kendini ifade etme biçimidir. Çocukların zihinsel, duygusal ve sosyal gelişiminde anadil temel rol oynar. Bilimsel araştırmalar, çocukların erken yaşta kendi anadilinde eğitim aldığında okuma-yazma, kavrama ve öğrenme becerilerinin güçlendiğini,  ikinci dili öğrenme kapasitelerinin de arttığını ortaya koymaktadır. Bu nedenle anadilde eğitim yalnızca kültürel değil pedagojik bir gerekliliktir.

Nitekim Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen Çocuk Haklarına Dair Sözleşme çocukların kendi dilini kullanma hakkını açık biçimde güvence altına alır. Benzer biçimde İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi de eğitimde eşitlik ve kültürel kimliğe saygıyı temel hak olarak tanımlar. Bu uluslararası ilkeler, anadilinde eğitimin bir ayrıcalık değil evrensel bir hak olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Dünyanın pek çok ülkesinde çok dilli eğitim modelleri başarıyla uygulanmaktadır. Örneğin İsveç, Finlandiya, İngiltere ve İspanya gibi ülkeler, farklı dillerin eğitim sisteminde yer almasını toplumsal zenginlik olarak değerlendirmekte ve öğrencilerin çok dilli yetişmesini desteklemektedir. Bu deneyimler göstermektedir ki anadilinde eğitim toplumsal bölünmeye değil, tersine karşılıklı anlayışa ve birlikte yaşama kültürüne katkı sunar.

21 Şubat’ın tarihsel kökeni de dil hakkı mücadelesine dayanır. 1952’de Bangladeş’te Bengalce’nin tanınması için mücadele eden öğrencilerin yaşamını yitirmesi, dilin bir kimlik ve varoluş meselesi olduğunu tüm dünyaya göstermiştir. Bu nedenle bugün, anadil hakkı yalnızca kültürel bir talep değil aynı zamanda insan onuruna ilişkin temel bir demokratik taleptir.

Dil ile düşünce arasındaki güçlü bağı yüzyıllar önce Konfüçyüs şöyle ifade etmiştir: “Dil bozulursa düşünce anlatılamaz; düşünce anlatılamazsa yapılması gereken işler yapılamaz.” Bu söz, dilin yalnızca iletişim aracı değil toplum düzeninin de temeli olduğunu anlatır.

Çok dilli ve çok kültürlü bir toplumsal yapıya sahip olan ülkelerde tüm dillerin korunması, geliştirilmesi ve kamusal yaşamda kullanılabilmesi demokratik bir zorunluluktur. Ana dilin kamusal alanda ve eğitimde özgürce kullanılabildiği bir toplum, farklılıkların tehdit değil zenginlik olarak görüldüğü bir toplumdur.

Bu vesileyle 21 Şubat Uluslararası Anadili Günü’nü kutluyor; tüm çocukların kendi anadilinde öğrenebildiği, tüm halkların dilini özgürce konuşabildiği, eğitim- öğrenim dili olarak yaşayıp, geliştirebildiği, kültürlerin eşit ve onurlu biçimde yaşadığı bir gelecek için ortak sorumluluk almaya çağırıyoruz.

Be ziman jiyan nabe — Dilsiz yaşam olmaz.

 

İzmir 49. Asliye Ceza Mahkemesi’nde 22 İnsan Hakları Savunucusu Hakim Karşısında: 4 Tutuklu Tahliye Edildi.

İzmir’de İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun 19 Mart 2025’te gözaltına alınmasının ardından İzmir’de yapılan protesto eylemlerine katıldığı için ve attıkları sloganlar gerekçe gösterilerek tutuklanan dört kişi ile aralarında İMECE-Der Başkanı Günseli Kaya’nın da bulunduğu toplam 22 insan hakları savunucusunun yargılandığı dava, bugün İzmir 49. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Duruşmada tutuklu yargılanan dört kişi tahliye edilirken, mahkeme heyeti bir sonraki duruşmayı 6 Nisan tarihine erteledi.

Duruşma Öncesi Adliye Önünde Basın Açıklaması

Sabah saatlerinde çok sayıda siyasi parti, demokratik kitle örgütü ve hak savunucusu, çok sayıda yurttaşın yanı sıra CHP Genel Başkan Yardımcısı Gökçe Gökçen ve İzmir Milletvekili Yüksel Taşkın, DEM Parti İstanbul Milletvekili Kezban Konukçu ve İzmir il eş başkanı da ilk duruşma için İzmir Bayraklı Adliyesi önünde bir araya geldi. 15 Aralık Pazartesi günü sabah saatlerinde İzmir’de düzenlenen operasyonla gözaltına alınan ve “Cumhurbaşkanına hakaret” iddiasıyla tutuklanan dört kişiyle dayanışma mesajları verildi.

Adliye kapısında yapılan basın açıklamasında şu ifadelere yer verildi:

“15 Aralık Pazartesi günü sabah saatlerinde İzmir’de 19 Mart eylemlerine katıldıkları ve attıkları sloganlar bahane edilerek dört arkadaşımız hukuksuzca tutuklandı. Halbuki biz biliyoruz ki bu ülkede milyonlarca insanın ve gençliğin en temel demokratik haklarını kullanarak özgürlük taleplerini dile getirmesi meşrudur.

Bu yüzden emeğimizi gaspeden, kimliğimizi yok sayan, hayatlarımızı çalan, dört bir yanımızı kayyumlarla kuşatan saray rejiminin faşizmi derinleştirmesine karşı demokrasiye, halkın seçme ve seçilme hakkına, adalete ve özgürlük mücadelesine sokaklarda, meydanlarda sahip çıktık, çıkmaya devam edeceğiz.

Halkın eşitlik ve özgürlük talebine karşı iktidar İzmir’de 19 Mart eylemlerini bahane ederek bu tutuklamaları gerçekleştirmiştir.

Cumhurbaşkanına hakaret iddiasıyla gözaltına alınan dört devrimci gencin tutuklanması hukuki değil, politiktir ve bu tutuklamaların 19 Mart’la sınırlı olmadığını çok iyi biliyoruz.

Tutuklanan arkadaşlarımız gençliğin işçi sınıfıyla buluştuğu her alanda sorumluluk almış, işçi sınıfının mücadelesini sürdürmüş, asgari ücret mücadelesini yürütmüştür.

Son günlerde madenlerde sömürülen, iş cinayetlerinde katledilen çocuk işçiler için eylemler örgütlemiş, çocuk işçi sömürüsünü teşhir etmişlerdir.

İktidar yargıyı bir sopaya dönüştürerek gözdağı vermek ve sindirmek için bu operasyonları sürdürmektedir.

Mert’i, Halil’i, Kaan’ı, Berdan’ı; omuz omuza olduğumuz tek bir arkadaşımızı size bırakmayacağız.

Baskılarınızla, gözaltı ve tutuklamalarınızla bir adım geri atmayacağız.

Demokratik haklarını kullanan gençlere yönelik baskılar son bulsun, tutuklanan arkadaşlarımız derhal serbest bırakılsın.”

Duruşma Koridorunda Sloganlar

Duruşmanın geniş  bir salona alınması nedeniyle çok sayıda katılımcı  izledi. Tutuklu dört kişinin geniş olan duruşma salonuna getirilmesi sırasında katılımcılar, “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz” sloganı attı. Duruşmaya öğle saatlerinde iki kez beşer dakika ara verildi.

Mahkeme heyeti, tutuklu dört kişinin tahliyesine karar verirken, davayı 6 Nisan’a erteledi.

 

Duruşma Sonrası Hak Örgütlerinden Ortak Açıklama

Duruşmanın ardından adliye önünde hak örgütleri tarafından ikinci bir basın açıklaması yapıldı. Açıklamaya Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) İzmir Temsilcisi Prof. Dr. Nilgün Toker de katıldı. Ortak metni Av.Beydağ Tıraş okudu, ardından İzmir Barosu adına Av. Dinçer Dikmen söz aldı.

Açıklamanın tam metni şöyle:

“Türkiye, 19 Mart 2025 tarihinde, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı ve kimi ilçe başkanları başta olmak üzere çok sayıda yurttaşın sabaha karşı yapılan operasyonlarla gözaltına alındıkları haberiyle güne başladı.

Siyasal iktidarın, halkın iradesine ve demokrasiye yönelik bu darbe girişimi toplumda büyük bir infiale yol açtı ve başta İstanbul’da olmak üzere Türkiye’nin pek çok yerinde yurttaşlar, hukukun üstünlüğü ilkesini, insan hakları ve demokrasi değerlerini korumak için sokağa çıktılar.

Toplumun demokratik itirazını bastırmak amacıyla önce İstanbul Valiliği, akabinde Ankara ve İzmir Valilikleri ile diğer mülki idare amirleri tarafından ilan edilen eylem ve etkinlik yasakları, başta İstanbul olmak üzere kentlere giriş çıkışların sınırlandırılması ve kolluk güçlerinin barışçıl gösterilere yönelik şiddet kullanarak müdahale ve saldırıları sonucu toplanma ve gösteri özgürlüğü, ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, kişi güvenliği ve özgürlüğü, ulaşım hakkı ve seyahat özgürlüğü, iletişim ve bilgi edinme hakları ağır biçimde ihlal edildi.

Gerek kolluk güçlerinin müdahaleleri ve gerekse sonradan yapılan ev baskınları sırasında gözaltına alınan binden fazla kişi işkence ve diğer kötü muameleye maruz bırakılarak özgürlüklerinden keyfi olarak alıkonuldu.

Gerçekleştirdikleri barışçıl gösteriler ile demokratik itirazlarını ortaya koyan bu kişiler, insan haklarına ve temel özgürlüklere, hukukun, demokrasinin ilke ve değerlerine sahip çıktıkları için uluslararası insan hakları belgelerinde ifade edildiği biçimiyle insan hakları savunucusudurlar.

İnsan hakları ile temel özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesinde bireylerin, grupların ve sivil toplum kuruluşlarının rolünü tanımlayan Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Savunucuları Bildirgesi, herkesin tek başına veya başkalarıyla birlikte insan hakları ve temel özgürlüklerin ihlal edilmesine karşı barışçıl faaliyetlerde bulunma hakkına sahip olduğunu açıkça belirtmektedir (Madde 12/1). Yanı sıra Bildirge, savunucuların bizzat devletin sorumluluğu altındaki ihlaller de dâhil olmak üzere, insan hakları ve temel özgürlüklerin ihlaline yol açan fiillere karşı barışçıl yollarla tepki gösterdiklerinde, ulusal hukuk tarafından etkili biçimde korunmalarının sağlanmasını da devletlerin yükümlülükleri arasında saymaktadır (Madde 12/3).

Bugün İzmir 49. Asliye Ceza Mahkemesi’nde Cumhurbaşkanı’na hakaret ettikleri iddiasıyla yargılanan 22 insan hakları savunucusu da 19 Mart protestolarına katılmakla insan hakları ve temel özgürlüklerin ihlal edilmesine karşı barışçıl faaliyetlerde bulunma haklarını kullanmışlardır.

Ne var ki son yıllarda insan haklarına dayalı bir rejim fikrinin ve bu kapsamdaki uluslararası taahhütlerin hızla terk edildiği Türkiye’de savunuculuk faaliyetleri idari ve yargısal tacizlerle suçlulaştırılarak insan hakları savunucuları baskı altına alınmak istenmektedir.

Nitekim, 22 insan hakları savunucusuna ‘Cumhurbaşkanı’na hakaret’ iddiasıyla aylar sonra, zorlama delil ve gerekçelerle dava açılması bu idare tekniğinin somut bir örneğidir.

Adalet Bakanlığı verilerine göre 2010-2014 yılları arasında Cumhurbaşkanına hakaret gerekçesiyle başlatılan toplam soruşturma sayısı 2.804, açılan kamu davası sayısı 690’dır. Buna karşılık 2015-2019 yılları arasında toplam 128.190 soruşturma başlatılmış, 27.607 kamu davası açılmıştır. 2024 yılında ise TCK 299-301 kapsamında 21.813 kişi hakkında soruşturma başlatılmış, 7.264 kişi hakkında kamu davası açılmıştır.

Aynı zamanda ifade özgürlüğünü hedef alan bu baskı politikası, Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne de aykırıdır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 18 Ekim 2021 tarihli Vedat Şorli v. Türkiye kararında, Cumhurbaşkanı’na hakaret nedeniyle cezai yaptırım uygulanması AİHS’nin 10. maddesinin ihlali olarak değerlendirilmiştir.

Sonuç olarak; savunuculuk iklimini tehdit eden bu dava derhal düşürülmeli, 19 Mart protestoları sırasında başta işkence yasağı olmak üzere temel hak ve özgürlükleri ihlal eden kolluk güçleri hakkında etkin ve şeffaf soruşturma yürütülmeli, cezasızlığa son verilmelidir.

İnsan hakları savunuculuğu suçlulaştırılamaz, insan hakları savunucuları yargılanamaz!”

Açıklamaya İmza Atan Kurumlar

Türkiye İnsan Hakları Vakfı İzmir Temsilciliği

İnsan Hakları Derneği İzmir Şubesi

Çağdaş Hukukçular Derneği İzmir Şubesi

Özgürlük İçin Hukukçular Derneği İzmir Şubesi

Genç LGBTİ+ Derneği

İnsan Hakları Gündemi Derneği

Adalet İçin Hukukçular Derneği

Hak İnisiyatifi Derneği

İMECE-Der

Halkların Köprüsü Derneği

20 Kasım Nefret Suçlarıyla Mücadele Derneği”

Dava 6 Nisan’da yeniden görülecek. Hak örgütleri, sürecin takipçisi olacaklarını ve insan hakları savunucularına yönelik yargısal baskılara karşı dayanışmayı sürdüreceklerini açıkladı.

Söyleşi: Tango ile Govend Nazım Hikmet ile Cegerxvin

İzmir’de Kamusal Alan Mücadelesi Büyüyor. İzmir Halkının ve Kentin Geleceği Pazarlık Konusu Yapılamaz.

İzmir’de Kamusal Alan Mücadelesi Büyüyor

Kültürpark Platformu’nun açıklamasıyla birlikte Basmane ve Buca dosyasında netleşen tablo

Bugün Basmane Çukuru önünde yapılan Kültürpark Platformu açıklaması, İzmir’de uzun süredir devam eden bir tartışmayı yeniden berraklaştırdı:

Kent merkezindeki kamusal alanlar halkın ortak varlığı olarak mı korunacak, yoksa protokoller ve plan değişiklikleriyle sermaye kullanımına mı açılacak?

Platformun çağrısı yalnızca bir “itiraz” değil; açık bir siyasal ve hukuki uyarıdır.

 Basmane: “Niyet Protokolü” mü, Kamusal Mülkiyet mi?

Kültürpark Platformu, 16 Ocak 2026 tarihli Büyükşehir Belediye Meclisi kararına tepki göstererek TMSF ile yapılması planlanan “niyet protokolünden” vazgeçilmesini istedi.

Platformun temel vurguları şunlar oldu:

Basmane’deki 20 bin m²’yi aşkın alan sıradan bir arsa değildir.

Kültürpark ve Tarihi Kemeraltı ile bütünlük oluşturan kamusal bir varlıktır.

“Sözleşmenin geriye dönük feshi ve tapu iptal” davası sürmektedir.

2022’de açılan davada belediye lehine bilirkişi raporları bulunmaktadır.

Davalar sonuçlanmadan protokole girilmesi kamusal haktan fiili vazgeçiştir.

Platform açık biçimde şunu söyledi:

“İzmir’in geleceği pazarlık konusu yapılamaz.”

Bu noktada mesele teknik değil, tercihseldir.

Eğer hukuki zemin kamusal mülkiyeti güçlendirebilecek durumdaysa, protokol masasına oturmak kamusal iddiayı zayıflatmak anlamına gelir.

Kamusal hak, pazarlık başlığı yapılamaz.

 “Kent Suçu” İfadesi Ne Anlama Geliyor?

Platform açıklamasında “kent suçu” ifadesi özellikle kullanıldı.

Bu kavram, şehircilik literatüründe şu durumlara işaret eder:

Planlama ilkelerinin ihlali

Kamu yararının göz ardı edilmesi

Yargı süreçleri sürerken geri dönüşü zor kararlar alınması

Kamusal alanların yoğun ticari kullanıma açılması

Basmane’de devam eden davalar sonuçlanmadan atılacak her adım, ileride geri alınması zor bir sürece dönüşebilir. Platformun uyarısı tam da bu noktadadır.

Buca Cezaevi: Yargı Kararlarına Rağmen Yeni Yapılaşma mı?

Kültürpark Platformu’nun açıklaması Basmane ile sınırlı kalmadı.

Buca Eski Cezaevi alanına ilişkin gelişmeler de güçlü biçimde gündeme taşındı.

Hatırlanması gerekenler:

2023’te rezerv yapı alanı kararı ve imar planları mahkemece iptal edildi.

Bilirkişi raporlarında alanın kamusal işlevinin altı çizildi.

Alanın rekreasyon alanı olarak kullanılmasının mümkün olduğu belirtildi.

Buna rağmen 2026’da onaylanan plan değişikliğiyle yeniden ticaret ve konut yoğunluğu getirilmesi, platforma göre açık bir çelişki yaratıyor.

Burada kritik soru şu:

Mahkeme kararları doğrultusunda kamusal kullanım güçlenmişken neden yeniden yapılaşma gündeme geliyor?

 Finansal Gerekçeler ve Kamuculuk Meselesi

Belediye cephesinden sıkça dile getirilen argüman “kamulaştırma maliyeti” ve “mülkiyet sorunu”.

Ancak kamuculuk perspektifinden bakıldığında:

Kamusal alan üretmek belediyenin asli görevidir.

Kamu finansmanı araçları vardır.

Hukuki süreçler işletilebilir.

Mülkiyet çözümleri üretilebilir.

Finansal süreçlerin kaynağı bulunur.

Mülkiyet süreçlerinin çözüm yolu vardır.

Ama kamusal alan bir kez kaybedildiğinde geri gelmez.

Bu nedenle mesele para değil, öncelik meselesidir.

  Deprem Gerçeği ve Kentin Geleceği

İzmir bir deprem kentidir.

Buca Cezaevi gibi geniş alanlar:

Toplanma alanı olabilir,

Geçici barınma alanı olabilir,

Kent parkına dönüşebilir.

Yoğun yapılaşma ise:

Trafiği artırır,

Altyapıyı zorlar,

Kamusal açık alanı azaltır.

Kent planlaması yalnız bugünü değil, afet risklerini ve gelecek kuşakları da düşünmek zorundadır.

Bugünkü Açıklamanın Siyasal Mesajı

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı Meclis Binası önündeki güvenlik önlemleri ve “Halk burada, Başkan nerede?” sloganı, tartışmanın teknik boyutu aştığını gösterdi.

Platformun mesajı net:

Kapalı kapılar ardında yürütülen süreçler kabul edilemez.

Kamusal alanlar sermaye dengelerine göre planlanamaz.

Yargı kararları yok sayılarak planlama yapılamaz.

Bu, İzmir’de katılımcı yerel yönetim iddiasının da test edildiği bir momenttir.

Sonuç: İzmir İçin Bir Yol Ayrımı

Basmane ve Buca dosyaları, İzmir’in kent politikası açısından eşik niteliğinde.

Tercih iki yönlü:

Kamusal mülkiyet güçlendirilir, yargı süreçleri beklenir, alanlar kamusal kullanımda kalır.

Uzlaşma ve protokol süreçleriyle ticari yoğunluk artar, kamusal alan daralır.

Kamuculuk zor olandır.

Rant politikası ise kolay olan.

Kültürpark Platformu’nun bugünkü açıklaması, İzmir’de kamusal alan mücadelesinin yeni bir evreye girdiğini gösteriyor.

Asıl soru şudur:

Bu kent halk için mi planlanacak, yoksa sermaye için mi?

Verilecek yanıt yalnız bugünü değil, İzmir’in gelecek 50 yılını belirleyecek.

Buca Cezaevi Alanı İçin Sert Tepki: “Kamuya Aittir, Rant Pazarlığı Konusu Edilemez”

 İzmir’in Buca ilçesinde bulunan eski Buca Cezaevi alanının yeniden yapılaşmaya açılmasına yönelik planlara karşı meslek odaları, hukuk örgütleri, yurttaşlar ile DEM Parti İzmir Milletvekili İbrahim Akın bir araya gelerek basın açıklaması yaptı. Açıklamada, alanın mahkeme kararlarıyla “rekreasyon alanı” olarak belirlenmiş olmasına rağmen yeniden ranta açılmak istenmesinin açık bir kent suçu olduğu vurgulandı.

Basın açıklaması öncesinde yapılan konuşmada, yıllardır süren mücadele hatırlatılarak, cezaevi alanının AVM’ye ve özel yapılaşmaya açılmasına karşı günlerce imza toplandığı, mahalle mahalle dolaşılarak kamuoyunda ortak bir görüş oluşturulduğu ifade edildi. Alanın İzmir’in en önemli kamusal alanlarından biri olduğunun altını çizen konuşmacı, “Böyle bir alan, ranta teslim edilemez, kamuya ait olmalı ve kamunun kullanımında kalmalıdır” dedi.

Mahkeme kararlarıyla alanın yeşil alan olarak düzenlenmesine karar verildiğini hatırlatan konuşmacı, o dönem belediye yöneticileri ve siyasi partilerin bu kararı desteklediğini ancak bugün verilen sözlerin tutulmadığını belirterek  “Seçim dönemlerinde halka yalan söylendi. Bugün buradan bir kez daha söylüyoruz: Bu daha başlangıç, mücadeleye devam” ifadelerini kullandı.


Ortak Açıklama: “Buca Cezaevi Alanı Kamuya Aittir”

TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu, Buca Cezaevi Özgürleşirken Platformu, İzmir Barosu ve İzmir Tabip Odası adına ortak açıklamayı TMMOB İl Koordinasyon Kurulu Temsilcisi Ilgaz Su Aktaş okudu.

Açıklamada, uzun yıllardır İzmir kamuoyunun gündeminde olan Buca Cezaevi Alanı’nın, yürütülen hukuki mücadeleler sonucunda kamusal kullanıma ayrıldığı hatırlatıldı. Buna rağmen alanın, “İller Bankası’nın talebi” ve “kamulaştırma bedeli” gibi gerekçeler öne sürülerek yeniden yapılaşmaya açılmak istendiği vurgulandı.

2020 yılında Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ile İller Bankası arasında imzalanan protokol ile alanın “Rezerv Yapı Alanı” ilan edildiği, böylece planlama yetkisinin belediyelerden Bakanlığa geçtiği hatırlatıldı. 2022 yılında cezaevi binasının yıkıldığı ve alanın yüzde 70’inde konut ve ticaret yapılaşmasına izin veren planların Bakanlık tarafından onaylandığı ifade edildi.

Ortak açıklamada, bu planlara karşı açılan davaların 2023 yılında kazanıldığı, hem rezerv yapı alanı kararının hem de yüksek yoğunluklu yapılaşma öngören imar planlarının mahkeme kararlarıyla iptal edildiği belirtildi. Böylece hukuken, alanın tamamının kamu yararı doğrultusunda “rekreasyon alanı” olarak belirlenmesinin kesinleştiği vurgulandı.


“Büyükşehir Belediyesi Hukuki Kazanımları Yok Sayıyor”

Açıklamada İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik eleştiriler de dikkat çekti. Alanın mülkiyetinin belediyeye devrinin hukuken mümkün olmasına rağmen bu yönde hiçbir adım atılmadığı belirtilerek, “Buca Cezaevi’nin kaderi İller Bankası’nın insafına terk edilmiştir” denildi.

29 Ocak 2026 tarihinde İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından onaylanan 1/5000 ölçekli nazım imar planı değişikliğinin hukuki dayanaktan yoksun olduğu belirtilen açıklamada, belediyenin daha önce iptalini sağladığı planlara benzer içerikte yeni bir planı onaylayarak bilirkişi raporlarını, mahkeme kararlarını ve kamu yararını yok saydığı ifade edildi.

Yeni planla birlikte, önceki planlara kıyasla daha fazla inşaat alanı yaratıldığına dikkat çekilerek, İller Bankası ve müteahhitlerin yaklaşık 2 bin metrekare daha fazla yapılaşma hakkı elde ettiği belirtildi.


“Kamulaştırma Gerekli Değil, Bedelsiz Devir Mümkün”

Ortak açıklamada, alanın rekreasyon alanı olarak kullanılabilmesi için iddia edildiği gibi bir kamulaştırmanın gerekmediği de vurgulandı. 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 11. maddesi hatırlatılarak, Hazine mülkiyetindeki ve umumi hizmetlere ayrılan alanların ilgili idareye bedelsiz devrinin esas olduğu belirtildi.

Rezerv yapı alanı kararının iptal edilmesiyle birlikte İller Bankası’na yapılan mülkiyet devrinin hukuki dayanağının da ortadan kalktığı ifade edilen açıklamada, alanın yeniden Hazine’ye devredilmesi ve ardından belediyeye bedelsiz olarak bırakılması gerektiği vurgulandı. Buna rağmen kamuoyuna “18 milyar TL’lik kamulaştırma bedeli” gibi gerçek dışı rakamların yansıtıldığı belirtilerek, bu durumun kamuoyunu yanıltıcı olduğu ifade edildi.


“Kent Suçu İşleniyor”

Açıklamada, yaklaşık 80 bin metrekare büyüklüğündeki alanın yapılaşmaya açılması halinde Buca’da zaten ağır olan trafik yükünün artacağı, altyapı sorunlarının derinleşeceği, kent parkı oluşturulabilecek nadir bir alanın kaybedileceği ve olası bir depremde geçici barınma alanı olarak belirlenen bir mekânın yok edileceği belirtildi.

Alanının aynı zamanda siyasi mahpusların yaşadıkları hak ihlalleri, hayata dönüş operasyonları ve açlık grevleri nedeniyle güçlü bir toplumsal hafızaya sahip olduğu vurgulandı. Bu hafızanın yok sayılarak alanın yapılaşmaya açılmasının kentsel ve toplumsal belleğin silinmesi anlamına geleceği ifade edildi.


Sefa Yılmaz: “Bu Alan Ülkenin Ortak Hafızasıdır”

Basın açıklamasında konuşan İzmir Barosu Başkanı Sefa Yılmaz da sürecin hukuki boyutuna dikkat çekti. Açılan davaların yurttaşlar ve emek-demokrasi güçleri lehine sonuçlandığını hatırlatan Yılmaz, “Bu alan sadece Buca’nın ya da İzmir’in değil, bu ülkenin ortak hafızasına ait bir alandır” dedi.

Mahkeme kararlarına rağmen yeni planlar üzerinden işlem yapılmaya çalışılmasının büyük bir hukuksuzluk olduğunu vurgulayan Yılmaz, “Biz beton bir şehir değil, ağacın, hayvanın ve insanın birlikte yaşadığı gerçek bir kent istiyoruz” ifadelerini kullandı.

Yeni bir itiraz ve dava sürecinin başlayacağını belirten Yılmaz, mücadelenin hem hukuki alanda hem de toplumsal alanda süreceğini söyledi.


11 Şubat İçin Çağrı

Basın açıklamasının sonunda, 11 Şubat Salı günü saat 17.30’da Basmane Çukuru önünde yapılacak basın açıklamasına çağrı yapıldı. Katılımcılar, Buca Cezaevi Alanı’nın kamusal alan olarak korunması için mücadeleden geri adım atmayacaklarını vurguladı.

İzmir Barosu’ndan ‘Basmane Çukuru’ Açıklaması “Halkın Olan Halka Ait Kalmalıdır”

Bayraklı Deprem Anıtı’nda Öfke ve Yas Bir Aradaydı: “Deprem Değil Cinayet! Unutmuyoruz, Affetmiyoruz”

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, 6 Şubat 2023’te Kahramanmaraş merkezli 7,8 ve 7,5 büyüklüğündeki depremlerde yaşamını yitiren on binlerce yurttaşı depremin üçüncü yılında Bayraklı Deprem Anıtı önünde andı. “Deprem değil cinayet! 3. yılında unutmuyoruz, affetmiyoruz” pankartı arkasında bir araya gelen demokrasi güçleri, mumlar yakarak yaşamını yitirenler için saygı duruşunda bulundu.

 

Anıt önünde toplanan kitle,  “Depremde kaybolan çocuklar nerede” ve “Deprem değil yağma düzeniniz öldürür” dövizleri taşıdı. “Unutmak yok, affetmek yok, helalleşmek yok”, “Deprem değil ihmal öldürür”, “Yüzbinlerin katili saray rejimi” sloganlarıyla hem yasını hem de öfkesini dile getirdi. Basın açıklaması Emek ve Demokrasi Güçleri adına KESK Dönem Sözcüsü ve Eğitim-Sen 1 No’lu Şube Başkanı Hamdi Çalık tarafından okundu.

 “Asrın Felaketi Değil, Asrın İhmali”

Açıklamada 6 Şubat depremlerinin bir doğa olayı olmasına rağmen, ortaya çıkan yıkımın ve can kaybının siyasal tercihler, rant düzeni, denetimsizlik ve cezasızlık politikalarının sonucu olduğu vurgulandı. Üçüncü yılda da kayıpların gerçek sayısının hiçbir zaman şeffaf biçimde açıklanmadığına dikkat çekilirken, resmi verilere göre 53 bin 537 kişinin yaşamını yitirdiği, 107 bin 213 kişinin yaralandığı hatırlatıldı. Milyonlarca insanın barınma ve geçim sorunuyla karşı karşıya kaldığı, yüz binlercesinin göç etmek zorunda bırakıldığı ifade edildi.

“Deprem doğal bir olaydır; yıkımın boyutu ise siyasidir” denilen açıklamada, Türkiye nüfusunun büyük çoğunluğunun aktif fay hatları üzerinde yaşamasına rağmen kentlerin bilimsel esaslara göre yeniden planlanmadığı, her büyük depremden sonra aynı senaryonun tekrarlandığı belirtildi. İmar aflarıyla çürük yapıların yasallaştırıldığı, göstermelik davalarla gerçek sorumluların korunduğu vurgulandı.

 Deprem Vergileri, Kızılay ve Cezasızlık

Açıklamada, 21 yılda “deprem vergisi” adı altında toplanan yaklaşık 40 milyar doların nerelere harcandığının hâlâ açıklanmadığına dikkat çekildi. Bilim insanlarının uyarılarının görmezden gelindiği, rant odaklı kentleşmenin teşvik edildiği ifade edildi.

Deprem sonrası ilk çöken kurumlardan birinin Kızılay olduğu belirtilirken, yüz binlerce insan açlık ve donma tehlikesi altındayken çadırların satılmasının hafızalardan silinmediği vurgulandı. Bu skandala ilişkin davaların cezasızlık politikalarıyla sonuçsuz bırakıldığı dile getirildi.

Üç Yıl Geçti, Acı ve Yoksulluk Derinleşti”

Depremin üçüncü yılında deprem bölgelerinin ne kadar yaşanabilir hale getirildiğinin bilinmediği ifade edilirken, yüz binlerce yurttaşın hâlâ güvencesiz koşullarda yaşadığına dikkat çekildi. Geçici denilen konteyner kentlerin kalıcı hale geldiği, insan onuruna aykırı koşulların yaygınlaştığı, elektrik ve su kesintileriyle yaşamın daha da zorlaştığı belirtildi.

Eğitim, sağlık ve sosyal hizmetlere erişimde ciddi sorunlar yaşandığı; salgın hastalıkların arttığı, kadınların artan bakım yükü nedeniyle çalışma yaşamından kopma riskiyle karşı karşıya kaldığı, çocuk yoksulluğu ve çocuk işçiliğinin derinleştiği ifade edildi. Zeytinlikler ve yaşam alanlarının kamulaştırılarak müteahhitlere devredildiği, güvenli barınma hakkının yok sayıldığı vurgulandı.

“Afetlere Hazırlık Piyasanın Değil Kamunun Görevidir”

Açıklamada, deprem dayanıklılık raporlarının ve güvenli barınmanın piyasaya terk edilmesinin milyonlarca insanı çaresizliğe ittiği belirtildi. Deprem risk raporlarının ve güvenli bir eve taşınmanın maliyetlerinin asgari ücretin çok üzerinde olduğu, bu nedenle yurttaşların bile bile riskli binalarda yaşamaya mahkûm edildiği ifade edildi.

Emek ve Demokrasi Güçleri, tüm kamu binalarının bağımsız ve bilimsel ölçütlerle denetlenmesini, deprem risk raporlarının kamu tarafından yapılmasını, imar aflarının tamamen kaldırılmasını ve deprem vergilerinin amacına uygun kullanılmasını talep etti. Meslek örgütleri, sendikalar ve halkın katılımıyla bağlayıcı bir Deprem Kanunu çıkarılması ve afet yönetiminin demokratik biçimde yeniden yapılandırılması çağrısı yapıldı.

Basın açıklaması, “Deprem değil ihmal öldürdü. Gerçek sorumlular hesap vermelidir” sözleriyle sona erdi.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, “Gözaltılar, Baskılar, Tutuklamalar Bizi Yıldıramaz!”

 

 

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, devrimci ve sosyalist kurumlara dönük son operasyonlara karşı TSKM önünde bir araya geldi. “Gözaltılar baskılar tutuklamalar bizi yıldıramaz” pankartı açılan açıklamada, faşizan saldırılara karşı birleşik mücadele vurgusu öne çıktı.

Eyleme Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) İzmir Milletvekili Burcugül Çubuk ile DEM Parti eski Milletvekili Sebahat Tuncel de katıldı. Alanda sık sık “Faşizme karşı omuz omuza”, “Devrimci tutsaklar onurumuzdur”, “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz” sloganları yükseldi.

Basın açıklamasını Emek ve Demokrasi Güçleri adına KESK Dönem Sözcüsü, Eğitim-Sen 1 No’lu Şube Başkanı Hamdi Çalık okudu.

“96 Kişi Gözaltında: Hedef Devrimci Mücadele”

Açıklamada, iki gün önce Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP), Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu (SGDF), Sosyalist Kadın Meclisi (SKM), Kaktüs Genç Kadın Derneği, Komünist Gençlik Örgütü (KGÖ), Komünist Kadın Örgütü (KKÖ), Etkin Haber Ajansı (ETHA), Liseli Öğrenci Birliği (LÖB), BEKSAV ve Ezilenlerin Hukuk Bürosu’na (EHB) dönük operasyonlarda 96 kişinin gözaltına alındığı hatırlatıldı.

Operasyonların hedefinin açık olduğu vurgulanan açıklamada, bu saldırıların sol, sosyalist ve devrimci siyasal çizgiyi tasfiye etmeye dönük sistematik baskı politikalarının bir parçası olduğu ifade edildi. Egemenlerin muhalif her sesi “terör” yaftasıyla susturmaya çalıştığı belirtilirken, bunun tarihte defalarca başarısız olduğu hatırlatıldı.

“Bu Bir Hukuk Devleti Pratiği Değildir”

Operasyonların hukuki dayanağının olmadığına dikkat çekilen açıklamada, kolluk güçlerinin hasmane tutumuna özellikle vurgu yapıldı. Bazı evlerin kapılarına polis tarafından yazılan “Geldik, yoktunuz” notlarının, hukukun değil siyasi intikamın işlediğini gösterdiği belirtildi.

Devletin tüm yurttaşlara eşit davranmasının anayasal bir zorunluluk olduğu hatırlatılırken, hukukun siyasallaştırılmasının demokrasiyle bağdaşmadığı ifade edildi.

“Yoksulluk Derinleştikçe Faşizm Sertleşiyor”

Açıklamanın devamında derinleşen ekonomik krizle baskı politikaları arasındaki bağ kuruldu. İşsizlik, yoksulluk ve geleceksizliğin milyonları kuşattığı, en temel insani ihtiyaçların dahi lüks haline geldiği vurgulandı. Kapitalizmin kriz anlarında faşizmi bir yönetme biçimi olarak devreye soktuğu belirtilerek, bugünkü tablonun tarihsel bir tekrar olduğu ifade edildi.

İşçi sınıfının, emekçilerin, kadınların ve gençlerin insanca yaşam taleplerinin artık bastırılamaz olduğu belirtilirken, bu taleplerle sosyalist mücadelenin buluşmasının egemenleri korkuttuğu kaydedildi.

“Bu Karanlık Türkiye’nin Kaderi Değil”

Şafak baskınlarıyla, hukuki gerekçe olmaksızın yapılan gözaltı ve tutuklamaların kabul edilemez olduğu vurgulanan açıklamada, gazeteciden öğrenciye, siyasetçiden milletvekiline kadar herkesin hizaya sokulmak istendiği bir ülkenin geleceğinin olamayacağı ifade edildi.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğünün herkes için eşit uygulanması talebini bir kez daha güçlü biçimde dile getirdi.

Sebahat Tuncel: “Bu Operasyonlar Sonuç Vermedi, Vermeyecek”

Açıklamanın ardından konuşan HDP eski Milletvekili Sebahat Tuncel, operasyonların yeni olmadığını ancak son bulması gerektiğini söyledi. Bu saldırıların siyaseti dizayn etme amacı taşıdığını vurgulayan Tuncel, şunları ifade etti:

“Bu politikalar Türkiye’yi geriye götürüyor, demokratikleşmenin önünü tıkıyor ve derin yaralar açıyor. İşçi sınıfının, emekçilerin, kadınların sesini kısmayı hedefliyor. Ama sonuç vermedi, vermeyecek. Devrimcilerin bir geleneği var; nerede olursa olsun gerçeği söylemeye ve mücadeleyi büyütmeye devam edecekler.”

Burcugül Çubuk: “Buradaki Tablo Sizin Yok Oluşunuzdur”

DEM Parti İzmir Milletvekili Burcugül Çubuk ise konuşmasında devrimci dayanışmanın altını çizdi:

“Bugün bu saldırılar karşısında bir araya gelen devrimcileriz. Hiçbir kurumun bayrağını yere indiremeyeceksiniz. Boşta kalmasını istediğiniz her bayrağı bir devrimci alır, kaldırır. Bizleri yalnızlaştırmak istiyorsunuz ama burada bir araya gelenler sizin yok oluşunuzun tablosudur. Bu coğrafyada işçilerin, kadınların ve devrimcilerin mücadelesini engelleyemeyeceksiniz.”

Basın açıklamasında söz almak isteyen kurumlara da  söz verildi.. Eylem, sloganlar eşliğinde sona erdi.