6 Mayıs’ı Unutmadık! Denizlerin Mücadelesinde Birleşelim.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri,  Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ı idam edilişlerinin 52. yıl dönümünde Türkan saylan Kültür Merkezi önünde  basın açıklaması yaptı ve  Gündoğdu Meydanı’na yürüyerek denize çiçek bıraktı.  İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri  “6 Mayıs’ı unutmadık! Denizlerin mücadelesinde birleşelim” pankartı açtı ve   “Yusuf Hüseyin Deniz sürüyor sürecek mücadelemiz”,  “Yaşasın devrim ve sosyalizm”,  ” emperyalistler işbirlikçiler 6. Filoyu unutmayın”, “Yaşasın halkların kardeşliği”, “Her yer Taksim her yer direniş”,   “Taksimde düşene dövüşene bin selam”, “Nehirden denize özgür Filistin”, “Faşizme karşı omuz omuza”, “faşizme ölüm halka hürriyet  sloganları atıldı.

Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu, İzmir Barosu Başkanı Sefa Yılmaz ve Emek Partisi  Genel Başkan yardımcısı Selma Gürkan’ın  da katıldığı anmada KESK Dönem Sözcüsü Nihat Filiz basın açıklamasını okudu. Açıklama şöyle:

 

“6 Mayıs 1972’de asılarak idam edilen Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ı anıyoruz. 12 Mart askeri darbesi koşullarında, emir-komuta zinciriyle gerçekleşen yargılamada, Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi tarafından hukuk adeta katledilerek, “Tam Bağımsız Türkiye” mücadelesinin yiğit evlatları, üç fidanımız hakkında idam cezaları verildi. Emperyalizme ve faşizme karşı mücadele eden öğrenci gençliğe, işçi ve emekçilere, ezilen halklara gözdağı verilmek istendi. Bu idamlar, devlet eliyle işlenen siyasi cinayetlerdir. Sinan Cemgil ve arkadaşları Nurhak’ta, Mahir Çayan ve arkadaşları Kızıldere’de, İbrahim Kaypakkaya işkencede, Deniz Gezmiş ve arkadaşları Ankara Ulucanlar Cezaevinde öldürülmüş; bir dönemin devrimci gençlik önderleri fiziken ortadan kaldırılarak mücadele ettikleri değerler yok edilmek istenmiştir.

Deniz Gezmiş ve 68 gençlik önderleri, emperyalist saldırganlığa ve sömürüye karşı işçi, köylü ve emekçilerin, ezilen halkların eşitlik ve özgürlük mücadelesinin simgeleşmiş isimleridir. 1968 gençlik hareketi akademik özgürlükler için, bilimsel ve demokratik eğitim için Üniversitelerde boykotlar, işgaller, yürüyüşler, forumlar gerçekleştirmiştir. İşçilerin grev ve direnişlerine, sendikal örgütlenme mücadelesine, köylülerin emperyalist sömürüye karşı mücadelelerine destek vermişlerdir. Emperyalizme karşı ezilen halkların bağımsızlık mücadelesini desteklemiş, Türkiye’nin ABD ve NATO’nun ileri karakolu haline getirilmesine karşı çıkarak, Amerikan 6. filosunu ve askeri üslerini protesto etmişlerdir. Filistin halkının özgürlük mücadelesine katılmış, İsrail devletini koruyan Kürecik radar üssüne dikkat çekmişlerdir. Zap köprüsünü inşa ederek Kürt ve Türk halkının kardeşliği, eşitliği, ortak geleceği için hem fiziki hem de simgesel anlamda çok önemli bir temel inşa etmişlerdir.

1790 aydın, yazar, sanatçı, akademisyen, hukukçu Meclis’in, idam kararlarının uygulamamasını ve idam cezasının yasalardan kaldırmasını istedi. Fransa Sendikalar Konfederasyonu, bir çok ülkeden işçi sendikaları, siyasi partiler, insan hakları örgütleri idamlara karşı harekete geçtiler. Ancak, Meclis’te 273 kabul oyuyla idam cezaları kabul edildi. Adlarına şiirler yazılan, türküler, ağıtlar yakılan üç devrimci gencin idam edilmesi için el kaldıranlar, halk düşmanları olarak tarihteki yerlerini almışlardır.

 

 

Deniz Gezmiş ‘in, Hüseyin İnan ‘ın, Yusuf Aslan’ın, 6 Mayıs 1972 günü sabaha karşı Ankara Ulucanlar Cezaevi avlusunda, idam sehpasında tereddüt göstermeden ölüme yürürken haykırdıkları son sözleri, “Yaşasın Tam Bağımsız Türkiye, Yaşasın İşçiler, Köylüler, Yaşasın Devrimciler! Kahrolsun Faşizm, Kahrolsun emperyalizm.” olmuş, bu sözler, ulaştığı yüreklerde yankılanarak, kuşaklar boyunca aktarılarak bugüne taşınmıştır.

Üç fidanın ışığı, bugün de yolumuzu aydınlatıyor, sömürüye, baskıya, faşizme ve her türlü gericiliğe karşı demokrasi, eşitlik, özgürlük taleplerinde Deniz’lerin mücadelesi ilham vermeye devam ediyor.

Yaşasın Türkiye Halklarının Özgürlük ve Demokrasi Mücadelesi!

Yaşasın Tam Bağımsız Türkiye!”

Denizlerin Mücadelesinde Birleşelim!

1 Mayıs’ta alanlara..

 

1 Mayıs Geliyor..

Fabrikalarda, atölyelerde, işyerlerinde , tarlalarda, okullarda hayatı yeniden üretenler, güneşin her doğuşunda  sömürü baskı ve zulmü yeniden yaşayanlar; açlıktan yoksulluktan düşük ücretle çalışmaktan ve sendikal örgütsüzlükten kurtulmak için güçlerini birleştirmek isteyenler; asgari ücretin de altında emekli maaşıyla yaşamaya çalışan emekliler; faşizme ve sermayeye yıllardır  boyun eğmeyen  adaletsiz, hukuksuz kararnamelerle işlerinden atılan ancak dik duran akademisyenler, öğretmenler,  kamu emekçileri, hukuksuz ve adaletsiz bir şekilde zindanlardaki aydınlarımız, gelecek güzel günler hepimizin olacak.. Birleşik mücadelemizle hayat daha güzel olacak, kuşkumuz olmasın, hayatı güzelleştirecek olan bizlerin bilinci ve kollarımızdır. 1 Mayıs’ta işçiler, emekçiler, ezilmek, yönetilmek istenenler olarak bizler, yok edilmeye çalışılan tüm haklarımız ve daha iyi bir yaşam için alanları dolduralım! Adalet için, haklarımızı kullanmak, korumak ve geliştirmek üzere alanlara çıkalım!

Siyasi iktidar  yürürlükteki burjuva hukuku ve  Anayasa Mahkemesi  kararlarını dahi tanımamakta, uygulamamaktadır; hak, hukuk, adalet askıya alınmıştır.  Devletin temel kurumları hukuk dışı uygulamaları  eksen haline getirmiştir. Faşizmin hukuk dışı zor uygulamalarıyla  neo liberal kapitalist saldırganlık programı birlikte yürütülmektedir.  AKP-MHP blokunun iktidarı döneminde işçiler ve emekçilerin tüm kazanımlarına saldırıldı, gasp edildi. Sermaye fabrikalarda, tarlalarda işçileri düşük ücretle, örgütsüz, sendikasız olarak çalıştırıyor, iş güvencesi  yok. İşçi, emekçi havzaları işçi cehennemine dönüşmüş; sigortasız, sendikasız, uzun çalışma saatleri içerisinde milyonlarca işçi neredeyse köleleştirilmiş durumda. İş kazaları-cinayetleri arttı. Greve çıkan, hakları için direnen işçilere saldırılıyor, gözaltına alınıyor, tutuklanıyor, fabrika önleri gözaltı alanaları haline getirildi. Sermaye devleti kiralık işçi büroları aracılığıyla milyonlarca işçiyi düşük ücretlerle alınır- satılır hale getirdi, sendika seçme hakları bir yana, örgütlenmeleri dahi engellendi.  Bugün işçilerin emekçilerin yaşamını doğrudan ilgilendiren, alım gücünü düşüren KDV, ÖTV  artırılmaya  çalışılıyor, vergi daletsizliğ emekçiler aleyhine büyüyor; asgari ücretle temel gıdalara ulaşmak, satın alabilmek neredeyse olanaksız hale geldi, kiralar bile asgari ücreti aştı, bir emeklinin aylık ücretinden fazla; yoksulluk sefalete dönüşmüş durumda. İşçilerin kıdem tazminatını kaldırmanın ise formülü aranmaktadır.

Ülkemizde uzun süredir eğitim sisteminde ve okullarda iktidarın siyasal-ideolojik hedefleri doğrultusunda piyasacı ve dinci bir kuşatmanın yaşandığı bilinmektedir. Toplumsal yaşam dinselleştirilmeye çalışılıyor, çağdaş-bilimsel niteliği bugün bile tartışmalı olan eğitim-öğretim eğitim materyalleri içerikleri  dahil değiştiriliyor. Diyanet İşleri Başkanlığınca açılan Kur’an Kurslarında 4-6 yaş grubundaki çocuklara din eğitimi veriliyor, dini eğitime geçiş planlanıyor. ÇEDES projesiyle ilkokul öğrencilerine  öğretmenlik vasfı olmayan“din görevlileri”nin, imamların, vaizlerin görevlendirilmesi, danışmanlık yapması, okul içinde ve dışında etkinlikler konferanslar düzenlemesi, çocukları camilere götürmesi (toplu namaz kıldırma, sınıflarda Kâbe ve mezar maketleriyle yapılan etkinlikler) olanaklı kılınıyor.  Diğer yandan da devletin sadece bir dinin ve mezhebin öğretilerini, sadece belli bir inanca özgü değerleri tüm okullarda ‘tek doğru’ olarak öğretmeye çalışması farklı inançtan öğrencilere yönelik açık bir dayatma ve ayrımcılık anlamına geldiği gibi çocuklar arasında kardeşlik duygularının oluşumunu tehdit ediyor. Laik eğitime ve eğitim-öğretimin amaçlarına temelden aykırı uygulamalar yasallaştırılıyor.

Millî Eğitim Bakanlığı’nın patronlara ucuz iş gücü sağlamak için gündeme getirdiği, “Bir gün okul, dört gün iş” sloganıyla hayata geçirilen Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM) uygulamasıyla çocuklar işçileştiriliyor; işçi kazaları-cinayetleri artıyor, “çocuk ve eğitim” merkeze alınmaktan tamamen uzaklaşılıyor. MESEM Projesiyle  300 bini çocuk olmak üzere, 1 buçuk milyonun üzerinde insanın emeği patronların hizmetine sunulurken, yüz binlerce çocuk ve gencimiz MESEM’in çarkları arasında acımasızca öğütülüyor; yüz binlerce çocuk ve gencimiz ‘çırak’ ya da ‘stajyer’ kimliğiyle işçi gibi çalıştırılıp emek sömürüsünün sınırları zorlanıyor. Çocuklarımız MESEM ve ÇEDES uygulamasıyla tehlikeli bir kuşatmaya alınıyor. Üniversiteler bilimden, özgür düşünceden, araştırma yapılan kurumlar olmaktan uzaklaştırılıyor,  demokratik seçim yolu kaldırılarak siyasi iktidara yandaş dekanlar, rektörler, yetersiz-liyakatsız öğretim üyeleri atanıyor, yetişmekte olan öğrencilerin mesleki yeterlilikleri de nitelikleri de düşürülüyor.

Kadınların üretimden, sosyal yaşamdan uzaklaştırılarak eve dönmeleri erkeğe itaat ve bağımlılık şiddet ve “namus” cinayetleriyle teşvik ediliyor. Kadın cinayetlerinin failleri tıpkı işkenceciler gibi cezasız bırakılarak şiddet meşrulaştırılıyor böylelikle cinayet failleri cesaretlendirilmiş oluyor. Kadın, erkekle eşit bir birey olarak değil kadın, erkeğin mülkü ve namusu olarak gösterilmeye çalışıyor. Kadının geleneksel muhafazakar toplumsal cinsiyet kalıplarının dışına çıkması istenmiyor. Üretim alanlarında kadın emeği ucuza alınıyor, ev içi emek, bakım emeği de dahil görünmezliğini sürdürüyor.

Emekleriyle her yeni günü yeniden üreterek bütün zenginliği yaratanlar, sermayeyi büyütenler, hayatları boyunca yoksulluk sınırının altında, işçi sağlığı, iş güvenliği ve güvencesinin, sendikal örgütlülüğün olmadığı koşullarda çalışmaya, yaşamaya zorlanıyor; yasalarda var olan sendika hakkını kullandıklarında işçiler işten çıkarılıyor, işverenlerce “kara liste”ye alınıyor, mücadele isteği açlık, yokluk, sefaletle “ıslah” edilmeye çalışılıyor. Sermaye ve AKP Hükümeti neo liberal kapitalist saldırgan politikalarını emekçilere her geçen gün daha fazla dayatıyor. Yasalarda grev hakkı var ancak grevler ya işverenin kar hesabıyla ya da “milli çıkar”lar bahanesiyle yasaklanıyor.

Sağlıkta muayene, ilaç katkı payları arttırarak, sağlığı ticarete dönüştürme hamlelerinin arkası gelecek. Kamu hastaneleri de yakında sınıf farkına göre ayrılabilir, üniversite hastanelerinin bir kısmı ihaleye açılarak sermaye kesimlerinin işletmesine devredilmek isteniyor. Hastalar sağlık kuruluşlarından randevü alamıyor, hastanelerde hayati branşlarda hekim azalıyor, cerrahi müdahaleler erteleniyor.

Tekelci burjuvazi ve siyasi iktidar, bir yandan faşizmi pekiştirmeye çalışırken diğer yandan da yeni neo liberal kapitalist saldırganlık programını dayatmaya hazırlanıyor. Düzenlemelerin ana eksenini, SGK çatısı altında birleştirilen ancak hala ciddi uygulama farklılıkları bulunan ücretli işçilerin, kendi adına çalışanlar ve kamu emekçilerinin  standartlarının birbirine yaklaştırılması- birleştirilmesi  adı altında işçi sınıfının ve kamu emekçilerinin kazanılmış hakları gasp etmesi oluşturuyor.

Tarım işçilerinin ve mevsimlik işçilerinin sorunları sorun yumağı gibi. Düşük ücretlerle, uzun çalışma saatlerinin yanı sıra derme çatma naylon ya da bezlerden kurulan çadırlarda sağlıksız yaşam sürüyor. İşçilerin oluşturduğu çadır yerleşkeler, mutfak, tuvalet ve banyonun olmadığı, suya erişim imkânlarının kısıtlı olduğu alanlarda kurulu durumda. Yaşam koşullarının kötü olmasının yanında, aşağılanma, dışlanmaya, ötekileştirilmeye maruz kalıyorlar. Ötekileştirme çoğunlukla cinsiyet, etnik köken, bazı durumlarda da dini inançlar üzerinden yaşanıyor. Kürt kökenli mevsimlik tarım işçileriyle “göçmen” işçiler çeşitli sebeplerle fiziki saldırıya da uğramakta, birbirlerine karşı da kamu oyu nezdinde de düşmanlaştırılmakta. Bu koşullarda yaşayan ve çalışan mevsimlik tarım işçilerinin gittikleri yerlerde güvenlik sorunu yaratacakları ön kabulü-yargısı şiddetin uygulanması kadar yaygınlaşmasına da neden olmakta.

Çok düşük günlük ücretlerle, sosyal güvenceden, insanca çalışma koşullarından yoksun olarak kimi kez mevsimlik işlerde çalışan, üstelik çalışmadığı dönemde geçinebilecek kadar parayı biriktirmek için çalıştığı dönemde harcamalarını asgari seviyenin de altında tutmak zorunda kalan ailelerde kadın ve  çocuklar da tarımda geçici ve çok düşük ücretlerle işler bulmaya çalışmaktadır. Kadın ve çocuk işçiliğinin en yoğun alanlardan biri de tarım sektörüdür. Kamyon ve traktörlerle kapasite üzerinde ve kuralsız taşıma sonucu yaşanan trafik kazaları can yitimleriyle sonuçlanmaktadır.

AKP hükümetinin on beş yılı içerisinde tarım iflas etmiştir. AKP Hükümeti ve uyguladığı ekonomi-politikalar tarımsal üretimi ve çiftçiliği de bitirmiş durumdadır. Tarımsal girdilerde dışa bağımlılık arttı. Doların değeri TL karşısında her yükselişte tarımsal girdi fiyatlarını otomatik olarak artırıyor bu durumda ürün maliyetleri artıyor çekilen kredilerin geri ödenmesi, öte yandan ihtiyaç sahibi halkın da ürünleri satın alması olanaksız hale geliyor. Hükümet köylüyü, üreticiyi, halkı değil üreticinin sırtından para kazanan ithalatçı şirketleri, aracıyı, tefecileri koruyor; tohum, gübre, mazotta üreticilere sübvansiyon, destek alımları rafa kaldıralı çok oldu.

Sermaye iktidarı ve faşizm ormanları, akarsuları, dağları, börtü böceği  doğal ve kültürel değerlerimizi tahrip etti. Kapitalizm yaşam alanlarını yok etmeyi sürdürüyor. Özel şirketlere peşkeş çekilen geniş yaşam alanlarında şirketlerce uygulanan su, enerji ve maden politikalarıyla eko sistemi bozuluyor, tüm canlıların ve çocuklarımızın geleceğini karartıyor.  Buna karşın köylülerin, emekçilerin, halkımızın ve çocuklarının sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı, doğal ve kültürel değerlerimizi korumaya yönelik mücadelesi her alanda sürüyor. Doğanın, insanın, hayvanların ve tüm canlıların yaşam haklarının  savunulması  ve direnme hattının birleşik bir mücadeleyle örülmesi dayanışmayla genişliyor, güçleniyor.

Kürtlerin yoğun yaşadığı Diyarbakır, Mardin ve diğer bazı kentlerde yakılan, yıkılan yerleşim bölgeleri rant alanı olarak değerlendirilmekte; toprağını, evini terk etmek zorunda kalanların geri dönerek üretim yapma, barınma, iş, eğitim, sağlık, insanca yaşama koşullarında yaşama koşullarının gerekleri yerine getirilmemektedir. Yerleşim bölgelerinde faşizm uygulamaları ile Kürt gençleri, çocukları seçeneksiz, geleceksiz bırakılarak sanki dağlara, isyana yönlendirilmektedir. Kapasitelerinin üzerinde dolu olan cezaevlerinin yenilerinin yapımı iktidar yetkililerince adeta müjde olarak açıklanmaktadır.

Seçilmiş milletvekilleri kürsü dokunulmazlıkları yok sayılarak tutuklanmış; bazıları istenen ceza sürelerini aşan tutukluluk müddetleri tamamlandığı halde serbest bırakılmamaktadır. Yerel yöneticiler, belediye başkanları dahil, halkın seçen iradesine karşı görevden alınmış, tutuklanmış, seçme-seçilme hak ve iradeleri yok sayılmış, zindanlarda tecrit altında rehin gibi tutulmaktadır. Yereller kayyımlarca yönetilmeye çalışılmış belediyeler de borç batağına sürüklenmiştir. Barış isteyen akademisyenler, emekten, eşitlikten, özgürlükten yana olan yazarlar, gazeteciler, devrimciler siyasi iktidarın baskı ve zulmüne uğramaktadırlar; bütün bu  saydıklarımız bir bütünün birbirlerini tamamlayan parçaları olarak yaşama geçirilmiş memleket adeta tutsak edilmiştir.

Savaşa ve faşizme  karşı çıkmak genç kuşak başta olmak üzere hepimizin gelecek güvencesi, yaşama, eğitim, sağlık, barınma hakları için; bitki ve hayvan çeşitliliğini korumak, doğal yaşamın, ekolojik dengenin, sürdürülebilir ve devredilebilir yaşam alanlarının korunması için zorunluluktur.

AKP hükümeti orta doğuda ülkemizi savaşın bileşeni durumuna getirmiştir. Siyasi iktidar Suriye ve Irak’ta savaşın parçası olma ısrarını sürdürmektedir. Bu politikayla, bizim olmayan bu savaşta, başka ülke topraklarında halkın çocuklarının ölmesinin önü açılmıştır. Çevremizdeki tüm ülkelerle de sorunsuz komşuluk ilişkileri tasfiye edilmiştir. Bizler bölge ülkelerinin içişlerine karışılmasını ve çıkar çatışmalarına girilmesini istemiyor, bölgede barış, kardeşlik, eşit saygın ilişkiler; halkların, ulusların kendi kaderlerini belirleme hakkının tanınmasını istiyoruz.

Savaş koşullarından dolayı ülkesini terk etmek zorunda kalan milyonlarca insan, mülteci işçi düşük ücretlerle, sigortasız, güvencesiz çalıştırılmakta; işsizliğin her geçen gün artmasıyla birlikte ülkemizde ve bulundukları diğer ülkelerdeki işçi ve emekçilerle bağ kurmaları ideolojik, kültürel, politik argümanlarla engellenerek mücadelede ortaklık kurmalarına set çekilmeye çalışılmaktadır hatta işsizliğin, düşük ücretlerin nedeni olarak gösterilerek hem düşmanlaştırılmakta hem de kapitalizmin kan emici, barbar sömürgen karakteri gizlenmektedir. Mülteci işçiler diğerleriyle eşit işe eşit ücret almalı, çalışma koşullarındaki ayrımcılık, aşağılama, eşitsizlik giderilmeli, insanca yaşam koşulları sağlanmalıdır. Bizler tüm ülkelerin mültecilere kapılarını açmasını ve evrensel anlamdaki haklarını güvenceli olarak kullanmalarının koşullarının sağlanmasını savunuyoruz.

Bugün Ortadoğu savaş alanı haline geldi. HAMAS’ın El Kassam Tugayları’nın saldırısı sonrasında İsrail’in Netenyahu hükümetince Gazze’de Filistinliler yerleşim yerlerinden edildiler, on binlerce can yitimiyle kırıldılar, katledildiler, Gazze yıkıldı..Başta ABD ve diğer emperyalist büyük güçlerin, faşist-siyonist İsrail devletinin arkasında yer almasıyla Gazze halkına yapılan katliam, Gazze’nin yok edilmesi, hastanelerin dahi bombalanması, basına yönelik saldırılarla durumun uluslararası kamu oyunda teşhiri engellenmek, savaş suçları gizlenmek isteniyor; savaş hukuku açıkça çiğneniyor, Siyonist saldırganlık azgın saldırısını sürdürüyor, savaşın bölgeye yayılma riski büyüyor; güçlü kapitalist devletlerin B.M gibi uluslararası mekanizmaları cılız-etkisiz karşı çıkışlarla ikiyüzlülüklerini sergilemekten kaçınmıyorlar.

Ortadoğu halkları artık yeni bir hayata gözlerini açmak istiyor. Kürtler, Araplar, Türkmenler, Hiristiyanlar, Ezidiler, Dürziler, Ermeniler artık savaş istemiyor. Emperyalizmin, monarşinin, faşizmin savaş politikalarıyla kırılmayı, yok olmayı değil halkların eşit, özgür ve kardeşçe yaşadıkları yeni bir hayatı ve sistemi istiyor. İşçilerin, emekçilerin, aydınların örgütlenme, düşünce ve ifade etme özgürlüğüne barışa, emekten, ezilenden yana demokrasiye ihtiyacı var. Faşizmin ve sermayenin gücü örgütlü ve egemenlik mekanizmaları yerleşik, sistematik ve açık terördür. Bu haksız, adaletsiz, acımasız gidişi ancak milyonlarca emekçinin gücüyle yenilgiye uğratabilir. Ancak bölgemizde, içerde ve dışarda faşizmin ve sermayenin savaş politikalarına karşı fabrikalarda, tarlalarda, okullarda tüm çalışma alanlarında işçilerin ve emekçilerin ortak talepler etrafında birleşmesi, örgütlenmesi; özgürlük ve demokrasi taleplerini, barış şiarlarını haykırması savaş politikalarının önünü kesebilir. 1 Mayıs Türkiye’nin farklı milliyetlerinden, kökenlerden , din ve mezheplerden işçilerin, emekçilerin ve halklarının birlik içerisinde seslerini yükselttikleri bir gün olmalıdır.

İşçiler, emekçiler, güçlerini birleştirerek fabrikalardan, iş yerlerinden alanlara akmalı, her alan  işçilerin emekçilerin taleplerini haykırdığı 1 Mayıs alanı olmalı! İşçi sınıfı grev hakkını, sendikaların yasal ve meşru varlığını, örgütlenme, sendika seçme hakkını; barışçıl gösteri, yürüyüş-toplantı hakkı ve basın özgürlüğünü, seçme ve seçilme hakkını, seçmen iradesini faşizmin açık saldırılarına karşı savunmaya devam edecektir. Tüm emekçiler, burjuva demokratik hakları için mücadele etti, işçi sınıfımız bu haklarını korumak için bütün gücüyle mücadele edecek; tüm demokratik kazanımların her katresini sonuna kadar savunma ve bunları genişletmek için 1 Mayıs’ta alanlara çıkacaktır.

Faşizmin, gericiliğin, siyasi iktidarın acımasız, hukuk, kural tanımaz uygulamalarına, hepimizi boğan yoksullaşmaya, vergi adaletsizliğine; işsizliğe, düşük ücretlere, sömürünün her biçimine yani ekonomik politikalarına DUR demek üzere; özel sektörde ve tüm iş yerlerinde 8 saatlik, sosyal güvenceli, sendikalı yaşam için; hafta sonu tatilinin iki tam gün olarak uygulanması; İnsanca çalışılacak koşullar ve yaşanacak ücret almak için; İşçi sağlığı ve iş güvenliği sağlanması, denetimlerin  tam yapılması, gereklerinin yaşama geçirilmesi; iş cinayetlerinin etkin soruşturulması, sorumluların bulunması, adil ve hukuka uygun yargılanması, cezalandırılması ve cezaların ertelenmemesi için; Sağlıkta katkı paylarının kaldırılması; Parasız eğitim ve sağlık hakkı talebimizin yaşam bulması; İhraç edilen kamu emekçilerinin, barış akademisyenlerinin işe iade edilmeleri, zararlarının tazmini için seslerimizi birleştirelim, gürleştirelim. Okulların dinselleştirilmesine çocuklarımızın tarikatların eline bırakılmasına karşı, laik-bilimsel-çağdaş eğitimle demokratik toplum talebimizi yükseltelim. Filistin halkına uygulanan yok etme politikalarına, emperyalist oyunlara karşı alanlara çıkalım.

İş, ekmek, özgürlük ve barış  hakkı için;

Yaşasın İşçilerin Birliği Halkların Eşitliği, Kardeşliği!

KHK ler sonuçları ortadan kaldırılarak iptal edilsin!

Zindanlar boşalsın, düşmanlık “hukuku” son bulsun!

Emperyalizme, Faşizme, Savaşa Hayır!

Yaşasın Sosyalizm

Yaşasın 1 Mayıs!

Bıjî yek Gulan!

 

İmece-Der Y.K.

 

Aliağa Gemi Söküm Tesislerinde gerçekleştirilen çevre ve halk sağlığını tehdit eden uygulamalara, emekçilerin yaşamına mal olan kimyasal zehir ve atık çöplüğüne karşı mücadele çağrısı yapıldı..

İzmir Gemi Söküm Koordinasyonu, Aliağa’ya gelen asbest ve zehirli kimyasal yüklü, İtalya ordusuna ait  hurdaya çıkarılan savaş gemilerine ilişkin  Mimarlık Merkezi’nde basın açıklaması düzenledi. Açıklamaya İzmir Emek ve Demokrasi güçleri, CHP İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Dr. Cemil Tugay, CHP Karabağlar Belediye Başkanı Helil İnay Kınay  da  katıldı. Açıklamayı TMMOB İl Koordinasyon Kurulu Temsilcisi Aykut Aydemir okudu. Açıklama  sonrası İz.BB Başkanı Dr Cemil Tugay’da   açıklama yaptı.

Açıklamanın  metni ve  Başkan Cemil Tugay’ın açıklamaları:

“YİNE ALİAĞA,  YİNE  GEMİ SÖKÜM, YİNE ŞAİBELİ GEMİLER MÜCADELE DEVAM EDİYOR

Aliağa yıllardır sanayi tesisleri ve gemi söküm tesislerinin yarattığı kirlilik ve yaşam sorunları ile mücadele ediyor. İzmir Aliağa’ da bulunan gemi söküm tesisleri için yıllardır uyarılarda bulunuyor, tehlikeye dikkat çekiyor ve yaşamımız için, kent için, çevre ve halk sağlığı için mücadele ediyoruz.

Aliağa’da söküm için gelen gemilerin isimleri değişse de gemilerin ülkeye giriş ve söküm süreçlerindeki usulsüzlükler, izin ve raporlardaki eksiklikler, uygunsuz çalışma şartları, yetersiz denetim ve alınmayan çevresel önlemler ile birlikte sorun büyümeye devam ediyor.

Uluslararası ve ulusal mevzuat, teknik yeterlilikler, Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı başta olmak üzere ilgili diğer kurumlar tarafından yurtdışından gelen gemilerin notifikasyon süreci, gemi sökümü, atık yönetimi sürecine ilişkin izin ve lisansları verilen, denetime tabii olan tesislerde yapılan uygulamaların kağıt üzerinde kaldığı örnekleri Otopan, Ethan, Kuito, Sao Paolo Gemileri ile yaşamıştık.  Kuito ve Ethane gemilerinde hukuki süreç devam ederken gemi söküm işlemleri tamamlanmıştı.

Nae Sao Paulo gemisi ile ilgili Gemi Koordinasyon Grubu olarak uluslararası platformlarla birlikte verilen ortak mücadele sonucunda Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından verilen izinler kaldırılmış, gemi Brezilya Çevre Bakanlığı tarafından geri çağrılmıştı. Ancak içerdiği asbest, tehlikeli ve radyoaktif atıklar ile bütünü ile bir tehlikeli atık olan gemi; Gemi Brezilya hükümetinin kabul etmemesi sonuca okyanusta batırılmıştır. Uluslararası ölçekte ses getiren, tüm bileşenler ve katkı koyanlar ile yürüttüğümüz toplumsal mücadele sonucu ülkemize giremeyen gemi okyanusta batırılmak ekolojik yıkıma neden olan kara bir leke olarak hatırımızdadır. Mücadelenin başarıya ulaşmaması halinde geminin Aliağa’da sessiz sedasız sökülmüş olacağı gerçeğini unutmamak gerekmektedir.

Ancak Aliağa Gemi Söküm Bölgesi’nde mevcut koşullarda gemi sökümü devam ediyor. Tehlikeli atık envanter raporları olmaksızın ya da gemilerin gerçek atık envanterini yansıtmayan şaibeli raporlarla sökümü gerçekleştirilen gemilere ilişkin haberler basında yer aldı. Geçtiğimiz aralık ayında Avrupa Komisyonu tarafından iş sağlığı güvenliği önlemlerinin alınmaması ve çevreye zarar verme gerekçesi ile İzmir Aliağa’da faaliyet gösteren iki tersaneyi, Onaylı Gemi Geri Dönüşüm Listesi’nden çıkardığı basında da paylaşıldı.

Gemi Geri Dönüşüm Tesislerinin tabi olduğu Avrupa Birliği Yasal Mevzuatı ile Türkiye’de uygulanan yasal mevzuat karşılaştırıldığı zaman Türkiye’deki yasal mevzuatın yetersiz kaldığı adeta gemi geri dönüşüm tesislerinin çevreyi ve doğayı katletmesinde bir sakınca olmadığı ve denetimlerin şeklen yapıldığı “kanun üstünde” bir bölge statüsü kazandığı görülmektedir.

Yaşanan örnekler gemi sökümleri ile ilgili işlemlerin yasal mevzuata uygun olarak gerçekleşmediğini, denetimlerin yetersiz kaldığını göstermekte, söylemlerimizi ve kaygılarımızı doğrulamaktadır. Geçtiğimiz aylarda Aliağa’ya getirilen Raymond Croze gemisi ile ilgili iddialar ile birlikte atık envanteri ve sürece ilişkin sorularımızı, uyarılarımızı kamuoyu ile paylaşmıştık.

Bugün yine söküm için Aliağa’ya gelen İtalyan donanmasına ait hurdaya çıkarılan “Carlo Fecia di Casatto”, “Guglielmo Marconi”,” Leonardo da Vinci” isimli denizaltılar; “Bersagliere”, “Artigliere” isimli devriye gemileri ve “Maestrale”, “Scirocco” isimli fırkateynler ile ilgili benzer iddialarla karşı karşıyayız. Gemilerin yapım yılı, teknolojisi ve kullanım alanları göz önünde bulundurulduğunda asbest ve radyoaktivite dahil olmak üzere önemli miktarda tehlikeli ve zararlı atık içerme ihtimali bulunuyor.

Biz bu süreci, bu gemiyi, bu iddiaları ilk kez yaşamıyoruz. Daha önce de Otopan, Kuıto, Ethan, Sao Paulo ve nicelerinde olduğu gibi yine bir atık gemi ve ülkemizin atık çöplüğü olduğu gerçeği ile mücadele ediyoruz.

Aşağıdaki sorularımızı tıpkı daha önceki mücadelelerimizde olduğu gibi tekrar soruyor, cevaplarını bilgi ve belgeleri ile ilgili yetkili kurumlardan bekliyoruz.

  • Gemi ile ilgili Tehlikeli Madde Envanter Raporu bulunmakta mıdır?
  • Geminin notifikasyon onayı var mıdır?
  • Gemi Aliağa’ya gelmeden önce gas free belgesi sunulmuş mudur?
  • Gemiye ilişkin söküm izni verilmiş midir?
  • Radyasyon ölçümü yapılmış mıdır? Sonuçları nelerdir?
  • Geri dönüşüm ve atık bertaraf süreçlerine ilişkin planlar sunulmuş mudur?
  • Gemide boyaların potansiyel olarak asbest içerdiği hakkında söküm tesisi bilgilendirilmiş midir?
  • Bakanlık ve ilgili kurumlar tarafından atık içeriği ve miktarı ile ilgili değerlendirme ve denetim yapılmış mıdır
  • Söküm işlemleri safhasında alınacak çevresel önlemler nelerdir?
  • İşçi sağlığı ve güvenliğine ilişkin önlemler nelerdir?

Sorularımızın cevapları verilmeden, kamuoyu ile paylaşılmadan yapılacak her türlü çalışmaya dair mücadelemizi büyüteceğimizi bir kez daha tekrarlıyoruz.

1960’lı yıllara kadar balıkçılık ve tarımla geçinen bir sahil kasabası olan Aliağa’nın Sanayi Bölgesi ilan edilmesinden bugüne geldiğimiz süreçte; bölgede giderek büyüyen petrokimya endüstrisi, demir çelik tesisleri, bu tesislere hammadde sağlayan gemi söküm tesisleri yan sanayiler ile ağır sanayi,  İzmir Kenti bütününde çevre ve halk sağlığını tehdit eden yaşam sorununa dönüşmüştür.

Aliağa Bölgesinin çevresel yük ve kirlilik taşıma kapasitesinin aşılmış olduğu bilimsel ve kurumsal raporlarla defalarca ortaya konmuş, son olarak İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından gerçekleştirilen TUBİTAK ve Ege Üniversitesi Ziraat Mühendisliği Bölümü ortaklığında yapılan çalışma ile gerçekleştirilen Mevcut Durum tespitinde bilimsel veriler ve güncel ölçümler ile kirlilik bir kez daha ortaya konmuştur.

Türkiye’nin tek gemi söküm tesisinin bulunduğu yer olan Aliağa, hem de ağır sanayinin bulunduğu bölge olması nedeniyle çok hassas bir bölgedir ve kapasitesini doldurmuş durumdadır. Bu nedenle özel işletim koşullarının gerekli olduğu bir yerdir. Bu nedenle de şeffaf, çalışan sağlığı, çevre ve halk sağlığı ile doğayı koruyan bir perspektifle süreç yürütülmelidir. Yaşanan olumsuzlukların tekrarlanmaması için, gerekli yasal düzenlemeler yapılmalı, hem gemi söküm tesislerinin hem de tüm Aliağa’da bulunan ağır sanayi tesislerinin işletim koşulları etkin bir şekilde denetlenmelidir. Ayrıca kapasite artışı ve yeni tesislerin açılmasına izin verilmemelidir. Aliağa’da çevresel mevzuata aykırı işlem yapan, çevre ve halk sağlığı sorunu yaratan işletmelerde gemi sökümüne son verilmelidir. Gemi Sökümü sürecinin bilimsel ve teknik değerlendirmeleri ile etkin bir kamusal denetimle yürütülmesi için gerekli çalışmaların ivedilikle gerçekleştirilmesi gerekmektedir.

İzmir’de meslek odaları, sivil toplum örgütleri, yaşam savunucuları; Gemi Söküm Tesislerinde gerçekleştirilen usulsüz işlemler, çevre ve halk sağlığını tehdit eden, sektör emekçilerinin yaşamına mal olan usulsüz işlemler ve uygulamalara karşı, ülkemizin ve Aliağa’nın atık çöplüğü haline gelmemesi mücadelesine vazgeçmeden devam ediyoruz.

Aliağa bölgesindeki gemi söküm çalışmaları başta olmak üzere, kentte  insan ve çevre sağlığını tehdit eden tüm çalışmaların bilime, hukuka, kamu ve çevre sağlığına uygun hale getirilmesi nihai hedefi ile kararlılığımızı bir kez daha kamuoyu ile paylaşıyoruz.

İzmir Gemi söküm Koordinasyonu”

İZMİR BÜYÜKŞEHİR BELEDİYE BAŞKANI CEMİL TUGAY :

“Bir kez daha Aliağa’daki gemi sökümü ve çevresel etkiler nedeniyle bir araya gelmek zorunda kaldık. Yakın zamanda sadece basında çıkan haberlerle öğrendik ki Aliağa’da bir gemi söküm tesisine 7 tane araç söküm için getirilmiş. Bunlarla ilgili tehlikeli madde envanter raporunun olup olmadığı bilinmiyor çünkü paylaşılan bir rapor yok. Bu da bizlerde bir tedirginlik yaratıyor, bu gemilerde yüksek miktarda asbest olma olasılığı görülüyor. Greenpeace İtalya’nın değerlendirmesinde gemilerin söküm için geldiği tesisin güvenli bir tesis olduğu da doğrulanamıyor. Pek çok gemi sökümünde yaşadığımız gibi bu gemilerin de söküm için başka bir yere gönderilmemiş ve Aliağa’nın kurban olarak görülmüş olma ihtimali yüksek görülüyor. Oluşan çevre sorunlarının denetlenemediği ortaya konuyor.”

“Ege Üniversitesi ve TÜBİTAK’la birlikte belediyemizin hazırladığı rapor bunu gösteriyor. Bu rapordan sonra bölgedeki kirlilik sorunun sürdürülemez boyuta ulaştığı görülüyor. Yıllardır yürürlüğe konmayan gemi söküm yönetmeliğinin de çevre ve insan sağlığı gözetilerek yürürlüğe konması gözetilmiştir. Çevre ve Şehircilik İklim Değişikliği Bakanlığı’na iş birliği başvurusunda bulunulmuş ancak bugüne kadar bir geri dönüş gerçekleştirilmemiştir. ÇED incelemesine tabi olmadan ruhsatlandırıldığından gerek sektörün devamlılığı gerek çevre temizliği için denetlenebilir kurumlar kurulması ve mevcut ÇED yönetmeliğine uygun yapılması gerekli hale gelmiştir. Kuru Havuz sistemi en uygun yöntem olarak değerlendiriliyor. Bugün hepimiz için her yeni gemi sökümünde yeni bir çevre felaketine yol açan bu denetimsiz alanın bir an önce denetlenebilir sorunsuz hale gelmesi için öncelikle bakanlığı göreve davet ediyorum, İzBB olarak incelemelerimiz ve çalışmalarımız devam edecek” diye konuştu.

DİSK-KESK-TMMOB-TTB ve TDB 1 Mayısa çağırıyor.

 

1 Mayıs 2024 İşçi sınıfının birlik mücadele ve dayanışma gününe ilişkin  DİSK-KESK-TMMOB-TTB ve TDB tarafından Beşiktaş İskele Meydanı’nda DİSK Genel Sekreteri Tayfun Görgün tarafından yapılan ortak basın açıklaması metni:

“2024 1 Mayıs’ına sayılı günler kaldı.

İşçi sınıfının Uluslararası Birlik, Mücadele ve Dayanışma günü olan 1 Mayıs’ta dünyanın dört bir yanındaki sınıf kardeşlerimizle beraber demokrasiye, adalete, özgürlüğe, eşitliğe, barışa ve kardeşliğe dair umutlarımızı ve taleplerimizi haykıracağız.

Türkiye’nin dört bir yanında meydanlarda buluşacak, ekmeğimizin her gün küçülmesine, adaletin terazisinin tamamen bozulmasına, en temel hak ve özgürlüklerimizin gasp edilmesine hep bir ağızdan DUR diyeceğiz.

Öte yandan 2024 1 Mayıs’ında Türkiye’nin ve dünyanın meydanlarında buluşan milyonların gözü kulağı İstanbul Taksim 1 Mayıs alanında olacak, milyonlarca kalp Taksim 1 Mayıs alanında atacak.

Başta Taksim olmak üzere ülkenin dört bir yanındaki 1 Mayıs alanlarına yürüyecek olan işçiler, kamu emekçileri, mimarlar, mühendisler, hekimler, emekliler, kadınlar ve gençler kol kola, omuz omuza hakkını hukukunu savunacak.

Bizler, işçiler, emekçiler, emekliler bu ülkenin büyük çoğunluğuyuz. Bizler üretiyoruz, bizler çalışıyoruz, bizler bu ülkenin tüm değer ve güzelliklerini emeğimizle var ediyoruz ve insanca yaşamayı hak ediyoruz.

Ancak bugünlerde değil insanca yaşamak, hayatta kalmak dahi giderek zorlaşıyor.

İnsanca yaşayamıyorsak bu ülke fakir olduğu için değil; ülkenin kaynakları yetersiz olduğu için değil. Bu ülkenin kaynakları hepimizi insanca yaşatmaya yeter. Yeter ki kaynaklarımız rantçılara, sermayeye, faize, saraya, şatafata, silaha, savaşa değil işçilere, kamu emekçilerine, emeklilere ve kamu hizmetlerine kullanılsın.  Yeter ki çarkları zengini daha zengin, yoksulu daha yoksul yapmak için dönen bu düzene bir son verelim.

Ama ülkeyi yönetenlerin tercihi belli! Onlar yoksuldan alıp zengine, emekçiden alıp sermayeye kaynak aktarmayı görev biliyor. Bankalar, holdingler, şirketler karlılık rekorları açıklarken enflasyonun sebebi olarak biz gösteriliyoruz; alım gücümüz gerilemeye devam ediyor.

Tüm dünyada gıda fiyatları düşerken Türkiye gıda enflasyonunda açık ara birinciliğini koruyor. Alım gücümüz enflasyona ezdirilirken KDV-ÖTV, gelir vergisi, vergi dilimi derken cebimiz boşaltılıyor. Vergi yükü bizlerin sırtına yüklenirken sermaye ise keyfine göre vergi veriyor; bir gecede vergileri sıfırlanıyor, affediliyor.

Yıllardır uygulanan ücretleri geriletmeye yönelik ekonomi politikalarının sonucu olarak borçlanarak yaşamaya mahkum edilen milyonlar, bugün yüksek faizler nedeniyle borç batağında.

İşsizlik, özellikle de genç ve kadın işsizliği yeni rekorlara koşarken iş bulanlara da giderek daha düşük ücretler ve daha güvencesiz çalışma biçimleri dayatılıyor.

Açlık sınırına bile yaklaşamayan maaşlara mahkum edilen emeklilere “banka promosyonu müjdesi” verilerek resmen alay ediliyor.

Mülteciler asgari ücretin altında ücretlerle, sigortasız, güvencesiz ve hatta ölümüne çalışmaya mahkum edilerek tüm ücretler baskı altına alınıyor. Milyonlarca mültecinin çaresizliği, sömürüyü artırmak için kullanılıyor.

Tüm bunlar yetmezmiş gibi siyasi iktidar Orta Vadeli Program’ı uygulayarak acımasız bir kemer sıkma programını devreye sokacağını, güvencesiz çalışma biçimlerini yaygınlaştıracağını ve hatta kıdem tazminatına dahi el uzatacağını ilan ediyor.

Tüm bu zorlu çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirmek için Anayasal demokratik haklarını kullanmak, sendikalı olmak, örgütlenmek, grev yapmak, meydanları doldurmak ve hatta geçinemediğini haykırmak bile “suç” olarak gösteriliyor.

Biz yasal, Anayasal haklarımızı bile kullanamazken parası ve makamı olanlar hiçbir kurala, mahkeme kararına, hatta kendi yazdıkları yasalara ve Anayasa’ya bile uymak zorunda değil!

Zenginlerin ve muktedirlerin hiçbir kurala uymak zorunda olmadığı bir düzende milyonların ekmeği, hakları ve özgürlükleri gasp ediliyor. Örneğin TÜİK mahkeme kararlarına uymayarak enflasyon verilerini nasıl hesapladığını açıklamıyor, ekmeğimiz sahte enflasyon verileriyle küçülüyor.

Dünyanın en uzun çalışan, en az izin kullanan, durmaksızın iş cinayetlerine kurban giden emekçileri bu ülkede yaşam savaşı veriyor. Ülkemiz bir ucuz emek cenneti haline getirilmek istenirken Türkiye dünyada işçi haklarının en kötü olduğu 10 ülke arasında.

Otoriter bir rejimin ağır baskıları altında hepimiz kölece çalışıp asgari yaşamaya mahkum ediliyoruz. Bu nedenle demokrasi mücadelesi 2024 1 Mayıs’ının en asli gündemlerinden biridir.

Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu (ITUC), bütün dünyada otoriter rejimlerin yükselişine, demokrasinin gerilemesine ve buna bağlı olarak işçi haklarının zayıflamasına karşı “Demokrasi İçin” başlıklı küresel bir kampanya başlatmıştır. 2024 1 Mayıs’ı ülkemizde ve dünyada, sermaye düzeninin ve bunlara bağlı otoriter rejimlerin tahrip ettiği demokrasiyi yeniden inşa edecek olan kolektif öznenin meydanlarda boy göstereceği tarih olacaktır.

Ülkemizde de Taksim 1 Mayıs alanı keyfiliğe karşı hukukun, otoriter tek adam rejimine karşı demokrasinin simgelerinden biri olmuştur. 2013’ten beri hukuk dışı biçimde 1 Mayıs’lara kapatılan Taksim Meydanı’na dair Anayasa Mahkemesi geçtiğimiz yıl Aralık ayında son kararını vermiştir. Doğrudan bu karardaki ifadelerle söylersek “1 Mayıs’ta Taksim’de olmak her işçinin, emekçinin hakkıdır” ve bizler de bu hakkı kullanacağız.

Evet bu sene başta İstanbul Taksim Meydanı olmak üzere ülkenin dört bir yanındaki 1 Mayıs meydanlarında coşkuyla, umutla buluşacağız.

  • 1 Mayıs’ta alanlarda olmak işimize, aşımıza, ekmeğimize, emeğimize sahip çıkmaktır.
  • 1 Mayıs’ta alanlarda olmak hakkımıza-hukukumuza; gelirde, vergide ve ülkede adalet talebimize sahip çıkmaktır.
  • 1 Mayıs’ta alanlarda olmak eğitim ve sağlık başta olmak üzere herkese nitelikli kamu hizmeti hakkımıza sahip çıkmaktır.
  • 1 Mayıs’ta alanlarda olmak söz ve karar hakkımıza; sendikalı olma, örgütlenme ve grev hakkımıza; ifade özgürlüğümüze; yani demokrasiye sahip çıkmaktır.
  • 1 Mayıs’ta alanlarda olmak İstanbul Sözleşmesine, işyerinde şiddete ve tacize karşı ILO’nun 190 sayılı sözleşmesine sahip çıkmaktır.  
  • 1 Mayıs alanlarında olmak eşitliğe, özgürlüğe, laikliğe, hepimizin eşit yurttaşlar olarak barış içinde, kardeşçe yaşayacağımız bir memleket mücadelesine sahip çıkmaktır.
  • 1 Mayıs’ta alanlarda olmak emperyalizme karşı barışı ve halkların kardeşliğini savunmaktır.

Haydi bu adaletsiz düzene karşı bir elimizde çocuklarımız, bir elimizde karanfillerimizle 1 Mayıs alanlarına!”

www.disk.org.tr den alınmıştır.

Ortadoğu’da emperyalist siyonist saldırılara hayır!

Uluslararası tekelci kapitalizm Ortadoğu da savaş koşullarını yükseltiyor.  Hamas’ın İsrail’e “Aksa Tufanı” saldırısıyla Filistin İsrail çatışması emperyalist güçlerin ve faşist gerici diktatörlüklerin bölgedeki etki ve çıkar çatışmasını arttırdı. Ortadoğu’ da ve dünyada yeniden paylaşım ve siyasi egemenlik çatışmalarını olgunlaştırıyor. Savaş, Ortadoğu ve dünyanın mazlum ve ezilen halklarına Gazze’de görüldüğü üzere acı, gözyaşı, yıkım, açlık ve yoksulluk getirmekle kalmıyor, günlük yaşamda kırım da yaşatıyor. Emperyalist paylaşım ve gerici savaşlardan ezilen ve sömürülen halklar zarar görüyor.
Bugün emperyalist büyük güçler, faşist-siyonist İsrail devletinin yanında, arkasında yer alarak Gazze halkına yapılan katliamı, Gazze’nin yok edilmesini, bebeklerin, kadınların, yaşlıların öldürülmesini, sivil yerleşim alanlarının vurulmasinı izliyor, savaş suçlarını görmezden geliyor; güçlü kapitalist devletlerin B.M gibi uluslararası mekanizmaları etkisiz cılız karşı çıkışlarla ikiyüzlülüklerini sergiliyor.
ABD, başta olmak üzere batılı bütün emperyalist güçler ve onların işbirlikçisi yeni sömürge devletler ve işbirlikçi iktidarları Faşist-siyonist İsrail devletinin Filistin’de yürüttüğü haksız, emperyalist savaşın tarafı ve destekçisi olmayı sürdürüyor.
Ortadoğu’da savaşın diğer tarafı Filistin ‘de Hamas ve onu destekleyen İran, Lübnan ve Suriye’de Hizbullah, Yemen’de iktidar mücadelesi veren Husilerdir.
Yakın zamanda Siyonist İsrail devleti; Hamas lideri İsmail Heniyye’nin 3 oğlu ile 4 torununun öldürüldüğü hava saldırısını, İran’ın Şam’daki konsolosluk binası ve büyükelçilik konutuna hava saldırısı düzenledi. Saldırıda 2 general dahil 7 İran devlet yetkilisi öldürüldü. Bunun üzerine İran’da misillemede bulunacağını açıklamıştı. 13 Nisan’da gece saatlerinde bu misilleme gerçekleşti.
Faşist -siyonist İsrail devleti ile İran devleti arasındaki çatışma, dalaşma Ortadoğu’da yürüyen emperyalist paylaşım savaşının parçasıdır. Bu savaşta, çatışmada desteklenecek bir yan yoktur. Bu savaş haksız ve gericidir. Halklara acı gözyaşı ve yoksulluk getirmektedir. Bu çatışma emperyalist güçlerin dünyayı yeniden paylaşması uğruna sürdürdükleri mücadelenin parçasıdır.
Savaşların sebebi tekelci kapitalist sistemdir. Emperyalizm var oldukça savaşlar kaçınılmazdır.
Dünyanın ezilen halkları dayanışma ve direniş ile emperyalist savaşlara karşı ayağa kalkarlarsa, emperyalist, gerici, haksız savaşları yok edebilir. Dünyayı işçiler emekçiler ve ezilen halklar için yaşanabilir haline getirebilir..
Kahrolsun emperyalist gerici savaşlar!
İmece Dostluk

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri: Van halkının iradesine yapılan yargı darbesini kabul etmiyoruz.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri   Van Büyükşehir belediye Başkanı olarak seçilen DEM adayı Abdullah Zeydan’ ın yerine  hukuk dışı bir şekilde  AKP adayının Belediye Başkanı olarak belirlenmesini Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde protesto etti. Basın açıklamasının ardından   barışçıl bir biçimde  yürüyüşe geçen bir gruba polis  biber gazı  ve şiddet uyguladı.  Altı kişi gözaltına alındı. İzmir Barosu Başkanı  Sefa Yılmaz İzmir Barosu önünde açıklama yaparak polis şiddetini kınadı.

“Van İl Seçim Kurulu, 31 Mart 2024’de yapılan yerel seçimlerde, Van Büyükşehir Belediye Başkanı olarak seçilen Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM) adayı %55 oranında oy alan Abdullah Zeydan’ın yerine, %27 oranında oy alan ikinci sıradaki AKP adayını belediye başkanı olarak belirledi.

Yüksek Seçim Kurulu tarafından adaylık şartlarına sahip olduğu tespit edilen ve adaylığı kabul edilen Abdullah Zeydan hakkında, Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 2022 tarihinde verilen memnu hakların iadesine ilişkin karara karşı iki yıl sonra, 29 Mart 2024 Cuma günü, mesai saatinin bitmesine beş dakika kala, Adalet Bakanlığı itiraz başvurusunda bulunmuş, önceki kararı veren mahkeme jet hızıyla itirazı kabul etmiştir.

Bu karar henüz kesinleşmeden Van İl Seçim Kurulu tarafından işleme konmuş ve Abdullah Zeydan’ın belediye başkanlığı engellenmiştir.

Bu karar ile siyasal iktidarın temsil ettiği yürütmenin yargı üzerindeki tahakkümü bir kez daha açıkça ortaya çıkmıştır. Seçmen iradesi gasp edilmiş, Anayasa’da ifadesini bulan hukuki belirlilik ve hukuki güvenlik ilkeleri ihlal edilmiştir.

Abdullah Zeydan’ın belediye başkanlığı engellendiği gibi seçimleri öncesi bölgede birçok il ve ilçe merkezinde seçmen sayısı ve nüfus yoğunluğuyla orantılı olmayan asker veya polislerin seçmen olarak kaydedildiği, bu kayıtlara yapılan itirazların ise ilçe seçim kurullarınca reddedildiği basına yansımıştı.

Ancak Yüksek Seçim Kurulu’nun seçime gölge düşürecek bu duruma sessiz kalması nedeniyle 31 Mart 2024 tarihinde yapılan seçimlerde bölgede birçok il ve ilçe merkezinde asker veya polislerin toplu oy kullandıklarına ilişkin görüntüler basına yansımıştır.

İlçe seçim kurullarının konuya ilişkin ret kararı gerekçelerinde; jandarma veya emniyet müdürlüklerinden gelen yazılara dayanıldığı, bu yazılarda asker veya polislerin seçim günü yapılacak görevlendirilme kapsamında seçmen olarak belirtilen merkeze kaydedildiği belirtilmiş, ancak seçim günü asker ve polislerin güvenlik tedbiri çalışmasına dahil olmadan sabahın erken saatlerinde oy kullanıp şehri topluca terk ettiklerine dair görüntüler, bu kişilerin güvenlik ihtiyacı kapsamında seçim bölgelerinde olduğu konusunda kamuoyunda ciddi şüphelere yol açmıştır.

Seçme, seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkı temel insan haklarından olup demokrasinin vazgeçilmez unsurlarından biridir. Halk iradesinin hiçbir etki altında kalmadan serbestçe sandığa yansıması da seçme, seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkının vazgeçilmez temel unsurudur. Anayasa’nın 67. maddesine göre seçimler yargı yönetim ve denetimi altında yapılır. Asıl olanın güvenlik ihtiyacının olup olmadığının ilçe seçim kurulları tarafından belirlenmesi olduğu, bu anlamda ilçe seçim kurullarının tamamen jandarma veya emniyet müdürlüğünden gelen yazıları mutlak doğru olarak kabul ederek itirazları reddetmesi ile Van İl Seçim kurulu tarafından Abdullah Zeydan’ın belediye başkanlığının gasp edilmesi birlikte değerlendirildiğinde İktidarın yargı eliyle seçime ve sonuçlarına müdahalesini açıkça göstermektedir.

Sonuç olarak belirtmek isteriz ki; tarafsız ve bağımsız yargının, hukukun üstünlüğünün, demokratik hukuk devletinin ve kuvvetler ayrılığı ilkesi gereğince İl Seçim Kurulu ile Yüksek Seçim Kurulunu seçmen iradesini tanımaya ve hukuka uygun davranmaya çağırıyoruz.”

İzmir Baro Başkanı  Sefa Yılmaz’ın Baro önünde açıklaması

İzmir Kadın Platformu: Kadın cinayetlerini durduracağız

 

İzmir Kadın Platformu  Türkan saylan Kültür Merkezi önünde kadın katliamlarına karşı açıklama yaptı. Kadınlar; “Yaşasın kadın dayanışması”, “Erkek adalet değil gerçek adalet”, “Susmuyoruz korkmuyoruz itaat etmiyoruz”, ” Kadın cinayetleri politiktir.”, “Kutsal aileniz batsın kadınlar yaşasın”, “Sözleşme bizimdir vazgeçmiyoruz.”, “Yasta değil isyandayız”, “Katledilen kadınlar isyanımızdır”  sloganlarını attı.

Yapılan açıklama şöyle:

BASINA VE KAMUOYUNA

Kadına yönelik şiddet, kadın cinayetleri her geçen gün katlanarak artıyor. Kadınlar artık yalnızca evlerde değil, sokakta, işyerinde, okulda, parkta katlediliyor.

İstanbul Sözleşmesi’nden imzanın çekilmesinden Medeni Kanunun tartışmaya açılmasına, miras hakkının hedefe konmasından 6284 sayılı yasanın değiştirilmek istenmesine; AKP’nin kadın düşmanı politikaları kadınların yaşamlarına mal oluyor.

Evlilik yaşının düşürülmek istenmesinden, boşanmaların engellenmesi, arabulucu uygulamalarına, nafaka hakkının gasp edilmek istenmesinden çok eşliliğin meşrulaştırılmasına, çocuk istismarının aklanmasına, kadınların eşitlik haklarına yönelik saldırılara, Diyanetinden, medyasına, tarikat şeyhinden bakanına gerici söylemler kadınların katledilmesinin zeminini yaratıyor.  Kamusal hizmetler tasfiye edilirken ev içi bakım yükleri altında ezilen kadınlar şiddet dolu hayatlara mahkum ediliyor. Kadınların ve LGBTİ’lerin yaşam hakları; AKP ve gerici ittifakın seçim kampanyalarında, mitinglerinde kazanılmış haklarımız hedefe konuluyor.

Gerici, cinsiyetçi, erkek egemen politika ve söylemlerle şiddet sıradanlaştırılırken, şiddet faillerine cezasızlık politikası ve iyi hal indirimleriyle kadına yönelik erkek şiddeti ve kadın katliamları körükleniyor.

İçeriği “Kadın erkek eşit değildir”, “kadının yeri evidir”, “kutsal aile” “aile hukukunun yeniden düzenlenmesi” sözleriyle somutlanan aile şuaralarıyla kadınların eşitlik ve özgürlük hakları hedefe konuyor.  Tarikat ve cemaatler palazlandırılırken, eşitsizlik doğrudan Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı tarafından örgütleniyor.

Tüm bu politikalar hayatlarımızı kuşatan şiddete dönüşüyor. Derinleşen yoksulluk erkek-devlet şiddeti ile yönetilmeye çalışılıyor. Kadın ve nefret cinayetleri artıyor. AKP’nin iktidara geldiği günden bu yana 8 bine yakın kadın katledildi. 2023 yılında 315 kadın öldürüldü, 248 kadın şüpheli bir şekilde ölü bulundu. 2024’ün başından beri 85 kadın erkekler tarafından katledildi.  İzmir’de ayrı yaşadığı erkek tarafından katledilen Özlem Çankaya’da dahil bu ülkede 24 saatte 8 kadın öldürüldü.

Sadece evlerde değil sokaklarda öldürülüyor kadınlar. 8 Mart gecesi Konak’taki parkta oturan anne kız tacize karşı durduğu için hiç tanımadıkları biri tarafından bıçaklı saldırıya uğradı ve İlayda Alkan katledildi. Oya Tarhan ise yaşam savaşı veriyor.

Defalarca karakola başvurmasına, elektronik kelepçe talep etmesine rağmen boşanmak istediği erkek tarafından akademisyen Derya Uzelli, annesi Dilek Uzelli ve küçük kızı Linda saldırıya uğradı. Silahlar, uzun namlulu tüfekler kuşanmış katil Yusuf Yılmaz, Derya Uzelli’nin annesini ve kızını katletti,  kendisinin üzerine 30 kurşun boca etti.  Katilin yakınları Derya Uzelli’yi hedefe koydu ahlaksızca.

Karabağlar’da Zahide Yurtkal koruma kararı olmasına rağmen, boşanma aşamasında olduğu Tamer Yurtkal tarafından silahla vurularak öldürüldü. Kızı ise yaralandı.  Defalarca alınan koruma kararlarına rağmen korunmadığı için öldürülen Ezgi Zerkin’in katili hala sokaklarda dolaşıyor.

Migros deposunda kötü çalışma koşulları ve işten atmalara karşı direnen  DGD-SEN üyesi Gülhan Albayrak işe gitmek için çıktığı evinin önünde defalarca şikayetçi olduğu eski sevgilisi tarafından katledildi.

Bu katliamların sorumluları

“Türkiye yüzyılı” diye kent kent meydan meydan gezerken, o gittikleri kentlerin evlerinde, sokaklarında kadınlar öldürülüyor. Seçim beyannamelerinde ise kadının adı sadece aile içinde geçiyor.

Aile diye diye kadınları şiddet gördükleri evlere mahkum eden gerici politikalar yüzünden kadınlar ölümle burun buruna yaşıyor. Güvenceli bir işe sahip olmadığı, çocuğunu gönderecek kamu kreşlerini kapattıkları için o çok kutsadıkları aile içinde şiddete mahkum ediliyor.

Kadınları şiddetten koruyacak mekanizmalar işlemediği için, şiddet gördüklerinde başvurabilecekleri yeterli sayıda sığınma evi, danışma merkezleri bulunmadığı için, şiddet failleri salıverildiği için öldürülüyor.

Müjde diye sundukları esnek çalışmayla ya ölümü ya zulümü reva gören bu düzene de, ayrımcı politikalarınıza da, gerici ittifakınıza da iktidarınızı sürdürmek için kadınları tahakküm altına alan erkek egemen politikalarınıza da yol vermeyeceğiz.

Bu katliamlardan siz sorumlusunuz!

Öldürülen her bir kız kardeşimiz için sokakları, meydanları doldurmaya devam edeceğiz. Hiçbir kadın yalnız ve güçsüz hissetmeyene kadar örgütlü mücadeleyi sürdüreceğiz. Aileye kul, sermayeye köle olmayacağız.

Katledilen kız kardeşlerimizin hesabını soracağız!

Buradan bütün kadınlara sesleniyoruz; Eşit özgür insanca bir hayatı kurmak bizim ellerimizde! Bunun için işyerinde, mahallede, okulda bulunduğumuz her yerde örgütlenelim mücadele edelim! Emeğimize, bedenimize, yaşamımıza kast eden bu düzene karşı bir kişi daha eksilmemek için  birbirimizden hayatlarımızda, haklarımızdan vazgeçmeyeceğiz.

İzmir Kadın Platformu”

Eğitim Sen İzmir Şubeleri: MESEM ve ÇEDES uygulamalarına karşı bilim emekçilerini, velileri, öğrencileri ve demokratik kamuoyunu birlikte tutum almaya ve mücadeleye çağırdı.

Eğitim Sen  İzmir  Şubeleri ÇEDES Protokolü ve MESEM projesine karşı  Karşıyaka İlçesinde Kemal Paşa Caddesinde  ” Laik Eğitim Demokratik Toplum”  talebini  sesli olarak yükselterek bildiri dağıttı. Karşıyaka ilçe Milli Eğitim Müdürlüğü  önünde  basın açıklaması yaptı. Bildiri dağıtımı ve açıklamaya  ‘Laik Eğitim Demokratik Yaşam Platformu’ bileşenleri de katıldı. Açıklamayı Eğitim Sen İzmir Şubeleri Dönem Sözcüsü Bülent Karakaş okudu.

Açıklama:

“ÇOCUKLARIN GELECEĞİNİN ‘MESEM’ VE ‘ÇEDES’ ÜZERİNDEN KARARTILMASINA İZİN VERMEYELİM

Türkiye’de uzun süredir eğitim sisteminde ve okullarda iktidarın siyasal-ideolojik hedefleri doğrultusunda piyasacı ve dinci bir kuşatmanın yaşandığı bilinmektedir. Millî Eğitim Bakanlığı’nın patronlara ucuz iş gücü sağlamak için gündeme getirdiği Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM) ve eğitim sistemini büyük ölçüde dinselleştirmeyi hedefleyen ÇEDES projesinin sonuçları, öğrencilerimizin ve çocuklarımızın nasıl tehlikeli bir kuşatmayla karşı karşıya olduğunu göstermektedir.

“Bir gün okul, dört gün iş” sloganıyla hayata geçirilen (MESEM) uygulaması öğrencilerin patronlara ucuz iş gücü olarak sunulmasının önünü açmıştır. MESEM projesiyle 300 bini çocuk olmak üzere, 1 buçuk milyonun üzerinde insanın emeği patronların hizmetine sunulurken, yüzbinlerce çocuk ve gencimiz MESEM’in çarkları arasında acımasızca öğütülmektedir. Yüzbinlerce çocuk ve gencimiz ‘çırak’ ya da ‘stajyer’ kimliğiyle işçi gibi çalıştırılıp emek sömürüsünün sınırları zorlanmaktadır.

Son yıllarda iktidar eliyle derinleştirilen ağır ekonomik ve toplumsal sorunlar MESEM’leri bir tercih olmaktan çok, yüzbinlerce çocuk ve genç için adeta bir zorunluluk haline getirilmiştir. Ülkede en düşük emekli aylığının 10 bin lira olduğu koşullarda MESEM kapsamında çalıştırılan yoksul ailelerin çocukları, okumak yerine zorunlu olarak çalışmaya zorlanmaktadır. Ekonomik sorunlarla ve ağır borç yüküyle boğuşan yoksul emekçi aileleri, asgari ücretin yüzde 30’u ila yüzde 50’si arasında ücret ödenmesi nedeniyle MESEM gibi uygulamalara mecbur bırakılmıştır.

Çocukların yasal olarak tehlikeli ve çok tehlikeli işlerde çalıştırılması yasak olmasına rağmen, MESEM bünyesinde çalıştırılan çocuklar/gençler iş cinayetlerinde yaşamını yitirmeye devam etmektedir. Çocuk işçiliğinin devlet eliyle meşrulaştırılması anlamı taşıyan MESEM uygulaması nedeniyle sadece son bir yıl içinde en az 8 çocuk çalışırken hayatını kaybetmiştir.

MESEM öğrencilere mesleki eğitim verilen ya da iddia edildiği gibi staj üzerinden beceri kazandıran bir uygulama değil, patronlara kaynak aktarmak amacıyla oluşturulmuş bir teşvik sistemidir. 12 yıllık zorunlu eğitim süresini fiilen 8 yıla indiren ve devlet eliyle ucuz işçiliği özendiren MESEM uygulaması daha fazla can almadan durdurulmalı, patronları değil öğrencileri merkeze alan nitelikli bir mesleki eğitim politikası hayata geçirilmelidir.

İktidarın kendi dünya görüşüne uygun nesiller yetiştirme hedefi tüm topluma yönelik fiili bir dayatma haline gelmiş durumdadır. Millî Eğitim Bakanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı ile Gençlik ve Spor Bakanlığı iş birliğinde yürütülmekte olan ÇEDES Projesi kapsamında atılan adımlar laik eğitim ve laik yaşama açıktan meydan okuma anlamına gelmektedir.

Cumhuriyet tarihinin en kapsamlı dinselleşme uygulaması olarak karşımıza çıkan ÇEDES Projesi, çocukların zihinsel gelişim süreçlerine ve pedagoji bilimine tamamen aykırı bir içerikte hazırlanmış ve 81 ildeki bütün okullarda uygulanmaya başlamıştır.

Okullarda sadece öğretmenlerin eğitim öğretim hizmeti verebileceği gerçeği ortada dururken, ÇEDES projesi ile okullarımızda imamlar, vaizler ve Diyanet’e bağlı memurlar “manevi danışman” olarak görevlendirilmekte ve yasa dışı bir şekilde fiilen eğitim öğretim hizmeti vermektedir. Okul içinde ve dışında yapılan dini içerikli etkinlikler, özellikle toplu namaz etkinlikleri ve öğrencilere mezarlık temizletilmesi gibi etkinlikler çocukların zihinsel gelişimi açısından sakıncalıdır. Sınıflarda dini içerikli etkinlikler (sınıflarda Kâbe ve mezar maketleriyle yapılan etkinlikler) laik eğitime ve eğitim-öğretimin amaçlarına temelden aykırıdır.

Devletin, sadece bir dinin ve mezhebin öğretilerini, sadece belli bir inanca özgü değerleri tüm okullarda ‘tek doğru’ olarak öğretmeye çalışması farklı inançtan öğrencilere yönelik açık bir dayatma ve ayrımcılık anlamına gelmektedir.

Öğrencilerimizin iktidarın siyasal-ideolojik hedefleri doğrultusunda okul içinde ve dışındaki katılmasına izin verilmesi çocuğun üstün yararı ilkesine aykırıdır ve Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne göre doğrudan çocuk istismarı anlamına gelmektedir. Eğitim sisteminin belli bir dinin ve belli bir mezhebin kurallara göre biçimlendirilmek istenmesi, çocuklarımızın dini etkinlikler üzerinden istismar edilmesi kabul edilemez bir durumdur.  Bu nedenle eğitim kurumları dini içerikli faaliyet ve etkinliklerin değil, laik ve bilimsel eğitimin mekânları olmak zorundadır.

Hiçbir toplum birbirinin aynı olan, aynı düşünen ve aynı inanç ve düşünceden insanlardan oluşmaz. Laiklik ve laik eğitim, toplumda ve okulda farklılıkların bir arada yaşamasının temel güvencesidir. Laik eğitim, toplumdaki farklı inanç ve mezheplerin bir arada özgürce ve barış içinde yaşayabilmeleri için son derece önemlidir.

Eğitim Sen, toplumun bütün bireylerinin, temel insan hakları ve özgürlükleri doğrultusunda, herkesin kendi anadilinde, cins ayrımcı olmayan, eşit demokratik, laik, bilimsel, parasız ve kamusal nitelikli eğitim görmesini savunmaktadır. MESEM ve ÇEDES projeleri uluslararası sözleşmelerde yer alan çocukların hakları ve eğitimi ile ilgili temel haklar ve özgürlüklere temelden aykırıdır ve derhal durdurulmalıdır.

Çocuklarımızın ve öğrencilerimizin siyasi iktidarın kendi siyasal-ideolojik hedeflerine ulaşmak için hayata geçirilen MESEM, ÇEDES ve benzeri projelerin parçası haline getirilmesine sessiz ve tepkisiz kalmayacağımız bilinmelidir. Bu konuda eğitim ve bilim emekçileri başta olmak üzere, öğrencilerimizi, velilerimizi ve demokratik kamuoyunu MESEM ve ÇEDES uygulamalarına karşı birlikte tutum almaya ve ortak mücadeleye davet ediyoruz.

Eğitim Sen olarak okullarımızın piyasa odaklı ve dini içerikli faaliyet ve etkinliklerin değil, laik ve bilimsel eğitimin mekânları olması için bütün gücümüzle mücadele edecek, iktidar eliyle hayata geçirilen MESEM ve ÇEDES dayatmasına karşı bütün gücümüzle mücadele etmeyi sürdüreceğiz.”

Laik Eğitim Demokratik Yaşam İstiyoruz..

DİNSELLEŞTİRME ve GERİCİLEŞTİRME  UYGULAMALARI

  • Türkiye’de Diyanet işleri Başkanlığı tarafından açılan Kur’an Kurslarında 4-6 yaş grubundaki çocuklara ‘dini eğitim’ veriliyor.
  • Eğitim müfredatında 9 tanesi zorunlu ve 24 tanesi seçmeli olmak üzere toplam 33 din dersi bulunmaktadır.
  • Okullara ayrılan ödenekte ayrımcılık var: imam hatip okullarında ödenek sıkıntısı yaşanmazken diğer devlet okullarının hepsinde ödenek yetersizliği yaşanmakta, ihtiyaçlar öğrenci velilerinden karşılanmaktadır.
  • MEB ile Diyanet işleri Başkanlığı-Dini vakıf ve dernekler arasında çok sayıda protokol imzalanmıştır. ‘
  • Değerler eğitimi adıyla sadece tek din, tek mezhep ve tek ırkın öğretileri öğrencilere ve topluma dayatılmakta farklı dini değerler taşıyan ailelerin çocukları ötekileştirilmektedir. ‘
  • Çevreme Duyarlıyım Değerlerime Sahip Çıkıyorum” (ÇEDES) projesi adı altında okullarda, öğretmenlik vasfı taşmayan imam, vaiz ve din görevlileri ‘manevi danışman’ ve öğretici’ olarak etkinliklere katılıyor, öğrenciler camilere götürülüyor ve imamlar okullarda ‘konferans’ veriyor. Öğretmenlerin, velilerin bilgi, onay ve denetimi dışında etkinlikler düzenleniyor.
  • Diyanet işleri Başkanlığı, ilkokul öğrencilerine, “Genç Gönüller, Çocuk Gönüllerle Buluşuyor. Projesi” adıyla bir proje başlattı. Diyanet bu proje ile ilkokul öğrencilerine camilerde manevi danışmanlar ve din görevlileri eşliğinde değerler eğitimi veriyor. “Genç Gönüllüler” in niteliği, kimliği, öğrettikleri bilinmiyor, denetlenemiyor.

İKTİDARIN UYGULADIĞI EĞİTİM!

1 -Türk-İslam sentezine dayalı mezhepçi, sağcı, cinsiyetçi ve otoriter bireyler yetiştirir.

2-Dinci ve gerici karakterli bireyler yetiştirir.

3-Paralı ve rekabetçi eğitimi uygular.

4-Çocuklarıysorgusuz-sualsiz itaate yönlendirir.

5-Çocukları nesneleştirir, korkak ve pasif yetiştirir.

6-Tek din, tek mezhep tek dil ve tek millet anlayışına dayanır.

7-Bilimeyaraştırmaya ve tartışmaya değil dogmatik bilgiye zorlar.

8-Ayrımcılığa ve eşitsizliğe dayanan uygulamalar bütünlüğüdür.

LAİK EĞİTİM, DEMOKRATİK YAŞAM PLATFORMU İSE;

1 -Demokratik, eşitlikçi  özgürlükçü ve insan haklarına dayalı,

2-Laik, bilimsel,  parasız ve kamusal referanslara;

3-Eşitlikçi ve nitelikli,

4-Sorgulayan, eleştiren ve biat etmeyen nesiller yetiştiren,

5-Çocukların yüksek yararını önceleyen,

6-Çok inançlı, çok kültürlü, çok dilli ve farklılıklara saygılı,

7-Bilimsel ve eleştirel,

8-Demokratik topluma ve eşit haklara dayalı bir eğitimi savunur.

ÖNEMLİ HUKUKİ BAŞLIKLAR!

  • l8 yaşın altındaki her birey çocuktur, bedensel ve moral olarak doğru kararlar verebilme olgunluğuna erişmemiştir ve ailesinin sorumluluğu altındadır.
  • ÇEDES vb. protokollerin etkinliklerine çocuklarının katılmasını istemeyen veliler okula bunu ifade eden bir dilekçe ile başvurabilir.
  • Ders saatleri dışında çocuklarınızın nereye ne amaçla ve kim tarafından götürüldüğünden haberdar olma hakkınız vardır.
  • Eğitim-öğretim görevini sadece öğretmenler yapar. Bu görev asla başkasına devredilemez.
  • ÇEDES gibi uygulamalar çocuklarımızın geleceği için engel teşkil etmekte ve kaygı vericidir.
  • Güvenceli gelecek ancak laik,  bilimsel, kamusal, parasız ve demokratik bir eğitim ile mümkündür.

LAİK EĞİTİM DEMOKRATİK YAŞAM PLATFORMU