“İşçi Sınıfı Hareketi” paneline davetlisiniz…

TARİHTE FAŞİZME KARŞI MÜCADELE VE MAYIS AYI – KAMBER ATEŞ İLE SÖYLEŞİ

SÖYLEŞİYE DAVET!

08 MAYIS 2010 CUMARTESİ günü gerçekleştireceğimiz “TARİHTE FAŞİZME KARŞI MÜCADELE VE MAYIS AYI – KAMBER ATEŞ İLE SÖYLEŞİ” başlıklı konferansa davetlisiniz.

Konuşmacı : Kamber ATEŞ
Tarih/Saat : 08 Mayıs 2010 Cumartesi / 17.00
Yer: Kıbrıs Şehitleri Caddesi – Türkan saylan Kültür Merkezi – Benal Nevzat Salonu

??PALET ALTINDA??

‘Önce şarkılar susturuldu
Notalar palet altında can çekişirken”
Havaya doğru sıkılmış
öfkeli yumruklar
Kurşun tırpanlarıyla biçildi.
Ve yumruklar..
Dolu yemiş başaklar gibi
düşürülürken toprağa
Gebe karanlıkların gizeminde
habersizce insanlar asıldı
kabuksuz ağaç başlarına?

Evet… Bu mısraları Mamak Cezaevi’nin bir hücresinde yazmıştım. Az sayıdaki şiirlerimden biridir? Gününü, ayını, saat ve tarihini de yazmıştım o zamanlar. Lakin zaman o zaman… Mahkemem sürüyor… İdamdan yargılanıyorum. Ne olacağım belli değil. İdamlar başlamış. İdamlıklar önceden mektuplarını yazıyor bir yerlerde saklıyorlardı. Ben de az sayıdaki şiirimi bir yerlerde sakladım, tıpkı idamlıklar gibi… Günü geldiğinde kendimle birlikte çıkarttım, ama tarihlerini silmek zorunda kaldım.

Zaman zaman dönüp okurum o satırları…
Gözlerim dolar…
O anlar?
O zamanlar…

Mamak Cezaevi?nden ikinci kez Ankara Emniyetine götürülmüş, DAL denilen özel yerde sorgulanıyordum. Yıl 1980. Aylardan Ekim… Bir gün işkenceci, elinde Hürriyet gazetesi ile sorgu odasına geldi. Bak, dedi şu gazeteye. Baktım. Necdet ADALI idam edilmiş. İlk idamı o loş karanlık dehlizde  ‘PALET ALTINDA ‘ can çekişirken duymuştum. Bir aylık sorgudan sonra Mamak cezaevine geri götürüldüm.

Daha yaralarım iyileşmeden, kendime gelemeden ERDAL EREN’in idamını duydum. Duydum diyorum, çünkü her şey yasaktı. Biz haberleri ancak ya ziyaretçilerimizden ya da askerlerin kendi aralarındaki fısıltı ve davranışlarından alıyorduk. Sonrasında Erdal’ın önceden yazıp sakladığı ‘SON MEKTUP’u geldi.

Mamak’ın o zulüm günlerinde her şart altında bu az sayıdaki şiirimi sakladım. Hücremde şiir saklarken anlaşılmasın diye ‘İNSANLAR? yerine ?YAPRAKLAR’ diye yazmıştım.
Aslında orijinali ‘YOLDAŞLARIM’dı. Çünkü her anlaşılır satırın bir büyük bedeli vardı. Şiir Mamak?ta iken o kelime ?yaprak?tı. E Tipine geçtikten sonra İnsanlar; tahliye olup eve geldiğimde şiir ilk orijinal hali olan Yoldaşlarım’a döndü..

Evet…
Biz devrimciydik. İmkânsızlıkları başarırdık. Bütün 78’liler bunu bilir. Darbeciler de bilir. Darbeciler ile onun uygulayıcıları buna kaç kez tanık oldular. Ne çok korkarlardı bizden. Yüzümüze açıkça ”size güven olmaz. Siz toz şekere bile yazı yazarsınız” diyorlardı. Evet, toz şekere de yazı yazıyorduk, mors alfabesiyle zindanın en ücra yerine de haber gönderiyorduk. Sizler yüzde 99,9?luk tedbirler alıyordunuz. Bize kalan % 0,1?likle yüzde yüzlük firarlar çıkartıyorduk.
Biz böyle bir kuşaktık.
Biz sadece cezaevlerinde imkansızlıklarla baş etmedik.
Sizler bize darbe yapmadan önce de bizler bulunduğumuz her yerde imkansızlıkla baş ettik. Şöyle dönüp 70-80 arasına bakın. Bu ülkede o dönem herkes YURTTAŞ?tı. Hiç kimse kendini etnik dinsel ya da mezhepsel bir kimlikle ifade etmiyordu. Sizlerin bölücü psikolojik harekât ve katliamlarınıza rağmen herkes mermerden birer yurttaştı. Çünkü bizler gerilikle- gericilikle mücadele ediyor, bağımsız demokratik bir Türkiye?nin oluşmasına katkı sunmaya çalışıyorduk. O dönem, hangi hocanın hangi dedenin esamisi okunuyordu. Şimdi paletlerinizle ezip nadaslayıp sürdüğünüz bu güzelim coğrafyada boy boy hacı-hoca, dede, şıh fışkırıyor? Ağalar ağalıktan neredeyse feragat ediyorlardı. Ki, sizler imdadına yetiştiniz. Yetişmekle kalmadınız, aşiretlerini genişletip silahlandırdınız…
Tarih tanıktır.
Bu coğrafyada dişimizle tırnağımızla çıplak bedenimizle aydınlanma iklimini bu denli bizler tattırdık bu yurda…
Darbeyi yaptınız. Cunta şefi Evren?in 80?li yıllarda elde Kuran ?İslamiyet toplumsal bütünlüğü sağlamada en büyük etken? vaazları; bugün ülke zemininde boy verip yeşerdi. Yeşeren bu tohumlar kuluçka devresini de tamamlayarak halihazırda yaşadığımız güncel sorunlardaki yeni değişimin sancılarına bıraktı.
Sonuç?
Sonuç ortada?

Dünün tescilli darbecilerini yargılamayanların bugünün darbecileri ile de hesaplaşamazlar.
Unutulmasın ki hiçbir darbeci ezilenlerin vicdanında affa uğramadı.
Uğramayacak da!..

MİLLİYETÇİLİK VE YURT SEVERLİK

KONFERANSA DAVET!

27 ŞUBAT 2010 CUMARTESİ günü gerçekleştireceğimiz “MİLLİYETÇİLİK VE YURT SEVERLİK” başlıklı konferansa davetlisiniz.

Konuşmacı : Tanıl BORA (Yazar, editör, çevirmen)
Tarih/Saat : 27 Şubat 2010 Cumartesi / 15.00
Yer: MMO Tepekule Kongre ve Sergi Merkezi

Günümüzde tırmandırılan,toplumsal kırılmalara, ayrışmalara neden olabilen milliyetçilik olgusu hakkında konu hakkında ciddi araştırma ve kitapları olan Tanıl Bora’nın etkinliğinde buluşmak üzere…

?10 sene öncesine kadar ulusalcılık aslında müstakil bir akım olmaktan uzaktı. Laik ve merkez solda olan ve MHP çizgisindeki milliyetçiliğe de mesafe koymak isteyen insanlar, kendi milliyetçiliklerini ayırt etmek için ulusalcı terimini kullanırdı. Ama 10 yıldır ulusalcılığın ifade ettiği başka bir anlam var bence. Hakikaten ayrı bir akım, ayrı bir ideolojik çizgi ifade ediyor. Bu ulusalcılık, laik, şehirli, tahsilli, daha çok orta sınıftan insanları milliyetçiliğe kazanma, milliyetçi seferberliğe dahil etme kampanyası içinde bir akım haline geldi bence. Yani onları gerçekten milliyetçilik doğrultusunda militanlaştırmaya dönük işlev gördü.”

“Bu işin önemli bir noktası da şu: Ulusalcı olarak tanımlanan, klasik milliyetçi cenahın dışındaki kesimlerle, klasik milliyetçileri buluşturma ve bir şekilde yan yana getirme etkisi oldu. Eskiden ırkçı imalar içeren şeylerden kaçınırlardı. Bu hicap örtüsü kalktı, çok rahatlıkla ırkçı sloganları kullanabilmeye, Türklüğü sadece vatandaşlığı belirtme açısından değil, ırkçı, hamasi bir söylem içinde kullanmaya yakın hale geldiler. Müthiş bir yabancı düşmanlığı, komplo teorilerine müthiş düşkünlük, bütün olan biteni bütün dünyayı komplo teorileriyle açıklama ve Avrupa Birliği süreciyle ve AKP?nin iktidarıyla olanları bağlantılı düşünme var. Bir de Osmanlı?nın son dönemiyle, milli mücadele dönemi ve erken cumhuriyet dönemi koşullarını aynen günümüze projekte etme ve her şeyi bu projeksiyon çerçevesinde açıklama… Bütün olguları birebir o dönemin vehim ve milli beka davasıyla bağlantılı olaylarıyla eşleyerek açıklama ve bundan müthiş bir enerji ve müthiş bir hamaset ve aynı zamanda da müthiş bir nefret üretme…

Ulusalcılık dediğimiz zaman çok bütünlüklü bir akımdan söz etmek mümkün değil. Yani sadece bu Ergenekon soruşturması çerçevesinde konu edilen insanların arasındaki farklılıklar bir yana, ulusalcı dediğimiz insanlar arasında da çok farklı eğilimler var. Bir yandan bir ideolojik akımdan söz ediyoruz. Bu bir parti değil ya da onların komplocu mantığıyla söylersek, merkezi tekelden yürütülen bir şey değil. Bir dalga bu.?

Milliyetçi dalganın son 15-20 yılda yükseldiğini, yükselişin sadece bugünlere ait bir trend olmadığını söylüyorsunuz? Hangi koşullar bu dalgayı besliyor?

Bir kere, konjonktürlerin berisinde, milliyetçilik resmî ideoloji olarak, çocukluktan itibaren ve her zeminde zerkediliyor. İdeolojiden de öte, bir zihniyet kalıbıdır. Bu zemin üzerinde, son yirmi yılda iki büyük dalga koptu geldi. Birincisi, 1990?lara yayılan dalgadır. 1980?lerin sonunda iktisadî gelişmeyle, Soğuk Savaş?ın bitişiyle, demokratikleşme beklentisiyle, Kürt meselesinin çözülmesiyle ilgili iyimser beklentilerin çöküşünün yarattığı hayal kırıklığı; 12 Eylül?ün ardından gelen depolitizasyonla birleşince, buradaki reaksiyon kendini milliyetçilikle dışavurdu. Depolitizasyon çok önemlidir burada. Siyasetin alanı daralınca, neredeyse her somut mesele, politik çözüm alternatiflerinin tartışılamayacağı bir tabuya, bir ?millî politika? hükmüne dönüşünce, bakiye kalan tek meşru siyaset lisanı milliyetçiliğinki oluyor. Türkiye’de milliyetçilik, bu bakımdan; siyasetin alabildiğine soluksuzlaştırılmasıdır aynı zamanda.

İkinci büyük dalga ne?

İkinci dalga ise 2002 seçimleri sonrasında gelen dalga. Bu ikinci dalga da boşa çıkan bir iyimserliğin üzerine oturdu. Öcalan?ın yakalanmasıyla Kürt sorununun halledildiğine, AB?ye girişin her işi çözeceğine ilişkin, tek başına iktidar olan AKP?nin teşebbüs serbestisine ilişkin beklentiler? Kürtlerin hâlâ ?varolmayı? hatta talepkâr olmayı sürdürmesi, AB?yle ilişkilerin müşkülleşmesi, hızla hayal kırıklığına yol açtı. ?Kaybedecek bir şeyleri? -hiç değilse kariyer beklentileri- olanlar, yani iki büyük krizin darbesin yiyen orta sınıflar,  bu hayal kırıklığını bilhassa derin yaşadılar. Dikkat ederseniz, yeni milliyetçi dalgada, özellikle ?ulusalcı? cenahta, onların damgasını görürsünüz.  AKP hükümeti de, rejim elitinin güvenini kazanmak uğruna (nafile!), meseleleri bir demokrasi tartışmasının, velhâsıl politika zemininin berisine taşıdıkça, yine depolitizasyona katkıda bulundu ve bu boşluğu yine milliyetçilik doldurdu. Üstelik hükümet, bu rüzgârla yelkenini doldurmaya gayret ettikçe (yine nafile!), süreci daha da körükledi.

Son yirmi yılın milliyetçi dalgalarının bir ortak paydasını vurgulamak istiyorum bu vesileyle: Neo-liberal ?vahşi kapitalist? gidişatın etkileri… Orta sınıflar bahsinde değindim biraz. Yoksullaşma, hayatın her alanının piyasa kontrolüne girmesi, sosyal ilişkin ağlarının çözülmesi… bütün bunlar muazzam bir boşluğa düşme, tutunacak dal bulamama haline yol açıyor toplumda. Bu arayışa hitap eden politik programlar ve örgütler de yok ya da çok zayıf. Bu durumda milliyetçilik, sarılanacak en kolay, hazır kimlik oluyor. İnsanları doğuştan gelen kimlikleriyle yücelten bir ideoloji? Hele milletin karşı karşı bulunduğu tehlikelere ilişkin yaratılan alarm hissiyatı, insanların kendi sosyal mağduriyetleriyle bağdaştırabileceği bir söyleme oturtulduğunda bunun dozu daha da artmış oluyor.?

27.03.2007 – Birikim Dergisi

OCAK 2010 – YEMEK KONUŞMASI

Bu yıl beşincisini yaşadığımız yıllık yemekli buluşmamıza hepiniz hoş geldiniz. Bu akşam yine yüzlerce bir araya geldik. Sanki dün birbirimizden ayrılmışız gibi, sanki onlarca yıl berabermişiz gibi?ama sanki yıllarca ayrı kalmışız gibi hasretle, muhabbetle, heyecanla?. .

Geçen ve neredeyse bir ömür sığabilecek yıllara, yıllarla değişen konumlarımıza, yaşanmışlıklardaki farklılıklarımıza karşın yine de bir aradayız. Bu beraberlik çok önemlidir dostlar ve çok anlamlıdır. Bu bir güven,sevgi ve değerlerde ortaklaşma anlamını taşımaktadır. Bu beraberlik, ?birimiz hepimiz için hepimiz birimiz için? duygu ve coşkusunun devamı anlamındadır. Bu birliktelik halkımızın, insanlarımızın, emeğin özgürleşmesi idealinde paylaşılan dostluğun, bağlılığın devamı anlamındadır. Bugün hepinizi aynı duygularla, coşkuyla ve onurla İMECE-DER adına selamlıyorum.

Evet, artık birlikteliğimizin kurumlaşmış hali İMECE-DER, İzmir gündeminde bilim-eğitim, sanat-kültür etkinlikleriyle tanınmaya , bilinmeye başladı. Etkinliklerimiz için isteğimiz salonu alabiliyor ve ücret ödemiyoruz!  Konferanslara çağırdığımız bilim, kültür insanları güvenle, istekle çağrımıza karşılık veriyorlar; etkinliklerimizde salonlar doluyor; referanslarımız giderek artıyor. Kendi doğrudan talebimiz olmadan, gerçekleştirdiğimiz etkinliklerle tanınarak, Konak Belediyesinin oluşturmakta olduğu Kent Konseyi?nde derneğimizin de adının yer aldığını imece dostlarından daha yeni haber aldık. Yıllarca süren çalışmalarımızın cisimleşmiş hali İMECE-DER sizleri onurla temsil ediyor. IMECE-Der ilginizi, desteğinizi  arttırdığınızda, daha yaygın tanıtım ve duyuru araçlarıyla etkinliklerimizle daha geniş kitlelere aydınlanma ışığını taşıyacaktır. Bedelini ödediğimiz değerlerimizi genç kuşaklarla tanıştıracak,  o değerlerin yaygınlaşmasını ve güçlenmesini sağlayacaktır

Geleceğe dair özlemlerimizin, beklentilerimizin paylaşımlarımızın ortaklığımızın, dostluğumuzun ve bu akşam, örneğini bir kez daha coşkuyla yaşamakta olduğumuz dayanışmamızın örneği oluyor İMECE-Der.  Hepinizin yıllarca içinde taşıdığı boşluğun giderilmesi sahiplenme ve sahiplenilme, ait olma duygusunu yaşadığımız geniş ailemizin adıdır İMECE!!.

Yaşadığımız dünya ve ülkemiz vahşi kapitalizmin sonuçlarını her geçen gün acımasızca yaşamakta.., İşsizlik, sigortasız-sendikasız- kayıt dışı çalışma ve iş güvencesinin yok edilmesiyle geleceğe dair umutsuzluk, siyasi otoriteye itaat, çaresizlik yaratılmak isteniyor. Binlerce yıldır kardeş gibi yaşayan kürt ve türk halkı birbirine kırdırılmaya, etnik, ulusal farklılıklar nefret duygularına dönüştürülmeye çalışılıyor. Ekonomik ve sosyal kriz insanları çaresizliğe, yalnızlaşmaya, bireycileşmeye sürüklüyor. Böylesi bir ortamda, dün Emine aslan, Novamed işçileri, Kent A.Ş işçilerinde olduğu gibi bugün de  TEKEL işçileri tüm farklılıklarıyla , kadını, erkeği, yaşlısı genci, aileleriyle, sınıf dostlarıyla umut oluyor, kapitalizmin barbarlığına karşı direnişin simgesi, bayrağı oluyor. Bizlerse dünyada ve ülkemizde sermayenin efendilerine, egemenlerine inat , bireycileşmeye, yalnızlaşmaya, güvensizliğe karşı birliktelik ve kollektif çaba diyoruz; ille de paylaşım ve dostluk, dayanışma diyor, görevlerimizi yerine getirmeye çalışıyoruz. Tekel işçilerine dayanışma kolilerimizi gönderdik; bu yıl geçen yıl olduğu gibi aileleri faşizmden zarar gören, olanakları kısıtlı yedi gencimize eğitim bursu vermeyi sürdürüyoruz. Zorlukların paylaşımla, ortak çabayla aşılacağının örneği olmaya çalışıyoruz.

Emeğe, özgürlüğe, eşitliğe, kardeşliğe düşman olan saldırı dalgasını karşılamak üzere dayanışmamızı güçlendirip yaygınlaştırmak zorundayız.

Bizler ezilen insanlığın uzun tarihi boyunca yarattığı ve güçlükle günümüze taşınan özgürlük, eşitlik, adalet gibi evrensel değer ve erdemlerin yeniden üretilmesi ve gelecek kuşaklara taşınması için daha fazla, daha etkili çalışmak durumundayız. Her türlü ayrımcılığı ve kimlik hiyerarşisini reddederek, insanlık ailesinin mücadeleyle yarattığı  evrensel değerlere sahip çıkarak demokratik bir kültürün oluşturulması sürecine kendi araçlarımızla katılıyoruz, destek ve önerilerinizle bu katkıyı arttırma sorumluluğumuz var.

Yemekte sizlerle bir arada olmak vesilesiyle, tüm bunları sizlerle paylaşmak istedik. Umutlarımızı, beklentilerimizi coşkunca paylaşmaya geldik. Geçmiş dönemden bugüne taşıdığımız birlikteliğimizi güçlendirerek türkülerimizi söylemeye, halaylarımızla kolkola olmaya, omuz omuza vermeye  geldik.

Halkımıza ve devrimci mirasımıza saygı gereği güçlerimizi her geçen gün daha da birleştirelim. Artık söylemek ve kendi kendine söylenmek değil üretmek ve geliştirmek, paylaşmak  zamanıdır. Yolumuz açıktır yeter ki yürümeyi bilelim!!

Bugün değişik illerden, ilçelerden gelen tüm dostlarımıza İMECE adına tekrar HOŞGELDİNİZ, İYİ Kİ VARSINIZ diyor, teşekkür ediyoruz.

İMECE-DER Yönetim Kurulu A.
Mücella Okyay

TEKEL DİRENİŞİ

İmece-Der’i temsilen iki arkadaşımız 24 Ocakta Ankara’da Tekel İşçilerinin  direnişine  destek ziyaretinde bulundu; üyelerimizden toplanan malzemeleri de direnişteki işçilere teslim etti. İşçilere mücadelelerinde yanlarında olduğumuzu ve başarı dileklerimizi ilettiler.

MATEMATİK DOĞA VE YAŞAM

KONFERANSA  DAVET!

16 OCAK 2010 CUMARTESİ günü gerçekleştireceğimiz “MATEMATİK DOĞA VE YAŞAM ” başlıklı konferansa davetlisiniz.

Konuşmacı : Prof.Dr.Beno Kuryel (E.Ü Mühendislik Fakültesi Dekanı)
Tarih/Saat : 16 Ocak 2010 Cumartesi / 13.00 – 15.00
Yer: Türkan Saylan Kültür Merkezi Benal Nevzat  Salonu Alsancak-İzmirMatematiğin gerek tarihsel sürecini, gerekse felsefi özelliklerini ele alırken gündelik yaşamdan kopmamalıyız. Örneğin, dünyada birçok insan matematikle olan dargın ilişkisinden şikayet eder. Birçoğumuz bunu bir eksiklik olarak ifade etmekten hiç çekinmez. Aksine, matematikteki eksikliğini neredeyse övünerek dile getirir. Matematiği gözümüzde öylesine büyütmüşüz ki böyle bir ?ihtişam? karşısında yetersiz kalmak bir özellik olarak algılanıyor.Her bilgi dalı gibi matematik de bir kültür olarak yaşamını sürdürür. Son zamanlarda yapılan kazılarda 30000 – 40000 yıl öncesine varan bulgulara rastlanmaktadır. Çeşitli kemikler ve taşlar üzerindeki işaretlerden daha o zamanlar insanların yaşamlarını ölçüp biçtiğini, hesap kitap yaptığını öğreniyoruz. Gereksinmelerin giderilmesi, yaşamın örgütlenmesi için üzerinde yaşanan topraklar ölçülmüş, bölümlenmiş, hayvanlar sayılmış, gruplara ayrılmıştır. Evreni anlamak yolunda uzay tasavvur edilmiş, evrende görülenler benzetilerek geometrik şekil ve cisimlere vardırılmıştır. Giderek sayı dizgeleri farklılaşmış, çeşitli tabanda sayı sistemleri ortaya çıkmıştır. Bir taraftan insanların merak duyguları, yaratıcı yetileri, diğer yandan ihtiyaçların itici gücü ile matematik yaşamın kaçınılmaz bir parçası olmuştur. Doğa bilimleri büyük bir hızla evrilirken matematiği tetiklemiş, matematik de fiziksel araştırmaların motor gücü olmuştur.

 

Bu sürece sayısız örnek katmak olasıdır. Ancak, bu yazının sorunu böylesine insana has bir özelliğin, birçok kişinin başına nasıl dert olup çıktığıdır. Descartes?tan başlayan çözümleyici bakış açısı, Newton ve Leibniz ile doğanın devinimini anlamlandırma gayretlerinde doruğa ulaşmıştı. Matematik o güne kadar fizikle bu denli iç içe olmamıştı. Sonlu küçük matematikle fiziksel olguların değişim süreçlerine el atılmış, doğal süreçlerin modellenmesi ile mekanik biliminin temelleri atılmıştı. Bunun anlamı şuydu: Doğa olayları artık tasarlanabilir ve benzetilebilirdi. Böylece, matematik belirli bir dizge çerçevesinde düzenlenmeye başladı. Gelişen sanayi ölçütlerine göre insan yetiştirebilecek okullar ortaya çıkmaya başladı. Bu okullar, günün koşullarına ve gereksinmelerine göre içerik kazandı. Geometri cebirselleşti. Matematiği daha rahat kullanmanın ve buna göre bir öğretim çatısını kurmanın yoğun uğraşı gündeme geldi. Matematiğin bu yeni sistematik yapısı yeni kuşaklara aktarıldı.

Kültürel bir olgu olan matematik bu süreçte doğa bilimlerinin evriminde o denli etkili oldu ki, ?bilimlerin kralı/kraliçesi? önermesiyle taçlandırıldı. Matematik bir ?zeka ölçütü? olarak öne çıktı. Yalın bir doğallık olan parmakla hesap yapmak gibi edimler aşağılandı. İnsanlar, baş tacı edilen bu ?matematik anlayışı? süzgecinden geçirilerek sınıflandırıldılar. Herkesin kendine özgü matematiksel nitelikleri, kabul gören ölçütlere karşı yenik düştü. Matematiğe yabancılaşıldı. Böylece, matematik kaygısı toplumsal bir nitelik kazandı. Halbuki, çeşitli renklerden oluşan matematik yetileri o kadar güzeldir ki.

Matematik kaygısının bir yazgı olmadığını, toplumsal devinim ve tarihsel süreçlerle belirlendiğini önererek değerlendirmeyi sürdürüyoruz. Bir süre önce velilerin, öğrencilerin, öğretmenlerin ve öğretim üyelerinin bulunduğu bir toplantıda, bir ilkokul öğrencimiz sıkılarak usulca yerinden kalkıp şöyle bir soru sorar: ?Öğretmenim, matematik neden zor??

Çocuğa iki yanıt gelir. Matematiğin bir kültür olduğu önermesine dayanarak verilen yanıtları ele alabilir, çözümleye çalışabiliriz. Birinci yanıta göre, çocuk bir önyargı içindedir. Aslında matematik zor değildir. Çocuğun kafasında büyütülmüş bir düşüncedir bu. Çocuk, anında teselli edilmeye çalışılır. Yaygın bir kanıdır, büyükler çocuklardan daha iyi bilir. Özellikle de çok daha deneyimlidirler. Elbette deneyimin bir değeri vardır. Ancak, çocuk da birşey bilmektedir. En azından kendisini ve duygularını ve de deneyimlerini yaşamaktadır. Teselli etme, çocuğun matematikle ilgili ?zorluk? düşüncesinin bir eksiklik olduğu kabulünü gerektirir. İşte o anda çocuk, kendisine ve dolayısıyla matematiğe yabancılaşmanın ilk adımını atar. Büyüklerin daha başta önyargı kabul ettikleri zorluk düşüncesi doğallığını kaybeder. Böylece çocuk kaygılanmaya başlar.

Bu arada öğrencimizin anlaşılmaması sürüyor ve ikinci yanıt geliyor: ?Bak yavrum, matematik her yerdedir, ne kadar güzel, çok kolay bak?? Bu önerme yaygın bir ?inanç?tır ve toplumda kabul gören ideolojik bir sonuçtur. Matematiğe öyle bir özellik verildiğinde ise, ona özel bir saygının ve kaçınılmaz olarak bir kaygının/korkunun açığa çıkacağı açıktır. Her yerde olan ve herşeye muktedir bir olgu karşısında bireyin kendisini ?eksikli? hissetmesi anlaşılırdır.

Ayrıca, ?matematik, kolay öğrenilecek bir şeydir? önermesi birçok matematikçi tarafından da dile getirilir. Bu durum, çocukları cesaretlendirme düşüncesini taşırken, matematikçinin kendini tatmin etmesinden öteye geçmez. Matematik karşısında zorluk çeken birey, bu önermeyle ?eksiklenmeye? devam eder. Yaşadığımız bu tipik durum bile, matematiğin ne kadar derin kültürel köklere sahip olduğunu çok güzel göstermektedir. Sormadan geçilemiyor: ?Acaba matematik, gerektiğinde insanları ezmek için kullanılabilecek bir alan mıdır??

Bu açıdan bakıldığında, matematiksel anlamın oluşum süreçlerine önem vermeden matematiği salt bir yöntemler yığını olarak gören yaşam tarzında, matematik birçok küçük arkadaşımız için neden zor olmasın? Ancak, zor olması kalıcı bir özellik değildir. Bunun üstesinden gelmek olasıdır. Ancak, matematiği yücelten sloganlarla değil küçük arkadaşlarımızı kendi özellerinde ve dünyalarında anlamaya çalışmakla olasıdır.

Matematik bir kültür olduğuna göre, bu kültürde iletişim nasıl sağlanabilir? Kültürel bağlamdaki bu iletişim, öncelikle matematiğin toplumda ne tür bir anlamı olduğuna işaret eder. Daha önce de belirttiğimiz gibi bu anlam; matematiğin her yerde oluşundan, birincil öneminden, bir zeka ölçütü oluşundan bilimlerin kralı/kraliçesi oluşuna kadar bir dizi görüş ve değeri içerir. Böylece, matematik tarihsel olarak binyıllarca insanın en yakın düşünsel arkadaşı iken artık onun dışında bir güç olarak algılanır duruma gelmiş olur. Bugünkü genel anlayışta birey matematiğe yabancılaşmıştır. Bu durum, kaygının kaynağını oluşturur. Ancak, bu bakış açısı ya da gelenek biricik değildir. Farklı yaklaşımlar olabilir. Bunları gerek toplumsal düzeyde gerekse daha özgül bir biçimde eğitim kurumlarında ele almak matematiğin kültürel anlamında önemli dönüşümlere ışık tutabilir ve matematik kaygısını çözümlenme sürecine dahil edebilir.

İletişimin ikinci boyutu biraz da teknik olan yanıdır. Bu, matematiğin bir dil olmasıdır. Gündelik dille birebir örtüşmeyen ama dilsel yapı ve özellikleri taşıyan bir dil. Matematik kendi içinde tutarlı aksiyomlara dayanan bir dildir. Bu dille, her dille olduğu gibi iletişim kurarız. Matematik, bir bakıma bir soyutlamadır, hatta bir soyutlama sanatıdır. Üçgenlerle, çevremizdeki dağları, ağaçları soyutlarız. Doğru parçalarıyla, mesafeleri, yolları soyutlamaya çalışırız. Amca, yeğenden 30 yaş büyüktür bilgisini, y = x + 30 denklemiyle soyutlarız. Bu soyutlamalar; tanımları, varsayımları, kuramları ve kanıtlarını içerir. Kendi içindeki bu tutarlılık matematik dille ifade edilir. Kendine özgü simgeleri, terimleri ve kavramları vardır.

İşte bu sistematik yapı hem çok önemli ve kaçınılmazdır hem de kaygının kaynağıdır. Çünkü, soyutlama sistematiğini öğretmek için düşünülen yol veya yollar matematiğin tartışmaya en açık olan yönüdür. Bugün kullanılan yaklaşım, genel olarak soyutlama boyutunu ihmal ederek ?çözüm yöntemlerini? öğretme ve bunlarla ?problemler? çözmeye yöneliktir. Matematik bir bakıma, yönteme ve probleme indirgenmiştir. Soyut kavramlara ve kuram/kanıt süreçlerine dayanan bu süreç, yöntem ve probleme indirgenince bir kabus olması da kaçınılmazdır. Böylece birey, matematiğe bu boyutuyla da yabancılaşır, kaygılanır. Bu durumu, hemencecik kökünden halledilebilecek bir yol olamaz. Ancak, bugünkü yaklaşımın mutlak olmadığını düşünürsek toplumsal ölçekte bir tartışmayı da başlatabiliriz. Çünkü, matematik kaygısı bir yazgı değildir… ?? diyen  Prof.Dr.Beno Kuryel?i  öğrencileri ” dersleri de bir ayrı güzel ve eğlenceli geçer, asla yoklama almaz, öğrenci’ye eziyet etmez. öğrenciler ona kendi adıyla yani beno diye hitap ederler bir söylentiye göre aşkın türevini alabiliyormuş.” diye anlatıyorlar.

Beno  hocamızın bilgilerini  paylaşmanız için  konferansa bekliyoruz.

SÖYLEŞİ: KÜBA GEZİ NOTLARI

SÖYLEŞİ VE SAYDAM GÖSTERİSİNE DAVET!

26 ARALIK CUMARTESİ günü gerçekleştireceğimiz “Küba Gezi Notları” başlıklı söyleşi ve saydam gösterisine davetlisiniz.
H.Cem Çelik ( Öğretim Üyesi)
Saat: 14.00
Yer:İmece-Der

Kübayı gezen Cem Çelik?in ??Gezi Notlarını?? dinlemek ve izlemek bizlere güzellik katacaktır.Bilgiyi hepimize ulaştırabilmenin aracı olarak düzenlediğimiz söyleşi ve saydam gösterisine dostlarımızı ve gençlerimizi bekliyoruz.

Küba?yı anlatmak Fideli, Che Guverayı ve yoldaşlarını anlamak değilmidir? Aynı zamanda Kübanın büyük devrimcilerinden emperyalizme ve oligarşiye karşı mücadelenin kararlılığını , direncini, sabrını, fedakarlıklarını öğrenmektir. Emperyalizme ve kapitalizme karşı Küba Halkının kazanımlarını savunmak ve bunları geliştirmenin önemi açıktır. Dünyanın ezilen halklarının ve emekçilerinin direnişçi sesi Fidel etkileyici bir biçimde onlara soruyor: ?Devrimler, yıkılmak için çağrıda mı bulunurlar yoksa devrimleri insanlar mı yıktırırlar? Engel olabilirler mi yoksa insanlar engelleyemezler mi? Devrimlerin yıkılmasını toplum engelleyemez mi yoksa engellenebilir mi? Hemen sizlere bir soru daha sorabilir miyim? Bu sosyalist devrimci sürecin, yıkılacağına ya da yıkılabileceğine inanıyor musunuz? Bunu hiç düşündünüz mü? Bunu derinden düşündünüz mü?? Ve devam ediyordu: ?Bizim başlangıçta en büyük hatalarımızdan biri, devrim süresince birçok kez, birilerinin sosyalizmin nasıl inşa edileceğini bildiğine inanmaktı. Ama bugün bir fikir sahibiyiz. Sosyalizmin nasıl kurulması gerektiği konusunda, benim düşüncem yeterince açık. Fakat daha net fikirlere ve sosyalizmin gelecekte nasıl korunacağı veya korunabileceği hakkında, sorumlu olan sizlere yönelik birçok soruya gereksinimimiz var.?

??Küba?da, gelecek nesillerin, Moncada neslinin anlayışı ile ülkeyi ileriye taşımasının, tek gerçek önlem olduğu gözden kaçırılmış değil. Devrim devam edebilir…
Küba Devrimini yalnızca Küba halkının kendisi yıkabilir: ?Bu ülke kendi kendini yıkılabilir. Bugün Devrimi yıkmak istemeyenler bu Devrimi yok edebilirler; evet bizler, bizler yıkabiliriz ve bu kendi suçumuz olur.? Raul Castro, gecen ocak ayında, Santiago de Cuba şehrinde düzenlenen devrimin ellinci yıl kutlama etkinliğinde, Fidel?in Havana Üniversitesi?nde yaptığı bu konuşmayı tekrarladı.
Raul, ?günümüzde, Devrimin her zamankinden daha fazla güçlü olduğuna, en zor zamanlarında bile asla prensiplerinden bir milimetre bile ödün vermediğine? işaret etti. Bunun, ?birkaç kişinin yorulmasına ve hayatın sonsuz bir mücadele olduğunu unutarak tarihi geçmişini inkâr etmesine engel olmadığını? da söyledi. Sonra açıkça belirtti: ?Bu yarım yüzyıllık zafer kutlamaları, geleceğe dair bir yansımayı ve önümüzdeki elli yılda da mücadelenin kalıcı olacağını gösteriyor. Günümüz dünyasının mevcut kargaşası ortadayken daha kolay olacağını düşünmemelisiniz. Bunu kimseyi korkutmak için söylemiyorum, bu katıksız bir gerçektir?. 2005 Kasımında Fidel tarafından yapılan ?Devrimi, sadece Küba halkının kendisi yıkabilir? uyarısı hakkında onlara sordu: ?Bu kadar kötü bir şeyin, bizim insanlarımızın başına gelmemesinin garantisi nedir? Yeniden zafere ulaşmak ve kendimizi kurtarmak için çok zamana ihtiyaç duyacağımız bu inanılmaz darbeyi, nasıl önleyeceğiz??

??Daha sonra, Küba Başkanı, yarının yöneticilerini asla unutmamaları gereken konularda uyarmaya başladı. ?Bu, alçakgönüllüler için alçakgönüllüler tarafından yapılan mütevazı bir devrimdir. Partiyi yok etmezseniz; militanlığa sekte vuramazsanız; bizim işçilerimizi, köylülerimizi ve halkımızın geri kalanını asla birbirinden ayırmazsanız; düşmanın hainliğini, egemenlik kurmayı ve saldırgan olmayı asla bırakmayacağını ve de bunun onun karakteri olduğunun bilincinde olursanız ve o düşmanın siren sesleri ile sinmezseniz, eğer böyle davranırsanız, daima halkın güvenine sahip olursunuz. Hatta temel prensipleri ihlal etmeden, sorunlarda hata yaptığınız zaman bile.? Bununla birlikte, ?Kübalıların çeşitli kuşaklarının fedakârlık yaptığı ve kanın ürünü olan bu eseri korumakta? ehliyetsiz olduğunuzu gösterirseniz, halk ?kendini mücadeleye adayacak? ve ?kılıcının düşmesine? izin vermeyecektir, dedi.
Che Bolivya?ya giderken son mektubunda; ??Fidel, Dünyanın başka ülkeleri benim mütevazı çabalarımın yardımını istiyor. Ben senin Küba’ya olan sorumluluğunun sana imkân vermediği şeyi yapabilirim. Ayrılmamızın zamanı geldi.

Bunu acı ve sevincin karışımıyla yaptığım bilinsin; burada benim kurucu umutlarımın en safını ve sevdiklerim arasında en sevgili olanı bırakıyorum ve beni evladı gibi kabul eden bir halkı bırakıyorum. Bu, benim ruhumdan bir parça koparmaktır. Yeni savaş alanlarında bana vermiş olduğun inancı, halkımın devrimci ruhunu, görevlerin en kutsalı olan nerede olursa olsun emperyalizme karşı mücadele etme görevini yerine getirme duygusunu taşıyacağım.

Başka gökler altında son saatim geldiğinde benim son düşüncem bu halk ve özellikle sen olacaksın. Öğrettiklerin için ve eylemlerimin en son sonuçlarına dek sadık olmaya çalışacağım, örneğin için sana teşekkür ettiğimi, devrimimizin dış politikası ile her zaman özdeşleştiğimi ve buna devam edeceğimi, sonumun geldiği herhangi bir yerde Kübalı devrimci olmanın sorumluluğunu duyacağımı ve öyle davranacağımı, çocuklarıma ve karıma maddi hiçbir şey bırakmadığımı ve bundan üzüntü duymadığımı, aksine sevindiğimi, onlar için hiçbir şey istemediğimi çünkü devletin onlara yaşama ve eğitim görmeleri için gereken her şeyi vereceğini biliyorum.

Her zaman zafere kadar!

Ya vatan ya ölüm! ?? demişti.

 

KONFERANS – TARİH VE MİLLİYETÇİLİK

KONFERANSA DAVET !

05 ARALIK CUMARTESİ günü gerçekleştireceğimiz “Tarih ve Milliyetçilik” başlıklı konferansa davetlisiniz.

Konuşmacı: ERDOĞAN AYDIN (Yazar)
Tarih: – Saat: 05 ARALIK CUMARTESİ / 14.00 – 16.00
Yer: Ahmet Priştina Kent Arşivi Müzesi Araştırma Salonu

“Milliyetçilikle sorunlarımıza çözüm üretilemeyeceği bir yana, dünya ve insanlık da süreğen bir gerilime mahkum edilmektedir. Modern çağ tarihinin de gösterdiği gibi milliyetçilik, insanlığa, ortaçağdaki dinsel ideolojilerle kıyaslanacak denli büyük felaketler getirmiştir. Haksız savaşlar, artan silahlanma, eğitim, sağlık ve kalkınma bütçelerinin kısılması, hep milliyetçilikle meşrulaştırılmıştır. Milliyetçilik insanı, halkları ve haklarını dinin yerini alan yeni bir kolektif kimlikle ezmenin ve burjuvazinin çıkarlarına feda etmenin aracı olmuştur.
Sorunlarımızın çözümünü sağlayacak bilinç ve sağduyumuzu tahrip ederek, bizi öteki inaç ve halklara düşman etmekte dincilik nasıl olumsuz bir misyon görmüşse, milliyetçilik de modern koşullarda aynı misyonu göstermektedir. Milliyetçiliğin bu evrensel gerçekliğini anlamak için ötekilerin milliyetçiliğine bakmak yeter.”

Yazar Erdoğan Aydın eserlerinde ”milliyetçiliğin sanılanın aksine milletini sevmek demek olmadığını, aksine hak ve özgürlüklerimize yabancılaşıp güdülen koyunlara dönüştürülmemizi sağlayan temel bir ideolojik araç olduğunu göstermekte ve milliyetçiliği irdelemektedir.”

Bilgiyi hepimize ulaştırabilmenin aracı olarak düzenlediğimiz konferans yaşadığımız dönem ile milliyetçiliğin çıkmazı arasındaki bağı irdeleyecektir. İlgilenen dostlarımızı ve gençlerimizi bekliyoruz.

MÜRSEL CEYLAN

      MÜRSEL CEYLAN (1954-10.041994)

Mürsel Ceylan, aslen Erzurum Hınıs’lı olup, yoksulluk nedeniyle ailesi İzmir Çiğli Çimentepe’ye (semtin yeni adı Güzeltepe) yerleşmiştir. Ocak 1980 Tariş  Çiğli İplik fabrikasında da başlayan direnişte önde olan işçilerden biridir. Hem fabrikada hem yaşadığı semt olan Çimentepe de direnişin içinde olan yoldaşımız, direnişin kırılması ile birlikte gözaltına alınır ve yoğun işkencelere maruz kalır.

Cezaevinden çıktıktan sonra gördüğü işkenceler nedeniyle sağlığında sorunlar başlar.  Son konulan teşhis kemik kanseridir. Ama o mücadeleyi bırakmaz, sağlık sorunlarına rağmen 1987- 1990 lı yılların yükselen işçi hareketinin içinde yer almaktan geri durmaz.

Ancak hastalığı ilerlediği için, 1991 yılında yatağa bağımlı hale gelir. Bu durumuna rağmen, onun mücadele isteği son bulmaz.  Yitirdiğimiz  güne kadar  işçi sınıfının ve emekçilerin iş ekmek ve özgürlük mücadelesi içerisinde olur.
Sevgi saygı ve özlemle..

EMOS KAYA GÜLTEKİN

                                                                    EMOS KAYA GÜLTEKİN (01.01.1951-03.01.2003)

Elazığ doğumlu.  İnşaat ustası Rıza ve ev kadını Besime’ nin kızı.  Yoksul bir ailenin çocuğu. Güçlükler içerisinde Elazığ’da ilkokulu ve ortaokulu bitirir.  1978 yılında İzmir’de Hüsnü Gültekin ile tanışır.  1988 yılında  evlenir.  Bir kız çocukluları olur.  PTT de  kamu emekçisi olarak çalışır. Siyasal düşüncelerinden dolayı çeşitli defalar kurum tarafından sürgün cezasına çarptırılır.  Memurların sendikal haklarını kazanma mücadelesinde  aktif olarak faaliyet gösterir. Kalp kapağındaki rahatsızlık sonucu  hastanede ameliyatta yaşamını yitirir.  Selçuk Mezarlığı’nda uğurlandı.

Bizlerle yaşayacak. Sevgi saygı ve özlemle.