Kadın işçiler kadın cinayetlerini lanetledi ve İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanmasını istedi

DİSK Genel-İş Sendikası 2 Nolu Şube Kadın Komisyonu İzmir’de eski Sümerbank önünde Kadın cinayetlerini lanetleyen ve İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanmasını isteyen bir açıklama yaptı.

Açıklama şöyle;

“BİR KADIN, BİR ANNE, BİR İNSAN!!
Daha dün İstanbul’da Dr. Aylin Sözer’in, eski erkek arkadaşı olduğu iddia edilen Kemal Delbe tarafından evinde yakılarak, İzmir’de Betül TUĞLUK oğlu Berk tarafından bıçaklanarak, Malatya’da Selda Taş’ın evli olduğu Mehmet Taş tarafından vurularak ve Gaziantep’ de Vesile Dönmez’in oğlu tarafından vurularak öldürülmesi kadınlar olarak isyanımızı büyüttü. Bunlar sadece duyduklarımız.

Hükümetin muhafazakârlık tutumuyla kadınlarımızı eve kapatama arzusu, erkek egemen bir ülke inşa etme çabası, kadına yönelik şiddete göz yuması, failleri aklaması ve şiddete teşvik eden tutumu, kadına zulmün hız kesmeden devam etmesine sebep olmakta.

Hükümetin görevi Kadına yönelik şiddetle mücadele etmek, bunu örtbas etmek değil!. Önlemlerin alınmadığı her gün, kadınlarımız töredir, gelenektir, görenektir söylemleri ile dövülmeye, yakılmaya ve öldürülmeye devam edecektir.

İstanbul Sözleşmesinin iç hukuktaki yansıması olan 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Engellenmesine dair Kanunun uygulanması bakımından karşılaşılan sorunlar hala mevcuyetini korumaktadır. Kadınlar kanun kapsamında alınan koruma kararlarına, tedbirlere rağmen şiddete uğramaya, öldürülmeye devam etmektedir. 6284 sayılı kanun, uygulayıcılarının pasif ve özensizliği ile işlevsiz ve kâğıt üstü bir kanun haline getirilmek istenmektedir. Nasıl mücadele edilmesi gerektiğine dair sözleşmeden çekilmek, kadınlardan yana olunmadığını açıkça ilan etmek demektir. Yaşam hakkımızın bir cani tarafından elimizden alınmaması için, Hükümetin derhal 6284 Sayılı
Yasayı ve İstanbul Sözleşmesini uygulanmasını istiyoruz.

#Kadıncinayetleriönlenebilir
#Kadıncinayetleripolitiktir
Yaşasın Disk Yaşasın Genel-iş
2 Nolu Şube Kadın Komisyonu.”

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri; “Roboski Adalet Bekliyor! Roboski Katliamını Unutmadık, Unutturmayacağız”

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde Roboski katliamının sorumlularının yargı önüne çıkarılmasını, insanlık suçunun hesabının sorulması gerektiğini ve Roboski katliamını unutmadığını unutturmayacağını bir kez daha belirtti. Açıklamaya HDP izmir Milletvekili Musa Piroğlu’da katıldı.

Açıklamayı KESK dönem sözcüsü Necip Vardal okudu.
Açıklama şöyle;

“Hayattayken nereye gitsem o götürüyordu. Gözlerim gibiydi. 7 yıldır gözlerimi arıyorum” ( Roboski’de oğlunu kaybeden babanın sözü )

Tam dokuz yıl geçti… dokuz yıl önce, Roboski’de çoğu 15-20 yaşları arasındaki 34 yurttaşımız savaş uçakları ile katledildi!

Katliamın sorumlularının açığa çıkarılıp yargılanması için aradan geçen dokuz yılda bir arpa boyu yol alınmadı. Katliamın dosyasının kapağı açılmadan, elden ele dolaştırılarak zamana yayılmaya çalışıyor. Söz konusu iktidara yönelik herhangi bir açıklama olunca mesaiyi bile beklemeden, Pazar günü hızla harekete geçen yargının Roboski, 10 Ekim gibi katliamlarda yerinde sayması suçluların korunduğunu düşündürüyor.

Bırakalım suçluların açığa çıkarılıp yargılanmasını, özür bile dilemeyen iktidar katliama katliam denmesi yasaklamaya, toplumsal hafızadan silmeye çalışıyor.

Roboski utancıyla yüzleşmek yerine inkârı yüceltenler, sorumlularından hesap sormak yerine üstünü kapatanlar yeni katliamlara ve cinayetlere de davetiye çıkarıyor.

Eldeki mevcut günah keçilerini her türlü suçun üstünü örtmek için kullanan iktidara buradan sesleniyoruz: Eğer samimi iseniz, 28 Aralık 2011 sonrasında katliamın arkasında duranları, onları ödüllendirenleri de soruşturma kapsamına alın. Dönemin Genelkurmay Başkanını, yine o dönemin Genelkurmay İstihbarat Başkanını, o günün Genelkurmay ikinci Başkanının katliamı meşrulaştırmaya çalışan dönemin İçişleri Bakanının ifadelerine başvurun, sorumluluklarını sorgulayın. Tüm bu isimler katliam konusunda da muhtemelen “kandırıldıklarını” öne sürecekler, sorumluluklarını örtbas edeceklerdir. O gün Roboski’de yoksul Kürt köylülerini katledenler, bugün geride kalanları şiddetle, baskılarla, tutuklamalarla terbiye etmeye çalışıyor. İktidar, katliamın sorumlularını değil, bu sorumluları ortaya çıkarmak için çabalayan kesimleri hedefe koymaktadır.

Bu ülkedeki darbelerin, savaşların ve ekonomik krizlerin bedeli her zaman yoksullaştırılmış halka ve emekçilere ödetildi. Savaş naraları atanların çocukları zenginliklerine zenginlik katarken, yoksul halkımızın çocuklarının kanı akıtıldı.

Eğer bu gidişata dur demezsek, savaşa karşı barıştan şovenizme, ırkçılığa karşı halkların kardeşliliğinden yana saf tutmazsak, herkes için en kutsal hak olan yaşam hakkını bugün yüksek sesle savunmazsak yarın omuzlarımızda korkularımızdan daha ağır bir yükü taşımamız kaçınılmaz olacak.

Bunun için halklar çatışma, savaş değil, barış ve kardeşlik istiyor.

Roboski katliamının üzerinden dokuz yıl geçmişken yapılması gereken açıktır. Komuta kademesinden bakanlara, bürokratlara dek, katliamda payı olabilecek herkesin soruşturulması, sorumluların yargı önüne çıkarılması, halka karşı işledikleri bu insanlık suçunun hesabının sorulması gerekmektedir. Ancak AKP iktidarının böyle bir niyetinin olmadığını biliyoruz. İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri olarak, Roboski katliamını unutmayacağımızı, unutturmayacağımızı ve her fırsatta sorumlulara dikkat çekeceğimizi buradan bir kez daha kamuoyuyla paylaşıyor

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri olarak insanlık suçu olan başta Maraş ve Roboski olmak üzere tüm katliamları bir kez daha lanetliyor, kınıyoruz.

Halkların birlikte yaşama umudunu yok etmeye çalışanlara karşı ortak ve birlikte mücadele çağrımızı yineliyoruz.”

Kadınlar Birlikte Güçlü hareketi; Kadınlar ne erkek şiddetine ne de devlet şiddetine susmayacak!

İzmir’de Kadınlar Birlikte Güçlü Hareketi, Karşıyaka iskelede açıklama yaptı.
Açıklama şöyle;

“Biz kadınlar erkekler tarafından her gün çeşitli biçimlerde tacize ve şiddete maruz bırakılıyoruz. Çalıştığımız işyerlerinde iş arkadaşlarımız ya da patronlarımız, okullarda öğretmenlerimiz ve arkadaşlarımız, evlerimizde sevgililerimiz ve kocalarımızın her türlü tacizine ve şiddetine uğruyoruz.

Bunun karşısında ise kadınlar artık sessiz kalmıyor. Kadınların, sosyal medya üzerinden tanınmış yazar, sanatçı, fotoğrafçı ve kendini solcu-sosyalist olarak tanımlayan erkeklerin işlediği taciz suçlarına karşı “uykularınız kaçsın” diyerek başlattığı ifşa hareketi toplumsal yaşamın her alanındaki erkek iktidarını sarstı. Kadın hareketinin özneleri ,ifşa-teşhir hareketinin ortaya çıkardığı olanakları erkek şiddeti ve tahakkümünün geriletilmesiyle kadın mücadelesinin gelişimi için daha büyük mevzilere dönüştürmenin yol ve yöntem arayışı içinde.

Memleketin MeToo’su olarak toplumsal erkeklikten beslenen, tek tek erkeklerin işlediği cinsel suçlara karşı açığa çıkan birikmiş öfkeyi; söz konusu toplumsal erkekliğin sırtını dayadığı ataerkil devletin tüm kurum ve dayanaklarına karşı örgütlüyoruz.

Sömürgeci faşizmin erkek karakteri, kadın ve LGBTİ+’lara en azından son beş yılda şunu çok net gösterdi; O’nu yenmediğimiz sürece şiddet sarmalına mahkum edileceğiz. Biz kadınlar bu düzeni yenmeye, cins eşitlikçi bir toplum yaratmaya kararlıyız.

Elbette bu durumda patriyarkal devlet kadınlara ve LGBTİ+lara savaş açmış durumda. Bunun bir aracı da son günlerde tekrar gündeme gelen çıplak arama işkencesidir. HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun tekrar gündemleştirdiği çıplak arama işkencesinin ardından önce AKP Milletvekili Özlem Zengin, ardından İçişleri bakanı Süleyman Soylu çıplak arama işkencesi olmadığını iddia etti.

Bunun ardından kadınlar bu defa erkek egemen devletin kendisini teşhir etti. Hem muhalif kadınlar hem de 15 Temmuz sonrası gözaltına alınan ve/veya tutuklanan çoğu başörtülü kadın, sayısız gözaltı ve tutuklama sırasında kendilerine uygulanan çıplak arama işkencelerini açıkladı

Kız kardeşlerimize yaşatılan bu travmalar, insan hakları ihlalidir.
Hiçbirinin yalnız olmadığını kadınlar birlikte güçlü İzmir olarak buradan bir kez daha haykırmak istiyoruz. Asla yalnız yürümeyeceksiniz.
Çıplak arama suçtur, işkencedir, insan haklarını ayaklar altına almaktır

Kadın özgürlük hareketinin gelişen her nüvesi kadınlara umut veren, güç veren bir yerde duruyor. İfşa hareketi de hem tek tek kadınlara hem de kadın özgürlük hareketine umut veriyor. Kadınlar ne erkek şiddetine ne devlet şiddetine susmayacak.


Faşizmin ve sermayenin ifade ve örgütlenme özgürlüğüne yönelik yasa tasarısı ile muhalif dernekleri ve vakıfları tek imza ile tasfiye etmek istemesine karşı İzmir’de kitle örgütü temsilcileri sokağa çıktı açıklama yaptı..

Siyasi iktidarın, ‘kitle imha silahlarının yayılmasının finansmanının önlenmesine ilişkin kanun’ teklifini anayasaya, Türkiye’nin altına imza attığı uluslararası sözleşmelere, ifade ve örgütlenme özgürlüğüne aykırı olduğunu söyleyen 20 kitle örgütü temsilcisi İzmir-Konakta sokağa çıkarak açıklama yaptı.
Açıklamayı Türkiye İnsan Hakları Vakfı Genel Sekreteri Çoşkun Üsterci okudu.

Açıklama şöyle;

“19 Aralık 2020 tarihinde TBMM Adalet Komisyonunda görüşülerek TBMM Genel Kuruluna sevk edilen ve 6 kanunda değişiklik öngören 43 maddelik “Kitle İmha Silahlarının Yayılmasının Finansmanının Önlenmesine İlişkin Kanun Teklifi”, başta Anayasa olmak üzere bağlı olduğumuz uluslararası insan hakları sözleşmelerine ve başta ifade ve örgütlenme özgürlüğü olmak üzere edinilmiş müktesep haklara tümüyle aykırıdır.

Teklifin genel gerekçesi, Mali Eylem Görev Gücü (FATF) tarafından 2019 yılında hazırlanan rapor ile Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi kararları göz önünde bulundurularak; terörizm finansmanı ve aklama suçları ile mücadelede uluslararası standardı yakalamak olarak belirtilmiştir. Ancak yasa teklifinde yer alan maddeler incelendiğinde, son iki maddenin yürürlük ve yürütme olduğu ve amaca yönelik yalnızca altı maddenin bulunduğu görülmektedir. Geriye kalan 35 maddenin ise temel gerekçe ile doğrudan ilgisi olmadığı görülmektedir. Kısacası yasa teklifi, amacı ve ismi ile hiç ilgisi olmadığı halde, Yardım Toplama ve Dernekler Kanunlarında yapılan değişiklikler ile mevcut dernek ve vakıfların yardım toplama faaliyetleri ve örgütlenme özgürlüğü, dolayısıyla da ifade özgürlüğü ciddi şekilde kısıtlanmakta ve İçişleri Bakanlığı’nın dernekler üzerindeki siyasi vesayetini sağlayacak yeni düzenlemeler içermektedir.

Teklifte, İçişleri Bakanına, hakkında Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkında Kanun kapsamında yer alan suçlar ile Türk Ceza Kanunu’nda (TCK) yer alan uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti veya suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama suçlarından soruşturma açılan dernek yöneticilerini görevden uzaklaştırma veya dernek faaliyetini durdurma yetkisi düzenlenmektedir. İlk bakışta sorunsuz ve BM Güvenlik Konseyi kararları kapsamında gibi görülen bu yasa teklifi, aslında çok ciddi insan hakları ihlallerine yol açma potansiyelini taşımaktadır.

Teklif içeriği, uluslararası antlaşmalar yanında 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu (TMK) kapsamında terör suçu olarak kabul edilen fiilleri de kapsamaktadır. Yasalaşması durumunda TMK uyarınca hakkında soruşturma açılan bir kişi nedeniyle bir derneğin yönetimine el konulması söz konusu olabilecektir. Türkiye’de sadece örgüt üyeliği suçundan yılda 300.000’den fazla kişinin soruşturulduğu ve başta insan hakları alanında faaliyet gösteren derneklerin yöneticileri olmak üzere binlerce sivil toplum aktivistinin, gazetecinin, siyasetçinin, meslek örgütü mensubunun hakkında asılsız birtakım suçlamalarla TMK kapsamında soruşturma ve davalar açıldığı düşünülürse çıkarılmak istenen bu yasa neredeyse tüm muhalif dernekleri hedef alacağı çok açıktır. Kaldı ki soruşturma, bir şüphenin varlığı halinde savcılık makamınca yürütülen bir işlemdir. Kesin bir hüküm değildir. Dernek yöneticilerinin mahkeme kararı olmadan suçluymuş gibi işlem görmeleri masumiyet karinesine ve Anayasaya aykırıdır. Ayrıca İçişleri Bakanı bir kişi hakkında soruşturma açıldığı gerekçesiyle bir derneğin faaliyetlerini durduracak, bu kararı inceleyen hâkim de bu ara kararı esasa girmeksizin inceleyecektir. Bir başka deyişle, hâkim uygulamada sadece İçişleri Bakanının kararının gerçekten bir adli soruşturmaya dayanıp dayanmadığına karar verecektir. Böylece belki de yıllarca sürecek bir soruşturma nedeniyle, derneğin faaliyet göstermesi mümkün olmayacaktır. Bu teklif yasalaşırsa dernek yöneticilerinin seçme ve seçilme yoluyla güvencede olan örgütlenme özgürlükleri de İçişleri Bakanlığı’nın siyasi vesayeti altına alınmış olacaktır.

Yasa teklifine göre gerek görüldüğü hallerde dernek veya vakıfların mal varlığının dondurulmasına Cumhurbaşkanı karar verebilecektir. Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile bu karar Resmî Gazetede yayınlanır yayınlanmaz gecikmeksizin uygulanacaktır. Hiçbir yargısal denetime tabi olmaksızın dernek faaliyetinin bu şekilde engellenebilmesi, örgütlenme özgürlüğü ile mülkiyet hakları bakımından anayasal ve uluslararası sözleşmelerde düzenlenen güvencelerin yok edilmesi anlamına gelecektir.

Yine yasa teklifinde, dernekler açısından İçişleri Bakanlığı, Maliye ve Hazine Bakanlığı’nın oluşturduğu komisyonca görevlendirilen denetçilerin yanı sıra İçişleri Bakanının gerekli gördüğünde denetim yetkisi verdiği kamu görevlilerinin de her an denetleme yapma yetkisi oluşturulmaktadır. Ancak, bu kişilerin niteliklerine dair somut kriterler getirilmemiştir. Denetimin kapsamı da tamamen belirsizdir. Halen bir şikâyet üzerine yapılan denetimler böylece süreklilik arz eden işlemler haline getirilmiş olacaktır. Hele mevcut uygulamalarda kimi zaman aylarca süren denetimlerin olduğu düşünüldüğünde genişletilen bu yetki, her bakımdan kaygı vericidir.

İçişleri Bakanlığı Sivil Toplumla İlişkiler Genel Müdürlüğü’nün verilerine göre Türkiye’de halen faal durumda 121,689 dernek bulunmaktadır. Bu derneklere üye olan, çalışmalarında gönüllü ve/veya profesyonel olarak yer alan kişi sayısı ise en az 1,5 milyon civarındadır. Söz konusu kişiler aileleri ile birlikte düşünüldüğünde, ifade ve örgütlenme özgürlüğü üzerinde oldukça büyük sınırlamalar getirecek bu yasa teklifi, en az 10 milyon yurttaşı doğrudan ya da dolaylı olarak etkileyecektir. Hal böyleyken sivil toplumun hiç bir şekilde görüşü alınmadan böyle bir yasa teklifinin hazırlanması demokratik toplumun temel norm ve değerlerine tümüyle aykırıdır.

Sonuç olarak adeta oldubittiye getirilerek TBMM Genel Kuruluna getirilen bu teklifin aynen yasalaşması durumunda, başta insan hakları dernekleri olmak üzere, kadın hakları, mülteci hakları, çocuk hakları ve LGBTİ+ hakları alanında faaliyet gösteren dernek ve vakıflar, çeşitli hukuk dernekleri, sosyal mücadele yürüten dernekler ile sosyal yardım için fon kaynakları kullanan dernekleri, hemşeri dernekleri, spor kulüpleri, farklı inanç gruplarının dernek ve vakıflarının tümü tek imza ile kapatılma riskiyle karşılaşacak, bu konuda açılacak idari davalar yıllarca süreceği için pratikte “hızlı kapatma” prosedürü yaratılmış olacaktır. Bu aslında sivil toplumun tümüyle kapatılması ve yurttaş haklarının top yekûn ilgası anlamına gelmektedir.

Aşağıda imzası bulunan sivil toplum örgütleri olarak kısaca değinmeye çalıştığımız bu itiraz gerekçeleri nedeniyle söz konusu tekliften dernekler, vakıflar ve yardım toplama ile ilgili maddeler derhal geri çekilmelidir. Sivil toplumun ifade ve örgütlenme özgürlüğü hakkında, bizzat sivil toplumun görüşleri alınmadan bu tarz yasa tekliflerin yapılması demokratik toplumun temellerinin tümüyle yok edilmesinden başka bir şey değildir.

İzmir’den TBMM’nin değerli üyelerine sesleniyoruz: Akıl ve vicdanınızın sesini dinleyin, demokrasiye ve temel hak ve özgürlüklere duyduğunuz saygının gereği olarak bu teklifin yasalaşmasına izin vermeyin.

Kitle imha silahlarının yayılmasının finansmanının önlenmesine ilişkin kanun teklifi anayasaya, Türkiye’nin altına imza attığı uluslararası sözleşmelere, ifade ve örgütlenme özgürlüğüne aykırıdır.
Sivil Toplum Susturulamaz…

1. Çağdaş Hukukçular Derneği İzmir Şubesi
2. Demokrasi Dostluk Dayanışma Derneği
3. Demokratik Alevi Derneği İzmir Şubesi (İ-DAD)
4. Ege Tuhay-Der
5. Eşit Yaşam Derneği
6. Genç LGBTİ+ Derneği
7. Hak İnisiyatifi Derneği İzmir Temsilciliği
8. Halklar Arası Dayanışma Köprüsü Derneği
9. İmece Dostluk ve Dayanışma Derneği
10. İnsan Hakları Derneği İzmir Şubesi
11. İnsan Hakları Gündemi Derneği
12. İzmir Dayanışma ve Bilimsel Araştırma Derneği (İDA)
13. İzmir Dersim Kültür ve Dayanışma Derneği
14. İzmir Kent Konseyi
15. İzmir Müzisyenler Derneği
16. İzmir Suruçlular Kültür ve Dayanışma Derneği
17. Karabağlar Kent Konseyi
18. Konak Kent Konseyi
19. Özgürlük İçin Hukukçular Derneği İzmir Şubesi
20. Türkiye İnsan Hakları Vakfı İzmir Temsilciliği”

Disk Ege Bölge Temsilciliği İzmir-Konak SGK önünde SEFALET ÜCRETİNE HAYIR! İNSAN ONURUNA YARAŞIR ASGARİ ÜCRET İSTEDİ


Disk Ege Bölge Temsilciliği Sosyal Güvenlik Kurumu İl Müdürlüğü önünde açıklama yaparak, insanca yaşanacak asgari ücret istedi. Açıklamayı Disk Ege Bölge Temsilcisi Memiş Sarı yaptı.
Açıklama şöyle;

“2021 asgari ücretinin belirlenme sürecinde Asgari Ücret Tespit Komisyonu üçüncü toplantısını yaptı. En baştan beri asgari ücretin sadece adil olmayan bir masa başı pazarlığında belirlenemeyeceğini söyleyen DİSK, bugün Türkiye’nin dört bir yanında yine meydanlarda, sokaklarda.

Bir yandan ekonomik kriz bir yandan da Covid-19 salgınının yarattığı ağır bedellere karşı ülkeyi yönetenlere çağrımızdır: Bugün göreviniz geliri ve alımgücü düşen milyonları korumaktır. Sosyal devleti hatırlamaktır. Sosyal politikalar ile emekçi sınıfları korumaktır. Bugün yapacağınız en önemli iş, salgının ve ekonomik krizin yarattığı yoksullaşmaya karşı asgari ücreti insan onuruna yaraşır bir düzeye çekmektir. İnsan onuruna yaraşır bir asgari ücret salgının yarattığı kayıplara ve ekonomik krize karşı çalışanları korumanın en önemli aracıdır.

2003 yılında asgari ücretin yıllık tutarı ile 25 altın alınabilirken 2020’de yıllık net asgari ücretle sadece 10 Cumhuriyet altını alınabilmektedir. 2016’da 430 ABD doları olan asgari ücret, güncel kurlara göre 300 doların altına düşmüştür. Kurlardaki artış ile beraber iğneden ipliğe her şeye zam gelmekte, işçiler yoksullaşmaktadır. Türkiye uluslararası sermaye için ucuz emek cenneti haline getirilirken, Türkiye işçi sınıfı ağır bedeller ödemektedir.

2020 asgari ücreti daha yılın ikinci ayında açlık sınırının altına düşmüştür. Pandemi sürecinde milyonlar daha da yoksullaşırken bir avuç sermaye sahibi ise karlarını katlamıştır. TÜİK verilerine göre 2020 yılında işgücü ödemelerinin katma değer içindeki oranı yaklaşık 3 puan gerilerken sermaye gelirleri 5 puan yükselmiştir. Yani çarklar dönerken, işçiler sağlıklarını ve yaşamlarını kaybederken patronlar zenginleşmiştir. Bu adaletsizliği gidermek için insan onuruna yaraşır bir asgari ücret belirlemek şarttır.

40 yılı aşkın bir süredir uygulanan saldırgan sermaye yanlısı politikalar nedeniyle gelir dağılımı işçilerin aleyhine bozulmaktadır. 1978’de kişi başına milli gelirin yüzde 3,4 üzerinde olan asgari ücret, aradan geçen 42 yılda kişi başına milli gelirin yüzde 40 altına düştü. Bu adaletsizliğe son vermek şarttır; özellikle de pandemi koşullarında bu adaletsizliği gidermek milyonlarca işçi ve ailesi için yaşamsal bir önemdedir.

Türkiye’de asgari ücretin tespitinde uluslararası standartlar; BM, ILO ve Avrupa Konseyi standartları dikkate alınmamaktadır. 2020 asgari ücreti, evrensel kabul görmüş kurallara ve ilkelere göre hesaplanmalıdır. Asgari ücret tespitinde işçinin sadece kendisi değil ailesi de hesaba katılmalıdır.

Ülkemizde asgari ücret antidemokratik bir biçimde belirlenmektedir. Çoğunluğu hükümet ve işveren temsilcilerinin oluşturduğu Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nda karar oyçokluğu ile alınıyor ve kesin nitelik taşıyor. Asgari ücret tespit süreci Türkiye’nin en büyük ücret pazarlığı olmasına karşın bu pazarlıkta işçilerin ve sendikaların elinde grev hakkı yoktur.

Tüm bu antidemokratik sürece rağmen bizler, DİSK olarak, sendikalı sendikasız tüm işçilerle işyerlerinde, sokaklarda, meydanlarda mücadelemizi büyütmeye kararlıyız.

Bugün Türkiye’nin dört bir yanında, 2021 asgari ücretine dair taleplerimizi bir kez daha tekrarlıyoruz:
•Salgın döneminde asgari ücret farklı hesaplanmalıdır. Brüt asgari ücret net olarak ödenmelidir!
•2021 asgari ücreti Covid-19 salgınının hanelere getirdiği yeni yükler dikkate alınarak hesaplanmalıdır.
•Bütçeden asgari ücrete nakit desteği sağlanmalıdır.
•Asgari ücret tümüyle vergi dışı bırakılmalı, tüm ücretlilerin asgari ücret kadar gelirinden vergi alınmamalıdır.
•Salgın döneminde asgari ücret SGK işçi primleri bütçeden karşılanmalıdır.
•Asgari ücret hesabında sadece işçinin kendisi değil, ailesi de esas alınmalıdır.
•Asgari ücret tespitinde geçim koşulları ve milli gelir artışı dikkate alınmalıdır.
•Asgari ücret bütün işçi ve memurlar için ortak saptanmalıdır.
•2021 asgari ücreti net 3.800 TL olarak saptanmalıdır.
Not: Asgari ücretle çalışanlar pandemi koşullarında yan yana, dip dibe çalışırken; asgari ücreti belirleyecekler asgari ücret görüşmelerini zoom üzerinden yapıyor.”

Maraş Katliamını unutmadık unutturmayacağız..Katliam İzmir’de lanetlendi..

Maraş katliamının 42.yılında Alevi Bektaşi Federasyonu İzmir Bileşenleri Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde açıklama yaptı. ‘İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri’ de açıklamaya destek verdi.
Açıklamayı Alevi Bektaşi Federasyonu İzmir Bileşenleri adına Mustafa Aslan yaptı

“1978 yılında Kahramanmaraş’ta yaşanan 500’den fazla kişinin hayatını kaybettiği, yüzlerce kişininse yaralandığı Maraş Katliamının üzerinden 42 yıl geçti. Yaşanan bu katliam, basit bir Alevi Sünni düşmanlığı ile açıklanamayacak kadar alçakca yapıldı. Noktasına, virgülüne kadar hesaplanmış, planlı ve örgütlü bir saldırıydı ve 7 gün süren katliama hiçbir müdahalede bulunulmadı.

Peki ne değişti o günden bugüne? Hakkını arayanlara ve adalet isteyenlere yönelik, yok etme ve öldürme arzusunun, insanlık dışı bir hırsla devam ettiği topraklarda yaşıyoruz. Maraş katliamının faillerinin cezalandırılmaması Çorum’a yaşattı. Ardından bu topraklar Sivas’ı Gazi’yi 19 Aralık Hayata Dönüş’ü, Roboski’yi, Geziyi, Surucu, Ankara’yı gördü. Bu saldırılar faili meçhul kaldığı sürece bir yenisi eklenmeye devam edecek. Mafyalar etrafa tehditler savururken, hakkını arayan madenciler yerlerde sürüklendiği sürece bu topraklara adalet gelmeyecek. ”Oruç tutmak, namaz kılmakla hacı olunmaz, bir Alevi öldüren beş sefer hacca gitmiş gibi sevap kazanır” diyen Bağlarbaşı Camii imamı Mustafa Yıldız zihniyeti, hala aramızda gezdikçe bu topraklar huzur gelmeyecek. Çocuklara oyuncak götüren gençleri katledenlere ”öfkeli gençler” dendiği sürece bu ülkeye umut gelmeyecek.

Laik demokratik, özgür bir ülkede eşit haklarla, eşit koşullarda, barış içinde, birlikte, bir arada yaşama inadından vazgeçmeyen bizler; demokrasinin, insan haklarının, özgürlüklerin, hukukun üstünlüğünün yeşermesini istediğimiz bu coğrafyada katliamlarla yüzleşmenin şart olduğunu düşünüyoruz,

Bizler Maraş’ta kocasına “ beni sen öldür, onların eline bırakma” diyen Ümmühan Doğan’ı, parçalandıktan sonra kazanı atılıp yakılan 14 yaşındaki Ali Tıraşı, Karnında 8 aylık bebeği ile katledilen Esma Suna’yı, kendi düğün gününde öldürülen Mehmet Ali’yi, Sivas’a türküleri ve semahlarından başka bir şey götürmedikleri halde yakılarak katledilen 33 canımızı, Ankara’da barış istedikleri için katledilen canları da, katledenleri de, bu katliamlara seyirci kalanları da unutmadık.

Akıtılan bunca kanın hesabı sorularına kadar, her alanda var olacağız. Bu ülkedeki farklı inanç ve kültürlere mesafe koymadan, ötekileştirmeden, bu kan gölüne çevrilmiş topraklara barış eşitlik ve adalet gelene kadar mücadelemize devam edeceğiz.

Maraş Katliamını unutmadık, unutturmayacağız!”

KESK İzmir Şubeler Platformu; Halktan-Emekten Yana Mücadelemizi Sürdüreceğiz. İnsanca yaşama Yetecek Ücret ve Güvenceli Çalışma İstiyoruz.

Kesk izmir ŞUbeler platformu sokağa çıktı ve halktan-emekten yana bütçe mücadelelerini sürdüreceklerini açıkladı.
Açıklamayı Kesk dönem sözcüsü Necip Vardal yaptı.
Açıklama şöyle:

“Bu ülkenin alın teri ile geçim mücadelesi veren, hayatı emeği ile var eden tüm emekçi kesimleri, yoksulları olarak çok zor bir süreçten geçiyoruz.

Tüm dünyayı saran pandemi her gün aramızdan yüzlerce can koparıyor. Vaka sayılarına her gün on binlerce vatandaşımız ekleniyor.

Sağlık Bakanlığı’nın Turkaz renkli tablolarına yansımasa da güneş balçıkla sıvanmıyor.

İşçiler, emekçiler, işsizler, emekliler, küçük esnaf kısacası ülkenin tüm  yoksulları pandemi ve pandemi ile gittikçe derinleşen kriz koşullarında hem sağlıklarını hem de  işlerini ve gelirlerini kaybediyor.

Buna rağmen ülkeyi yönetenler pandemi tehdidi karşısında tüm sorumluluğu vatandaşlara yıkmaya devam ediyor.

Bir taraftan “Maske, Mesafe, Hijyen” nakaratları, ’evde kalın’ çağrıları, “evde hayat var” kampanyaları tam gaz sürdürülüyor.

Diğer taraftan binlerce kişinin çalıştığı fabrikalarda, iş yerlerinde ter döken işçilere, emekçilere ‘Siz evde değil, işte kalın. Fiziksel mesafeyi korumanız imkansız da olsa otobüsle, minibüsle, metroyla her koşulda işe gidin. Çalışmasanız size hayat yok’ deniliyor.

Pandemiye ilişkin alınacak önlemlerin açıklanacağı söylenen canlı yayınlar adeta Cumhurbaşkanı’nın seçim mitingi konuşmalarına çevriliyor.

Büyük şirketlerin vergi borçlarını sıfırlayanların açtığı her paketten bizim payımıza sadece borç yükümüzü daha da ağırlaştıracak krediler düşüyor.

İşçilerin, emekçilerin, dar gelirlilerin “salgından veya açlıktan ölme” tercihine mahkum bırakıldığı bu ağır koşullarda 83 milyon olarak hepimizin geleceğini yakından ilgilendiren bütçenin parlamentodaki görüşmeleri devam ediyor.

Hem bütçe yasa tasarısının içeriği hem de şu ana kadar kamuoyuna yansıyan tablo ülkeyi yönetenlerin pandemi koşullarında bile sermayenin çıkarlarını halkın sağlığının, emekçilerin haklarının önüne koyduğunu göstermektedir.

Sadece bütçe görüşmelerinde iktidar kanadından sarf edilen kimi sözler bile tek başına bu durumu ispatlamaya yetmektedir.

Ülkede yoksulluk, işsizlik, çaresizlik hat safhada. Milyonlar işsizlikten, hayat pahalılığından intiharın eşiğine sürükleniyor.

Her altı çalışandan biri asgari ücretin bile altında bir ücrete mahkumken, her iki çalışandan biri asgari ücret ile geçim savaşı veriyor.

Milyonlarca çalışana ‘ücretsiz izin desteği’ adı altında günlük 39 aylık 1.167 TL’nin reva görülüyor. Kişi başına gelir on yıl önceki rakamların altına düşmüş, açlık sınırı 3 bin, yoksulluk sınırı 8 bin TL’ye dayanmış bulunuyor. Halk ekmek kuyrukları her gün biraz daha uzuyor.

Tüm bunlara rağmen bu ülkenin Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Türkiye’de yoksulluğun sorun olmaktan çıktığını söyleyebiliyor. Hızını alamayan bir başka iktidar milletvekili ise “Millet kuru ekmek yiyorsa demek ki aç değil” diyebiliyor.

Aklımızla dalga geçen bu sözler ülkeyi yönetenlerin halkın, emekçilerin sorunlarına ne kadar yabancılaştığını tüm açıklığı ile ortaya koymaktadır.

Bundan önceki süreçlerde olduğu gibi 2021 bütçe sürecinde de halkın bütçe hakkı yok sayılmaktadır.

Maaşlarımızdan, ücretlerimizden kesilen, attığımız her adımda ödediğimiz vergilerin nereye, kime harcanacağına dair bize hiçbir söz hakkı tanınmamıştır.

Her yıl olduğu gibi bu yıl da bütçe kamuoyuna ‘eğitime, sağlığa, sosyal yardımlara en çok pay ayrılan bütçe’ olarak sunulmuştur.

Oysa 2021 yılı bütçesi emekçi kesimler ve dar gelirliler için bir acı reçete, kuru ekmek bütçesidir.

Bütçenin tüm yükü her 100 TL’nin 65 TL’si dolaylı vergilerden karşılanacak olan adaletsiz vergi sistemiyle yine ücretli kesimlere yıkılmıştır.

Buna karşın bütçenin asıl kaynağı olan işçi ve emekçiler olarak bizlerin yaşadığı iş ve gelir kaybını giderecek, acil ekonomik ve toplumsal ihtiyaçları karşılayacak tek bir önleme yer verilmemiştir.

Salgın ve ekonomik kriz ile sağlık, beslenme, barınma, eğitim gibi temel acil ihtiyaçlara ulaşmakta çok daha zorlanan dar gelirliler, yoksullar bir kez daha görmezden gelinmiştir. Ülkenin kaynaklarını yağmalayan yerli ve yabancı sermayeye, rantiyecilere, güvenlik adı altında savaş harcamalarına öncelik verilmiştir.

Yükü maaşlarımızdan-ücretlerimizden kaynakta kesilen Gelir Vergisi ile KDV ve ÖTV başta olmak üzere harcamalarımızdan alınan dolaylı vergilerle omuzlarımıza yıkılan yükten  patronlara destek için 50.6 milyar lira kaynak ayrılmıştır. İşverenler tarafından SGK’ye ödenmesi gereken  27.7 milyar lira tutarındaki prim için İşsizlik Sigortası Fonu’na yani işçilerin cebine el uzatılmıştır.

Tüm bunlar yetmezmiş gibi asgari ücretliler kadar bile vergi ödemeyen servet sahipleri, büyük holdingler kurumlar vergisinde indirim ile ödüllendirilmek istenmektedir.

Siyasal iktidar emekçilerin taleplerine karşı o kadar duyarsızlaşmıştır ki COVİD-19’un sağlık emekçileri için meslek hastalığı kabul edilmesine bile kulaklarını tıkamıştır.

Salgına karşı canı pahasına mücadele edenlerin bu haklı talebi ‘maliyet’ olarak görülürken Milli Piyango’nun ve At Yarışlarının KDV’si sıfıra indirilmektedir. Böylece buraları devralanlara halkın cebinden 65 Milyar TL servet transfer edilmektedir.

83 milyonun sağlığı için bütçeden ayrılan tutar, 77 Milyar lirada kalırken, savunma ve güvenlik harcamaları adı altında savaş bütçesine bu tutarın yaklaşık iki katı, 148 milyar TL, ayrılmaktadır.

Üstelik bu rakamın içinde Cumhurbaşkanlığına bağlı tüm örtülü ve yedek ödenekler, Savunma Sanayii Destekleme Fonu kaynakları, iç ve dış güvenliğe ilişkin bazı kalemler ve kayıtlara geçmeyen tüm gizli harcamalar yoktur.

Son açıklanan esnaf paketi ile 1 milyon 200 bin esnafa sadece 5 Milyar TL verilmesi hedeflenirken, 2021’de Cumhurbaşkanı tarafından kimseye hesap vermeden kullanılacak örtülü ödenek 16 milyar TL’ye ulaşmıştır.

Geçsek de geçmesek de, hizmet alsak da almasak da parası bizim cebimizden çıkacak olan şehir hastanelerine, otoyollara, köprü ve tünellere bütçeden 35 Milyar TL ayrılmıştır.

Yoksulluğu kader olarak gören, her türlü haksızlık karşısında susan, iktidara biat eden bir toplum yaratmanın araç haline getirilen Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesi ise geçen yıla göre yüzde 23 artırılarak 13 Milyar TL’ye çıkarılmıştır. Böylece Diyanete bütçeden ayrılan pay 7 Bakanlılığa ayrılan payın toplamının üzerine çıkarılmıştır.

Öte yandan sıraladığımız bu rakamlar açık bütçede öne çıkan temel başlıklardan ibarettir. Siyasal iktidarın buna ek olarak bir de Varlık Fonu ile kurduğu paralel bütçesi-hazinesi, nereye, kime, ne kadar kaynak aktarıldığı ‘devlet sırrı’ gerekçesi ile denetlenemeyen kapalı bütçesi olduğunu bilmeyen yoktur.

Pandemi ile derinleşen işsizlik, hayat pahalılığı, yoksulluk cenderesinde sıkışan emekçilerin, halkın sırtına yıkılan yükü daha fazla büyüten bu sermaye, rant, savaş ve yağma bütçesi bizim bütçemiz değildir.

Toplumun %99’na karşı %1’nin çıkarlarını, ihtiyaçlarını temel alan bu bütçe bizim bütçemiz değildir.

TBMM genel kurulunda görüşülen  emekçilerin, dar gelirlilerin ihtiyaçlarını gidermekten uzak, toplumsal eşitsizlikleri derinleştiren bu bütçe  geri çekilmelidir.

Kamusal hizmetleri geliştirecek, salgın süresince iş ve gelir kaybına uğrayan kesimleri destekleyecek halktan, emekten yana bir bütçe oluşturulmalıdır.

Salgın hızla devam ettiği koşullarda bütçe kaynakları halkın sağlığı ve geçimi için kullanılmalı, sosyal devlet uygulamaları için şirketler ve büyük servetler vergilendirilmeli, dolaylı vergilerin vergi gelirleri içindeki payı azaltılmalıdır.

KESK olarak Halktan-Emekten Yana Bütçe mücadelemizi her şart altında sürdürmeye devam edeceğiz.

Pandemi koşullarında bile işsizliğe, yoksulluğa, hayat pahalılığına terk edilen, eğitim- sağlık başta olmak üzere kamu hizmetlerinden yararlanma hakkı piyasalaştırma ile engellenmek istenen toplumun %99’unu oluşturan milyonları bir kez bütçe hakkına sahip çıkmaya çağırıyoruz.
Kesk izmir Şubeler platformu”

KÜRESEL SALGIN VE OLAĞANÜSTÜ HAL KOŞULLARINDA İNSAN HAKLARINI SAVUNUYORUZ

İzmir’de İnsan Hakları haftasında hak örgütleri Konak-Eski Sümerbak önünde basın açıklaması yaptı.
Basın açıklamasını Türkiye İnsan hakları Vakfı Genel Sekreteri Çoşkun Üsterci okudu.
Açıklama şöyle;

“İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin kabul edilişinin 72. yılındayız. Tüm dünyayı etkisi altına alan Covid-19 pandemisinin yol açtığı siyasal, sosyal, ekonomik, etik vb. boyutları olan küresel kriz koşullarında haklarımıza sahip çıkıyoruz. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde belirtildiği gibi barış, adalet, eşitlik, özgürlük ve insan onurunun korunmasını ve bunları güvence altına alacak demokrasi mücadelesinin verilmesini savunmaya devam ediyoruz. Çünkü insanlığın varoluşunu tehdit eden bu küresel krizden çıkışın tek yolu söz konusu değerlere sahip çıkmaktır.

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin hazırlanması, Birleşmiş Milletler (BM) bünyesinde, 29 Nisan 1946 tarihinde, İnsan Hakları Komisyonu’nun kurulmasıyla başlamıştır. Komisyonca hazırlanan bir Giriş ve 30 maddeden oluşan İnsan hakları Evrensel Bildirgesi, 10 Aralık 1948 günü Fransa’nın başkenti Paris’te toplanan BM Genel Kurulu’nda kabul ve ilan edilmiştir. Türkiye, Evrensel Bildirge’yi, 27 Mayıs 1949 tarihli Resmi Gazete’de yayınlayarak yürürlüğe koymuştur. Evrensel Bildirge 500’den fazla dile çevrilmiştir. Bu özelliği ile de en çok dile çevrilen insan hakları belgesi olma özelliğini taşır. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 4 Aralık 1950 tarihinde gerçekleştirdiği toplantıda, 423 (V) sayılı kararıyla “10 Aralık” gününü, “İnsan Hakları Günü” olarak ilan etmiştir.

BM’nin İkinci Dünya Savaşı’nın yol açtığı ağır insani yıkımın bir daha asla yaşanmaması için, barış, insan hakları ve demokrasi ideallerine dayalı uluslararası bir sistem oluşturma hedefiyle inşa edilmiştir. Bugün gelinen noktada maalesef bu ideallerin çok gerisinde kalınmıştır. Evrensel Bildirge’de yer alan hak ve özgürlüklere dayalı uluslararası bir düzen hâlâ kurulamamıştır. BM de, varoluş gerekçesiyle çelişir biçimde, hak ihlallerinin başlıca sebebi olan savaşları ve iç savaşları önlemede/sonlandırmada, mülteci krizlerine müdahalede, küresel çapta doğal ve kültürel mirasın korunmasında, yoksullukla ve adaletsizlikle mücadelede, başta kadınlara yönelik olmak üzere her türlü ayrımcılığı sonlandırmada yeterince etkin olamamaktadır. Gelinen aşamada güçlü devletlerin bir araya gelerek oluşturduğu çıkar ilişkileri, askeri ve ekonomik birliktelikler, insanların hak ve özgürlüklerini kullanmalarının önünde birer engele dönüşmüştür. Özellikle devletlerin demokrasi ve hukuk taahhüdünden giderek uzaklaşmaları insanlığın en önemli kazanımlarından birisi olan insan haklarının, hem bir referans sistemi hem de bir denetim mekanizması olarak zayıflamasına yol açmıştır. 2020 yılında küresel çapta yaşanan salgın, uluslararası sitemin tüm zaaf ve yetersizliklerini tüm çıplaklığı ortaya koyarken aynı zamanda bu kaygı verici gidişatın nereye doğru evrilebileceğini de göstermektedir.

Tüm bu olumsuzlukların karşısında dünyanın her yerinde halklar özgürlük, adalet, eşitlik ve insan hakları talepleriyle itirazlarını yükseltmektedirler. Devletlerin ve hükümetlerin bu itirazlara yanıtı ise şiddetin her türünü sistematikleştirip yaygınlaştırma ve hayatın tek gerçeği olarak toplumlara dayatma şeklinde olmaktadır. Bugün tüm dünyanın yaşamakta olduğu bu ağır kriz karşısında insan haklarını savunmak ve kurucu rolünü canlandırmak en asli görevimizdir.

Küresel salgının daha da derinleştirdiği bu kriz hali, maalesef Türkiye’de de tüm yoğunluğu ve ağırlığı ile yaşanmaktadır. Ülke, 2016 yılından bu yana önce doğrudan, 19 Temmuz 2018 tarihinden itibaren de resmen kaldırıldığı söylense de yapılan pek çok düzenleme ile kalıcılık/süreklilik kazandırılan bir OHAL rejimi ile yönetilmektedir. Bu durum/süreç, siyasal iktidarın gücünü sınırlandıran anayasacılık ilkesinin terkedilmesine, böylece hem hukukun hem de kurumların baskıcı rejimin birer “aracı” haline getirilerek keyfiyetin ve bilhassa da belirsizliğin kamusal alana hakim kılınmasına yol açmıştır. Özellikle bir yönetim tekniği olarak başvurduğu belirsizlik yaratma gücü, siyasal iktidara salgın koşullarını bir fırsata çevirme imkanı vermektedir. Salgının olağanüstü niteliği ile OHAL’i birbiriyle ilişkilendirerek erkini daha da merkezileştirip toplum üzerindeki baskı ve kontrolünü arttırmaktadır. Salgınla mücadeleyi bir önleme ve koruma eylemi olarak değil de bir güvenlik sorunu olarak ele alan siyasal iktidar, böylesi durumlarda hep yaptığı üzere öncelikle insan haklarını iptal etmeye yönelmiştir. Sonuç ise başta bilgi edinme hakkı, yaşam hakkı, sağlığa erişim hakkı, çalışma hakkı, ifade özgürlüğü, toplanma ve örgütlenme özgürlüğü olmak üzere tüm temel hak ve özgürlüklerin sistematik olarak ihlal edilmesi olmaktadır.

Siyasal iktidarın ekonomiden toplum sağlığına kadar ülkenin tüm meselelerini güvenlik sorunu haline getiren, toplumu kutuplaştıran, ülke içinde ve dışında şiddeti esas alan, bilhassa da Kürt sorununun ve uluslararası sorunların çözümünde çatışma ve savaşı tek yöntem haline getiren politikaları sonucunda 2020 yılında ülkede yüksek sayılarda yaşam hakkı ihlalleri yaşanmıştır. Çok faklı toplumsal kesimlerden insanlar ya doğrudan kolluk güçlerinin şiddeti ya da devletin, “önleme ve koruma” yükümlülüğünü yerine getirmemesi sonucu yapısal şiddetin ve/veya üçüncü kişiler tarafından gerçekleştirilen şiddetin sonucu yaşamlarını yitirmişlerdir.

Burada en başından beri salgını kontrol altına almak ve halkın sağlığını korumak için olağanüstü bir çaba harcayan ve gerekli önlemlerin yeterince alınmaması sonucu yaşamını yitiren sağlık çalışanlarını özellikle anmak isteriz. Sağlık çalışanlarının Covid-19’un iş kazası ve meslek hastalığı olarak kabul edilmesi talebi derhal yerine getirilmelidir.

Anayasa’nın ve Türkiye’nin de bir parçası olduğu evrensel hukukun mutlak olarak yasaklamasına ve insanlığa karşı bir suç olma vasfına rağmen işkence olgusu 2020 yılında da Türkiye’nin en başat insan hakları sorunu olmuştur. Resmi gözaltı merkezlerinin yanı sıra kolluk güçlerinin barışçıl toplanma ve gösterilere müdahalesi sırasında, sokak ve açık alanlarda ya da ev ve iş yeri gibi mekânlarda, yani resmi olmayan gözaltı yerlerinde ve gözaltı dışındaki ortamlarda yaşanan işkence ve diğer kötü muamele uygulamaları, yeni bir boyut ve yoğunluk kazanmıştır. Denilebilir ki siyasal iktidarın baskı ve kontrole dayalı yönetme tarzı sonucu günümüzde tüm ülke adeta işkence mekânı haline gelmiştir.

Yakın tarihimizin en utanç verici insan hakları ihlallerinden biri olan insanlığa karşı suç niteliğindeki zorla kaçırma/kaybetme vakalarında OHAL’in ilan edildiği 2016 yılından bu yana yeniden bir artış görülmesi ve bu tür vakaların 2020’de de yaşanması son derece endişe vericidir.

evletlerin insan haklarına yönelik saygısının dolayımsız göstergesi olan hapishaneler, bugün Türkiye’de siyasal iktidarın hukuku bir baskı ve sindirme aracı olarak kullanmasının sonucunda tıka basa dolu durumdadırlar. Yaşam hakkı ihlalinden işkenceye, sağlık hakkına erişime kadar ağır ve ciddi ihlallerinin yaşandığı yerlerdir. Covid-19 salgını açısından en riskli yerlerin başında hapishaneler gelmektedir. Salgın gerekçe gösterilerek mahpusların zaten kısıtlanmış olan hakları daha da kısıtlanarak yeni bir “normal” yaratılmak istenmektedir. Uluslararası insan hakları otoritelerinin evrensel standart ve normları hatırlatarak yaptığı uyarı ve çağrılara karşın ‘7242 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’da yapılan son değişiklikten sadece eleştirel veya muhalif görüşlerini ifade edenler de dahil olmak üzere yeterli yasal dayanak olmadan alıkonulan gazeteciler, akademisyenler, insan hakları savunucuları, avukatlar, seçilmiş siyasiler ve özellikle Covid-19’a karşı savunmasız olan yaşlı ve ağır hasta mahpuslar Terörle Mücadele Kanunu gerekçe gösterilmesi nedeniyle yararlanamamıştır. Salgının ulaştığı boyut göz önüne alındığında yeni kayıplar ve hak ihlalleri yaşanmadan derhal söz konusu otoritelerin uyarı ve çağrılarına uygun yeni düzenlemeler yapılmalıdır.

OHAL ilanıyla birlikte siyasal iktidarın düşünce ve ifade özgürlüğüne yönelik kısıtlamaları, özellikle de basın üzerindeki kaygı verici boyutta artan baskı ve kontrolü 2020 yılında da sürmüştür. Türkiye ’de ifade özgürlüğünün kullanımı siyasi, sanatsal, ticari, akademik, dini ve ahlaki hemen her ifade biçimi bakımından sorunlu olmakla birlikte kısıtlama ve ihlaller asli olarak siyasal nitelikli eleştirilere yöneliktir. Siyasal iktidarın icraatlarına yönelik her türlü eleştiri ya da denetleme talebi bastırılmaya çalışılmakta, soruşturma ve dava konusu olmaktadır. Özellikle 2020 yılında Covid-19 salgınına karşı mücadele sırasında alınan önlemleri eksik ve yetersiz bulan, vaka ve ölüm sayılarına dair paylaşılan bilgilerin gerçeği yansıtmadığını düşünen, bu nedenle daha fazla bilgi ve şeffaflık talep eden, eleştiri ve itirazda bulunan pek çok kişi ve kuruluş hakkında soruşturma ve davalar açılmıştır.

2020 de bir önceki yıl gibi toplantı ve gösteri yapma özgürlüğü açısından kısıtlama ve ihlallerin kural, özgürlüklerin kullanımının ise istisna olduğu bir yıl olmuştur. Yıl içinde siyasi parti üyeleri, işçiler, köylüler, öğrenciler, avukatlar, kadınlar, LGBTİQ+ bireyler ve hak savunucuları başta olmak üzere hemen her toplumsal kesimden kişi ve gruplar toplanma ve gösteri yapma özgürlüklerini mülki amirlerin yasakları ve/veya kolluk güçlerinin fiili müdahaleleri sonucunda kullanamamışlardır. Van’da valilikçe art arda alınan eylem ve etkinlik yasaklarının süresinin kesintisiz olarak 1474 güne (4 yıla) varması ya da HDP’lilerin, baro başkanlarının, kadınların ve maden işçilerinin maruz kaldığı zalimane ve utanç verici kolluk şiddeti bu durumun somut örneklerini oluşturmaktadır.

Türkiye’de yurttaşlar, toplu olarak bir araya gelip eyleyemedikleri ve düşüncelerini açıklayamadıkları için örgütlenme özgürlüklerini de kullanamamakta, müşterek geleceklerini şekillendirmek üzere sivil ve kamusal alana örgütlü olarak katılamamaktadırlar. 2020 yılında insan hakları örgütlerinin, dernek, vakıf, emek ve meslek örgütleri ile siyasi partilerin çok sayıda üye ve yöneticisi gözaltına alınmış, tutuklanmış, haklarında açılan davalar ile üzerlerinde baskı oluşturulmaya çalışılmıştır. Belediye eşbaşkanları, belediye meclis üyeleri görevden alınmış, yerlerine kayyım atanmıştır. Dokunulmazlıkları kaldırılan milletvekilleri tutuklanmıştır. Siyasi partilerin ve sivil toplum örgütlerinin binalarına saldırılar olmuştur.

Kürt sorunu, Türkiye’nin demokratikleşmesinin önündeki en temel engellerden bir olarak varlığını korumaktadır. Sorunun barışçıl, demokratik ve adil çözümüne yönelik esas olarak iktidar tarafından içtenlikli, bütünlüklü adımların atılmaması, yanı sıra Ortadoğu’daki gelişmelerin de etkisi ile 7 Haziran 2015 Genel Seçimlerinin hemen ardından başlayan silahlı çatışma ortamı halen sürmekte ve başta yaşam hakkı olmak üzere ağır ve ciddi insan hakları ihlallerine yol açmaktadır.

Hak savunucuları olarak bizler, Kürt sorununun her zaman demokratik, barışçıl ve adil çözümünü savunduk. Bunda ısrarlıyız. O nedenle, çatışmaların hemen şimdi durmasını istiyoruz. Çatışmasızlık ortamının tesisi ile birlikte çatışmasızlık halinin yaşanan olumsuzluklardan da hareketle tahkim edilmiş bir hale getirilerek güçlendirilmesi, izlenmesi ve toplumsal barışın sağlanabilmesi için tüm tarafların içtenlikli, etkin programlar geliştirmesi gerekmektedir.

2020 yılında kadına yönelik erkek şiddetinde maalesef bir gerileme, olumlu denebilecek bir gelişme yaşanmadı. Buna karşın siyasal iktidar, “Türk aile yapısını bozduğu”, “eşcinselliğe yasal zemin hazırladığı” vb. gerekçeler ile kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddeti önleme ve bununla mücadelede temel standartları ve devletlerin bu konudaki yükümlülüklerini belirleyen İstanbul Sözleşmesi’ni hedef haline getirdi. Öte yandan Covid-19 salgının çok sayıda insanı işsiz bırakan ya da eve kapatan şartları, kadınlar için çok daha ağır bir tabloyu beraberinde getirdi. Dünyanın neredeyse bütün ülkelerinde karantina koşulları kadınların cinsel, ekonomik, fiziksel şiddetle çok daha fazla karşılaşması anlamına geldi, Türkiye’de de şiddete ilişkin gözlem raporları benzer bir duruma işaret ediyor. Tüm bunlar İstanbul Sözleşmesi’nin kadınlar için nedenli yaşamsal olduğunu bir kez daha açıkça göstermektedir.

Artık Türkiye toplumunun bir parçası, asli unsuru haline gelen sığınmacı/mülteci/göçmenler, hala her türlü ayrımcılığa ve istismara, nefret söylemine ve ekonomik sömürüye yoğun bir şekilde maruz kalıyorlar. 2020 yılında kolluk güçlerinin, sivil kişilerin ırkçı ve nefret içerikli şiddetine maruz kalan sığınmacı ve mülteciler yaşamlarını yitirdiler. İnsan kaçakçıları tarafından ölüme sürüklendiler. Salgının fiziksel, ruhsal, sosyal ve ekonomik tüm sonuçlarını en ağır bir şekilde yaşayan sığınmacılar/mülteciler/göçmenler, ne yazık ki toplumumuz açısından görünmez kılınan, hatta gözden çıkarılan hayatlar oldular.

Türkiye son kırk yılın en ağır ekonomik krizlerinden birini yaşıyor. Yıllardır uygulanan borçlanmaya dayalı neoliberal ekonomi politikalarının sebep olduğu yoksullaşma, güvencesizleşme ve örgütsüzleşme, OHAL uygulamaları ile daha da derinleşmiş ve süreklilik kazanmıştır. Covid-19 salgını ile birlikte bu tablo daha vahim bir görünüm kazanmıştır. Bugün ülkede hem biyolojik hem de sosyal yaşamını sürdürülebilmesi için salgın koşullarında çalışmak zorunda olan milyonlarca kişi bulunmaktadır. Evlerde kalma şansına sahip olmayan, şantiyelerde, fabrikalarda, marketlerde yeterli önlemlerin alınmadığı koşullarda çalışmak zorunda kalan/bırakılan bu kişilerin maruz kaldığı hak ihlalleri büyük bir çeşitlilik göstermektedir. Bu ihlallerin en başında ise iş cinayetleri gelmektedir. Yıl içinde yaşanan iş cinayetlerinin toplam sayısı içinde, tüm tespit zorluklarına karşın, Covid-19 nedeniyle yaşamını yitiren işçilerin sayısı azımsanmayacak bir orandadır. İşsizlik ve yoksulluk en çok kadınları, çocukları ve mülteci ve sığınmacıları etkilemektedir.

Son söz olarak; kurumlarımızın var oluş nedeni olan, adalet, barış ve demokrasinin tesis edildiği, insan hakları ihlallerinin son bulduğu bir ülke ve dünyaya ulaşmak ideali için dün olduğu gibi bundan sonra da tüm zorluklara ve engellere karşın ihlalleri önlemeye, cezasızlıkla mücadele etmeye ve insan haklarına saygıyı yükseltmeye devam edeceğimizi bir kez daha belirtmek isteriz.
İnsan Haklarıyla İnsandır… Herkes Farklı, Herkes Eşit …
Küresel Salgın ve Olağanüstü Hal Koşullarında İnsan Hakları Nefes Aldırır.

ÇAĞDAŞ HUKUKÇULAR DERNEĞİ İZMİR ŞUBESİ
EGE TUHADFED
HAK İNİSİYATİFİ
HALKLAR ARASI DAYANIŞMA KÖPRÜSÜ DERNEĞİ
İNSAN HAKLARI DERNEĞİ İZMİR ŞUBESİ
İNSAN HAKLARI GÜNDEMİ DERNEĞİ
ÖZGÜRLÜK İÇİN HUKUKÇULAR DERNEĞİ İZMİR ŞUBESİ
TÜRKİYE İNSAN HAKLARI VAKFI İZMİR TEMSİLCİLİĞİ

İzmir Kadın Platformu 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele ve Dayanışma Günü’nde yürüdü, şiddeti, cinayetleri lanetledi, taleplerini haykırdı.

İzmir’de Kıbrıs Şehitleri Caddesi HalkBank önünde buluşan kadınlar, Türkan Saylan Kültür merkezi önüne yürüdü. Kadına yönelik şiddeti, cinayetleri lanetledi, taleplerini haykırdı. Kadınlar “istanbul sözleşmesi’nden vazgeçmeyeceğiz, yaşasın kadın dayanışması, krizin yükü patronlara, kadınlar artık susmayacaklar susmayacaklar susmayacaklar, kadın cinayetleri politiktir” sloganlarını haykırdı. Kadınlar Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde açıklama yaptı.

Açıklama şöyle;

“Dominik’te eşitsizliğe, yoksulluğa, işsizliğe, sömürüye, baskılara ve Trujillo diktatörlüğüne karşı mücadele eden Mirabel kız kardeşlerin, devlet güçlerince tecavüze uğrayarak katledildiği gün olan 25 Kasım’ın üzerinden tam 60 yıl geçti. Mirabel kız kardeşlerin katledilmesine yol açan mücadeleyi dünyanın dört bir yanından kadınlar olarak mücadele ve dayanışma günü olarak sürdürüyoruz. Sürdürüyoruz çünkü hala kadına yönelik şiddet devam ediyor.

Türkiye’de kadınların şiddete uğramadığı, vahşice katledilmediği, evde, işyerlerinde, sokakta şiddet görmediği, çocukların istismara maruz kalmadığı tek bir gün bile yok. Ekonomik kriz, savaş, pandemi ve deprem her yeni gelişmeyle kadına yönelik şiddet katlanarak artıyor.

2020 yılının 10 aylık zaman diliminde en az 256 kadın, cinayet sonucu yaşamını yitirirken, en az 197 kadının ölümü ‘şüpheli’ olarak kabul edildi. Şüpheli olarak kayda geçen ölümlerle beraber 2020 yılının ilk 10 ayında toplam 453 kadın yaşamını yitirdi. Bu süre içerisinde İzmir’de ise 19 kadın cinayeti yaşandı. İpek Er’in, Aleyna Çakır’ın ve Nadira Kadirova’nın katilleri hala sokaklarda ellerini kolları sallayarak geziyor. Biz biliyoruz ki kadın cinayetlerini asıl failli erkek egemen kapitalist sistemdir.

Kadınlar boşanmak istediği, “hayır” dediği, şiddetten kaçmak için kalacak sığınak bulamadığı, aynı erkek için onlarca koruma ve uzaklaştırma kararı alınmasına karşın korunmadığı, erkekler şiddet uyguladıklarında hatta kadınları katlettiklerinde cezasız bırakıldıkları için öldürülüyor. Kadınlar yaşam tarzları, giyim kuşamları, haklarına saygı gösterilmediği için; kazanılmış hakları her gün ama her gün yeniden tartışmaya açıldığı için öldürülüyor. Mülteci ve göçmen kadınlar, uğradıkları ayrımcılık bir yana, dil bilmedikleri için, yasal haklarını arayamadıkları için öldürülüyor. LGBTQ+ bireyleri cinsel yönelimleri yüzünden şiddet görüyor, öldürülüyor. Kadınlara ve çocuklara yönelik işlenen tüm suçlarda her gün karşımıza çıkan adaletsiz yargı kararları bir diğerini aratır hale geliyor. Haksız tahrik indirimleri, iyi hal indirimleri hakim inisiyatifleri failleri cesaretlendiriyor. Kadın cinayetleri artıyor, şiddet vahşileşiyor, bu şiddeti önlemek için devlet nezdinde tek bir somut adım bile atılmıyor.

Tersine, kazanılmış haklarımıza göz dikiliyor. Bu şiddeti önleyecek mekanizmaları oluşturacak İstanbul Sözleşmesi, 6284 sayılı yasa, nafaka hakkı tartışmaya açılıyor.

Kadına yönelik şiddetin karşısında olmak sadece yılın belli günlerinde kadınlara kırmızı bir gül vererek, samimiyetsiz demeçlerle, sözlerle olmaz. O kırmızı güller kız kardeşlerimizin mezarlarına kırmızı bir karanfil olarak dönmektedir. Bu şiddet önlenmek isteniyorsa İstanbul Sözleşmesi, 6284 gibi yasalar etkin olarak uygulanmalıdır.
Bugün İstanbul Sözleşmesi’ni pazarlık konusu haline getirmeye çalışmak, Türkiye’de kadınların en önemli kazanımlarından birini yok saymaya çalışmaktır. Bugün İstanbul Sözleşmesi’ni savunan kadınlara saldırmak yaşamın ta kendisine saldırmak, çocukların özgürlüklerine yani bu ülkenin geleceğine saldırmaktır. Bahsedilen bizim haklarımız, bizim yaşamlarımızdır. Yaşamımızı ve haklarımızı her yerde, her koşulda savunacağız.

Biz kadınlar özgürlük ve eşitlik mücadelesinde en önde yer alıyoruz. Haklarımızı korumak için sokaklara çıktığımızda doğrudan devlet şiddeti karşımıza çıkıyor. Bazı arkadaşlarımızın Las Tesis performansına katıldıkları içi yargılanması hala devam ediyor. Daha birkaç ay önce İstanbul Sözleşmesi’ni savunduğumuz eylemde onlarca arkadaşımız yerlerde sürüklenerek, darp edilerek gözaltına alındı. İmza altına alınan uluslar arası sözleşmeler ve anayasal ve yasal haklarımıza karşın bizi korumayan devlet, yasamıza sahip çıktığımız için bizlere şiddet uyguladı. Şimdi pandemi önlemleri adı altında eylemlerimiz kısıtlanıyor, yasaklanıyor. Ancak bunların hiçbiri biz kadınları mücadeleden geriye düşüremeyecek. Biz kadınlar bugün olduğu gibi mücadele etmeye devam edeceğiz. Buradan tüm İzmirli kadınları mücadeleyi büyütmeye çağırıyoruz.

Ülke ekonomisinde yaşanan krizin yükü en çok biz kadınların omuzlarına yüklenirken, pandemi nedeniyle artan işsizlik ve ev içi bakım yükü yaşamlarımızı katlanılamaz hale getiriyor. Kadınlar ya krizin getirdiği artan işsizlik ve güvencesizlikle, aile içindeki şiddetten uzaklaşacak geçim kaynağı ve gelecek güvencesi olmadığı için erkek şiddetine mahkûm ediliyor ya da aynı işi yapmasına rağmen erkeklerden daha düşük ücret almaya, ucuz iş gücü olarak kayıt dışı güvencesiz, esnek çalışmaya zorlanıyor. Tüm bunlar yaşanırken kadınları daha çok işsizliğe, sigortasızlığa, kayıt dışı ve sendikasız çalışmaya ve ücretsiz izinlere mahkum eden istihdam paketleri açıklanıyor. Patronlara vergi indirimi, teşvik paketlerini açıklayanlar, işçi ve emekçilere “acı reçete” yazıyor, kadınların korunması için kişi başı 3 TL’yi reva görüyor. Vaka ve ölüm sayıları hızla artarken, yüzde 70’i kadın olan sağlık işçi ve emekçilerinin “tükeniyoruz” feryatlarını duymayan iktidar, salgın önlemleri adı altında İşsizlik Fonunu, deprem vergilerini patronların yağmasına açıp, göstermelik kararlara imza atıyor.
Kadınları giderek daha fazla oranda güvencesiz ve niteliksiz işlere mahkûm eden, bakım yüklerini arttıran, şiddeti derinleştiren, kadınları çaresizleştiren bu sömürü düzenini kabul etmiyoruz. Ya açlıktan ya salgından ya da cinayet sonucu ölmek istemiyoruz!

Devlet kadın düşmanı politikalarına günbegün devam ederken, zorunlu eğitimin içini boşaltıp küçük yaştan itibaren çocuklara din üzerinden, toplumsal konumlar, ruhsal biçimlenmeler, erkeğe itaatkar, “ram eden” karakterler kazandırmaya çalışıyor; meslekler üzerinden de cinsiyetçiliği, ayrımcılığı öğretiyor. Ensar ve benzeri, yandaş görüşlü vakıflar devlet eliyle destekleniyor. Müfredatlarda yer alan içeriklerde tacizi normal gören, pedagojik problemlere sebep olabilecek içerikler yerleştiriyorlar. 4+4+4 eğitim sistemiyle çocuklar evliliğe ve ucuz işçiliğe itiliyor. Baskıyla yetişen çocukların geleceği de ucuz işçiliğe; cinsel, psikolojik, ekonomik, fiziksel istismara hapsoluyor. Yıllardır “pempe otobüs” şarlatanlığı ile kadınları belli alanlara hapsetmeye çalışanlar bugün “Kadın üniversitelerini” gündeme getiriyor. Evlerde, işyerlerinde, okullarda, kampüslerde, fabrikalarda bizleri hapsetmeye çalıştığınız karanlığa karşı mücadelemizi büyüteceğiz!
Eğitim alanında dinselleştirme politikalarından vazgeçin, toplumsal cinsiyet eşitliğini, kadın özgürlüğünün önemli dayanaklarından birisi olan laiklik ilkesini esas alan bir eğitim istiyoruz!

30 Ekim’de Ege denizinde meydana gelen depremde alınmayan önlemler, denetimsizlik ve rant uğruna 115 insanı kaybettik. Yüzlerce insan yaralandı, 15 bin kişi evsiz kaldı, binlerce insan yerinden yurdundan oldu. Deprem arkasında büyük bir enkaz, birçok acı ve çözülmesi gereken pek çok problemi bıraktı. Depremden en çok etkilenenler yine kadınlar ve çocuklar oldu. Kadınlar toplumsal rolleri gereği “aileyi toparlama”, “hayatı yeniden kurma”, “çocuğun güvenliğini sağlama” ve tabii ki kendi fiziksel, sosyal ve ekonomik güvenliğini sağlama sorumlulukları altında ezildi. Birçoğu zaten işsiz olan kadınlar, çocuklarını bırakabilecekleri güvenli yerlerin olmaması ve açıklanan yardımların sadece evi yıkılan ve ağır hasarlı olanları kapsadığı için tüm kaygılarıyla beraber evlerine geri dönmek zorunda kaldı. Depreme bir AVM’nin içinde giyinme kabininde yakalanan bir kadın, depremden kaçarken denemek için üzerine giydiği kıyafet üzerinden çıkarılmak istendi. Biz kez daha bu erkek egemen sistemde, biz kadınların canının bir elbise kadar bile değer olmadığını gördük. Öte yandan devletin yapamadığını yaparak, büyük bir dayanışma örneği sergileyen siyasi parti, dernek, oda ve sendikalar ise çadır kentlerden apar topar çıkarıldı. İzmirliler de çadır kentlerde kalmaya devam eden vatandaşlar da bilsin ki dayanışmaya engel olamayacaklar. Olası depremlere karşı uyarılara rağmen, gerekli önlemleri almayan, risk analizi yapmayan, sağlıklı kentleşme için gerekli adımları atmayan yerel mülki amirlikten merkezi idareye kadar sorumlu herkesin hesap vermesini istiyoruz. Toplanan deprem vergilerinin nerelere harcandığını açıklayın. Deprem mağduru İzmirlilerin tüm kayıplarını derhal karşılayın.. Okulları, iş yerlerini ve devlet kurumlarına ait binaları denetleyin. Biz biliyoruz ki deprem öldürmüyor sizin kar hırsınız öldürüyor. Tıpkı depremde yıkılan binalar gibi AKP’nin iktidar, sermayenin kar hırsı yüzünden ülke, tepemize çöken bir enkaz yığını. Biz kadınlar bu enkazı kaldırıp, yerine eşit, özgür, insanca yaşayacağımız bir dünya kuracağız. Yaşasın örgütlü mücadele, yaşasın kadın dayanışması!
İzmir Kadın Platformu”

İzmir Kadın Platformu aşağıdaki talepleri de dile getirdi.

 İstanbul Sözleşmesi’nin iptali şiddetin önünü açmaktır: Sözleşme uygulansın!
 İyi hal indirimi kaldırılsın!
 Denetimli serbestlik uygulamasından kadınlara karşı suç işlemiş olanların faydalanması engellensin!
 Kadınların korunmasının önündeki tüm bürokratik ve fiili engeller kaldırılsın!
 Yeterli sayıda ve kadınların yönetiminde olan, kamu tarafından finanse edilen kadın sığınma evi açılsın!
 Korunma ve sığınma talep edenler öncelikli olmak üzere her kadına iş ve sosyal güvence sağlansın!

 Kadına yönelik her türlü şiddeti önleyen ve kadınları koruyan yasal düzenlemeler acilen yapılsın!
 İşyerinde şiddeti, ayrımcılığı ve mobbingi önleyen düzenlemeler yapılsın!
 Kadın istihdamında tek seçenekmiş gibi sunulan esnek-güvencesiz-kayıt dışı ve taşeron çalıştırmaya, kiralık
işçilik uygulamasına son verilsin!
 Bütçede, eğitimde ve her türlü yasa ve uygulamada toplumsal cinsiyet eşitliği esas alınsın!
 7/24 açık, ana dilde hizmet veren kreşler açılsın, kadın veya erkek olduğuna bakılmaksızın en az 50 çalışanın
bulunduğu iş yerlerinde gündüz bakım evi ve kreşler açılsın!
 Eşit işe eşit ücret sağlansın!
 Kadınlar için daha fazla yoksulluk, şiddet, göç ve ayrımcılık anlamına gelen savaş politikaları son bulsun. Eşit
ve özgür biçimde bir arada yaşamın sağlanacağı demokratik koşulların oluşması sağlansın,
 KHK’ler iptal edilerek haksız hukuksuz yere işten çıkarılan tüm emekçiler görevlerine iade edilsin!

İZMİR TABİP ODASI, “SALGIN YAYILIYOR! “TOPLUMSAL HAREKETLİLİK” DERHAL EN ETKİN BİÇİMDE KISITLANMALIDIR!”

İzmir Tabip Odası Yönetim Kurulu, 17 Kasım 2020 tarihinde İzmir Tabip Odası konferans salonunda basın açıklaması yaptı.
Basın açıklaması, 16 Kasım da Urla’da Covid-19 nedeniyle yaşamını yitiren Dr. Cengiz Çil’in anısına 1 dakikalık saygı duruşu ile başladı..
Basın açıklamasını İzmir Tabip Odası Başkanı Lütfi Çamlı okudu.
Açıklama şöyle;
“COVID-19 pandemisi sadece 3 hafta gibi kısa bir süre içerisinde küresel olgu sayısının 40 milyondan 50 milyona ulaşan seyriyle dünyada yakıcılığını sürdürmektedir. Türkiye’de ise ilk vakayı takiben hızla yükselip pik yaptığı Mart-Nisan 2020 dönemine göre bugün çok daha fazla zor ve yaşantımızı tehdit eden bir döneme girmiş bulunuyoruz. Bilindiği gibi İzmir çok daha özel bir zorluğu da yaşamaktadır: Kısa süre önce yaşadığımız deprem salgına “eklenmiştir”. Resmi makamlarca deprem’i izleyen 10. günde olgu sayısının depremin başladığı güne göre iki katına çıktığı açıklanmıştır. Bu durum doğru karar verme, doğru yöntem uygulamanın önemini çok daha yaşamsal yapmaktadır. Ancak en az bunlar kadar önemli olan bir şey de zamanlamadır, vakti geçmiş ve uygulanmamış kararların bir değeri olmayacaktır. Bilinmektedir ki bugün atılan adımların sonucunu 2-3 hafta sonra görmeye başlayacağız. O nedenle bu basın açıklamamızın halkımız kadar karar verme ve uygulama sorumluluğu taşıyanlarca da ön yargısız olarak değerlendirilmesini diliyoruz.

İlk adım bugünkü tabloya yönelik gerçeği yansıtan bir tanıda bulunmaktır. Bu açıklamayı rakamlara/tablolara boğmak istemiyoruz ve diyoruz ki Sağlık Bakanlığı’nın güvenilirliği kamuoyunca tartışılan verilerinin bile gösterdiği gerçek şudur:
• Salgın şu anda bütün Türkiye’ye yayılmış ve kontrolden çıkmıştır.
• Sağlık Bakanlığı’nın pandemi sürecini şeffaf bir biçimde yönetmemesi yüzünden gerçek olgu ve ölüm sayıları konusunda yeterli bilgimiz yoktur.
• Ancak bilim insanlarının saha gözlemleri ve çeşitli kaynaklara dayanarak yaptığı epidemiyolojik tahminler, bugünlerde salgın eğrisinin ilk tepe noktasına ulaştığı Nisan ayına benzer ve belki de daha fazla olgu sayısıyla karşı karşıya olduğumuzu göstermektedir.
• Entübe edilen hasta ve ağır hasta sayısındaki artış özellikle Ekim ayının üçüncü haftasından sonra gözlenen yükselme eğilimi endişe vericidir.

Ölüm sayılarındaki artış da endişe vermektedir. Sağlık Bakanlığı’nın bildirimlerine göre COVID-19 hastalığına bağlı olarak kayıtlara geçen ölümler Ekim’in ikinci haftasından sonra artış eğilimine girmiştir.

Geldiğimiz noktada İzmir’de günlük test pozitiflik oranları duyumlarımıza göre % 30 lar düzeyine ulaşmıştır. 3000-3500 kişide test pozitif saptanabilmektedir. Ambulanslar olguları taşımakta zorlanmaktadır. Hastanelerde mevcut servisler, yoğun bakımlar yetmiyor, yeni COVID19 servisleri ve yoğun bakımlar açılıyor. Serviste ya da yoğun bakımda yatması gereken birçok hasta acillerde ya da servislerde bekletilip yatırılacakları yatakların “boşalması” bekleniyor. Sadece COVID-19 hastaları değil, diğer hastalar da servis, yatak, yoğun bakım sıkıntısı yüzünden kamusal sağlık hizmetine ulaşmakta güçlük çekiyor. Hızlı tanı ve tedavinin hayati önem taşıdığı birçok hastalığın taraması yapılamıyor. İlçe Sağlık Müdürlükleri’nin ve TSM’lerin üzerine yıkılmış olan filyasyon çalışmalarında olgulara yetişilemiyor. Günlerce ilacına ulaşamayan hastaların sayısı giderek artıyor. Hastalara oldukça özellikli ve yan etkileri olan ilaçların dağıtımda ciddi sorunlar yaşanmaktadır. Aile hekimleri de isyan halinde. Giderek artan sayıda pozitif ve temaslı olgu izlemine yetişemiyorlar. Kısacası İzmir’de de salgının kontrolden çıktığını söyleyebiliriz.

Veriler en fazla bulaşın ev içi, çalışma ortamı ve toplu ulaşımdan olduğunu göstermektedir.

Öte yandan şehrimizde günlük hayat olağan akışında seyretmekte, insanlar sokaklarda, toplu yerlerde, alışveriş merkezlerinde, kafe ve restoranlarda, kıraathanelerde fiziksel mesafe kuralına yeterince uymadan, maskesiz ya da uygunsuz takılmış maskelerle dolaşabilmektedir. Toplu taşımalarda özellikle işe gidiş dönüş saatlerinde yoğun sıkışıklıklarla devam etmektedir. Okullar açıldı, açılmayan sınıfların da açılması düşünülmektedir.

Salgının kontrolden çıktığı bir dönemde artık maske, mesafe, hijyen’ demenin bu sorunu çözmediğini anlamalıyız. Salgınla mücadelenin sorumluluğu yalnızca yurttaşa, bireye indirgeyerek bu sorunla baş edilemez. Sağlık sistemimizin yanıt verme kapasitesini çok zorlayan bir noktadayız. Salgının böyle devam etmesi, hasta sayılarının böyle artması durumunda hiçbir sağlık sisteminin yeterli olamayacağı, çökeceği göz önüne alınmalıdır.

Bu amaçla:
1) Genelde Türkiye, özel olarak İzmir’e ait tüm veriler kamuoyu ile şeffaf ve ayrıntılı biçimde paylaşılmalıdır. İl Umumi Hıfzıssıhha Kurulları etkinleştirilmeli ve Tabip Odaları bu kurula dahil edilmelidirler

2) Bu verilerin ışığında olgu artışını engellemeye yönelik epidemiyolojik çalışmalarla gerekli tedbirler bir an önce alınmalı ve ilk adım olarak “toplumsal hareketlilik” derhal en etkin biçimde kısıtlanmalıdır. Sahadan alınan verilerin ışığında yapılacak kısıtlama temel, zorunlu ve acil hizmet üreten sektörler dışında çalışma hayatının durdurulması da olmak üzere virüsün yayılmasını azaltacak gerekli bütün önlemler hızla hayata geçirilmelidir. Alınacak önlemler en fazla zarar gören ve görecek dezavantajlı kesimlerin (çalışanlar/dar gelirli, işsiz, yoksullar, kadınlar, çocuklar, engelliler, 65 yaş üstü, sığınmacılar …vd) ekonomik ve sosyal olarak olumsuz etkilenmelerden korunmasını sağlayacak ekonomik ve sosyal destek mekanizmalarının oluşturulmasıyla birlikte/eş zamanlı yürürlüğe konmalı ve denetlenmelidir.

3) Salgın mücadelesinde koruyucu sağlık hizmetleri güçlendirilmeli, birinci basamak sağlık hizmetlerinin etkinliğini artıracak şekilde organizasyonu gerçekleştirilmelidir. Filyasyon çalışmaları epidemiyoloji bilimi ışında gerçekleştirilmelidir. Bu mücadelede kamunun diğer kaynaklarının da (araç, personel) etkin kullanımı sağlanmalıdır.

4) Salgınla mücadele edebilmek için daha çok merkezde, daha çok sayıda test yapılmalı; pozitif vakaların erken tanınması, etkin biçimde izole edilmesi, temaslıların karantinaya alınması sağlanmalıdır.

5) Hastanede tedavisi gerekmeyen kişilerin izolasyon ve takibi için kullanıma uygun kamu pansiyon, yurt vb. ortamlar ayarlanmalı, bu konuda yerel yönetimlerle iş birliğine gidilmeli, hane içi yayılımın önüne geçilmelidir.

6) Salgın ile mücadelede tüm olanaklar toplum sağlığı yararına kullanılmalı, kamu sağlık kurumlarının ihtiyaca cevap veremediği her durumda özel hastaneler Sağlık Bakanlığı’nın kontrolüne geçirilmeli, yurttaşların sağlık hizmetlerine erişimi istisnasız ve ön koşulsuz bütünüyle parasız olmalıdır.

7) COVID-19 dışı hastaların aylardır ertelemek zorunda kaldıkları sağlık sorunları ve bu konuda yaşanan sorunlar dikkate alınarak “pandemi dışı hastaneler” belirlenmeli, pandemi dışı sağlık sorunları için başvurulabilecek güvenli alanlar yaratılmalıdır.

8) Sağlık çalışanları yorgundur. Salgın ile en önde, özveri ile mücadele eden sağlık çalışanlarını korumayı öncelemeyen hiçbir ülke salgınla baş edemez. Salgının başından beri yöneticiler tarafından yapılan eşit ve adil olmayan görev dağılımı, eşitsiz ek ödemeler, sosyal ve ekonomik kısıtlılıkların yanında bir de hergün meslektaşlarının ölümüyle moral ve motivasyonu bozulan sağlık çalışanları tükenmiştir. Nitelikli ve yeterli koruyucu ekipmana ulaşmakta zorlanan, gelecek kaygısı taşıyan sağlık çalışanları büyük sıkıntılar yaşamalarına karşın özveri ile çalışmaktadır. Sağlık çalışanlarının çalışma koşulları ve özlük hakları hızla düzeltilmelidir. Pandemide en az 10 kat daha yüksek bulaş riski taşıyan, hastalanan ve şimdiye kadar 160’ a yakın kayıp veren sağlık çalışanlarının desteklenmesi ve bu olayın “meslek hastalığı” olarak yasalarda yer alması sağlanmalıdır

İzmir Tabip Odası olarak hem hekim hem yurttaş kimliğimizle, toplum sağlığını en yüksek “ulusal çıkar” ve insani değer olarak görüyoruz. Nihayetinde acilen aklın ve bilimin ışığında açık, şeffaf, güvenilir, toplumun bütün kesimlerinin katılımına açık, salgın mücadelesini bütüncül olarak ele alan yeni bir salgın politikası oluşturulmasını, geciktirilmemesi gereken, ertelenemez bir görev olarak tespit ediyoruz ve yetkilileri ivedi olarak önlem almaya, sorumluluklarına uygun adımlar atmaya, başta siyasi partiler, milletvekilleri olmak üzere bütün İzmir örgütlü yapılarını (meslek örgütü, sendika, dernek vb) yetkililer üzerinde basınç oluşturmaya, girişimde bulunmaya, çağırıyoruz”