İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri; İfade özgürlüğü, temel hak ve özgürlükler yasaklanamaz.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri Yürütme Kurulu  (DİSK,  KESK, TMMOB, İzmir Tabip Odası ve İzmir Barosu)  İzmir Valiliği’nin temel hak ve özgürlükleri yasaklama kararına karşı İzmir Barosu konferans salonunda açıklama yaptı.

Açıklama şöyle

“İzmir Valiliği tarafından 26 Mayıs tarihinde il sınırları içinde tüm toplantı ve gösteriler bir kez daha yasaklanmıştır. Açıklamada valilik ve kaymakamlıklar tarafından uygun görülecek etkinliklerin bu yasağın kapsamı dışında kaldığı görülmektedir.

İl genelinde açık ve kapalı miting ile toplantılar, gösteri yürüyüşleri, basın açıklamaları, imza kampanyaları, broşür dağıtma, anma töreni gibi etkinliklerin tamamı 1 Haziran tarihine kadar yasaklanmış bulunmaktadır.

Söz konusu yasağın Anayasamızın 34. Maddesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi başta olmak üzere ülkemizin tarafı olduğu uluslararası sözleşmelerde yer alan toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkına aykırı olduğu açıktır.

Barışçıl toplantı ve gösteri hakkının kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir
toplum içinde ulusal güvenliğin, kamu güvenliğinin korunması,
kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için
gerekli olanlar dışındaki sınırlamalara tabi tutulamaz.

Bugün İzmir Valiliği tarafından açıklanmış bulunan yasağın söz konusu istisnalar dahilinde olduğunu söylemek mümkün değildir. Çünkü, valilik açıklamasından da açıkça görüleceği üzere yasağa her ne kadar Kovid salgını bahane gösterilmiş olsa da söz konusu kararda seçilmiş gruplara keyfi şekilde uygulanan yaptırımlar söz konusudur.

İzmir Valiliği kararına göre ekonomiyle ilgili toplantılar yapılabilmekte, spor faaliyetleri devam etmekte, ticari toplantılara izin verilmektedir. Buna karşın basın açıklaması, miting ve oturma eylemi gibi muhalefetin sesini duyurma araçları olan etkinlikler tümüyle yasak kapsamında bulunmaktadır.

Söz konusu yasağın yasayla düzenlendiği şekilde, demokratik bir toplumun gereği olarak sağlığı korumak amacıyla getirildiğini söylemek mümkün değildir. İzmir Valiliğinin yasağı, toplumun bir kısmını söz söylemekten alıkoyan, anayasa ve uluslararası sözleşmelerde yer alan istisnai halleri kötüye kullanan, evrensel kurallara aykırı ve keyfi bir yasaktır.

Bu yasağın temel hak ve özgürlüklerin sürekli surette sınırlandırıldığı, halkın söz söyleme hakkının tamamen ortadan kaldırıldığı bir ülke tahayyülünde olanların kendi zihinlerindeki karanlık ülkeyi yaratmak için ortaya konulduğunu biliyoruz. Pandemiyi bahane göstererek alkolü yasaklayanlar, barışçıl gösterileri engelleyenler, yaş gruplarına özel sokağa çıkma yasakları ilan edenler bir taraftan fabrikalarda yüzlerce insanı bir arada çalıştıran, otobüsleri tıka basa dolduran, lebaleb kongreler yapılmasına izin verenlerdir.

İşçiye ve emekçiye reva görülen pandemi cezaları orta yerdeyken aynı cezaları AKP kongrelerine uygulayamayanların salgınla mücadele ettikleri iddiası safsatadan ibarettir.
Mafya siyaset ilişkilerinin orta yere döküldüğü, yurttaşların maruz bırakıldıkları açlığa isyan ettiği günlerde İzmir Valiliğinin aldığı kararın yurttaşların sesini kısmak için alındığının farkındayız. Bu haksız, hukuksuz, taraflı ve ayrımcı kararı kabul etmiyoruz. Anayasal haklarımıza sahip çıkmaya dün olduğu gibi bugün de devam edeceğiz.

Kamuoyuna saygılarımızla duyururuz.”

İstanbul Sözleşmesinden Vazgeçmiyoruz İzmir Kampanya Grubu 4. nöbetini gerçekleştirdi.

İzmir Kampanya Grubu “İstanbul Sözleşmesinden Vaz geçmiyoruz” talebiyle  nöbet eylemini Alsancak Türkan Saylan Kültür merkezi önünde gerçekleştirdi. Saat 18.30 da başlayan nöbet eyleminde kampanya grubu adına yapılan konuşmalarda erkek egemen sistem içinde şiddet kullanan erkeğin devlet mekanizmalarınca korunduğu, cezasız kaldığı, bunun kadın cinayetlerinin devamına yol açtığı belirtildi.

Her gün en az bir kadının, bazen birkaç kadının katledildiği ülkemizde, İstanbul Sözleşmesi’nin şiddet gören tüm bireyleri koruyan hukuk şemsiyesi işlevi gördüğü belirtilen konuşmalarda, nöbete katılanlar, bir gecede, bir tek kişinin tasarrufuyla bu sözleşmeden çekilmeyi kabul etmeyeceklerini belirttiler.

Katledilen kadınların isimleri okunduğunda “katledilen kadınlar isyanımızdır” sloganı atan grup katılımcıları kadın katliamlarının da trans cinayetlerinin de politik olduğunu haykırdılar.

Dördüncü nöbet olan etkinlikte , Arzu Odabaş ve Edibe Göçer’in cinayet ve yaşam öykülerine de yer verildi.

Kadınların Öykülerinin  anlatılması  aralarında “Erkek Adalet Değil Gerçek Adalet”, “Yaşamak İstiyoruz”, “İstanbul Sözleşmesinden Vaz geçmiyoruz”, “Kadın Cinayetleri Politiktir”, “Yaşasın Kadın Dayanışması”, “Erkek vuruyor, Devlet Koruyor”,  “Gelsin Baba Gelsin koca,  Gelsin Devlet ,  Gelsin Cop,  İnadına İsyan İnadına isyan, İnadına Özgürlük” , “Dünya Yeriden Oynar Kadınlar Özgür Olsa” sloganlarını  atarak, Sözleşmeye kararlılıkla sahip çıkacaklarını ifade ettiler  Etkinlikte okunan  Arzu Odabaş’ın  öyküsü şöyle;

“Arzu Odabaş  (C.T 25.02.2011)

Ben Arzu Odabaş, yaşasaydım 53 yaşında olacaktım bugün. Çocuklarımın en küçüğü 21, en büyüğü 32 olacaktı. Hayatım, gelecek zamanın hikayesi ile biten fiillere asılı kaldı.

19 yaşındaydım Mustafa ile evlendiğimde,  ilk çocuğumu doğurduğumda ise 21. Yedi yaş büyüktü benden Mustafa, gemilerde çalışırdı makinist olarak. Huysuz, sinirli, aksi adamın tekiydi. Tam 24 yıl katlandım ona. 4 çocuk doğurdum, dört çocuk, bir arzu ve sayısız dert büyüttüm o 24 yılda.

Bundan 5 yıl önce, bundan dediğim ben katledilmeden önce yani, boşanma davası açtım çünkü  Mustafa dayanılacak gibi değildi artık. Hakaretinden, küfüründen, tehditlerinden içim, dayağından etim çürümüştü. Kötülerin hadsiz, iyilerin sessiz kaldığı korkunç bir hikayede büyüyordu çocuklarım. Mutlu olmak başkalarının işiydi sanki, zalim bir Mustafa düşmüştü bizim payımıza. Kurtulduk, kurtuluyoruz derken, Mustafa boşanmaktan vazgeçti, kaldığımız yerden devam ettik o berbat hikayeye. Biraz zaman geçti üzerinden, baktım olmayacak, tekrar boşanma davası açtım. Çünkü Mustafa’ya katlanmak, kendimden vazgeçmekti, Mustafa’ya katlanmak şiddetin ortasında çocuk büyütmekti, aşağılanmak, ezilmek, sömürülmek, dövülmekti Mustafa’ya katlanmak. Katlanamıyordum. Bu kez de uzak yakın akrabalar, aileler, analar, babalar girdi araya. “Yuvanı yıkma dediler, aileni bozma” dediler. Onlara hiç söylemedim ama o yuva çoktan yıkılmıştı benim başıma, o aile psikolojimi bozmuştu, kimsenin umurunda değildi bunlar, herkes kendi rahatına zeval gelmesin istiyordu. Dedim ya, uğraşmak zordu Mustafa’yla. Değil aynı evde yaşamak, aynı kaldırımda denk gelmek bile istemezdiniz.

Oluru yoktu, artık katlanamıyordum. Katlana katlana küçücük kalmıştım çünkü, aynada kendimi göremiyordum.  aldım çocuklarımı, evi  terk ettim. Dayak yemeden ve hakarete uğramadan yaşamak için kimseden izin alacak değildim; ne aileden ne devletten. Bir süre sakinledi hayatımız, babam Ümraniye’den ev aldı bize, demek anlamıştı sonunda içinde yaşadığım cehennemi, demek artık yanık et kokuyordu her yanım.

Evimiz vardı, çalışıp bakabilirdim çocuklarıma, ne biz kimseye yük olurduk böylece ne de hayat bize. Anaokullarında çalıştım, işyerlerinde, ofislerde. Yemek yapıyordum. fırsat buldukça temizliğe gidiyordum. Kimseye muhtaç değildik. Kimseye boyun eğmiyorduk. Kurbanın kurtarıcıya dönüştüğü bir hikayede mutlu bile sayılırdık, yalan yok.

Uzun sürmedi tabi, Mustafa çıktı geldi, işe gidip gelirken takip etmeye başladı beni, yine başladı hakaretleri, küfürler, en sonunda silah çekti, yaşatmam seni dedi bana. Zulümsüz bir hayat kurmamızı istemiyordu, kölesini kaybeden bir efendi gibi. Hadi kendimi geçtim, çocuklarının bile mutlu olmasını istemiyordu Mustafa.

O zaman doğruca polise gittim, şikayetçi oldum, Şikayet konusu ‘Silahla tehdit, hakaret ve şiddet’ yazan bir kağıda imza attım, suç duyurusuna bulundum. Devlete şikayet etmiştim artık Mustafa’yı. Ben uğraşamıyordum, ben hakkından gelemiyorum, ben böyle bir hayat istemiyordum. İstediğim gibisini de kurmuştum çok şükür, Mustafa gölge etmesin, ederse de devlet kolundan tutup onu güneşimden çeksin istiyordum.

Önce 9 ay hapis cezası aldı Mustafa, kararı duyunca az da olsa rahata ereriz gibi geldi ama hemen para hapis cezasını hemen paraya  çeviriverdi mahkeme; “ ne kadar safsın kızım Arzu” dedim hatta kendime, devlet Mustafaların devleti, arzulara rahat verir mi?  Vermedi, bir türlü boşanamadık mesela, onca dayak, onca şiddet, onca işkence o çok sağlam aileyi devirmeye bir türlü yetmedi. Hala, her davada ölüm tehditleri savurmaya devam ediyordu Mustafa, biz yine de kaldığımız yerden, kaldığımız kadar devam ediyorduk yaşamaya.

Yağmurlu gecenin rüzgarlı sabahıydı o gün. Her detayını çok iyi hatırlıyorum, Fırtına uyarısı yapmıştı bir adam televizyonda, arkasında her yerinden oklar geçen bir harita, 8 derece demişti sıcaklık için, Emirhan’a bakmıştım, acaba üstü biraz ince miydi?

Evden çıktık, çocuğu okula bıraktım, öptüm, sarıldım ayrılırken, çıkışta gelir alır dedim, yalan söylediğimi bilmeden. O gün bir şarjör kurşunla öldürdü beni mustafa. Öldürdü ve koşarak kaçmaya başladı, beni hastaneye kaldırdılar boş bir umutla. Artık çarem yoktu, doktorlar ne yaparsa yapsın ölecektim. defalarca karakola gittiğimde, şikayet ettiğimde, dava açtığımda vardı mesela çarem, çare olan olmamıştı ama.

Ben Arzu Odabaş, boşanmak istediğim Mustafa Odabaş tarafından 25 Şubat 2011 de Kısıklı’da, sokak ortasında katledildim. Hava 8 dereceydi o gün, Emirhan’ın üstü biraz ince gibiydi, onu okuldan kim aldı bilmiyorum.

Yaşasaydım ben alırdım. Yaşasaydım,  “Yılların birikimi vardı içimde. Karşıma çıktı. Küfür etti. Zaten çocuklarımı da göremiyordum. O sinirle vurdum” diyen Mustafa’ya gözlerimden belli olan bir mide bulantısıyla bakar, yalancı derdim. Yaşasaydım, ama İstanbul’da ama burada,  şimdi sizin aranızda olurdum, erkek adalet değil gerçek adalet diye bağırırdım  kız kardeşlerim, dostlarım.

Yaşasaydım, hayatım Mustafalardan ve Mustafaların devletinden değerlidir derdim.

Ben  Arzu Odabaş, bir erkek tarafından katledildim, unutmayın beni “

“Ben Edibe Göçer

“MERSİN’in Tarsus İlçesi’nde, 47 yaşındaki Mustafa Göçer, tarlada çalışıp aile bütçesine katkıda bulunmak isteyen eşi Edibe Göçer’i ve  ile annesini korumak için araya giren oğlu Remzi Göçer’i tabancayla vurarak öldürdü.”

Böyle yazdı bizi gazeteler. Yine böyle bir mayıs ayıydı, sıcak inmemişti henüz, neredeyse sabah seriniydi sokak. 39 Yaşındaydım öldürüldüğümde; öyle o mayıs gibi güzel, yaz gibi sıcak. Oğlum Remzi 16’ydı henüz; tıpkı o sabah gibi taze. Yaşatmadı Mustafa bizi, bir günü, bir mevsimi, bir ömrü çok gördü.

Tarımda çalışırdık Mustafa’yla. Meyveye giderdik daha çok. Muza limona, çileğe bademe… ne denk gelirse ona koşardık. Zordu hayat, hayat hep zordur zaten.  4 çocuğumuz vardı, 4 aç ağız, 4 boş mide, 4 hayat vardı doyurulması gereken, çalışmayıp ne yapacaktım?

Tarladan tarlaya gitmekle, mevsimden mevsime biçmekle geçti ömrümüz, benim ömrüm yarıda kalacakmış, Remzi’mim ki başlamadan bitecekmiş meğer, bilemedim.

Bir kamyon alalım demişti Mustafa, tarlaya işçi götürüm, eve ekmek getiririm, nefesimizi daha geniş alırız demişti,  doğruydu da dediği. Mersin’in sıcağından değilse de ateş pahası hayattan dardı nefesimiz. Sonunda aldık kamyonu. Aldık ama kamyon bizim değil hala, kasası ağzınla bir borç dolu. Çalışacağız da ödeyeceğiz de borcu bitecek de, kazandığımız bize kalacak da ancak öyle genişleyecek nefesimiz. Benimki hepten daralacakmış, bilemedim, Remzi’min ciğerleri tazecikken solacakmış meğer.

Mustafa tutturdu, sen tarlada çalışma Edibe. E ben nerede çalışayım Mustafa? işten iş beğenmiyorum sanki. Yok dedi  Mustafa, sen hiç çalışma. Olmaz dedim. Çocuklar var, her akşam 6 boş tabak var masada, her sabah yine aynı boş tabaklar. Okulları var, kıyafetleri var, kimine kitap, kimine ayakkabı, kimine oyuncak, kimine harçlık lazım ve hepsi de aynı anda lazım. Aldığımız bir kamyon, onun da kasası ağzıyla bir borç. Mümkün değil dedim Mustafa’ya. Bugüne kadar nasıl çalıştıysam, nasıl topraktan çıkardıysam ekmeğimi, o dört çocuğu şöyle tam tam doyuramasam da nasıl bütün bütün aç bırakmadıysam, yine öyle Mustafa dedim, hiç olmazsa borç azalana kadar çalışırım. Olmaz dedi Mustafa. Olmaz deyip susmadı tabi;  kavga kıyamet, tufan evin içi. Dinledim, dinledim, dinledim ve kendime hak verdim. Bir işçi taşımayla mümkünü yok olmazdı. Kamyon kendi borcunu ödese biz ne yiyecektik, bizim karnımız doysa, kamyona ne kalacaktı?

O sabah, yine uyandım sabahın köründe, güneş bile benden sonra açardı gözünü, hazırlandım tarlaya gitmek için. Nereye, dedi Mustafa. Tarladan başka gittiğim bir yer vardı sanki, işe dedim, tarlaya. Hiç unutmam yeni dünya mevsimiydi, umuda benzer bir şey gelirdi içime yeni dünya ağaçlarını görünce. Ne güzeldi adı yeni dünyanın; boşa değilmiş meğer onu sevmem, bizim meyveden başka yeni dünyamız olamayacakmış.

Söz vermiştin, gitmeyecektin dedi. Gitmeden olmaz dedim, çalışmadan olmaz. Parasız olmaz. Söz verdin, dedi yine sustum. Söz verdiğim de yoktu. Bağıra çağıra kavga etmiş, söz vereceksin tamam mı diye üzerime yürümüştü son kavgada, ben de o darlanmayla tamam deyivermiştim. Hem  neden çalışmayacaktım? Bu beden, bu karar, bu hayat benim değil miydi? Neden Mustafa’nın içi rahat etsin diye açlığa razı olacaktım?

Bak Mustafa dedim, ben çalışmazsam olmaz, sırf işçi taşımayla olmaz, beraber çalışmamız lazım, sırf seninle olmaz. Sinire kesti Mustafa, bağırış, hakaret, küfür, kavga kıyamet. O seslere uyandı Remzi, yapma etme dedi babasına, öyle boşlukta yok olup gitti sesi, kendi öfkesini kusmaktan oğlunu duymadı bile Mustafa. Çıkayım da gideyim dedim. Siniri diner akşama, oturur konuşuruz tekrar, bir çaresini buluruz dedim, Yanılmışım. O gün bize akşam olmayacakmış meğer. Biz Remzi’mle, hep o sabahın içinde sonsuza kadar kalacakmışız ana oğul.

Önce ben çıktım evden, ardımdan Remzi geldi. Mustafa yoktu ardımızda, galiba elini tuttum Remzi’nin, tutmamla bırakmam bir oldu, ayak seslerini duyduk önce, dönüp baktık, elinde silahı bize doğru geliyordu Mustafa. Silahını bana doğrulttu, öylece bakakalmışım, insanın çocuğuna sahip çıkması suçtu demek, çalışmak suçtu, kendi emeğine kendi karar vermesi suçtu. Remzi girdi araya, bağırışlar duydum. Sen çekil oğlum dedi Mustafa, çekilmedi Remzi, bir an bile tereddüt etmeden kendini siper etti bana. Kurşunlar yağdı bedenine, koşsam sarsam oğlumu, kanını avuç avuç geri koysam, yüzüne baksam, kalk deyiversem Remzi’ye, geçti gitti hadi kalk, Yeni Dünya’ya gidelim desem… diyemedim. kalan kurşunu bana boca etti Mustafa, Remzi’nin yanına düştüm, yeni dünyalar ağaçta kaldı.

Ben Edibe Göçer, Beni Mustafa Göçer öldürdü. Beni erkekliği her şeyden üstte gören bu düzen öldürdü. Beni kadına söz hakkı tanımayan bu devlet, çalışmasına izin vermeyen bu erkeklik öldürdü. Karşı çıkınca öfkeli,  kurşunlarken cesaretli, iş hesabını vermeye  gelince korkak, bu kırılgan erkeklik öldürdü beni.

“MERSİN’in Tarsus İlçesi’nde 47 yaşındaki Mustafa Göçer, tarlada çalışıp aile bütçesine katkıda bulunmak isteyen eşi Edibe Göçer’i ve  ile annesini korumak için araya giren oğlu Remzi Göçer’i tabancayla vurarak öldürdü.”

Bizi böyle yazdı gazeteler iç sayfalarına, 14 mayıs’tı. Dünya Çiftçiler günü kutlu olsun diye tarla resimleri koydular ilk sayfalarına. Ben Edibe Göçer,  unutmayın beni.”

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri; İsrail ile bütün siyasi, askeri ve ticari ilişkiler kesilsin!

İsrail’in Filistin’de  yerleşim bölgelerine  saldırganlığının bombalarla devam ettiği çocukların, kadınların, yaşlıların ve erkeklerin  yaşamlarını yitirdiği katliamların ivmesinin her geçen gün arttığı  günlerde,  İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri  İsrail Siyonizmini , destekçisi ve  işbirlikçisi ABD emperyalizmini  lanetlemek için sokağa çıktı.  HDP  Milletvekili  Musa Piroğlu’da  eyleme katıldı. Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde toplanan   kitleyi  polis abluka altına aldı.  Katılımcılar “Emperyalistler yenilecek direnen halklar kazanacak”,  ” Yaşasın halkların kardeşliği”,  “Filistin halkı yalnız değildir”,  “Katil İsrail işbirlikçi ABD, Katil İsrail işbirlikçi AKP”,  “kahrolsun İsrail Siyonizmi”,  “Kahrolsun emperyalizm, yaşasın özgür Filistin”,  “Denizlerin yolunda Filistinin yanında”, “Deniz Yusuf Hüseyin sürüyor mücadelemiz” sloganlarını haykırdı.. Açıklamayı Disk Ege Bölge temsilcisi Memiş Sarı yaptı.

Açıklama şöyle;

“15 Mayıs 1948 Filistinliler için “Büyük Felaket”in başladığı gündür. Filistinliler’in deyimiyle “Nekbe”, zulmün, baskının, şiddetin, katliamların, işgalin, sürgünün, topraksızlaştırmanın, etnik temizliğin başladığı gün olarak tarihe geçmiştir… Nekbe’nin bu sene 73’üncü yıldönümü…

Filistin halkına yönelik suçların sistemli olarak işlenmeye başladığı günün yıl dönümünde İsrail’in yeni saldırıları, Filistin’e yeni acılar, yeni katliamlar, yeni işgaller getirdi.

Mescid-i Aksa’ya ve Kudüs’ün Şeyh Cerrah mahallesine yönelik İsrail saldırılarının sonucu olarak Filistin bir kez daha dünyanın gündeminde. İşgalciler Filistin halkının evlerine el koymaya çalışıyor, demografiyi değiştirme girişimlerini sürdürüyor. Dini ve ulusal simgelere yönelik utanmazca saldırılar devam ediyor. Sadece askeri güçler değil sivil yerleşimciler de Filistin halkına karşı saldırılarını sürdürüyor. Siviller öldürülüyor, Nekbe devam ediyor, ama onurlu Filistin direnişi de sürüyor!

Ancak Filistin, Türkiye halkı için gazetelerin dış haberler sayfasında yer alan bir konu değildir. Filistin davası bizim davamızıdır, Filistin’in kurtuluşu bizim kurtuluşumuzdur. Türkiye halkı emperyalizme ve siyonizme karşı direnen Filistin halkının hep yanında olmuştur ve yanında olmaya devam edecektir.

Öte yandan bugün Filistin halkının yanında olmak demek, “kurt ile yiyip çoban ile ağlayanlara karşı” mücadeleyi de gerekli kılmaktadır. Bugün iktidara yakın çok sayıda Türkiyeli şirket İsrail’de yatırım yapmakta ve işgalcilerle ticarete devam etmektedir. Dahası bazı Türkiyeli firmalar çalıştırdıkları Filistinli işçilerin haklarını gasp etmekte ve onlara çifte mağduriyet yaşatmaktadır. Türkiye halkı hem işgalcilere hem de patronlara karşı Filistinli kardeşlerinin yanında olacaktır.

Hükümeti ve sermaye çevrelerini bu riyakârlıktan vazgeçmeye, İsrail ile bütün siyasi, askeri ve ticari ilişkileri kesmeye çağırıyoruz! Hamasi nutukları bırakın, gereğini yapın: İsrail’i boykot edin, yatırımları geri çekin, İsrail’e ve yandaşlarına yaptırımlar uygulayın!

Bizler İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri olarak Filistin halkının yanındayız.

İşgalcilerden hesap soracağız… Filistin’i özgürleştireceğiz…

Kahrolsun işgalciler! Kahrolsun emperyalizm! Yaşasın Özgür Filistin!”

Soma’da yitirdiğimiz 301 maden işçisinin katili kapitalizm, özelleştirme ve taşeronlaştırmadır.

Katil ABD Ortadoğu’dan Defol! Katil Siyonist İsrail Filistin’den Defol!

İsrail Siyonizmi, ABD emperyalizminden aldığı destekle okulların, hastanelerin de bulunduğu  sivil yerleşim alanlarını bombalıyor. Filistinli çocuklar, kadınlar,  siviller katlediliyor, yaşam alanları yıkılıyor. ABD ve İsrail yayılmacılığı Ortadoğu’ya kan, gözyaşı ve zulümden başka bir şey getirmedi. Onların tek isteği Ortadoğu halklarının topraklarına ve enerji kaynaklarına, petrolüne el koymak ve mazlum Filistin halkını yerleşim alanlarından ve kutsal mekanlarından atarak  yayılmacı politikalarını sürdürmek, mazlum Filistin halkını  ezmektir.

Mazlum Filistin halkı pandemi koşullarında, yoksunluklar içerisinde İsrail Siyonizmine karşı mücadele etmektedir.

İsrail Siyonizminin ve destekçisi ABD’nin yayılmacı, işgalci, Ortadoğu devletlerinin sınırlarını belirlemeye ve Filistin halkını yerinden etmeye dönük politikalarına karşı Ortadoğu’nun mazlum halkları tek ses ve tek yürek olmalıdır.

Türkiyeli devrimciler, halkların eşitlik ve kardeşlik temelinde beraberliğini, ortak mücadelesini savunanlar olarak,  Filistin halkının direnişinin, bağımsızlık ve egemenlik taleplerinin yanındayız, savunucusuyuz. Devletlerin işgal ve zor yöntemleriyle ülkelerin sınırlarını belirleme politikalarına karşı ulusların kendi sınırlarını kendilerinin koruması ve belirlemelerinden yanayız.

İşgalci yayılmacı İsrail Siyonizm’i kaybedecek, Filistin halkı kazanacak!

Katil ABD emperyalizmi ve İsrail Siyonizm’i yenilecek,  Ortadoğu halkları kazanacak!

Katil ABD Ortadoğu’dan Defol!

Katil Siyonist İsrail Filistin’den Defol!

 

 

Tüm annelerimizin gününü kutluyor ellerinden öpüyoruz

Yaşasın Bağımsız Demokratik Türkiye

Pandemi Kıskacında 1 Mayıs

1 Mayıs 2021  geldi. Geçtiğimiz bir yıl içerisinde iş cinayetleri ve  pandemi  nedeniyle binlerce işçi emekçi yaşamını yitirdi. Pandemi koşullarında işçiler emekçiler fabrikalarda, işletmelerde, tarlalarda üretmeye devam ettiler. Her zaman ve her koşulda üretmeye devam etmelerine karşın  Covid-19 aşıları yapılmadı, temaslı ve hasta olarak binlerce işçi emekçi üretmeye devam ettiler.. İşçilerin sendikal örgütlenmeleri, toplantıları  ve işçi sınıfının çıkarlarını savunan emekten yana partilerin, meslek ve kitle örgütlerinin faaliyetleri yasaklanırken, emekten yana gazeteler  ilan kesme cezalarıyla karşılaşırken, meslek örgütlerinin kongreleri yasaklanırken AKP-MHP faşist blokunun kongreleri leb a leb yapılırken, devrimci demokratik kurumların, meslek örgütlerinin toplantıları, konferansları, çalıştayları, etkinlikleri yasaklandı; hatta 1 Mayıs  kutlamaları koronovirüs bahane edilerek yasaklandı. İşçi sınıfı ve emekçiler fabrikalarda, tarlalarda ağır koşullarda düşük ücretlerle, sendikasız hatta sigortasız, iş yasasına aykırı olarak sekiz saati aşan sürelerle çalışmaya devam ediyor. Kapitalist sömürü  kesintisiz, zorlu..Pandemi koşulları sermaye sahiplerine yeni fırsatlar sunuyor, alındığı söylenen tedbirler göstermelik ve sömürü düzeni pervasızca sürüyor.

Pandemi koşullarında binlerce kişi işsiz kaldı. DİSKAR’ın verilerine göre geniş tanımlı işsiz sayısı (atıl işgücü) 10 milyon 20 bin.  Siyasi iktidar sözde Haziran sonuna kadar işten çıkarmaları yasakladı ama patronların elinde de Kod-29 (İş Kanunu 25/II) korkunç bir silah olarak kullanılmakta. Sermaye,  Kod-29  (İşçilerin ahlak ve iyi niyet kurallarına aykırı davranış davranış nedeniyle iş aktinin feshi) ile  işten çıkarmaya başvuruyor ve binlerce işçi bu nedenle işten atılıyor; Kod 29 ile işten çıkarılan çalışanlar kıdem tazminatı ve ihbar tazminatı haklardan faydalanamıyor ayrıca  işsizlik ödeneği de alamıyor. Zira, Türkiye İş Kurumu (İŞKUR)’a ödenek için başvuru yapan işsiz kişinin işten ayrılış bildirgesindeki kod numarasına bakıyor ve burada Kod 29 varsa işsizlik maaşı ödenmiyor. İçeriği nedeniyle Kod-29 ile işten çıkarılan bir kişi, yeni bir iş ararken sorun yaşıyor.

Sermaye,  kendi sınıf niteliğine uygun ahlaksızlığı pandemi koşullarında da Kod-29’u haksız hukuksuz uygulayarak, kendi sınıf çıkarlarını korumaya devam ediyor İşten çıkarmaların yasaklandığı pandemi döneminde bu yönteme başvurunun arttığı görülüyor. SGK işten çıkarmaların ayrıntılarına ilişkin bilgi talebini “ticari sır” gerekçesiyle reddediyor. Sermaye, Kod-29’u bir pazarlık ve baskı aracı olarak da kullanmaya başladı. İşçiye  ya ücretsiz izin ya anlaşarak işten çıkarma ya da Kod 29’u dayatıyor. Sermaye, Kod-29’u  “bir damga”, “bir kara liste” durumuna getirdi.   Kod 29’la gelen ‘ahlaksızlık’ damgası kadın işçilerin hayatını karartıyor.

Son bir yıllık dönemde Kod 29 ile işten atılan işçilerin sayısının yüzde 70 arttı. Son bir yıl içinde açılan işe iade davalarının yüzde 80’inin de Kod 29’la ilgili. İşçi sendikal örgütlenme mi yapıyor, sınıf çıkarlarını mı savunuyor, hak mı arıyor, patronlar hemen Kod-29 dan işlem yapıyorlar.  Geçtiğimiz  bir yıl içerisinde  işçiler farklı yerlerde fabrikalarda ve işletmelerde Kod-29 nedeniyle işten atıldıkları için eylemler yaptılar ve çadırlar kurdular direndiler ve direnmeye devam ediyorlar. Sadece özel sektör değil kamu alanında da kod-29 uygulaması yapılıyor. Örneğin İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı İZENERJİ ve İZELMAN şirketlerinde çalışan bir grup işçi, İzmir Valiliği’nin güvenlik soruşturması gerekçe gösterilerek geçtiğimiz aylarda Kod 29 ile işten çıkarılmıştı. Sermaye Kod-29’u suistimal ederek işçileri işten atıyor ve pandemi koşullarında aç ve sefil bırakıyor. Siyasi iktidar Kod-29 uygulamasını  derhal kaldırmalı ve uygulanması yasaklamalıdır.

Sermaye, pandemi koşullarında işçileri çalışma yaşamı ve sağlıklı  çalışma hakkından yoksun bıraktı. Güvencesiz, sağlıksız, aşısız çalıştırma tekelci burjuvazinin, patronların  “alışkanlığı” oldu. İşçilerin, emekçilerin kısaca halkın sağlığını koruyacak, üretimi zorunlu işler dışında tamamen durduran bir tam kapanma gerçekleştireceklerine, kar hırsıyla, daha çok çalışma ve daha çok üretim hedeflenerek,  işçi sınıfına ve emekçilere aşı yapılması öncelikli olması gerekirken aşıya işçi sınıfı ve emekçiler açısından erişilmesi ve ulaşılması neredeyse olanaksız. Sağlık Bakanlığı’nın programında işçilere ve emekçilere aşı yapılması hala planlanmış ve öncelikli değil oysa sözde “tam kapanma”da bile üretim sürüyor.

Tekelci burjuvazinin  siyasi iktidarı pandeminin tüm yükünü, ekonomik krizin faturasını  emekçiler ödetiyor.  İşsizlik fonundan 51.5 milyar TL  işçilerin birikiminden  alındı, pandeminin faturası işçi sınıfına ve emekçilere kesildi. Sözde “tam kapanmada” “kapanan işyerlerine, esnafa, gündelik çalışıp yaşayanlara maddi destek yok ama “araç geçiş garantili” oto yollar, köprüleri yapan şirketlere ödeme garantisi nedeniyle milyarlarca TL ödeme yapılabiliyor. İstatisliklerde görünmeyen enflasyon ve liranın hızla değer kaybetmesiyle işçiler, emekçiler daha da yoksullaşıyor, asgari ücret, emekli maaşları değerini ve alım gücünü kaybetmeye devam ediyor.

AKP-MHP faşist iktidari  tekelci burjuvaziye destek paketleri ve sermayeyi koruma- kollama önlemleri uyguluyor. İşçiye, emekçiye, küçük esnafa, gündelik çalışanlara, gençlere-öğrencilere destek ve güvence  hiç yok..  Şiddet gören, evde üreten, yaşlı ve hasta bakan kadına yok, fırsat eşitsizliğinin kıydığı, ezilen üretici kadınlara, istismar edilen çocuğa yok.. Üretim araçlarını özel mülkiyetinde tutanlara vergi indirimleri var, kredi koşulları gevşetiliyor, ertelemeler var, ihaleler yandaşlara açıkça  veriliyor; doğal zenginliklerimizin talanı sürüyor, su kaynaklarımız üzerine kurulan HES’ ler suyu halkın kullanımından alıyor; tarım alanlarımız jeo termal tesislerle kurutuluyor, maden ocaklarıyla toprak ve suyumuz zehirleniyor, iş makinaları, dinamitler dağların böğrünü deliyor, ormanlık alanların, doğanın kalbini deşiyor, salgının zorunlulukları talana, ranta hizmet ediyor. Rize İkizdere’de olduğu gibi  ormanlarımız, yeşil alanlar, taş çıkarmak için yok edilmek isteniyor.  Ülkemizin en güzel  ormanları  altın, maden, taş çıkarmak için  yok ediliyor. İklim değişiklikleri sonucu ormanlarımızı korumamız gerekirken, su kaynaklarımızı da yok etmenin eşiğindeyiz. Birçok akarsu, göl kurumuş durumdadır. Siyasi iktidar  hiçbir önlem almamakta ısrarını sürdürüyor. Tüm bilim insanlarının, hatta NASA’nı Anadolu’yu kuraklığın beklediğine işaret edip su kaynaklarının kuruyacağını belirtmesine karşın hiçbir önlem alınmadan  doğayı talan politikaları sürüyor. İşçiler,emekçiler, üreticiler, köylüler, her alanda doğayı , sularımızı, ormanlarımzı koruyalım diye haykırırken, yaşam alanlarına sahip çıkarken,  devletin zor organlarının baskısına, şiddetine, gazlı saldısına uğruyor. Halka pandemi koşullarında da reva görülen sömürünün devamı, doğnın katli, zulüm, şiddet ve acıdır.

Akp-MHP siyasi iktidarında geçmiş yıllara oranla kadın cinayetleri artıyor. Kadınlar, ekonomik kriz, yoksullaşma, yaşam koşularının zorluğu derinleştikçe güvensiz ve güvencesiz  bir ortamda şiddetle yaşamak zorunda kalıyorlar.. İşçi ve emekçi kadınlar ağır bir sömürü ve baskı altında, ev emekçileri her tür ev işi, çocuk, yaşlı bakımı kıskacında, şiddet sarmalında yaşıyor. Kadın özgürlükleri kısıtlanarak, kız çocukları kapatılarak hatta çocuk yaşta evlilikler  meşrulaştırılarak ve hatta yasallaştırılarak  AKP MHP nin muhafazakar tabanında, şeriatçı çevrelerde, tarikatlarda, cemaatlerde toplumsal desteğini artırmaya  yönelik uygulamaları derinleştiriyor. Toplum, gelecekte muhafazakar, mukaddesatçı, şeriat özlemli  gelenekçi  bir yönelişe imrendirilmeye çalışılıyor. İstanbul Sözleşmesi’nden, bir gece, bir kararla, hukuk tanımaksızın geri çekilmek, kadınlar ve çocuklar başta olmak üzere; din, dil, ırk, toplumsal cinsiyet, cinsel yönelim gibi herhangi bir ayrım gözetmeksizin, bulunulan ülkenin vatandaşı, mülteci ya da göçmen olunduğuna bakılmaksızın her bireyi şiddetten korumak, eşit görmek,eşitsiz uygulamaları etkin soruşturmak, failleri cezalandırılarak şiddet uygulamaktan caydırmaktan vaz geçme niyetini açığa çıkarmıştır. Aynı zamanda, siyasi iktidarın şeriat kurallarına uygun bir toplum yaratma projelerini, laisizmin güdük te olsa kazanımlarının tasfiye edilmesi çabalarını, ihvan hareketinin büyütülmeye çalışılmasını ve bu yöndeki toplumsal desteğin  artırılması  arayışını ifade etmektedir. Ancak unutulmamalıdır ki her zorun, etkinin oluşturacağı bir tepki de vardır; hiçbir iktidar sonsuza dek sürmez.

Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri, öğretim üyeleri direniyor. 12 Eylül askeri faşist diktatörlüğünün  tüm uygulamaları üniversitelerde sürüyor. Muhalif öğretim üyeleri, bilim insanları, öğretmenlerin büyük kısmı  KHK ile işlerinden edilmiştir. Bütün sosyal güvencelerini bir gecede yitirmişlerdir. Rektörler artık liyakata uygun değil AKP ya da MHP li olmalarına bakılarak belirlenmektedir. Bilimsel araştırma, çalışma kriterleri kaldırılmıştır. Üniversiteler faşist diktatörlüğün  kaleleri durmuna getirilmek istenmektedir. Öğretim üyeleriyle, öğrencileriyle tek bir muhalif sesin çıkması, duyulur olması istenmiyor.  Üniversite gençliğimiz  faşizme ve hertürden gericiliğe karşı dirençlidir. Boğaziçi üniversitesi öğretim üyeleri ve öğrencileri  demokratik özerk üniversite mücadelelerini sürdürüyorlar.  Siyasi iktidarın atadığı rektöre karşı direnişlerini, “rektör istifa” şiarıyla yükseltiyorlar. Üniversite öğrencilerinin akademisyenlerin ve çalışanların da destek verdiği direniş faşist iktidarı korkutuyor.  Ülkemizin köklü üniversitelerindeki binlerce gencin demokratik özerk bilimsel üniversite ve laisizm için geleceklerine  sahip çıkması, ülkemizin faşizme  karşı hürriyet ve laisizm  mücadelesi iktidarların korkulu rüyası olmuştur. Ülkemizin geleceği ve umudu genç kuşaklardadır.

Siyasi iktidar fezlekelerle muhalif milletvekilerini tasfiye ediyor. Meclis, AKP-MHP iktidarının yaşam alanı durumuna getirilmiştir.  Milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırılıyor, meclis kürsüsünden ya da seçim bölgelerinde  ifade ettikleri düşünceleri ve barişçıl eylemleri nedeniyle  milletvekillikleri düşürülüyor. Milletvekilerinin polis zoruyla evleri basılıyor, gözaltına alınıyor, tutuklanıyorlar.  Seçilmiş belediye başkanları, meclis üyeleri görevlerinden alınıyor ve tutuklanıyorlar yani seçilmişlerin yerinin atanmışların aldığı, halkın, seçmenlerin iradesinin çiğnendiği bir dönemde yaşıyoruz. Cezaevleri de bu sistemin, bu dönemin aynasıdır. Göz altında ve cezaevlerinde çıplak arama, kötü muamele, zor politikaları sürmekte  tutuklu ve hükümlüler ağır ve sağlıksız koşullarda yaşamaktadır. Pandemi koşullarında aşıya ve tedavi olanaklarına ulaşmaları olanaksız duruma gelmiştir. Cezaevlerindeki binlerce tutuklu ve hükümlünün  sağlığa ulaşım hakkı ve can güvenliği   tehdit altındadır.

Ekonomik kriz derinleşmiştir. TL, euro ve dolar karşısında her gün değer yitirmektedir.  Tekelci burjuvazi,  ekonomik krizin derinleşmesinden ve siyasi iktidarın bir çıkış yolu bulacak bir kapasite gösterememesinden yakınmakta ve rahatsızlığını belirtmektedir. Kapitalizmin derinleşen krizi  ekonominin tüm alanlarında   kapsamlı ve derin bir iflas durumunu göstermektedir. Merkez Bankası rezervleri tüketilmiştir.  Öncelikle kapitalizme eklemlenmiş milyonlarca esnaf, üretici çiftci iflasın eşiğine gelmiş  ya da iflas etmiştir. Siyasi iktidar ülkemizi ekonomik bir çöküşe götürmüştür. Halkın alım gücü düştü, yüksek enflasyon karşısında temel tüketim maddeleri, pahalandı. Asgari ücret ve emekli maaşlarıyla milyonlarca emekçi büyük bir kriz ve geçim derdindedir, açıkla karşı karşıyadır. İflas etmekte olan bir ekonominin bütün faturası emekçilere çıkarılmıştır. Toplumda farklı kesimlerden intihar olayları artmıştır.  Yolsuzluklar artmıştır. Kamu denetlenemez durumdadır. Sayıştay raporlarını takip eden  ve sonuçlandıran mekanizmalar tasfiye edilmiştir. Yolsuzluklar ve haksız kazancın prim yaptığı ve denetlenmediği yargılanmadığı  kokuşmuş kapitalist düzende  çürüme had safhadadır..

Siyasi iktidarın  bütün politikaları iflas etmiştir. Sadece iç politikalar değil dış ilişkiler alanındaki bütün politikalar da iflas etmiştir. Siyasi iktidarın iç politikaları  dış politikalarını  da belirlemiştir. İç ve dış politikalar, doğal olarak olarak birbirini etkiler, kimi zaman belirler, güçlendirir. Faşist gerici siyasi iktidarlar ya da  otoriter rejimler, iç siyaseti, dış politika üzerinden kurarak iktidarını pekiştirir, biat ve  itaat kültürünü yaygınlaştırır, muhalifleri sindirme, etkisizleştirme politikasına meşruiyet kazandırmaya çalışırlar. Siyasi  İktidarın  güvenlik odaklı politikaları  ve  muhalifleri ezme ve sindirme politikaları  ve  güvenlikçi kültüre teslimiyet, ülkenin taşıdığı stratejik önem  söylemleri, ülkenin çözülmeyi bekleyen iç tarihsel demokrasi sorunları karşısında  ırkçı, faşist, söylemler hatta   ülkenin topraklarında emeller besleyen milletler olduğu benzeri stratejik bir politika bugün başat duruma gelmiştir.

ABD, Rusya, Almanya vb tekelci kapitalist ülkelerin dış politika kulvarında denge politikaları ile oyalanmak ülkemizin çıkarına olmamıştır, artık bu anlamda da politik manevra gücü geride kalmıştır. Dış politikaları ters yüz olmuştur.  Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi satın alınması ile başlayan ABD ile  müttefik krizi Türkiye’nin F-35 programından çıkarılması ile sonuçlandı. Bu durumu aşmak için Ukrayna üzerinden Rusya’ya sopa gösterip ABD’ye göz kırpan ataklarda  işe yaramamış durumda. Meclis Başkanının tartışmaya açtığı Montrö Sözleşmesi ülkemizin Çanakkale, Marmara Denizi ve İstanbul Boğazı üzerindeki egemenlik haklarını ve Karadeniz’de kıyısı olan ülkeleri ve Rusya’yı gerdi. Soğuk savaş döneminde Türkiye’ye yükümlülükler yükleyen NATO üyeliğinin emperyalistler arasındaki  çıkar kavgasında  eski işlevi zayıflamış durumda, ve etkisiz. ABD Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde üsleri ve askerleri ile konuşlanmış durumda. Siyasi iktidarın ihvancı dış politikaları hiçbir ülkeye güven vermemektedir.

Suriye, Irak, İran, Libya, Mısır, Kafkasya, Kıbrıs  politikaları açısından ülkelerin içişlerine karışmaksızın  karşılıklı saygı  temelinde politik bir hat izlenmesi,  silahlı İslami örgütlerle ilişkilerden uzak durulması ve ülkelerin iç sorunlarına karışılmaması bölge halklarının barış içerisinde kardeşçe yaşaması açısından önemi açıktır.  Ortadoğuda ve kafkasya’da Balkanlarda Ukrayna’da emperyalist politikaların yandaşı olmaktan kaçınmak ve bağımsız bir politika izlemek gerekir. Emperyalistler arasındaki paylaşım kavgasında yandaş olmak örtülü savaşların tarafı olmak anlamına gelir ve bundan uzak durulmalıdır.

Biden’in soykırım açıklaması, Faşist gerici siyasi iktidarın  muhafazakar gerici yığınlar içerisinde ırkçı şöven politikalarla etkisinin artmasını sağlayacaktır. Osmanlı-Türk gericiliğinin Ermeni halkına ve Kürt ve Türk halkları da içinde olmak üzere diğer halklara karşı işlediği suçların günümüze getirdiği  sorunları çözme basireti tekelci burjuvazide bulunmamaktadır. Bu sorunlar demokrasi ve bağımsızlık sorunudur. Demokrasi ve bağımsızlık sorunları ekonomik bağımsızlıkla birlikte işçi sınıfının ve emekçilerin omuzlarında bulunmaktadır.

Siyasi iktidar 1 Mayıs’ı da yasakladı. işçi sınıfının söz, toplantı, eylem, örgütlenme vb. hakları pandemi sürecinde tasfiye edilmiştir. Fabrikalarda işletmelerde tarlalarda pandemi yasakları yoktur. İşçiler, emekçiler çalışmaya ve üretmeye mahkumdur. Sömürü çarkları kesintisiz dönüyor, krizin ve pandeminin faturasını  işçi sınıfı ve emekçiler ödüyor. Bunun için de Baskı ve yasaklarla zor politikaları uygulanıyor.

Kapitalizmin barbarlığına karşı taleplerimizi yüksek sesle ifade etmek, yaşama geçirilmesi için ısrarcı olmak, örgütlü davranmak tek çaremizdir.

  • COVID-19’a karşı mücadele kapsamında, güncel ihtiyaçlara cevap veren, zorunlu ve acil mal ve hizmet üretimi hariç olmak üzere, bütün fabrika, işletme, iş yerlerinde çalışma durdurulmalıdır. ; İşçilerin, emekçilerin dolayısıyla ailelerinin sağlığı korunmalı ve salgının yayılma hızı önlenmeli; bu süre içinde işçilere ücretli izin verilmelidir.
    •Zorunlu çalışma alanlarında emekçilere koruyucu ekipman başta olmak üzere tüm eksiklikler giderilmeli, çalışanların hepsi düzenli olarak testten geçirilmelidir.
    •Salgın boyunca özel sağlık kurumlarında, sağlık hizmetlerine erişim ön koşulsuz ve ücretsiz olmalıdır. Salgının denetimi, önlenmesi şeffaflık temelinde, Yerel yönetim kuruluşlarının, sağlık, emek ve meslek örgütlerinin de temsil edildiği bütünlüklü kurullarla sağlanmalıdır.
    •Süreç boyunca halk sağlığını korumak adına dezenfektan, koruyucu maskelerin ücretsiz temini mutlaka ve gerçekten sağlanmalıdır.
  • Kod-29 Zulmüne son verilmelidir. Ücretsiz izin dayatması sonlandırılmalıdır. İşsizlik maaşının süresi uzatılmalı, salgın süresince işsiz yurttaşlara yaşayabilir bir ücret desteği verilmelidir.
    •Ev içinde kadına yönelik artan şiddete karşı 6284 Sayılı yasa ve İstanbul Sözleşmesi etkin olarak uygulanmalı; şiddet uygulayan erkek mutlaka evden uzaklaştırılmalıdır.
    •En düşük emekli aylığı asgari ücret düzeyine çıkarılmalıdır. Korona virüsle mücadele döneminde, risk grubundaki kesimlerin ücretlerine 2000 TL ek destek yapılmalıdır.
    •Yoksul yurttaşların temel ihtiyaçları devlet tarafından karşılanmalıdır. Sağlık yardımı almakta olan “kayıtlı yoksullara” asgari geçim endeksine uygun bir maaş ödenmelidir.
    •Elektrik, su, doğalgaz, iletişim faturaları ve konut, taşıt kredileri ile kredi kartı borçları, salgın riski boyunca faizsiz olarak ertelenmelidir.
    •Temel gıda, temizlik malzemelerine zam yapılmamalı; insanca yaşamanın asgari koşulları güvenceye alınmalıdır.
    •Çiftçi borçları ve ihtiyaç kredileri, faizleri silinerek taksitlendirilmelidir.
    •Mülteci geri gönderme merkezlerinde gerekli tedbirler maksimum düzeyde alınmalı, bu merkezlerde olmayan mültecilerin konut, hijyen ve temel gıda malzemesi temini kamu kaynaklarıyla sağlanmalıdır.
    •Salgını gerekçe yapıp yurttaşlar üzerindeki gözetim ve denetim ağlarını baskıya dönüştürülmemelidir. Virüs tehlikesinin getirdiği günlük yaşamdaki bazı kısıtlamalar, güdük temel hak ve özgürlüklerin ortadan kaldırılması, baskı ve bireysel özgürlüklerin, kişilik haklarının ihlaline yol açmamalıdır. Yurttaşların temel hak ve özgürlüklerini kısıtlayan tüm uygulamalara son verilmeli, internet ortamındaki ifade ve düşünce özgürlüğü ve haber alma haklarına yönelik tüm yasaklamalar, cezalandırılmalar kaldırılmalı; infaz yasasındaki eşitsizlik giderilmelidir.
    •Covid-19 koşulları da dikkate alınarak, siyasi iktidar emperyal isteklerini bir yana bırakarak, Suriye’deki askeri birlikleri geri çekmeli ve komşu ülkelerle; karşılıklı saygı, içişlerine karışmama ve barış politikası izlemelidir.
    •Halkın iradesi yok sayılmamalı; belediyelere kayyım atanması uygulanmasına son verilmeli, seçilmiş irade iadesi gerçekleşmeli; yerel yönetim çalışma alanları siyasi rekabet hırsıyla daraltılmamalıdır…
  • 21 günlük süreçte çalışmak zorunda olacakların (hastanelerden, fırınlara kadar) haklarının fazla mesai olarak ödenmesi.
  • 21 günlük süreçte elektrik, su vb. temel ihtiyaçların faturalandırılmaması.
  • Aşı üretimin tüm ülkelerde yapılabilmesi için aşı patenleri derhal kaldırılmalıdır.

İşçiler, emekçiler, gençler, kadınlar,

Başka bir dünya mümkündür. Bu durumda İşçi sınıfı ve emekçiler kendileri için cehennem olan bu sistem karşısında yeni bir dünya özlemini daha çok hissedecek, isteyecek ve düşleyecektir. Kapitalizmin yerine, baskının, zulmün, sömürünün olmadığı yeni bir dünya rüya değildir. Bilime inanmayan ve onun aydınlatıcı yolundan yürümeyenlerin ömrü sonsuz olamaz.. Ancak, yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü işçiler ve emekçiler çürümüş kapitalizme darbeyi indirebilir. Yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü işçi sınıfı, emekçiler sahte değil, gerçek özgürlüğü kazanabilir. Yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü işçiler, emekçiler sermayenin ve faşizmin düzeni yerine işçi sınıfı ve emekçilerin iktidarında eşit, özgür bir Türkiye’yi kurabilir ve bu, bizler istersek mümkündür.

1 Mayısa doğru, büyük insanlığın kurtuluşu için, sermayenin boyunduruğu altında çalışan bütün halkların sağlığı, geleceği için, daha insanca çalışma ve yaşam koşullarını elde etmek için örgütlenme ve mücadele etme hakkı için yürütülen büyük mücadele ve dayanışma mutlaka kazanacak!

İşçi sınıfı ve emekçilerin zorunlu olarak çalıştıkları fabrikalar ve işyerleri başta olmak üzere bu 1 Mayıs ta haklı taleplerini haykıracaklardır!  Talepleri hepimizin talepleridir; bizler de bulunduğumuz yer ve koşullara uygun olarak bu taleplere sahip çıkıyoruz, çıkacağız. Her yer,  her alan, mekan 1 Mayıs!

Kapitalizme ve Faşizme Hayır!

Yaşasın İşçi sınıfı ve Emekçilerin Birliği, Mücadelesi, Dayanışması!

Yaşasın İşçilerin Birliği, Halkların Eşitliği- Kardeşliği!

Bıji 1 Gulan

Yaşasın 1 Mayıs

 

 

“İstanbul Sözleşmesinden Vaz geçmiyoruz” İzmir Kampanya Grubu üçüncü nöbeti Alsancak’ta Gerçekleştirdi.

Geçen hafta Karşıyaka vapur iskelesi karşısı, Çarşı girişinde “İstanbul Sözleşmesinden Vaz geçmiyoruz” talebiyle ikinci nöbet eylemini gerçekleştiren İzmir Kampanya Grubu, bu hafta üçüncü nöbet eylemini Alsancak’ta Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde gerçekleştirdi.

İktidarın pandemi gerekçesiyle ilan ettiği 17 günlük ” tam kapanma” başlamadan iki saat önce yapılan nöbet eyleminde,  önce çalıştığı işyerindeki bir erkek tarafından katledilen bir kadın emekçi kadın, Fatma Şengül’ün öyküsü anlatıldı.

İstanbul Sözleşmesi’ne sahip çıkan, fesih kararını kabul etmeyen Kampanya Grubu’ndan  kadınlar 1 Mayıs öncesi olmasını göz önüne alarak düşük ücretle, sendikasız ve uzun sürelerle çalıştırılan mevsimlik kadın işçilerin öyküsünü dile getirdiler.

Kadınların Öykülerinin  anlatılması  aralarında “Erkek Adalet Değil Gerçek Adalet”, “Yaşamak İstiyoruz”, “İstanbul Sözleşmesinden Vaz geçmiyoruz”, “Kadın Cinayetleri Politiktir”, “Yaşasın Kadın Dayanışması”, “Erkek vuruyor, Devlet Koruyor”,  “Gelsin Baba Gelsin koca,  Gelsin Devlet ,  Gelsin Cop,  İnadına İsyan İnadına isyan, inadına Özgürlük” , “Dünya yeriden oynar kadınlar özgür olsa” sloganlarını  atarak, Sözleşmeye kararlılıkla sahip çıkacaklarını ifade ettiler.

Etkinlikte okunan  mevsimlik kadın işçilerinin  öyküsü şöyle;

“Biz mevsimlik tarım işçisi kadınlarız. Adımız yoktur bizim, patronun gözünde hepimiz aynı kişiyiz; ameleyiz, gündelikçiyiz, yevmiyeciyiz. Bir sayımızı bilirler, bir de ellerimizi. Ellerimiz çalışkandır; uğraştığı toprağa benzer, yol yoldur, çatlaktır ama beceriklidir ellerimiz.

Nerede kızardıysa domates, kayısı nerede ballandıysa, nerede açtıysa pamuk beyaz çiçeklerini, üzüm suyunu nerede topladıysa biz oraya gideriz. ince bir şilte, zayıf bir bohça ve uykulu çocuklar vardır kolumuzun altında. Tepemizdeyse yakıcı güneş, buyurgan bir erkek sesi kulağımızda, üzerimizde eprimiş esvaplar, kafamızda küçük hesaplar, içimizde sessiz öfke yüzümüzde donuk bir ifade ne derlerse onu yapar, nereyi gösterirlerse orada yatarız.
Bu kimi zaman rutubetli bir depo olur, kimi zaman naylon çadır kimi zaman kuru toprak kimi zaman küçük mezar.

Biz mevsimlik tarım işçisi kadınlarız. Yaşarken değil ama ölünce anılır adımız. 25 kişilik yaşlı ve köhne minibüslere 40 kişi doluşup işe giderken bir trafik kazasında apansız ölüveririz, isimleri şöyle deyip adımızı yazar gazeteler, sağ kalanlarımız o gazete üstlerinde azığını yer, hadi sallanmayın der sonra o buyurgan erkek sesi. Ölen de kalan da biziz ama pazarlığımızı yapan o,  emeğimizi satan o.  Kim o?  O erkek.  O güçlü, onun aklı var, onun adı var.  Çavuş o,  dayı başı o.  O işveren. Küçük patron,  patroncuk.

Elektrik ve su varsa gittiğimiz yerde şanslıyız. Bu bize bir lütuf gibi sunulur. 200 yılı aşkındır kullanılan o elektrik, o çıplak ampül, o sallantılı gölge bir lütuf gibi sunulur bize. yalan yok biz de boş bulunur, gülümseriz. Yorgun gece de bir kaç cümle bir kaç bardak çay iyi hissettirir kendimizi bize. isimlerimizi unutmamak için ara sıra birbirimize sesleniriz.

Güneş doğarken uyanırız. Gök maviye dönmeden, mora çalarken hala. Köstebeklerden ve solucanlardan önce ama kuşlarla beraber. Mevsim ne olursa olsun serindir sabahlar, tazedir kokusu, yaşama sevincine benzer bir yürek kıpırtısı insanın içinde, bir çiy tanesi gözüne ilişir, bir asma yaprağında güneş parlar, bir yeşil erik başını uzatır saklandığı yerden, yaşı kaç olursa olsun zeytin ağaçları gençleşir, hayat hayata benzer bazen, hepsi yine o sesle yıkılır: sallanma!

Çalış! hep çalış, tarlada çalış, evde çalış, pişir taşır, doğur, bak, büyüt, çalış! Yıka, temizle, ütüle, durula, sallanma çalış!
Sağa sola bakma çalış!, ağlama, gülme, sohbet etme, durma, dinlenme, ağzını açma, tek laf etme çalış!
Patronun gözünü dilip her yerine baksa da çalış, oğlu yanından geçse de çalış, geçerken eli memene değse de çalış! kafanı kaldırma, sesini duyurma, itiraz etme, cevap verme, fazla uzatma çalış!

Erkekler ne derse onu yap, uslu ol ve arada bacaklarını açmayı unutma. Çünkü eksik eteksin, kıt kafalısın, beceriksizsin, laf anlamazsın. Kadınsın ya gündüz patronun gece kocanın malısın.

Bizler işçiyiz, mevsimlik tarım işçisi, güzel değilsen şairin şiirine alma gereği bile görmediği. Sofradaki yeri öküzünüzden sonra gelenler hani. Buradayız. Yok artık öyle sandığınız gibi değiliz. Tavındaki toprak, mevsimindeki fide kadar bereketliyiz. Çiçeğe yürüyen su gibi azimli öğlen güneş gibi kızgın ve öfkeliyiz. Geri istiyoruz, çaldığınız ne varsa geri istiyoruz. , zamanımızı, emeğimizi, bedenimizi, ismimizi, sesimizi geri istiyoruz. Şimdi hepsi bize lazım, şimdi isyandayız. şimdi hepimiz buradayız.”

“Ben FATMA ŞENGÜL. 1965 kışında Foça’da doğdum, 12 şubatta. 7 kardeştik, iki de ana-baba 9 kişi. evimiz küçüktü, geçim derdimiz büyük ,kalktık İstanbul’a göçtük. Evdeki herkes bir işe koştu, ben ayakkabı fabrikasında işçiydim.
19 yaşındaydım Ülgen ile evlendiğimde. İyi insandı Ülgen, hakkaniyetliydi, bir bakkal işletmeye birlikte. 20sinde Koray’ı, 22’sinde Gökay’ı doğurdum.
Hiç unutmam, 1989 senesiydi, yıkım kararı geldi bizim bölgeye, Gülsuyu mahallesinde oturuyorduk. Kentsel dönüşüm deyip evlerimizden atmak istediler bizi. Gidecek yerimiz yoktu. Yoksul bir mahalleydi zaten, aç yatan var mıydı bilmiyorum ama öyle çok doyan da yoktu. Yıkıma geldiklerinde en önde koştu Ülgen, olmaz dedi, bu kadar insan evsiz mi kalacak dedi? Zavallı bir kaplumbağa bulmuş, kabuğunu taşlıyorlardı sanki. can havliyle itiraz ediyordu Ülgen. kendini yakacak kadar büyüktü itirazı, o direğin dibinde alevler içinde bağırıyordu; Yoksul halk nereye gidecek?

6 ay komada kaldı Ülgen. Yaraları zor iyileşti. Hastaneden çıkınca o küçük hayatımıza kaldığımız yerden devam ederiz sandım, olmadı. Kısa bir süre sonra trafik kazasında öldü Ülgen. 3 çocuğumla yapayalnız kaldım o yoksul mahallede, en küçüğü 5 yaşındaydı. Okumaları lazımdı, doymaları lazımdı, oyuncak, kitap, kıyafet, ayakkabı lazımdı. Demek benim daha çok çalışmam lazımdı. Olsun, dedim-bilmediğim şey değildi. aşçılık yapmaya başladım ben de, izin günlerimde de gündeliğe gittim. yemekler pişirdim, evler temizledim ve bir gün bile yıldım demedim. Kanser etti bu hayat beni sonunda, yine pes etmedim. Bir küçük pasta aldım ve 3. evredeki kanserimi güler yüzle karşıladım.

Ben Fatma Altıntaş, kendimi bildim bileli severim gülmeyi. Başımdan acıyı eksik etmeyen allah içimi neşeli yaratmış ben ne yapayım? Kemoterapi, ışın tedavisi, ameliyat derken iyileştim. Doktorlarıma ayıp olmasın ama o dans kursu ve örgü örmek hepsinden iyi bana. Öylesine değil, doya doya yaşamayı seçtim.
Artık yorulmayacaktım, yoktu artık koştura koştura iki işte çalışmak. Bir bankanın emekliler lokaline girdim. Sakindi, iyiydi derken Zeynel’in, iş arkadaşım olurdu, hiç çalışmadığını fark ettim. Kendini kovdurup tazminat alma peşindeydi, onun iş yükünü de mecburen taşıyordum ama bu durumdan rahatsızdım. Çocuklarım vardı düşüneceğim, elimden kayıp giden ve bin bir zorlukla ger gelen sağlım vardı, hem ne münasebet bir başka erkeğin işini yapacaktım? Gittim bunları Zeynel’e söyledim. senin işini yapmak istemiyorum ve buna mecbur değilim dedim. Dinlemedi müdüre şikayet ettim. Kolay mıydı öyle gerine gerine gezip bir kadını ezmek? Hatta kızıma da dedim bunu, olmazsa işi bırakacaktım, bırakamadım.

Bir bahar sabahı Melisam’ ı öpüp çıktım evden. İki el silah sesi duydum. Melisa’da duymuştu, camdan görmüştü düştüğümü, öyle uzaktı ki ölüm bize, melisa korkudan bayıldım sanmıştı, canım yavrum. evden çıkıp yanıma koşarken Zeynel’in başıma iki kurşun daha sıktığını görmedi. Yüzümü yüzüne çevirince gördü beni, ben onu görmedim. Ben oracıkta öldüm.

Cinayeti Melisa gördü, “Ben gördüm kulaklarım gördü”

İlk ifadesinde silahı satın aldığını, ikincisinde babasından miras kaldığını söyledi. Tutuklandıktan tam 7 ay sonra görüldü mahkemesi. Boş durmadı, oturdu dersine çalıştı Zeynel. Çalışkan katil, akıllı katil, iyi katil Zeynel. “ tansiyon hastasıyım çabuk sinirlenirim, hem Fatma da bana hakaret etti, ağır tahrik altındaydım, ne yaptığımı bilmeden öldürüvermişim” dedi mahkeme de. Kör kayıkçı dahil gören yoktu tartıştığımızı ama erkekti ya Zeynel, takım elbisesi vardı, kravat bile takmıştı üstelik, hem nasıl da pişmandı, adalet ondan yanaydı. Müebbet cezasını bozup 18 yıla indirdiler.

Ben Fatma Şengül, iş arkadaşım tarafından katledildim. Yaşasaydım, e ama siz de hayatınızdaki erkekleri iyi seçin diyenlere, iş arkadaşımı nasıl seçeyim, özgeçmişinde katil mi yazıyor diyecektim. Ben Fatma Şengül, beni Zeynel Akbaş öldürdü. Yaşasaydım sizinle burada yan yana duracak, erkek adalet değil gerçek adalet diye bağıracaktım. İşimden, evimden, hasta yatağımdan, çocuklarımın yanından çıkıp ben de sokaklara dökülecek ve vazgeçmiyoruz diyecektim. Ben Fatma Şengül, buradayım, unutmayın beni.”

İzmir’de 1 Mayıs DİSK, KESK Tabip Odası,TMMOB  ve İzmir Barosu’nun çağrısı, Emek ve Demokrasi Güçlerinin katılımıyla kutlandı; insanlık için yeni bir başlangıç yapmak, eşitliğin, özgürlüğün, adaletin, demokrasinin egemen olduğu, kardeşçe, barış içerisinde yaşayacağımız yeni bir toplumsal düzen kurmak ellerimizdedir. Umudumuz birliğimizde, mücadelemizde ve dayanışmamızdadır!

İzmir’de DİSK, KESK Tabip Odası,TMMOB  ve İzmir Barosu’nun çağrısıyla  Kemeraltı Çarşı girişinde yapılan eylem olaylı başladı. 1 Mayıs için yapılan  eyleme DİSK, KESK, TMMOB, TTB ve İzmir Barosu’nun katılımıyla yapılacak basın açıklamasına ‘TKP, EMEP, HDP, DİP, TÖP, TİP, SYKP , Emekli-Sen, Ses, Tümbel-Sen gibi birçok sendika, İmece-Der, Mücadele Birliği, Kaldıraç, Kızılbayrak Dergi çevreleri de  katıldı.

Konak Alanı’nda çok sayıda sivil ve resmi polis ile çevik kuvvet  alana girenleri çember içerisine aldı. Basın açıklaması başlamadan önce polis ve katılımcılar arasında olaylar,  gergin zamanlar yaşandı.  Konak vapur iskelesi yönünden alana giriş yapan Mücadele Birliği, Kaldıraç ve TÖP’ ün  pankart ve flamalarla slogan atarak alana gelmesi üzerine polis müdahale etti. Polis pankartların  ve flamaların toplanmasını ve slogan atılmamasını, bu eylemin basın açıklaması olduğunu  belirterek, 1 Mayıs  Birlik Mücadele ve Dayanışma Gününü yasaklama  politikasını sürdürmek istedi. Katılımcıların önünü keserek etrafını çembere alan polis Ali Fuat Eroğlu, Erkan Gökber, Emre Özüm  adlı  kişileri gözaltına aldı. Durumun gerginleşmesi üzerine gerek basın açıklamasını düzenleyen kurumların temsilcilerinin gerekse de diğer katılımcıların göz altına alınan yöne yığılması ve protestosu sonucu gerginlik yatıştırıldı ve göz altına alınanların serbest bırakılacağının söylenmesi üzerine basın açıklaması yapılacak alana dönüldü.

Güvenlik Güçleri kişilere göz altına alma sırasında şiddet kullandı.  Emre Özüm adlı kişiyi gözaltına alış biçimi,  ABD’de polisin boğazına diziyle bastırması sonucu hayatını  yitiren George Floyd’u hatırlattı..  Müdahale sonrası gözaltına alınanlar  sağlık kontrolü için hastaneye götürüldü ve ardından Güvenlik Şube’de  ifadeleri alınarak serbest bırakıldı. Alanda “Faşizme Karşı Omuz Omuza”, “Yaşasın 1 Mayıs, Yaşasın Sosyalizm”,  “İstanbul sözleşmesi bizimdir Vazgeçmiyoruz”, “Faşizme  Ölüm Halka Hürriyet”, “ İşçilerin Birliği Sermayeyi Yenecek”, “İş Ekmek Özgürlük”, “Yaşasın 1 Mayıs Biji Yek Gulan”, “ İşte 1 Mayıs Alanlardayız”, “ Gözaltılar serbest bırakılsın” sloganları atıldı..

DİSK, KESK Tabip Odası, TMMOB’un düzenlediği 1 Mayıs açıklaması öncesi  Disk Ege Bölge Temsilcisi Memiş Sarı sosyalizm mücadelesinde ,1 Mayıs alanlarında yitirdiklerimiz için katılımcıları saygı duruşuna davet etti. Saygı duruşundan sonra, birlikte okunan 1 Mayıs Marşından sonra  Disk Ege Bölge Temsilcisi Memiş Sarı basın açıklamasını okudu.

Açıklama şöyle;

“Bugün Türkiye’nin dört bir yanında 1 Mayıs Birlik Mücadele ve Dayanışma Günü için yan yanayız. Yasaklara rağmen, baskılara rağmen umudu büyütüyoruz. Her gün 1 Mayıs her yer 1 Mayıs diyoruz.

Şu çürümüş düzene karşı yeni bir düzen için, yeni bir başlangıç için yan yanayız.

On yıllardır dünya halklarına sınırsız bir emek ve doğa sömürüsü, savaşlar, ekonomik kriz, artan eşitsizlik, yoksulluk, işsizlik dışında hiçbir şey sunmayan bu düzen COVID-19 salgınıyla insanlığın geleceğini tehdit ediyor.

Dünya kapitalist sisteminin yarattığı eşitsizliklerin ağır sonuçlarını her gün yaşıyoruz. Sağlık hizmetlerinin ve güncel olarak da COVID-19 aşısının bir ticari meta haline gelmesinin bedelini insanlık ağır biçimde ödüyor. Bu koşullar altında Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu 1 Mayıs 2021’de “Yeni bir toplumsal sözleşme ve herkese aşı hakkı” mücadelesini büyütme çağırısı yapıyor.

Bizler, bu topraklarda yaşayanlar, aklı, bilimi, emeği ve insan yaşamını öncelemeyen bir anlayışla yönetilenler, daha ağır bedeller ödüyoruz. COVID-19 salgınıyla mücadelede dünyanın en başarısız ülkelerinden birinde hayatta kalmaya çalışıyoruz. Sermayenin ve patronların çıkarları için, akıl, bilim ve milyonların sağlığı yok sayılıyor. Buradan bir kere daha haykırıyoruz: Çarklar dursun, ölümler bitsin!

Bugün “tam kapanma” diye sundukları önlem paketinde de işçi sınıfının ve halkın sağlığını ve gelirini değil sermayenin çıkarlarını korumaya çalışıyorlar. Çarklar dönmeye, çalışanların çoğunluğunun işe gitmeye, insanlarımız ölmeye, sağlık emekçilerimiz tükenmeye devam ediyor. Tam kapanma dedikleri önlemlerde biz yokuz: Çalışanlar hastalanmaya, çalışmayanlar da açlığa mahkum ediliyor.

Açık alanlarda nefes almamız yasaklanıp kapalı ortamlarda çalışmaya zorlanıyoruz. Ne pahasına olursa olsun “çarklar dönecek” inadıyla, insan yaşamı piyasaya kurban ediliyor. Yeterli aşı tedarik edilemiyor. Göz göre göre hastalanıyoruz, ölüyoruz ve tükeniyoruz! “Böyle salgın mücadelesi olmaz” diyor ve yaşam hakkımızdan vazgeçmiyoruz.

Sadece sağlığımız değil; işimiz, aşımız ve geçimimiz de tehdit altında. Pandemide yurttaşlarına en az nakdi destek veren iki ülkeden biri Türkiye oldu. İşsizlik her gün yeni rekorlar kırıyor. Kod 29 ile tazminat bile alamadan işimizi kaybediyoruz. Milyonlarca çalışan ve ailesi ücretsiz izin dayatmasıyla günde 50 liraya yaşamaya mahkum ediliyor. Gıda enflasyonu ile milyonlar açlık sınırının altına itiliyor. Evimize gelen faturalar kabarıyor, çarşı pazar alışverişi her gün bir öncekinden daha pahalı oluyor.

Salgın koşullarında bile ülkenin tüm kaynakları bir avuç şirkete peşkeş çekiliyor. Halk yaşam mücadelesi verirken, şirketler pandemide kârlarını artırıyor. “Geçinemiyoruz” çığlıkları yükselen ülkemizde 26 dolar milyarderinin serveti son bir yılda 38 milyar dolardan 53 milyar dolara yükseliyor. Bir yanda açlık, yoksulluk ve işsizlik; diğer yanda servetler birikiyor. Ekonomik kriz ve pandemi koşullarında, adaletsizliğin en çirkin yüzü karşımıza çıkıyor.

Pandemi sürecinde sınıfsal eşitsizliklerin yanında toplumsal cinsiyet eşitsizliği de derinleşiyor. Salgında kadınların omuzlarına yıkılan hane içi iş ve bakım yükü artıyor. Kadına yönelik şiddet tırmanıyor. Kadınlar bir yandan işsizliğin, bir yandan pandemide yaygınlaşan esnek çalışma biçimlerinin ve güvencesizliğin hedefi haline geliyor. Pandemi koşullarında kadınların güçlendirilmesi gerekirken, İstanbul Sözleşmesi gibi kazanımlar iktidarın hedefi oluyor.

Bu koşullar altında işimiz, aşımız ve sağlığımız için söyleyecek çok şeyimiz var. Taleplerimiz ve öfkemiz var. Emekçilerin umutlarını ifade edeceğimiz 1 Mayısımız var.

Sağlıklı, güvenceli ve insanca yaşama hakkımız için yan yanayız. Umutlarımız büyütmek için bugün Türkiye’nin dört bir yanında mücadelemizle yan yanayız.

Taleplerimizi ve hedeflerimizi 1 Mayıs’ta bir kere daha yan yana haykırıyoruz:

  • Herkese aşı, herkese gelir desteği sağlansın, acil ve zorunlu işler dışında 4 hafta çarklar durdurulsun!
  • Çalışırken hastalanan emekçiler için COVID-19 iş kazası ve meslek hastalığı olarak kabul edilsin!
  • Kod 29 ve ücretsiz izin zulmüne son verilsin!
  • İşsizlik Sigortası Fonu kaynakları patronlara değil işçilere ve işsizlere destek için kullanılsın!
  • Asgari ücret üzerindeki tüm vergi ve kesintiler sıfırlansın!
  • İşsizliğe karşı kamu istihdamı artırılsın, hukuksuz biçimde işten çıkarılan kamu emekçileri işlerine iade edilsin, çalışma süreleri azaltılsın.
  • Doğa katili projelere, Kanal İstanbul’a, betona, savaşa, silahlanmaya, sermayeye değil aşıya ve sosyal desteklere ayrılsın.
  • Az kazanandan az, çok kazanandan çok vergi alınsın! Zorunlu mallarda ve elektrik, su, doğalgaz, iletişim faturalarında dolaylı vergiler sıfırlansın, fatura borçları faizsiz ertelensin.
  • Örgütlenme, özgür toplu sözleşme ve grev hakkı önündeki tüm engeller kaldırılsın!
  • İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı yasa etkin şekilde uygulansın, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün İşyerinde Şiddete Karşı 190 sayılı sözleşmesi onaylansın!

2020 1 Mayıs’ında ifade ettiğimiz gerçek, 2021’de çok daha net bir biçimde ortadadır. Bu düzen yaşamı ve gezegeni tehdit eden büyük bir felakete dönüşmüştür. Felakete dönen bu düzen, baskılarla, yasaklarla, yalanlarla, sansürle, kışkırtılan ırkçılık ve ayrımcılıkla, toplumsal cinsiyet eşitsizliğiyle, kısacası zulümle ayakta tutulmak istenmektedir.

Bu felakete son vermek, insanlık için yeni bir başlangıç yapmak, eşitliğin, özgürlüğün, adaletin, demokrasinin egemen olduğu, kardeşçe, barış içerisinde yaşayacağımız yeni bir toplumsal düzen kurmak ellerimizdedir.

Umudumuz birliğimizde, mücadelemizde ve dayanışmamızdadır!

Yaşasın 1 MAYIS!

DİSK, KESK, TMMOB ve TTB”