12 Eylül askeri faşist cuntası AKP-MHP iktidarı ile devam ediyor..

 

12 Eylül 1980’de gerçekleştirilen askeri darbenin üzerinden 40 yıl geçti. 12 Eylül darbesinin 40’ıncı yıldönümünde faşizmi, darbeciliği lanetliyor, hayatını kaybeden direnç çiceklerini saygıyla anıyoruz

12 Eylül faşist cunta yönetimi, TBMM’ni, siyasi partileri, sendikaları, kitle örgütlerini kapatmış, işçi sınıfının ve emekçilerin sermayeye karşı grevlerini direnişlerini yasaklamıştı. Yüzbinlerce insan gözaltına alınmış işkenceden geçirilmişti. Askeri cezaevleri ve emniyet müdürlükleri işkence merkezleri haline gelmişti
Faşist Askeri Cunta iktidar döneminde hertürden zulüm, zorbalık ve hukuk dışı eylemler devleti yönetme ekseni oldu.
Araştırmalara göre 12 Eylül Askeri Darbesi’nin toplumsal ve siyasal bilançosu şöyledir:

1 milyon 683 bin kişi ‘fiş’lendi.
650 bin kişi gözaltına alındı.
Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.
7 bin kişi idam istemiyle yargılandı.
517 kişiye idam cezası verildi.
259 kişinin idam dosyası Yargıtay’ca onandı.
49 kişi idam edildi
71 bin kişi 141, 142 ve 163’den yargılandı.
98 bin 404 kişi ‘örgüt üyesi’ olmak suçundan yargılandı.
388 bin kişiye pasaport verilmedi.
14 bin kişi vatandaşlıktan çıkarıldı.
30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına gitti.
300 kişi ‘kuşkulu bir şekilde’ öldü.
171 kişinin ‘işkenceden öldüğü belgelerle kanıtlandı.
14 kişi cezaevindeki uygulamaları protesto etmek için yaptıkları ‘açlık grevi’ sonucu yaşamını yitirdi.
30 bin kişi sakıncalı olduğu için işten atıldı.
1402 sayılı yasa nedeni ile 3 bin 854 öğretmenin ve 120 öğretim görevlisinin işine son verildi.
1402 sayılı yasa nedeniyle 9 bin 400 kişi kamu görevinden atıldı ya da sürüldü.
47 yargıç görevden atıldı.
7 bin 233 devlet görevlisi bölgeleri dışına sürüldü.
937 film ‘sakıncalı’ bulunduğu için yasaklandı.
23 bin 667 derneğin faaliyeti durduruldu.
İstanbul’da gazeteler toplam 300 gün yayımlanmadı.
13 büyük gazete için 303 dava açıldı.
31 gazeteci cezaevine konuldu.
Gazeteciler hakkında toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi.
Gazetecilere toplam 3 bin 715 yıl hapis cezası verildi.
300 gazeteci saldırıya uğradı.
3 gazeteci öldürüldü.
49 ton gazete, dergi ve kitap, sakıncalı olduğu için imha edildi.(1)

Bugün 12 eylül yönetim çizgisi her anlamda sürmektedir. Parlemento işlevsiz kılınmıştır. Kararnamelerle ülke yönetilir duruma gelmiştir. Seçilmiş belediye başkanları görevden alınmakta ve yerlerine kayyum atanmaktadır. Binlerce kamu çalışanı ve akademisyen yargı kararı olmaksızın mağdur edilmiştir. Üniversiteler ve okullar liyakat, birikim ve akademik kariyere bakılmaksızın iktidarın yandaş memurlarınca yönetilir duruma getirilmiştir. Eğitim sistemi yap-boz politikalarıyla yönetilmektedir. Eğitim ve öğretim de laisizm tasfiye edilmiştir. Sağlık sistemi tamamen katkı adı altında paralı hale getirilmiştir.

Covid-19 virüsü ile mücadele başarısız olmuş, vaka ve ölüm sayıları halktan gizlenmekte, sayılar düşük gösterilmektedir. Halk sağlığı büyük bir tehdit altındadır. Fabrikalarda, işletmelerde işçiler pandemi koşulları altında çalıştırılmakta, işçi sağlığı ve güvenliği yoktur.
Adalet hak ve hukuk yoktur. Adalet iktidara bağımlı durumdadır. Düşünce ve ifade etme özgürlüğü yoktur. Gazeteciler hukukçular hapishanelerde çürütülmektedir. Cezaevleri hasta tutsaklarla doludur. İnsanlar kaçırılmakta, muhbirlik teklif edilmektedir, gözaltında kişilere işkence ve kötü muamele yapılmaktadır, muhaliflerin can güvenliği bulunmamaktadır.

Doğa, yeraltı-yerüstü milli zenginlikler talan edilmektedir. Ormanlarımız maden ve altın uğruna çokuluslu şirketlerin talanına açılmıştır. Jeotermal enerji adı altında Aydın ovası bitirilmek istenmektedir. Ormanlarımız korunmamakta ve heryıl binlerce hektar orman yakılmaktadır.. Yangın söndürmek için teknik araçlar helikopter vb. yetersizdir.

Bütün komşu ülkelerle sorunlu bir dış politika izlenmektedir. Akdeniz’ savaş tamtamları çalınmaktadır. Suriye’nin içişlerine karışan ve iç savaşın tarafı olan bir askeri-siyasi bir politika izlenmektedir. Tarım bitirilmiştir. Sorunlar saymakla bitmemektedir.

Emekçiler, işçiler, emekliler düşük ücretler ve hayat pahalılığı karşısında güç durumdadır.

Emek ve demokrasi güçlerinin birleşik örgütlü mücadelesiyle bir çıkış bulmak mümkündür

(1) Tihv Dökümantasyon

SF Trade Tekstil’de Deriteks Sendikasına üye oldukları için işten atılan ve haklarında 200 bin lira tazminat davası açılan kadın işçiler yalnız değildir.

İzmir Gaziemir Serbest Bölgede kurulu SF Trade Tekstil Fabrikası’nda direnişte olan kadın işçilere karşı patronun açtığı tazminat davası bugün başladı. Sendika düşmanlığıyla sık sık gündeme gelen SF Trade’de geçen yıl Deri, Dokuma ve Tekstil İşçileri Sendikası’na (DERİTEKS) üye olan iki kadın işçi işten atılmış, işçiler fabrikanın önünde direnişe geçmişti. Ardından 2 kadın işçinin daha çıkarılmasıyla direnişteki işçi sayısı 4’e yükselmişti. Kadın işçiler sendikal faaliyet yürütükleri için ekim 2019 tarihinden beri direniyor.

Kadın işçiler, Covid-19 koşulları öncesi 200 gün Gaziemir Serbest Bölge girişinde direnişlerini sürdürdüler. Pandemi sonrası da sendikalı olarak ise geri dönüş ısrarını sürdürdüler. Direnişin 325 gündür sürmesi ve kadın işçilerin hak alma mücadelesindeki kararlılıkları ve direnişin çalışan diğer işçiler üzerindeki etkisi karşısında patronların buna karşı bir göz korkutma, yıldırma politikası oluşturması gerekiyordu. Direnen kadın işçiler hakkında ticari rekabeti zedeledikleri gerekçesiyle suç duyurusunda bulundular ve bu tazminat davası açıldı.

Dava dosyasında direnişte olan işçilerin ikisine SF Tekstil Trade’in üretim yaptığı markaları açıklayıp prestijini, imajını kırarak, ‘ticari kuruluşun rekabet gücünü azalttığı’ iddiasıyla her biri için 100 bin lira maddi, 100 bin lira da manevi olmak üzere 200 bin lira tazminat ödemesi isteniyor. Bugün yapılan duruşmada mahkeme tanıkların ve belgelerin görülmesi, dinlenmesi için duruşmayı 24 Aralığa erteledi.

Patronun, sendikal örgütlenme hakkını çiğneyerek haksız şekilde işten attığı işçilerden rövanş olarak, direndikleri ve işlerini geri istedikleri için tazminat isteyebilmesi diğer işçilere dönük tehdit ve direnişin onurlu etkisini kırmak, sendikanın daha fazla üye kaydetmesini engelleme amaçlıdır. İşveren pandemi olduğu gerekçesiyle, işçileri işten çıkarıyor, Taşeron işçi çalıştırıyor. Sermayenin bu tutumu yeni değildir ve sendikal örgütlenmeyi kırmak, daha ucuz işgücüyle, örgütsüz işçilerle daha fazla kar için üretimi sürdürmek tercih ettiği bir yöntemdir. Bu oyun 2015 te Deriteks in fabrikada örgütlenmeye başlamasıyla SF Trade Tekstil Fabrikasında oynanmaktadır.

Deriteks Sendikası “Bu yolun bir defa açılması halinde işçilerin her türlü eylem ve açıklamalarının ve hatta sadece “sendikalı olduğumuz için işten çıkarıldık” demelerinin dahi işverenlerin ticari haklarının ihlal edildiği iddiası ile suçlama ve “haksız rekabet” hükümlerine göre cezalandırılma tehdidi ile karşılaşacağı görülmektedir. Nitekim işverence yapılan şikayetler ve açılan davalarda, Sendikamızın, Sendikamız yöneticilerinin ve üyelerimizin sosyal medya paylaşımlarına delil olarak dayanılmakta olup işverence yapılan gözetleme ve sürekli baskı bu yolla işyeri dışınada taşınmıştır. İşyeri içerisinde sendika üyelerine uygulanan baskı ve tecrit, işyeri dışında da direnişimizin yalıtılması, işten çıkarılan üyelerimiz ile Sendikamızın sesini duyurma yollarının kesilmesi ve her türlü destekten yoksun bırakılması amaçlı olarak sürmektedir. SF işverenin asıl amacı, sadece fabrikasındaki sendikal örgütlenmenin önünü kesmek değil, yürüttüğü sendikasızlaştırma operasyonunun mağduru olan işçilerin, işten atıldıktan ve iş sözleşmeleri sona erdikten sonra da ağızlarını açamadıkları, kamuoyuna başlarına geleni dahi anlatamadıkları bir ortamı yaratmaktır.” diyor.

Kapitalist patronların oyununu işçi sınıfı ve emekçiler bozacaktır. SF Trade işçisi kadınlar yalnız değildir. Emekçiler, emekten yana tüm insanlar tekstil işçilerinin yanındadır. Zamanın haklı saati işçilerden yana çalışmaktadır. Direnen İşçiler en sonunda mücadele ile kazanacaktır. Bizler örgütlü olmanın gücünü bilen ve sendika örgütlülüğü için ileri atılan, sermayeye boyun eğmeyen işçilerin yanındayız.

Direnen mücadele eden işçiler yalnız değildir. Bütün değerleri üreten işçi sınıfı ve emekçiler, emek dostları yanlarındadır.

12 Eylül Utanç Müzesi İzmir’de açılamadı. Valiliğin baskısı ve Büyükşehir Belediye Başkanı ve bürokratları serginin arkasında durmadılar.


(Fotoğraf:Adnan Saygun Sanat Merkezi’nden)

Devrimci 78’liler Federasyonu, 12 Eylül Darbesi’nin 40’ıncı yılı kapsamında İzmir Büyükşehir Belediyesi ile birlikte programladığı ve Adnan Saygun Sanat Merkezi’inde açacakları serginin, Valilik tarafından yapılan müdahaleler sonucu ertelendiğini duyurdu. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer’in bürokratları, baskıları gerekçe göstererek serginin formatına, içeriğine müdahale ederek, sergiyi yeniden dizayn etmek istediler. Başkan Tunç Soyer Utanç Müzesi’nin açılmasının arkasında durmadı.

Müdahale edilen içeriklerden biri de Mazlum Doğan’ın fotoğrafıydı. 12 Eylül döneminde tutuklanan Mazlum Doğan, Diyarbakır Cezaevi’ndeki kötü koşulları protesto etmek için 21 Mart 1982 yılında Nevruz günü kendisini yakmıştı. Doğan hayatını kaybettiğinde 24 yaşındaydı. Diyarbakır zindanlarındaki vahşi işkencelerin ve katliamların teşhir edilmesi istenmemişti. Kurulacak olan idam sehpası mekanına da müdahale edildi.

Devrimci 78’liler Federasyonu yaptığı açıklamada “İzmir Büyükşehir Belediyesi ile birlikte programladığımız 12 Eylül’ ün 40. Yılında Ne Darbe Ne Diktatörlük 12 Eylül Utanç Müzesi kapsamındaki etkinliklerimiz Valiliğin ve Valiliğin baskı altına aldığı Bürokrasinin kurulumunu yaptığımız, serginin formatına yaptıkları müdahaleler sonucu etkinliklerimizin tamamını ileri bir tarihe erteledik.” dedi.

Devrimci 78’liler Federasyonu yöneticileri Utanç Müzesini İzmir Adnan Saygun Sanat Merkezine taşımışlar ve sergi salonuna önemli ölçüde yerleştirme yapmışlardı. Önceki yıllarda Utanç Müzesi İzmir’de Tepekule Kongre Merkezi’nde açılmıştı. 12 Eylül Utanç Müzesi Devrimci 78’liler Federasyonu tarafından 2010 yılında kurulmuştu. Federasyon İzmir’de açılamayan müze için “. Yıllarca iğneyle kuyu kazar gibi sürdürdük çalışmalarımızı. Dostlarımızın, emek ve demokrasi güçlerinin katkılarıyla eksikliklerimizi gidererek kalıcı bir gayrı resmi tarih müzesinin tuğlalarını örüyoruz. 12 Eylül’ün kırkıncı yılında İzmir’de bir kez daha sesimizi yükseltiyoruz. 12 EYLÜLÜN 40.YILINDA NE DARBE NE DİKTATÖRLÜK” diyordu.

Utanç Müzesi 12 Eylül faşist askeri cuntasının yıldönümünde Başkan Tunç Soyer’in konuşmasıyla açılacak,12-25 eylül tarihleri arasında; canlı müzik Düşgezginleri, 12 Eylül Hukuku paneli, film gösterimleri , söyleşi “Devrim Fikri ısrarında ’68 ve ’78”, 17’nin Ötesi Erdal Eren Davası belgesel filmi, 12 Eylül Anneleri ve Tanıklıklar belgesel filmi, tiyatro oyunu, konser vb. etkinlikler yapılacaktı. Programın içeriğinin hazırlanması sürecinde katılımcılar emek yoğun bir çalışma yapmışlardı..

İzmir’de hak örgütleri Sakarya’da kürt mevsimlik işçilere yapılan ırkçı saldırıya karşı “Susma ırkçılığa karşı mücadele et” dedi.

Sakarya’da tarım işçiliği yapmak için Mardin’in Mazıdağı ilçesinden gelen kadın-erkek 16 Kürt tarım işçisine yapılan ırkçı saldırı Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV), İnsan Hakları Derneği (İHD), Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD), Özgürlük için Hukukçular Derneği (ÖHD)’nin düzenlediği ortak açıklama ile protesto edildi. Açıklama Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde yapıldı.

Açıklamayı ÇHD İzmir Şube Sekreteri Erdoğan Akdoğdu yaptı.

“Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan avazı çıktığı kadar bağırmıştı “kadında olsa, çocukta olsa gereken yapılacaktır.” Diye. Gereken ne idi açıkça söylemese de hepimiz biliyorduk aslında Kürt halkının yok edilmesi için güvenlik güçlerine talimat vermişti. Tabi ki bununla da bitmeyecekti. “Tek dil, tek bayrak, tek din, tek vatan” dedi aynı başbakan. Kürt illerinde güvenlik güçlerine verdiği talimatı ırkçı söylemleriyle ve eylemleriyle harmanladı Türkiye coğrafyasının tamamında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip ERDOĞAN.

Kendinden olmayanı yok et diye buyurdu ve yok ettirmeye başladı. Geçtiğimiz yedi yılda kayıtlara geçen onun üzerinde ırkçı saldırı gerçekleşti bu topraklarda, çünkü talimat en büyük yerden verilmişti.

– Ankara’da kürtçe müzik dinlediği için Barış ÇAKAN adlı genç öldürüldü.
– İstanbul’da işe giderken servis aracında kürtçe konuştuğu için öldürüldü Rıdvan İŞLER,
– İstanbul Kağıthane’de işe gitmek için otobüs beklerken kürtçe konuştuğu için öldürüldü Sedat AKBAŞ,
– Ağrıda askerlik yaparken kürtçe konuştuğu için saldırıya uğrayan Fikret AYDEMİR günlerce tedavi gördü
– Gaziantepte askerlik yapan Yüksekovalı genç telefonunda selahattin demirtaş’ın fotoğrafı olduğu için saldırıya uğradı.
– 74 yaşındaki Ekrem Yaşlı hastanede yatan eşiyle kürtçe konuştuğu için saldırıya uğradı
– sakarya’da kürtçe konuştukları için baba ve oğul saldırıya uğradı. Baba Kadir Sakçı hayatını kaybederken oğlu ağır şekilde yaralandı
– yine sakarya’da fındık işçiliği yapan şirin Tosun uğradığı saldırı sonucunda ağır şekilde yaralandı ve tedavi gördüğü hastanede yaşam mücadelesini kaybetti.

Talimatı yerine getireceklerin adresi yine Sakarya’ydı. Mardin’in Mazıdağı ilçesinden kalkıp 1340 kilometre yol giden kadın-erkek 16 Kürt tarım işçisi uğradığı ırkçı saldırı sonucunda Sakarya’yı terk etmek zorunda kaldı. Oysaki uğradıkları zulmü hak etmemişlerdi. Tek dertleri ekmek parası kazanmaktı. Belki de köyleri yakılıp yıkılmasaydı, dağları taşları bombalanıp ot bitmez hale getirilmeseydi kendi topraklarında kendi işlerini yapacaklardı. Ama çalışmak zorundaydılar. Yok, pahasına emek verip çalışmak ve para kazanmak zorundaydılar.

Her gün yaptıkları işi yapmak için gittikleri fındık bahçesine gitmiş ve işverenlerinin ve bölge halkının ırkçı saldırısına maruz kalmışlardı. Can havliyle memleketlerine dönen 16 tarım işçisi uğradıkları saldırının, hakaretin ve sömürülen emeklerinin hesaplarını kimlerden sorabilecekti. Çünkü talimat en yukardan gelmişti. İktidarın kendi elleriyle ektikleri ırkçılık tohumları meyvelerini veriyordu.

Sosyal medya hesaplarından paylaşılan görüntülerde gerçekleşen saldırının failleri açık seçik görülebilmekte. Düzmece yargılamalarla adalet senaryolarının oynanmasını kabul etmeyeceğiz. Sakarya’da meydana gelen ırkçı saldırının münferit bir saldırı olmadığını biliyoruz. Kendinden olmayanı yok ettiren bu zihniyeti tanımıyoruz. İnsanca yaşam hakkının en kutsal hak olduğunu ve herkes için mutlak olduğunu bir kez daha dile getiriyoruz. Yıllardır her türlü ırkçılık ve ayrımcılığın karşısında duran biz insan hakları savunucuları toplumsal barışı zedeleyen ve çatışmayı körükleyen bu uygulamalara karşı mücadele etmeye devam edeceğiz.

İHD, ÇHD, ÖHD, TİHV

İBRAHİM DÖLEN

                                                                                 iBRAHİM DÖLEN (1953-03.09.2020)

İbrahim Dölen, 1953 yılı Silifke’nin eski adıyla Tekir köyünde, yeni adı ile Atayurt Mahallesinde doğmuştur. Babası çiftçidir, daha çok kendi toprağını işleyen zaman zaman da oralarda “ortak” denilen  bir başkasının toprağını da kullanan, ürünü paylaşan,  çalışkan  bir üreticidir. Pamuk, susam ekerler, kendi ihtiyaçlarını karşılamak  için de inek besler; ailede küçük büyük demeden herkes gücü yettiğince her işi yapar.  İbrahim’in annesi Zekiye de aynı köydendir, ev emekçisidir; her köylü kadını gibi yaşamın önlerine çıkardığı her zorlukla mücadele etmek, her gün kendisi dahil dokuz canı, beslemek, yaşamlarını her gün yeniden ve yeniden üretmek yani çok emek harcamak zorunda kalan fedakar bir kadındır. Aile ikisi kız yedi çocukludur çocuklar ile ana-baba birbirleriyle barışık, sıcak, sevgi yüklüdür.

İbrahim ilkokulu köyünde bitirir, köylük yerde işler bazen  o kadar çok ve  yoğun olur ki oyun oynamaya vakit bulamaz. Köyün içinde bir mera ‘çayırlık’ denilen alanda  arkadaşlarıyla  top oynar.  Çoğu erkek çocuk gibi futbolu sever, oyunu da öyle.. bir de savaşmaca, esir almaca gibi kendilerince oyunlar..İbrahim ilkokuldayken  ailesi mahallede  Lara adında bir bakkal dükkanı da açar,  işletme işi neredeyse İbrahim’in üzerindedir. Okulda da başarılı bir öğrencidir; okul tam gün eğitim yapmaktadır, kalan zamanda oyuna ayıracak zaman pek azdır.

Köyün ahalisi sağ eğilimlidir ancak  gerici, radikal dinci yapılanmalar yok denecek kadar azdır. İbrahim in dedesi “Halil İbrahim dede” cumhuriyetçi ve laik yaşam düşüncesini benimsemiş bir kişidir. İlkokul yıllarında o siyasal dönemde CHP, Adalet Partisi ikilemi belirgindir. İki parti arasındaki rekabet çocuklarda iz bırakır, taraf olma eğilimi doğurur.  1970 li  yılların ortalarından başlayarak  sonraki  yıllarda,  gericilik artmaya başlar.

İlkokuldan sonra İbrahim Silifke Ortaokulu’na kaydolur;  Silifke’de İbrahim’in ağabeyinin oturduğu bir evleri daha vardır. İbrahim de  abisiyle birlikte   kalır ve ortaokula devam eder.  Ortaokul yıllarında buldukça  klasik yerli romanlar okur. Orhan Kemal, Yaşar Kemal ve diğerlerini.. Özellikle Orhan Kemal’in romanlarını okuduğunda zevkle ve heyacanla anlatmayı çok sever. Okul yılları İnönü’lü,  Demirel’li yıllardır, sosyal adaletsizlik, yoksulluk   vardır,  tohumluk alma, ilaçlama, toprağı işleme, gübreleme,  hem  kolay değildir hem de pahalıdır. Vergi sistemindeki adaletsizlik de köylünün belini bükmektedir.

1963-1975 Yılları ABD ordusunun Vietnam’daki savaşa müdahil olduğu,  savaş sırasında işkence, tecavüz, toplu infaz, sivillerin öldürülmesi ve kimyasal silah kullanmak gibi pek çok savaş suçu işlediği yıllardır. Bu yıllar ABD emperyalizmine karşı hem ülkemizde hem Avrupa’da hem de dünyanın birçok ülkesinde Amerikan karşıtı gösteriler, anti-emperyalist eylemlerin yaşandığı yıllardır. Ülkemizde de başta gençlik olmak üzere ezilen sınıflarda büyük bir uyanış, farkındalık, tepki yaşanmaktadır; İbrahim de kabaran bu anti emperyalist dalgadan etkilenir. Okulda, köyde, farklı alanlarda  demokrasi, özgürlük bağımsızlık saflarında yerini alır.

Bu dönemde Silifke Lisesi’nde  edebiyat öğretmeni Burhan Garip Şavlı ve Vecihi Timuroğlu (1965-1967 yıllarında lise müdürüdür)  gibi aydın, ilerici öğretmenler vardır.  Aydın, ilerici öğretmenler sayesinde gençler de büyük bilinçlenme ve aydınlanma süreci yaşarlar, edebiyatımızı tanır, okumaya yönlenirler, aralarında kitaplar, olaylar üzerine tartışırlar.  Devrimci gençliğin,  emperyalizme , 6.filoya karşı eylemleri,  bağımsızlık yürüyüşleri,  özgürlük mücadeleleri, topraksız köylülerin direnişlerinin, işçi  grevlerinin,  üreticilerin safında yer almaları ibrahim’i de etkiler.  Denizlerin idamına giden süreçte,  idamlarına karşı çıkan  bildirileri  lisenin bütün sınıflarında sıraların içine konur, örgütleyenlerin başını  İbo çeker.  Demirel’in iktidar sürecinde  traktörlerinin römorklarına dolarak köy köy  dolaşılır, iktidara, idamlara, infazlara, baskılara karşı çalışılır ve bu eylemlerin ön safında İbrahim vardır,  yaptıklarına güvenli, kararlı ve ataktır.

O yıllarda Silifke’de devrimci gençliğin örgütlenmesi öyle yaygın ve güçlü hale gelir ki faşistler saldırganlaşır. Silifkeli devrimcilerden Murat Gökten öğretmen Erdemli’de öldürülür, faili bulunamaz. Cinayet faili meçhul kalır.

Silifke sanayinin olduğu bir ilçe değildir, ahalisi çoğunlukla tarımla uğraşır;  1960’ lı, 70’ li yılarda pamuk, çeltik yani pirinç, susam ile mevsimlik sebzeler yetiştirilir;  aile işçiliği ağırlıkta olmakla birlikte topraksızlar ve işsizler için özellikle hasat zamanı  yevmiyeli tarım işçiliği vardır, tarım işçileri sendikalı değildir.  Bir de aynı dönemde SEKA Fabrika inşaatında çalışan “göçmen” işçiler vardır, çoğu kürt  kökenlidirler; İbrahim arkadaşlarıyla onların yanına sıklıkla gider, sıcak dostluk bağları kurarlar, inşaat sektöründeki bu işçiler de sendikasız, örgütsüzdür. Bu dönemde ilçede devrimci demokrat içerikte bir dernek kurulur,   bu örgütlenme  demokrasi ve bağımsızlık mücadelesinde  çok önemli işlevler üstlenir. “Halk geceleri” adıyla ozanların da katılımıyla etkinlikler düzenlenir halkla bağ kurulmaya, bilinç aktarılmaya çalışılır, bu çalışmalarda da İbrahim ve arkadaşları ön planda örgütleyicidir.

1973 -74 Yıllarında Buca Mimarlık Mühendislik Kimya Bölümüne kayıt olur,  üniversite gençliğinin  özerk demokratik üniversite mücadelesinin yanı sıra emperyalizme ve faşizme karşı mücadelesi içinde de   yer alır. 1974-75 Öğrenim yılında Buca Yüksek Öğrenim Derneği kuruluşunda yer alır; sonraki yıllarda Yurtsever Devrimci Gençlik Derneği olarak adını değiştiren derneğin yıllarca başkanlığını sürdürür. Okuduğu ve yaşadığı Buca’da mahalli gençlik  ve liseli gençlik örgütlenmesinde de örgütleyici, yöneticidir.  Gecekondu yıkımlarına karşı mücadele eder. Gözü karalığı, cesareti, çalışkanlığı, yorulmak bilmez tarzıyla   Buca’daki faşist örgütlenmelere karşı da  mücadeyi örgütler. Tepecik’teki Motor Sanat Lisesinde  bildiri dağıtımı sonrasında  modern revizyonistlerin bıçaklı saldırısına uğrar,  bıçak karaciğer zarını yırtmıştır ve bu nedenle bir hafta tıp fakültesi hastanesinde tedavi görür.

1967-1971 yıllarında İstanbul, İzmir, Ankara’da üniversitelerde özel yüksekokullara karşı eylemler ve boykotlar yapılır. Eylemlerin amacı özel yüksekokulların kapatılmasıdır. Eylemlerin  de etkisiyle  Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla  1472 sayılı  25.8.1971 tarihli yasa ile özel okullar  devletleştirilir ancak  eski öğrencilerden ücret alınmasına da devam edilir.

İzmir’deki yüksekokullardan biri olan Buca Ege Özel Mimarlık Mühendislik Yüksek Okulu  devletleştirilen yüksek okullardan biridir.  1975-1976 Eğitim yılının ilk günlerinde  Buca Mimarlık ve Mühendislik  öğrencileri, E.Ü Mühendislik Bilimleri Fakültesi kapsamına  alınmaları,  barınma,  beslenme, ulaşım sorunları, asistanların özlük haklarının iyileştirilmesi , 1970 öncesi girişli öğrencilerin ücret ödeme yükümlülüğünün kaldırılması ve Fakülte Dekanı Prof.Dr. Kemal Karhan’ın istifa etmesi talepleriyle altı aya yakın  büyük öğrenci boykotu yapar; mitingler, gösteriler yürüyüşler  yapılır. Buca Yüksek Öğrenim Derneği( BYÖD) tarafından düzenlenen  ve 1976 Şubat ayında  yapılan mitingde fakülte dekanı Prof.Dr. Kemal Karhan’ın  maketi yakılır.. Öğrenci boykotuna Ege Üniversitesinin birçok bölümü katılır ve sonunda öğrenciler İstedikleri hakları alır. Bu haklar doğrultusunda mimarlık bölümü öğrencileri, Güzel Sanatlar Fakültesi kapsamında diğer mühendislik bilimleri öğrencileri E.Ü Mühendislik Bilimleri Fakültesi’nde öğrenime devam etme hakkı  kazanır. Bu mücadelenin sonucu İzmir’de bulunan yüksek okullar tasfiye edilerek Ege Üniversitesi’ne bağlanır.

1976 Yılı  şubat sonları,  belediye otobüsünde mimarlıkta okuyan Buca’da saldırganlığıyla tanınan Serdar  adlı faşistle karşılaşır, karşılıklı bakışmalar olur, otobüs İkiçeşmelik Caddesine girdiğinde Serdar  saldırıya hazırlanırken İbrahim ilk durakta hızla otobüsten iner ve zigzaklar çizerek koşmaya başlar; ne var ki aynı otobüste Sivas İmranlı’lı bir yurtsever devrimci daha vardır ve aynı durakta inmiştir, Serdar’ın sıktığı kurşunlardan biri ona isabet eder, barsaklarını parçalar; bir hafta sonunda hastanede yaşamını yitirir; İbo ya yönelen kurşunlar başka bir devrimciyi katletmiştir, bu olay onu kahreder.

Buca Eğitim Enstitüsü’nde faşist işgalin kırılması mücadelesinde yine ön sıralardadır; boykot yapan, okulu terk etmeyen devrimci öğrencilere arkadaşlarıyla desteğe giderler, faşist güruh el yapımı patlayıcıları üzerlerine attığında gözünü kırpmaz, üzerlerine yürür. Her sabah erkenden kalkar, Buca YDGD’den çıkar, Buca Eğitim Enstitüsü öğrencileriyle buluşup, kolkola girerek, yürüyüş nizamında okul girişine binasına kadar gidenlerin başındadır. Mücadele ile faşist işgal kırılır.   Hem dişe diş mücadeleyi hem dayanışmayı hem yol arkadaşlığının gereklerini yaşar, yaşatır, öğretir.

Mücadele içinde bir sevdası olur ve evlenirler, kararı aileler değil kendileri verirler. İbrahim 12 Eylül askeri faşist darbesinden kısa bir süre sonra aranmaya başlar, kaçaklık dönemlerinde birliktelikleri bozulmaz,  omuz omuza, yürek yüreğe yaşarlar, zorlukları birlikte aşarlar; bir oğulları olur.

Sevgili  İbomuz’u sevgiyle, özlemle anıyoruz; unutmayacağız.

 

 

1 Eylül Dünya Barış Günü’nde emperyalizme,faşizme ve savaşa karşı barışın sesi İzmir Valiliği’nin yasaklamalarına karşın yükseltildi..

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri Gündoğdu Meydanında yapacağı 1 Eylül Dünya Barış Günü ve barış zinciri etkinliği İzmir Valiliği tarafından yasaklandı. İzmir Valiliği “1 Eylül Dünya barış Günü nedeniyle yapılacak, panel, fotoğraf sergisi, söyleşi, yürüyüş, barış zinciri, konser, piknik ve tüm etkinlikleri yasaklanmıştır” dedi.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri emperyalizme faşizme ve savaşa karşı barış etkinliklerinin yasaklanması üzerine Gündoğdu Meydanında bileşenleriyle birlikte açıklama yaptı. Açıklamaya HDP Milletvekilleri; Serpil Kemalbay, Necdet İpekyüz, Gülistan Koçyiğit, Peru Dündar ile Sezai Temelli de katıldı. Barış etkinliklerinin yasaklanmasına karşı halklar savaş değil barış istiyor dedi. Katılımcılar, barışı temsilen beyaz balonlar uçurdu..

Açıklama şöyle,

“Sevgili dostlar, değerli basın emekçileri bugün, insanlık tarihi boyunca yaşanan en kitlesel ve ağır yıkımlara, büyük acılara yol açan İkinci Dünya Savaşı’nın başladığı gün olan 1 Eylül.

Bu yıkım ve acıların bir daha asla yaşanmaması için ülkemizde ve dünyanın pek çok yerinde halklar, her 1 Eylül’ de sömürüsüz, eşitlikçi, adaletli ve barış içinde uluslararası toplumsal bir düzenin tesis edilmesini talep ediyorlar. Bugün bizler de, İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri olarak bu amaçla burada toplandık.

Söz konusu emperyalist paylaşım savaşının üzerinden 81 yıl geçmesine rağmen maalesef barışın egemen olduğu, halkların eşit ve kardeşçe yaşadığı bir uluslararası düzen henüz sağlanamamıştır. Aksine küresel çapta doğal ve kültürel mirasın yok edilmesine yol açan, kitlesel yerinden edilmelere ve göçlere sebep olan, yoksulluk ve adaletsizliği, yanı sıra başta kadınlar olmak üzere tüm ezilenlere ve ötekileştirilenlere yönelik eşitsizlikleri, ayrımcılığı ve şiddeti daha da derinleştiren iç savaşlar, bölgesel çatışmalar ve vekalet savaşları tüm hızıyla yaşanmaktadır. Halklar arasındaki, dil, din, etnik kimlik farklılıkları kışkırtılmakta, savaşlara gerekçe haline getirilmektedir. Yaşanan tüm bu felaketlerin bir tek sorumlusu vardır: O da küresel sermayenin sınırsız ve koşulsuz dolaşımını sürdürerek kârını sonsuz biçimde arttırma hırsı.

Ülkemizde ise meclisi denge ve denetleme fonksiyonuna sahip bir siyasal güç olmaktan çıkartarak işlevsizleştiren, yargıyı tümüyle kendine bağlayarak hukuku bir baskı ve tehdit aracı haline getiren, düşünce ve ifade özgürlüğünden işkence yasağına kadar tüm temel hak ve özgürlükleri ağır biçimde ihlal eden, seçilmiş siyasetçileri, avukatları, gazetecileri ve insan hakları savunucularını hapishanelere dolduran, yıllardır uyguladıkları neo- liberal ekonomi politikaları sonucu ülkeyi altından kalkılmaz ağır bir ekonomik krize sokan, işçilerin, emekçilerin büyük bedeller ödeyerek mücadeleyle elde ettiği tüm kazanımları gasp eden başını AKP ve MHP’nin çektiği iktidar bloku, gerek ülke içinde gerekse uluslararası düzeyde yaşanan tüm sorunların çözümünde savaş ve şiddeti tek yöntem haline getirmiştir.

Ancak ülkenin içine girdiği ekonomik, siyasal ve toplumsal krizden çıkışın yolu bu değildir. Toplum nezdinde yaratılmak istenen ülkenin savaşla zenginleşeceği, güçleneceği algısının aksine sürdürülmek istenen savaş politikaları, ülkenin elde avuçta kalan kıt kaynak ve olanaklarının tümden yitirilmesine ve bunun yol açacağı maddi ve manevi tüm maliyetin yoksul halkın ve emekçilerin sırtına yüklenmesine neden olacaktır. Bu nedenle halklarımızın çıkarı savaş ve militarizmden değil barış ve demokrasiden yanadır. Ülkede demokrasinin yıllardır tesis edilmemesinin önündeki en büyük engel ise Kürt sorunun çözülememesidir. Kürt sorunun eşitlik temelinde barışçıl ve demokratik biçimde çözülebilmesinin öncelikli yolu ise her boyutuyla tecrit politikalarına son verilmesi, tüm özgürlüklerin önünün açılmasıdır.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri olarak diyoruz ki; karşı karşıya olduğumuz tablo oldukça karamsar ancak hiçbir şekilde çaresiz değiliz. Her şeye karşın bu gidişatı durdurabiliriz. Hepimizin barışın iyileştirici gücüne ihtiyacı var! Bunun yolu ise eşitlik, özgürlük, adalet ve barış mücadelesinden geçiyor. Barış mücadelesine en çok ta yaşadığımız Ortadoğu coğrafyasında ve ülkemizde yükseltilmesine ve süreklileştirilmesine ihtiyaç var. Bu amaçla atılacak her adım bizleri barışa olduğu kadar insan olma erdemine de yakınlaştıracaktır. Örgütlü ve kararlı bir mücadele ile barışı bu topraklarda kökleşmiş bir ağaç haline getireceğimize olan inancımız her zamankinden daha güçlüdür. Tüm halkların eşit, özgür, insanca ve kardeşçe yaşayacağı bir dünyayı kendi ellerimizle kurmanın yolunu açmak için bu gidişattan rahatsız olan, geleceğe dair kaygıları bulunan herkesi omuz omuza ortak mücadeleye davet ediyoruz.

Bu alandan hep birlikte var gücümüzle haykırıyoruz: Halklar Savaş Değil Barış İstiyor!”

Öğrenime Katkı Bursu Duyurusu


DUYURU

2020-2021 Öğrenim Yılı “Öğrenime Katkı Bursu” için başvuru 01-20 Eylül tarihleri arasında internet üzerinden imecedostluk@gmail.com e-posta adresine yapılacaktır.

Sevgi ve Dostlukla..
İMECE-DER Yönetim Kurulu
İmece-Der
Vatan İşhanı No:602 Kat:6 Konak/İZMİR
Telefon: 0 232 854 02 94 – 0 536 402 06 28
E-Posta: imecedostluk@gmail.com

İMECE-DER ÖĞRENCİ BİLGİ FORMU

Kimlik Fotokopisi-Kimlik Bilgileri

Okul Bilgileri
Devam ettiğiniz Lisenin
Adı:
İlçesi:
Bitirdiğiniz Lisenin Adı:
Bitirme yılı:
Bitirme Dereceniz:
Üniversiteye hazırlıkta dersaneye devam ettiniz mi?
Dersanenin Adı:

Devam Edeceğiniz Okulun Adı:
Bölümünüz:
Kaçıncı sınıf:
Okulunuz kaç yıllık öğrenim veriyor?
Gündüzlü mü?
2. Öğrenim mi?
Okulunuzun Bulunduğu İl :
llçe:
Öğrenim sırasında kalınan yer:
Aile Yurt Akraba Arkadaş Diğer:
Öğrenim Sırasında kaldığınız adres:
Kaldığınız yer için ödeme yapıyorsanız aylık toplam tutarı:

Aile Bilgileri
Anne-baba durumu
Beraberler Boşanmış Baba vefat Anne Vefat
Ayrı iseler kiminle yaşıyorsunuz?
Adı:
Mesleği
Güvenlik kurumu SSK ES Bağ-Kur
Birlikte yaşadığınız ebeveynin telefon numarası:
Kardeş Sayısı (siz dahil):
Okumakta olan kardeş sayısı (siz dahil):
Devam ettikleri okullar ve sınıfları:

Evin geçimini kim sağlıyor? Baba Anne Diğer
Bakmakla yükümlü olduğu kişi sayısı:
Ailenin oturduğu ev kira mı?
Kira ise tutarı:
Eve giren gelir toplamı:
Ailenin başka geliri var mı?
Aile akraba ya da başka bir yerden maddi katkı alıyor mu?
Alıyorsa nereden ve tutarı:
Anne ya da babanızın vefatıyla size bağlanan bir maaş varsa tutarı:
Burs aldığınız kurumlar varsa isim ve burs tutarları:

Sağlık sorunuz var mı(kronik hastalık) ?
Kan grubunuz:
Aileniz ve sizin üyesi olduğunuz dernek, sendika..vb:
En son okuduğunuz kitaplar:
Hobileriniz; çalışmayı dilediğiniz alanlar:
Belirtmek istediğiniz özel durumlar-notlar:

E-posta Adresiniz:
Cep Tlf No:
Size ulaşamadığımızda ulaşabileceğimiz kişilerin isim ve tlf numaraları:
İmece çevresinden size referans olabilecek kişi(ler)nin adı soyadı (doldurulması zorunludur):
Verdiğim bilgilerin doğruluğunu; durum değişikliği olursa anında bilgi vereceğimi kabul ediyorum.
Saygılarımla..

İsim Soy isim
İmza Tarih

İzmir’li kadınlar haklarından vazgeçmiyor “#İstanbulSözleşmesiniUygula” “Sözleşme pazarlık konusu değildir”

“İstanbul Sözleşmesinden vazgeçmiyoruz İzmir Kampanyası”nın “Sözleşme pazarlık konusu değildir” çağrısıyla yaptığı buluşma İzmir’de Alsancak İskelesi karşısında çimlerin üzerinde gerçekleşti.

Kadınlar haklarından vazgeçmiyor “#İstanbulSözleşmesiniUygula”

İstanbul Sözleşmesinin “kaderini” AKP MYK toplantısının değil, kadınların mücadelesinin belirleyeceğini söyleyen kadınların forum biçimindeki buluşması, her yaştan kadının temsil edildiği bir buluşma oldu.

Buluşmada kadınlar :

“ İstanbul Sözleşmesi, kadınların eşitlik mücadelesinin evrensel boyutta kaleme alınmış en önemli yazılı metinlerinden; tarih boyunca milyonlarca kadının direnişinden beslenerek yasal düzlemde ve uluslararası çapta elde edilen en önemli kazanımlardan biridir, İstanbul Sözleşmesi. Sözleşme; kadına şiddetin, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin bir sonucu olduğunu söyler. Kadına yönelik fiziksel, psikolojik, cinsel, ekonomik ve ev içi şiddetin önlenmesine dair 81 madde içeren sözleşmenin her bir maddesi hayatlarımızın güvencesidir.
Kadınların şiddetsiz bir yaşam ve yaşama hakkı tartışmaya açık bir konu değildir. Buna izin vermeyeceğiz!

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ bu ülkede yaşayan herkesi; cinsiyet, ırk, renk, dil, din, görüş, ulusal veya sosyal köken, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği, engellilik, medeni hal, göçmen veya mülteci statüsüne dayalı olarak ayrımcılık yapılmasının önüne geçerek şiddete karşı korumaktadır; ELBETTE UYGULANMASI HALİNDE KORUYACAKTIR!

Sözleşmeyi iptal etmeye niyetlenmek, AİLE ERKİL diyerek ATAERKİL düzeni, aile üzerinden kurarak kadınlara saldırmak, kadını toplumsal yaşamdan koparıp ev içine hapsetme yada ihtiyaç duyulduğunda kullanmak üzere ucuz emek gücü haline dönüştürme politikalarının bir parçasıdır. Sömürü düzeninizi reddediyor, eşitlik mücadelemizden vazgeçmiyoruz.

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ çeviri bir metin değildir. Türkiye’nin kurucu üyelerinden olduğu Avrupa Konseyi’nin bir sözleşmesidir. Sözleşme yazılırken, yazım ekibinin lideri Türkiyeli bir kadın, Gülsün Bilgehan’dır. Sözleşmeyi kaleme alan 8 kişilik komitede bir Türkiyeli akademisyen daha bulunmuştur, Feride Acar dır. Ve tüm süreç boyunca ülkemizdeki bütün mesleki yapılar, demokratik kurumlar konuya dahil olmuştur.

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ her cinsiyet ve cinsel yönelimden kişiye kamusal ve özel alanda eşitlik sağlar.

Kadınlar kimsenin namusu, emaneti, kölesi, malı değildir. AKP iktidarının çabası “namusumu korudum” safsatası ile can alan katillerin cinayetlerini “gelenek” adı altında meşrulaştırma çabasıdır. Örf ve adetler bahane edilerek reşit olmamış çocukların zorla evlendirilmesi, evlilik içi cinsel şiddet, kürtaj, zorla doğum yaptırma veya zorla kısırlaştırma kadınlara dayatılamaz. Devlet, yasalar vasıtasıyla ve “düğün töreni” düzenleyerek çocukları tecavüzcülere terk edemez, istismara göz yumamaz. Bunların hepsi kadınlara ve çocuklara karşı işlenmiş suçlardır ve devlet, iktidar partisi eliyle bu suçlara yardım ve yataklık yapamaz. Devlet, herhangi bir ayrımcılığın tarafı değildir, olmamalıdır. Kadına şiddetin en çok aile kurumunun içindeki erkeklerden kaynaklandığı bilinmekte, istatisliklerde açıkça görülmektedir. Aile denilen mekan kadın ve çocuk mezarlığına dönüşmüştür. Çocuk istismarını aklatmayacağız.
İSTANBUL SÖZLEŞMESİ, kadınları, çocukları ve LGBTİ+’ları fiziksel, cinsel, psikolojik ve ekonomik şiddetten korumayı hedefler. Toplumsal cinsiyete dayalı şiddeti yani bir insana cinsel yönelimi dolayısıyla uygulanan ve mağdurlarını orantısız biçimde etkileyen şiddeti önler. İSTANBUL SÖZLEŞMESİ her cinsiyet ve cinsel yönelimden kişiye kamusal ve özel alanda eşitlik sağlamayı gözetir. AKP iktidarının, tartışmaya açtığı İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’ne en büyük saldırılar, cinsel yönelimlerin HEPSİNİ koruyan ve TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTLİĞİNİ sağlamaya yönelik maddeleridir. “Toplumun Dokusu” diye tanımlanan LGBTİ+ bireylerin yok sayıldığı bir toplum iddasıdır. Kabul edilse de edilmese de, istense de istenmese de LGBTİ+’lar vardır ve tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları ile eşit hak ve özgürlüklere sahiptir, uygulamada da sahip olmalıdır. Konu tartışmaya kapalıdır. Ya 1948 de kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesine de karşı çıkacaksınız, imzanızı çekeceksiniz ya da İstanbul Sözleşmesini tartışmaktan vaz geçeceksiniz.

Hayatlarımız pazarlık konusu değildir. Haklarımızı, toplumsal cinsiyet eşitliği ilkesi doğrultusunda koruyan İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’nden çekilmeyi veya sözleşmeyi değiştirmeyi kabul etmiyoruz.

Hergün babası, kocası, abisi, amcası, eski kocası, sevgilisi, eski sevgilisi tarafından öldürülmüş kadınların isimlerine ağıtlar yaktığımız bu ülkede, İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’ni tartışmak, canlarımızla pazarlık yapmaktır. Hayatlarımız pazarlık konusu değildir. Haklarımızı, toplumsal cinsiyet eşitliği ilkesi doğrultusunda koruyan İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’nden çekilmeyi veya sözleşmeyi değiştirmeyi kabul etmiyoruz. Devletin ve dolayısıyla hükümetin birinci görevi, sözleşmenin tüm maddelerinin pratik uygulamalarını sağlayacak yasaları uygulamak, buna uygun sosyal mekanizmalar kurmaktır. İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’nin muhatabı olan bizler, dün, bugün olduğu gibi yarın da haklarımızı savunmak için her yerde olacağız.
İstanbul sözleşmesine DOKUNMA UYGULA!
İstanbul sözleşmesi UYGULANIRSA YAŞATIR !
dediler. Buluşmalarını müziğin ezgilerinde direniş şarkılarıyla sonlandırdılar.

ABDO ÖZKURT

  • ABDO ÖZKURT
    (10.08.1952-24.04.2020)

    Bedenlerini, çiçeklensin diye toprağa bırakıp ta gidenlerimiz, yaşamak istedikleri, özledikleri dünya için yürekleri çarpan kalan dostları, yoldaşlarıylarla yaşamayı sürdürürler.

    Abdo yoldaşımız, herkesin eşit olduğu, iş, aş, barınma, beslenme sorunları yaşanmayan, insanca çalışma ve yaşama koşullarında, özgür bir dünyada yaşamak istedi hep. Gençliğinin en dinamik yıllarını, dönemlerini, gelecek kuşaklar ve ülkemiz işçileri, emekçileri için yaşanılır kılmak için mücadele ile geçirdi.

    Bir ağanın yanında, mallarını güden, bakan altı çocuklu bir ailenin ilk evladıydı. 1952 Yılında Antakya’nın Bozhöyük köyünde doğmuştu. Yokluğu, yoksulluğu, sınıf farklılıklarını ilk yaşamında böylece tanıdı, anladı; ilkokulu köyünde bitirdi; sonra Antakya Merkez O.O, daha sonra Antakya Lisesi’ni bitirdi. Lise yılları, 68 kuşağı mücadelesinin ülkeyi etkisi altına aldığı yıllara denk gelir. Lise yıllarında okulda bir nedenle yapılan boykota çağrı için bütün sınıfların tahtasına boykot yazdığı anlatılır.

    Okumayı öğrenmesiyle okumaya ilgisi artan, lise çağlarında tarih ve ekonomiye ilgisi belirginleşen Abdo’nun o yıllarda klasik romanları okuduğu, edebiyata yöneldiği biliniyor. Aynı yıllarda okumakta olduğu lisede faşist milliyetçi cephe (MC) hükümetlerinin etkisiyle ırkçı, şöven, faşist baskılara karşı öfkelendiği ve küçücükken karşılaştığı ötekileştirme, dışlama, yoksulluk nedeniyle yaşadığı ezikliği politik olarak Abdo’yu biçimlendirir.

    Liseden sonra Bursa İktisadi Bilimler Fakültesini kazanır ancak ilk yıl öğrenci eylemlerine katıldığı için okuldan atılır, sonrasında İstanbul Toptaşı Cezaevinde 1 yıl hapis kalır. Yıl 1974 ve ülkede, 12 Mart yarı askeri faşist darbesi sonrasında devrimci hareketin yeniden ve hızla toparlandığı yıllardır. Cezaevi sonrasında Antakya’ya geri döner. O dönem Antakya’da YDGD kurma çalışmaları yapılmaktadır ve Abdo heyecanla bu çalışmalara katılır, eşi Emine ile o dönemde tanışırlar ve bir gönül bağı oluşur aralarında. Kitleleri emeğin ve halkın kurtuluşu yolunda örgütleme çalışmaları yoğunlaşmıştır. Siyasi tarih, politika okumaları, teori ve pratiği kitle çalışmalarıyla buluşturan, çözümleyici, güven veren devrimci kimliğiyle bulunduğu alanları örgütleyicidir artık. Ancak, 1979 yılında Bursa’da kaldığı dönemden gelen bir başka dosya açılır ve bu dava nedeniyle kaçak duruma düşer, İzmir’e gelirler ve sevgili eşi, yaşam yoldaşı Emine ile İzmir’de evlenirler.1980 Yılında ilk çocukları Ahmet doğar. Politik olarak devletin devrimcilere, komünistlere, örgütlü sınıf hareketlerine yönelik baskıların, şiddetin arttığı, neredeyse her gün devrimcilerin sokaklarda katledildiği yıllar, zor zamanlardır.

    İnsanın gerçek ölçüsü, zorlu ve sorunlu anlarda nerede durduğu ve sosyalizm yolunda mücadele istikrarıdır. Sosyalizm yolunda karanlıkları yıkmaktır; Abdo, özgür bağımsız bir ülkede yaşama mücadelesinin yolunu açan ve mücadelede binlercesini yitirdiğimiz bir kuşaktantandı. 1980 yıllarının zor koşullarında sorumluluk gerektiren görevler üstlenmekten kaçınmaz, ileri görevler alır..

    Abdo, devrimci komünist hareketin özverili, çalışkan, güven veren, faşist cunta koşullarında da görev ve sorumluluktan kaçınmadan mücadeleyi sürdürenlerden biriydi. 3 Nisan 1981 de gözaltına alındı, 20 Temmuz 1981 e dek gözaltında kaldı. Faşizmin en saldırgan, acımasız, kaba-fiziksel işkencenin yoğun ve pervasız yapıldığı dönemlerdi. Sonrasında Buca ve Çanakkale C.evleri; açlık grevleri, tek tip elbise giymemek için direnişler..Tutsaklık 1988 temmuzuna dek sürdü.

    Cezaevinden çıktıktan sonra bir süre işsiz kaldı. Eşiyle birlikte Mersin’e yerleşme kararı alır ve taşınırlar. Bir gazetecinin yanında çalışır. Gazeteci ücretini vermez, ayrılmak zorunda kalır. Bu arada 1989 yılında sevgili kızları Özge dünyaya gelir. Yaşam çok yönli zorluklarıyla sürmektedir. Abdo, bir dönem seyyar sebze- meyve satıcılığı yapar. Daha sonra bir barakada sebze ve balık satışını bir arkadaşıyla ortak sürdürmeye çalışır. Bu işten de yaşamını sürdürecek para kazanamaz. 92 yılında bir dükkan kiralayıp sadece balık satmaya başlar. Bu arada dünyada ve ülkede politikayı izler, okumayı hiç bırakmaz, çevresine aydınlık saçar, paylaşımcıdır.
    Boyun eğmeyenlerdendi, dünyayı ve yaşadığımız toplumsal sistemi değiştirmek üzere mücadele isteğiyle doluydu.

    Ekonomik durumu iyileşince zor durumda kalan, işsiz olan yoldaşlarının iş edinmesinde, iş bulmasında elinden geleni yapar; geçmiş ilişkilerini korumaya çalışan vefalı bir yoldaşımızdı..

    Dostumuz Abdo’yu, 24 Nisan 2020 tarihinde pandemi koşullarında kalp krizi sonucu Mersin Yenişehir ilçesinde yitirdik. Son okuduğu kitaptan başını göğsündeki ağrıyla kaldırdı, gözlüğünü kitabının üzerinde bıraktı. Mesajı bizlere “okumak öğrenmektir, öğrendiklerimiz yaşamı değiştirmeyi kolaylaştırır, özgürleştirir” der gibi..

    Bağımsızlık demokrasi ve sosyalim mücadelesinde yaşayacak.
    Unutmayacağız, bizlerle yaşayacak.

  • İSTANBUL SÖZLEŞMESİ VE TEMEL HAKLARINA SAHİP ÇIKMAK ÜZERE YÜRÜMEK İSTEYEN KADINLARA ŞİDDET ve GÖZALTI..


    AKP-MHP faşizminin, İstanbul Sözleşmesini tasfiye etme ve uygulamama direncine karşı İzmir’de kadınlar Alsancak ÖSYM binası önünde toplandı. “İstanbul Sözleşmesi yaşatır, Vazgeçmiyoruz” yazılı pankart ile yürümek istediler. “Susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz” “Erkek vuruyor, devlet koruyor”, “Erkek devlet hesap verecek” sloganları attı. Her gün kadın cinayetlerinin işlendiğini koşullarda katledilen kadınlardan bir kısmının isimlerini okuyan kadınlar, “Katledilen kadınlar isyanımızdır, bir kişi daha eksilmeyeceğiz” , “Asla yalnız yürümeyeceğiz” sloganlarıyla kadın cinayetlerini lanetlediler.

    Daha sonra, aynı yol güzergahında Alsancak Türkan Saylan Kültür Merkezi önüne yürüyüp orada basın açıklaması yapmak isteyen yüzlerce kadının önüne çevik kuvvet güçleri ÖSYM önündeki parkın çıkışından itibaren barikat kurdu. Yürümekte ısrarlı olan ve barışçıl bir eylem yaptıklarını söyleyen kadınlara, çevik kuvvet yetkilileri yapılanın “kanunsuz ve yasa dışı” olduğunu söyleyerek kalkanlarla müdahale etti. Barikatı aşmak isteyen ön sıradaki on beş kadın zor yoluyla darp edilerek göz altına alındı, ters kelepçe uygulandı. Durumu gören gerideki kitle barikatı zorladı, çevik gücün saldırıya geçmesiyle arbede çıktı. Kadınlar durumu protesto etmek için oturma eylemine başladılar. Sloganlarla, konuşmalarla İstanbul Sözleşmesinin iptalini kabul etmeyeceklerini haykırdılar. Gözaltına alınan arkadaşlarının bırakılmasını istediler. İzmir Barosuna bağlı avukatlar göz altına alınmaları izlemek üzere harekete geçince kadınlar sonucu beklerken, erkek şiddetini, devlet şiddetini, temel hak ve özgürlükleri kullanmak istediklerinde karşılaştıkları polis şiddetini, kadın cinayetlerinin artmasını; faillerin cezasız bırakılmasını protesto eden sloganlar attılar. Kadınların özgürleşmesi halinde dünyanın da güzelleşeceğini anlatan şarkılar eşliğinde bir ara dans bile ederek protestolarını sürdürdüler.

    Bekleme sürecinin ilerleyen saatlerinde basın açıklaması metni okundu. İzmir Barosundan bir kadın avukat göz altına alınanların sağlık kontrollerinin yapılmakta olduğunu, durumu izlediklerini, savcılığa sevkleri sonrasında durumun netlik kazanacağını belirtmesiyle, kadınlar mücadeleden, kazanılmış haklarından vaz geçmeyecekleri sözü vererek dağıldı.

    Dağılma sonrası iki farklı yerde göz altı yaşandığına ve Berivan Rengin Oğuz un dağılma sonrasında sürüklenerek gözaltına alındığı, diğer gözaltına alınan kişinin İsmail Temel olduğu öğrenildi.Süreç hala izlenmekte.
    İlk gözaltına alınanların isimleri şöyle; Gözde Ece Yüksek, Evrim Çakır, Ebru Akeloğlu. Didar Gül, Zehra Hekimoğlu, Eylem Tunalı, Gizem Çoskun, Deniz Cesurer, Melda Barutcu, Cansu Ekmen, Nihal Yilmazarslan, Nilgün Yılmazarslan, Tugba Aratıcı, Alican Kelek, Melodi Zengin, Pınar Usta.


    Gözaltına alınan kadınlar

    Yapılan basın açıklamas;

    “HAKLARIMIZDAN VAZGEÇMİYORUZ, İSTANBUL SÖZLEŞMESİ UYGULANSIN…

    Bu ülkede her gün kadınlar katlediliyor! Erkek şiddetiyle aramızdan ayrılan kadınların isimlerini ezbere sayıyoruz.
    Sadece temmuz ayında 3 anne-kız toplam 36 kadın öldürüldü. 11’i evli olduğu erkek tarafından katledildi.
    Şule Çet, Nadira Kadirova, Ceren Damar cinayetlerinde olduğu gibi daha adil bir yargılama bile sağlanmazken, kadınların hukuk önünde en önemli dayanağı olan İstanbul sözleşmesine göz dikiliyor.

    Eğer “Kadına Yönelik Şiddet ve Ev içi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi” yani İstanbul Sözleşmesi uygulansaydı, hayatta olabilirlerdi, kaybettiklerimiz için daha adil bir yargılama yapılabilirdi! Haklarımız için İstanbul Sözleşmesi uygulansın diyoruz…

    Kadına yönelik şiddet her gün arttığı halde İstanbul Sözleşmesinin etkin şekilde uygulanmasını değil kaldırılmasını gündeme getirenler bu cinayetlerin, karşı karşıya kaldığımız katledilme riskinin sorumlularıdırlar.
    Sözleşmenin mecliste imzalandığı gün şiddeti önleme, şiddete maruz kalanları koruma, failleri gerektiği şekilde cezalandırma sözünü yerine getirmekten vazgeçeceğini ilan edenler, bu cinayetlerin suç ortağıdır, her gün uğradığımız şiddetin failidir…

    İstanbul Sözleşmesi’ne ilişkin karalama kampanyalarına göz yumanlar, bizzat bu kampanyalara sözcülük yapar hale gelenler, kadınların, LGBTİ+’lerin, göçmenlerin, mültecilerin, engellilerin, yaşlıların, çocukların haklarını tarikat ve cemaat çevreleriyle pazarlık konusu haline getirenler kadın cinayetlerinin, nefret cinayetlerinin, çocuk istismarlarının, göçmen, mülteci kadınlara dönük saldırıların suç ortağıdır…
    Biz kadınlar yaşamak istiyoruz!

    Tekrar ediyoruz;
    İstanbul Sözleşmesi, kadınlar ve çocuklar başta olmak üzere, herhangi bir ayrım gözetmeksizin, bir insanın cinsiyeti üzerinden şiddete maruz bırakılmasının önlenmesi, şiddete uğrayanların korunması ve şiddet faillerinin gerektiği şekilde cezalandırılması için somut hukuki ve toplumsal adımları tanımlayan, devlete açık ve net yükümlülükler getiren uluslararası bir metindir.

    İnsan hakları belgeleri ister Avrupa ya da Asya’da bir şehirde; isterse iki kıtayı buluşturan İstanbul’da imzaya açılmış olsun, Doğu’nun ya da Batı’nın icadı değil, evrensel uzlaşma metinleridir. Gündelik siyasete, konjonktüre göre kabul edilen ya da terkedilen alelade kelime yığınları değil, adı üzerinde insanların haklarıyla, canları ile ilgilidir.

    İstanbul Sözleşmesi kadınların ve çocukların hayatlarını korumak için verilen bir sözdür ve bu “sözden dönmek”, her yıl yüzlerce kadının öldürüldüğü, şikayet edilen 28.360 çocuk istismarı vakasının olduğu bir ülkede kadınları ve çocukları ateşe atmaktır.

    Sözleşmeden çekilmek, sözleşmenin referans aldığı ve Türkiye’nin de taraf olduğu tüm diğer temel insan hakları sözleşmelerini de tartışmalı hale getirmek, kadınların mücadeleyle kazandığı tüm hakları tartışmaya açmak demektir.
    Sözleşmeden çekilmek, “Kadınlarla erkekler fıtratları gereği eşit değildir” sözüyle her fırsatta saldırıya uğrayan eşitlik haklarımızın, yasal güvencelerimizin tümüyle terk edileceğinin dünyaya ilan edilmesidir.

    İstanbul Sözleşmesi ve Sözleşmeye paralel iç hukuk düzenlemesi olan 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesi Kanunu’na karşı belli çevreler, çarpıtılmış iddialar ileri sürmektedir. Bu iddialar Sözleşme’nin ve 6284 sayılı yasanın “aile yapısını bozduğu, nafaka yükümlülüğü getirdiği, ailenin dağılmasını ve boşanmaları artırdığı, özelde Sözleşme’nin eşcinselliği teşvik ettiği” gibi kamuoyunu yanıltmak amacıyla ortaya atılan asılsız, mantık dışı söylemlerdir.

    Sözleşme 4. madde; ev içinde şiddete uğrayan herkesi; kadın, çocuk, yaşlı, erkek, engelli gibi pek çok grubu cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi veya başka tür görüş, cinsel yönelim, cinsiyet kimliği, medeni hal, göçmenlik statüsü gibi, herhangi bir nedenle ayrımcılık yapmaksızın korumayı temin eder. Aynı ayrımcılık yasağı Anayasa’da da mevcuttur. Sözleşme cinsel kimliklere ilişkin devletlere şiddetten ve ayrımcılıktan koruma yükümlülüğü getirmektedir.

    Sözleşmenin felsefesini ve öngördüğü bütünsel politikayı oluşturan ana tema, hayatın tüm alanlarında kadın erkek eşitliğini sağlamaktır.

    İstanbul Sözleşmesi’nin iptalini bir partinin yönetim kurulunda karar altına almak isteyenlere haklarımız ve hayatımız için bir araya gelerek, mahalle mahalle, park park, meydan meydan, iş yeri işyeri, üniversite üniversite buluşarak, forumlar yaparak, sesimizi duyurabileceğimiz, sesimizi birleştirebileceğimiz her yöntemi kullanarak yanıt verdik. Bu kararın tartışılacağı toplantının ertelenmesini kadınların bu mücadelesi, birlikteliği ve kararlılığı sağladı.

    Mücadelemizin geri dönüşü yok!

    Sadece sözleşmenin iptali gündeminin ortadan kalkmasını değil, sözleşmenin devleti yapmakla yükümlü kıldığı tüm koruma, önleme, tazminat, çevirmen desteği, eşitlik politikaları geliştirme ve uygulama sorumluluklarının da hemen yerine getirilmesini istiyoruz!

    -İstanbul Sözleşmesi ile ilgili tartışmalara derhal son verilsin, İstanbul Sözleşmesi ve 6284 Sayılı Şiddetin Önlenmesi Yasası’nın uygulanmasındaki eksiklikler giderilsin, kadına yönelik şiddete karşı acil önlem planı yapılsın!

    -Kadınların 7/24 ulaşabileceği, farklı dillerde , ücretsiz, sadece kadın yönelik şiddet alanında çalışan ayrı bir Alo Şiddet Hattı
    kurulsun.

    -Kadına ve çocuğa yönelik şiddetle ilgili bağımsız bir veri toplama yöntemi geliştirilsin ve kamuoyuna düzenli olarak bu veriler açıklansın.

    -Devletin tüm kademelerinde eşitliği sağlayacak, ayrımcılığa son verecek düzenlemeler yapılsın. Eşit yurttaşlığın tüm gereklerini sağlamak için acilen somut adımlar atılsın.

    -Cinsel şiddetle mücadele koordinasyon ve kriz merkezleri kurulsun.

    -Dijital şiddet ve ısrarlı takip yasalarda tanımlansın ve cezası belirlensin.

    -Toplumsal cinsiyet eşitliği, eğitimin her kademesinde zorunlu ders olarak müfredata eklensin.

    -İstanbul Sözleşmesi’nin de hükme bağladığı üzere, ülkemizde mülteci ve sığınmacı olarak yaşayan bütün kadın ve çocukların şiddete karşı korunmasında eşit haklara sahip olması için açık ve net düzenlemeler yapılsın.

    -Her mahallede kolay ulaşılabilir, ücretsiz, nitelikli ve 24 saat hizmet verebilecek kreşler açılsın.

    -Kadınların rahatça 7/24 ulaşabileceği kadın danışma merkezleri ve yeterli sayıda sığınak açılsın.

    -Nafaka tartışmalarına, boşanma süreçlerinde arabuluculuk uygulamalarına, boşanma süreçlerinin zorlaştırılmasına kısacası kadınların kazanılmış haklarına yönelik tüm tartışmalara bir son verilsin. Boşanma süreçlerinde kadınlara istihdam, barınma, sağlık ve eğitim olanakları sağlansın. Kadınları şiddete karşı güçlendirecek politikalar hayata geçirilsin.

    Kadın katilleri, tecavüz failleri korur, cinayetlerin üzeri ötülür, iyi hal indirimleriyle cezalar ertelenirken, şiddete ve kadın cinayetlerine ses çıkaran kadınlar engelleniyor, İzmir’de Pınar Gültekin cinayetine karşı şiddeti önle demek için sokağa çıkan kadınlara bizzat polis tarafından şiddet uygulanıyor, haklarına sahip çıkan kadınların yürüyüşü engellenmek isteniyor.

    Kadınların mücadelesi engellenemez!

    Biz kadınlar bu haklarımızın gereğinin yerine getirilmesi için yan yana durmaya, hep birlikte mücadele etmeye devam edeceğiz!

    İSTANBUL SÖZLEŞMESİ YAŞATIR, VAZGEÇMİYORUZ”