Ülkenin dört bir yanından mücadele sesleri de geliyordu.

Ülkenin dört bir yanından mücadele sesleri de geliyordu. 30 Ocak 1980 gecesi Ankara-Hoşdere caddesinde genç komünistler  faşist cuntayı protesto  eden duvar yazıları yazıyordu.  30 Ocak gecesi hava çok soğuk ve Yukarıayrancı  Hoşdere caddesi buzluydu.   Bir çift göz onları izliyordu. Bu MHP’li Bakan Cengiz Gökçek’in bir dönem korumalığını yapmış  MHP’li polis Süleyman Ezendemir’di. Ezendemir silahını doğrultarak Yurtsever  Devrimci Gençlik Derneği üyesi  ODTÜ öğrencisi 21 yaşındaki Sinan Suner’e ateş etti. kurşun arka yan kalçasından girip ön tarafından çıkmıştı. Hoşdere caddesinde evi bulunan tanık Ali Soyoğlu, Sinan’ı kendi arabasıyla götürmek istiyor, ancak MHP’li polis buna engel oluyordu. Daha sonra polis Ezendemir, Sinan’ı kendisinin getirttiği sarı bir mercedes arabaya bindiriyor ve Dikmen Polis Karakolu’na oradan bilinmeyen bir yere ve en son hastahaneye götürüyor ve aradan geçen iki saat sonra bilerek kan kaybından ölümü sağlanıyordu.Tanık hemşire Müjgan Taymaz ”15 dakika önce getirilseydi yarasını diker çocuğu kurtarırdık”  demişti.

Sinan’ın katledilmesi  yurtsever  devrimci gençliği harekete geçirdi. Devrimci gençler Sinan?ın ölümünü protesto etmek için yine Hoşdere caddesinde toplanarak,  Sinan’ın öldürülmesini protesto ediyorlardı. Askeri İnzibat  ekibi gösteriye müdahale ediyor; gençlere ateş ediliyordu. Çıkan çatışmada Zekeriya Önger adında bir er ölüyordu. Gözaltına alınan 21 genç insandan biri Erdal Eren’di.

Sadece üç duruşmada herşey tamamlandı. 19 mart 1980 tarihinde 17 yaşındaki,cuntanın korktuğu adama idam cezası verildi.  Avukatı Nihat Toktay’n anlatımıyla; Zekeriya Önger  asker arkadaşlarının silahından çıkan mermi ile vurulmuş olması olasıydı. Arkadan vurulmuştu.  Ateş eden yakın mesafeydi. Oysa ki Erdal Eren ve arkadaşlarıyla yüzyüze olması gerekiyordu. Mahkeme  tarafından tüm  inceleme talepleri  reddedildi. ..Dava ciddi bir şekilde yürütülmedi.

Erdal mahkeme heyetine sunduğu savunmasında  şöyle diyordu:

”Sayın yargıçlar;

Türkiye ve dünyada görülmemiş bir yargılama usülüyle karşı karşıyayız. Bu davanın o kadar çabuk sonuçlandırılmak istenmesi, olay dahi anlaşılmadan yukarıdan gelen emirlerle çoktan verilmiş bir kararın formalitesini yerine getirdiğinizi gösterir.

Benim hakkımdaki kararın üst düzeydeki sıkı yönetim komutanları tarafından verildiğio kadar açıktır ki normal hukuk usulleri dahi ayaklar altına alınmıştır.

Mahkemeniz sadece bu düzeni koruyan bir mahkeme değil, aynı zamanda askeriyenin hiyerarşik emirlerine de bağlıdır. Ve sizin burada emir kulu olmaktan, tanrıların kan isteğini onaylamaktan başka bir göreviniz yoktur. Bu o kadar açıktır ki mahkemenin bırakalım hukukun diğer kurallarını, sadece usule ilişkin yöntem bile bunun kanıtı olmak için yeterlidir.

Hakim sınıflar ve onların uşakları bu sömürü ve baskı düzenine yönelen her hareketi kanla boğmak istiyorlar. Bunun için olmadık tertipler tezgahlıyorlar. Halkın kurtuluşu için mücadele veren baskı ve sömürüye karşı çıkan herkes bu tezgahlara muhataptır. Ve siz bir mahkeme heyeti olarak bu tezgahın bir dişlisinden başka birşey değilsiniz. Benim hakkımda ne kadar peşin bir yargılama yapıldığı son derece ortadadır.Nitekim benimle ilgili olayın ertesinde Genel Kurmay Başkanının “çoktandır idam olmuyor. Bazı kişilerin idam edilmesi gerek” şeklindeki demeç vermesi benimle ilgili idam kararıdır. Ve size bu konuda ulaştırılan emirlerin açıkca dışa vurulmasıdır.

Hakim sınıflar ve uşakları kan isteklerini benim idamımla tatmin etmeyi düşünüyorlar. Ben bu olayın içerisinde kasten bir eri öldürmedim. Benim bu koşullar içerisinde bir eri öldürmek siyasi inancıma terstir .Kaldı ki, eğer ben isteyerek öldürmüş olsaydım bu öldürme olaylarını sürdürecek durumdaydım.

Herşeyden belli olduğu gibi sadece havaya iki el ateş ettim. Tabancamda beş mermi vardı. Ve ayrıca yedek şarjör doluydu. Askerlerin hemen hepsi benim hedef sınırlarım içinde olmasına rağmen ne öleni nede başkasını öldürmedim. Kastım olmadığından ateş etmedim. Kaldı ki o panik içerisinde askerler de bol miktarda mermi sıktılar.

Sıkı yönetim varlığıyla birlikte, halklar ve halk gençliğine başlı başına bir saldırıdır. Sıkıyönetimden bu yana dur ihtarına uymadığı gerekçesiyle onlarca vatandaş ve devrimci jandarma ve polis tarafından katledilmiştir.Ve benim katıldığım gösterinin nedeni olan, bir gün önce polis tarafından katledilen Sinan Suner’in ölümü de bunlardan biridir.

Her türlü demokratik hakkın hakim sınıflar ve sıkıyönetim tarafından ayaklar altına alındığı şu dönemde, biz devrimcilerin alçakça katledilen yoldaşlara son saygı görevini yasaları da çiğneyerek yapması meşrudur. Meşru olmayan şey sıkıyönetimin ta kendisidir.

Biz devrimciler sizlerin şartlandırılmış düşüncelerinizdeki gibi terörist veya anarşist değiliz. Biz devrimcilerin Türkiye halkının her türlü baskı ve sömürüden kurtulması dışında hiçbir kaygımız yoktur. Anarşi yaratmak veya terör estirmek bizim düşüncemizle çelişen bir şeydir. Tersine en büyük terörist ve katil bu devletin kendisidir. Buna sıkıyönetim öncesinde ve sonrasında  devletin güçleri tarafından katledilen halk ve halk gençliğinin kanları tanıktır.

Bugün devrimcileri ve onların bir parçası olan beni aldığınız emirlere uygun olarak yargılayabilir ve ölüm cezası verebilirsiniz. Fakat bu ilelebet sürmeyecektir. Bir gün mutlaka sizin yerinizde halkımız olacak sizi ve koruduğunuz düzeni yargılayacak ve doğru karar verecektir.

Faşist cuntanın acelesi vardı. 12 Aralığı 13 üne bağlayan gece saat 02.55 de  genç fidanı kırıverdiler, ”Gözdağı olur” dediler, ”devletin büyüklüğü” görülsün istediler. İşçilerin, emekçilerin,  halk gençliğinin  soyguncu, sömürücü, zulumcü  düzenlerine  karşı dirençlerini kırmak;  baskıya, zulme, sömürüye boyun eğen bir gençlik istediler.

Avukatı anlatıyor; ”Bize sarıldı öpüşürken göz kırptı. Sonrada yürüdü gitti çocuk. Resmen gitti. ”KAHROLUSUN FAŞİST DİKTATÖRLÜK YAŞASIN TDKP” diye haykırınca sehpayı ayaklarının altından çektiler..

Ercan Koca, Erdal’ın yoldaşıydı. Erdal’ın idamını duyar duymaz  13 Aralık 1980 günü saat 17.00?de Demetevler’de, Erdal Eren’in idam edilmesini protesto eden bir pankart asıyordu. ”Erdal Eren’in hesabını Faşist Cuntadan Soralım-YDGF”  Pankartı astığını gören askeri tim komutanı Üsteğmen Yaşar Kunduh mahkemede ”Pankartı bizzat kendisine indirtmek için zor kullandık..”  diyecekti. Onyedi yaşındaki  Ercan Koca vahşice dövülecek, kafasına tabanca kabzası ile vurulacak, daha sonra ise Yenimahalle Polis Karakolu’na oradan da Etimesgut Zırhlı Birlikler Komutanlığına götürülecekti. Fenalaşan Ercan ancak ertesi sabah Gülhane Askeri Hastahanesine götürülecek ve orada yaşamını yitirecekti. Ankara 4. Kolordu Komutanlığı Askeri Mahkemesi Ercan Koca’nın yerlerin buzlu olması nedeniyle düştüğü ve beyin zarı kanamasından öldüğü belirtilecekti. Annesi Yaşar Koca  ”Elbiselerini aldığımızda çamur içinde olduğunu gördüm.Öyle bir kere düşmekle o kadar çamurlanması mümkün değildi. Ayrıca çevreden insanlar oğlumun dövüldüğünü görmüşler, eyvah çocuk gitti demişler.Ama hiç kimse korkudan bir şey söyleyemedi, şahitlik yapamadı” Ercanı, bir fidanı daha hoyratlıkla kırmışlardı.

”Yıldızlar metal metal düşmüş yere

Her yerde sessizlik kaynaşıyor, Kafalar

susmuş omuzlar konuşuyor”

Ankara Karşıyaka mezarlığında üç fidan yatıyor. Dünya işçi sınıfına ve gençlerine selam gönderiyor. Zulme ve sömürüye karşı direnmiş üç komünist genç yatıyor, birbirine yakın sanki elele. Oradan geçenler, ziyaret edenler Ercan’ın mezarının üstündeki şu dizeleri okuyorlar.
”Dağ keçileri nasıl yerlerse taptaze sürgünleri

Seni de, tam sürerlerken

Alacakaranlıklardan masmavi göklere
Kopardılar, o koskoca umut ağacının
Dev gölgesinden.”

O dönem Mamak Askeri Cezaevi’inde bulunan  kadın yoldaşları  Erdal’ın Türküsü’nü yazdılar ve bestelediler. O türkü o zamandan bu zamana  dilden dile dolaşıyor.

ERDAL’IN TÜRKÜSÜ

O, genç bir yiğitti o

O, genç komünistti o

Küçücük gözleri, incecik elleri

Kocaman, kocaman, yüreğiyle.

Deniz’im, Yusuf’um, İnan’ım,

Tohum saçtınız çorak topraklara.

Ulaşmak istediğiniz hedefe varmak için

Bu toprak elif elif işlendi

Ve çelik su vere vere sertleşti.

Suların çağıltısı

Dalların uğultusu

Halkının, halkının onuruydu O

Halkının, halkının coşkusuydu O!

Erdal’ım,

Darağaçlarında Deniz’leri yaşatan

Körpecik fidanım benim!

Andın andımız,

Sevdan sevdamız.

Yıkacağız darağacı seni kurduranları

Kavgamız, kavgamız, kavgamızla,

İşçimiz köylümüz halkımızla.

İZMİR EMEK VE DEMOKRASİ GÜÇLERİ’NDEN DİRENİŞTEKİ İŞÇİLERE ZİYARET

 

30 Nis 2018

İZMİR EMEK VE DEMOKRASİ GÜÇLERİ’NDEN DİRENİŞTEKİ İŞÇİLERE ZİYARET

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ndeki işlerinden çıkarılan ve direnişte olan işçileri ziyaret etti.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, İzmir Büyük şehir Belediyesi’ne karşı açtıkları kadro davasından sonra işlerinden çıkarılan ve Konak’ta direnişlerini sürdüren işçileri ziyaret etti. Genel-İş Sendikası 2 Nolu Şube’nin eski baş temsilcisi Mahir Kılıç işine geri iade edilme talebiyle başladığı açlık grevinin 169. gününde İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri direnişteki işçileri ziyaret etti. Basın açıklaması yaptı.Basın açıklamasını KESK İzmir Şubeler Platformu Dönem Sözcüsü Ulaş Yasa okudu.

Yasa açıklamasında, ‘‘ İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne kadro davası açtığı için çeşitli gerekçelerle işten çıkarılan 258 işçiden biri olan Mahir Kılıç’ın, 13 Kasım’da işe geri dönme talebiyle başlattığı açlık grevi eyleminde 169. günü geride bıraktığını ifade ederek, “Kendisini izleyen ve sağlık kontrollerini yapan hekimler, Mahir’in sağlık durumunun kötüye gittiğini ve kaygı verici bir aşamaya geldiğini belirtmekte. İnsanın en temel hakkı yaşam hakkıdır. Yaşam olmadan diğer hakların varlığından ve kullanılmasından söz etmek dahi mümkün değildir. Ancak en az yaşam hakkı kadar temel ve kutsal olan bir diğer hak ise çalışma hakkıdır” dedi. Açıklamada;

“İnsan, ancak çalışarak ve üreterek insan olur. Zira çalışmak ve üretim içinde bulunmak, öteki ile ilişki içinde olmak demektir ki bu da toplumsal varlığımızın ön şartıdır. İşte bu toplumsallık sayesindedir ki insan zorunluklar dünyasından sıyrılarak milyonlarca yıl ayakta kalabilmiş ve bugünün uygarlığını yaratabilmiştir. Ancak bugün dünyaya egemen olan kapitalist uygarlık, çalışmayı yaşamın anlamı olmaktan çıkararak yaşamı sürdürebilmenin zorunlu bir şartı haline getirmiştir. Maalesef bugünün dünyasında her insan yaşamak için çalışmak zorundadır. İşte Mahir Kılıç’ da işinden atılarak yaşam ile ölüm arasında bir tercih yapmaya zorlanmıştır. 169 gündür de sürdürdüğü eylemiyle bu paradoksu tüm çıplaklığı ile gözler önüne sermektedir.

15 Temmuz darbe girişimini bir fırsata çeviren AKP İktidarı, OHAL uygulamaları ve KHK’lar ile yüzbinlerce emekçiyi işinden atarak, hatta sadece atmakla yetinmeyip her türlü çalışma imkân ve koşulunu kısıtlayarak, çalışma hayatını iyiden iyiye kuralsızlaştırıp keyfileştirerek emekçileri adeta sivil ölüler haline getirmekte, toplumsal varoluşlarını yok saymaktadır.

Emeğin birlik, dayanışma ve mücadele günü olan 1 Mayıs’ın arifesinde emek ve demokrasi güçleri olarak bizlere dayatılan, adeta alın yazısı olarak kabul ettirilmek istenilen işsizliği hiçbir şekilde kabul etmediğimizi bir kez daha buradan kararlı biçimde dile getiriyoruz:

Çalışma hakkı kutsaldır ve Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde belirtildiği gibi herkesin çalışmaya, işini serbestçe seçmeye, adil, elverişli ve sağlıklı çalışma koşullarına ve işsizlikten korunmaya hakkı vardır.

Bu hakikati hatırlatıyor, Mahir Kılıç ve onunla aynı kaderi paylaşmak zorunda bırakılan arkadaşlarının işsizlik sorunun bir an önce çözümü için yetkisi ve sorumluluğu olan herkesi harekete geçmeye ve adım atmaya davet ediyoruz.

Mahkeme kararları derhal uygulansın, Mahir Kılıç ve arkadaşları işlerine geri alınsın. Ücret ve kıdem dâhil her türlü hakları eksiksiz olarak verilsin.”

21 Mart ve Demirci Kawa

 

21 Mart ve Demirci Kawa

Bugün Newroz (Nevruz)  efsanesi olarak bilinen ve özgürlük tutkusuyla bütünleşmiş üç Demirci Kawa efsanesi anlatılır.

Her üç efsanede de demirci Kawa ezilenleri, zalim Dehak ta ezeni temsil eder. Efsanelerin tarihsel kökenine inildiğinde günümüzden yaklaşık 4350 yıl gerilere dayanan bir geçmişinin olduğu görülmektedir.

Günümüzde bilinen ve özgürlük tutkusuyla bütünleşmiş olan Demirci Kawa efsanelerinden biri şöyledir:

“Efsane ye göre Asur kralı Dehak Mezopotamya ve Ortadoğu’nun tek hâkimidir. Kürtlerin ataları olan Medler, İranlıların ataları Persler, Ermenilerin ataları Urartular ve şimdi soyları tükenen Huriler, Babiller ve Elamlılar Dehak’ın hükümranlığı altında yaşamaktadırlar.

Zalimliği ile ünlenen Asur kralının omzunda iki yılan çıkar. Buyılanların Dehak’a zarar vermemesi için şeytan her gün iki Med gencinin beyninin yılanlara verilmesini önerir. Bunun üzerine her gün iki Med gencinin beyni yılanlara verilmeye başlanır. Ancak hızla gençler azalmakta ve de halk bu duruma tepki göstermeye başlamaktadır. Gençlerin hızla yok olmasını engellemek için halk, Dehak’a ikinci beyin olarak kestikleri hayvanların beynini vererek zulmü biraz yumuşatmaya çalışırlar. Dehak’tan kurtardıkları ikinci gençleri dağlara gönderip orada saklamaya başlarlar. Dağlarda toplanan bu gençler daha sonra bugünkü Kürtlerin atalarını oluştururlar…

Dehak’ın omzundaki yılanlarının beyin yeme sırası demircilik yapan Kawa’nın oğluna gelir. Demirci Kawa yiğit, cesur ve iyi yürekli biridir. Oğlunun ve halkının böyle katledilmesini kabullenmez. Çevresindeki insanlarla konuşur ve onlara Dehak’ın zulmünden kurtulmanın tek yolunun onu öldürmek olduğunu anlatır.

M.Ö. 612 yılında Demirci Kawa örgütlediği Med halkıyla birlikte Dehak’ın sarayını basarak balyozla Dehak’ın kafasını parçalayarak öldürür. Dağda yaşayanlara haber vermek için de sarayın avlusunda büyük bir ateş yakarlar. Bu ateşi gören dağdaki gençler evlerine geri dönerler. Ve her yıl, 21 Martta büyük ateşler yakarak, özgürlüklerine kavuşmalarını kutlarlar. Demirci Kawa’nın zalim Dehak’ın sarayını başına geçirdiği gün olan 21 Mart tarihini o günden sonra başta Medler olmak üzere tüm Ortadoğu halkları bayram olarak kutlamaya başlarlar.

DEMİRCİ KAWA’NIN EMEKÇİLER AÇISINDAN ÖNEMİ:

Efsane gerçeğin ta kendisi olmamakla birlikte kaynağını gerçeklerden alır. Efsane, yaşanmış ya da yaşanması muhtemel olaylar manzumesidir. Kulaktan kulağa, nesilden nesle yayılan aktarımların bir ürünü olarak yaşar. Efsaneleri yaratanlar halklardır.

Tarih kayıt altına alınmışın resmi aktarımdır. Efsane ise yaşanmış ya da yaşanması muhtemel olayları kuşaktan kuşağa aktararak mitolojik bir özellik taşır. Efsanede anlatılan olaylar-hikayeler bazen hayali olabilir.

Asur Kralı zalim Dehak ve onun sarayını yerle bir eden Demirci Kawa ile ilgili aktarımlar tamamen birer efsanedir. Efsanelerde bir şekilde kulaktan kulağa, nesilden nesle bir aktarım olduğuna göre içinde gerçek paylarda taşımaktadır.’’

Efsanede anlatıldığı gibi 21 Mart’ı başta Kürtler ve İranlılar olmak üzere tüm Ortadoğu halklarının iki bin yıldır bayram olarak kutlamaktadır

ZALİMİN ZULMÜNE KARŞI KAWA’ LAR UMUDU, MÜCADELE ve ÖZGÜRLÜĞÜ SİMGELER!

O halde yaşasın Newroz; NEWROZ PİROZ BE !!

Bügün temel hak ve özgürlüklerin olmadığı,  Ohal koşullarında   karşıladığımız Newroz; bütün renklerin, bütün inançların  ve bütün emekçilerin kardeşçe biraraya geldiği eşitliği, kardeşliği ve özgürlüğü ve savaşa karşı barışı hep birlikte haykırdığı, gün olsun!

OHAL kaldırılsın, KHK’yle işten atılanlar geri alınsın! Hapishanelerde ve ülke genelinde zor ve  tek tip politikaları son bulsun !

Temel hak ve özgürlüklerini kullandığı için hiç kimse cezaevlerinde olmasın!

Emekçilere iyi yaşama koşulları sağlansın! Emek özgür olsun!

Taşeronlar eliyle çalıştırılan kamu işçilerinin kadroya geçişleri

adli sicil sorgulaması,güvenlik soruşturması, sınav yapılmadan

sağlanmalı..Binlerce işçi, aç bırakılmamalı..

Şeker fabrikaları satılmasın! İşçiler ve pancar üreticileri mağdur edilmesin!

Politikacılar, milletvekilleri, gazeteciler özgür olsun!

Havamıza, suyumuza, toprağımıza dokunulmasın!

Kadın cinayetleri ve çocuk istismarlarına karşı mücadele yükseltilsin!

Bütün renkler, diller, dinler, inançlar eşit ve özgür olsun!

Halkın iradesi seçim yasaları ile gasp edilmesin!

Ortadoğu’da  işgaller, çatışmalar, savaşlar son olsun!

Zulümler son bulsun, savaş değil barış olsun…

Faşizme boyun eğmeyelim.

Unutmayalım ki Newroz sadece baharın gelişini müjdeleyen bir gün değil, özgürlüğü müjdeleyen bir gündür.

Newroz  faşizme karşı halkların bayramıdır.

O halde yaşasın Newroz; NEWROZ PİROZ BE!

Kaynak;kurtedebiyati.blogspot.com/2013/07/devrimci-kawa-efsanesi.html )

Şeker Fabrikalarının Özelleştirilmesinden Vazgeçilmelidir!

Şeker Fabrikalarının Özelleştirilmesinden Vazgeçilmelidir!

Ülkemizde 25 i devlete, 8 fabrika da özel sektöre ait toplam 33 şeker fabrikası bulunmaktadır. Devlete ait Türkşeker bünyesindeki şeker fabrikaları 2000 yılında özelleştirme kapsamına, 2008 yılında da özelleştirme programına alındı.

Bu fabrikalardan 14 tanesi, Afyon, Alpullu, Bor, Burdur, Çorum, Elbistan, Erzincan, Erzurum, Ilgın, Kastamonu, Kırşehir, Muş, Turhal ve Yozgat şeker fabrikaları Özelleştirme Başkanlığı tarafından 20 Şubat 2018 tarihinde ihale ilanına çıkarılarak satışa çıkarıldı.

ABD merkezli Cargill Raporu’nda şeker fabrikalarının bir an önce özelleştirilmesi istenmişti. Özelleştirme adı altında yapılacak satışla birlikte bütün verimli şeker fabrikaları satılmış olacak. Bu büyük satış sonrasında siyasi iktidarın tarım politikaları sonucu,  yıllardır önemli ölçüde düşen şeker pancarı üretimi büyük bir tehlikeye girecek. Kırsal kesimden önlenemeyen göç, bu fabrikaların satışıyla birlikte daha da artacaktır.

Özelleştirme İdaresi’nin şeker fabrikaların satışıyla ilgili olarak Ak Yatırım’a hazırlattığı stratejik rapor ise açıklanmıyor. Kuşkusuz 14 fabrika, değerli arazisi ve şeker kotası için satılacaktır. Bu satıştan sonra Orta Anadolu bölgesinde pancar üretimi çok daralacak, sonrasında tasfiye edilmiş olacaktır. Avrupa’da pancar üretiminde söz sahibi olan Almanya, Fransa, Hollanda ve Polonya bile şeker fabrikalarını korurken, siyasi iktidarın fabrikaları satışa çıkarması tekelci burjuvazinin Cargill raporunun gereğini yaptığını göstermektedir.

Tütün, pamuk-iplikten, tahıldan  sonra şeker pancarı üretimi de düşecek ülkenin çocukları nişasta şekere mecbur edilerek hastalıkların yolu açılacaktır, böylelikle ilaç tekellerinin de geniş pazar bulması kolaylaşacaktır.

Ülkemizde şeker kanunu 2001 yılında çıkarıldı. Şeker Kanunu çerçevesinde kurulan şeker kurumu, şirketlere şeker üretimi kotaları tahsis etmiş, şirketlerde ihtiyaçları çerçevesinde sözleşmeli olarak, çiftçilere taahhütleri karşılığında üretim yaptırmıştır.

Daha 2000’li yılların başlarında ülkemiz, şeker pancarı üretiminde Fransa, Almanya ve ABD’nin ardından dünya dördüncüsü idi ve Avrupa Birliği ülkeleri arasında üçüncü sırada yer alıyordu. Ancak Cargill gibi uluslararası tekellerin pazarlarını genişletmek için IMF(Uluslararası Para Fonu), DTÖ(Dünta Ticaret Örgütü) ve DB (Dünya Bankası) nın özelleştirme yönergelerini uygulayan  politikalar sonucu bugün ülkemiz şeker ithal eder duruma düşmüştür.

Uluslararası tekelci kapitalizmin başlıca kurumları DTÖ, IMF ve DB güdümlü tarım politikaları, çiftçilerin tarlalarını terk etmesine yol açmıştı. Kotalar ve tekelci kapitalist tarım politikaları, şeker pancarı üreten çiftçimizi doğrudan etkilemiş ve 2003 yılında pancar eken çiftçi sayısı 460 bin  iken 2016 yılında 105 bine gerilemiştir. Tarlalar boşalmış ve tarım dışı arazi kullanımları artmıştır.

Şeker Kanunu ile nişasta bazlı şeker (NBŞ) kotası, yurtiçi pancar şekeri üretimimizin yüzde 10’u düzeyinde belirlenmiştir. Bu kota 28 üye devlete sahip AB’de yüzde 5 ile sınırlandırılmıştır. Diğer yandan Şeker Kanunu ile NBŞ üretiminde Bakanlar Kuruluna kotayı yüzde 50 artırma ve eksiltme yetkisi verilmiştir. Bakanlar Kurulu bu yetkisini hemen her yıl yüzde 35 civarında NBŞ kotasını arttırma yönünde kullanmıştır. Bu çerçevede Türkiye, AB’nin ürettiği NBŞ’in neredeyse yarısına yakın bir miktarı tek başına üretmektedir. Piyasaya yüksek miktarda NBŞ girişi şeker fabrikalarımızın üretim ve satışlarını olumsuz etkilemiştir.

Türkşeker 2005 yılına kadar kârlı bir şekilde üretimi sürdürür, 2003 yılı kârı 265 milyon TL olurken, 2006 yılında 61 milyon TL zarar etmiş, 2009 yılından itibaren ise sürekli zarar eden bir kurum gibi gösterilmiştir.

Türkşeker’in kamuoyuna açıklanan en son 2016 yılı faaliyet raporunda, 25 şeker fabrikasının 28,2 milyon TL, şeker enstitüsünün de 2,7 milyon TL olmak üzere toplamda 31,9 milyon TL zarar ettiği belirtilmektedir. Bu zararda Ağrı, Alpullu (Kırklareli), Çarşamba (Samsun) ve Susurluk (Balıkesir) fabrikalarının üretim yapmamasına karşın bakım ve personel giderlerinin payı çok büyüktür. Çarşamba ve Susurluk Şeker Fabrikaları 2011/2012 (Susurluk Şeker Fabrikası bu arada sadece 2014/2015 üretim yılında çalıştırılmıştır), Alpullu Şeker Fabrikası 2013/2014 ve Ağrı Şeker Fabrikası 2014/2015 üretim yılından itibaren çalıştırılmamıştır. Çalıştırılmayan fabrikaların giderleri de eklenerek şeker fabrikalarının zarar ettiği söylemi algı yanılsaması oluşturmaya dönük tam bir aldatmacadır.

Tarım Kanunu’na göre çiftçiye verilecek desteklerin milli gelirin %1’inden az olamayacağı açıkça belirtilmektedir. Buna göre 2017 yılında çiftçiye 30,4 milyar TL destek verilmesi gerekirken, 12,7 milyar TL verilmiştir. 2018 yılı için verilmesi gereken 34,5 milyar TL iken, bütçeye konan 14,5 milyar TL’dir. Her iki yıl için verilen ve verilmesi öngörülen desteklerin milli gelire göre oranı %0,4 olmuştur. Kanunun çıkarıldığı 2006 yılından beri bu oran hep %0,4 ve %0,6 aralığında gerçekleşmiştir.

Şeker sanayinin hammaddesini oluşturan şeker pancarı üretimine devletin kurumu Türkşeker verileri üzerinden baktığımızda 2001 yılında çıkarılan Şeker Kanunu ve bu çerçevede kurulan Şeker Kurumu’nun şeker üretim kotası getirmesi sonucu şeker pancarı eken köy ve çiftçi sayılarında çok hızlı bir gerileme sürecine girilmiştir.

Türkşeker’e üretim yapan köy ve çiftçi sayısına paralel şeker pancarı ekim alanında da önemli düzeyde gerileme yaşanmıştır. Üretimi durdurulan Ağrı Şeker Fabrikası için şeker pancarı ekimi yapılan alan 2002 yılından 2016 yılına %90, Alpullu Şeker Fabrikası için %77, Çarşamba Şeker Fabrikası için neredeyse %100 ve Susurluk Şeker Fabrikası için %78 oranında küçülmüştür. Türkşeker’in fabrikaları genelinde ekim alanındaki gerileme aynı dönem için %30 düzeyinde olmuştur. Ancak, aynı dönem için şeker pancarı verimindeki artışla birlikte üretim 12,8 milyon tondan 13,1 milyon tona yükselerek yaklaşık 300 bin ton düzeyinde artış göstermiştir.

Türk Şeker’in web ana sayfasından Yönetim Kurulu Üyelerine baktığımızda: Özelleştirme İdaresi başkanı ve başkan yardımcısı Türk Şeker’in Yönetim Kurulunda yer alıyor. Bu bile Türk Şeker’e ait fabrikaların özelleştirilmesine bizzat Türk Şeker Kurumu yöneticilerinin neden karşı çıkmadığının, özcesi özelleştirme yolunun nasıl açıldığının cevabını açıkça ortaya çıkarıyor.

Bu fabrikalarda çalışan 5 bin civarındaki çalışan işlerinden olacak, 50 bin civarındaki üretici ise pancar ekimi yapamayacaktır. Pancar küspesini hayvan yemi olarak kullanan besiciler de dahil edildiğinde onbinlerce insanın pancar üretimine bağlı olarak yaşamının olumsuz anlamda etkileneceği çok açıktır.

Bu anlamda ülkemiz tarımı ve tarıma bağlı sanayi ham maddesi kaybederken, toprak kendini besleyen, zenginleştiren üretimden yoksun kalacaktır. Kazanan ise ülkemizin en verimli tarım arazilerine hukuka ve üreticilerin çıkarlarına aykırı olarak açtıkları fabrikalarda mısır nişastasının kimyasal yollarla parçalanmasından elde edilen nişasta bazlı şekerler üreten ABD`nin küresel şirketi Cargill  olacaktır.  Cargill gibi Amerikan tarım tekellerinin GDO’lu mısırlarının ülke pazarını tümüyle ele geçirmesi, toplumsal sağlığı da tehlikeye atıyor olacak..

Bilimsel çalışmalar, toplumda nişasta bazlı glikoz veya fruktoz tüketiminin, şeker kamışı veya pancardan elde edilen sakkarozdan daha fazla sağlık sorununa yol açtığını ortaya koymaktadır. Bu çalışmalara göre, nişasta bazlı glikoz veya fruktoz şekeri tüketenlerde, insülin salınımında düzensizlik yaratmasından dolayı daha yüksek oranda metabolik sorunlar ortaya çıkmaktadır. Çalışmalarda, nişasta bazlı şeker tüketimine bağlı olarak, obezite, metabolik sendrom, tip 2 diyabet, kalp ve damar hastalıkları, hipertansiyon, osteoartrit gibi hastalıkların sıklığında artış görüldüğü bildirilmiştir.

Pancar üreticilerini, büyükbaş hayvan üreticilerini ve yüzbinlerce emekçiyi ilgilendiren ve onların yaşamını doğrudan etkileyen ve halkın sağlığını bozan kâr amaçlı politikalar terkedilmeli; şeker fabrikalarının satışından vazgeçilerek pancardan şeker üretimi desteklenmelidir. Şeker fabrikaları özelleştirilmemeli tersine desteklenmelidir. Nişasta bazlı şeker üretimi halk sağlığı açısından yasaklanmalıdır.

Kaynakça: TMMOB Ziraat Müh.OdasıTürk Tabipler Birlği, T.Ziraat Odaları Birliği

 

 

İZMİRE SAHİP ÇIK PLATFORMU KÖRFEZ GEÇİŞ PROJESİNE HAYIR DEDİ.

 

İZMİRE SAHİP ÇIK PLATFORMU KÖRFEZ GEÇİŞ PROJESİNE HAYIR DEDİ.

KÖRFEZ GEÇİŞ PROJESİ RANT  VE TALAN  PROJESİDİR!

Siyasi iktidarın Körfez Tüp Geçiş Projesi, henüz yapım aşamasında olan İstanbul Otoyolu ile Çiğli’de sulak alanların ve Kuş Cennetinin olduğu bölgeden güneyde doğal sit statüsü değiştirilen İnciraltı ve Çeşme yarımadasını birbirine bağlamaktadır.  Bu proje Gediz deltasınıdaki kuş türlerinin yoğun bulunduğu bölgede sulak alanların tasfiyesi ile kuş, bitki, memeli hayvan, çeşitli kelebek türleri yok edilerek, ekolojik değerleri tahrip edecek, betonlaşmaya yol açacak ve plan değişiklikleri ile yüksek rant artışlarına önünü açarak kıyıları betona teslim eden bir kent ortaya çıkaracaktır. İzmir’in tarihi, kültürel ve doğal değerleri rant için tasfiye edilmiş olacaktır. İzmir’in İstanbul olmasını istemiyorsak bu ‘‘ihanet’’ projelerine karşı durmak İzmir’li yurttaşların görevidir.

Körfez Geçiş Projesi ÇED olumlu raporuna karşı açılan davada bilirkişi keşfi gerçekleştirilirken, İZMİR’E SAHİP ÇIK PLATFORMU projenin yapılmasının planlandığı Bostanlı-Mavişehir sulak alanda bir araya gelen yaklaşık iki yüz kişinin katıldığı bir basın açıklaması yaptı.

İzmir’e Sahip Çık Platformu adına açıklamayı İzmir TMMOB İl Koordinasyon Kurulu Sözcüsü Melih Yalçın yaptı. Açıklamada;

“Bugün, adına Körfez Geçişi Projesi denilen projenin ÇED olumlu kararına karşı açılan davada bilirkişi heyeti keşif yapıyor. Ön projelerde 3.5 milyar TL’ye mal olacağı tahmin edilen, ancak aslında çok daha büyük maliyetlere mal olacak bu proje, merkezi hükümet tarafından İzmir’e dayatılmaktadır. İzmir’in 1/100.000 çevre düzeni planlarında, imar planlarında, son olarak güncellenen ulaşım master planlarında bu projenin önerilmediğini.

“Bununla birlikte kuzeyde Kuş Cenneti’nden, güneyde İnciraltı bölgesine dek tahribe neden olacağı gibi, ‘yüzülebilir Körfez’ hayalini kurduğumuz İzmir Körfezi’ne de geri dönülemez zararlar verecektir. Peki hem yüksek maliyetle sahip hem de çevreye, körfeze, Gediz Deltası’na zararı kaçınılmaz olan ve İzmir’in ihtiyacı olmayan bu projede neden bu kadar ısrar ediliyor ve proje adeta dayatılıyor?

‘’Biz söyleyelim: Körfez Geçiş Projesi, kuzeyde yapım aşamasında olan İstanbul Otoyolu ile Çiğli’de sulak alanların ve Kuş Cenneti’nin olduğu bölgeden güneyde doğal sit statüsü değiştirilen İnciraltı ve Çeşme yarımadasını birbirine bağlayacaktır. Proje, İzmir’i rant çevrelerinin talan ve yağmasına açmanın, daha fazla betonlaşmaya boğmanın araçlarından biridir.

‘‘Bu projenin, kentimizin doğal ortamına zarar vereceği açıktır. Proje alanında flamingo, kılıç gaga ve tepeli pelikan gibi türlerin dünya nüfusunun önemli bir kısmının yaşadığı bilinmektedir. Söz konusu proje gerçekleştiği takdirde, köprü ayağı, geniş çaplı yüzey yapılaşması vb. faaliyetlerden bu türlerin nüfusları olumsuz etkilenecek ve farklı statülerle korunan Gediz Deltası’nın ekolojik ve habitat bütünlüğü zarar görecektir. Proje, ülkemizin önemli su ürünleri istihsal sahalarından biri olan İzmir Körfezi’nin bentik bölgesinde yapılması planlanan inşaat faaliyetleri, körfez ve İzmir balıkçılığına önemli darbe vuracaktır.

‘‘Ama her şeyden önemlisi, İstanbul ve Ankara’ya ihanet edenler şimdi gözlerini Ege kıyılarına ve İzmir’e dikmişlerdir. Bu nedenledir ki zeytinliklerin, kıyıların, sit alanlarının yapılaşmaya açılması için sürekli kanun, yönetmelik ve benzeri ne varsa değiştirilmeye çalışılıyor.

 

 

‘‘Bir yandan kent içinde ayrıcalıklı plan değişiklikleri ile, diğer yandan tarım alanları, doğal yaşam alanları, kıyılar sit dereceleri düşürülerek rantçı sermaye İzmir’e davet ediliyor, önü açılıyor. İşte bu proje de tüm bu rant odaklı politikaların ortasında duruyor. Yarımada’da ikinci bir İzmir yaratılmaya çalışılıyor. Bu proje de şehir dışından gelenlerin Yarımada’ya ulaşımını kolaylaştırmak için yapılıyor.

‘‘İzmir üzerinde planlanan rant politikalarının en önemli aracı imar planlarıdır. Kentimizi sermayenin şekillendirdiği yağmacı bir anlayışa teslim etmek istemiyorsak; imar planlarında şehircilik ilkeleri ve planlama esaslarından uzaklaşmamak ve kamu yararını öncelemek gerekmektedir. Merkezi yönetimin ranta dayalı planlama anlayışının karşısında duracak en büyük gücün yerel yönetimler olması gerekir. Söylendiği gibi ‘İzmir’in İstanbul olması’ istenmiyorsa buradan başta İzmir Büyükşehir Belediyesi olmak üzere tüm İzmir halkına sesleniyoruz. Sözünü ettiğimiz talan projelerine bugün karşı çıkmazsak yarın çok geç olacak. Güzel İzmir’imizin tarihi, kültürel, doğal bütün değerleri gözümüzün önünde bir bir yok olup gidecektir. İzmir’e dayatılan bu rant ve talan politikalarına hukuki, siyasi tüm yolları kullanarak karşı çıkmamız gerekmektedir. Ayrıca Körfez Geçiş Projesi vasıtasıyla yapılaşmanın, betonlaşmanın önünün açılacağı alanlarda kimlerin şimdiden yatırım yaptığı merak konusudur.

‘‘İZMİR’E SAHİP ÇIK PLATFORMU olarak bugünkü keşfin bilimsel değerler esas alınarak yapılacağına inanıyor ve bunu umuyor; tüm yurttaşları doğa, kültür ve tarih talanına karşı kentimizin geleceği için mücadele vermeye davet ediyoruz.”

İZMİR’E SAHİP ÇIK PLATFORMU KURULUŞUNU AÇIKLADI.

 

İZMİR’E SAHİP ÇIK PLATFORMU KURULUŞUNU AÇIKLADI.

İzmir’e Sahip Çık Platformu kuruluşunu, 40 demokratik kurumun katılımıyla İzmir Mimarlık Merkezi’nde yapılan basın toplantısıyla açıkladı. TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu sözcüsü Melih Yalçın platform bileşeni kurumlardan temsilcilerin katıldığı toplantının açılışını yaptı. Basın toplantısında platform adına basına açıklamasını Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Özlem Şenyol Kocaer yaptı.

Şenyol Kocaer; ‘’son 15 yıl boyunca sürdürülebilir ekonomik bir model yerine ranta dayalı ekonomi politikaları uygulanması nedeniyle kentlerin, tarım alanlarının, kıyıların, ormanların, derelerin yapılaşmaya açıldığını ve talan edildiğini, kamu arazilerinin sermayeye peşkeş çekildiğini’’ belirterek, “Bunun sonucunda özellikle İstanbul, Ankara gibi büyük şehirlerde uygulanan rant politikaları ve gerek merkezi gerek yerel idareler tarafından uygulanan yanlış kentleşme politikaları bu kentleri yaşanmaz hale getirmiştir. Yaşanan trafik sorunları, hava kirliliği, kişi başına düşen yeşil alan miktarının azalması, sel felaketleri, heyelanlar ve benzerleri bunun en net örnekleridir” dedi.

“Ancak özellikle İstanbul’da ranta çevrilecek alanlar azaldıkça, yağmacı sermaye gözünü İzmir’de ranta çevrilecek alanlara dikmiştir. Daha önce defalarca dile getirdiğimiz gibi İzmir’de son yıllarda artan nüfusla birlikte parçacıl planlama anlayışıyla uygulanan şehircilik politikaları ile oluşan çarpık kentleşme,  deprem ve sel gibi doğal afetlerin gerçekliği ve  riskleri, su kaynaklarının tükenmesi, hava kirliliği gibi sağlıklı ve güvenli bir çevrede yaşama hakkını bire bir etkileyecek sorunlar İzmir’in kapısına dayanmışken, bunları göz ardı edip yasa ve yönetmeliklerde özellikle İzmir’de uygulanacak rant politikalarının önünü açan değişiklikler yapılmıştır.

‘‘İzmir–Manisa 1/100.000 Çevre Düzeni Planında İzmir için tarım alanlarının konut ihtiyacının ötesinde yapılaşmaya açılması ve dolayısıyla aşırı bir nüfus artışı, korunması gerekli doğal alanlarımızın doğal sit statülerinin yapılaşmaya açılması yönündeki değişiklik kararları, aynı şekilde kuzeyde Gediz Deltası’ndaki sulak alanların sınırlarına ilişkin değişiklik kararlarını bir bütün olarak düşündüğümüzde, İzmir’in yıllardır korunmuş alanlarının yapılaşmaya açılması yönündeki bu kararların, kentin trafik sorununu teğet geçtiği ve üst ölçek imar planlarında olmadığı ancak İzmir Körfez Geçişi (İKG) Projesi ile bağlantılı olduğu ve bu senaryoda önemli bir rol oynadığı ortaya çıkmaktadır.

‘‘Tarım alanları, meralar, makilik ve fundalık alanlar gibi doğal alanlarımızın, üst ölçek plan kararları ile yapılaşmaya açılmasının ardında, siyasi iktidarın 2025 yılı için öngördüğü gerçekçi olmayan yüksek nüfus öngörülerinin bulunduğunu ortaya çıkarmaktadır. Bu nüfus için planda önerilen yapılaşmaların yanına eklenecek olan sulak alan değişiklikleri ve doğal sitlerdeki değişiklikler ile özellikle ekolojik anlamda birçok önemli değeri barındıran Çeşme yarımadası yapılaşma baskısıyla büyük bir tehdit altına girecektir.

‘‘Körfez Geçiş Projesi, kuzeyde yapım aşamasında olan İstanbul Otoyolu ile Çiğli’de sulak alanların ve Kuş Cenneti’nin olduğu bölgeden güneyde doğal sit statüsü değiştirilen İnciraltı ve Çeşme yarımadasını birbirine bağlayacaktır.  Tüm bu ardı ardına gelen yönetmelik, sit derecelerindeki değişiklikler, üst ölçek plan kararları ve mega proje niteliğindeki İzmir Körfez Geçişi (İKG) Projesi ile İzmir için gelecekte çizilen senaryonun; doğal yapısından gitgide uzaklaşan, ekolojik değerlerini kaybeden, betonlaşmaya teslim edilmiş, parça parça plan değişiklikleri ile yüksek rant artışlarının önünü açan, kıyılarını betona teslim eden rant talanı altında sağlıksız bir kent olacağı ortadadır. Bu gidişat bir an önce engellenmelidir. Yoksa Ege’nin incisi İzmir; tarihi, kültürel ve doğal hiçbir değerini geleceğe taşıyamayacaktır.

‘‘İzmir üzerinde planlanan rant politikalarının en önemli aracı imar planlarıdır. Kentimizi sermayenin şekillendirdiği yağmacı bir anlayışa teslim etmek istemiyorsak; imar planlarında şehircilik ilkeleri ve planlama esaslarından uzaklaşmamak ve kamu yararını öncelemek gerekmektedir. Merkezi yönetimin ranta dayalı planlama anlayışının karşında duracak en büyük gücün yerel yönetimler olması gerekir. Söylendiği gibi ‘İzmir’in İstanbul olması’ istenmiyorsa buradan başta İzmir Büyükşehir Belediyesi olmak üzere tüm İzmir halkına sesleniyoruz. Sözünü ettiğimiz talan projelerine bugün karşı çıkmazsak yarın çok geç olacak. Güzel İzmir’imizin tarihi, kültürel, doğal bütün değerleri gözümüzün önünde bir bir yok olup gidecektir. İzmir’e dayatılan bu rant ve talan politikalarına hukuki, siyasi tüm yolları kullanarak karşı çıkmamız gerekmektedir.

‘‘Bu karşı çıkışın daha koordineli ve örgütlü gerçekleştirilmesi doğrultusunda biz aşağıda isimleri bulunan kurumlar, ‘İZMİR’E SAHİP ÇIK PLATFORMU’nda bir araya gelme doğrultusundaki kararımızı kamuoyuyla paylaşmak isteriz. Bu birlikteliğin genişleyerek güçleneceğine inanıyor; doğa, kültür ve tarih talanına karşı kentimizin geleceği için mücadele vermek isteyen tüm meslek örgütü, sendika, demokratik kitle örgütü ve yurttaşları platformumuza ve platform çalışmalarına dâhil olarak İzmir’e sahip çıkmaya davet ediyoruz.” dedi.

Toplantıda 1 Mart Perşembe günü bilirkişi heyeti tarafından yapılacak keşif öncesinde saat 11.00’deMavişehir Balıkçı Barınağı’nda buluşulacağı belirtildi.

Platform şu kurumlardan oluşuyor:

BAYRAKLI KENT KONSEYİ İZMİR DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
BORNOVA HALK FORUMU İZMİR GAZETECİLER CEMİYETİ
BUCA KENT KONSEYİ İZMİR KENT KONSEYİ
ÇEŞME KENT KONSEYİ KARABAĞLAR KENT KONSEYİ
DİSK EGE BÖLGE TEMSİLCİLİĞİ KARABURUN KENT KONSEYİ
DOĞA DERNEĞİ KARŞIYAKA KENT KONSEYİ
EGEÇEP KESK İZMİR ŞUBELER PLATFORMU
EMEK PARTİSİ KONAK KENT KONSEYİ
FLAMİNGOMA DOKUNMA MENEMEN KENT KONSEYİ
FOÇA ÇEVRE PLATFORMU NARLIDERE KENT KONSEYİ
FOÇA FORUMU PERŞEMBE BİSİKLETÇİLERİ
FOÇA KENT KONSEYİ PRAKSİS MÜZİK KOLEKTİFİ
GAZİEMİR KENT KONSEYİ SEFERİHİSAR KENT KONSEYİ
GÜZELBAHÇE KENT KONSEYİ SOSYALİST YENİDEN KURULUŞ PARTİSİ
HALKEVLERİ TEMA VAKFI İZMİR TEMSİLCİLİĞİ
HALKLARIN DEMOKRATİK KONGRESİ EKOLOJİ KOMİSYONU TMMOB İZMİR İL KOORDİNASYON KURULU
HALKLARIN DEMOKRATİK PARTİSİ TÜRKİYE KOMÜNİST PARTİSİ İZMİR KENT KOMİTESİ
HAZİRAN EKOLOJİ MECLİSİ URLA ÇEVRE PLATFORMU
İMECE-DER YENİ FOÇA FORUMU
İZÇEP YEŞİL SOL PARTİ

İZBAN’DA ARTI PARA-YENİ TARİFE HALKIN ÇIKARINA DEĞİLDİR. GERİ ÇEKİLMELİDİR!

İZBAN’DA ARTI PARA-YENİ TARİFE HALKIN ÇIKARINA DEĞİLDİR. GERİ ÇEKİLMELİDİR!

İZBAN’da 15 Şubat 2018 tarihinde yürürlüğe giren mesafeye göre tarife ücreti emekçilere hem ekonomik hem de yeni bir çile yükledi.

İzmir Büyükşehir Belediye Meclisinde 15 Aralık 2017 tarihinde alınan kararla İZBAN’da 15 Şubat 2018 tarihinden itibaren yeni bir ücretlendirme tarifesine geçildi. Yeni tarifeyle 25 km. üzerindeki yolculuklarda gidilen her bir kilometre için standart ücrete ek ayrıca 7 kuruşluk bir ödeme alınıyor. İZBAN’a binerken ulaşım kartından en uzak mesafeye göre para çekilmektedir. En uzak mesafe ücreti yüklü olmayan kartlarla en yakın mesafeye gidecek yurttaşlar İZBAN’a binememekte ve kartta azami yol tarifesinin yüklü olması gerekmektedir. Halk, öğrenciler indikleri istasyonda geri yükleme para makinesine kartlarını okutmakta varsa alacağı geri yükleme sağlamaktadır. Birkaç gündür halk ve gençliği artı para yükleme makinesi önünde kuyruklarda çile çekmektedir. Kartlarını okutmayı unutan, kuyruklar nedeniyle ve başka sebeplerle kartlarını okutamayan emekçiler üzerinden haksız kazanç elde edilmektedir.

15 şubatta başlayan uygulama işçileri, emekçileri ve öğrencileri işyerlerine, hastahanelere, okullara ulaşımını zorlaştırdı ve pahalı duruma getirdi. Belediyeler kar üzerine kurulu kamu hizmeti yapmayı amaçlayamaz. Ekonomik krizin yoğunlaştığı günümüzde işçilerin ve emekçilerin bütçesine yeni bir zam eklemek kamu yararına değildir. Bu uygulamadan vazgeçilmelidir; geri çekilmelidir.

Kent içi ulaşım; belediyenin uygulamaları sonucu, İZBAN tarafından yapılmakta ve aktarma seferlere yönlendirilmektedir. Birçok hatta OTOBÜS seferleri iptal edilmiştir. Kent ulaşımında ağırlıklı olarak İZBAN kullanılmaktadır. İZBAN seferlerinin özellikle sabah ve akşam saatlerindeki yetersizliği ve ulaşım yükünün yoğunlaşması nedeniyle İzban vagonlarında izdihdam yaşanmakta ve halka çile çektirilmektedir

Kentimizdeki ulaşım sorunları esas itibariyle işçilerin, emekçilerin ve öğrencilerin sorunudur. İZBAN’da yeni ücretlendirme tarifesi işçilerin ve emekçilerin belini bükmüştür. Burjuvazinin ulaşım sorunu diye bir sorunu yoktur, bunun yanı sıra konut, beslenme gibi sorunu da yoktur. Bu sorunlar tekelci kapitalist düzende burjuvazinin sömürüsünden kaynaklanan sorunlardır. İşçilerin emekçilerin sorunudur.

Yerel yönetimlerin ulaşım hizmetlerinden kar elde etmesi düşünülemez. Yerel yönetimler ulaşım hizmetini diğer gelirlerinden sübvanse etmelidir. Kentlerde ulaşım hizmetleri yerel yönetimlerin kamusal bir görevidir. Kentte yaşayan tüm yurttaşların toplu taşıma hizmetlerinden yararlanması en ucuza olmalı ve esas olarak kamu taşımacılığı ücretsiz olmalıdır.

Özellikle kent içi ulaşımda özellikle raylı sitemde mesafeye göre ücretlendirme ve binişte en uzun mesafe ücreti alınması ve inişte geri yükleme makinesi önünde kuyruklarda bekleme ve zaman kaybı sosyal belediyecilik anlayışıyla bağdaşmayan bir yaklaşımdır. Halkın çıkarı, bu uygulamadan vazgeçilmesidir. Uygulama geri çekilmelidir.

Sayın basın emekçileri;

 

Sayın basın emekçileri;

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nden işten atılan 280’e yakın işçinin içlerinden biri Mahir Kılıç 92 gündür (12.02.2018 tarihi itibariyle)  açlık grevinde. İşten atılan 8-10 işçi arkadaşıyla birlikte Konakta belediyenin önünde direnişlerini sürdürüyorlar. Konuya ilgili düşüncelerimizi ve Mahir Kılıçla yaptığımız röportajı sizlere de haber niteliğinde olduğu için sunuyoruz.

Çalışma hakkı, insanca yaşama hakkının ön koşuludur; çalışmak, sosyal güvence hakkının, sosyal güvence hakkı da sağlık hakkının zemin taşıdır.

İşçi ve emekçilerin çalışma hakkından edilmesi insanca yaşama, sağlık, beslenme,  varsa çocuklarının da sağlık ve eğitim haklarından yoksun bırakılmasıdır, kabul edilemez.

İşçi ve emekçilerin yaşam ve iş güvencesinin,  haklarının korunması, güvenceye alınması örgütlenmeleri, sendikalaşmaları ile mümkündür.

Sendikal örgütlenme ve mücadele tek düze bir hat izlemez. Ülkemizin sendika tarihi açısından bakıldığında şanlı direnişler kadar, uzlaşmalar, işverenlerle anlaşmalar, ihanetleri görmek te mümkündür.

Dolayısıyla iş, ekmek, özgürlük mücadelesi zor ve uzun uğraşlı yol yürünmesini, bedeller ödenmesini de  gerektirir ne yazık ki..

Sorunların çözümü için gerek işverene karşı örgütlenme gerekse de sendikal mücadelede izlenecek  hat, işçilerin, emekçilerin sorun ve talepleri etrafında bir araya gelmelerini, özgür ve demokratik yöntemlerle tartışmalarını; gereğinde eleştiri;  yanlış yaptıklarında samimi biçimde öz eleştiri araçları kullanarak birbirlerine güven ve yol arkadaşlıklarını,  birlikteliklerini güçlendirmelerini  zorunlu kılar. Eleştiri, öz eleştiri sendika içinde yönetimin iktidar olmasını engeller, yönetim-taban ilişkisini güçlendirir; işçinin inisiyatifini geliştirir, ufkunu, sorunlara ve çözümlere bakış açısını zenginleştirir.

Açlık grevleri mücadele aracı olarak tercih edilecek en son yoldur; işçinin iş gücü yaşamın teminatı; sağlığı da işgücünün ana kaynağıdır. Açlık grevleri aynı sorunu yaşamakta olan işçi-emekçiler açısından birleştiren, kitleselleşme yaratan bir mücadele hattı değildir.

Genel olarak fabrikalardan ve işyerlerinden atılan İşçiler ve emekçiler, hep birlikte; çalışan işçi ve emekçilerle birlikte, işyeri birimlerinde direnişleri yayarak işten çıkarmalara ve saldırılara kitlesel etkili bir mücadele örgütlemeyi esas alırlarsa kazanabilirler. Kuşkusuz bu konuda da sendikal örgütlülüğe önemli görevler düşmektedir. Sınıf sendikacılığı; işçilerin işten atılmalarına karşı iş durdurma eylemleri dahil sorunun çözümü için her türlü meşru ve haklı eylem biçimlerine yönelmelerinin dersleriyle doludur.

Ancak bazen çaresizlik, sendikaların ve toplumsal muhalefetin ilgisizliği, örgütsüzlük vb nedenler atılan işçileri emekçileri açlık grevi eylemlerine yönelmelerine yol açmakta ve çıkış yolu aramalarına neden olmaktadır.

Aşağıdaki röportajı, İzmir Büyükşehir Belediyesinden tazminatsız işten çıkarılan bir işçinin, ailesinin, arkadaşlarının çığlığının duyulması; bulunması çok ta zor olmayan bir çözüm yolunu açmakta kolaylaştırıcı olması dilek ve umuduyla sizlerle paylaşmak istiyoruz.

Günseli Kaya

(İmece-Der Başkanı)

İZMİR BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ’NDEN ATILAN İŞÇİLERDEN OLAN MAHİR KILIÇ İLE YAPTIĞIMIZ GÖRÜŞME:

AÇLIK GREVİNİN KAÇINCI GÜNÜNDESİNİZ?  AÇLIK GREVİNİ NEDEN YAPIYORSUNUZ?

Bugün 89 yarın tam 3 ay olacak açlık grevindeyim. Yaklaşık 3 aydır İzmir Büyükşehir Belediyesi önününde bank üzerinde işçi arkadaşlarımla birlikte oturuyorum. Açlık grevini devam ettiriyorum. Açlık grevini yapma nedenim İzmir Büyükşehir Belediyesi beni yaklaşık 4 ay önce tazminatsız işten attı. Attığı madde gereğince mahkemem bitmeden iş bulamıyorum. İşsizlik maaşı alamıyorum. Hakkım olan kıdem ve ihbar tazminatımı vermedi. Beni ve ailemi açlığa mahkum etti. Açlık ile beni terbiye etmeye çalışıyorlar. Bende aç kalacaksam açlık grevi yapar işimi ve emeğimin karşılığını isterim diyerek açlık grevi yapma karan aldım. Çünkü bir ailem var. Eşim hamile,9 yaşında bir kızım var. Evim kira ve hiçbir gelirim yok. Açlık tan öleceksem hakkımı arayarak ölmeyi tercih ederim. Onurum ve ekmeğim için açlık grevi yapıyorum.

KENDİNİZi TANITIRMISINIZ?

İsmim Mahir KILIÇ İzmir doğumluyum. Aslen Dersim’liyim, lise mezunuyum. 9 yıldır da İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde çöp biriminde çalışmaktaydım. Katı atık tesisinde. Dediğim gibi evliyim bir kızım var 9 yaşında, eşim hamile kızım yaren e bir erkek kardeş geliyor. İsmini yoldaş koyduk şimdiden. Eşim çalışmıyor ev hanımı. Evimiz yok. Kira da oturuyoruz. Çalıştığım süre de evin bütün ihtiyaçlarım ben karşılıyordum. Kızım ilkokula gidiyor. Onun ihtiyaçlarını karşılayabiliyordum. Ancak tazminatsız atıldığım için, işsizlik maaşı alamıyorum. Şu an tüm ihtiyaçlarımı dostlarım ve birlikte işten atılan direnişte olduğum işçi arkadaşlarımın desteği ile karşılamaya çalışıyorum. Sonuçta onlar da işsizlik maaşı alıyorlar ve yetire bildiğimiz kadar dayanışma ile ve paylaşarak ihtiyaçlarımızı karşılamaya çalışıyoruz.

BELEDİYE DE NE İŞ YAPIYORDUNUZ?

Ben katı atık biriminde yani çöp biriminde çalışıyordum. İlk başta fen işleri birimin de boyacı olarak çalışıyordum. Ancak sonra kendi isteğim ile bu katı atık birimine gittim.

NEDEN İŞTEN ÇIKARILDINIZ KAÇ İŞÇİ ÇIKARILDI ?

İşten çıkartmalar CHP’nin ADELET yürüyüşünü başlattığı haziran ayın da başladı. Bu işten atılan işçiler daha önceki yıllarda kadro ve alacak davası açmışlardı. Bu davalar işçiler lehine sonuçlanmaya başlayınca belediye guruplar halinde işten çıkarmalara başladı. Bugüne kadar bildiğim 258 işçi çıkarıldı bunların yaklaşık 240 tanesi bu davaları açan işçilerdi. Haziran ayı boyunca 20, 30, 10, 2, 1, 3. guruplar halinde işten çıkarmalar oldu. Ben o zamanlar dava açmamıştım. Ben en son dava açan işçilerdenim. İşçiler işten atıldı ben onların basın açıklamalarına katılıp destek verdim. Ve bu süreçte dava açma kararı aldım. Benimle ilgili işten çıkarma süreci de tam bundan sonra başladı. Önce senelik izin de olduğum bir dönemde birimimi değiştirip beni sebze haline sürdüler. Orda işe başlarken oraya bakan Daire başkanı beni arayıp bak işten atılacaksın davanı geri çek dedi. Ben de yasal hakkım olduğunu, çekmeyeceğimi söyledim. Sonrasında arka arkaya 5 tutanak tutup disipline sevk ettiler ve beni tazminatsız işten altılar. İşten çıkarmak için kılıf yaratmak istediler.  Örnekleyeyim. Motorlu süpürge aracı var onu sürmek için eğitim, ehliyet ve vasıf gereklidir. Amir bana bunun ile temizlik yapmamı söyledi. Bende süremeyeceğimi, yetkim ve vasfım olmadığını söyledim. Verilen işi yapmıyor diye tutanak tuttular. Sonra izinsiz iki gün işe gelmediğim için tutanak tutuldu ve çıkışıma gerekçe gösterilen bir madde de budur. 2017 yılının eylül ayının 12, 13 diye hatırlıyorum. Duyarlı bir işçi olarak Nuriye ve Semih in ANKARA’ da mahkemesi vardır. Tarihlere bakarsanız o gün olduğunu görürsünüz. İzin istedim mahkemeye gideceğimi söyledim. Bana yazılı vermeye gerek yok git gel, geldiğini bildir yeter dedi oradaki amir. Gittim döndüm çalışmaya başladım. Bundan 19 gün soma bana tutanak tutuldu izinsiz işe gelmedi diye. Oysa buna şahit işçiler ve kamera var. Tüm bu diyalog kamera önünde yaşandı. Çalışma alanını terk etmekten tutanak tutuldu. Sebze hali büyük duvarlar ile çevrili bir yerdir. Her yanı kameralar ile 24 saat izlenir. Benim görev alanım tüm bu alan içinde temizlik yapmaktır. Bu alanın dışına çıkmadım ancak alan büyük başka bir tarafta temizlik yapıyordum. Görev yerini terk etmekten tutanak tuttular. Sonra saat 17.00 de mesaimiz bitiyor. Mesaim bitti elbisemi değiştim çıktım servisi beklemeye. Servis 17.30 da geleli geç kaldı. Geldiğinde içinde koliler, kasalar vardı. İzmir bunu boşalt dedi. Bende mesaim bitti, elbisemi değiştim, görevim de değil dedim. İzmir bana ismim ile hitap edemezsin dedi ben de, mesaim bitti sana başka bir şey demek zorunda da değilim dedim. Bunun için de verilen görevi yapmama, amire hakaret, üzerine yürüme gibi uydurmalar ile tutanak tutup disipline gönderdiler ve çıkışıma zemin yarattılar. Yani ben ne yapsaydım o tutunaklar tutulacak ve disiplin yoluyla işten atılacaktım. Çünkü disiplin yolunu izlemeden attıkları işçiler mahkemelerde de belediyeyi zor durumda bırakıyordu. En son atılan benim ve buna böyle bir kılıf uydurdular. İddiam budur. O alan da 24 saat kayıt yapan kameralar var. Bu iddialarını ispatlasınlar. Noter yolu ile tüm haklarımı mahkemeler dahil istemeyeceğim. Benimle birlikte  bulunan arkadaşlarım da aynısını yapacak. Tüm haklarımızdan vazgeçeceğiz. İspatlayamazlar çünkü bunların hepsi uydurma birer kılıf yaratmaktan başka bir şey değildi. Bize desteğe gelen çok işçi arkadaşımız vardı ancak çalışanları işveren tehdit etti ve arkadaşlar bunu bize ifade ettiler. Bu nedenler ile çok gelemiyorlar yanımıza. Ancak biliyoruz ki gönülleri bizimle beraber. İşten atılan insanlar ise birçok kez gelip gittiler yanımıza ama geçim dertleri, borçları gibi nedenler ile sürekli alan da olamıyorlar. Bedel ödemeyi göze almış içiler olarak 8-1O işçi bu direnişi sürdürüyoruz.

İŞ YERİNİZDE HANGİ SENDİKA ÖRGÜTLÜ VE SENDİKAL BİR GÖREVİNİZ OLDU MU?

Ben katı atık birimin de yaklaşık 4 yıl iş yeri baş temsilciliği yaptım. DİSK Genel- İş 2 No’lu Şube üyesiyim ve şubede temsilcilik yaptım. Temsilcilik yaptığım yıllar boyunca işçi haklan ve sorunları için işveren vekilleri ile çok sık karşı karşıya geldim. Çok tartışmalarım oldu. Ve bu nedenle tutanaklar disipline göndermeler oldu. Örnek vereyim. Çöpte çalışan 7 işçiye 3 günlük sakal için tutanak tutuldu. İçlerinde ben de varım. Ama bu nedenle disipline gönderilip 3 yevmiye cezası sadece bana verildi. Oysa sendika ve belediye arasındaki sözleşmede ceza cetvelin de sakal için kimseye 3 yevmiye cezası verilir diye bir karar yok. Çöp taşıyan büyük tırlar vardır. Onların kasası yırtılmış yollara çöp dökülüyor. Vekaleten bakan amir var. Sorumluluk almıyor. Biz işçiler de bunu birçok kez bildirdik. Trafik te zarara yol açar diye. Yapılmayınca daire başkanına resimleyip gönderdim. Teşekkür etti ve ilgileneceğini söyledi. Bu kez oradaki müdür beni nasıl asarsın deyip disipline gönderdi ve 3 yevmiye ceza aldım. Ha bu arada bu disiplin kuruluna giren birde sendikadan görevli var. Bu cezaları alırken onlar da bu kurulda idi.

Müdür ve şef bir kadının üzerine yürüdüler ve dövmek istediler. Ben insan olarak buna müsaade edemezdim. Onları bulundukları odaya gitmelerini sağladım ve hadi beni dövün dedim. Meydan okuduğum doğrudur. Adam olmadıklarını söylediğim doğrudur. Bunun için beni disipline gönderdiler yine ceza aldım.  Ama o kadın bugün belediyede çalışıyor ve sen istersen ben gelip olanları anlatırım, senin neyi niye yaptığına şahitlik ederim diyor. Bunun onuru bana yeter. İstedikleri cezayı verebilirler. Yine olsa yine yaparım.

SENDİKA İŞTEN ATILDIĞINIZDA DESTEK OLDU MU? SİZİN BEKLENTİNİZ NEYDİ?

İşten çıkarmalar benden aylar önce başladığı için sendikanın bir basın açıklaması dışında hiç bir şey yapmadığını görmüştüm zaten. Ben işten atıldığımda da bir destekleri olmadı 2 No’lu Şube bu konuda hiçbir şey yapmadı. Ben Genel İş Örgütlenme Daire Başkanı ile görüştüm sorunu bildirdim, yardım da istedim ancak uzak durdular. Benim için en onur kırıcı olanı ise kendi şubemin, işverenin tuttuğu tutanakları alıp basının önüne geçip “bakın bu adam çok disiplinsiz, çalışmayan, amirine saldıran, işe gelmeyen bir adamdır” demesiydi. Ben berbat bir işçi de olabilirim, uslanmaz, laf anlamaz bir adam da olabilirim. Ama sendikacılık tarihin de işveren belgeleri ile basına demeç veren sendikacı yoktur. Böyle bir sendikacılık kabul edilemez. Benim beklentim şuydu sendikamdan atılan tüm bu işçilerin arkasın da durması, işçinin iş güvencesinin bir patronun iki dudağı, arasın da olmadığını göstermesiydi. Ancak bunlar olmadı. Ben 3 aydır belediye önün de kışı geçirdim. Bir gün olsun gelip sormadılar; ne içersin neyle geçinirsin, ne istiyorsun demediler.  Bunlar en azından insani şeylerdir. Biz sendikaya düşman işçiler değiliz. Eleştirilerimiz vardır. Ama bunlar sınıfın çıkarınadır. Koltuklarında gözüm yok. En iyi onlar biliyorlar. Benim temsilciliğimi almak için disipline verdiler. Ben kendim baş temsilcilikten istifa ettim. Benim derdim emekçilerin çıkarlarıdır. Her şeyi doğru yaptım diyemem. Fevri, hatalı çıkışlarım ,söylemlerim de olmuştur. Ama bunlar düşman olmalarını gerektirecek şeyler değildir. Bu gün hala bunun bir işçi direnişi olduğunu, işçilerin iş güvenliği için önemli olduğunu kavramış değiller. Uzak duruyorlar.

CHP İZMİR BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ’NDE İKTİDARDA. CHP İL YÖNETİMİ VE BAŞKANLIĞI KONUYLA İLGİLENDİ Mİ? SİZİ DİNLEDİLER  Mİ?

CHP hak, hukuk adalet için yürüyüş yaptığı gün işçiler işten çıkarılmaya başladı. O günden bu yana işçi arkadaşlar 2 kez  ANKARA’DA CHP  gurubuna katıldılar, tüm İZMİR milletvekilleri ve yetkililer ile görüştüler.  Sorunları en ayrıntılı biçim de aktardılar. En on Kemal KILIÇDAROĞLU ile de görüştüler ve sorunu aktardılar. Ancak bu güne kadar hiçbir olumlu geri dönüm alamadık. Milletvekilleri  bir, AZİZ KOCAOĞLU’na söz geçiremiyoruz diyorlar. Siz haklısınız, bu olanlar doğru değil diyorlar. Sonrasında ama deyip duruyorlar. Şu an CHP’ li yetkililer içinde bu durumu bilmeyen kimse yok. Defalarca, defalarca bildirildi. . Ancak görüyoruz ki hak, hukuk, adalet diyenler konu emekçiler olunca söyledikleri ile yaptıkları aynı olmuyor. Sorun direk kendileri ile ilgilidir ve çözüm mercii de kendileridir.

SORUNUN ÇÖZÜMÜ İÇİN NE YAPILIRSA ÇÖZÜM KOLAYLAŞIR?

Bu konu da talebimiz çok basit. Ben çöpteki işime dönmek istiyorum. Arkadaşlarım işine dönmek istiyor. Bir haksızlık ve adaletsizlik var. Bunu ortadan kaldırmak onların görevidir. Bizi dinlemeleri çözüm için çaba göstermeleri sorunu çözecektir. Teşekkür ederim..

TTB merkez Konseyi Yöneticilerinin serbest bırakılması

 

Siyasi iktidardan, TTB merkez Konseyi Yöneticilerinin serbest bırakılmasını ve sindirme, gözdağı verme, ötekileştirme kampanyasına son vermelerini talep ediyoruz. Siyasi iktidar, temel hak ve özgürlükler alanındaki yükümlülüklerini eksiksiz yerine getirmelidir; kişilerin ve kurumların düşünce ve ifade etme, gösteri yapma, savaşa karşı barışı savunma vb. hakları yasaklanamaz

 

Savaş bir halk sağlığı sorunudur!

24.01.2018

Biz hekimler uyarıyoruz:

Savaş, doğada ve insanda tahribat yapan, toplumsal yaşamı tehdit eden, insan eliyle yaratılan bir halk sağlığı sorunudur.

Her çatışma, her savaş; fiziksel, ruhsal, sosyal ve çevresel sağlık açısından onarılmaz sorunlara yol açarak büyük bir insani dramı da beraberinde getirir.

Yaşatmaya ant içmiş bir mesleğin mensupları olarak, yaşamı savunmanın, barış iklimine sahip çıkmanın birincil görevimiz olduğunu aklımızdan çıkarmıyoruz.

Savaşla baş etmenin yolu, adil, demokratik, eşitlikçi, özgür ve barışçıl bir yaşam kurmak ve bunu sürekli kılmaktır.

Savaşa hayır, barış hemen şimdi!

Türk Tabipleri Birliği
Merkez Konseyi

Ortadoğu ve Suriye’de savaşa karşı barış

Ortadoğu ve Suriye’de savaşa karşı barış

Siyasi iktidarın iç politikası ile dış politikası birbirine bağlıdır. Dış politika iç politikanın aynasıdır. Siyasi iktidar iç politikaları OHAL’e dayanarak oluşturdu, parlamento işlevsiz kılındı, ülke kararnameler ile yönetilir duruma getirildi.

Temel hak ve özgürlükler, kadrolu çalışma, iş güvencesi, bağımsız yargı, yargı güvencesi, ceza evleri, vb. iktidarın her gün güncelleştirme politikalarıyla yeni biçimler almakta. İç politikanın yansıması olarak bölge ülkeleriyle kaos ve savaş politikası izlenmekte.

AKP’nin dış politikaları on beş yıllık süreçte içeride islami politikalarla iç içe uygulandı. Din, devlet politikalarını belirleyici oldu. Toplumsal yaşamın her alanında, devlet örgütlenmesi kurumları ve kadro atamalarıyla birlikte dönüştürülürken, komşu ülkelerle de savaş politikası izlendi.

İktidar, Irakta izlediği yanlış politikaları Suriye’de sürdürdü. Ortadoğu’da ABD emperyalizminin savaş politikaları karşısında bu savaşın parçası olacak politikalar uyguladı; Emperyalistlerin savaş ve yağma politikası zaten Ortadoğu’yu bir savaş cenderesine çevirmiş, kimin eli kimin cebinde belli olmayan kaotik bir savaş ortamı  yaratmıştı. Uyguladıkları politikalarla Türkiye’yi Orta Doğu’daki örtülü savaşın bileşeni durumuna getirdiler. AKP’nin Suriye’ye yönelik örtülü savaş politikaları,beslediği silahlı örgütlerle birlikte savaşı tırmandırdı; kaosun ve savaşın tarafı durumuna geldi.

Siyasi iktidar gerici siyasi partilerle ittifakına yasal düzenleme de getiriyor. Afrin operasyonu ile aslolarak iç siyaseti belirleme ve yükseltilen milliyeçi-şöven iklimde  2019 seçimlerinde isteklerini gerçekleştirmeyi hedefliyor. Afrin operasyonu Türkiye’de halkın yararına değildir; başka bir ülkenin topraklarına izinsiz girmek, gelecekte vahim sonuçlara yol açacaktır.

İç politikaları ve siyaseti düzenleme; seçim yasası, seçim ittifakları, siyasi partiler yasası, iç güvenlik yasaları vb. dizayn etme operasyonu; yanı sıra ÖSO ve İdlib deki cihatçılara fiilen sahip çıkarak güçlendirmek, Ortadoğu coğrafyasında yeni sorunlar da yaratacaktır.

ABD’nin ‘‘Büyük Ortadoğu Projesi’’nin eş başkanı olanlar, Ortadoğu ve Kuzey Afrika politikalarıyla ABD’nin halklara uyguladığı zulüm ve zalimliğe destek oldular, yeri geldi işgal politikalarına çanak tuttular. Suriye’de tekelci kapitalizmin savaş politikalarının parçası haline geldiler, Esad’ı yıkma adına Suriye’nin iç işlerine karışarak Esad karşıtı muhalif cihatçı silahlı örgütlere destek vererek; parçalanmış ve paylaşılmış bir Suriye yaratma politikasında ABD ile birlikte yürüdüler.

Emperyal güçler Suriye’de yayılmak ve kaynaklarını paylaşmak için kıyasıya çatışmaktadır. Suriye’de Rusya ve ABD arasındaki çatışma ve paylaşım kavgasında bölgede yaşayan kürtlerin ve silahlı örgütlerinin ABD tarafından silahlandırılması üzerinden politika belirlemek, bölgede yaşayan halklara yönelik savaş politikaları ile bataklığa girmek, çıkamamayı da içerir. Dün Suriye halkının ‘özgürlüğü üzerine’ söylev verenler, savaş politikaları ile  bölgemizde halklar arasında kırılma ve güvensizlik yaratmıştır.

Darbe ve OHAL in iki yıla yayılması ve uygulamaları, meclisin askıya alınması, her alandaki iktidar politikaları ülkemizi emperyalizmin operasyon sahası haline getirdi. Doğru politika yakın komşularımızla barış içerisinde bir arada yaşama politikasını savunmak ve komşu ülkelerin ve halkların iç işlerine karışmamaktır. Bunun için Suriye deki cihatçı örgütlerden, örtülü ilişkilerden ve savaş politikalardan uzak durulmalıdır. Sınır güvenliğinin sağlanması adına ya da farklı gerekçelerle cihatcı örgütlerle işbirliği yapılmamalı; taşeron örgüt olarak yararlanılmamalıdır. Suriye topraklarında yaşayan Kürt, Arap, Türkmen halklarıyla barış politikası izlenmeli, savaş politikalarından vazgeçilmeli; halkların kendilerini yönetme ve yazgılarını belirleme hakları tanınmalıdır. Tüm bölge ülkelerinin toprak bütünlüğü, güvenliği tüm yabancı askeri gücün o topraklardan çekilmesi, tehdit olmaktan çıkmasıyla mümkündür.

Tarih uzun süreli, sancılı, acılı da olsa, dünya halklarının ve ezilen ulusların emperyalist sömürgeci ve yeni sömürgeci yabancı boyunduruğundan kurtulmak için verdikler mücadelelerin tanığıdır.

Bölgede yaşayan halklar ABD, Rusya ve diğer emperyalist güçlerin izlediği politikalara karşı çıkmalıdır. Kürt, Arap, Türkmen ve diğer halklar yeni boyunduruklara ve insan ve doğal kaynaklarının, zenginliklerinin, alınterlerinin ve canlarının hiçe sayılmasına, yağmalanmasına izin vermemeli, emperyalizmin sadece kendi çıkarları için taktiksel manevralara girdiğini ve politikalar izlediğini görmelidir. Ortadoğu halkları esas düşmanlarının emperyalizm ve yerli gericilikler olduğunu ve bunlara karşı birleşmeleri, mücadele etmelerinin tek çıkar yol olduğunu anlamalıdır.

 

Suriye halklarının kendi geleceğine hiçbir emperyal güç ve ülke müdahale etmemelidir. Her müdahale yeni sorunlara ve çözümsüz yeni savaşlara halkların zenginliklerinin ve insan gücünün yitimine ve halklar arasında kin ve düşmanlıklara yol açar. Umut halkların eşitliği, özgürlüğü ve barıştır.