Newroz Piroz Be


İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, 21 Mart perşembe günü saat 16.00 da Gündoğdu Meydanı’nda kutlanacak Newroz mitingine katılım çağrısında bulunmak için Eğitim Sen 1 Nolu Şube’de basın toplantısı düzenledi.
Açıklamayı KESK Dönem Sözcüsü ve Ses İzmir Şube Eş Başkanı Hülya Baran Ulaşoğlu yaptı.
Ulaşoğlu ; “Bahar geliyor, doğa tüm renkleriyle, tüm çeşitliliğiyle, yeniden kendini var ediyor. Gelin bizde elele verelim, bahar olalım, kardeş olalım, barış olalım, umut olalım! Ancak dünyada ve ülkemiz coğrafyasında, Ortadoğu’da emperyal savaşlarda halklar yok edilmeye devam ediyor. Gelin bu akan kanı durduralım ülkemizde ve tüm dünyada, zalim Dehak’a karşı Demirci Kava’nın yaktığı ateşi, tüm renklerimiz kimliklerimizle, barış için kardeşlik için Gündoğdu Meydan’ında yakalım. Gelin zalimlere karşı halkların Newroz ateşini birlikte yakalım” dedi.

Barış istemek suç değildir

Yeni Zelenda’da katliamı kınıyoruz

Yeni Zelanda’ da yaşanan katliamı kınıyoruz.

Bu katliamı gerçekleştiren kişinin, kim(ler) tarafından, nasıl ne biçimde kışkırtılmış olduğunu bilemesek de ırkçı, ayrımcı, fanatik ideolojilerle böylesi insanlık dışı bir eyleme giriştiği açıktır.

Bu tür saldırılar nerede yaşanırsa yaşansın, egemenlere iktidarlarını sürdürmek, kendi ülkelerindeki sorunları gözlerden ırak tutmada fırsat yarattığını; ülkenin emekçi halkları arasında ulusal, etnik, dinsel/ mezhepsel farklılıkları kışkırtarak düşmanlık yaratmaya, kışkırtmaya hizmet eder.

Hangi inançtan olursa olsun halkın, emekçilerin dinsel inançlarını, ibadetlerini yapabilecekleri toplumsal iklim eşitlik, özgürlük, kardeşlik içinde yaşayabilecekleri bir sistem içinde mümkündür.

Yeni Zelanda’nın kuzeyi, güneyiyle farklı renkteki, özellikteki dinsel inançtan insanların bileşeni olan ve saldırıya uğrayan müslüman halkın, ve diğer halkların acılarını paylaşıyoruz.

15. GELENEKSEL İMECE DOSTLARI BULUŞMASI

Carrar Ananın Tüfekleri

8 Mart’ta krize,şiddete,savaşa karşı;eşit özgür bir yaşam için;geliyoruz

Korkut Boratav; Toplumsal Çöküntüye karşı dayanışma ağları kurulmalı

Toplumsal bunalım, emekçileri dayanışmaya da yönlendirebilir; “gemisini kurtaran kaptan” perspektifi içinde komşusunu rakip gören; güç odaklarına, patrona sığınan tepki biçimlerine de…

• Ekonomik krizin neresindeyiz? Önümüzdeki günlerde ekonomideki eğilimler nasıl şekillenecek sizce?

Ekonomideki kriz henüz 2008-2009 krizleri derecesinde derinleşmedi. Bu krizin etkisini bir önceki krizle tamı tamına 10 yıl arayla yaşıyoruz. Ocak-Mart 2009’da milli gelir 14.7 oranında düşmüştü. Şu anda tam o aylardayız ve Aralık’ta imalat sanayisinde yüzde 10 düşme var. Sanayi sektöründeki iniş ivmesi Ocak’tan sonra da artmış görünüyor. Tarımda bitkisel üretim düştü. İnşaat sektörü üçüncü çeyrekte bile küçülme eğilimindeydi. Bunlar ekonominin üretken tabanının hızla daraldığını ortaya koyuyor. Hizmetler sektörünün de içsel dinamiği daha sınırlıdır; üretken sektörün türevidir; bu sektörün de diğer üç sektöre ayak uydurarak daralacağı ortadadır.

• Krizin finans sektörüne yansıması ne durumda?

Finans sektöründe bunalım Mart 2018’den itibaren yabancı sermaye girişlerinin daralmasıyla başladı; bu süreç döviz piyasalarına yansırken Cumhurbaşkanı, Mayıs’tan itibaren finans kapitale ters bir söylem tutturarak yangına körükle gitti; Ağustos’ta döviz krizi zirveye tırmandı. Ekim’den sonra yumuşadı.

• Döviz krizinin yumuşamasının nedenleri nelerdi?

Birinci olarak iç talebin ve üretimin düşmesi ekonomiyi Ağustos-Kasım aylarında cari işlem fazlası verir konuma getirdi. Daralan dış açık döviz talebini düşürdü. İkinci olarak 2018’in tümü boyunca 21.2 milyar dolar kayıt dışı döviz girişi var. Bu rakam çok büyüktür adeta bir stand-by anlaşması yapılmış ve IMF kredileri gelmiş gibi dış bir kaynak akımıydı. Örneğin milli geliri Türkiye’yle karşılaştırılabilecek düzeyde olan Arjantin’de ağır bir IMF programı uygulanıyor. Muhtemelen iki buçuk yıla yayılacak 56 milyar dolarlık bir kredi paketi. Türkiye’ye 1 yıl içinde kayıt dışı 21.2 milyar dolar girişi, olası bir IMF kredisi ile karşılaştırılabilir. Türkiye’de karanlık para girişleri döviz fiyatlarını frenleyen bir rol oynuyor.

• Bu karanlık para girişinin kaynağına ilişkin neler söylenebilir?

Buna spekülatif yanıtlar vermek gereksiz. Olayın karanlık olduğu ve büyük ihtimalle Türkiye’nin çeşitli biçimlerde bulaşmış olduğu Ortadoğu bataklığıyla ilgili olduğunu ifade edebiliriz.  Dikkat edin Kuveyt Emiri krizin başlangıç aylarında Türkiye’ye 15 milyar dolar yatırım yapacağını söyledi. Bu olası katkının yüzde ellisi rakam Türkiye’ye girmiş durumda.

Finansal gerilimler devam ediyor. Döviz kriziyle ilgili bu kısmın finansal sektörde de yansımaları var. Yabancı bankalar Türkiye’den alacaklarının anapara tahsiline başladılar. Ağustosla Eylül arasında 11.7 milyar dolar anapara tahsil edilmiş. Görünüşte kötü dış göstergeler düzeliyor, dış borç, kısa vadeli krediler düşüyor. Ama geçmişte dış kredilerle beslenerek ayakta kalan bankalar kredilerini sınırlıyor. Türkiye’de kredi mevduat oranı yüzde 120’ydi. Normalde bankacılık sistemi mevduatını kredilere dönüştürür, bizim bankacılık sistemi ise dış kredilerle iç kredi sistemini besliyordu.  Sadece döviz kredileri için değil, dışarıdan kredi alıp döviz kredisine dönüştürüyordu. Kredileri birebir döndüremeyince iç krediler daraldı; küçülen reel ekonominin kredi talebi de düştü. Faizlerin aşağı inmesi, küçülmeyi yansıtıyor.

Ekonomideki durum bir dengelenme durumu değil yoksullaşmadan ötürü mecalsizlik durumudur. Reel ekonomideki şu anda bankalarda ağır sıkıntılar yaratmadı; zira iflaslar konkordatolarla geçiştiriliyor. Seçim sonrasında zincirleme bir iflas dalgası gündemdedir. Yani döndürülemeyen krediler hangi seviyeye gelecek bilemiyoruz. Türkiye bu tür krizlerden 4 kere geçti. 1994, 1998-1999, 2001 ve 2008-2009. Bu krizlerin ikisinde (1994 ve 2001) banka çöküşleriyle birleşen finansal kriz yaşandı. Diğer ikisinde reel ekonomi küçüldü; banka çöküşleri gerçekleşmedi. Şu anda finansal krizi yaşamadığımız için 2008-2009 görüntüsü var; ama bunalımın son sayfasını öngörmek zor.

• Krizin önümüzdeki aylarda emekçi sınıflara yansımaları nasıl olacak ve muhalefet hareketi bu kriz karşısında nasıl adımlar atabilir?

Kriz ortamının emekçi sınıflara işsizlik, işten çıkarmalar, ücretlerin erimesi, ödenmemesi, yoksullaşma, köylülüğün borçları, üretimden kopması biçimlerinde yansıdığı ve yansıyacağı ortada. Daha kalıcı etki, bu yansımanın halkımızın saflarında kalıcı çöküntüler yaratma olasılığıdır. Toplumsal bunalım, emekçileri dayanışmaya da yönlendirebilir; “gemisini kurtaran kaptan” perspektifi içinde komşusunu rakip gören; güç odaklarına, patrona sığınan tepki biçimlerine de.

Bu nedenle tüm emekçi katmanlarla bağları olan; olması gereken bütün ilerici partilerin, sendikaların, derneklerin, hekimlerin, mühendislerin, avukatların meslek odalarının meslektaşları, yoldaşları, hemşerileriyle bağlarını yoğunlaştırmaları; kesilmişse yeniden kurmaları; insanlarımızda yalnızlaşma, içe kapanma, moral çöküntü girdabına sürüklenmemeleri, gelecekten ümitlerinin kesilmemesi için azami, durmadan çaba göstermesi gerekiyor. Bu örgütlerimiz dayanışma, yardımlaşma ağlarının kurulması için çaba sarf etmek zorunda. Bunun için işçi-patron; borçlu-alacaklı ilişkilerinin ötesinde bir politik çalışma gerekir.

Umuyorum ki  yerel seçimlerde de sahada olan tüm sol, sosyalist partiler geleneksel seçim kampanyalarını aşan; belirttiğim doğrultuda çalışmaları güçlendiriyordur. Aksi halde kriz, emekçi insanları güç odaklarına sığınmaya mahkûm kılar; faşizme teslim eder. Türkiye’nin geleceği bu tür bir mahkûmiyete teslim edilmemeli. Bu ortamda sanatın, şiirin, müziğin, mizahın, resimlerin, fotoğrafların, afişlerin önemi artar.

• Türkiye’den dünyadaki gelişmelere doğru geçersek, öncelikle Venezuela’ya yönelik ABD müdahalesinin yoğunlaştığını görüyoruz. Emperyalizmin Venezuela’dan tüm Latin Amerika’ya yönelen saldırısına ilişkin neler söylersiniz?

Venezuela’nın karşılaştığı durum, emperyalizmin yeni yüzüyle yaptığı; tamamen yıkıcı bir saldırıdır; inşacı bir yönü bulunmamaktadır.

Emperyalizmin geçmiş saldırıları farklıydı. 1973’te bir darbe yoluyla Allende iktidarını yıkmış; ancak aynı ülkeye sermaye tahakkümünü ayrıntılı bir biçimde tasarlamış olan ekonomik bir program da getirdi. Chicago Üniversitesi’nde uzun süreden beri geliştirilmekte olan Hayekçi ve Friedmancı neoliberal model ekipler halinde Chicago diplomalı Şilili veya Amerikalı iktisatçılarla Şili’ye yerleştirildi. Bu, aynı zamanda deneysel bir modeldi çünkü Reagan ve Thatcher’in neoliberalizminden yedi yıl önce uygulanıyordu. O tarihte emperyalizm emekçilerin iktidarını temsil etmeye çalışan bir rejimi yıkarken, yeni bir şey de getiriyordu. Getirdiği yenilikten, sermaye tahakkümünü oluşturduğu için nefret ettik. Ama emperyalizmin kırk beş yıl önceki o darbesi, (Marx’ın sömürgeciliğin Hindistan’daki sonuçları için belirttiği gibi) yıktığının karşıtını inşa da ediyordu.

Venezuela’ya ABD niçin saldırıyor? Trump’ın açıklamasını aktarayım: “Sosyalist hükümet özel işletmeleri millîleştirdi. Serveti topluca müsadere etti. Serbest piyasaları kapattı; konuşma özgürlüğünü yasakladı; insafsız bir propaganda aygıtı kurdu; hileli seçimler yaptı; siyasî muhalifleri yargıladı ve tarafsız hukukun egemenliğini yok etti. Sosyalizm sınırlara saygı göstermez. Daima genişlemek ister. Başkalarını kendi iradesine tabi kılmak ister. Yarıküremizde sosyalizmin, komünizmin vadesi dolmuştur; günleri sadece Venezuela’da değil, Nikaragua ve Küba’da da sayılıdır.”

Venezuela için söylediği her şey yanlış. Maduro yönetiminin ve Chavez’in bir kusuru varsa sosyalizm olduğu için değil, olmadığı için kriz derinleşiyor. Servet müsadere edilmedi; kapitalist üretim ilişkilerinin egemenliği sürdü. Millileştirmeler petrol sektörünün dışında çok sınırlı kaldı.

Trump’ın bu söylemi Venezuela için herhangi bir program içermiyor. Çünkü ekonomik ve siyasi tespitlerin tümü yanlış. Hiç fark etmez; çünkü inşa etmek için değil, sadece yıkmak için darbeyi planlıyor.

Sadece yıkmak, kan dökmek, ayrıca da petrolü yağmalamak için tasarlanan bir kanıta daha değineyim. Darbeci çetenin aktif üyesi olan Florida senatörü Marco Rubio, “Maduro’nun geleceği” konulu bir twit atıyor. Buna Kaddafi’nin iki fotoğrafını koymuş. İlki Kaddafi iktidarda ve sağken; ikincisi ise linç edilmeden hemen önceki kanlar içindeki hali.

Bu tür bir darbe ABD’nin Libya’da, Irak’ta ve Suriye’de yaptıklarına benzer. Rejimi yıkar; liderleri ve direnenleri öldürür; Bolivarcı devrimin emekçi sınıflara getirdiği kazanımları hazmedemeyen ve burjuvazinin sınıfsal nefretini iktidara taşıyacak. Bu kafa, neoliberalizmi bile getiremez; çünkü böyle bir tasarımı da yoktur.

• Peki ABD içindeki sosyalist akımın Venezuela’ya yönelik saldırıya ilişkin tepkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Amerika’nın büyük siyasi yelpazesinin sol kanadını Demokrat Parti’nin temsil ettiği görüşü vardır ve yanlıştır. Bu parti, aslında, Amerikan emperyalizminin saldırgan çizgisinde Cumhuriyetçilerin de önündedir. Kaddafi’nin ölümünü videodan seyreden Bayan Clinton’ın “veni, vidi ve öldü” ifadesiyle zafer tepkisini göstermesi de TV’de yayımlandı; unutulmayacak bir rezilliktir.

Buna karşılık, bir başka tuhaflık, sosyalistlerin de Kongre’ye Demokrat Parti içinde yer alarak seçilmelerdir. Trump’ın Venezuela vesilesiyle açık seçik sosyalizme saldırması karşısında sosyalistlerin öne çıkan isimlerinden Cortez, “sosyalizm değil demokrasi gerekçesiyle Venezuela’ya ilgilenmemiz lazım” diyerek emperyalizme karşı kesin ve suçlayıcı bir çizgiden yoksunluklarını ve bugünkü Amerikan sosyalistlerinin zayıf noktasını göstermiş oldu. Sanders de silahlı müdahaleye karşı çıkmak dışında bir tepki göstermedi.

Corbyn’in emperyalizme karşı daha ilkeli bir duruşu var ve bu nedenle Britanya egemen çevrelerinin, hatta sözde sol basının saldırılarına; özellikle Yahudi karşıtlığı suçlamalarıyla cebelleşmek zorunda kalıyor.

Corbyn’in dışında Batı sosyal-demokrasisinin bu konudaki tavrı utanç vericidir. Nitekim İspanya’da Sosyalist Parti iktidarı da darbeci Guaido’yu geçici Başkan tanıyan AB çizgisine uydu; tamamen destekledi. AB içinde tek muhalif tepkiyi İtalya göstermiştir.

Batı sosyal demokrasisinin handikaplı emperyalizm algılaması, dünyanın dört bir yanındaki devrimci sosyalistlere, eski gelenekten gelen komünistlere, Marksistlere acil bir mücadele görevi getiriyor.

• ABD ve Avrupa’da özellikle genç kuşakların sosyalizme bir yöneliminden de söz ediyoruz. Siz de buna ilişkin bir yazı yazdınız. Bu yönelimin kaynağında ne var?

2000’li yıllarda hayata gelen millennial (Y) kuşağından 18 yaşında İngiltereli bir genç New York Times’e konuştu. Burada, doğduğu tarihten itibaren sadece kemer sıkma içinde yaşadığını ifade ediyor. Ve kısacık hayatı boyunca bizzat ve aile olarak bir zamanlar refah devleti tarafından sağlanan imkânları teker teker nasıl yitirdiklerini anlattı. Eğitim sisteminde, barınma koşullarında, annesinin aldığı sosyal yardımlarda, sağlık sisteminde adım adım neleri kaybettiklerini aktarıyor. Bu genç, sonunda kendiliğinden sosyalizmi keşfediyor ve Corbyn’i şu anda destekleyen militan sol akım olan Momentum grubuna giriyor.

Bu örnek, günümüz insanlarının sosyalizmin geleneksel değerlerini yeniden keşfetmek zorunda kalacağı bir dönemde olduğumuzu işaret ediyor. Türkiye’de de “sosyalizmi keşfedenler kervanına” ne kadar çok insan katılırsa, ülkemizin geleceği o derecede iyi olacaktır. İngiliz bunu el yordamıyla ararken, kendi ülkesinde tutunacağı bir dala ulaşabilmiş: İngiliz sosyalizminin geleneksel değerlerini Corbyn sayesinde temsil eden İngiliz İşçi Partisi… Bu örnekte İşçi Partisi Corbyn’in liderliğinde değil de Blaircı yozlaşma içinde erimiş olsaydı, sosyalizmi arayan genç hayal kırıklığına uğrardı. Amerikan sosyalizminde de emperyalizm algılamaları sorunlu olmakla beraber Bernie Sanders’ın 20.yüzyılın başındaki Amerikan Sosyalist Partisi’nin ve o partinin tarihsel lideri Eugen Debs’in mirasını özümsemesi de kıymetlidir.

• Sosyalizme yönelik bu arayıştan hareketle Türkiye için neler söylersiniz

Türkiye’de ve dünyanın her yerinde devrimci ilerici hareketler kendi tarihlerini ve dünya tarihinin sosyalist ve devrimci mirasının değerlerini, mücadelelerini, geleneklerini türküleriyle, marşlarıyla, resimleriyle, temsilcilerinin yapıtları ve yayımlanan anıları ile yeniden tanımak ihtiyacı içinde olmalıdır.

Türkiye’de de genç emekçi kuşaklar kendiliğinden sınıf aşamasının dışında arayışlara geçtiğinde onlar için tutunacak bir dal olabilmek, ancak bu tarihsel birikimi sahiplenerek, bugün yaşatmaya devam ederek mümkündür. Türkiye sosyalist hareketinin tüm birikimi, değerleri, kahramanları bu anlamda sahiplenilmeli ve bugüne taşınabilmelidir.

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü

”Birgün kadrim bilinirse”

YEREL YÖNETİM ANLAYIŞIMIZ VE TALEPLERİMİZ

YEREL YÖNETİM ANLAYIŞIMIZ ve TALEPLERİMİZ

Kente yönelik politika ve uygulamalarda, insan hakları, kentli hakları, kent insanları arasında kardeşlik-barış iklimi, birlikte yaşama, engelli, hasta, çocuk ve kadına duyarlı planlama, yerellerde hizmetlere eşit erişim, insan ve çevre sağlığı gibi kriterler temel referanslar olmalıdır.

Kentlerin sahibi o kentte yaşayan halktır ve yerel yöneticilerin demokratik biçimde seçilmesi ve başarısızlıkları durumunda geri alınması esas olmalıdır. Seçimler gibi, kente dair kararlar da kentlilerin katılımcısı olduğu demokratik süreçler, mekanizmalar  işletilerek alınmalıdır.

Fiziksel, doğal, tarihi ve kültürel değerleri korumak ve geliştirmek, koruma ve kullanma dengesini sağlamak, ülke, bölge ve şehir düzeyinde sürdürülebilir kalkınmayı desteklemek, yaşam kalitesi yüksek, sağlıklı ve güvenli çevreler oluşturmak  merkezi yönetimin olduğu kadar yerel yönetimlerin de görevidir.

Kentimiz İzmir’in yapılan araştırmalarda beş bin yıl öncesine kadar uzanan bir tarihi vardır. Yıllarca süren çalışmalarla ortaya çıkan tarihi mirasına sahip çıkan, bu mirası bilimsel temelde ciddi araştırmalarla zenginleştirici projeler üreten bir yerel yönetim anlayışı,  kentin tüm kültür ve doğal varlıklarını geleceğe taşıyabilir.

Kent yönetimine talip olan başkan adayları ve meclis üyelerinin kentin sorunlarının çözümü konusunda önerilerde bulunması bir program ortaya koyması kuşkusuz önemli, ancak yeterli değildir. Sermayeye karşı emekçi halkın çıkarlarını savunan  yerel yönetim adayları, tekellerin, uluslar arası ya da yerli sermaye gruplarının değil halkın taleplerini, çıkarlarını savundukları ölçüde halkın desteğini ve sevgisini kazanabilirler. Sermaye partilerinin adaylarından ayıran başlıca farklılık da ekonomik, sosyal ve siyasi demokrasi taleplerini savunması, buna uygun politikaları geliştirerek uygulamasıdır.

Kentimiz özellikle son yıllarda yoğun göç almış; hızla nüfusu artmıştır. Kentin  kamu yararından uzak sermaye odaklı planlanması gelecekte, hava kalitesi daha da kötü, yaşam standartları düşük, yeşil alanları  olmayan, ranta odaklı yapılaşma  ve ulaşım sorunları yaratmıştır.

‘‘ Körfez Tüp Geçiş Projesi, henüz yapım aşamasında olan İstanbul Otoyolu ile Çiğli’de sulak alanların ve Kuş Cennetinin olduğu bölgeden güneyde doğal sit statüsü değiştirilen İnciraltı ve Çeşme yarımadasını birbirine bağlayacaktır.” Bu proje Gediz deltasındaki kuş türlerinin yoğun bulunduğu bölgede sulak alanların tasfiyesi ile kuş, bitki, memeli hayvan, çeşitli kelebek türleri yok edilerek, ekolojik dengeleri tahrip edecek, betonlaşmaya yol açacak ve plan değişiklikleri ile yüksek rant artışlarının önünü açarak kıyıları betona teslim eden bir kentin yolunu açacaktır.’’(1) İzmir’in tarihi, kültürel ve doğal değerleri-zenginlikleri rant için tasfiye edilmiş olacaktır. İzmir’in İstanbul olmasını istemiyorsak bu ‘‘ihanet’’ projelerine karşı durmak İzmir’i yönetecek başkanların öncelikli görevidir.

Doğa Derneği’nin de içinde yer aldığı “İzmir’e Sahip Çık” platformu’nun da önerdiği, desteklediği 15 Şubat 2019 günü yeryüzünün en zengin ve benzersiz doğal alanlarından biri olan İzmir’in Gediz Deltası’nın UNESCO Dünya Doğa Mirası ilan edilmesi için çalışmalar hızla başlatılmalı; bu konuda yapılmakta olan çalışmalar desteklenmelidir.

Alsancak’taki tarihi Elektrik Fabrikası’nın arazisiyle birlikte,  Özelleştirme İdaresi Başkanlığı tarafından Devlet İhale Kanunu’nun kısıtlamalarına tabi olmadan satışa çıkarılması engellenmelidir. İzmir 1 No’lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun 8 Ocak 1998 tarihli kararıyla ‘Korunması Gerekli Kültür Varlığı’ olarak tescillendiği temel alınmalı; 1943 tarihinde kamulaştırılarak İzmir Belediyesi’ne devredilen sahanın tekrar İBB’ye devri için meslek odaları ile kentliler birlikte kenti savunmalıdır.

Bayraklı bölgesini çok katlı beton blokların ısı adaları oluşturarak ekolojik dengeyi bozmasına engel olunmalı, kentin tarihi ve doğal dokusuna aykırı projelere onay verilmemelidir.

Egemen iradenin, siyasi iktidarın kürt sorunundaki şiddet yanlısı ırkçı, ayrıştırıcı, düşmanlaştırıcı, yandaşlarını kayırmacı politikalarına karşı kent düzeyinde eşitlikçi, özgürlükçü, yerel hizmetlerin  gerçekleşmesinde yoksul-dar gelirli yerleşimlere öncelikli, barışçıl ve demokratik projeler üretilmelidir.

Yönetime aday olanlar, alevilerin, farklı din, mezhep ve kültürlerin inanç özgürlüğünü ayrımsız savunmalıdır. İbadet mekanlarının restorasyonu desteklenmeli, güvenlikli kılınmalıdır Yönetmeye aday olanlar, sendikalaşmayı, sendika seçme özgürlüğünü, taşeron uygulamasına karşı kadrolu-güvenceli çalışma hakkını esas alan anlayış ve uygulamaların savunucusu olmalıdır.

Belediye emekçilerinin kadrolu, güvenceli istihdamını esas almalı, liyâkattan taviz verilmemeli, sendikaları tahakküm altına almaya çalışmadan, eşit ilişki kurabilmelidir. Sendikaların ve demokratik kitle örgütlerinin İzmir’de yerel demokrasinin gelişiminin bir parçası olduğu bilinmelidir. Kocaoğlu döneminde kadrolu olabilmek için hukuk yoluna başvuran ve işinden atılan tüm işçilerin yeniden iş başı yapmalarını sağlayacak adımlar atılmalıdır.

696 Sayılı kanun Hükmün’de kararnameyle  belediyelerde çalışan şirket işçileri, süresiz işçi statüsüne geçirilmişti.. Bu işçilere 2020 yılına kadar toplu iş sözleşmesi yapılmayacak, kadrolu işçi gibi 4 ikramiye verilmeyecek ve sosyal-ekonomik haklardan yararlanamayacaklar. Bu işçilere sadece düşük bir zam öngörülmektedir. Bu kararname eşitlik ilkesine aykırıdır. Kadroya geçirilme adı altında işçilerin ekonomik ve sosyal hakları gasp edilmiştir. Yerel yönetim adayları bu kararnameye karşı çıkmalı ve işçilerin ekonomik ve sosyal haklarını savunulmalı, eşitlik ilkesini temel almalıdır.

Toplu İş Sözleşmeleri (TİS) nin sendika, sendika olmayan iş kollarında işçi temsilcileriyle yapılmasını savunulmalı; grev hakkının önündeki engelleri kent bazında yok saymalıdır. Kıdem tazminatı hakkını güvenceye almalı; kiralık işçilik uygulamalarına karşı çıkmalıdır.

Çalışanlar arasında cinsiyet eşitliğini savunmalı; özellikle kariyer, kadro yükseltmede pozitif ayrımcı, ücret politikasında mutlak eşitlikçi olmalıdır.

Kentimizde kadın hak ve özgürlüklerine uygun koşulları oluşturmayı; kentin gecesi-gündüzüyle, toplu taşım araçlarıyla, sokaklarıyla güvenli kılıcı politikaları geliştirmelidir.

Gençliğin bilimsel-özerk-demokratik-parasız eğitim-öğretim hakkında her gün daha fazla artan eşitsizliğe karşı politikalar geliştirilmeli; barınma, ulaşım, beslenme konularında olanaklar yaratılmalıdır

Küçük üreticilere ve köylülere düşük oranlı kredi tahsisi, kooperatifleşme olanaklarını sağlamalı; Kooperatifleşmenin yaygınlaştırılması için üreticilere yardım ve destek politikaları (destekleme alımları) geliştirilmelidir. El emeği üretimi yapan kadınlara yerel pazarlarda ücretsiz  alanlar sağlamalıdır.

Tarım ve hayvancılığa yapılacak ekonomik destekleri yerel bütçe kaynaklarından yapmalı ve halka aracısız, ucuz beslenme olanaklarını sağlamalı; bunun için de üretim ve tüketim kooperatifleri kurulması için adımlar projelendirilmelidir.

Tarım emekçilerine yönelik bir ekonomik ve sosyal güvence ağı geliştirilmesini savunmalı; kırsal kesimde kadınlara yönelik özel bir sosyal güvenlik sistemini bu döngü içerisinde  projelendirilmesini savunarak uygulamasını gerçekleştirecek bir alan açmalıdır.

Tarım alanları, sulak alanlar, su kaynaklarının özelleştirmelere açılmasını, sermayeye bırakılmasına kararlılıkla karşı çıkmalıdır. Bu temelde HES, RES, Termik santrallerin yerlerini meslek örgütleri, uzmanlar ve yöre halkı ile belirlemeyi savunmalıdır. Güneş enerjisinden yararlanmanın yolları aranmalıdır.

Kentimiz yeşil alanlardan da il ve ilçe bazında otoparklardan da  yoksun durumdadır. Kentin yeşil alanları artırılmalı,ihtiyaçlar nüfus oarnında belirlenerek katlı otoparklar yapılmalıdır.

Hava kirliliği, araç yoğunluğu ve diğer nedenlerle yoğunlaşmıştır. Koah, astım, solunum yolu hastalıkları yüksek orandadır. Kentimizdeki hava kirliğini ortadan kaldıracak politikalar geliştirmek zorundayız.

Gıda güvenliğini denetimleri sıklaştırarak sağlamalı, BB bünyesinde araştırma laboratuarları kurmak projelendirilmelidir.

Yerel yönetimlerin ulaşım hizmetlerinden kar elde etmesi düşünülemez. Yerel yönetimler ulaşım hizmetini diğer gelirlerinden sübvanse etmelidir. Kentlerde ulaşım hizmetleri yerel yönetimlerin kamusal bir görevidir. Kentte yaşayan tüm yurttaşların toplu taşıma hizmetlerinden yararlanması asgari ücret esas alınarak yapılmalıdır.

Saygılarımızla

İmece-Der

 

  • 1.İzmire Sahip Çık