İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri depremle ilgili gözlemlerini ve görüşlerini açıkladı.Afet bölgesi mutlaka ilan edilmeli, hasarlı binaları yıkıp acele kamulaştırma kararlarıyla yeni “Kulelerin” yapılmasının zemini hazırlanmaktadır.Buna izin vermeyeceğiz.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri İçişleri Bakanlığı-İzmir Valiliği’nin İzmir’de 30 Ekim’de yaşanan deprem sonrası kitle ve meslek örgütleri, sosyalist partilerin dayanışma ağına- alanlarına yönelik engelleme-müdahalesi ve deprem gönüllülerinin gözaltına alınması, dayanışma alanlarının dağıtılması ve deprem felaketin yaşandığı andan itibaren felakete ilişkin gözlemlerini ve bundan sonraki sürece ilişkin görüşlerini paylaşan bir açıklama yaptı.
Açıklamayı, Mimarlar Odası İzmir Şubesi Mimarlık Merkezinde yaptı.
Açıklamayı, DİSK Ege Bölge Temsilcisi Memiş Sarı okudu. Açıklama Şöyle;

“30 Ekim 2020 günü saat 14.51’de, Kandilli Rasathanesine göre 6.9 şiddetinde olan depremde Bayraklı’da 17 apartman yıkıldı. Bu binalar 115 yurttaşımıza mezar oldu. Binin üzerinde yurttaşımız yaralandı. On binlerce yurttaşımız evsiz kaldı. Adliye, sağlık kurumları, okullar başta olmak üzere çok sayıda kamu binası ve işyeri kullanılamaz duruma geldi.

Acımız büyük. Yakınlarını kaybeden yurttaşlarımızın acısını paylaşıyor, yaralılara acil şifalar diliyoruz. Seferihisar açıklarında, İzmir’e 70 km. uzaklıkta gerçekleşen bu depremin sonuçları bir kez daha “deprem değil bina öldürür” gerçeğini gözler önüne serdi. Bayraklı’ nın depremden bu derece etkilenmesinin, depremin can ve mal kayıplarını artıran bir felakete dönüşmesinin , ranta dayalı imar politikaları, imar affı gibi kaçak yapılaşmayı olağan hale getiren politikaların yanında bölgenin zemini ve bu zemine uygun bina yapılmaması olduğunu, konu ile ilgili bileşenimiz olan kurum yetkilileri açıkladı. Şu an itibariyle Şu an itibariyle 7 müteahhit tutuklanmış durumda ancak, sorumluluk sadece bu kişilerle sınırlı değil elbette. Şimdi, bir yaşam alanından toz yığınına dönüşen, insanlarımıza mezar olan binaları yapan 3-5 müteahhitin bileğine kelepçe takarak bu büyük felaketin sorumlularından hesap sorulabilir mi?

Soruyoruz: 115 kişinin hayatını çalan, on binlerce yurttaşı sokakta yaşamaya iten sorumluluk zinciri 3-5 müteahhitten mi ibarettir? Bu ölümcül hırsızlığa göz yuman, binaların temel kamusal denetimlerini gerçekleştirmeyenler neden yargılanmıyor? Ülkemizin acil ve yaşamsal sorunu olan depremlerden kaynaklanan tahribatların üstü kolayca örtülemez.

Felaketin yaşandığı andan itibaren çok sayıda kurum ve gönüllüler ile birlikte bileşenimiz olan emek, meslek örgütleri ve siyasi partiler olarak alanda idik. Bu felakete ilişkin gözlemlerimizi ve bundan sonraki sürece ilişkin görüşlerimizi paylaşmak istiyoruz.

Öncelikle görece planlı, geniş caddelerin, parkların bulunduğu deprem alanında, 99 depremini de yaşamış bir ülke olmamıza rağmen ilk göze çarpan yine plansızlık ve koordinasyonsuzluk oldu. Arama kurtarma ekipleri can kurtarma derdinde iken, kendilerini göstermeye çalışan bakanları gördük enkaz üzerinde. Çadırların kurulması, yardımların toplanması ve ulaştırılması noktasında da iktidar partizanlıkta sınır tanımadı. Yerel yönetimleri, meslek örgütlerini süreçten dışlamaya çalıştı. İktidar yanlısı her türlü oluşum her türlü serbestlik içinde hareket ederken halkın yardımlarını depremzedelere ulaştırmaya çalışan, sadece maddi olarak değil ruhsal olarak da depremden zarar görenlere moral destek sunmaya çalışanlar çadır alanlarından çıkarıldı. Engellenmek istenen İzmir halkının dayanışmasıdır. Bundan sonra da İzmir halkının dayanışma konusunda sergilediği örnek tutumun sürmesi için İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri elinden geleni yapacaktır.

Dayanışmayı engellemeye çalışan iktidar, STK’ları ve diğer gönüllüleri sahadan çıkarırken gerekçe olarak sağlık koşullarını ve pandemiyi gerekçe gösterdi. Ancak Pandemi koşullarında yaşanan depremde, pozitif olan ve karantinada bulunan depremzedeler için bir çözüm üretilmedi. Çadır alanlarında semptom taraması, gerektiğinde test yapılması, izolasyon alanlarının oluşturulması gibi talepler yerine getirilmedi. Pandemi bir sağlık sorunu olmaktan çıkarılıp hükümetin elinde siyasi bir enstrüman haline getirildi. Bu hususta , Sağlık Bakanlığı gerçek bir sağlık sorunu olan salgın ile mücadelede tam olarak yetersiz kalmış , bilimsel gerçeklerden kopmuş , birinci basamakta salgın yönetimi tam bir kaos haline gelmiştir. Salgın mücadelesi tümüyle hastanelere ve üçüncü bsamak sağlık sisteminin üzerine yıkılmıştır. Salgın yakında , ülkemizi ve halkımızı çok ağır bir şekilde yıkıma uğratacak ve ülkemizi esir alacaktır.

Depremin yaralarını sarmak uzun bir süreç gerektiriyor. Binlerce kişi bu kışı konteynırlarda geçirmek zorunda kalacak. Geçici barınma alanlarının yeri bir an önce belirlenmeli, gerekli altyapıya bir an önce kavuşturulmalıdır. Depremden etkilenen halkın eğitim ve sağlık sorunlarının çözümünün yanısıra psikolojik destek ihtiyacı da bulunmaktadır. Binaların gerçek anlamda hasarlarının ne durumda olduğunun tespiti gereklidir. Deprem bir felaket ve bağlı sorunlar kümesi olmaktan çıkarılıp hükümet için bir şov enstrümanı haline getirilmektedir. Bu alanda yeni rant alanları yaratma çabalarının ilk belirtileri uç vermektedir.. Bu konuda kısa , orta ve uzun vadeli gerçekçi programlar ile ele alınmak zorundadır. Zira deprem de bir çok yönüyle sağlık sorunudur…

Geçmişte yaşadığımız pek çok deneyim hasarlı binaların artçı depremde felakete yol açtığı yönünde. Bu nedenle, TMMOB ve İzmir Tabip Odası başta olmak üzere ilgili kurumlar doğrudan sürece dahil edilmelidir.

Hasarlı kamu binaları ve işyerlerinde çalışmaya izin verilmemelidir.

Herkesin güvenli konutlarda yaşama hakkı vardır ve İzmir bir deprem kentidir. İzmir’deki tüm binaların depreme dayanıklılık envanteri çıkarılmalıdır. Deprem vergilerinin nasıl kullanıldığı halka açıklanmalıdır.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri olarak depremden etkilenen halkın yanında olmaya, dayanışmaya, yaraları birlikte sarmaya devam edeceğimizi ve yaşanan tüm mağduriyetlerin giderilmesinin, sorumlularının açığa çıkarılmasının takipçisi olacağımızı kamuoyuna duyururuz.

Rant için değil, bilim ve emeğin ışığında kurulacak sağlıklı ve güvenli bir yaşam için mücadelemizi sürdüreceğiz.

Dayanışmayı değil, depremin felakete dönüşmesini engelleyin.
1.İzmir’den giden aylık verginin %12’si yardım amaçlı gönderiliyor.
2.Belediyelerin iller bankası payının yaralar sarılana kadar kesintiye uğramamasını talep ediyoruz.
3.Afet bölgesi mutlaka ilan edilmeli.
4.Soruyoruz: Deprem vergileri nerede?

● Geçici barınma alanlarının yerleri bir an önce belirlenmeli, önümüzdeki kış koşulları da dikkate alınarak bu alanlar sağlıklı ve güvenli yaşam için gerekli alt yapıya kavuşturulmalıdır.
● Pandemi koşullarında sağlık ve hijyen şartlarının sağlanması yaşamsal önem taşımaktadır. Alanda çalışan görevli personel ve yurttaşlarımızın salgından korunma açısından güvenliği sağlanmalıdır. Kişisel korunma araçlarının temini, maske kullanımının teşvik edilmesi ve denetimi, sosyal mesafe kuralının uygulanmasının, korunmasının sağlanması ile yeterli ve düzenli dezenfektan ihtiyacının giderilmesi gerekmektedir.
● Hasar görmüş veya boşaltılmış binaların yarattığı risklere karşı öncelikle yurttaşların can güvenliği sağlanmalıdır. Aynı zamanda yurttaşlarımızın bu binalarda bulunan eşyaları güvence altına alınarak bir an önce kurtarılması için gerekli tedbirler alınmalıdır.
● Geçici barınma alanlarında birinci basamak sağlık hizmetleri sağlanmalı, Covid testlerinin alanda yaygın olarak yapılması, izolasyon ve karantina koşullarının oluşturulması, mevsimsel grip aşılarının yapılması hayati öneme sahiptir.
● Her türlü olağandışı durumdan eşitsiz biçimde daha fazla etkilenen dezavantajlı gruplar olan kadınlar, çocuklar, yaşlılar, engelliler daha fazla korunmalıdır.
● Zarar gören herkesin, hizmet verenlerin psikolojik destek ve travma değerlendirmesinin sadece kamu eliyle yönetilmesi mümkün değildir. Uzman gönüllülüğün İzmir Tabip Odası aracılığı ile sağlanması oldukça önemlidir.

30 Ekim’de meydana gelen deprem ne ilk ne de son büyük depremdi. İzmir ve çevresi tarih boyunca birçok şiddetli depreme sahne olmuştur. Çok önemli yıkımlara ve can kayıplarına yol açan bazılarını sizlere hatırlatmak istiyoruz:
 178 – 6,5 büyüklüğünde
 688 – 6,5 büyüklüğünde, tahminen 20 bin can kaybı
 1039 – 6,8 büyüklüğünde
 1688 – 6,8 büyüklüğünde, tahminen 5 bin ölü
 1778 – 6,5 büyüklüğünde, yüzlerce can kaybı
 1883 – 6,8 büyüklüğünde, tahminen 15 bin can kaybı
 1928 – 6,5 büyüklüğünde
 1949 – 6,7 büyüklüğünde
 2017 – 6,2 büyüklüğünde

İzmir bir deprem kentidir. Buna rağmen ne merkezî hükümetler ne de yerel yönetimler maalesef önlemler ve planlamalar konusunda yeterli çabayı bugüne kadar göstermemiştir. Ve 2020 yılında, yani inşaat teknolojisinin (Japonya’da görüldüğü gibi) çok ileri bir seviyede olduğu günümüzde ne yazık ki 115 hemşehrimizi kaybettik; yüzlercemiz yaralandı; binlercemiz evsiz kaldı.

Üstelik 6,9 büyüklüğündeki bu depremin merkezinden, yani Sisam Adası’ndan onlarca km. uzaklıkta Bayraklı’da yıkımlar meydana geldi. Kentin diğer bölgelerinde de hasarlar olmuş olsa da kayıplarımız Bayraklı’da yıkılan binalardan kaynaklanmıştır.

Bayraklı, özellikle Manavkuyu ve Mansuroğlu mahalleleri, dere yatağına kurulmuş yerleşimlerdir. Biri Yamanlar tarafından gelen ve birçok derenin suyunun birleştiği Laka Deresi, diğeri Pınarbaşı tarafından gelen ve yine birçok derenin suyunun birleştiği Manda Çayı Bayraklı’dan Körfez’e akmaktadır. Böylece burası yüzlerce yılda alüvyonların birikmesi ile oluşmuş bir ovadır. Hatta denize daha yakın kısımları bataklık bölgesidir.

Bu bölgede yapılaşma 1980’den önce gecekondu tarzındaydı. 1978’de İzmir Belediyesi hazırladığı nazım Planı ile bu bölgenin yeni kent merkezi olması yönünde ilk adımı atmıştır. 1980’den sonra imar afları ile gecekondulara yasallık kazandırılmış ve böylece de çok katkı binaların yapımına başlanmıştır. Ama asıl büyük kusur, 2001 yılında Liman ile Turan arasındaki bölgenin Yeni Kent Merkezi olması için açılan planlama yarışması ile başlamıştır. 2003 yılında İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin hazırladığı ve onayı alınan İzmir Yeni Kent Merkezi Nazım İmar Planı, burasının ticaret merkezi olmasını hedeflemektedir.

2004 yılında tamamlanan Yeni Adliye Binası, iş merkezlerinin yapımını hızlandırmıştır. Odaların ve İzmir halkının tüm itirazlarına rağmen hükümetin 2008 yılında aldığı kararla yapımına başlanan bölgenin ucube simgeleri olan Folkart Kuleleri, Bayraklı’yı geri dönülmez bir yola sürüklemektedir.

Bataklık ve alüvyon üzerine iş merkezlerini dikerseniz, olası daha büyük bir depremde çok daha korkunç bir felakete de kapı açarsınız. Hükümetin desteğini arkasına alan sermaye grupları ortaya çıkan yüksek rant uğruna insan hayatını hiçe saymaktan geri durmamaktadırlar. Şimdi de hasarlı binaları yıkıp acele kamulaştırma kararlarıyla yeni “Kulelerin” yapılmasının zemini hazırlanmaktadır. Bu bölgede her türlü yapılaşmanın tehlikeli olduğu aşikârken depremzede halkımızın üzerinden yeni rantlar sağlanmasına İzmir halkı ve İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri asla izin vermeyecektir.”

İzmir Kadın Platformu kadınlara yönelik şiddete, cinayetlere karşı, alanlarda ifade özgürlüklerini kullandıkları için açılan ceza davaları ve ’25 Kasım Kadına Yönelik şiddetle Mücadele Günü’ etkinliklerini açıkladı.

Covid-19 koşullarında kadınlara yönelik ev içi şiddetin ve kadın cinayetlerinin arttığı ve İstanbul Sözleşmesinin uygulanmadığı, kadınların şiddete ve cinayetelere karşı sokakta haykırdıkları için ceza davaları açıldığı süreçte, ’25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü’ yaklaşırken İzmir Kadın Platformu, kadına yönelik şiddetle mücadele kapsamında yapacakları etkinlikleri Eğitim-Sen 1 No’lu Şube salonunda basın toplantısı ile duyurdu.

Basın açıklaması metni şöyle

“Herkesin bildiği üzere hayatın pek çok akışını tersine çeviren küresel bir salgın sürecinden geçiyoruz. Bu salgın koşullarında iktidarın ve buna bağlı olarak iş sahiplerinin pandemi sürecini fırsata çevirerek, kadın emeği sömürüsünü daha meşru hale getirmeye çalışıldığı bir dönem yaşamaktayız. Bu pandemi sürecinde kadınlar eve hapsedilirken ev içi görünmeyen emek omuzlarımıza yüklenmiş durumdadır. Derinleşen ekonomik krizle birlikte işten çıkarmalarda ilk hedef kadınlar olmuştur. Krizi bahane eden işverenlerin kadınlara uyguladığı mobinglerin ardı arkası kesilmemiştir. Pandemi nedeniyle ailelerinin yanlarına dönen üniversiteli kadınlar ucuz iş gücü olarak görülmeye devam edilmiş, alansızlaştırılarak eve hapsedilen bu üniversiteli kadınlar evde baba, abi şiddetiyle karşı karşıya bırakılmış yani hayat yine sığmamıştır.

Artan bu yükle birlikte hane içinde psikolojik, ekonomik ve fiziksel şiddet artış gösterdi. İktidarın kadın düşmanı politikaları infaz yasasıyla birlikte kadınları ve çocukları hedef haline getirmeye devam etti. Gaziantep’te eşine şiddet gösterdiği için cezaevinde olan bir erkek infaz yasasıyla tahliye edildikten sonra evine tekrar döndü ve kızını katletti. Devlet kadınların katledilmesine seyirci kalırken, temel yaşam haklarımızı koruma altına alan İstanbul Sözleşmesi pazarlık konusu edilmeye çalışıldı. Biz kadınlar buna karşı sokaklarda, meydanlarda bu sözleşmeden vazgeçmeyeceğimizi haykırdık ve vahşi bir polis şiddetiyle karşı karşıya kaldık. Bu şiddet hiçbir zaman olmadığı gibi şimdi de kadınları yıldırmadı, biz bütün yaşam alanlarımızda bu mücadeleye devam ettik ve devlet bu pazarlıktan vazgeçmek zorunda kaldı. Bizler İstanbul Sözleşmesini yani yaşamı savunan kadınlar olarak kadın katillerine iyi hal indirimi verip serbest bırakan ve kendi yaşamlarını savunanlara müebbet hapis gibi yüksek cezaların verildiği bu kararları kabul etmiyoruz. Bu noktada belirtmemiz gerekir ki Musa Orhan, Ümit Can Uygun, Şirin Ünal gibi failler bir an önce yargılanmalı ve Nevin Yıldırım, Hülya Halaçkay gibi yaşamlarını savunan kadınlar serbest bırakılmalıdır. Kanunlar sadece erkekleri koruyan şekilde işlediğinde örneğin; Gülay Mübarek’in bütün şikayetlerine rağmen tutuklanmayan Erdoğan Küpeli’nin bu süreçte taciz ettiği başka bir kadın olan Tuğba Keleş’i katlettiğini gördük. Burada tekrar söylemek istiyoruz; İstanbul Sözleşmesi ivedilikle uygulanmak zorundadır.

İstanbul Sözleşmesi gibi hayati bir uygulamayı bile yürürlüğe koymaktan imtina eden iktidar Şili’den tüm dünyaya yayılan ve İzmir’de de haykırılan Las Tesis dansını engelleyemeyip, daha sonrasında kadınlar hakkında dava açan devlete karşı 10 Kasım’da faiileri, iş birlikçileri parmaklarıyla gösteren kadınları savunmak için adliye önünde olacağız.

Bizler her türlü şiddetin yaşamımızın bir parçası olması için çabalayan iktidara sözümüzü 25 Kasım’da da söyleceğiz. Sadece bu günle kalmayıp İzmir Kadın Platformu olarak 25 Kasım Kadına yönelik Şiddetle Mücadele gününü İzmir’de bütün bir aya yayıyoruz. Kasım ayının ilk haftasından başlayarak, film gösterimi, sergi ve çeşitli atölyeler gibi etkinliklerle 25 Kasım’a gideceğiz. İlerleyen günlerde sosyal medya gibi çeşitli yayın organlarından tarihlerini de duyuracağımız bu etkinliklere İzmirli tüm kadınları davet ediyoruz.
Yaşasın Kadın Dayanışması!
İzmir Kadın Platformu”

İzmir Valiliği İzmir Büyükşehir Belediyesi İZENERJİ ve İZELMAN’da çalışan 15 işçiyi, güvenlik soruşturması bahanesiyle covid-19 koşullarında işsiz bıraktı. Yargı kararı olmaksızın, istihbari bilgilerle insanları işinden edemezsiniz! Cezalar şahsidir..

İçişleri Bakanlığı-İzmir Valiliği’nin İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı İZENERJİ ve İZELMAN’da çalışan DİSK/Genel-İş İzmir 2 ve 3 No’lu şube üyesi 17 işçinin güvenlik soruşturması gerekçesi ile işten çıkartılmasına karşı İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri ve işine son verilen işçiler Konak eski Sümerbank önünde basın açıklaması yaptı.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri ile işçiler; “Gün gelecek devran dönecek AKP halka hesap verecek”, “Direne direne kazanacağız”, “İşçiyiz haklıyız kazanacağız”, “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz” sloganlarını attı.

İşine son verilen bir kadın işçi açıklamayı yaptı. Açıklama şöyle;

“ÇALIŞMA HAKKININ GASPINA HAYIR!

Bu ülkenin yurttaşları olarak temel insan haklarımıza, çalışma hakkımıza dün de sahip çıktık bugün de sahip çıkacağız. Bu hukuksuzluğa her türlü koşulda ses çıkaracağız. Çalışma hakkımızın gaspına izin vermeyeceğiz.

Anayasanın 127. maddesine göre, Mahallî idarelerin kuruluş ve görevleri ile yetkilerinin yerinden yönetim ilkesine uygun olarak kanunla düzenlenmiştir, yerinden yönetim ilkesine uygun düzenlenen yerel yönetimlerde çalışan personelin Vali’nin başkanlığında toplanan kurulun teklifi ve İçişleri Bakanı’nın onayı ile kamu görevinden çıkartılması Anayasanın 127. maddesine aykırıdır. Diğer yandan bu yasal düzenleme ile masumiyet karinesinin de göz ardı edilmiştir.

696 sayılı KHK ile taşeronlarda çalıştırılan işçilerde bir sürü diğer koşul yanında devlet memurları için aranan koşullar da aranmaya başlamıştı. Merkezi idareye kadrolu geçişte 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun atama şartlarını aramak bile tartışmalıyken 657 sayılı kanun içinde tanınmamış ve tanımlanmamış belediye şirketlerine geçiş için 657 koşullarını aramanın hukuki temeli olmayan bir keyfiyet olduğunu daha önce ifade etmiştik ve demiştik ki; yıllardır kamu idareleri için çalışan ve aslında kamu idarelerinin işçisi oldukları hukuken tescil edilmiş olan işçilerin karşısına güvenlik soruşturması koşulunu dikmek hukuk dışıdır ve işçileri eleme amacını taşımaktadır.

AYM’nin güvenlik soruşturması şartını kaldıran kararına rağmen AKP’nin hukuksuzluğu sürdürdüğü bilinmektedir. İktidarın onlarca konuda olduğu gibi bu konuda da evrensel hukuk ilkelerini esas almak yerine ”ikinci sınıf vatandaş” yaratma ve kendi yurttaşları arasında en büyük ayrımcılığı kanun yoluyla yasalaştırma girişiminden hala vazgeçmemiştir.
Siyasi iktidar bir kez daha hukukun arkasından dolanmakta, sadece adayı değil birinci hatta ikinci derece yakınlarını da kapsayan fişlemeleri kapsamını daha da genişleterek sürdürmek istemektedir, kamu görevleri yönünden güvenlik soruşturması/arşiv araştırması uygulamasına gidilmesinin, demokrasi olduğu iddia edilen bir ülkede hiçbir şekilde kabul edilemez.

Şu anda da İzmir Büyükşehir Belediyesi İZENERJİ ve İZELMAN’da çalışan 15 üyemiz, hukuk dışı bir şekilde, güvenlik soruşturması bahanesiyle işinden aşından edilmiştir. Güvenlik soruşturmalarında yargı kararı ile mahkûm olup olmamalarına bakılmaksızın kişiler hakkında sübjektif değerlendirmelerde bulunulmaktadır. Yargı kararı olmaksızın, keyfi olarak doğruluğu tartışılır istihbarata dayalı bilgilerle insanları işinden edemezsiniz! Cezalar şahsidir kimse yakınının veya bir akrabasının işlediği suçtan dolayı cezalandırılamaz. Kimse cezasını çektiği bir suçtan dolayı ayrımcılığa uğratılamaz. Suç işlemiş ve cezasını çekmiş olanların da çalışma hakkı gasp edilemez.
Zaten güvenlik soruşturmaları kamu görevlileri için 4045 sayılı güvenlik soruşturması kanununda düzenlenmiştir. Kendi çıkardıkları kanunu çiğneyen bir düzen içerisindeyiz. İşten atmaların yasak olduğu pandemi sürecinde kanunu çıkaranlar işten atmaları resmileştiriyor.

Güvenlik soruşturması bahanesiyle yapılan hukuksuz ve keyfi işçi kıyımına son verilsin.
Her türlü hukuksal ve demokratik mücadeleyi sonuna kadar sürdüreceğiz. İşten atılan tüm işçilerin yanında olmaya devam edeceğiz.
İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri”

‘İzmir Kadınlar Birlikte Güçlü’ platformu, Karşıyaka Çarşı girişinde kadın cinayetlerine, şiddete, adaletsizliğe, hukuksuzluğa, haksızlığa, karşı sokağa çıktı, açıklama yaptı.

‘İzmir Kadınlar Birlikte Güçlü’ platformu, İpek Er’e tecavüz ederek intihara sürükleyen Eski Uzman Çavuş Musa Orhan hakkında “Nitelikli cinsel saldırı” suçundan açılan davada tutuklanmaması ve tutuksuz olarak yargılanmasının devam edilmesi ve her geçen gün artan kadın cinayetlerini ve kadına şiddet uygulanırken müdahale eden ve istemediği bir ölüm sonucu tutuklanan Kadir Şeker’in serbest bırakılmasını istedi. Kadınlar; Didim’de ayrılmak istediği erkek arkadaşı tarafından boğularak öldürülen ve bataklığa gömülen emekli hemşire Hatice Tusu’yu da anarak, artık yeter dedi.
Karşıyaka Çarşı girişinde yapılan eylemde kadınlar, “Akp elini kadınlardan çek”, “erkek adalet degil, gerçek adalet”, “Musa Orhan tutuklansin”, “yaşasın kadın dayanışmamız”, “Gelsin baba gelsin koca gelsin devlet gelsin cop, inadına isyan inadına isyan inadına özgürlük”, “ Koruma, aklama yargıla”, “ Kadir Şeker serbest bırakılsın” sloganlarını attı.

‘Kadınlar Birlikte Güçlü’ platformu adına yapılan açıklama şöyle;

“Bugün öğleden sonra Siirt’te , önce tecavüze uğrayıp sonra intihara sürüklenen kızkardeşimiz İpek Er’in davası görüldü .Failin adı belli Musa Orhan ve ısrarla tutuksuz yargılanıyor. Katilin tutuksuz yargılanması devletin biz kadınların yaşamını ne kadar önemsediğinin açık göstergesi. Sırtını erkek egemen devlete yaslayan “daha önce de yaptım,bana bişey olmaz” diyen Musa Orhan adlı şahıs pek de haksız sayılmaz. Gerçekten de yüce devlet onu korumak için elinden geleni ardına koymuyor çünkü tam da istediğini yaptırıyor. Kadınları itibarsızlaştırarak toplumda çürümeyi, biat etme kültürünü, inançsız iradesiz bir toplum yaratmayı önüne koyan erkek egemen zihniyet; zor ve baskıyla sindiremediği, korkutamadığı bir toplumu; özel savaş teknikleriyle, kadının ruhunu, bedenini, onurunu gasp ederek çökertmeyi koymuş önüne. Mücadele her yerde diyen biz kadınlar bu akıl ve vicdan dışı kötülükler karşısında asla susmayacağız. Kadın kimliğimiz kimsenin kirli oyunlarının malzemesi yapılamaz.Buna izin vermeyiz. O yüzden tekrar ediyoruz;
#KorumaAklamaYargıla #MusaOrhanTutuklansın!
Musa Orhan’ı koruyan erkek devlet iki gün önce kadına şiddet uygulayan Özgür Duran’ı engellemek isterken öldürdüğü için yargılanan Kadir Şeker’e 12 buçuk yıl hapis cezası verdi. Ne olmuştu tam olarak?
Konya’da Özgür Duran isimli erkek, 5 Şubat’ta birlikte olduğu kadını parkta darp ederken, Kadir Şeker tarafından engellenmek istenmişti. Bu esnada çıkan arbedede kendini korumak isteyen Kadir Şeker, Duran’ın ölümüne sebep olmuş ancak ‘kasten öldürme’ suçundan tutuklanmıştı. Oysa insan olan herkesin yapması gerekeni yapmıştı Kadir.
Verilen ceza erkek devletin yaşamlarımızı ne kadar ciddiye aldığının açık kanıtı.
#KadirŞekerSerbestBırakılsın!
Yargıda durum buyken medyanın dili de resmen kadın düşmanı söylemlerle dolu. Medya aygıtları, toplumun zihniyetini biçimlendiren en etkili araçlardan birisidir. Erkeklik ve şiddeti bu biçimde büyüme zeminini sağlamlaştırıyor ve meşrulaşıyor.
Bir gazete ” Kızlık (bekâret) zarı dikilir ama bozulan anayasal düzen tamir edilemez!” biçiminde cinsiyetçi söyleme yer verilen yazıyı rahatlıkla yayınlayacak gücü alabiliyor verili düzenden. Ya da yaşamak için öz savunmasını yapan bir kadını rahatlıkla katil olarak sunabiliyor topluma. Kadınlık rollerini yeniden yeniden üretebiliyor. Kahkaha atmasından tutalım ne giyeceğine, nasıl düşüneceğine, ne zaman dışarı çıkacağına, hangi mesleği seçeceğine, kaç çocuk yapacağına kadar.
Yapılmak istenenlerin, bizim üzerimizden oynanan oyunların, geliştirilen stratejilerin hepsinin farkındayız. Farkındalığımızla karşınızda durmaya, dayanışmayla mücadele etmeye devam edeceğiz.
Kadın cinayetleri ve erkek şiddeti her boyutuyla meslek, yaş, statü dinlemiyor. Erkek, sermaye, devlet işbirliğiyle desteklenen failler her yerdeler. İlk saldırdıkları kesimin biz kadınlar olduğu da ortada. İktidarını ve gücünü kaybetmemek adına her şeyi yapmaya hazırlar. Ellerini kollarını sallayarak suç işliyorlar. Kimi zaman evimizin içinde kimi zaman sokakta kimi zaman işyerlerimizde çıkıyorlar karşımıza. Önceki gün Didim’de ayrılmak istediği erkek arkadaşı tarafından boğularak öldürülen ve bataklığa gömülen emekli hemşire Hatice Tusu’yu da unutmuyoruz. Sevginiz de erkekliğiniz de yerin dibine batsın kadınlar yaşasın.
Artık yeter diyoruz.
Bir kişi daha eksilmeyeceğiz!
Her yeni güne bir, bazen de birden fazla kız kardeşimizin ölüm haberiyle uyanmaktan bıktık usandık. Bu durumu normalleştirmiyoruz, normalleştirmeyeceğiz de. Yaşadıklarımız, bize yaşatılanlar öfkemizi de isyanımızı da direncimizi de gün be gün arttırıyor. Artık susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz.
Erkek egemen zihniyetin tüm kurumlarının bu cinayetlere önlem almak şurda dursun failleri güçlendiren uygulamalarına boyun eğmiyoruz, eğmeyeceğiz de.
Kadın cinayetlerinin politik olduğunun, erkek aklının ürünü olduğunun farkındayız. Bu farkındalıkla alanları da meydanları da gasp ettiğiniz yaşam alanlarımızı da boş bırakmıyoruz, her yerdeyiz.
Haklarımızdan da kazanımlarımızdan da yaratımlarımızdan da yaşamlarımızdan da vazgeçmiyoruz. Bu yüzden bizi koruyan #İstanbulSözleşmesiUygulansın diyoruz.
Bize dayattığınız kölece bir yaşamı reddediyoruz, yaşamlarımız hakkında kendimiz karar veriyoruz. Bizim olan bizimdir, ve bizler seslerimizi de güçlerimizi de ruhlarımızı da birleştirerek birlikte kazanacağımızı biliyoruz.
Birlikte güçlüyüz.
Gasp ettiklerinizi tek tek sizden alacağız. Kendimizi öz gücümüzle savunmaktan asla vazgeçmeyeceğiz.
Biz kadınlar kimsenin üzerinden kendini var ettiği, güçlendirdiği nesneler değiliz olmayacağız da. Yaşamın özneleri, hayatın sürekliliğinin garantisi, insanlığın devamının vazgeçilemeyeceklerindeniz. Bizzat yaşamın kendisiyiz.
Patriyarkanın bizleri değersizleştiren, emeğimizi sömüren ve yaratımlarımızı görünmez kılan, bedenimizi metalaştıran, duygu ve düşüncelerimizi hiçleştiren, yerimize karar vermeyi kendinde hak gören hiçbir yaklaşımına da uygulamasına da müsade etmiyoruz. Öz gücümüzle kendimizi savunuyoruz.
Bizler varız ve var olmaya da, kendimiz olarak yaşamaya da kararlıyız.
Vardık varız var olacağız!
KADINLAR BİRLİKTE GÜÇLÜ İZMİR”

103 KARANFİLİMİZE SÖZÜMÜZ VAR: EMEK BARIŞ ve DEMOKRASİ MÜCADELESİ KAZANACAK!

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, 10 Ekim Ankara Katliamı’nın 5.yılında Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde anma düzenlendi. Açıklamaya Kesk Eş Genel Başkanı Aysun Gezen ve Emek Partisi Genel Başkanı Selma Gürkan da katıldı.

İlk konuşmayı 10 Ekim Barış ve Dayanışma Derneği İzmir Temsilcisi Mustafa Özdağ yaptı, konuşmasının başında yitirdiğimiz 103 canın isimlerini tek tek okudu. Katılımcılar her can için “yaşıyor” dedi.
Mustafa özdağ’ın yaptığı konuşma şöyle;

“Bundan Tam beş yıl önce 10 Ekim 2015 tarihinde KESK, DİSK, TMMOB, TTB tarafından düzenlenen ‘Emek, Demokrasi, Barış’ mitinginde, bu ülkenin dört bir yanından gelip bu ülkede askeri, polisi, sivil halkı ölmesin analarımızın “tabutlara değil evlatlarımıza sarılmak istiyoruz” taleplerini emekten, hukuktan, özgürlükten, barış ve kardeşlikten yana olan taleplerimizi haykırmak için ellerinde sadece pankartları ve dövizleri olan bizleri kalleşçe tetikçi taşeron Işidli katiller tarafından Cumhuriyet tarihinin en kanlı katliamıyla katlederek kandan kına yaktınız.
Bu ülkenin başkenti ve biz, unuttuk o günden beri ağız dolusu gülmeyi.

Ancak hiçbir zaman unutmadık, unutturmayacağız yitirdiğimiz canları ve kalleşçe katliamlarınızı!

Hep Onur’la ve gururla haykıracağız yitirdiğimiz her bir canımızın adını.

Yitirdiğimiz 103 can sayı değil, İnsan.

Tarifi mümkün olmayan acılarla yaşamaya çalışan bizlerin bir daha geri gelmeyecek hayatlarını çaldınız.

Bilir misiniz her yıl 10 Ekim geldiğinde burnunda kan, biber gazı kokusu hissederek yaşamayı.

Bilir misiniz böylesi vahşi bir katliamdan sonra yaralarımızı sarmaya çalışırken, yitirdiğimiz canlarımızın ardından “ben niye ölmedim” diyerek acı içerisinde suçlu gibi yaşamayı.

Hissedebilir misiniz cansız bedenlerimiz üzerinden geçen polis araçlarının canımızı ne kadar acıttığını ?

Bilir misiniz babasını, annesini soran her bir çocuğa gözlerini para ve kazanç hırsı bürümüş muktedirlerin kirli savaş ve katliamlarıyla bir daha geriye gelmeyeceklerini anlatmayı.

Anlatabilir miyiz çocuklarımıza sekiz yaşındaki ve Veysel’in babasıyla birlikte özgürlük ve barış taleplerini haykırırken haince katledilmesini.

Bilir misiniz tarifi mümkünsüz acılarla bu acılara alışamadan, katlanıp yaşamasını?

Bilirmisiniz çok şey anlatmak isteyip te boğazınızın düğümlenerek kelimelerin kifayetsiz kalmasını?

Bizler biliyoruz! Yaşadık, yaşıyoruz.

Onun için bu katliamın 5. Yılında ilk günkü gibi öfkeliyiz, yastayız, kararlıyız, korkmuyoruz, yılmadık ve vazgeçmeyeceğiz emek, demokrasi, özgürlük ve barışı avazımız çıktığı kadar haykırarak savunmaktan.

10 Ekim tarifi mümkün olmayan acılarımızın ve hiçbir zaman iyileşmeyecek yürek yaralarımızın adıdır.

10 Ekim, üzerinde barış yazan pankartlarımızın parçalanmış bedenlerimize sarılmasının adıdır.

10 Ekim emekten yana olmanın adıdır.

10 Ekim kadına ve çocuğa karşı istismar ve şiddete karşı olmanın adıdır

10 Ekim yaşam alanlarımızın savunulmasının adıdır.

10 Ekim baskı zor ve hukuksuzluğa karşı demokrasi ve özgürlüklerin savunulmasının adıdır.

10 Ekim savaşa karşı barışın ve kardeşliğin savunulmasının adıdır.

10 Ekim insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur.

Bizler katillerimizi tanıyoruz. Bizlerin katilleri bu ülkede Sabahattin Ali’den Uğur Mumcu’ya, Turan Dursun’dan Hrant Dink’e, 1977 1 Mayıs’ın dan 16 Mart Beyazıt Kampüsü katliamına, 8 Ekim Ankara Bahçelievler katliamından Çorum, Kahramanmaraş, Sivas, Diyarbakır, Suruç olmak üzere birçok katliamda; kandan ve yaratmaya çalıştıkları korku ikliminden beslenen emek ve barış düşmanlarıdır.

Bizler katillerimizi tanıyoruz. Bu katliamdan sonra kameralar karşısında sırıtarak poz verenler, bu katliamından sonra “oylarımız arttı” deyip, şimdiyse “o dönemi anlatırsam kimse insan içine çıkamaz” diyenler, bu katliamın kırmızı bültenle aranan bir numaralı sanığını Ankara’da ağırlayanlar, “verin 400 milletvekilini” bu iş bitsin diyenler.

Bu ülkede barış isteyen akademisyenlerin barış taleplerine bile tahammül edemeyerek, bu ülkenin yetişmiş en güzel değerlerini açlığa mahkum etmeye çalışanlar.

Ancak er yada geç hakikatler ortaya çıkar.

Bizler bir daha böylesi katliamlar yaşanmaması için, bu katliamla ilgili birkaç tetikçi değil bütün failler yargılanıncaya kadar, adalet arayışımızı sürdüreceğiz.

Ülkemizde yargı, hukuk ve adalet kavramları yerine talimatlarla yürüse bile, gerçekler ortaya çıkıp bütün failler yargılandığında yürek sızılarımız biraz olsun hafifleyecek ve bu ülkede barışı ve kardeşliği savunduğu için yaşamlarını feda edenler tarihte onurla, sizler ise katiller olarak yer alacaksınız.

Son söz olarak; haksızlıktan yüce, sevgi nefretten üstün, aydınlık karanlıktan güçlü ise çaresi yok dostlar biz kazanacağız, biz kazanacağız.

Emekten, demokrasiden, özgürlüklerden, barıştan yana olanlar kazanacak.

Emek, demokrasi, özgürlük ve barış mücadelesinde yitirdiğimiz bütün canlar yolumuza ışık olsun.”

Emek ve Demokrasi Güçleri adına basın açıklamasını DİSK 3. Bölge Temsilcisi Memiş Sarı yaptı. Açıklama şöyle;

“10 Ekim katliamının üzerinden beş yıl geçti…
“Savaşa İnat, Barış Hemen Şimdi” diyenlere düşmanca saldırdılar. Türkiye’nin dört bir yanından gelen on binlerce kişinin katılımıyla gerçekleşen Emek, Barış ve Demokrasi Mitingimize savaştan, gerilimden, kaostan, kutuplaşmadan beslenen karanlık odaklar katliamla cevap verdiler.

103 insanımızı yitirdiğimiz, yüzlerce insanımızın fiziksel, yüzbinlerce insanımızın ruhsal olarak yaralandığı 10 Ekim katliamı, emek, barış ve demokrasi uğruna ödenen ağır bedellerden sadece biridir.

10 Ekim katliamı, 6 Haziran Diyarbakır ve 20 Temmuz 2015 Suruç katliamlarıyla başlayan ve ardı ardına gelen IŞİD saldırılarının bir parçasıdır. Başta 10 Ekim katliamı olmak üzere 7 Haziran 2015 ve 1 Kasım 2015 seçimleri arasında bunca katliamın neden yaşandığının cevabı verilmeden 10 Ekim katliamının arka planı aydınlatılamayacaktır.

Katliam sonrası anket yapıp oylarının ne kadar arttığını araştıranların, “Kokteyl örgüt” diyerek davayı sulandıranların, yol kontrollerini kaldırarak katillere adeta koridor açanların, saldırı olacağı istihbaratını tertip komitesinden gizleyenlerin, patlamaların ardından birçok kişinin yaşamını yitirmesine neden olan gaz sıkma emri verenlerin, ambulansların geç gelmesinin sorumlusu olanların, güvenlik tedbiri almayanların katliamdaki rolü ortaya çıkarılmadıkça, asıl failler yargılanmadıkça 10 Ekim dosyası kapanmayacaktır.

1 Mayıs katliamından Maraş katliamına, Bahçelievler katliamından Sivas katliamına, bu ülkenin katliamları ile hesaplaşmak için mücadele verenlerin karşısına çıkarılan duvarları ve engelleri biliyoruz. Ne yaparlarsa yapsınlar, ne duvarlar örerlerse örsünler, o duvarı yıkacak tuğlaları çekip çıkaracağımızdan kimse kuşku duymamalıdır.

10 Ekim katliamında rolü olan, görevini ihmal eden, katliama yol veren ve emir veren tüm sorumlular yargılanana ve hak ettikleri cezayı alana kadar öfkemizi diri tutacağız. Katliamın unutturulmak istenmesine izin vermeyeceğiz. Katledilen arkadaşlarımızın hesabını mutlaka soracağız.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri olarak, 10 Ekim Ankara katliamının beşinci yıldönümünde sözümüzü bir kez daha yineliyoruz: Bu toprakları katliamlarla, faili meçhul cinayetlerle anılmaktan çıkararak barış ve demokrasiyle taçlandıracak, emeğin ve bir arada yaşama iradesinin egemen olduğu Türkiye’yi yitirdiğimiz canlarımıza, yoldaşlarımıza, 103 karanfilimize armağan edeceğiz.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri”

İzmir Emek Demokrasi Güçleri açıklamadan sonra Gündoğdu Meydanı’na yürüdü ve Ankara Katliamında yitirdiğimiz 103 direnç çiçeği adına denize 103 karanfil bıraktı.

İzmir Emek Demokrasi Güçleri Gündoğdu Meydanından araçla Doğançay mezarlığına gitti. Direnç çiçeklerimizden Berna Koç ve Ayşe Kılıç’ı ziyaret etti.

İzmir Kadın Platformu TBMM’ni göreve çağırdı; Kadına yönelik erkek şiddetine karşı ve İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanması ile ilgili çalışmaları TBMM gündemine alın. Meclis’in tüm çalışmalarında, İstanbul Sözleşmesi’nin gerektirdiği ilkeleri hayata geçirin.

İzmir Kadın Platformu, İstanbul Sözleşmesi’ni tartışmaya açanlara sözümüz var: haklarımızdan vazgeçmiyoruz dedi. Türkan saylan Kültür Merkezi önünde toplanan kadınlar Meclis’in açıldığı gün, milletvekillerine görevini yerine getirmeye çağırdı.

Açıklama şöyle;

“Kadınların her gün erkekler tarafından katledildiği, cinsel saldırıya uğradığı bir ülkede iktidar ısrarla İstanbul Sözleşmesi’ni tartışmaya açıyor ve sözleşmenin uygulanmasında çeşitli engeller çıkararak kadınların, çocukların, LGBTİ+’ların haklarını açıkça gasp ediyor.

Ülkede kadınların hayatı giderek zorlaşıyor. Pandemi koşullarında kadınların artan bakım yükü, eğitim ve öğretimin bile bir kadın emeği meselesi haline gelmiş olması, ekonomik göstergeler her kötüye gittiği dönemde olduğu gibi artan kadın işsizliği, bu koşullarda kadınların uğradığı ayrımcılık ve şiddet, yaşamlarımızı her zamankinden daha çok zorlaştırıyor. Dahası son yaşanan operasyonlarda olduğu gibi politik kadınlar uydurma gerekçelerle sürekli gözaltı ve tutuklamalarla tehdit ediliyor.
Elbette ki ne bu tehditler ne omuzlarımıza yıkılan dünyanın yükü ne de erkek şiddeti bize geri adım attırmıyor.

“ İstanbul Sözleşmesi’ni Uygula” diyen bizler sözleşmeyi TARTIŞTIRMIYORUZ, UYGULATACAĞIZ VE TAKİPTEYİZ.

Meclis’in açıldığı bugün de İSTANBUL SÖZLEŞMESİ İÇİN TAKİPTEYİZ HAKLARIMIZDAN VE HAYATLARIMIZDAN VAZGEÇMEYECEĞİZ.

İstanbul sözleşmesi yaşatır
Sözleşmeyi uygula, meclis görev başına

İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanmasında görevi olan Meclis’in derhal denetim görevlerini yerine getirmesini, kadınların kazanılmış hakkı olan İstanbul Sözleşmesi’nin ayrım yapılmaksızın uygulatılması için harekete geçmesini istiyoruz. Bir kişi daha eksilmemek için, TAKİPTEYİZ HAKLARIMIZDAN VE HAYATLARIMIZDAN VAZGEÇMEYECEĞİZ.

Her gün kadına yönelik şiddet haberleri alan biz kadınlar, birçok failin hâlâ cezasız kaldığını, serbest dolaştığını görüyoruz.

Uzman Çavuş Musa Orhan tarafından tecavüze uğrayan 17 yaşındaki İ.E. intihar etti ve hastanede hayatını kaybetti. Devlet ise Musa Orhan’ın cezalandırılması için sosyal medyada tepki oluşana kadar hiçbir adım atmadı. Erkek egemen devlet ve adalet yüzünden katiller serbest. Tecavüzcü- katil Musa Orhan’ın serbest bırakılmasıyla devlet kadınlara tecavüzü de katliamı da reva gördüğünü bir kez daha alenen itiraf etti.

28 Eylül’de İstanbul’da bir trans kadın bir erkek tarafından katledildi ve arkadaşımızın ailesinin tüm itirazlarına rağmen fail serbest bırakıldı.

Failler serbest bırakılırken; pandemi bahane edilerek çıkarılan infaz yasasıyla şiddet faili erkekler, katiller serbest bırakılırken; Nevin Yıldırım gibi, Aylin Işık gibi hayatlarını kendileri korumak zorunda olan kadınlar hala hapishanedeler.

Erkek adalet değil gerçek adalet

5 Ocak’tan beri kayıp olan Gülistan Doku için valilik “sonuç alınamamıştır” diyerek arama çalışmalarını bitirdiğini duyurdu. Baş şüpheli Zainal Abarakov’un polis olan babası pozisyonunu kullanarak soruşturmanın bizzat içinde yer aldı, delilleri kararttı, delil uydurdu ve soruşturmayı engelledi.

Eğer İstanbul Sözleşmesi uygulansaydı Uzman Çavuş Musa Orhan daha önce tutuklanmış olurdu.
Eğer sözleşme uygulansaydı Zainal’ın babası soruşturmaya müdahale edemez, Gülistan Doku’ya ne olduğunu bilirdik.
Eğer sözleşme uygulansaydı Aleyna Çakır, Remziye Yoldaş, Duygu Delen, Rihab El Rihabi, Nadira Kadirova, Ebru Erdem cinayetleri şüpheli ölüm olarak geçmezdi. Cinayetlerin üstünü kapatmaya çalışan erkekler, siyasiler, kolluk kuvvetleri cezasız kalmazdı.
İstanbul Sözleşmesi uygulansaydı, cezasızlık ve faile hoşgörü son bulsaydı, bugün birçok kadın yanımızda olabilirdi.

Yaşamak için, haklarımız için, İstanbul Sözleşmesi için takipteyiz ve sormaya vveyaşamak için ısrara devam edeceğiz

Bir kişi daha eksilmeyeceğiz

Evde, sokakta, kampüslerde, iş yerlerinde şiddete maruz kalan biz kadınlarız, şiddet failleri cezasız kalan biz kadınlarız, İstanbul Sözleşmesi uygulanmadığı için ölen biz kadınlarız, LGBTİ+’larız. Ve bizler Emine Bulut için, Pınar Gültekin için, Şule Çet için, Hande Kader için nasıl sokakları doldurduysak bugün de Meclis’in İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanmasına dair sorumlulukları için sokaklardayız.

Erkekleri korumayın, aklamayın yargılayın.

Bize hayatı dar eden erkeklerin, erkek şiddetinin, bunu meşrulaştıran devletlerin bahanesi çok! Bizim susmaya niyetimiz yok.

Duygu Delen, Mehmet Kaplan tarafından 4.kattaki bir evin balkonundan itilerek öldürüldü. Mehmet Kaplan ifadesinde “tartışmıştık, kendi atladı” dedi. Davaya kısıtlama getirilmesi sebebiyle Duygu’nun otopsi raporu bile avukatlarına bir süre gösterilmedi. Sonraki günlerde ise Mehmet Kaplan’ın alkollü araç kullanarak bir kadının ölümüne sebep olduğu, ev hapsinde ve adli kontrolde tutulması gerekirken buna uymadığı, dışarıda serbest dolaştığı ve hiç denetlenmediği ortaya çıktı. Şüpheli kadın ölümlerinde gizlenenin erkek şiddeti olduğunu biliyoruz.

Meltem Dağ, Serap Ö, Handan Bul, Sezay Kosçak boşanmak istedikleri için erkekler tarafından katledildiler. İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı kanun etkili bir şekilde uygulanmadığı için kadınlar katledilirken şüpheli, faili meçhul cinayet diyemezsiniz! Failler ortada ve faillere cesaret veren kadın düşmanı politikalar da ortada!

Koruma aklama yargıla

Tarikatlerin eline teslim edilen çocuklara yönelik cinsel istismar vakaları artarken dosyalar kapatılmaya, deliller karartılmaya çalışılıyor. Cinsel istismara uğramış çocuklar için devletin bakanları “Bir kereden bir şey olmaz” diyor.

Koruma kararı olan kadınlar erkekler tarafından katledilirken hayatlarımız, haklarımız tehlike altında.

LGBTİ+’lara yönelik nefret söylemleri perçinlenirken İstanbul Sözleşmesi’ni uygulamayan her kurum suç işlemiş oluyor.

İstanbul Sözleşmesi bizim yaşam güvencemiz; derhal uygulayın, şiddeti durdurun.

İstanbul Sözleşmesi’ni uygulanması, uygulatılması, denetleme mekanizmalarının devreye sokulması Milletvekilliğinin bir gereğidir. Kadın düşmanı politikalara, erkek egemen zihniyete karşı gözümüz üzerinizde. İstanbul Sözleşmesi için, hayatlarımız, haklarımız için milyonlarca kadın meclisteyiz, sokaklardayız, hayatın her yerindeyiz.

Sözleşmeye alternatif olabilecek “yerli” bir sözleşme hazırlama ve basına sızan bilgilere göre Erdoğan’ın “biraz gündemden düşürün” uyarısıyla Meclis açıldıktan sonraya bırakıldığı söylenen İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme çalışmalarına karşı takipteyiz. Meclisin yeni yasama yılında İstanbul Sözleşmesi’ni tartışmaya açmayı aklınızdan bile geçirmeyin. Ve göreve çağırıyoruz. Kadına yönelik erkek şiddetine karşı ve İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanması ile ilgili çalışmaları TBMM gündemine alın. Meclis’in tüm çalışmalarında, İstanbul Sözleşmesi’nin gerektirdiği ilkeleri hayata geçirin.

İstanbul sözleşmesi yaşatır
Yaşasın kadın dayanışması

İstanbul Sözleşmesi Yaşatır Vazgeçmiyoruz İzmir Kampanya Grubu”

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, demokrasi, barış ve laiklik gibi taleplere yönelik çağrılara kulak tıkayan, şiddeti tırmandıran, temel hak ve özgürlükleri askıya alan, devletin zor aygıtlarını siyasal amaçları için kullanan iktidara seslenerek gözaltına alınan seçilmişlerin bir an önce özgürlüklerine kavuşmalarını istedi..

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, Hakların Demokratik Partisi’ne (HDP) yönelik gözaltı ve operasyonları protesto etti. Alsancak Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde yapılan basın açıklamasına demokrasi güçleri bileşenleri ve CHP İzmir Milletvekili Kamil Okyay Sındır da katıldı. Katılımcılar “Faşizme karşı omuz omuza”, “Yaşasın devrimci dayanışma”, “Gözaltılar baskılar bizi yıldıramaz”, “Direne direne kazanacağız”, “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiç birimiz” sloganlarını attı.

Basın açıklamasını İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri adına KESK İzmir Şubeler Platformu Dönem Sözcüsü Veysel Beyazadam yaptı.

Açıklama şöyle;

“İnsan yaşamını şekillendiren tüm değerler ortaklaştıkça anlam kazanır. Birlikteliği barışçıl, eşit ve özgür temelden yoksun olan sistemler ortaklıktan uzaktır. Ortak değerlerden söz eden iktidarlar anayasal sorumluluklarını unutup tekçi, ayrıştırıcı, baskıcı, gerici ve ırkçı savrulmalar yaşayabiliyorlar. Bu kara tablolardan biri maalesef yine yüzünü gösterdi.

İktidar, siyasallaştırdığı yargı eliyle askeri darbe dönemlerinde dahi asgari olarak gözetilen hukuk normlarını ayaklar altına alarak muhalif kesimlere yönelik operasyonlarına bir yenisini daha ekledi. İşsizlik rekor üzerine rekor kırarken, enflasyon halkı yoksullaştırırken, yurttaşları tehdit eden salgın hastalık nedeniyle hastaneler dolup taşarken ve resmi rakamlarla her gün 70’in üstünde insan salgından dolayı yaşamını kaybederken ülkeyi yönetenlerden beklenen bu sorunların çözülmesidir. Ancak iktidar çözüm yaratmak yerine baskı ve zor araçlarıyla muhalefeti susturmaya çalışmaktadır.

25 Eylül 2020’de tamamı siyasal faaliyetlerde yer alan HDP’li onlarca siyasetçinin ve muhaliflerin gözaltına alınması ekonomik ve siyasi politikalarına rıza üretememesi ve biriken öfkeyi zorla bastırmak istemesinin, kendi iktidarını sürdürmek ve krizi yönetilebilir kılmak için zora başvurmasının ifadesidir. Politikasızlığın, çözümsüzlüğün polisiye yöntemlerle örtülmeye çalışılmasıdır. Anayasa Mahkemesi tarafından haklarında verilen beraat kararlarına rağmen aynı iddiayla seçilmişlerin gözaltına alınması tam anlamıyla akıl tutulmasıdır.
Açık ki, “Ankara’nın karanlık dehlizlerinde” masa başı stratejilerle ülkenin değil kendilerinin geleceğinin kurtarılmasının senaryoları hayata geçirilmektedir. Eski defterleri karıştırarak akılları bulandırmaya çalışanlar, asıl görevleri olan halklara hizmet etmelidirler. Seçilmişlere karşı yürütülen bu saldırılar, demokrasiye bağı zedelemektedir. İstenen şey, tek adam rejimiyse bilinmelidir ki bu ülkeyi emperyalist kuşatmadan kurtarmak için kanlarını akıtan Anadolu insanının basireti buna engel olacaktır.

İktidar ömrünü uzatma pahasına ülkeyi karanlık ve derinleştirdiği kutuplaştırma nedeniyle tehlikeli bir noktaya sürüklemektedir.

Demokrasi, barış ve laiklik gibi taleplere yönelik çağrılara kulak tıkayan, şiddeti tırmandıran, temel hak ve özgürlükleri askıya alan, devletin zor aygıtlarını siyasal amaçları için kullanan iktidar bilmelidir ki, hukuk bir gün kendilerine de lazım olacaktır!

Siyasal amaçlarla, siyasal beklenti ve hedeflerle yapılan hukuksuz gözaltı operasyonunu kınıyor, protesto ediyoruz. Gözaltına alınan seçilmişlerin bir an önce özgürlüklerine kavuşmalarını bekliyoruz.
Emek ve demokrasi güçleri olarak bu hukuksuzluklara cevabımız her zamankinden daha fazla dayanışma ve birlikte mücadeleyi yükseltmek olacaktır.

İktidara İzmir’den sesleniyoruz: Demokrasiye sahip çıkacağız!
İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri”

12 Eylül askeri faşist cuntası AKP-MHP iktidarı ile devam ediyor..

 

12 Eylül 1980’de gerçekleştirilen askeri darbenin üzerinden 40 yıl geçti. 12 Eylül darbesinin 40’ıncı yıldönümünde faşizmi, darbeciliği lanetliyor, hayatını kaybeden direnç çiceklerini saygıyla anıyoruz

12 Eylül faşist cunta yönetimi, TBMM’ni, siyasi partileri, sendikaları, kitle örgütlerini kapatmış, işçi sınıfının ve emekçilerin sermayeye karşı grevlerini direnişlerini yasaklamıştı. Yüzbinlerce insan gözaltına alınmış işkenceden geçirilmişti. Askeri cezaevleri ve emniyet müdürlükleri işkence merkezleri haline gelmişti
Faşist Askeri Cunta iktidar döneminde hertürden zulüm, zorbalık ve hukuk dışı eylemler devleti yönetme ekseni oldu.
Araştırmalara göre 12 Eylül Askeri Darbesi’nin toplumsal ve siyasal bilançosu şöyledir:

1 milyon 683 bin kişi ‘fiş’lendi.
650 bin kişi gözaltına alındı.
Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.
7 bin kişi idam istemiyle yargılandı.
517 kişiye idam cezası verildi.
259 kişinin idam dosyası Yargıtay’ca onandı.
49 kişi idam edildi
71 bin kişi 141, 142 ve 163’den yargılandı.
98 bin 404 kişi ‘örgüt üyesi’ olmak suçundan yargılandı.
388 bin kişiye pasaport verilmedi.
14 bin kişi vatandaşlıktan çıkarıldı.
30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına gitti.
300 kişi ‘kuşkulu bir şekilde’ öldü.
171 kişinin ‘işkenceden öldüğü belgelerle kanıtlandı.
14 kişi cezaevindeki uygulamaları protesto etmek için yaptıkları ‘açlık grevi’ sonucu yaşamını yitirdi.
30 bin kişi sakıncalı olduğu için işten atıldı.
1402 sayılı yasa nedeni ile 3 bin 854 öğretmenin ve 120 öğretim görevlisinin işine son verildi.
1402 sayılı yasa nedeniyle 9 bin 400 kişi kamu görevinden atıldı ya da sürüldü.
47 yargıç görevden atıldı.
7 bin 233 devlet görevlisi bölgeleri dışına sürüldü.
937 film ‘sakıncalı’ bulunduğu için yasaklandı.
23 bin 667 derneğin faaliyeti durduruldu.
İstanbul’da gazeteler toplam 300 gün yayımlanmadı.
13 büyük gazete için 303 dava açıldı.
31 gazeteci cezaevine konuldu.
Gazeteciler hakkında toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi.
Gazetecilere toplam 3 bin 715 yıl hapis cezası verildi.
300 gazeteci saldırıya uğradı.
3 gazeteci öldürüldü.
49 ton gazete, dergi ve kitap, sakıncalı olduğu için imha edildi.(1)

Bugün 12 eylül yönetim çizgisi her anlamda sürmektedir. Parlemento işlevsiz kılınmıştır. Kararnamelerle ülke yönetilir duruma gelmiştir. Seçilmiş belediye başkanları görevden alınmakta ve yerlerine kayyum atanmaktadır. Binlerce kamu çalışanı ve akademisyen yargı kararı olmaksızın mağdur edilmiştir. Üniversiteler ve okullar liyakat, birikim ve akademik kariyere bakılmaksızın iktidarın yandaş memurlarınca yönetilir duruma getirilmiştir. Eğitim sistemi yap-boz politikalarıyla yönetilmektedir. Eğitim ve öğretim de laisizm tasfiye edilmiştir. Sağlık sistemi tamamen katkı adı altında paralı hale getirilmiştir.

Covid-19 virüsü ile mücadele başarısız olmuş, vaka ve ölüm sayıları halktan gizlenmekte, sayılar düşük gösterilmektedir. Halk sağlığı büyük bir tehdit altındadır. Fabrikalarda, işletmelerde işçiler pandemi koşulları altında çalıştırılmakta, işçi sağlığı ve güvenliği yoktur.
Adalet hak ve hukuk yoktur. Adalet iktidara bağımlı durumdadır. Düşünce ve ifade etme özgürlüğü yoktur. Gazeteciler hukukçular hapishanelerde çürütülmektedir. Cezaevleri hasta tutsaklarla doludur. İnsanlar kaçırılmakta, muhbirlik teklif edilmektedir, gözaltında kişilere işkence ve kötü muamele yapılmaktadır, muhaliflerin can güvenliği bulunmamaktadır.

Doğa, yeraltı-yerüstü milli zenginlikler talan edilmektedir. Ormanlarımız maden ve altın uğruna çokuluslu şirketlerin talanına açılmıştır. Jeotermal enerji adı altında Aydın ovası bitirilmek istenmektedir. Ormanlarımız korunmamakta ve heryıl binlerce hektar orman yakılmaktadır.. Yangın söndürmek için teknik araçlar helikopter vb. yetersizdir.

Bütün komşu ülkelerle sorunlu bir dış politika izlenmektedir. Akdeniz’ savaş tamtamları çalınmaktadır. Suriye’nin içişlerine karışan ve iç savaşın tarafı olan bir askeri-siyasi bir politika izlenmektedir. Tarım bitirilmiştir. Sorunlar saymakla bitmemektedir.

Emekçiler, işçiler, emekliler düşük ücretler ve hayat pahalılığı karşısında güç durumdadır.

Emek ve demokrasi güçlerinin birleşik örgütlü mücadelesiyle bir çıkış bulmak mümkündür

(1) Tihv Dökümantasyon

SF Trade Tekstil’de Deriteks Sendikasına üye oldukları için işten atılan ve haklarında 200 bin lira tazminat davası açılan kadın işçiler yalnız değildir.

İzmir Gaziemir Serbest Bölgede kurulu SF Trade Tekstil Fabrikası’nda direnişte olan kadın işçilere karşı patronun açtığı tazminat davası bugün başladı. Sendika düşmanlığıyla sık sık gündeme gelen SF Trade’de geçen yıl Deri, Dokuma ve Tekstil İşçileri Sendikası’na (DERİTEKS) üye olan iki kadın işçi işten atılmış, işçiler fabrikanın önünde direnişe geçmişti. Ardından 2 kadın işçinin daha çıkarılmasıyla direnişteki işçi sayısı 4’e yükselmişti. Kadın işçiler sendikal faaliyet yürütükleri için ekim 2019 tarihinden beri direniyor.

Kadın işçiler, Covid-19 koşulları öncesi 200 gün Gaziemir Serbest Bölge girişinde direnişlerini sürdürdüler. Pandemi sonrası da sendikalı olarak ise geri dönüş ısrarını sürdürdüler. Direnişin 325 gündür sürmesi ve kadın işçilerin hak alma mücadelesindeki kararlılıkları ve direnişin çalışan diğer işçiler üzerindeki etkisi karşısında patronların buna karşı bir göz korkutma, yıldırma politikası oluşturması gerekiyordu. Direnen kadın işçiler hakkında ticari rekabeti zedeledikleri gerekçesiyle suç duyurusunda bulundular ve bu tazminat davası açıldı.

Dava dosyasında direnişte olan işçilerin ikisine SF Tekstil Trade’in üretim yaptığı markaları açıklayıp prestijini, imajını kırarak, ‘ticari kuruluşun rekabet gücünü azalttığı’ iddiasıyla her biri için 100 bin lira maddi, 100 bin lira da manevi olmak üzere 200 bin lira tazminat ödemesi isteniyor. Bugün yapılan duruşmada mahkeme tanıkların ve belgelerin görülmesi, dinlenmesi için duruşmayı 24 Aralığa erteledi.

Patronun, sendikal örgütlenme hakkını çiğneyerek haksız şekilde işten attığı işçilerden rövanş olarak, direndikleri ve işlerini geri istedikleri için tazminat isteyebilmesi diğer işçilere dönük tehdit ve direnişin onurlu etkisini kırmak, sendikanın daha fazla üye kaydetmesini engelleme amaçlıdır. İşveren pandemi olduğu gerekçesiyle, işçileri işten çıkarıyor, Taşeron işçi çalıştırıyor. Sermayenin bu tutumu yeni değildir ve sendikal örgütlenmeyi kırmak, daha ucuz işgücüyle, örgütsüz işçilerle daha fazla kar için üretimi sürdürmek tercih ettiği bir yöntemdir. Bu oyun 2015 te Deriteks in fabrikada örgütlenmeye başlamasıyla SF Trade Tekstil Fabrikasında oynanmaktadır.

Deriteks Sendikası “Bu yolun bir defa açılması halinde işçilerin her türlü eylem ve açıklamalarının ve hatta sadece “sendikalı olduğumuz için işten çıkarıldık” demelerinin dahi işverenlerin ticari haklarının ihlal edildiği iddiası ile suçlama ve “haksız rekabet” hükümlerine göre cezalandırılma tehdidi ile karşılaşacağı görülmektedir. Nitekim işverence yapılan şikayetler ve açılan davalarda, Sendikamızın, Sendikamız yöneticilerinin ve üyelerimizin sosyal medya paylaşımlarına delil olarak dayanılmakta olup işverence yapılan gözetleme ve sürekli baskı bu yolla işyeri dışınada taşınmıştır. İşyeri içerisinde sendika üyelerine uygulanan baskı ve tecrit, işyeri dışında da direnişimizin yalıtılması, işten çıkarılan üyelerimiz ile Sendikamızın sesini duyurma yollarının kesilmesi ve her türlü destekten yoksun bırakılması amaçlı olarak sürmektedir. SF işverenin asıl amacı, sadece fabrikasındaki sendikal örgütlenmenin önünü kesmek değil, yürüttüğü sendikasızlaştırma operasyonunun mağduru olan işçilerin, işten atıldıktan ve iş sözleşmeleri sona erdikten sonra da ağızlarını açamadıkları, kamuoyuna başlarına geleni dahi anlatamadıkları bir ortamı yaratmaktır.” diyor.

Kapitalist patronların oyununu işçi sınıfı ve emekçiler bozacaktır. SF Trade işçisi kadınlar yalnız değildir. Emekçiler, emekten yana tüm insanlar tekstil işçilerinin yanındadır. Zamanın haklı saati işçilerden yana çalışmaktadır. Direnen İşçiler en sonunda mücadele ile kazanacaktır. Bizler örgütlü olmanın gücünü bilen ve sendika örgütlülüğü için ileri atılan, sermayeye boyun eğmeyen işçilerin yanındayız.

Direnen mücadele eden işçiler yalnız değildir. Bütün değerleri üreten işçi sınıfı ve emekçiler, emek dostları yanlarındadır.

12 Eylül Utanç Müzesi İzmir’de açılamadı. Valiliğin baskısı ve Büyükşehir Belediye Başkanı ve bürokratları serginin arkasında durmadılar.


(Fotoğraf:Adnan Saygun Sanat Merkezi’nden)

Devrimci 78’liler Federasyonu, 12 Eylül Darbesi’nin 40’ıncı yılı kapsamında İzmir Büyükşehir Belediyesi ile birlikte programladığı ve Adnan Saygun Sanat Merkezi’inde açacakları serginin, Valilik tarafından yapılan müdahaleler sonucu ertelendiğini duyurdu. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer’in bürokratları, baskıları gerekçe göstererek serginin formatına, içeriğine müdahale ederek, sergiyi yeniden dizayn etmek istediler. Başkan Tunç Soyer Utanç Müzesi’nin açılmasının arkasında durmadı.

Müdahale edilen içeriklerden biri de Mazlum Doğan’ın fotoğrafıydı. 12 Eylül döneminde tutuklanan Mazlum Doğan, Diyarbakır Cezaevi’ndeki kötü koşulları protesto etmek için 21 Mart 1982 yılında Nevruz günü kendisini yakmıştı. Doğan hayatını kaybettiğinde 24 yaşındaydı. Diyarbakır zindanlarındaki vahşi işkencelerin ve katliamların teşhir edilmesi istenmemişti. Kurulacak olan idam sehpası mekanına da müdahale edildi.

Devrimci 78’liler Federasyonu yaptığı açıklamada “İzmir Büyükşehir Belediyesi ile birlikte programladığımız 12 Eylül’ ün 40. Yılında Ne Darbe Ne Diktatörlük 12 Eylül Utanç Müzesi kapsamındaki etkinliklerimiz Valiliğin ve Valiliğin baskı altına aldığı Bürokrasinin kurulumunu yaptığımız, serginin formatına yaptıkları müdahaleler sonucu etkinliklerimizin tamamını ileri bir tarihe erteledik.” dedi.

Devrimci 78’liler Federasyonu yöneticileri Utanç Müzesini İzmir Adnan Saygun Sanat Merkezine taşımışlar ve sergi salonuna önemli ölçüde yerleştirme yapmışlardı. Önceki yıllarda Utanç Müzesi İzmir’de Tepekule Kongre Merkezi’nde açılmıştı. 12 Eylül Utanç Müzesi Devrimci 78’liler Federasyonu tarafından 2010 yılında kurulmuştu. Federasyon İzmir’de açılamayan müze için “. Yıllarca iğneyle kuyu kazar gibi sürdürdük çalışmalarımızı. Dostlarımızın, emek ve demokrasi güçlerinin katkılarıyla eksikliklerimizi gidererek kalıcı bir gayrı resmi tarih müzesinin tuğlalarını örüyoruz. 12 Eylül’ün kırkıncı yılında İzmir’de bir kez daha sesimizi yükseltiyoruz. 12 EYLÜLÜN 40.YILINDA NE DARBE NE DİKTATÖRLÜK” diyordu.

Utanç Müzesi 12 Eylül faşist askeri cuntasının yıldönümünde Başkan Tunç Soyer’in konuşmasıyla açılacak,12-25 eylül tarihleri arasında; canlı müzik Düşgezginleri, 12 Eylül Hukuku paneli, film gösterimleri , söyleşi “Devrim Fikri ısrarında ’68 ve ’78”, 17’nin Ötesi Erdal Eren Davası belgesel filmi, 12 Eylül Anneleri ve Tanıklıklar belgesel filmi, tiyatro oyunu, konser vb. etkinlikler yapılacaktı. Programın içeriğinin hazırlanması sürecinde katılımcılar emek yoğun bir çalışma yapmışlardı..