KHK ile ihraç edilen emekçiler 170. hafta oturma eylemini yaptı. KHK’ler ile işlerinden ihraç edilen kamu emekçilerinin direnişi de 1 Mayıs coşkusu da dört duvar arasına sıkıştırılamaz. Meydanlar emek, barış ve demokrasi mücadelemizde bir yöntemdir. Mücadele irademizdir, yasaklamalarla yok edemezsiniz.Yaşasın 1 Mayıs

KHK eliyle bir gecede çalışma hakkından, işinden, ekmeğinden edilen kamu emekçileri Karşıyaka Çarşı girişinde 170. hafta  oturma eylemini yaptı.  KHK’li  emekçiler,  1 Mayıs İşçi sınıfının Birlik Dayanışma ve Mücadele gününe gidilirken,  işçi sınıfının ve emekçilerin  1 Mayıs  bayramının   yasaklandığı,  yoksulluğun, işsizliğin, Kod-29’dan işten atmaların,  savaşın, militarizmin, gericiliğin, şiddetin, güvencesizliğin, kadına yönelik şiddetin ivme kazanarak arttığı  koşulları değiştirmek için 170. oturma eylemini yaptılar. Emekçiler  haklarını ve taleplerini haykırdılar.

Oturma eylemine HDP İzmir Milletvekili Murat Çepni, HDP, Emek Partisi, Yeşiller ve Sol gelecek Partisi, Disk Genel-İş Sendikası 8 Nolu şube, İmece Dostluk Dayanışma Derneği temsilcileri de katıldı.  HDP İzmir Milletvekili Murat Çepni,  KHK ile çalışma hakkından olan emekçileri selamlayarak   siyasi iktidara karşı mücadelenin her alanda sürdüğünü “Rize İkizdere’deki İşkencedere Vadisi’ne yapılmak istenen taş ocağına karşı köylülerin ve çevre halkının direnişi sürüyor. Dün, jandarma korumasında iş makineleriyle ağaçlar sökülürken, köylüler,  doğaseverler ağaç katliamını engellemek için  mücadele ediyor…1 Mayıs işçilerin emekçilerin ve ezilen halkların birlik ve mücadele günü yaklaşıyor selam olsun direnenlere..”  dedi. Genel-İş Sendikası 8 No’lu şube Başkanı  ” Bir gecede İstanbul Sözleşmesini geri çekenler 1 Mayıs’ı da yasakladılar. pandemiyi işçi ve emekçilere karşı kullandılar. İşçi sınıfı ve emekçiler mücadele ile engelleri aşacak” diye konuştu.  Eğitim-Sen 2 No’lu Şube Temsilcisi,  29  Nisan Perşembe günü saat  onbirde Kemeraltı girişinde, herkesi  1 Mayıs İşçi sınıfının Birlik Mücadele ve dayanışma günü için  toplanmaya çağırdı..

Basın açıklamasını  KESK İzmir Şubeler Platformu dönem sözcüsü Nursel Yücesoy yaptı. Açıklama şöyle

“Dünya, yüzyılımızda önemli değişimler yaşarken ülke tarihi açısından da dikkate eğer gelişmelerin yaşandığına tanıklık ediyoruz. Türkiye demokrasi tarihi içerisinde zaman zaman aksaklıklar yaşansa da çağın özellikleri içerisinde iyiye doğru bir yönelmeyi bekliyorduk. 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrasında ülkede yaşanılanlar tarihi, hukuki, sosyolojik ve siyaset bilimi açısından ibretlik sonuçlar ortaya koymuştur. Modern toplumların sivil ve ortak akılla kendini var etmeye çalıştığı günümüzde darbe mekaniği insanlık önünde engeldir. Çağdaş yönetim anlayışı, halkların iradesine yapılan her türlü saldırıyı lanetlemelidir. Siyasetten beklenen budur. Ancak ne yazık ki söz konusu darbe girişimi sonrası yönetenlerin icraatları darbe sonuçlarına adeta rahmet okutacak cinstendir. Bireyin ve toplumun tüm yönleriyle varlığını demir yumrukla ezmeye çalışan iktidarların o toplumda geleceği olamaz. Tekçi, gerici, totaliter yaklaşım günlük siyasette iktidarlara kazandırabilir ama nihayetinde kendisini de yutacak bir değirmene dönüşür. Unutulmamalıdır ki rüzgar eken fırtına biçer. Toplumu barış içerisinde, demokratik bir ortamda, eşitlikçi yaklaşımla ve insanlık onuruna yaraşacak biçimde yönetmeye çalışması gerekenler güzellik adına ne varsa önünü tıkayamazlar. Anadolu coğrafyasının kadim halkları nihayetinde varlıklarına ve bedeller ödeyerek kazandığı değerlerine sahip çıkacaktır. Bu ülke insanına dair umudumuz tamdır. İşçisi ve köylüsüyle, kamu emekçisi ve esnafıyla, genciyle ve yaşlısıyla kendi geleceğine sahip çıkacaktır. İktidarlar geçici, halklar kalıcıdır. Tüm bileşenleriyle bu toplum basiretini gösterecek ve kendisini yıkıma götürenlerden hesabını soracaktır.

Kamu Emekçileri Konfederasyonu’na bağlı sendikalarımızın üyelerine yönelik iktidarın tutumunu aslında anlıyoruz. Çünkü biz her zaman kamunun ortak çıkarlarını sahiplendik. Çünkü biz haksızlığa ve hukuksuzluğa her daim sesimizi yükselttik. Çünkü biz emekten, barıştan ve demokrasiden yana durduk. İnsanlığın tüm ilerici değerlerine sahip çıktık. Yakın geçmişte konfederasyonumuza bağlı sendikalara yönelik baskı ve dayatmaların yegane amacı budur. Bizler her zaman kamunun aleyhine tutum takınanlara direneceğiz. Bizler haksızlıklara ve hukuksuzluklara karşı her zaman direneceğiz. Bizlerin size feda edeceği hiçbir arkadaşımız da yoktur. Bilesiniz ki hiçbir ihraç arkadaşımız bu onurlu mücadelesinde yalnız değildir.

Türkiye demokrasi sayfalarına atılan en büyük lekelerden biri de kuşkusuz KHK hukuksuzluğudur. Bugün değilse bile en kısa zamanda bu hukuksuzluğun sızısını tüm toplum vicdanının en derin yerinde hissedecektir. Zulüm ile anılacak karar alıcıların torunları bile bu utancı hissedecektir. Gün yüzü görmesinler diye adeta ölümleri istenen ihraçlar karşısında yönetenler insan yüzüne bakamayacaklardır. Türkiye demokrasi mücadelesinde tarihe şimdiden adını kazıyan KHK’li ihraç arkadaşlarımız bu toplumun asıl değerleridir. Kamudan uzaklaştırılan arkadaşlarımızın bu topluma kattığı değerleri anlamayanlar, yetişmiş insan gücü değil kendisine kulluk edecek parti memuru arayanlar bu ülke insanın en ağır darbeyi vuranlar geleceğin karanlık sayfalarında anılacaksınız. Oysa bizler ihraç arkadaşlarımızla birlikte ve çocuklarımızla birlikte geleceği kuracağız.

İftira, kurum kanaati ve uyduruk istihbarat verileriyle işlerinden ihraç ettiğiniz arkadaşlarımızla ilgili adalet arayışımız her platformda devam ediyor ve edecektir. Darbe girişimi sonrasında hukuki temeli olmayan kerameti kendinden menkul adına OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu dediğiniz yapı adeta ikinci bir cezalandırma aracı olarak kullanılıyor. Darbe girişimi sonrasında yaklaşık 150 bin kamu emekçisi işlerinden ihraç edildi. İdari tasarrufla ihraç ettiklerinizin hukukunu yok saydınız. Adalet mekanizmalarının işleyişini engellemek için komisyonu kullanıyorsunuz. Bir kez de buradan teşhir ediyoruz. Uyarıyoruz, suç işliyorsunuz. Adeta oyalama komisyonu faaliyeti yürütüyorsunuz. İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri bileşeni olarak sileri bir kez de bu alandan uyarıyoruz. Suç işliyorsunuz. OHAL komisyonunu aldığı ret kararlarıyla birlikte lağvedin. Arkadaşlarımız bir an önce işlerine iade edin.

KHK’ler ile işlerinden ihraç edilen kamu emekçilerinin direnişi de 1 Mayıs coşkusu da dört duvar arasına sıkıştırılamaz. Meydanlar emek, barış ve demokrasi mücadelemizde bir yöntemdir. Mücadele irademizdir, yasaklamalarla yok edemezsiniz.

Yaşasın haklı mücadelemiz, yaşasın 1 Mayıs! ”

İzmir Tabip Odası Yönetim Kurulu, ‘Brezilya Donanmasına ait NAe SãoPaulo’ isimli uçak gemisinin gövdesinin Aliağa’da sökülmesini istemiyoruz.İzmir dünyanın çöplüğü değildir..

İzmir Tabip Odası  Yönetim Kurulu  ‘Brezilya Donanmasına ait NAe SãoPaulo’  isimli uçak gemisinin sökülmek üzere Türkiye’ye getirilmek istenmesine halk sağlığı  açısından  karşı olduklarını belirten bir basın  toplantısı gerçekleştirdi. Açıklamayı İzmir Tabip Odası Başkanı Lütfi Çamlı okudu.  Ayrıca açıklamaya TMMOB Çevre Mühendisleri Odası, İmece Dostluk Dayanışma Derneği, Yeşiller ve Sol gelecek partisi, Yaşam alanlarını koruma Platformu   temsilcileri de katıldı.

Açıklama şöyle;

“Brezilya Donanması’na ait ‘NAe SãoPaulo’ isimli uçak gemisinin gövdesinin Aliağa’da bulunan 22 adet gemi söküm tersanelerinden birine satıldığı ve halen Brezilya’da olduğu bilinen geminin birkaç aya kadar sökülmek üzere  Aliağa’ya getirileceği kamuoyuna yansıyan haberlerden öğrenilmiştir. Aliağa ilçemizde 1980’li yıllardan bu yana yaşanan ve yıldan yıla ağırlaşan çevre ve halk sağlığına yönelik olumsuzluklar İzmir Tabip Odası tarafından yakından izlenmekte, bilimsel doğrular doğrultusunda hukuksal açıdan bu olumsuzluklarla mücadele edilerek; gerek Aliağa’daki mevcut durum, gerekse odamızın kararlı mücadelesinin sonuçları kamuoyu ile paylaşılmaktadır.

Kamuoyuna yansıyan son durum ise yıllardır bu ilçemizde yaşanan bir başka çevre ve insan sağlığı sorununu yeniden kentimizin gündemine getirmiştir. Bilindiği gibi Aliağa ilçelimizin Nemrut körfezinde yaklaşık 380 000 m² arazi üzerinde kurulu 22 adet gemi söküm tesisi vardır ve bu tesislerde özellikle 2010 yılından sonra yıldan yıla artan miktarlarda dünyanın her tarafından getirilen hurda gemiler sökülmektedir. Bu artan gemi söküm trafiği Aliağa ve İzmir için büyük bir çevre kirliliği kaynağı oluşturmakta, bu tesislerin çevresinde yaşayanlar ve çalışan işçilerin sağlığı için büyük bir tehdit oluşturmaktadır. Gemi söküm işlemleri; sökümün yapıldığı yere, geminin sınıfına (savaş gemisi, tanker, kuru yük, konteyner vb), geminin inşasında kullanılan malzemelere ve hurda gemide bulunan katı, sıvı ve gaz atık ve tehlikeli atıklara bağlı; çevre ve insan sağlığı açısından çok riskli bir işlemdir.  2000’li yılların başına kadar imal edilmiş gemilerin yapımında yalıtkan maddesi olarak yoğun kullanılan asbestin sökülmesi, geçici ve kesin depolanması, hurda gemilerde faaliyet türlerine göre farklı türde atıkların, ağır metallerin, madensel yağların, petrol kalıntılarının, poliaromatik hidrokarbonların (PAH), poliklorlübifenillerin (PCB), tehlikeli atıkların  önemli ölçüde çevre kirliliği oluşturma riski bulunmaktadır.

Her yıl dünyada kanser yapıcı maddeleri düzenli olarak özelliklerine göre gruplara ayıran ve Dünya Sağlık Örgütüne bağlı bir kuruluş olan Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı (IARC), insanlar için kanserojen maddeler listesinde asbesti uzun yıllardan bu yana “kesin kanserojen” tanımlanması ile 1. grupta sınıflandırıyor. Kısa süre içinde Aliağa’daki gemi söküm tesislerinde olması beklenen Brezilya Donanması’na ait ‘NAe SãoPaulo’ isimli uçak gemisinin 900 tondan fazla asbest barındırdığı iddia edilmektedir.

Yine IARC tarafından insanlar için muhtemel kanser yapıcı kimyasal maddeler içinde kabul edilen PAH’ların çevresel ortamda dolaşımı suda kolay çözünebilmeleri ve havada buharlaşabilmeleri nedeniyle kolaydır ve çok uzak mesafelere taşınabilir.

Sentetik organik kimyasallar olan PCB’ler ise havada on günden fazla kalabilmekte ve atmosferik hareketlerle kaynağından çok uzaklara taşınabilmekte, başta sucul canlılarda birikime uğrayarak insanların besin zincirine de girebilmektedir. Cilt lezyonlarına, nörolojik ve sindirim sistemi etkilerine de neden olan PCB’lerin yanma yan ürünü olan dioxin ve furanlarda insanda kanserlere neden olur.

Ayrıca farklı türlerde tehlikeli maddeler içeren bu gemilerin denizin içerisinde ve karada sökülmek suretiyle gerçekleştirilen sökme işleminin karada ve denizde yarattığı çevre kirliliğinin yanı sıra binlerce ton metal içeren gemileri denizde ve/veya kumsalda oksijen kaynağı ile kesme yöntemi ile yürütülen çalışmalarda hava kirletici bileşenleri atmosfere verildiği de unutulmamalıdır. Aliağalılar bu sökümlerin yapıldığı, tehlikeli maddelerin çevresel ortama yayıldığı kumsalların birkaç yüz metre ötesinde denizde yüzmekte ve bu bölgeden avlanan deniz ürünlerini tüketmektedir. Çevre kirliliği aynı zamanda bir işçi sağlığı sorunudur. Çok tehlikeli sınıfta yer alan gemi sökümü sektöründe çalışan işçilerin söz konusu tehlikeli kimyasal maddelere maruziyetlerden korunması zorunludur. Söküm alanlarında endüstriyel hijyen önlemlerinin alınması, kişisel koruyucuların temini ve işçilerin sağlık kontrollerinin usulüne uygun yapılmasının her zaman takipçisi olacağız.

Gemi sökümü gelişmiş ülkelerin üzerlerinden atmak istedikleri; yoğun olarak tehlikeli atıkları barındıran çevre ve insan sağlığı açısından yukarıda küçük bir kısmı özetlediğimiz bir sektör olduğundan bu sektör de ‘öncü’ olmakla öğünmemiz trajiktir. Hatırlayalım; ülkemizle birlikte bu sektörün diğer büyük ülkeleri Pakistan, Hindistan ve Bangladeş gibi ülkelerdir. Çevre Kanunu’nun 13. Maddesine göre tehlikeli atıkların ithalatı yasaktır. Aynı şekilde, 1992 yılında imzalanan ülkemizin de taraf olduğu Tehlikeli Atıkların Sınır Aşırı Taşınması ve Bertaraf Edilmesinin Kontrolüne İlişkin Basel Sözleşmesi de tehlikeli atık ithalatını yasaklamaktadır. 31 Mart 2017 tarihinde ise  gemilerin güvenli ve çevreye duyarlı geri dönüşümü hakkında Hong Kong Uluslararası Sözleşmesi imzalanmıştır. Her iki sözleşme de TBMM tarafından onaylanmıştır. Bu sözleşmelerin amacı, tehlikeli atıkların siyası sınırların ötesine geçen ticaretini yasaklamak ve gemi söküm tesisleri için insan sağlığına, güvenliğine ve çevreye karşı bir risk oluşturmayacak şekilde faaliyet göstermelerini sağlamak amacıyla standartları belirlemektir. Bu uluslararası antlaşmalara göre söküme gönderilen gemilerin her türlü tehlikeli maddeden arındırılması ve detaylı söküm planlarının olması şarttır. Ancak yaşanan süreçler gemi söküm işlemlerinin ulusal ve uluslararası mevzuata uygun ve şeffaf bir şekilde yürütülmediğini göstermektedir.

Aliağa’ya getirilmek istenen uçak gemisinin ikizi olan Clemenceau uçak gemisinin İngiltere’de özel koşullarda ve kuru havuz içinde yapılan sökümünde 02.02.2006 tarihli 2006-1010 numaralı Greenpeace raporuna göre söküm öncesitehlikeli madde raporlarına göre 760 ton asbest, 165 ton PCB, PCTs ve PPB, 475 ton da asbestve PCB’lerle temas ettiği için tehlikeli madde sınıfına geçen olmak üzere 1500 tona yakın kanser yapıcı tehlikeli madde tespit edilmiştir. Bu tek örnek bile gemi söküm ticaretiyle ülkemizin giderek ne kadar büyük çevre ve insan sağlığı tehditlerinin altına sokulduğunun bir göstergesidir. Üzüntü ile belirmek isteriz ki; ülkemiz yıldan yıla artan atık ithalatı ile dünyanın atık çöplüğü olma politikası yürütmektedir.

Uluslararası sözleşmeler ve ulusal mevzuatı dikkate almadan yapılan gemi sökümü ticaretiyle içeriğinde sağlığa ve çevreye zararlı maddeler ve atık içeren gemiler bir kısım yollar ile karasularımıza getirilmekte ve bu atık ticaretini gözlerden kaçırmak için büyük bir hızla bu tehlikeli atık dolu gemiler söküme alınmaktadır.

İzmir Tabip Odası ülkemizin ve kentimizin dünyanın tehlikeli atık çöplüğü haline getirilmesine karşı kararlı mücadelesini sürdürecektir.  Bu mücadelenin bir parçası olarak Brezilya Donanması’na ait ‘NAe SãoPaulo’ isimli uçak gemisinin gövdesinin ülkemiz karasularına sokulmaması için gerekli hukuksal girişimler odamız tarafından başlatılacaktır. Ayrıca odamız her ülkenin ekonomik ömrünü dolduran sadece kendine ait gemilerin sökülmesinden yanadır ve siyasi sınırları aşan hurda gemi ticaretine karşıdır. Son yıllarda Aliağa’da sökülen gemilerin yıllık 1 200 000 groston’u aştığı unutulmamalıdır. Uluslararası hurda gemi ticareti sürdükçe daha önceki yıllarda da bol bol örneklerini yaşadığımız havamızı, suyumuzu, toprağımızı zehirleyen yeni tehlikeli atık dolu hurda gemilerle karşılaşmamız kaçınılmazdır.

Diğer ülkelere ait hurda gemilerin ve başta tehlikeli atıklar olmak üzere tüm atıkların ülkemize ve kentimize getirilmesi bir an önce yasaklanmalıdır.

Kamuoyuna saygı ile duyurulur.

 İZMİR TABİP ODASI  YÖNETİM KURULU”

İzmir’li Kadınlar İstanbul Sözleşmesi İçin Karşıyaka Çarşı girişinde nöbet eylemi Yaptı

Geçen hafta Konak vapur iskelesi önünde , “İstanbul Sözleşmesinden Vaz geçmiyoruz” talebiyle ilk nöbet eylemini gerçekleştiren İzmir Kampanya Grubu, bu hafta Karşıyaka’daydı.

Karşıyaka vapur iskelesi karşısında, çarşı girişinde saat 17.00 de başlayan nöbet eyleminde Ülkemizde İstanbul Sözleşmesi’nin hazırlanması sürecinde etkili olan ve AİHM’de ilk kez kadına yönelik şiddet uygulanmasında devleti sorumlu gören Nahide Opuz’un  ve  töre nedeniyle katledilen Güldünya  Tören’in  öyküsüne yer verildi.

N.Opuz’un mücadele öyküsü anlatılırken kadınlar, “Erkek Adalet Değil Gerçek Adalet”, “Yaşamak İstiyoruz”, “İstanbul Sözleşmesinden Vaz geçmiyoruz”, “Kadın Cinayetleri Politiktir”, “Yaşasın Kadın Dayanışması”, “Erkek vuruyor, Devlet Koruyor”,  “Gelsin Baba Gelsin koca,  Gelsin Devlet ,  Gelsin Cop,  İnadına İsyan İnadına isyan, inadına Özgürlük” sloganlarını  attılar.

Etkinlikte okunan  Nahide Opuz’un  öyküsü şöyle;

“Ben Nahide Akgün, siz beni Nahide Opuz olarak tanıyorsunuz.  1972’de doğdum, Diyarbakırlıyım. Hüseyin ile birlikte yaşamaya başladığımızda henüz 17 yaşındaydım. Annemin dini nikahlı eşinin oğluydu. 1993’te, 21 yaşındaydım o zamanlar, ilk çocuğumu doğurdum, 94’te ikincisini.  1995 ‘te evlendik, 1996’da bir çocuğumuz daha oldu.

Hüseyin ile hiç mutlu olmadım. İlişkimizin en başından beri şiddet gördüm. Dayağa, hakarete, tehditlere maruz kaldım, dayanamadım. Ayrılmak istedim ondan, her gün yaşadığım işkence bitsin, çocuklarım mutlu büyüsün, bizim de sıradan bir hayatımız olsun istedim.

1995 Nisanında, 1996 Nisanında ve  1998 Şubatında tam üç kez polise gittim, şikayetçi oldum, evi terk ettim, annemin yanına yerleştim ama değişen hiçbir şey olmadı. Polise göre  bir dilekçe numarası, bir kayıt dosyasıydım sadece ve her seferinde eve geri döndüm çünkü mecburdum, çünkü Hüseyin’in tehditlerinden korktum, bizi öldürmesinden korktum, çocuklarımı kaçırmasından korktum. Yoksa siz de bilirsiniz, cehennemini seven yoktur aslında.

1998’in mart ayında, yani eve dönüşümün hemen ertesi ayında  yine terk ettim onu, bu kez kararlıydım, sonunda boşanacaktım…  tabi  yine olmadı. Bir gün annemle yürürken arabasını üzerimize sürdü, yetmedi bize bıçakla saldırdı. hastaneye gittik. “iki kadının bedeninde de yaşamlarını tehlikeye düşüren yaralar vardır” yazan bir darp raporu verdi doktor. Olsun varsın dedik sonunda kurtulacağız, hakkında cezai işlem başlatıldı nasıl olsa… olmadı. iki kez tutukladılar, ikisinde de salıverdiler. yargılama devam ediyor dediler ve sonunda annemin yaraları ağır diye 3 ay hapis verdiler, o üçü ayı da paraya çevirdiler,  bize ölün der gibi. Ölmedik.  Ölmedik ama kurtulamadık da. Davadan çekilmezsen çocukları kaçırırım dedi, çekildik; öldürürüm dedi, çekildik. Yoksa biz de biliyoruz geri çekilmenin sonu yoktur aslında.

Sonu yoktu gerçekten; durmuyordu Hüseyin, annem ve ben birer öldürme denemesiydik  onun için. Zaten bizi korusun diye gittiğimiz polis her seferinde Hüseyin’i koruyor, Hüseyin korundukça güçleniyor, güçlendikçe saldırıyordu. Ekim 2001 de bıçaklandım.  Beni hastaneye kaldırdılar, Hüseyin’i karakola aldılar. Bu kez tamam dedim, bitti dedim. 7 uzun yıl boyunca şikayet ettim, 7 koca bıçak darbesi yedim, az buz değil dedim. Hüseyin hapisteyken boşanırız, yeni bir hayat kurarız dedim, yine olmadı. 840 lira para cezası verdiler Hüseyin’e, onu da 8 taksit böldüler. Ben tanesi 120 liradan yediğim bıçak darbeleriyle kaldım. Yoksa herkes bilir, hayat öyle ucuz değildir aslında.

Eğer bu ülkenin kanunları beni korusaydı, ben de şimdi burada, sizin aranızda olacaktım. Hiç unutmuyorum 2002 yılının 11 Martıydı. Yola çıkmıştık, buraya geliyorduk annemle, İzmir’e. Her şeye rağmen yeni bir hayat kuracaktık, bunu başarabilirdik, buna inanıyorduk, artık Hüseyin olmayacaktı hayatımızda, onu geride bırakacaktık… bırakamadık. Peşimizden geldi Hüseyin, nakliye kamyonunu durdurdu, o an yüzünü görmedim; gözünü kırptı mı kırpmadı mı bilmiyorum ama annemi vurdu. Oracıkta öldü annem. Sonunda Hüseyin tutuklandı ve yaşam boyu hapse mahkum edildi ve boşandık. Ama yine olmadı. Annemin peşin peşin hayatıyla ödediği bu müebbette devlet, hayatını taksit taksit geri verdi Hüseyin’e. Cinayeti işlerken ağır tahrik altında olduğuna hükmetti, cezasını 15 yıla indirdi ve 6 yıl sonra Hüseyin’i salıverdi. Yoksa ben, rağmenli de olsa yeni bir hayat kuracak ve bugün aranızda olacaktım aslında.

Ben Nahide Akgün, siz beni Nahide Opuz olarak tanıyorsunuz. Hüseyin ile evlendiğim ilk günden, annemin katledişine kadar geçen 6  yılda tam 36 kez şikayetçi oldum Hüseyin’den, devlet Hüseyin’i aklamaktan yılmadı. Hüseyin bize zulmetmekten yılmadı, ben mi yılacaktım,  ben de yılmadım.

15 Temmuz 2002’de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) dava açtım ve mahkeme 7 yılın sonunda, 9 Haziran 2009’da kararını verdi ve AİHM, tarihinde ilk defa, ev içi şiddette bir tarafın kadın olduğu için ayrımcılığa uğradığı gerekçesiyle bir devleti 36.500.-Euro tazminat ödemeye mahkûm etti.

Ben Nahide Akgün, siz beni Nahide Opuz olarak tanıyorsunuz, bu hikaye benim hikayemdir. Bu hikaye, devletin yok saydığı hayatımı dirençli bir ilhama çeviren  İstanbul Sözleşmesi’nin hikayesidir. İstanbul Sözleşmesi, yaşamakta ısrar eden kadınların hayat hikayesidir. İstanbul Sözleşmesi, erkek şiddetine direnenlerin inat hikayesidir. Bu hikaye bizim hikayemizdir. Ben Nahide, yaşamaktan da haklarımdan da İstanbul sözleşmesinden vazgeçemiyorum. Buradayım!”

Etkinlikte okunan  Güldünya Tören’in  öyküsü şöyle;

“Ben Güldünya Tören, gecekondu semtlerinin adına benzetirim hep adımı; söyleyince kulağa hoş gelir ama içine bir bakarsın dertten, kederden, zulümden başka hiçbir şey görünmez.

Bitlis’te doğdum ben, 1982’de. Ailem Şego aşiretine bağlıydı, adı batsın aşiret gibi, hayatımı çaldı benden.

Servet Taş bana tecavüz ettiğinde 20 yaşındaydım. Halamın kızıyla evliydi Servet; o çok kutsal aile var ya hah işte o ailenin bir parçasıydı işte. Hamile kalmışım tecavüzden sonra, hiç haberim yok. Sonradan fark ettim. Fark ettim ama kimselere bir şey diyemedim korkumdan, epey bir süre sakladım hamile olduğumu ama korkum büyüdü, kaygım büyüdü, bebeğim büyüdü, karnım büyüdü, anladılar. Sorguya çektiler, söyledim. Servet Taş yaptı dedim, bana tecavüz etti dedim. Servet’e sordular, yaptım dedi servet. böyle göğsünü gere gere, hiç korkmadan yaptım dedi.

Al bunu götür o zaman dedi babam, bunu kuma yap kendine dedi, temizle bunun namusunu dedi.  Bunu dediği benim ha, benim, Güldünya. İstemedim. Kimsenin namusu, kapatması, kulu, kölesi, kuması olmak istemedim.

Bebekle bir olay da duyulunca, olay dediğim de işte Servet’in bana tecavüz ettiği yani, arkasına bakmadan kaçtı köyden servet. Beni bir odaya kapattılar; sevdiğim ne varsa; ağaçlar, yollar, gökyüzü, taşlar, çiçekler kuzular odanın dışında kaldı. Bir parça kuru ekmek ve bir bardak durgun suya hayat dediler.

Sonra o küçücük odadan çıkarıp, kocaman bir şehre yolladılar beni. İstanbul’a, amcam Mehmet’in yanına. Fatih denen bir semtte otururdu amcam. Bitlis’ten İstanbul’a giden o uzun yol boyu hiçbir şey düşünmedim, ölümden başka. O içine kapattıkları küçük oda var ya, onu bile çok görmüşlerdi bana, biliyordum. Daha da küçük bir odaya, daha karanlık bir odaya, böyle tabut gibi bir odaya sokacaklardı beni. Ölmeye gittiğimi biliyordum.Bilmediğim ise iki kişi mi ölecektim, yoksa tek başıma mı? Karnımdaki bebek bir avazda çıkıp, avazı çıktığı kadar bağırabilecek miydi acaba?

Amcamın yanına yerleştikten bir vakit sonra abim İrfan geldi Bitlis’ten. Aşiret toplanmış, beni öldürmeye karar vermişti demek. Ama yapamadı İrfan, öldüremedi beni, eli varmadı. Bana kıyamadı sandım ama elime bir ip verip, al as kendini Güldünya deyince, bana değil, kendine kıyamadığını anladım. Ben de kıyamadım kendime. Camdan atlayıp evden kaçtım. Gördüğüm ilk polis merkezine dar attım kendimi, başıma geleni anlattım. Öldürecekler beni dedim, yaşatmayacaklar dedim, yaşamak istiyorum dedim. Amcam Mehmet’e telefon ettiler karakoldan, Şehremini polis merkezine gelin dediler. Amcamla abim geldi, olur mu öyle komiserim dedi, öldürmeyiz dedi, yemin etti ikisi de, Allah’ı şahit gösterdi. Polisler inandı, ben de inandım. İnamayıp ne yapacaktım. Alaattin abi geldi aklıma o an. Bizim Bitlis’teki köyde imamlık etmişti uzunca bir süre. Ona götürün beni dedim, götürdüler.

2003 yılının 1 aralığında doğum yaptım. Umut koydum bebemin adını, kızım Güldünya, kendine Umut doğurdun dedim ama büyütemedim umudumu, bir arkadaşıma emanet ettim. Ne olursa olsun, Umut’u korumalıydı değil mi insan?

Bebeğim güvendeydi, bir zamandır arayıp sormuyordu ailem, hafifler gibi oldum biraz. Çalışayım dedim, elim iş tutsun, karnım ekmek görsün hele, yavrumu da alırım dedim. İzin vermediler. Çalışan kadın makbul değilmiş, adı kötüye çıkarmış, aşirete zeval gelirmiş, adı batsın şiret gibi,  çaldılar benden hayatımı.

2004 Şubatında babam geldi Alaattin abilerin evine. Bir zaman kaldı ama benimle hiç konuşmadı, tek laf etmedi, duvar gibi baktı durdu öyle. İrfan geldi sonra, seni götürmeye geldik dedi. Bursa’ya teyzenin yanına gideceksin dedi, çalışacaksan orada çalış dedi. İtiraz etmedim, birkaç parça eşyam vardı, onları toplamaya koyuldum. Gerek yok, dedi abim, o an alaattin abinin gözlerini gördüm. Demek eşyaya hiç ihtiyaç duyulmayan, dönüşsüz bir yola götürüyorlardı beni, yine de sağolsun otogara kadar ben de geleyim dedi alaattin abi.

Evden çıktık, 100 metre ya gittik ya gitmedik, kardeşim Ferit’i gördüm, Güvercin caddesinin köşesinde bekliyordu. Yanına varınca çekti silahını, ateş etti bana, bir  filmde olsak güvercinler havalanırdı güvercin caddesinde ama tek hissettiğim kalçamdaki o ılık ve keskin acıydı. İrfan’a ve Ferit’e baktım, koşarak kaçıyorlardı. En yakın hastaneye yetiştirdi beni Alaattin abi, oradan Bakırköy devlet hastanesine sevk ettiler. Ameliyattan çıkınca polisleri gördüm, şikayetçi olmadım. Sabaha karşı kardeşlerimden biri girdi odaya,alacakaranlıktı, tam seçemedim, zannederim Ferit’ti. Neden geldiğini anlamıştım, geçmiş olsun diyecek hali yoktu tabi. Silahını kafama doğrulttu. Kaça kaça kaça buraya kadar kaçabilmiştim ölümden ve ölüm işte burada, bir şubat sonu,sabaha karşı bulmuştu beni, buraya kadarmış Güldünya dedim kendime, gülmeden gideceksin bu dünyadan.

Ölümü alıp uzun konvoyla Bingöle götürdüler, anlı şanlı bir cenaze töreni yaptılar bana, namusları temiz, vicdanları rahat toprağa verdiler bedenimi.

Ben Güldünya Tören, gecekondu semtlerinin adına benzetirim hep adımı; söyleyince kulağa hoş gelir ama içime  dertten, kederden, zulümden başka hiçbir şey görünmez. Çükü ben namusunu cinayetle temizlemeye karar veren töreler yüzünden öldüm. ben erkekler tarafından öldürüldüm. Unutmayın beni”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Disk Emekli-Sen ülke düzeyinde sokağa çıktı. İzmir Emekli-Sen Şubeleri; İkramiyenin  “ bayram ikramiyesi ” değil  “ emekli ikramiyesi ”  adı altında değiştirilmesini ve asgari ücretin altına düşmeyecek şekilde  yılda 4 ikramiye olarak güncellenmesini talep etti.

Disk-Emekli-Sen  İzmir Şubeleri Türkiye genelinde eşzamanlı olarak düzenlenen  ve taleplerini dile getirdikleri eylemlerini Konak- Eski Sümerbak önünde toplanarak yaptı.  Emekliler “ Emekliyiz Haklıyız söke söke alırız,  Sadaka değil hakkımızı isteriz, Saraya değil emekliye bütçe” sloganlarını haykırdı.. Açıklamayı Disk Emekli-Sen Genel Merkez Yöneticisi Ercan Çınarlı yaptı.

Açıklama şöyle

“İktidar 13,5 milyon emekliye topyekün saldırmaya, emeklileri ötekileştirmeye bizleri  açlığa ve yoksulluğa terk etmeye devam ediyor.

Emeklilerin en temel  insan haklarından biri olan sendikal örgütlenme hakkını engellemek için her yolu deneyen iktidar yine bizlerin en insani taleplerine; en düşük emekli ücretinin asgari ücret seviyesine yükseltilmesine,  emekli ücretleri arasındaki dengesizliğin giderilmesi için intibak yasasının hayata geçirilmesine,  sağlıkta katkı payının kaldırılmasına ve sendikal  mücadelemizin temellerini oluşturan bütün diğer taleplerimize kulaklarını tıkamayı sürdürüyor.

Taleplerimiz karşısında üç maymunu oynayan iktidar bugün de emeklilere  “ bayram ikramiyesi ”  adı altında yapılan 3 Kuruşluk ödemelere göz dikiyor.

Yıllarca sendikamızın emekli ücretlerinin düşürülmesine ve asgari ücretin gerisinde kalmasına karşı yükselttiği mücadele ve ısrarcı taleplerimiz sonucu 2018 yılında yılda iki kez verilmeye başlanan ve o tarihten itibaren güncellenmeyerek 1000 TL olarak verilmeye devam edilen emekli ikramiyeleri bugün anlam ve önemini çoktan yitirmiş bulunuyor.

Bizler,  emeklilere yapılan her ödemeyi sadaka olarak gören bu anlayışı ve  ” bayram ikramiyesi ”  adı altında yapılan bu ödemeyi şiddetle kınıyor ve kabul etmiyoruz

İktidarın uzun yıllardır uygulamaya koyduğu ekonomik politikalar nedeniyle biz emekliler zaten bayramları bayram tadında geçirmiyorken; önümüzdeki bayrama halihazırdaki salgın koşulları nedeniyle çok daha zor koşullar altında  gireceğiz.

Bizler,  hem asgari ücret hem de enflasyon karşısında eriyen emekli bayram ikramiyelerinin  belli bir noktada sabitlenip,  enflasyondan etkilenmeden 1000 lira olarak ödenmeye devam edilmesini kabul etmediğimizi bildiriyorduk.

Bugün geldiğimiz noktada, günlük ortalama masrafı 10 milyon lira olan saraydan bildiriyorlar: Emeklilerin bayram ikramiyesine  enflasyon oranında artış yapılacak (!)

Bizlere müjde olarak sunulan bu sadakayı  Disk Emekli-Sen olarak kabul etmeyecek;  özellikle geçen bayramda yaşadığımız olumsuzlukları da göz önünde bulundurarak, bundan sonraki bayramları bayram tadında geçirebilmek için taleplerimizi dillendirmeyi sürdüreceğiz.

Bu anlamda acilen bu ikramiyenin  “ bayram ikramiyesi ” değil  “ emekli ikramiyesi ”  adı altında değiştirilmesini ve asgari ücretin altına düşmeyecek şekilde  yılda 4 ikramiye olarak güncellenmesini talep ediyoruz.

Ve bir kez daha bildiriyoruz:

Onur kırıcı uygulamalara ve hak ihlallerine karşı emekliler,  yaşamın ekonomik,  toplumsal,  kültürel her alanında söz söylemeye,  mücadele etmeye devam edecek!

Bayramların bayram tadında kutlanacağı günler gelecek!

Dayatma değil toplu sözleşme;

Sadaka değil alınteri!”

İzmir Kampanya Grubu; İSTANBUL SÖZLEŞMESİ, 81 maddesi ile fiili olarak uygulanıncaya kadar mücadeleye devam edeceğiz. Bunun için nöbetteyiz. Korkmuyoruz, susmuyoruz, itaat etmiyoruz. İstanbul Sözleşmesinden Vazgeçmiyoruz.

İstanbul Sözleşmesinden Vazgeçmiyoruz, İzmir Kampanya Grubu Konak Vapur İskelesi önünde   açıklama yaptı ve  açıklama sonrası  oturarak sembolik olarak nöbet eylemi  gerçekleştirdi.

Açıklama şöyle;

“İSTANBUL SÖZLEŞMESİ kadın mücadelesinin hak edilmiş kazanımı ve tarihi bir metindir. 1 Ağustos 2014 yılında TBMM tarafından oylanarak yürürlüğe giren sözleşmenin amacı, şiddete yol açan eşitsizlikleri ortadan kaldırmak, kadına, çocuğa, LGBTİ+ lara yönelik şiddeti ve aile içi şiddeti engellemek, şiddete uğrayanı korumak ve güçlendirmektir. Devletin varlık nedeni olan, her vatandaşını koruma, kollama ve güvenliğini sağlama görevini, anayasa birçok maddesiyle teminat altına almıştır.

İstanbul Sözleşmesi ırk, renk, dil, din, statü, cinsel yönelim, medeni hal, göçmen, mülteci gibi hiçbir ayrımcılık yapılmaksızın kadın, çocuk ve LGBTİ+ların anayasal haklarını, uğradıkları erkek şiddeti karşısında devletin koruma görevini pekiştirmektedir. Aslında iddia edildiği gibi, “eski köye, yeni adet getirmek” gibi bir muradı yoktur. Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasası ve uluslararası birçok alanda imzaladığı başka sözleşmeler vasıtasıyla sağlanmış olan birey haklarının, fiili çerçevesini çizmektedir.

12. Cumhurbaşkanının “kağıt üzerinde değil, vicdanlarda” bir adaletten bahsederek, sözleşmeden çekilmeyi savunmasını sağlayan gücün kaynağı, tek adam iktidarının meşru olmayan “kağıtlara yazdığı” gece yarısı kararnameleridir. Oysa İSTANBUL SÖZLEŞMESİ, milyonlarca kadının ve LGBTİ+ların yüzlerce yıldır verdiği büyük mücadelenin ürünüdür ve yaşama hakkından aldığı kuvvetle meşrudur.

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ, onlarca başvuru, koruma kararına rağmen engellenmemiş erkek şiddeti sonucu annesini kaybeden, kendisi de defalarca ağır şiddete maruz kalan ama asla mücadeleden vazgeçmeyen NAHİDE OPUZ’un öyküsüne de selam gönderir. Bu selam, bugün mücadeleye devam eden bizlere ilham verir. İçerdiği 81 madde, tek tek yaşanmış bir öyküyle temellendirilebilir. İSTANBUL SÖZLEŞMESİ, ataerkil sistemin aracı olan erkek şiddetine karşı kalkanımızdır. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin, erkek lehine kurduğu tüm yapılara itiraz metnidir. Bugün kağıtlara yazdığımız 81 maddenin her biri hayatlarımızla bedellenmiştir ve kimsenin vicdanına bırakabileceğimiz konular değildir. Hayatlarımızı ve haklarımızı, bize bağışlanmış armağanlar olarak görmenize izin vermeyeceğiz. İSTANBUL SÖZLEŞMESİ BİZİMDİR.

AKP iktidarının, toplumu temelden sarsan her sorunu, fırsata çevirme politikası, dünyayı yerinden oynatan salgın koşullarında bile işlemeye devam etmiştir. Salgınla mücadele yöntemi olarak, eve kapanmayı öneren iktidar, kadın, çocuk ve LGBTİ+ların uğradığı şiddeti katbekat artıran bu uygulamanın zararlarını engelleyecek İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’nden çekildiğini söyleyerek, bizden vazgeçtiğini ilan etmekten çekinmemiştir. Salgın bahanesiyle eve kapatıldığı için okula gönderilmemesi fiili meşruiyet kazanmış kız ve erkek çocuklarının yaşadığı istismarı gizlemek bir diğer hedefidir. Salgın koşullarında giderek artan yoksulluğun neden olacağı öfkenin önüne kadınları ve LGBTİ+ları atarak, kendisine yönelecek toplumsal itirazın önünü kesmeyi planlamakta, bize “kum torbası” muamelesini fıtrat olarak dayatmaktadır.  Ev içi şiddetin nedeni olarak, cinsiyet eşitsizliğini değil de alkol kullanımını bahane eden “Aile” bakanı vasıtasıyla hedef şaşırtıp, hem toplumsal gerçekliği yanlış algılatmak hem de özgürlükleri kısıtlamak istemektedir. Hiçbir hukuk devletinde, “istediğimizi yaparız” gibi bir cümlenin kurulamayacağını bilmelerine rağmen, sözleşmenin ne uluslararası hukuk prosedürüne ne de iç hukuk kurallarına uygun olmayan feshini aklamaya çalışmaktadır. Şiddete ve ayrımcılığa maruz kaldığımızda yanımızda durmayan kolluk kuvvetlerinin, anayasal hakkımıza uygun eylemlerimize uyguladığı orantısız şiddetin de kaynağı olan baskı siyasetini normalleştirmek istemektedirler. AKP iktidarının, her konuda yöntem olarak benimsediği gibi, İSTANBUL SÖZLEŞMESİ için de yalanlarla örülmüş safsataları ana akım medya ve diğer araçları kullanarak ortalığa saçmak gündelik siyasetinin bir parçası olmuştur. Bayi toplantısı gibi üç-beş erkeğin, tükürükler saçarak hönkürdüğü konuların hepsi ya sözleşme içeriğinde asla yer almamaktadır ya da, bağlamından kopuk anlatılmaktadır.

Ne yaparsanız yapın! Bizi, yani kadim bir mücadele tarihinin özneleri olan kadınları korkutamayacak, sindiremeyecek ve kandıramayacaksınız. Sizi görüyor, tanıyor ve biliyoruz. Kadına şiddetin katlanarak arttığını, çocuk istismarının gizleyemediğiniz yükselişini ve LGBTİ+lara uygulanan ağır baskının sıradanlaştırılmasına izin vermeyeceğiz. İSTANBUL SÖZLEŞMESİ eylemlerine destek verdikleri bahanesiyle sınırdışı etmek için uğraştığınız 4 İranlı kadının da hakkını koruyan sözleşme bizimdir, VAZGEÇMEYECEĞİZ. Erkek egemen düzenin, dezavantajlı hale getirdiği hiçbir bireyin haklarını gasp etmenize izin vermeyeceğiz.

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’nin mağduru koruyan içeriğinin “Toplum düzenini bozduğunu” söyleyerek, toplumu zorba olmakla suçlamış olacağınızı ilan ediyoruz. Sözleşmeyi “geleneklerimize saldırı” olarak itham ederek, şiddeti geleneğimizmiş gibi sunduğunuzu ifşaa ediyoruz. LGBTİ+ların görünür olmalarının ve haklarının korunmasının, toplumu eşcinsel olmaya özendirdiğini iddia ederek, yalan söylüyorsunuz.

12.Cumhurbaşkanını ve AKP iktidarının sözleşmeyi fesheden kararnameyi tanımıyoruz ve İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’ni uygulamaya çağırıyoruz. Kadın, çocuk ve LGBTİ+ların hayatları ve hakları sizin gerici siyasetinizin oyuncağı değildir. İSTANBUL SÖZLEŞMESİ, 81 maddesi ile fiili olarak uygulanıncaya kadar mücadeleye devam edeceğiz. Bunun için nöbetteyiz. Korkmuyoruz, susmuyoruz, itaat etmiyoruz. İstanbul Sözleşmesinden Vazgeçmiyoruz.”

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri; 1 Mayıs haftası boyunca, pandemi koşullarında, nerede olursak olalım, iş yerlerinde, meydanlarda, sokaklarda, sosyal medyada bulunduğumuz her yerde taleplerimiz için İzmir 1 Mayısında alanlardayız. Yan yana, omuz omuza. Haydi 1 Mayıs’a..

İzmir Emek ve Demokrasi güçleri ” YAN YANA OMUZ OMUZA HAYDI 1 MAYIS ‘A” şiarıyla   Kemeraltı Çarşısı  girişinde açıklama yaptı.  Açıklamayı Disk Ege Bölge Temsilcisi Memiş Sarı okudu.

Açıklama şöyle;

Sağlıklı, güvenceli ve insanca bir yaşam için HAYDİ 1 MAYIS’A!

Ekonomik kriz ve üzerine gelen Covid-19 salgınıyla zor günler geçiriyoruz: işçiye emekçiye tedbir yok, aşı yok! İş yok, gelir güvencesi yok! Sosyal devlet yok, adalet yok! Hakkımızı arayıp sormak istesek hak, hukuk, demokrasi yok!

Ancak bu böyle gitmez.

1 Mayıs Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü’nde bir kez daha sesimizi yükseltiyoruz. 1 Mayıs haftası boyunca, pandemi koşullarında, nerede olursak olalım, iş yerlerinde, meydanlarda, sokaklarda, sosyal medyada bulunduğumuz her yerde taleplerimiz için İzmir 1 Mayısında alanlardayız.

  1. Tüm çalışanların derhal aşılanması için; salgınla mücadelede şirketlerin çıkarlarının, siyasi hesapların değil, halk sağlığının esas alınması için HAYDİ 1 MAYIS’A!
  2. Covid-19’un çalışırken hastalığa yakalanan emekçiler için iş kazası ve meslek hastalığı olarak kabul edilmesi için, salgınla mücadelede bedel ödeyenlerin hakkının ödenmesi için HAYDİ 1 MAYIS’A!
  3. İşten çıkarma yasağının tüm istisnalarının kaldırılması için; milyonlarca işçinin haksız-hukuksuz biçimde işten atılmasına yol açan Kod 29 zulmüne son verilmesi için HAYDİ 1 MAYIS’A!
  4. Ücretsiz izin dayatmasına son verilmesi için; tüm işçilerin en az asgari ücret kadar Kısa Çalışma Ödeneği desteği alabilmesi için HAYDİ 1 MAYIS’A!
  5. İşsizlik Sigortası Fonu’ndan yapılan işveren destek ve teşviklerinin durdurulması, bizim fonumuzun sadece biz işçilere tahsis edilmesi için HAYDİ 1 MAYIS’A!
  6. Pandemi süresince asgari ücretin vergi ve kesintilerden muaf tutulması için; asgari ücretin brütünün net olarak ödenmesi için; böylece tüm çalışanlara ayda en az 750 lira ek gelir için HAYDİ 1 MAYIS’A!
  7. İşsizliği azaltmak için, gelir kaybı olmaksızın çalışma süreleri kısaltılmalı, haftalık çalışma süresi 37,5 saate düşürülmelidir. İşsizliğe karşı kamu istihdamı artırılmalıdır. İşsizliğe karşı HAYDİ 1 MAYIS’A!
  8. Acil olmayan mega projelerin iptal edilmesi, sermayenin vergi ayrıcalıklarının kaldırılması ve böylece pandemide işçilere, emekçilere daha fazla sosyal destek sağlanması için, Adil bir vergi düzeni için; tüm temel tüketim ve ihtiyaçlar üzerindeki adaletsiz dolaylı vergilerin kaldırılması için HAYDİ 1 MAYIS’A!
  9. Haklarımızı savunmak ve geliştirmek için; patronların ve iktidarın iki dudağı arasından çıkacak lafla ekmeğimizle oynanmaması için; örgütlenme ve grev hakkı önündeki tüm engellerin kaldırılması için HAYDİ 1 MAYIS’A!

10.Covid-19 salgını kadınların ev içi iş yükünü artırıyor, kadınları işsiz bırakıyor, kadına yönelik şiddeti tırmandırıyor. İstanbul Sözleşmesi ile 6284 sayılı yasanın etkin şekilde uygulanması için; Uluslararası Çalışma Örgütü’nün İşyerinde Şiddete karşı 190 sayılı Sözleşmesi onaylanması için HAYDİ 1 MAYIS’A!

Salgın bir kez daha gösterdi. Gezegenimizi, insanlığı ve emekçi sınıfları sömüren, insani ve toplumsal ihtiyaçları değil, piyasanın ve sermayenin ihtiyaçlarını gözeten bu düzen dünya çapında iflas etmiştir.

Kapitalist düzen sadece ve sadece işsizlik, yoksulluk, açlık, yıkım, felaket, savaş, ölüm, ayrımcılık ve baskı getirmektedir.

İnsanlığın ve ülkemizin geleceği için;

Eşitlik, özgürlük, kardeşlik, barış ve demokrasi için;

Emeğin Türkiye’si ve Emeğin Dünyası için

HAYDİ 1 MAYIS’A!”

 

Kadınlar İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmiyor. İzmir-Karşıyaka’da kadınlar sokağa çıktı.Kadın ve yaşam mücadelesi yürüttüğü için baskı, zulüm gören hiçbir kız kardeşimiz yalnız değildir, direnişleri direnişimizdir. Kadın mücadelesi evrenseldir dili, inancı, rengi ne olursa olsun…

Kadınlar Birlikte Güçlü hareketi İzmir-Karşıyaka Çarşı girişinde eylem yaptı,  İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmediklerini ve  Kadınların birlik dayanışma ve mücadele ile her türlü baskı, şiddet ve zulmü yeneceğini açıkladı.   Açıklama şöyle;

“Kadın mücadelesinin en önemli kazanımı olan Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadele Hakkındaki Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nin (İstanbul Sözleşmesi) imzaya açıldığı 2011 yılı, son 10 yılın en az şiddet ve katliamların yaşandığı yıl olarak tarihe geçti. Şiddet ve katliam elbette durmadı ve 121 kadın yaşamını yitirdi ancak sonraki yıllara oranla yarı yarıya bir düşüş söz konusu idi. Bunda ise cinsiyetçi politikalar yerine kadından yana bir tutum izlenmesi, Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair 6284 sayılı yasa için yapılan hazırlıklar ve konunun sık sık kamuoyunda gündeme gelmesi etkili oldu.

AKP/MHP’nin kullandığı cinsiyetçi dil keskinleştikçe kadın kazanımlarına saldırılar sertleşti, erkek şiddeti arttıkça yaşamını yitiren kadın sayısı katlandı, katlanıyor.

En son 20 Mart gecesi yayımlanan Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekildiği duyuruldu. Bu haberin ertesi günü 6 kız  kardeşimiz sırtını iktidarın cezasızlık politikalarına yaslayan erkekler tarafından katledildi. İnfial yaratan karar, kadınlar cephesinden hiçbir şekilde tanınmadı. Saldırılara karşı sokakları terk etmeyen kadınlar, bir kez daha direnişi kuşandı ve alanlarda hem haklarına hem de hayatlarına sahip çıkıyor. Sözleşmenin geri çekilmesi hukuksuzdur, bunu isteyen zihniyeti tanıyoruz. Hiç bir saldırı kadınların bir araya gelmesini ve mücadele etmesini engelleyememiştir, engelleyemeyecek de.

Kadınların örgütlülüğünden, birlikteliğinden korkan AKP-MHP ittifakı bu gücü nasıl bölerim kaygısıyla kendi milli feminizmini ilan etmeye kadar gidebildi. Kadın mücadelesi olacaksa da erkek egemen zihniyetin güdümünde olmalıydı.

Bu da yetmedi 10 Nisan’da ‘İstanbul Sözleşmesi Bizimdir’ demek için kadınlara sokağa çıkma çağrısı yapan Rosa Kadın Derneği’ne 5 Nisan günü sabaha karşı  kapısı kırılarak baskın yapıldı. Tüm evrak ve dökümanlarına  el konuldu. Oysa ki yakın zamanda dernek zaten rutin denetimden geçecekti. Amaç neydi peki?  Derneği ve faaliyetlerini terörize  etmek, eylem ve etkinliklerini engellemek tabi ki. Bir yandan da eşzamanlı ev baskınları yaparak 22  kız kardeşimizi  gözaltına aldı ve dosyaya gizlilik kararı koydu. Çünkü açıklayacağı gerekçeler suç  kapsamına girmiyordu. Kadın katilleri elini kolunu sallayarak sokakta cinayet işlemeye devam ederken yaşatmayı esas alan faaliyetleri suç saymak  kamuoyu nezdinde biraz zorlayıcı olabilirdi.

Gözaltına alınan arkadaşlarımızın da yaptığı  tıpkı bizler gibi daha fazla kadın ölmesin ,şiddet, kadın cinayeti taciz, tecavüz, istismarın önüne geçilsin diye mücadele etmek…Ama erkek egemen iktidar toplumda ırkçılık politikalarıyla yol alacaklarına güvendiği için saldırıya her zaman  Kürtler tarafından başlamanın işe yarayacağını düşündü. Bu yüzden  ilk hedef yine kürt kadınları oldu.

Yine Denizli’de “İstanbul Sözleşmesi’nden Vazgeçmiyoruz!” eylemine katıldıkları gerekçesiyle le  dört  İranlı mülteci arkadaşımız “Kamu düzenini bozmak” gerekçesiyle gözaltına alındı. Mülteciler hakkında sınır dışı kararı verildi. İktidarın rkçı, ayrımcı ve kadın düşmanı yaklaşımı burda bir kez daha karşımıza çıkıyor. Kadın mücadelesi, yaşam mücadelesi yürüttüğü için baskı, zulüm gören hiçbir kız kardeşimiz yalnız değildir, direnişleri direnişimizdir. Kadın mücadelesi evrenseldir dili, inancı, rengi ne olursa olsun…

Şunu iyi bilin ki, bunlar son çırpınışlarınız. Artık ayrıştırıcı politikalarınız biz kadınlar üzerinde işe yaramıyor. Bizler yaşamak için kendimize ve birbirimize güvenmeyi, dayanışmanın önemini bizzat deneyimleyerek öğrendik. Birbirimizin acılarını, sevinçlerini yüreğimizin en derinliklerinde hissedebiliyoruz. Sözde değil özde bir kadın yoldaşlığı, duygudaşlık bizimkisi. Bunu anlamaya ne aklınız ne de yüreğiniz yetebilir! Bu birlikteliği, bırakın son zamanlarını yaşayan bir iktidarı, hiçbir erkek egemen ittifak bozamaz. Tüm kararlılığımızla, inancımızla, birlikteliğimizle şiddetsiz, özgür, eşit ve demokratik bir yaşamı inşa edinceye kadar,   bir kişi daha eksilmeyene kadar mücadele etmekten asla vazgeçmeyeceğiz. Haklarımıza,  hayatlarımıza, kazanımlarımıza ve birbirimize sahip çıkıyoruz.

Bir kez daha tekrar edelim:

Gücümüzü birlikteliğimizden ve dayanışmamızdan alıyoruz, birlikte güçlüyüz!

Yaşasın kadın dayanışması!

KADINLAR BİRLİKTE GÜÇLÜ İZMİR”

1 Nisan Covid-19 nedeniyle kaybettiğimiz Sağlık Çalışanlarını Anma Günü, İzmir’de tüm sağlık kurumlarında ve  Karşıyaka İlçesi, Bostanlı semtinde ‘Sağlık Çalışanlarına Saygı Anıtı’ önünde yapıldı.

İzmir Tabip Odası, ‘1 Nisan Covid-19 Nedeniyle Kaybettiğimiz Sağlık Çalışanlarını Anma Günü’nde bütün sağlık kurumlarında ve Karşıyaka ilçesinde  ‘Sağlık Çalışanlarına Saygı Anıtı’  önünde anma ve basın açıklaması düzenledi.

Sağlık emekçilerinin ve demokrasi güçlerinin de katılım gösterdiği anmada, İzmir Tabip Odası Genel Sekreteri Dr. Nuri Seha Yüksel açılış konuşmasında kaybettiğimiz sağlık çalışanlarını andı ve katılanları sağlık çalışanlarının anısına 1 dakikalık saygı duruşunda bulunmaya davet etti.

Saygı duruşunun ardından  İzmir Tabip Odası Başkanı Lütfi Çamlı, yaptığı konuşma;

“Kovid -19 nedeniyle yaşamını yitiren Prof. Dr. Cemil Taşcıoğlu’nun ölüm günü olan 1 Nisan tarihi TTB 72. Büyük Kongresi’nde alınan bir karar ile ‘Kovid-19 Nedeniyle Kaybettiğimiz Sağlık Çalışanlarını Anma Günü’ kabul edildi. Bugün bu kaybettiğimiz sağlık çalışanlarını anmak için toplandık . . Acillerde, yoğun bakımlarda, ASM’lerde, sahada filyasyonda halkın sağlığı için yaşamlarını riske atarak çalışan sağlık çalışanları ne yazık ki korunamadılar.  Yeterli ve nitelikli koruyucu ekipman sağlanmadı. Futbolculara, milletvekillerine her hafta düzenli olarak yapılan Covid testleri kendilerine çok görüldü. Uygun olmayan koşullarda uzun, stresli mesailerde, gece gündüz demeden, izin, istifa hakları olmadan çalıştılar. Yönetilemeyen küresel salgının bütün yükü sağlık çalışanlarının omuzlarına yüklendi. Tükeniyoruz çığlıklarına kulaklar tıkandı. Yaklaşık 140 bin sağlık çalışanı Covid-19 hastası oldu. 393 sağlık çalışanını kaybettik. Artık yeter diyoruz!  Daha fazla hastalanmak daha fazla arkadaşımızı kaybetmek istemiyoruz!  Yaşamak ve yaşatmak istiyoruz. Sizlerin kahramanı olmak değil, korunmak istiyoruz! Alkış değil, haklarımızı istiyoruz! Covid-19’un sağlık çalışanları için bir meslek hastalığı sayılması için gerekli düzenlemelerin yapılmasını istiyoruz. Küresel salgında kaybettiğimiz tüm sağlık çalışanlarının anıları önünde saygı ile eğiliyoruz. Anıları sağlık hakkı mücadelemizde bize ışık olacaktır. Unutmayacağız! Unutulmayacaklar.”

Katılımcılar, ‘Sağlık Emekçilerine Saygı Anıtı’ na  karanfil bıraktı..

İzmir’de kadınlar sokağa çıktı, siyasi iktidarın ‘İstanbul Sözleşmesi’ ile ilgili kararnamesini tanımadıklarını ve hükümsüz olduğunu haykırdılar

İstanbul Sözleşmesi İzmir Kampanyası  Konak Vapur İskelesi önünde “İstanbul  sözleşmesi bizim vazgeçmiyoruz” pankartı arkasında toplanarak açıklama yaptı. Kadınlar  “Susma Haykır , anadil haktır”,  “Susma Haykır  Mülteci Kadınlar vardır “,   ” Susma Haykır  trans kadınlar vardır”,  “Susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz”,  “Sözleşme bizimdir vazgeçmiyoruz”, Çıplak arama işkencedir! “, “Faili aklama, sözleşmeyi uygula”,  “Nefrete inat yaşasın hayat”  sloganlarını  haykırdı.

Açıklama  şöyle;

“Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev içi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleyle ilişkili Avrupa Konseyi Sözleşmesi, yani hepimizin bildiği adıyla İstanbul Sözleşmesi; 19 Mart gecesi, tek bir adamın kararıyla, hukuksuz  bir kararnameyle feshedildi”, “Yaşamak istiyoruz”

Sözleşme, binlerce yıldır süren ikili cinsiyetçi, heteroseksist erkek egemenliğinin düşmanca politikalarına karşı kadınların ve LGBTİ+’ların verdiği büyük mücadelenin en önemli kazanımlarındadır. Hayatlarımız için verdiğimiz bu mücadelede ödemek zorunda kaldığımız bedel yine kendi hayatlarımızdır!

Kadınların, LGBTİ+’ların ve çocukların eşitlik talebi ve yaşam hakkı anlamına gelen İstanbul Sözleşmesi’ni fesheden kararname; hukuka aykırıdır, geçersizdir ve bizler için de hükümsüzdür.Kadınlara,LGBTİ+’lara ve çocuklara yönelik her türlü şiddetin önlenmesi ve şiddete uğrayan kişinin korunması, kişiye güvenli alan yaratılması ve failin uzaklaştırılıp cezalandırılması sorumluluklarını devlet güvencesi altına alan İstanbul Sözleşmesi, her türlü tacizi ve şiddeti cinsiyete dayalı ayrımcılıktan kaynaklanan suçlar  olarak tanımlaması ve faillerin birer suçlu olduğuna işaret etmesi bakımından da  anlamlıdır. Buna karşın, hayatlarımız ve haklarımız  kadın ve LGBTİ+ düşmanı iktidarın beka pazarlığına konu edilerek aylardır hedef alınmaktadır. Hayatlarımız patriyarkanın propaganda malzemesi ya da cemaatlerin pazarlık konusu değildir. Tam da bu yüzden, erkekler arası bir pazarlığın sonucu olarak gördüğümüz, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararını tanımıyor, kabul etmiyoruz!

AKP toplantılarında İstanbul Sözleşmesi’ni tartışmaya açmaya çalışan iktidar ve onun erkek egemen zihniyetine karşı meydanları doldurarak “İstanbul Sözleşmesi Yaşatır.”, “İstanbul Sözleşmesi’ni uygula” dedik ve demeye devam ediyoruz!

Meclis’te kanunlaşmış İstanbul Sözleşmesi’nden çıkma yetkisi Cumhurbaşkanının tekelinde değildir ve ancak meclis kararı ile İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılabilir. Anayasa Mahkemesi’nin bu hukuksuz kararnameyi iptal etmesi gerekir.  Ayrıca Meclis’te alınacak “sözleşmenin feshedildiği” kararının Avrupa Konseyi’ne bildirilmesi gerekir ve bu bildirimin ardından üç ay boyunca sözleşmenin hala yürürlükte ve uygulanabilir olması gerekir.

Hukuken süreç böyle işlemesi gerekirken “şahsım kararı” ile bir gecede sözleşmeden çıkılmasının ardından Süleyman Soylu’nun “istediğimiz sözleşmenin altına imzamızı atar istediğimizden çıkarız” gibi hiçbir hukuki temele dayanmayan, akıl dışı açıklamasına İzmir’den ses yükseltiyoruz. Milyonlarca kadın, LGBTİ+ ve çocuğun hayatı ve hakları, sizlerin kendi kendine imzaladığı kararnameler ile belirlenemez. Öte yandan, temel sorunumuz bu kararın hukuka uygunluğu ya da uygunsuzluğu değildir.  İstanbul Sözleşmesi kadınların ve lgbti+ların  uzun süren mücadeleleri sonucu kazanılmış, toplumun büyük çoğunluğunun ortaklaştığı bir uluslararası metindir. Ne İstanbul Sözleşmesi’nden ne de eşitlikten vazgeçmeye niyetimiz var.

İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanmasını kişilerin inisiyatifine bırakan AKP Hükümetinin zihniyetini, Boğaziçi Üniversitesi’nden arkadaşlarımızın 2 gün önce LGBTİ+ bayrağı taşıdığı gerekçesiyle gözaltına alınmasından,  23 kez suç duyurusunda bulunan ve takipsizlik kararı sonrası katledilen Ayşe Tuba Arslan’dan, tercüman hakkı tanınmadığı ve kürtçe ifadesi alınamadığı için tecavüz faili Sinan Altınmakas’ın serbest bırakıldığı, Kazım Altınmakas tarafından katledilen Fatma Altınmakas’ta , 18 yaşındaki mülteci kadın Asya’nın kimyasalla saldırıya uğramasından, İzmir Emniyeti’nde 2 kadın arkadaşımıza çıplak arama işkencesi dayatmasından tanıyoruz ve vazgeçmiyoruz!

İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesine dair kararnamenin çıktığı geceden bu yana kadınların ve LGBTİ’ların maruz bırakıldığı şiddet ve ölümler artarak devam ediyor! Yalnızca İçişleri Bakanının görev tanımına uymayarak “Biz istediğimiz sözleşmeyi imzalar, istemediğimizden çekiliriz” açıklamasını yaptığı gün, 12 saatte en az 6 kadın, erkekler tarafından öldürüldü. Geçtiğimiz hafta en az bir LGBTİ+ kimliği ifşa edilerek ciddi fiziksel şiddete maruz bırakıldı; uygulanan şiddet açıkça sosyal medya üzerinden ifşa edilerek şiddete meşruiyet mesajı verildi. Fail Fırat Kaya’nın işkence görüntülerini hiç çekinmeden sosyal medyada yayınlamasının ardından, failin birçok kişiye daha işkence ve darpta bulunduğu ortaya çıktı. Benzer şekilde gökkuşağı bayrağı açan Boğaziçi üniversite  öğrencileri LGBTİ!+’ların  varoluşlarının ifadesi olan gökkuşağı bayrağı  “yasak” ilan edilmeye çalışarak işkenceyle gözaltına alındı. Ve tam da bugün 5 aylık hamile olan 17 yaşındaki bir kadın, birlikte olduğu erkek Anıl Yolum tarafından bıçaklanarak öldürüldü.

Kadınlar, lgbti+lar ve çocuklar bu ülkede her gün, şiddete maruz bırakılıyor, taciz ediliyor ve öldürülüyor. Babalarımız, amcalarımız, abilerimiz kadar, birlikte olduğumuz ya da ayrıldığımız erkekler kadar,  boşanmak isteyip boşanamadığımız erkekler kadar, maruz kaldığımız  her türlü şiddeti ve hatta öldürülmeleri kamu vicdanına ve devlet otoritelerine “göstermek zorunda bırakan iktidar da faildir.

İstanbul Sözleşmesi’ni yürürlükten kaldırmaya çalışmak maruz bırakıldığımız her türlü şiddeti, saldırıyı ve cinayetleri onaylamak ve faillere ön açmaktır. Bir gecede kaldırmaya çalıştığınız sözleşme biz kadınların, LGBTİ+’ların yaşamlarının, haklarının teminatıdır. Yaşamlarımızı tek bir adamın kararına bırakmayacağız!

Haklarımızı kağıtlarda değil vicdanlarda aramamızı söyleyenlere sesleniyoruz! Bizler sizin vicdanınızı da, erkek aklınızı da çok iyi biliyoruz. Hayatlarımızı, haklarımızı sizin vicdanınıza bırakmıyoruz! İçerisinde şiddeti normalleştirmeye çalıştığınız aile kurumunuzu da, homofobik, bifobik, transfobik zihniyetinizi de kabul etmiyoruz! Biliyoruz ki aileyi İstanbul Sözleşmesi değil erkek şiddeti yıkıyor ve siz erkek şiddetine bahaneler bulmakta ısrarcısınız. Sizler defalarca şikayet etmesine rağmen “kocasıdır” diyerek kadınları şiddete mahkum etmeye çalışanlarsınız. Boğaziçi’nde sadece LGBTİ+ bayraklarını gerekçe göstererek öğrencilere ters kelepçelerle işkence yapan, LGBTİ+’ları hedef gösterenlersiniz!

Tüm baskılarınıza, hukuksuzluklarınıza karşı susmuyoruz, tam karşınızda duruyoruz! Bizim Hayatlarımız sizin kalıplarınıza sığmaz. Çünkü makul ya da makbul değiliz meşruyuz!

İstanbul Sözleşmesi bizimdir! Biz kadınlar ve LGBTİ+’lar bu karar geri çekilene, sözleşme uygulanana kadar sokaklardan, mücadelemizden bir adım geri durmayacağız! Alışın bize, her sokaktan, her balkondan, evlerden, işyerlerinden, hapishanelerden, okullardan, fabrikalardan çıkıp çıkıp geleceğiz. Var gücümüzle direnecek, var gücümüzle bağıracağız:

Yaşamlarımız, haklarımız, mücadelemiz bizim! İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmiyoruz!

Geceleri de sokakları da meydanları da terk etmiyoruz

İstanbul Sözleşmesi Bizimdir!

Sözleşmeyi  UYGULA!

İstanbul Sözleşmesi yaşatır!”

Nevruz kutlu olsun. Newroz Piroz Be!

Newroz geldi. Bu gün, doğadaki tüm canlıların hareketliliğinin ivme kazandığı, kışın soğukları geride bıraktığı, doğanın uyanışının, yeniden canlanışının, baharın muştulandığı, gündüz ile gecenin eşitlendiği gün.. Newroz geldi, ezilen halkların zalim DEHAK’ın kimliğinde ezenlere karşı siyasi ve sosyal mücadelelerini yükselttikleri simge gün..

MÖ 612’de, Mezopotamya’da Asur’lu Dehak isimli zalim bir hükümdar vardı. Dehak bir kayanın başında çok sağlam yapılmış bir kalede oturuyordu. Dehak hayvanlar ve yılanlar beslerdi. Halkın çocuklarının beyinlerini yediği gibi, hayvanlarına da yedirirdi. Halkına her gün yenmek üzere çocuklarının beyinlerini kalesine getirilmesini emretmişti. Halk, her gün kralın kalesine hazırlanmış insan beyni götürürdü. Gün geldi, halk çocuklarının beyniyle kralı beslemek istemedi, çocuklarını götürerek krala kurban etmedi.. Dehak askerlerine, emrini aksatmış olan halkı toplayıp kalesine getirmelerini emretti. Halk askerler tarafından toplanıp kaleye götürüldü. Kalede halktan birçoğu çocuklarını koruduğu ve sakladığı için öldürüldü. Vahşete, zora, baskıya, sömürüye karşı her dönem halklar kendi kahramanını çıkarır. Demirci Kawa dağlarda toplanan, ne yapacağını düşünen öfkeli köylülere, birlik olup kralın zulmüne son verilmesi gerektiğini anlattı. Kawa’nın bu önerisi üzerine krala karşı mücadele için yemin ettiler. Kawa’nın önderliğinde birleştiler ve zaferi kazandılar.

Günümüzün Dehak ları ezilen ulusların ve halkların, ülkelerini işgal eden, bombalayan, milyonlarca insan kadın-çocuk-yaşlı-genç demeden katleden, yer altı ve yer üstü kaynaklarını, petrolü, doğal gazı ele geçirmek ve işletmek için el koyan tekelci kapitalizmdir. Newroz ezilen halklara ve uluslara, emperyalist işgalcilere ve onların işbirlikçilerine karşı sosyal, siyasal kurtuluş ve sosyalizm için mücadele çağrısıdır.

Demirci Kawa’nın halkların evlatlarının beynini yiyerek yaşayabilen zalim Dehak’a karşı kuşandığı cesaret ve gözü pekliği, halkının yaratıcılığıyla birleştirip kararlı bir mücadeleye dönüştürmesi anlatan ve aktaran; artık her yerinden kirlilik akan bu sistemi, halkın gücü ve iktidarıyla yerle bir etmesi, bu cesareti halkına taşımasıdır Newroz.

Dünyanın her yerinde ve Ortadoğu’da çok uluslu şirketlerin petrol, doğal gaz ve madenlerin üzerine çöktüğü bu süreçte insanlığın tüm birikimlerinin, değerlerinin talan edildiği, yağmalandığı, dinci-silahlı örgütleri besleyerek, eğiterek ve yetiştirerek, istediği biçimde kullandığı koşullarda Newroz lar, Kawa’nın mücadeleci yolunu ezilen halklara ve uluslara hatırlatıyor.

Göçmenlerin üzerinden devletlerin insan kaçakçılığı yaptığı, yaptırdığı ve kapitalist barbarların çıkarları için kendi burjuva hukuklarını yok saydıkları ve her türden haydutluğun başını çektiği zamanları yaşamaktayız. Emperyalist haydutların ve barbarların güç mücadeleleri ve yerel çatışmalarla ezilen halkları iç savaşlar içerisinde yaşamaya mahkum ettiği zamanlarda kurtuluşun yolunu, mücadelenin ışığını devrimci Kawa gösteriyor. Ya barbarlık ya insanlığın açlık , salgınlar, yoksulluklar içerisinde boyun eğerek yaşaması ya da emperyalist barbarlığa karşı mücadele ve sosyal kurtuluşun yolunu açarak paylaşımcı dayanışmacı, ortaklaşmacı bir toplumsal düzen için mücadele yolu..

Suriye’de emperyalist talan ve paylaşım çekişmeleri ve çatışmalar sürüyor. Enerji rezervlerinin yoğunlaştığı bölgelerde ABD, AB ve Çin in emperyal çıkarlı rekabeti sürüyor.

Siyasi iktidar, izlediği dış politikayla savaşların parçası durumuna gelmiştir. Siyasi iktidar, bölgede yer edinmeye dönük savaş politikalarından geri çekilmelidir. Bölge halklarının ve halkımızın savaş politikalarından bir çıkarı olamaz. TSK Birlikleri Suriye topraklarından çekilmelidir. Dinci-cihatçılarla ilişkiler kesilmelidir. Afganistan ve Ortadoğu’da ABD emperyalizminin beslediği dinci gericilik, 11 Eylül ile nasıl  ABD karşıtı niteliğe büründüyse HTŞ ve benzeri dinci silahlı örgütler de güç çatışmasında her zaman saf değiştirir. Petrol ve silah ticaretinde emperyalist haydutlarla anlaşmalara yeltenmek ve çatışmalara girmek halklara can kaybı, yoksulluk, mültecilik, acı, kan getirir. Halkların çıkarı, bölge halklarıyla kardeşlik ve barış politikası izlemektir.

Baharın müjdecisi olan ve halkların barış ve kardeşlik için ayağa kalktıkları Newroz, Ortadoğu, Kafkasya, Balkanlar ve Asya’da ve ülkemizde yaşayan Kürt, Türk, Arap, Sünni, Alevi, Hıristiyan her dinden, mezhepten, ulusal ya da etnik aidiyetten tüm bölge halklarının emperyalist haydutluğa ve halklara dayatılan savaş politikalarına karşı birlik, dayanışma ve mücadele günü olsun..Halklar bölgemizde barış istiyor,tarih boyunca savaşları,haydutluğu sömürüyü, ilhakçı, yağmacı egemenler yaptı. Gün Ortadoğu’da sosyal ve ulusal kurtuluşun gerçekleşmesi ve ilerlemesi için halkların birliği, eşitliği ve kardeşliği  günüdür. Barbarlık mutlaka yenilecek ve zafer halkların olacaktır..

İktidarların her dönem zor politikalarına maruz kalan, temel hak ve özgürlükleri ayaklar altına alınan, seçilmiş kürt politikacılara uygulanan baskı, tutuklama, halkın iradesi yok sayılarak,fezlekelerle milletvekiliklerinin düşürülmesi, belediyelere kayyum politikaları, ötekileştirme, burjuva hukukunun askıya alındığı uygulamalar, ırkçı şöven kışkırtmalar tehlikeli ve halkların birlikte yaşama, barış politikalarını tesis etmede çaba ve azimlerini de kırmaya yöneliktir. Kürt sorununun temel hak ve özgürlükler temelinde barışçıl ve eşit hakların kullanımı ile çözümü bir zorunluluk durumuna gelmiştir. Ortadoğu’da emperyalist dayatma politikalarına karşı durmak, halkların ve ulusların haklarına saygı, içişlerine karışmama temelinde sağlanabilir. İnsanlığın tarihsel birikimi bunu göstermektedir. Ortadoğu halklarının kurtuluşunun yolu emperyalist haydutlara karşı birlik, dayanışma ve mücadeleden geçmektedir.

Koronavirüs salgını tüm dünyayı etkisi altına aldı. Ülkelerde milyonlarca insan hastalık nedeniyle yitirildi. Kapitalizmin doğayı, insanı hoyratça ve geleceği feda ederek kullanıyor. Açlık, yoksulluk, yetersiz, sağlıksız beslenme; hava, toprak ve suyun kirletilmesi, ekolojik dengeyi bozan maden ocakları, enerji,  jeo termal tesislerinin plansız ve hoyrat kullanımı yeni salgınlara kapı açıyor. Halk sağlığını koruyacak politikaların geliştirilmemesi, yeterli bütçenin ayrılmaması yıkıcı etkilerin ivmesini artırıyor. Neoliberal sağlık politikaları, kapitalizmin kar hırsıyla ticaretleştirdiği sağlık alanı, hastanelerimizin, hekimlerin, sağlık emekçilerinin ulaşamadığı ekipmanlar, haciz gelen hastanelerimiz kaygılarımızı artırıyor.

Ülkemizde kadına yönelik şiddetin, cinayetlerin arttığı bir dönemi yaşıyoruz. Kadına yönelik her türlü şiddetin önlenmesi, şiddete uğrayanın korunması, şiddeti uygulayanın uzaklaştırılması ve cezalandırılması sorumluluklarını devlete yükleyen İstanbul Sözleşmesi’nin siyasi iktidar tarafından TBMM’nin iradesi yok sayılarak  Cumhurbaşkanlığı kararnamesi  ile bir gecede  hukuk dışı bir biçimde fesh edilmesi, çürümüş, kokuşmuş tekeci kapitalist düzenin ve siyasi iktidarın kadın emeği sömürüsünü  artırarak, şiddet ve kadın cinayetleri ekseninde düzenin tahkim edilmesidir.

Üretimin toplumsal karakteri, üretim araçlarının özel mülkiyeti, sermayenin acımasız sömürüsü, kar hırsı karşısında işçi sağlığını ciddi olarak tehdit ediyor,  fabrikalarda, işletmelerde üretim sürüyor, ekonomik-sosyal hakların kullanımı, korunması olanaksız hale getiriliyor.

Pandemi koşullarında gerilemekte olan , yok edilen haklarımız için bir araya gelmek, mücadeleyi yükseltmek daha da önem kazanıyor. Bir araya geldikçe büyüyecek, birbirimize kenetlendikçe mücadeleyi ilerleteceğiz.

Bu koşullarda  Newroz,  eşitsizliklere, kazanılmış hakların yok edilmesine, haksızlıklara, adaletsizliğe, hukuksuzluğa karşı birlikte mücadelenin öne çıkan adımı olacaktır.

Newroz  dünya halklarının kapitalist virüslerden ve emperyalist haydutlardan, onların yetiştirmesi-beslemesi İslamcı-dinci silahlı kafa kesen insanlık düşmanlarından, faşist burjuva diktatörlüklerden kurtulması mücadelesidir. Yeter ki Kawa’nın  iyiyi, haklı olanı ve aydınlığı temsil eden meşalesini yükseklerde tutalım,  söndürmeyelim.. O meşale, dünya halklarını ve Ortadoğu halklarını aydınlatmaya devam etsin, dayanışma, paylaşım, barış getirsin.

Nevruz kutlu olsun.
Newroz Piroz Be!